Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Deniz Gezmiş'in Amerikan Emperyalizmi hakkında Tespitleri

Birinci Dünya Savaşının galibi İngiltere'dir. İngiliz devletini yöneten unsur kraliyet hanedanlığıdır. Bilindiği gibi İngilizler, Almanlar, Hollandalılar ve Fransızlar gibi Cermen milletinin bir mensubudurlar.
Birinci Dünya Savaşından sonra Dünyayı yöneten unsurun Birinci Dünya Savaşının galibi ve baş aktörü olan ülkenin olduğunu anlamamız gerekir.
İşte bu İngiltere devleti, kendisinin bir uzantısı olan Amerikan devleti ve Almanya devletindeki bazı aile şirketlerini, şeytani tarikatları ve hükümet nezdindeki önemli kişileri kullanarak(ve ayrıca onları büyütüp, ünlü yapıp, sahneye çıkartıp ve sonrasındada besleyip), Devlet+Mafya-Tarikat-Gladyo sistemini İkinci Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında kurmaya çalışmak istemiştir ve başarılı olmuştur.
Nasıl başarılı olmuştur ve bu Devlet+Mafya-Tarikat-Gladyo sisteminin içinde kimler var?
Devlet: İngiltere-Amerika.
Devleti Yöneten Hanedan(İngiliz/Cermen Milletine Hizmet Ediyor): Windsor(İngiliz Cermen Kökenli) ve Rothschild(Hazar Türk Kökenli) sülalelerinin karışımı
Mafya: Rockefeller-Rothschild-JP Morgan gibi sülale şirketleri
Tarikat: İlluminati, Mason, Bilderberg gibi şeytani tarikatlar
Gladyo: İngilizlerin kontrolünde olan Faşist İktidarlar: İngiliz Ajanı Kukla Hitler ve Kukla Nazi Devleti/Hükümeti, ve İngiliz Ajanı Kukla Stalin ve Lenin'in Sovyetler Birliği'nin Yıkımını Amaçlayan Yeni Sovyet Devleti/Hükümeti.
Bu konu hakkında ayrıntılı bilgileri bu forumdaki başlıklarda bulabilirsiniz.

Deniz Gezmiş'in Amerikan Emperyalizmi hakkında Tespitleri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 04 Oca 2011, 20:18

Amerikan Emperyalizmi

İkinci Emperyalist Dünya Savaşı


2. Emperyalist Dünya Savaşının patlak vermesiyle Türkiye'de savaş ekonomisi dönemine gidilmiştir. Savaş ekonomisinin özel teşebbüs açısından önemi büyüktür. Bu ekonomi devlet müdahalelerini artırmıştır ve bu politika iki temel üzerinde yürütülmüştür.

1. İç ve dış ticarette fiyat kontrollerine gidilmiş, sanayi mamullerinden bir kısmına devlet el koymuştur. Bunlar tekstil ve çimentodur.
2. Politikanın diğer yönü özel teşebbüsü besleyici, teşvik edici ve koruyucu yol izlemesidir. Devlet bu işi değişik yollarla yapmıştır.

a) İşçilerin grev hakkı kaldırılmış, işçi-işveren ilişkilerinde kuvvet ilişkisi tamamen işveren lehine olduğu için iş uyuşmazlığı söz konusu olmamıştır.
b) Özel teşebbüs, mamullerini devlete satabilecektir.
c) Kâr getirmeyen, özel teşebbüse ait kurum ve şirketler devlete devredilebilecektir.
d) Gerekli mallan ithal için devlet her türlü yardımı yapacaktır.

Bu anlayışla yürütülen savaş politikası kıtlık ve enflasyonla birlikte tüccar ve ağanın zenginleşmesine yol açmıştır. Bunun üstüne, fiyat kontrollerinin şart olduğu bir sırada Ticaret Bakanlığı 1942'de fiyatları serbest bıraktı. Oysa o sırada İngiltere bile fiyatları serbest bırakmayı göze alamıyordu. Bunun üzerine buğday 13.5 kuruştan 100 kuruşa, zeytinyağı 85 kuruştan 350 kuruşa çıktı. Bütün malların fiyatlarının bu derece fırlaması belirli kişilerin gökten zembille inercesine milyoner olmalarına yaramıştır.

Bunun hemen peşinden, 1942 yılında Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Meclis açış konuşmasında şöyle diyordu:

Şuursuz bir ticaret davası, haklı sebepleri çok aşan bir pahalılık belası bugün vatanımızı ıstırap içinde bulunduruyor. Acı ile hatırlamalıyız ki, ulusun işlerini tanzim etmek yolunda Cumhuriyet hükümetinin sarfettiği gayretlere iki seneden beri cemiyetimiz tarafından hiç yardım edilmemiştir. İşte bugün hallolunacak ilk mesele umumi itimat havasının iade edilmesidir. Bulanık zamanı bir daha ele geçmez fırsat sayan eski kaçakçı çiftlik ağası ve elinden gelse teneffüs ettiğimiz havayı ticaret metaı yapmaya yeltenen gözü doymaz vurguncu tüccar ve bütün bunları politik ihtirasları için fırsat sayan ve hangi yabancı ulusun hesabına çalıştığı belli olmayan birkaç politikacı, büyük bir ulusun bütün hayatına küstah bir surette kundak koymaya çalışmaktadır. Üç-beş yüz kişiyi geçmeyen bu insanların vatana karşı aşikâr olan zararlarını gidermek yolu elbette vardır. Ticaretin ve iktisadi faaliyetlerin serbestliğini bahane ederek milleti soyma hakkını hiç kimseye, hiçbir zümreye tanımamalıyız.

Bu hava içinde iş çevrelerinin en büyük kazanç yolu olan ithalat ve ihracat devletleştirilmek istenmiş, fakat başarılamamıştır. Varlık Vergisi çıkarılmış ve bunun yükü yabancı uyruklulara yüklenmiştir. Fakat fiyatların alabora olması ve istifçiliğin alıp yürümesi bekleneni vermemiştir. İstanbul'daki yabancı uyruklu tüccarlar varlık vergisi ile konan borçları vermeyi reddetmişlerdir. Mesela; İstanbul'da sekiz yabancı uyruklu tüccara konan 2 milyon 275 bin Türk Lirası tutarındaki Varlık Vergisi'nin sadece 15.800 lirası ödenmiştir. Ve hükümet bu kanunu uygulayamamıştır. Zira Türkiye'nin dış ticaretine hakim olan bu azınlıklar, milletlerarası şirketlerin yurdumuzdaki ayakları durumunda idiler.

Kısaca belirtmek gerekirse, savaş ekonomisi tamamen özel teşebbüsün lehine gelişmiştir.
Türkiye'nin en önemli sorunlarından biri de toprak reformudur.

1934 yılında söz konusu olmuş, 1936 yılında Atatürk behemahal toprak reformunun yapılması isteğini dile getirmiştir:

... Bir defa, memlekette topraksız çiftçi bırakılmamalıdır. Bundan daha önemli olanı ise bir çiftçi ailesini geçindirebilen toprağın hiçbir sebep ve hiçbir surette bölünemez bir mahiyet almasıdır. Büyük çiftçi ve çiftlik sahiplerinin işletebilecekleri arazi genişliğini arazinin bulunduğu memleket bölgelerinin nüfus kesafetine ve toprak verim derecesine göre sınırlamak lazımdır...

Nihayet savaş döneminin açlık ve sefaleti ve köylülerden gelen tepkiler devleti toprak reformunu yapmaya itmiştir. Fakat bu girişim toprak ağaları ve onların destekçisi tüccarlar tarafından şiddetle engellenmiştir. Toprak reformunu engelleyenlerin başında İş Bankası'nın başı Celal Bayar ve Aydınlı toprak ağası Adnan Menderes gelmektedir. Toprak reformundan vazgeçilmiş ve Düzenli İşletme Kanunu çıkarılmak istenmiştir. Neticede bu kanun çıkarılamamıştır. Tasarı Mecliste iken tepkiler çok olmuş ve ilginç konuşmalar geçmiştir.

Eskişehirli büyük bir toprak ağası olan Milletvekili Emin Sazak, zamanın Tarım Bakanı Şevket Raşit Hatiboğlu'na şöyle demiş:

"Tasarıyı geri al! Sen bunu İnönü'nün emriyle yapıyorsun. Tasarı geri alınırsa Beylikköprü'deki 30 bin dönümü hibe ediyorum."

Buna karşı Hatiboğlu, "Kanunla alsak ne olur?" deyince, Emin Sazak:

"Kanunla olmaz! Devlet araziyi zorla alırsa, Eskişehir havalisinde Emin Sazak ölür. insanların çamurunu değiştirenleyiz ki... Birisi kumandan olur, mareşal olur, öbürü de nefer olur. Hepsini mareşal yapamayız. Arkadaşlar, bu amele işi bütün köyleri altüst eder: Çiftçiler kendisini nispeten kurtarır ama, bu prensip kabul edilince, yanıt amelenin şu apartmanın bir odasını istemek hakkı olacaktır!".

Bu düşünce Mecliste hakim olduğu için toprak reformu engellenmiş ve en sert savunucusu İsmet İnönü alt edilmiştir. İleride bu konuda çıkan ayrılık Demokrat Parti'nm kurulmasına önemli bir etken olacaktır. Ekonomik yapıdaki bu gelişmelerin yanında aynı düzeyde değişiklik gösteren dış politika da dikkate değer. 1923-1939 dönemi dış politikada bağımsızlık ve tarafsızlığa gölge düşürmeden uygulanan ulusların kendi kaderlerini kendilerinin tayin hakkı, 1939 yılında imzalanan İngiliz-Fransız-Türk Antlaşması'yla çiğnenmiştir.

Bu antlaşmanın yarattığı Batıya yaklaşma özlemi, İkinci Emperyalist Dünya Savaşı döneminde bir müddet sekteye uğramış, fakat savaş sonunda tekrar esas mesele haline gelmiştir. Zira ekonomimize hakim olan sanayici, tüccar ve ağa takımı iyice palazlanmış ve devletçilik politikasına karşı ciddi tavır takınmıştır. Artık istedikleri gibi kolay hareket etmek için politikacılara isteklerini kabul ettirme yerine bizzat kendilerinin seçtikleri ve emirlerinde çalıştıracakları politikacıları Meclise sokmak istemektedirler. İsteklerinin başında dış yardım ve yabancı şirketlerle ortaklık gelmektedir.

Diğer taraftan halkın öteki sınıf ve tabakalarında tam bir sefalet hüküm sürmektedir. Bu sınıf ve tabakalar mevcut hükümetin politikasına karşıdırlar. Böyle bir ortamın doğal sonucu olarak hükümet bir taraftan Batıya yaklaşma zorunluluğunu duymuş ve kısmi demokratik talepleri karşılamayı zorunlu görmüştür. Bu amaçla da 1945'te Birleşmiş Milletler Anayasası imzalanmış, çok partili rejime geçilmiş ve işçilere kısmi demokratik haklar tanınmıştır.
Birleşmiş Milletler'e girdikten sonra Truman Doktrini vasıtasıyla Türkiye yardım istemiştir. Fakat o günün Amerika'sında Türkiye aleyhinde şiddetli bir propaganda vardır. Bilhassa Ermenilerin başını çektiği ve kışkırttığı çevreler, Amerika'nın Türkiye'ye yardım etmesini istememişlerdir. Gerekçe şudur: "Türkiye'de demokrasi değil, istibdat idaresi hakimdir. Türkiye'yi idare eden askeri diktatorya isteklerimizi kabul etmez." Fakat çok partili rejime geçilmesi ve Amerika'nın ihtiyacına cevap veren Demokrat Parti'nin kurulması üzerine Amerika yardım etmeyi kabul etmiştir.

Böyle bir ortamda halk şu sözlerle kandırılıyordu: "Sovyetler ülkemiz üzerinde ciddi tehlike durumuna geldi ve bizden Boğazlar'ı istiyor. Yurdu ve demokrasiyi kurtarmak için Amerika ile iktisadi ilişkilere girilmiştir."
Şunu bilmek gerekir; o sırada Sovyetler'in Türkiye için cidden tehlike teşkil ettiğini söylemek savaş sonrası söylenen yalanlar açısından normaldi. Halbuki, Sovyetler yurdu istila edecek dedikleri zaman İran'ı istila eden Kızılordu geri çekiliyordu ve Sovyetler savaşın bütün yıkıntıları içinde yıpranmış ve 20 milyon insanı ölmüştü. Kaldı ki, Sovyetlerin böyle bir tehdidi olsa bile istiladan kaçıp bağımsızlığımızı Amerikan dolarına peşkeş çekmek tarihin ve Kurtuluş Savaşı ruhunun affetmeyeceği bir tutumdur. Günümüze kadar belgeleri ile ispatlayacağız ve Sovyet notasından kaçarken ne hale düştüğümüzü 25 yıllık tarihimizin aynasında göreceğiz.

"Sadece ve sadece, Sovyet istilasına karşı destek almak için Amerika'ya yanaştık" diyen zihniyeti günümüz Başbakanı Nihat Erim o günlerde şöyle ifade ediyordu:

İkinci Cihan Harbi bitince, Rusya 1925 Antlaşması'nı uzatamayacağını bildirdi. Antlaşma kendiliğinden uzayabilirdi ama Stalin uzatmadı. Bu Türkiye için tehlikeydi. İngiltere ve Fransa bitkindi. Amerika ise uzaktı. Türk hükümeti yaptığı yoklamada Stalin'in Boğazlar'ı beraber savunmayı teklif ettiğini, yani Boğazlar'da üs istediğini, doğu sınırında değişiklikler ileri sürdüğünü gördü.

Bunun üzerine Türkiye derhal Amerika'ya müracaat etti ve dedi ki:

"Stalin'in taleplerine hayır diyeceğim, bana yardım edebilir misiniz?" Hasan Saka başkanlığındaki heyette ben de vardım. Amerika bize: "Harpten yorgun çıktık, herkes terhis edilmek istiyor. On bin mili aşıp size yardım imkânsız. Ruslarla anlaşın" dedi. Dönüşte Londra'ya uğradık, İngiltere Dışişleri Bakanı ile görüştük. Ondan da aynı cevabı aldık...

Açıkça görülüyor ki Türkiye'nin Amerika'ya yaklaşması ve yardım talebi Sovyet istilasından kurtulmak için değil, başka sebeplerdendir. Zira Sovyetler Türkiye'ye harp ilan etseler bile ne Amerika, ne de İngiltere yardım etmeyecekti. Amerika ve İngiltere ta o zaman bunu belirtmiş ve "Sovyetler'le anlaşın" demişlerdir.

Sonuç olarak şunu söylemeliyiz:

Şayet Sovyetler kararlı olsalar o ortamda Türkiye'ye harp ilan ederlerdi.

1947-1971 dönemi Amerikan emperyalizminin Türkiye'ye giriş ve gelişme devresidir. Kurtuluş Savaşında milyonların canı ve kanı pahasına kazanılan bağımsızlığımız adım adım çiğnenmiştir. İleride Amerikan emperyalizmine genişçe yer vereceğiz. Ondan önce Lozan Barış Antlaşması'ndan başlayarak 1947 yılına kadar Amerika ile olan ilişkilerimize kısaca değinelim.
Lozan Konferansı'na Amerika, Fransa ve İtalya'ya nota sunarak "Amerikan çıkarlarını korumak için" katılacağını belirtiyordu.

Notada belirttiği çıkarlar şunlardı:

1. Kapitülasyonların sürmesi,
2. Amerika'nın Türkiye'deki eğitim, misyonerlik ve benzeri çıkarlarının korunması ve bununla ilgili olarak Türklerden garanti alınması,
3. Ticaret ve özel teşebbüs için. kesintisiz fırsat özgürlüğünün garanti edilmesi amacıyla uygun tedbirler alınması,
4. Şimdiye kadar zarara uğramış Amerikalıların zararlarının tazmini,
5. Azınlıkların korunması için uygun maddelerin kabulü,
6. Boğazlar'da gemiler için serbesti,
7. Arkeolojik inceleme fırsatının tanınması.

Konferansta bilhassa kapitülasyonların kaldırılmaması için büyük çaba harcayan Amerika, sonradan uzun yıllar bu tutumunda ısrar etmiştir. Amerika'nın düşündüğü, Türkiye'deki imtiyazlarını kaybederse Çin, Mısır ve Fas gibi ülkelerde kabul ettirdiği kapitülasyonların tehlikeye gireceği ve o ülkelerde milliyetçilik hareketlerinin alevleneceği merkezinde idi. Sonunda 6 Ağustos 1923'te Amerika ile Lozan Antlaşması'nın ışığında bir "Genel Antlaşma" imzalandı. Fakat Amerikan Meclisi antlaşmayı reddetti. Antlaşma gereğince kapitülasyonların kaldırılmış olması "onur kırıcı" olarak addediliyordu. 1927 yılında geçici bir antlaşma ile elçi gönderildi. Lozan Barış Antlaşması'nın tepkileri çok büyük oldu. Açıkça Türk hükümetine cephe alınarak, kitaplar çıkarılarak Türkiye'nin uygar uluslar arasına giremeyeceği yolunda propaganda yapılıyordu. 20 üniversite rektörü, 13 tanınmış yazar, 8 emekli elçi, 8 papaz, 5 profesör, 5 vali, Ermenistan'a gönderilen Amerikan Askeri Heyeti, Demokrat Parti Ulusal Komitesi'nin iki eski başkanından kurulu 107 imzalı bir ortak bildiri, senatörler ve hükümet yetkililerine gönderilerek, Kemalist rejimin mutlaka çökeceği ve milliyetçi Türk hükümetinin hedeflerine asla varamayacağı belirtiliyordu.

Demokrat Parti'nin 1924 seçim bildirisinde Lozan Antlaşması hakkında şunlar yazılıydı:

... Bu antlaşmayı kınarız. Antlaşma Amerikan çıkarlarından vazgeçmekte, Chester Petrol ayrıcalıkları için Ermenistan'ı feda etmektedir. Türkiye'de Amerikan çıkarlarının korunmasını istiyoruz...
Böyle bir ortamda 1927 yılında geçici bir antlaşma ile Washington Büyükelçisi olarak Muhtar Bey Amerika'ya vardığında aleyhte gösterilerle karşılanmış, gideceği yere polis kordonu altında varabilmişti. Böylece Amerika ile Türkiye arasındaki ilişki 1945 yılına kadar özel kişiler ve gruplar aracılığı ile yürütülmüştür.

2 Kasım 1945'te Amerika, Türkiye hükümetine bir nota vererek Montreux Sözleşmesi'nin günün koşullarına uymadığını ve değiştirilmesinin gerekli olduğunu öne sürüyordu. Notadan önce karasularımıza Missouri zırhlısını yolladı.

Zırhlının gelişi ile ilgili olarak Anadolu Ajansı muhabiri şunları söylüyordu:

... Acar motoru ile Missouri'ye mülâki olmak üzere Yeşilköy açıklarına doğru gidiyoruz. Gelen şerefli misafiri lâyık olduğu büyük sevgi tezahürleriyle karşılamak vazifesi ile mükellefiz. Bizi salonda i'zaz ederlerken Amiral şunları söyledi: "Memleketinize çoktan beri gelmek istiyordum. Bu fırsatı elde ettiğim için memnunum... "
27 Şubat 1946'da Türkiye ile Amerika arasında Amerika'nın denizaşırı askeri malzeme artıklarını alabilmemiz için antlaşma imzalanmıştır. Artık Amerika ile ilişkiler kesilmeyecek ve her gün yeni bir antlaşma imzalanarak Türkiye yarı bağımlı bir ülke olacaktır.

Kaynakça
Kitap: Savunma
Yazar: Deniz Gezmiş
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Deniz Gezmiş'in Amerikan Emperyalizmi hakkında Tespitler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 04 Oca 2011, 20:23

Amerikan Emperyalizmi

"Biz kendi ülkemizde olduğu gibi, dışla da tröstler kurmak istiyoruz." "Ormanda kan tadı duymak gibi halkın ağzında bir imparatorluk tadı var."
"Üç yüz yıldan beri Amerikan hayatının egemen gerçeği yayılma olmuştur. "
"Pazar bulmalıyız, yoksa ihtilal olacak."
"Dünyanın gördüğü en büyük ve en başarılı sömürgeci devlet."
"Hiçbir ulusta görülmedik biçimde istila ettik, sömürgeleştirdik ve toprak bakımından büyüdük."
"Yabancı pazarlara serbestçe girmek dışında bizi hiçbir şey tatmin etmeyecektir. "
Bu sözler, Amerikan emperyalizminin yayılmaya başladığı dönemde Amerikalı yöneticilerin kendi ağızlarından çıkan, bazen kuvvete dayanan bir övünme, bazen da halkı emperyalizm yolunda eğitme niteliğinde, Amerikan emperyalizminin gerçek yüzünü açıkça ortaya koyan sözlerdir.

Türkiye'de Amerikan emperyalizminin varlığı, bu devletin topraklarımızda, ekonomimizde ve siyasal hayatımızdaki büyük ağırlığı bugün, Doğu Bloğunun varlığına, ya da daha basit olarak İkinci Emperyalist Dünya Savaşından hemen sonraki Türk-Sovyet ilişkilerine bağlanarak meşrulaştırılmak istenmektedir.
Emperyalizmin çirkin yüzünü meydana çıkarmak görevimizdir. Yunan cuntasının desteklenmesinin, Endonezya'da Sukarno'nun, Brezilya'da Goulart'ın, Bolivya'da Torres'in düşürülmesinin ve Birleşik Arap Cumhuriyeti'ndeki hükümetleri düşürme çabalarının altında yatan iğrenç oyunları belgelerle açıklamak görevimizdir.

Amerikalılar, uzmanları, askeri ve sivil yargı organları, zırhlıları, uçakları, askerleri ve dolarlarıyla topraklarımıza yerleşirken bu emperyalist devletin Latin Amerika kıtasında, Çin'de, Filipinler'de, Ortadoğu'da ve dünyanın diğer bölgelerinde neler yaptıklarını, ulusları ve halkları nasıl sömürdüklerini belgelerle açıklamak görevimizdir. Ve Amerikan emperyalizmine karşı kanımızın son damlasına kadar savaşmak görevimizdir.
Tarihin bir gerçeği olarak kavramak gerekir ki, Amerika dünya üzerinde sistemli bir şekilde yayılmayı kararlaştırdığı zaman ne Sovyetler Birliği vardı, ne de Doğu Bloğu. Sosyalizme ya da komünizme karşı durmak Amerika için söz konusu değildi. Denizaşırı yayılması, başka bir devletten tamamen bağımsız, kendi içinden doğan bir ihtiyaçtı. Amerika'nın bu ihtiyacı duyuşu 18. yüzyılın sonlarına, 19. yüzyılın başlarına rastlar.

İstilâcı Amerika

Amerika'nın 1800'deki toprak genişliği 892.135 mil karedir. Üç yıl sonra Kanada sınırından Karayipler'e kadar inen 885.000 mil karelik Louisiana bölgesi satın alındı. 1819'da 59.600 mil karelik Florida, 1845'de 389.000 mil karelik Oregon ile 1867'de 7.200.000 dolara Alaska Rusya'dan satın alındı.

Meksikalılar, Teksas ayaklanmasını Amerika'nın genişleme tasarısının bir parçası olarak nitelerken, Amerika Meksika'nın tümünü ele geçirmeyi tasarlıyordu. Ve Meksika Savaşı, bu istilacı devletin zayıf komşusuna yüklenerek, koca toprak parçaları kopardığı bir savaştı. Amerikalı tarihçi Henry William Elson, bu savaşı gurur duyulacak bir şey olarak görmüyordu.

Kaliforniya ve Alaska'nın alınması Amerika'yı bir Pasifik devleti yapmıştı. 3 Temmuz 1944'te imzaladığı Barış, Dostluk ve Ticaret Antlaşması ile Kvançov, Amoy, Fuçov, Ningpo ve Şanghay, limanlarını Amerikan gemilerine açıyordu.
Amerika Afrika'ya da el atıyordu. Amerikan Kolonileştirme Derneği 1820'de Amcrika'daki zenci kölelerden bir kısmını Liberya'ya yerleştirerek Batı Afrika kıyısındaki bu ülkeyi kendi sömürgesi haline getirdi.
Amerika ile Brezilya arasında Amerika yararına kurulan ilişkilere karşı çıkan Brezilyalıların karşısında yer alan Amerikan Başkanı Grover Cleveland, sömürü düzeninin devamını istiyordu. Standart Petrol Şirketi sahibi ve yöneticisi William Rockfeller'in de baskısı ile Cleveland'ın Brezilya'ya yolladığı savaş gemileriyle sömürüye karşı başlatılan 1893 Brezilya İhtilali bastırıldı.

Görüldüğü gibi Amerika tarihin her döneminde saldırgan politikasını devam ettirmiştir. Yunanistan ve Macaristan başkaldırmaları ile uzaktan, Latin Amerika'daki olaylarla pek yakından ilgilenmiştir. Kendi iç savaşı sırasında Avrupa'nın tepkisine ve Avrupa politikasına ister istemez kulak vermiştir. Fakat tüm dünya sorunlarına etkin olarak karışması daha sonra başlar.

Amerika'nın çıkarcı politikası 1898'den sonra bütün dünyaya yayılmaya başladı. Büyük devlet oluşu da bu döneme rastlar. İspanya ile savaş, Havvai, Filipinler, Küba, Porto Riko ve Guam'ın ele geçirilişi, Panama Kanalı'nın açılması, Çin'de açık kapı siyaseti, Bokser başkaldırmasında sömürgeciler yanında savaşa katılma, Japonya ile Rusya arasındaki barışta aracılık, Amerika'nın dünya devleti oluşunun belirtileri idi. Öte yandan bu yayılma hareketi endüstri devrimi ile de ilgili idi. Yeni buluşlar üretimi o derece arttırmıştı ki, bunları satacak, hammadde alacak ve biriken sermayeyi yatıracak yeni pazarlar bulmak gerekliydi.

1890'ların emperyalizm hareketi mutlaka toprak kazanmak esasına dayanmıyordu. Önemli olan pazar bulmaktı. Önce ticaret olanakları aranıyor, bunlarla birlikte bazı çıkarlar elde ediliyordu. Elde ettiklerini korumak için "himaye altında" duvarlar kuruluyor ve bu sonunda bazen de ilhakla sonuçlanıyordu. Bu arayış, tabii Orta ve Güney Amerika, Asya ve daha sonra Afrika, hatta Avrupa yönünde olacaktı. 1890'ların yayılma politikasındaki özellik endüstri üretiminin tarımın üstüne çıkmasıdır. Patlamayı kolaylaştıran olay da 1898 Amerika-İspanya Savaşıdır.

"Amerika Birleşik Devletleri, 1898 yılında, emperyalizm yolundaki ilk adımını parlak, küçük bir savaşla atmıştır." Bu sözler Amerika Dışişleri Bakanı John Hay'a aittir. "Parlak küçük bir savaş" Amerika- İspanya Savaşıdır. Amerikan tarihçileri bu savaşın ilan edildiği 1898 yılını emperyalist bir dönemin başlangıcı olarak gösterirler.

Amerika Başkanı Mc Kinley 11 Nisan 1898'de Küba'ya müdahale etmenin gerektiğini savunuyor ve "insanlık... uygarlık... ve Amerikan çıkarları adına" müdahale istiyordu. Cumhuriyetçi Parti'den Thurston'un; "... ispanya'yla savaş bütün Amerikan demiryollarının iş hacmi ve kazançlarını artıracak, bütün Amerikan fabrikalarının üretimini çoğaltacak, bütün endüstri ve ticaret kollarını canlandıracak, Amerikan işçisine talebi büyük ölçüde yükseltecektir." sözleriyle savaşın gerçek amacı açıkça ortaya konuyordu.

Amerika'nın bu tarihten sonraki dış politikasının itici gücü ve yön vericisi olan şu sözlere kulak verelim:

... Daha soylu ve erkek insanlardan doğan, daha yüksek uygarlıklar önünde, alçak uygarlıkların ve çürümekte olan ırkların ortadan kalkması Tanrının sınırsız tasarısının bir parçasıdır. Amerikan fabrikaları Amerikan halkının kullanabileceğinden daha fazlasını yapmakta ve Amerikan toprağı tüketilenden daha fazlasını çıkarmaktadır. Tutacağımız yol, bizim için çizilmiş bir yazgıdır. Dünya ticareti bizim olmalıdır, olacaktır. Ve bunu anamızın (İngiltere) örnek olduğu biçimde yapacağız. Bütün yeryüzünde Amerikan ürünlerinin dağıtım noktaları olarak ticaret karakolları kuracak, okyanusu ticaret filomuzla kuşatacak ve büyüklüğümüzle orantılı bir savaş filosu meydana getireceğiz. Ticaret karakollarımızın çevresinde bizim bayrağımızı dalgalandıran ve bizimle ticaret yapan kendi hükümetlerine sahip büyük sömürgeler kurulacak, kurumlarımız ticaretin kanatları altında bayrağımızı izleyecektir.

Bu sözler, İspanya Savaşının resmen ilanından iki gün sonra, 27 Nisan 1898'de Senatör Albert J. Bevcrigde tarafından Amerikan Senatosu'nda söylenmiştir. Amerikan tarihçileri ve yayınları bu sözleri, Emperyalizm Manifestosu olarak kabul etmektedirler.

Savaş sonunda Amerika İspanya'nın diğer sömürgelerini de istiyordu. İspanya ile 10 Aralık 1898'de yapılan antlaşmaya göre şu toprak değişiklikleri yer alacaktı:

Madde 1. İspanya, Küba'daki bütün egemenlik haklarından vazgeçiyordu.
Madde 2. İspanya, Porto Riko ile İspanya'nın elindeki Batı Hint adaları ve Marianalar'daki Guam Adası'nı Amerika'ya devrediyordu.
Madde 3. İspanya, Filipin Adalarını da Amerika'ya devrediyordu.

İspanya ile savaştan sonra Amerika'nın hem Uzakdoğu, hem de dünya politikasında aldığı önemli yer 1899'da La Haye Konferansı'nda oynadığı rolden de anlaşılıyordu. Amerika artık sömürgelere yönelen emperyalist bir devletti. Daha İspanya Savaşı sona ermeden Amerika'nın yabancı bir ulusun oturduğu uzak bir toprağı ele geçirişinin bir örneği daha vardır, o da Hawai'nin alınmasıdır.
Amerikan silahları zaferler kazanınca, emperyalist duygu şahlanmış ve bir yangın gibi yayılmıştı.

Bu sözler Yale Üniversitesi Amerikan Diplomasi Tarihi Profesörü Bemis'indir.
Yurttaşlık vaadi olmadan toprak kazanılmıştı. Bu yeni kazançlara sömürge demek daha doğru olacaktı. Amerika bu anlamda, emperyalist bir devlet olmuştu.
Bu yargı da Buffalo Üniversitesi Amerikan tarihi Profesörü Pratt'a aittir.

Amerika, Latin Amerika'da egemenliğini bir Orta Amerika kanalıyla güçlendirmek istiyordu. Theodore Roosevelt'in ilk (Kocaman Sopa) darbesini indirdiği yer Panama'dır. İspanya ile yapılan savaşta San Fransisco'da üslenmiş olan Oregon kruvazörü Horn Burnu'ndan geçerek Küba topraklarına varmak için 68 gün harcamıştı. Bu kadar uzun bir süre, Orta Amerika'nın arasından geçecek bir kanalın açılması gereğini ortaya koymaktaydı. Amerika Karayipler'de olsun, Pasifik'te olsun sorumluluklar yüklenmişti. Ve filosu bir okyanustan ötekine çabucak geçebilmeliydi. Oysa bu tasarı 1850'de imzalanan Clayton Buhver Antlaşması'na aykırıydı. İngiltere ile imzalanan bu antlaşmaya göre, bu iki ülkeden hiçbirinin düşünülen kanal üzerinde hiçbir özel denetim hakkı ele geçiremeyeceği ve elde tutamayacağı belirtilmektedir.

Kanalın Amerika için stratejik bir önem taşıdığı açıktır. Bu durumda Amerika kanalın denetimini ve savunma amacıyla silahla donatılmasını üstüne almayı, yani eski Clayton Buhver Antlaşması'nın yasakladığı her şeyi yapmayı istemektedir. İngiltere Amerika'nın dostluğunu kazanmaya kararlı olduğundan bu antlaşmanın değişmesini kabul etmiştir. Buna göre, kanalı hem Amerika açacak, hem denetleyecek, hem de savunacaktı.

Kanalın ilerideki statüsünü tespit etmek için de Kolombiya Cumhuriyeti'nin temsilcisi ile bir antlaşma yapıldı. Çünkü ortada Panama diye bir devlet yoktu ve topraklar Kolombiya'ya aitti. Bogota'daki Kolombiya Kongresi Amerika'ya istediği toprakları vermeyi reddetti. Yeni yapılan antlaşmayı onaylamadı. 1903 Kasımında Amerika, üzerinde haklar istediği bu topraklarda bir ayaklanma çıkarttı. Başkaldıranlar Kolombiya Dcvleti'nden ayrılarak Panama Cumhuriyeti'ni kurduklarını ilan ettiler. Amerikan savaş gemileri ayaklanmayı bastırmak için gelen Kolombiya askerlerinin karaya çıkmalarını önledi. Washington yeni devleti hemen tanıdı. Bu yeni devletle on mil derinliği olan bir koridorda Amerika'ya haklar tanıyan bir antlaşma yaptı. Amerika bu antlaşma ile Panama Kanal Bölgesi ile birlikte Panama Körfezi'nde beş adayı da almıştır. Gene Amerika, eldeki antlaşmalara dayanarak, 1917, 1918 ve 1925 yıllarında silahla Panama'ya müdahale edecektir.
Yukarıda verdiğimiz örnekler emperyalizmin ilk yayılma döneminde Amerika'nın istilacı politikasını açıkça ortaya koymaktadır.

İki Emperyalist Dünya Savaşı ve Ekonomik Genişleme

Kapitalizm son aşamasına geldiğinde insanlık iki kez, toplam olarak on yıl süren dünya savaşları içine atıldı. Emperyalizmin en vahşi, en canavarca sonucudur bu savaşlar...
Birinci Emperyalist Dünya Savaşına, toplam nüfusu 1 milyar 500 milyon olan 36 devlet katılmıştı. İkincisine, toplam nüfusu 1 milyar 700 milyon olan 61 devlet katıldı. Birincisinde askeri harekat 4 milyon kilometre karelik toprağa yayılmıştı. İkincisinde tam 22 milyon kilometre kareyi içine aldı. Birincisinde 70 milyon insan silah kuşanmak zorunda kalmıştı. İkincisinde ise 110 milyon kişi silahlandırıldı. Birincisinde 10 milyon kişi ölmüştü. İkincisinde ise 32 milyon kişi öldü, 35 milyon da sakat kaldı.

Bu rakamlar iki emperyalist dünya savaşından arta kalan vahşetin tablosudur.
Emperyalist ülkeler, hammadde ihtiyacını karşılamak için yalnız geri bıraktırılmış ülkelerle değil, aynı zamanda sermaye ihracı, pazarları paylaşmak ve dünya ticaretini ellerine geçirmek için birbirleriyle de kıyasıya bir mücadeleye girişeceklerdi. Emperyalist ülkelerdeki sermaye birikimi, kendine, açılacak, yayılacak yeni alanlar bulmak zorundaydı. Bu durum değişik gelişim düzeylerinde bulunan kapitalist ülkeler arasında kanlı savaşlara yol açacaktı. Ve bu kanlı savaşları, geçici uzlaşmalar, antlaşmalar ve çıkar birlikleri izleyecekti. Fakat sınır tanımayan sermayenin zorunlu baskısı altında bütün bu antlaşmalar ve çıkar birlikleri çok kısa ömürlü olacaklardı. Nitekim Birinci ve İkinci Emperyalist Dünya Savaşları ve emperyalist ülkeler arasında sürekli değişen çıkar birlikleri bu durumu ispatlamıştır.

Ancak, 1917 Sovyet Devrimi'nden sonra ortaya sosyalist bir blok çıkmış ve İkinci Emperyalist Dünya Savaşı'ndan sonra 700 milyon nüfuslu Çin'in de devrimini gerçekleştirip sosyalist olmasıyla dünya nüfusunun üçte biri sosyalist düzende yaşamaya başlamıştır. Bu şartlar altında emperyalist devletlerin kendi aralarındaki çelişki ikinci plana düşmüş ve sosyalist bloka karşı birleşmeleri gerekmiştir. Alman faşizminin yenilgiye uğramasından sonra Amerikan emperyalizmi yalnız geri bıraktırılmış ülkelere değil, yüzyıllardan beri dünyayı sömürmekte olan kapitalist Avrupa ülkelerine de girmiştir. Böylece mağrur Avrupa burjuvazisi, sonradan görmekle itham ettiği Amerikan emperyalizminin uşaklığını kabul etmek zorunda kalmıştır.
Amerikan idealizmi yarım yüzyıl sonra bile Woodrow Wilson'u Latin Amerika'da hızlı girişimlerde bulunmaktan alıkoyamamıştır. Wilson, özellikle ekonomik nedenlere dayanarak Saint Dominik'e, Haiti'ye, Küba'ya, Nikaragua'ya, Panama'ya, Honduras'a, Guatemala'ya asker yollamıştır. Birçok başka ülkeye de büyük baskınlar yapmıştır. Ekonomik gerçekler, Amerika'yı emperyalizm yolunda çok daha uzaklara götürecektir. Amerika artık zengin, sömürgeleri olan, emperyalist bir ülkedir. Ve bu zenginliğini daha da artırmak istemektedir. Bir taraftan demokrasi ve kendi kaderini tayin ilkelerine aldırış etmeden en yakın komşularının üstünde uyguladığı ağırlığı unutarak, gene de kendini dünya özgürlüklerinin sığınağı olarak düşünmeğe devam etmektedir. Bunca parlak başarıyı, Amerika'nın kuruluşunu "Tamının insanlığı aydınlatmak için verdiği bir karar" olarak gören John Adams'ın duygularını tamamen doğrulamaktadır. Arka arkaya patlayan iki emperyalist dünya savaşı Amerika'ya bu sömürü düzenini dünyanın en uzak köşelerine götürme olanağı sağlayacaktır.

Birinci Emperyalist Dünya Savaşından hemen sonra Başkan Harding büyük bir coşkuyla "milliyetçiliğin temel yasasını" formüle bağlar: "Önce Amerika!"
İşte Amerika'yı 1914 ile 1917 arasında Avrupa'yı kasıp kavuran çatışmanın dışında tutan bu formüldür. Amerika, "demokrasilerin yardımına koşmaya" pek hevesli olmadığı için savaş, Avrupa demokrasilerini tüketirken tarafsızlığı sayesinde zenginleşme olanağını bulmuştur. Üretimini artırmış, dış pazarlarını genişletmiş, fiyat artışından yararlanmış, deniz ticaretini güçlendirmiş ve nihayet New York, dünya ticaret merkezi sayılan Londra'nın yerine geçmiştir. Amerika toprak bütünlüğünün tehdit edildiğini sezince neden sonra savaşa girmeye karar vermiştir. Wilson idealizminin değiştiremediği tam bir milli çıkar zihniyeti önce tarafsız bir politikaya, sonra da savaş ilanına yol açmıştır.
Aslında tek amaç Amerika'yı daha da zenginleştirecek yolda çaba göstermek olmuştur. Barış dönemi gelince Amerika, çıkarına uygun bir politika sürdürmek için kendi içine kapalı kalmıştır. Gümrük duvarlarını sağlamlaştırarak ihracatını geliştirmek için dış dünya ile ilgilenmiştir. Birinci Emperyalist Dünya Savaşı sayesinde de ticari dengesinde geniş çapta bir fazlalık olmuştur. Bu fazlalık Amerika'nın ve ardından bütün dünyanın içine sürüklendiği 19291930 krizine kadar devam eder.
Avrupalı demokratlar Nazi Almanya'sı ile antlaşmazlığa düştüğü sırada milliyetçilik Amerikan politikasının hakim öğesi olarak kalmaktadır. Birinci Emperyalist Dünya Savaşındaki tecrübe bir kez daha tekrarlanır; tarafsızlık politikası içinde müttefiklere satılan mallar Amerikan ekonomisini içinde bulunduğu krizden kurtarmıştır. Sonra Amerika yalnız toprak bütünlüğü tehdit edildiği zaman değil, Pearl Harbour'da doğrudan doğruya saldırıya uğradığı zaman son derece bitkin düşmüş demokrasilerle güya kardeşçe, omuz omuza bir savaşa girmiştir.

Bir savaştan ötekine izlenen bu politika, Amerika'yı kendisinin de düşleyemediği bir ekonomik güç durumuna getirmiştir. Almanya ve Japonya teslim oldukları günlerde Amerika'nın gücü doruk noktasına oldukça yaklaşmıştır. Ve bundan sonra da çekilip çıkamayacağı kadar içine girdiği bir dünyada kendi gerçek dertleri başlamıştır.

Birinci Emperyalist Dünya Savaşı

Avrupa'da savaş patlak verdiği zaman Amerika, tamamen zenginliklerini artırmakla uğraşmaktadır. 4 Ağustos 1914'te Başkan Wilson Amerika'nın tarafsızlığını ilan eder.
"Yurt sevgisi her birimize gerçek bir tarafsızlık anlayışına uygun davranışlar ve sözler benimsetmelidir" der Başkan Wilson.

Bu tutumun 20 Nisan 1914'te Meksika'ya Vera Cruz'u işgal eden deniz piyadelerini sokmakta tereddüt etmeyen bir Başkan tarafından ortaya konuşu oldukça şaşırtıcıdır. Ancak bu, emperyalizmin zaman ve şartlara göre taktik değiştirmesinden başka bir şey değildir.

Wilson, Meksika olayında hiçbir kararsızlık göstermemiştir. Çünkü Amerika'nın büyük çıkarlarının döndüğü komşu bir ülke söz konusudur. Meksika, Monroe Doktıini'nin kapsamı içine giren bir ülkedir. Monroe Doktrini'ne göre, Amerika Avrupa'daki çatışmalara müdahale etmeme yükümlülüğü altına girmiştir. Gerçek olan bir şey varsa, Latin Amerika söz konusu olunca, Amerika'nın tarafsızlığı söz konusu değildir. Ama Avrupa söz konusu olunca, bu ilkeye büyük bir titizlik gösterilir.
1913-1914 yılları arasında Amerika bir kriz geçirir. Fakat Avrupa'daki çatışmanın ilk aylarında varlığını duyuran ekonomik karışıklık yüzünden bu kriz giderek artar. Ama 1915 yılında tarım ve sanayide olağanüstü bir yayılma dönemi başlar. Savaş boyunca Amerika'nın toplam üretiminde bir yayılma dönemi başlar. Savaş boyunca Amerika'nın toplam üretimi %15'lik bir artış gösterir. Savaş malları üretimindeki artış çok daha fazladır. Petrol üretimi 265 milyon varilden 335 milyon varile, demir cevherininki 41 milyon tondan 75 milyon tona, bakırınki ise 1 milyar 150 libreden 1 milyar 886 milyon libreye yükselmiştir. Tarımcıda aynı artmalar görülür; buğday üretimi 1916-1917 yıllarında hafif bir düşmeye rağmen 19141918 yılları arasında 763 milyon kileden 900 milyon kileye çıkar. Ama özellikle ihraç edilen buğday fiyatı, kilesi 0,97 dolardan 2,73 dolara çıkmıştır. Bu arada pamuk fiyatı 1920'de libresi 8,5 sentten 35,9 sente çıkarak dört misli bir artış göstermiştir. Kimya endüstrisini ve hassas optik aletleri de bunlara eklemek uygun olur.

Amerika, tarafsızlık döneminde ve daha sonra da savaş sırasında daima müttefiklerin büyük mal sağlayıcısı olarak kalmıştır. Müttefikler durmadan artan ihtiyaçları karşılamak için, Amerikan parasıyla 2 milyar dolar harcamışlar, daha sonra da, önce özel bankalardan, Amerika savaşa girince de Amerikan hükümetinden büyük ölçüde borç almışlardır.

Savaş bittiği zaman müttefikler Amerika'ya 9 milyar dolardan fazla borçlanmışlardı. Öte yandan, savaş sırasında Amerika, Latin Amerika'da ve Asya'da Avrupa kuvvetlerinden boşalan yerleri de sömürgesi haline getiriyordu. Bu sayede Amerika yepyeni bir duruma kavuşmuştur. Artık bütün Avrupa'dan alacaklı bir ulustur ve dünya ticaret merkezi New York'tur.

Savaş Dışı Kalma Politikası

Silah endüstrisi üzerine kurulmuş servetlerle ilgili skandallar, sözde demokrasi ve sürekli barış için girişilmiş gibi gösterilen Birinci Emperyalist Dünya Savaşının üzerine pis bir gölge düşürmektedir. Müttefikler borçlarını ödemeyi kabul etmemektedirler. Bu her türlü uluslararası girişime karşı derin bir güvensizlik yaratmakta ve Amerika her zamankinden daha fazla kendi içine ve kendi içindeki zorluklara kapanmaktadır. Amerika, Avrupa'da doğacak yeni bir savaşın hazırlıklarını sezmektedir. Çıkardığı 1934 yasası ile borçlarını ödemeyen Avrupa devletlerine gelecekte borç vermeyi reddeder. Hitler'in iktidara gelişinden iki yıl sonra, ileride, savaşan herhangi bir ülkeye savaş aletleri satışını yasaklayan tarafsızlık kanununu onaylar. Görünüşte, ileride patlayacak bir savaşa Amerika'yı sürüklemeyi düşünen kimse yoktur. Bu emperyalist ülkeyi savaş dışında tutacak şeyler küçük, günlük kararlar değildir. Söz konusu olan emperyalizmin büyük çıkarlarıdır. Bütün bu tarafsızlık ve savaş dışı kalma politikası, emperyalizmin sömürü mekanizmasını daha sistemli çalıştırmak için değişecek ve Amerika savaşa girecektir.

Roosevelt, 1936 yılında tarafsızlık politikası ve vaatleri ile kendisini tekrar seçtirebilmiştir. Senato bu politikayı onaylamış ve tarafsızlığı getiren kanunları imzalamıştır.

ikinci Emperyalist Dünya Savaşı

Avrupa'da savaş patlak verdiği zaman Amerika geçirmekte olduğu krizi daha atlatmamıştır. 1937 yılında bir gerileme olmuş, 1938'de 10 milyondan fazla işsiz kaydedilmiş, 1939'da bu rakam 9 milyona inmiş, 1940'da 8 milyon 120 bin, yani çalışan nüfusun %15'ini bulmuştur. Dış ticaret, 1920'ye oranla, çok zayıf bir düzeye inmiş, 1939'da 1930 buhran yılındaki düzeye ulaşabilmek üzere yavaş yavaş artmıştır.
Aynı Birinci Emperyalist Dünya Savaşında olduğu gibi, ihracatı üç misline çıkaran ve ithalatta da %50 artış sağlayan bu yeni lıızı ona verecek olan, gene emperyalist bir savaştır.

Savaş ilanından üç hafta sonra Roosevelt tarafsızlık yasalarının tekrar gözden geçirilip, değişiklik yapılması için Meclisi özel bir oturuma çağırır. Savaşan ülkelere Amerika'dan mal alma hakkı tanınır. Fakat bu şartlıdır. Mal alan ülkeler paralarını peşin ödeyecekler ve taşımayı kendi gemileri ile yapacaklardır. İşte bunun sayesinde İngiltere, denizlerin sahibi olmuştur. Çeşitli gizli antlaşmalar belli ülkelerin işine yaramıştır. Roosevelt, Fransa'nın güvenliği için, tarafsızlık yasalarının kaldırılmasını ve gerekli olduğuna inandığı her ulusa, her türlü savaş gereci satılmasını ya da ödünç verilmesini ister. Böylece Birinci Emperyalist Dünya Savaşı sırasında borçlarını ödemeyen ülkelere borç vermeyi reddeden 1934 yasasını fiilen ortadan kaldıran 1941 yasası yürürlüğe girer.

Amerika'nın çirkin, ikiyüzlü tutumu açıktır. Savaşın gidişini dikkatle izlemektedir. Yenik ve bitkin düşen devletler, denize düşen yılana sarılır misali Amerikan yardımına karşı bütün şartları kabul etmektedirler. Ve bu sayede Amerika vurgunlar vurmaktadır.

Avrupa'daki savaşın başlangıcıyla (Ağustos 1939) Amerika'nın savaşa girişi (Aralık 1941) arasında, endüstrideki üretim iki katına çıkmıştır. İhracat ise 1939'da 3 milyar 177 milyondan, 1941'de 5 milyar 147 milyona çıkmıştır. 1939 Ağustosu ile 1941 Ağustosu arasında tüketim mallan üretimi %25 artmıştır. Amerika'daki sanayi tesislerinin tümü, 1939 yılında 40 milyar dolar, 1945'te 60 milyar dolar değerindedir. Bu, altı yılda %50 gibi baş döndürücü bir artıştır.
Savaş, 1939 yılında 9 milyon işsizi bulunan ve en yüksek yaşama düzeyi ile bu işsizleri dünyanın en büyük endüstri gücü yapan bir ulusa, önüne geçilmez bir hız vermiştir. Emperyalizm, dolaylı ya da dolaysız olarak ekonomik nüfusunu dünyanın bütün ülkelerine yaymıştır. Bazen onlarla ticari ilişkiler kurmuş, bazen onları resmen tanımayı reddetmiş ve işine gelmeyince de hükümetler devirtmiş, ihtilaller yaptırtmış, savaşlar çıkarmıştır.
İkinci Emperyalist Dünya Savaşı Amerika'ya, Birinci Emperyalist Dünya Savaşı sayesinde giderilen 1913-1914 ekonomik krizinden çok daha ciddi bir ekonomik krizi atlatma olanağı vermiştir.

Amerika, 1917'de Zimmerman (Almanya Dışişleri Bakanı) ve Meksika arasındaki pazarlıklarla toprak bütünlüğünün tehlikeye düştüğünü ve 1941'de Pearl Harbour'da Japonya'nın saldırısını bahane edip tarafsızlık politikasından ayrılarak savaşa girmiştir. Bunlar, insanlık dışı, emperyalist bir savaştan aslan payını almak için savaşa girmeyi haklı gösterme çabalarından başka bir şey değildir. Amerika'yı silahlı çatışmaya fiilen sokan asıl neden, açık kapı siyasetinin tehlikeye düşmekte oluşu ve içte depresyondan kurtulmamış olmasıydı. Birçok sorumlu ve yetkili ve Dışişleri Bakanlarından Cornell Hull'un siyasi danışmanı S. K. Hornbeck bu konuda; "Halkımız ve hükümetimiz ta başından beri, egemen devletlerin ticari ilişkilerinde hiçbir yerde kapalı kapı bulunmaması isteğindedir" görüşünü ileri sürmüştür. Uzun süreden beri Amerikan nüfuz bölgesi içinde olan Çin'i yalnız Japonya sömürgesi yapmak istemekle kalmıyor, Latin Amerika'da da Almanya bu konuda aynı şeyleri düşünen bir rakip olarak beliriyordu. Zamanında Amerika'dan muhalefet görmeyen faşist rejimler, şimdi Amerikan çıkarları için tehlike olmaya başlıyorlardı. Bütün bunlar, açık kapı siyaseti ile genişleme yolunu tıkıyordu. Amerika yabancı pazarlara serbestçe girmedikçe, zenginliğini ve sömürü düzenini sürdüremezdi.

Bu iki emperyalist dünya savaşı döneminde Amerika, bir taraftan Avrupa devletlerinin artık besleyemedikleri dış pazarları sömürgesi haline getirirken, bir taraftan da üretim mekanizmasını büyük ölçüde geliştirmiştir.
Bundan böyle, emperyalizmin dünyanın dört bucağında hammadde kaynakları, pazarları, müttefikleri ve müşterileri, askeri üsleri, uçak gemileri ve atom denizaltıları vardır. Ve dünyanın hiçbir noktası Amerikan ekonomisinin, Amerikan dolarının, Amerikan diplomasisinin, Amerikan füzelerinin etkisinden uzak değildir.

ikinci Emperyalist Dünya Savaşı Sonrası ve Üçüncü Dünya

Amerika'nın üstünlüğünü kuran ve bütün pazarları eninde sonunda açacak olan bu sömürü mekanizmasını birtakım olaylar tıkayacaktır. Bunlar emperyalizme büyük darbeler indiren Ulusal Bağımsızlık Savaşlarıdır. Bu bağımsızlık savaşları, sesini dalga dalga Latin Amerika'dan Uzakdoğu'ya ve oradan Ortadoğu'ya kadar duyuracaktır. Geri bıraktırılmışlığm, emperyalist sömürünün sonucu olduğu bilincine varan geri bıraktırılmış Üçüncü Dünya halkları, kurtuluşun küçük burjuva reformculuğuyla değil, Amerikan emperyalizminin yok edilmesiyle gerçekleştirilebileceğini kavramışlardır. Bu bilinç, Vietnam'da, Küba'da, Cezayir'de eyleme dönüşmüştür. Filistin'den Bolivya'ya, Laos'tan Panama'ya, Pakistan'dan Türkiye'ye ve dünyanın dört bir yanında eyleme dönüşmektedir.

Amerika, Ulusal Bağımsızlık Savaşlarına daha başlangıçtan itibaren karşı koymayı, çıkarlarının ve dünya görüşünün bir gereği olarak kabul ediyordu. Amerikan emperyalizmi, Ulusal Bağımsızlık Savaşlarından Azrail'den korkar gibi korkmaktadır ve onlar için fakir Vietnam halkı, nükleer silahlara sahip Sovyetler Birliği'nden daha büyük bir tehlikedir.

Amerika endüstrileşmiş toplumların gelişmesini durdurmayı umuyor, en büyük kapitalist devlet olarak kendisini bu dünya çapındaki sömürü mekanizmasının sahibi sayıyordu. Çünkü Amerikan zenginliği, Üçüncü Dünyadaki doğal kaynakların, ucuz fiyatla sömürülmesi ve geri bıraktırılmış ülkelerden elde edilen kârların Amerika'ya geri dönmesi esasına dayanıyordu. Ancak bu emperyalist ülkelerin başı çektiği zengin ülkelerle geri bıraktırılmış sömürge ve yarı sömürge ülkeler arasındaki çelişkiler hızla keskinleşmektedir.

Özellikle Monroe Doktrini anlayışı içinde ve emperyalist Amerika'nın nüfuzunu kıtanın bütününe yaymaya iten "kaçınılmaz kader" uyarınca, dıştaki özel Amerikan yatırımları, önce bol miktarda işlenecek hammadde buldukları Latin Amerika'ya ve Kanada'ya yönelmiştir. 1940 yılında, dıştaki Amerikan yatırımlarının %72'si Kanada'da ve Latin Amerika'dadır. Bu oran 1957'de %68'e, 1965'de %53'e düşer. Çünkü İkinci Emperyalist Dünya Savaşından sonra Amerikan yatırımları, artık kendilerine pek dar gelen bir kıtaya sığmamakta, dünya çapındaki emperyalizmin bütün sömürü alanlarına yayılmaktadır. Yatırılmış sermayeye oranla, en kârlı iş, Üçüncü Dünyadaki petrol ve madenlerle ilgili olanıdır. Böylece Üçüncü Dünyadaki doğal kaynakların işletilmesi Amerikan emperyalizmine, sadece kendilerine çok yüksek düzeyde bir tüketim sağlayan zengin hammadde kaynaklarını ele geçirme olanağı değil, aynı zamanda sanayileşmiş ülkelere yatırım yapmak için gerekli sermayeyi sağlama olanağı da vermektedir.

Latin Amerika'daki özel Amerikan yatırımları 1959 ile 1965 yılları arasında 8 milyar 120 milyon dolardan 9 milyar 371 milyon dolara yükselmiştir. Bu, 1 milyar 251 milyonluk bir artış demektir. Oysa aynı süre içinde, kârlar toplam olarak 5 milyar 297 milyona ulaşmıştır. Her yıl aynı sermayelerin sağladığı kazanç Amerika'ya dönen kârdan daha azdır. 7 yılda ülkeye dönen kârlar, yeni yatırımlardan dört kat daha fazladır.
Asya'da ise aynı yıllar içinde özel Amerikan yatırımlarının sağladığı kârlar, yeni yatırımlardan beş kat daha fazladır.

Avrupa'da durum oldukça değişiktir. Buradaki özel Amerikan yatırımları her yıl çoğalan kârlardan daha fazladır. 1959-1965 yılları arasındaki yedi yıllık dönemde, yatırımdaki artış 8 milyar 571 milyon dolar, sağladığı kâr 3 milyar 748 milyon dolardır. Latin Amerika ve Asya'daki yatırımların çok büyük kâr getirmesi bu emperyalist ülkeye Avrupa'da yoğun yatırımlar yapması, Afrika ve Okyanusya'ya sermaye ihraç etmesi için gerekli sermayelerin büyük bir kısmını sağlamaktadır. Amerika'nın iki geri kalmış kıtada sağladığı büyük kârlar kendisine yavaş yavaş Avrupa ekonomisini sömürgeleştirme ve sömürü alanını Afrika ve Okyanusya'ya doğru genişletip yayma olanağını vermiştir. Ayrıca, güya siyasal bağımsızlıklarına kavuşmuş olan Asya ve Afrika ülkeleri, emperyalizmin içeride yarattığı beşinci kol (kompradorlar, bürokrat kapitalistler) aracılığıyla bu defa ekonomik boyunduruk altına alınmışlardır. Aşağıdaki tablo geri bıraktırılmış ülkelerin sadece tarım ürünleri ile hammadde ihraç ettiklerini açıkça göstermektedir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Deniz Gezmiş'in Amerikan Emperyalizmi hakkında Tespitler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 04 Oca 2011, 20:29

ÜlkeÜrün SayısıBu ürünlerin cinsiİhracat yüzdesi
Arjantin4Et, buğday, mısır, yün, kalay61%
Bolivya1Kahve, demir cevheri, pamuk63%
Brezilya4Çay, kauçuk58%
Kolombiya2Kahve, petrol69%
Dominik Cum.5Şeker, kahve, kakao, boksit, tütün91%
Ekvador3Muz, kahve, kakao84%
Guatemala4Kahve, pamuk, muz, şeker68%
Haiti3Kahve, şeker, sisal68%
Honduras1Muz, kahve, kereste67%
İran1Petrol91%
Irak1Petrol92%
Malezya4Kauçuk, kalay, kereste, demir cevheri73%
Paraguay6Et, kereste, pamuk,tütün, qucbracho, yağ tohumu 77%
Peru6Bakır, balık yemi, pamuk, gümüş, kurşun, şeker 78%
Filipinler 3Hindistan cevizi, şeker, kereste 70%
Türkiye2Pamuk, tütün48%


Geri bıraktırılmış ülkelerin emperyalist Amerika'ya teminle yükümlü oldukları bu gibi ürünlerin ortak özelliği, fiyatlarının genellikle yıldan yıla düşmesi, böylece geri bıraktırılmış ülkelerin ihtiyaçları olan sanayi ürünleri için daha çok tarım ürünü, daha çok hammadde satmak zorunda kalmalarıdır.

Yoksul ülkelerin bu emperyalist ülke ile kurduğu ekonomik bağlar, sonunda kendileri için büyük tehlike olmuştur. Bu bağlar bir yandan giderek daha çok yoksullaştırırken, öte yandan Amerikan hükümetine sık sık bu ülkelerin iç politikalarına müdahale etme olanağı vermiştir. Washington'un yabancı ülkelerin içişlerine müdahalesi, bu ülkelerin rejimlerine, ekonomik bağlılık derecelerine göre değişik biçimler almaktadır. Değişmeyen bir tek ortak kural vardır; bu ülkelerin hiçbiri kendini bu müdahalelerden kurtaramamıştır. Örneğin, Washington'un bir müdahalesi Kanada'yı Fransa'ya uranyum satmaktan alıkoymuştur.

Kuvvetli baskılar, Kanada'yı tuttuğu yoldan geri çevirmiştir. Gene bu tür baskılar, birlikte hareket edip Pekin'in Birleşmiş Milletler'e alınmasını kabul etmeye ve Çin Halk Cumhuriyeti ile ilişkilerini normale çevirmeye karar vermiş olan Belçika ve İtalya'yı da bu düşüncelerinden caydırmıştır.

Emperyalist Amerika, Kanada gibi gelişmiş bir ülkeye bu şekilde davranma hakkını kendinde görürken, zayıf ülkelere karşı daha da inceliğe yer vermeden hareket etmektedir. Küba bunun en açık örneğidir. Küba Devriminden önce olduğu gibi, devrimde Fidel Castro'nun iktidara gelişinden sonra da Amerika bu ülkeye kendi iradesini zorla kabul ettireceğini sanmıştır. Amerika'nın eski Havana elçisi E. E. T. Smith, 1960 Eylülünde Temsilciler Meclisi Alt Komisyonu karşısında devrime kadar Amerikan elçisinin "Küba'nın en öneınli kişisi" olduğunu açıklamıştır.

Bu güç, Küba'nın Amerika'ya şeker üretiminin yarısından fazlasını satmasına ve bir de Amerikan ekonomisine bir yığın antlaşmayla, özellikle Washington'a yarı tekel tutumunu sağlayan gümrük antlaşmasıyla bağlı oluşuna dayanmaktaydı.
Amerikan elçisi "Küba'nın en önemli kişisi" değildir. 1961 ilkbaharında, CIA Domuzlar Körfezi'ne bir çıkarma işini tezgâhlar. Ancak bu çirkin emel büyük bir hezimetle sonuçlanır.

Amerikan emperyalizmi, ekonomik gücüne ve kendi kendisine yüklediği göreve dayanarak, kendini dünyanın her yerinde müdahale etmeye yetkili görmektedir. Ucuz hammadde kaynaklarını ve dış pazarları elinden kaçırmak istemeyen emperyalizm, her yola başvurarak, geri bıraktırılmış ülkelerdeki satılmış politikacıları, kompradorları, din adamı kisvesindeki sahtekârları, kararsız küçük burjuvaları, kalın enseli generalleri gerektiğinde parayla ya da silahla, kanla, ateşle destekleyecektir. Amerika, İngiltere ve İsrail'e yaptığı ekonomik baskılarla, Nâsır'ı memnun etmeye çalışır. 1952'de Kahire'deki Amerikan elçisi, özellikle Süveyş Kanalı bölgesine yerleşmiş bulunan İngiliz birliklerinin tepkisini önlemesinde ve Nâsır rejiminin sağlamlaşmasında çok önemli bir rol oynamıştır. Amaç Nâsır'ı Bağdat Paktı'na girmeye razı etmektir. Amerika bunun için her türlü çareye başvurmuştur. Ancak Mısır, Amerika'nın vermeyi reddettiği silahları Sovyetler Birliği'ndcn alınca J. Foster Dulles, Assuan Barajı'na yaptığı mali yardımı keserek, Sovyetler-Mısır yakınlaşmasını engellemeye çalışmıştır. Bu acemice davranışlar, Washington'un ancak yeni ekonomik baskılar yaratarak çözüm yolu bulduğu 1956 krizini doğurmuştur.
Beceriksizlikler zinciri gene de Amerika'yı Yakındoğu'ya müda-halelerde bulunma yolundan geri bırakmaz, tek yanlı bir kararla, müttefiklerinin bile fikrini almadan, Amerika, müdahalelerine hukuki bir çerçeve bulmaya karar verir. Bu, Başkanın 5 Ocak 1957'de Kongreye sunduğu Eisenhover Doktrini'dir. "Monroe Doktrini" ile bu emperyalist ülke, Amerika kıtasının tümü üzerinde hakları olduğunu iddia etmiştir. "Truman Doktrini" ile Yunanistan ve Türkiye'de dizginleri ele geçiriyordu. Şimdi de "Eisenhover Doktrini" ile kendisini 6. Filo'nun bekçiliğini yaptığı Yakındoğu'nun jandarması saymaktadır.

Tek yanlı olarak ortaya atılan bu yeni doktrine dayanarak, hiçbir uluslararası antlaşma olmadan, Amerikan Başkanına Meclis taralından "yardımdan yararlanmak isteyen bu bölgedeki her ülkeye, ya da ülkeler grubuna, iktisadi ve askeri yardımda bulunma yetkisi" verilmiştir. Ama pek tabiidir ki, bu yardım Amerikan Silahlı Kuvvetlerinin kullanılmasını gerektirebilir. Üç ay sonra, Ürdün'ü karıştıran dalgalanmalar karşısında, Eisenhover 6. Filo'ya harekete geçmesini emreder. Sonra da Kral Hüseyin'e 10 milyon dolarlık kredi açar. Aynı yılın Haziran ayında Lübnan'da Batıya karşı duyduğu sempati ile tanınmış Amerikancı general Şamun'un seçilmesini sağlamak için ona, oylamanın ikinci turunda iktisadi yardımda bulunur. 1958 yılı Ocak ayında Mısır ve Suriye, Birleşik Arap Cum-huriyeti'ni kurmak için karar verirler. 14 Tcmmuz'da Irak'ta General Kasım, Krallık yönetimini devirir. Bu sırada Başkan Şamun da, hiçbir gözlemcinin en ufak bir iz ve belirtisini görmediği "Lübnan'a karşı yapılan bir dış saldırı"dan yakınır. Foster Dulles, Amerika'nın Yakındoğu'daki başarısızlığına bir son vermenin gerektiğine inanarak, Lübnan'a 10 bin deniz piyadesi çıkarır.
Yakındoğu ülkelerine emperyalist Amerika'nın yaptığı müdahalelerin listesi oldukça kabarıktır.

Irak'ta General Kasım, Irak Petroleııın Compaıı/nin imtiyazlarının %95'ini devlete veren 81 sayılı kanunu resmen yayımlayınca, Washington şiddetle itiraz eder. Sonra da Irak, Bağdat Paktı'ndan çekilir. General Kasım Amerika tarafından satın alınan General Arif tarafından, CIA'nın da yardımıyla, 1963 yılı Şubatında devrilir ve öldürülür. Bu darbeyi devrimci ve aydın elemanların iğrenç ve hunharca katliamı izlemiştir. Amerikan elçisi istenmeyenlerin listesini milis kuvvetlerine vermekte hiç tereddüt göstermemiştir.

Bu arada Mısır da bu çirkin emelli emperyalist ülkenin müdaha-lesinden uzak kalmamıştır. 1965 yılında, CIA ile gizli bir antlaşma içinde bulunan, son derece tutucu Müslüman Kardeşler Birliği, Nâsır rejimini devirmek için çok geniş bir komplo hazırlar. Ancak bu, başarıya ulaşamaz ve başlıca sorumlular tutuklanır. Aynı yılın Ekiminde Washington buğday verilmesi ile ilgili üç yıllık antlaşmayı yenilemeyi reddeder.

Emperyalist Amerika'nın Latin Amerika'ya yaptığı müdahaleler ise eski bir geleneğe dayanarak sık sık tekrarlanmaktadır. Ve bunların pek öyle gizli yanları da yoktur. En utanmasızca olanı 1965 yılında, Amerikan yurttaşlarının hayatını korumak bahanesiyle Saint Dominik'e 20 binden fazla deniz piyadesinin gönderilmesidir. 30 Mayıs 1961'de diktatör Trujillo öldürülmüştür. Birçok olaydan sonra demokrat reformcu Juan Kosch devrilmiştir. "İlerleme için ittifak" gereğince anayasal rejimleri desteklemeyi üstüne alan Amerika, bu Başkana yardım etme gereğini hiç duymamıştır.

"İlerleme için ittifak" üstelik Latin Amerika'da seçimle iş başına gelmiş, Anayasaya dayanan rejimlere karşı askeri darbeleri teşvik eder görünmektedir. Amerika Senatosu Dışişleri Komisyonu'nun bir raporu 1967'de şunları açıklamaktadır:
Şu son 5 yıl içerisinde yeni bir militarizm dalgası Latin Amerika'yı sarmıştır. 1962 Martıyla 1966 Haziranı arasında, Anayasaya saygılı kalarak, yolu yordamı ile seçilen 9 sivil başkan, askeri hükümet darbeleriyle devrilmiştir...
Arjantin'de 1962'de Başkan Frondizi, 1966'da Başkan İlia, Peru'da 1962'de Başkan Pıado ve 1963'te Guatemala'da Başkan Juan Jose Arevalo CIA tarafından devrilmiştir.

Emperyalizm, sömürü mekanizmasını sağlamlaştırmak ve yeni sömürü alanları bulmak için her gün, dünyanın her yerinde, çirkin politik oyunlar oynamaktadır. Bu politik oyunlarda başrolü oynayan CIA'dır. Bu Amerikan casusluk teşkilâtı sadece propaganda ve beyin yıkama çalışmaları ile değil, hükümetler devirme, isyanlar çıkarma gibi karanlık ve kirli işlerle de emperyalizmin hizmetindedir. CIA'nın İran'a müdahalesinin belgelere dayanan gerçek hikayesi, emperyalizmin hizmetinde iğrenç işlerle görevli bıı örgütün yardımıyla, yüz yıllık sömürü çarkının nasıl çalıştığını çok daha iyi anlama olanağını sağlayacaktır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Deniz Gezmiş'in Amerikan Emperyalizmi hakkında Tespitler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 04 Oca 2011, 20:37

İran Örneği

1951 yılında İran Şahı, belki de hayatının en ciddi sorunuyla karşılaşmıştır. Başkan Musaddık'ın çabasıyla Meclis, o güne kadar İngiltere tarafından %52'si kontrol edilen Anglo-İran Oil Company (AIOCVnm işlettiği İran petrollerinin (dünya rezervlerinin %13'ü) millileştirilmesini onaylar. 1951 yılı Ekim ayında İngiltere Abadan rafinerisini kapatır. Musaddık, İran petrollerini dünya pazarına sürmek için diğer Batılı şirketlere yönelir. Ancak Londra ve Washington hükümetleri tarafından desteklenen Anglo-İran Oil Company, kaybettiği çıkarlarını yeniden kazanmak için sistemli bir şekilde çalışmaya başlar. Musaddık'ın diğer Batılı devletlerle temasını baltalamak için Londra ve Washington'dan çeşitli müdahalelerde bulunur. İtalyan ve Japon mahkemelerinin İran tezi lehine verdikleri birçok karara rağmen hiçbir şirket Anglo-İran Oil Companyi karşısına almaya cesaret edemez.

Bu sırada İran Şahı'nın bir Amerika seyahati vardır. Şah, Başkan Eisenhover'i ziyaret eder ve Musaddık aleyhindeki düşüncelerini açıklar. 28 Şubat'ta sağlık nedenlerinden dolayı tahttan çekilmek niyetinde olduğunu bildirir. Bu, nabız yoklamasından başka bir şey değildir. Bu bildiri Şah taraftarlarının gösteriler yapmasına yol açar. Hem milli burjuvazi, hem halk ve hem de Tudelı Partisi tarafından desteklenen Musaddık, bu kuvvet denemesinden başarıyla çıkar. Washington bu gerçeklerden faydalanacaktır. Şah çekilme kararından vazgeçer.

28 Mayıs 1953'te Musaddık, Eisenhover'den İran petrolünün satılmasında ortaya çıkan engelleri kaldırmak için siyasi ve iktisadi yardım ister. Eisenhover kaynamakta olan bir ülkeye para akıtmanın yersiz olduğunu öne sürerek yardım etmeyi reddeder.

Bu sırada CIA ajanları da vakit harcamazlar. Onlara göre Musaddık Amerika ve İngiltere'nin çıkarlarına ters düşen bir adamdır. Tahran'da Musaddık aleyhinde olanları toplamaya çalışarak, CIA harekete geçer. Buna karşılık Musaddık, 2 Ağustos 1953'te bir referandum yapılacağını bildirerek mukabele eder. Oyların % 99,4'ünü alarak ezici bir çoğunluk sağlar.

Bu sırada Andrew Tully, "ABD için son kozu oynamanın zamanıdır" diye yazar. Bunun üzerine 10 Ağustos'ta CIA Müdürü ve Amerika Dışişleri Bakanı John Foster Dulles'ın kardeşi Ailen Dulles İsviçre'de tatilde bulunan karısının yanına gitme bahanesiyle uçağa biner. Tahran'daki Amerikan Elçisi Loy Henderson da İsviçre'ye gitmek üzere yola çıkar. Gitmeden önce talimatları hükümdara ileten, Şah'ın kızkardeşi Prenses Eşrefi görür ve ardından hareket eder. İsviçre, hükümet darbesinin bütün safhalarıyla yönetileceği tarafsız bir ülkedir.

Aynı anda CIA'nın başlıca ajanlarından olan General Schwartzkof, turistik bir gezi yaparak, Pakistan, Suriye ve Lübnan'a, sonra da İran'a gider. Gidiş amacı güya, İran'daki eski dostlarını bulmaktır.
Schwartzkopf, New Jersey Polis Teşkilâtını yönetmiş, 1942'den 1948'e kadar da İran'da Şah'ın Polis Teşkilâtını örgütlemiş bir uzmandır.

13 Ağustos'ta, referandumdan 11 gün sonra Şah, Musaddık'a işten el çektiren ve General Zahidi'yi Başbakan tayin eden kanunsuz bir kararnameyi imzalar. General Zahidi Amerikalı ajan Schwartzkopfun bir numaralı adamıdır.
Daha sonra Şah, tedbirli davranarak Hazar Denizi kıyılarında tatil geçirmek üzere Tahran'dan ayrılır. İşler aleyhine döndüğü zaman kaçmaya hazır durumda bekler. Musaddık'ı azleden kararnameyi Muhafız Alay Kumandanı ile gönderir. Musaddık kararnameyi alır ve Albayı hapsettirir. Şah, İtalya'ya kaçar.

Devamını Eisenhover'in kendi ağzından dinleyelim:

O sırada birdenbire ve dramatik bir şekilde Musaddık'a ve Tudeh Partisi'ne karşı olan Şah taraftarlarının muhalefeti harekete geçmeye başlar. İran Ordusu Musaddık'ın işbaşına getirdiği subaylara karşı tavır alır. Ordu Musaddık taraftarlarını kovar...

Aslında Amerika Başkanı göründüğü kadar saf değildir. Çünkü bizzat kendisi ardından şunları yazmaktadır:

Her gün, Dışişleri Bakanlığı, Savunma Bakanlığı ve CIA yetkilileriyle görüşmelerde bulunuyorum ve Şah'ı destekleyenlerle, etkin bir şekilde çalışmalarda bulunan temsilcilerimizin, yerinde imzaladıkları raporları günü gününe okuyorum.
Elçi İsviçre'de tatilde bulunduğuna göre İran'daki temsilciler CIA ajanlarından başkaları değildir. En yetkili şahıs da General Schwartzkopf tur.

Andrew Tully şöyle demektedir:

Schwartzkopf Musaddık muhaliflerinin davası için gizlice para dağıtmaya başlar. Bazı İranlılar birdenbire zenginleşir ve tarih birkaç günde Schwartzkopf un, CIA'nın on milyon dolardan fazla bir para dağıtımını yönettiğini söylemektedir. Musaddık bir çırpıda taraftarlarının büyük bir kısmını kaybeder. CIA'nın seçtiği adam General Zahidi başbakan olur.
Bu milyonlarca dolar nereye ve kimlere gitmiştir?

Meclisin gözünde itibarını kurtarmak için açıkça CIA tarafından hazırlatılmış çok belgeli uzun bir makalede Saturday Evening Post gazetesi şunları yazmaktadır:

19 Ağustos Çarşamba günü, ordu korku içindeki başkent çevresinde dikkatle nöbet tutarken tuhaf bir kalabalık kendisine yol açıp Tahran'ın merkezine doğru ilerlemeye başladı. Tek ayak üstünde dönen soytarılar, demir çubukları büken cambazlar, pazularını şişiren pehlivanlar vardı. Seyircilerin sayısı artınca, bu acayip oyuncular takımı hep bir ağızdan Şah lehine sloganlar bağırmaya başladı. Kalabalık bu bağırışlara katıldı. Ve bir anlık tereddütten sonra halk psikolojisinin dengesi Musaddık aleyhine döndü. Sanki bir işaret üzerine Şah'a sadık askeri kuvvetler saldırıya geçtiler... Mücadele 9 saat sürer. Gün batarken Amerikan biçimi lojistik ve strateji izleyerek, rejime bağlı birlikler Musaddık kuvvetlerini Başbakanın kaldığı yerin çevresinde dar bir şerit içine alırlar. Kuvvetler teslim olur ve Musaddık tutuklanır... Roma'da şaşkına dönmüş Şah ülkesine dönmeye, Zahidi'yi Başbakan yapmaya ve İran'a Batı taraftan bir rejim sağlamaya hazırlanır.
Tahran'ın gecekondu mahallelerinden gelmiş olan cambazlar alayı, Şaban Caferi isimli yobaz, halk düşmanı biri tarafından yönetilmiştir.

Le Monde gazetesi bu konuda şunları yazar:

Tahran'ın güneyinde, içler acısı bir gecekondu mahallesi vardır. Halkın yarısı orada, yoksulluğun, hastalığın kocakarı ilaçlarının, kötülüklerin egemen olduğu kokuşmuş barakaların labirentlerinde üst üste yaşar. İşte 19 Ağustos Çarşamba günü bu yoksul tabakadan bir yığın halktır ki, Musaddık'ın düşüşüne yol açan ihtilafı başlatarak şehrin merkezine doğru yürüyüşe koyulmuştur. Yeni rejim taraftarları, ihtilalin halkın eseri olduğunu gösteren kanıt budur, demektedirler... Ayaklanma Amerikalılar tarafından finanse edilmiştir. Tııdeh Partisi'nin gizli gazetesi Mordon, Amerikan ajanlarına İran köprüsünden yararlanma olanağı verecek olan banka çekinin numarasını bile vermektedir... Miktarı 390 bin dolar olan bu çek Şah'a bağlı subayların Musaddık'ı devirmelerini sağlayan ayaklanmayı örgütlemek için harcadıkları paranın ancak bir kısmıdır. Bunun dışında 10 milyon dolara yakın bir miktar ise askerler için harcanmıştır. AndrewTully, CIA'dan gelen haberlere göre bu 10 milyon dolarlık parayı harekatın mal oluş fiyatı olarak göstermektedir, 2 Ağustos referandumunda, Musaddık'a güvenlerini gösteren İranlılar, çirkin ve iğrenç politikacılara ve ikiyüzlü Eisenhover'e göre 19 Ağustos'ta onu yine bizzat kendileri devirmişlerdir.

Emperyalizmin çıkarlarının tehlikeye düştüğü bütün geri bıraktırılmış ülkelerde bu tip oyunlar oynanmıştır. İran sadece bunlardan bir tanesidir ve artık emperyalizm İran petrollerini istediği gibi sömürebilmektedir.
Musaddık'ın düşüşünden yedi ay sonra General Zahidi seçimlere gider.

Amerikan Time dergisi olayı şöyle anlatmaktadır:

Tahran şehri Milli Meclise 12 milletvekili seçmek için üç gün süre ile oy kullandı. İran geleneğine göre bütün bunlar tatlı bir aldatmacadan ibarettir. Bu 12 şanslı milletvekili daha ilk seçmen oy pusulasını sandığa atmadan önce seçilmiş durumda idi zaten. Hepsi de General Zahidi'nin taraftarlarıydı... Bir seçmen oy pusulasını sandığa attı, sonra sandığın önünde üç defa saygıyla eğildi. Kendisine bunun nedeni sorulduğunda: "Bu sandık sihirli bir kutudur. Musaddık için oy kullanırsınız ama tasnif sırasında bir de bakarsınız, bu oy Zahidi'ye gidivermiş" diye karşılık verdi.

Guyana Örneği

1967 Nisan ayında İngiltere Başkanı M. Harold Wilson, Avam Kamarası'nda Epping İşçi Partisi Milletvekili Stan Newens tarafından verilen şu yazılı soru önergesi ile karşılaşır:

Başbakan, ABD'nin CIA ve öteki haber alma teşkilatları tarafından, İngiliz ve yönetimi altındaki yerlerde iş gören örgütlere sızmak ve onları etkilemek, bu arada düzen ve yasaları bozmak amacıyla gösterdiği faaliyetler konusundaki politikasıyla ilgili bir açıklama yapacak mıdır?

Sözü edilen ülke eski İngiliz Guyanası'dır. CIA'nın içine sızdığı örgüt ise, merkezi Londra'da bulunan Public Service International sendikasına bağlı bir sendikadır.
Amaç, 1964'te ilerici Guyana Başbakanı Cheddy Jagan'ı devirmektir. Bu, CIA'ya 600 bin dolara, Guyana'ya da 170 ölüye, yüzlerce yaralıya ve 10 milyon sterline mal olmuştur. Cheddy Jagan devrilmiş, yerine gerici Forbes Burnham başbakan seçilmiştir.

Emperyalist Kültür

Emperyalizm, korkunç sömürü mekanizmasını koruyan üstün askeri gücünün himayesinde sadece ucuz fiyatla hammadde ithal edip, yatırım yaptığı ülkelerdeki kârları kendi ülkesine getirmekle yetinmez. Sömürdüğü ülkelerde sebep olduğu vahşetin, silahlarının saldığı korkunun nefretini azaltmak, suçunu hafifletmek için ekonomik gücüyle sağladığı antlaşmalar kadar önemli olan saygıyı, takdir ve hayranlığı da kazanma çabasındadır. Ve bunun yanında emperyalizm, bir beynin dolar olarak, zengin bir maden ocağından ya da bir petrol kuyusundan daha çok kâr getireceğini bilmektedir.

Emperyalist Amerika bütün dünya dillerine çevrilen burjuva edebiyatıyla, bütün dünya perdelerinde gösterilen beyin yıkayıcı filmleriyle, bütün dünya basın ajanslarıyla geniş ölçüde yayımlanan haberleriyle, dünyayı baştan başa dolaşan konferansçılarıyla, barış gönüllüleri ve kültür elçileriyle kendini şirin gösterme çabasındadır. Emperyalizmin, şüphesiz işadamlarına, mühendislere, bankacılara, askerlere ihtiyacı vardır. Ama beyni yıkanmış yazarlara ve sanatkârlara da en az onlar kadar ihtiyacı vardır. Yabancı ülkelerdeki kültür merkezleri en az askeri üsler kadar önemlidir. Filmlerin dış pazarlara sürülmesi, silah satışı kadar gereklidir. Yabancı bilgin, mühendis ve doktorların Amerika'ya göçmeleri, hammadde ithalatı kadar değerlidir. Başka alanlarda olduğu gibi, emperyalizm kültür alanında da kendi gücüne katkıda bulunan değişim akımını destekleyip kolaylaştırmıştır. Yabancı bilim adamlarını açıkça kendine çekmekte, emperyalist kültürü politik ve diplomatik eylemin vazgeçilmez bir parçası, tamamlayıcısı olarak bütün dünyaya yaymaya çalışmaktadır.

Beyin Sömürücüsü

Cornell Üniversitesi Dekanı James A. Perkins, 1949 ve 1961 yılları arasında Amerika'ya 43.000 mühendis ve bilim adamının göç ettiğini tahmin etmektedir. Bu göçün önemli bir kısmının geri bıraktırılmış ülkelerden olduğu bilinmektedir. Oysa bu geri bıraktırılmış ülkeler uzmanlarına büyük ihtiyaç duyduğu halde, bu kimselere iyi çalışma koşullan sağlayamamaktadır, daha doğrusu bu, emperyalizm tarafından bilinçli bir şekilde önlenmektedir.

1964-1965 yılları arasında Amerikan hastaneleri 41.Ü00 stajyer ve yabancı hekim çalıştırmaktaydı. Bunun 11.000'i yabancı tıp fakütelerindcn mezundu. 8.000'i ise geri bıraktırılmış ülkelerden gelmekteydi. Bundan şu sonuca varmak kolaydır; geri bıraktırılmış ülkeler, Amerika'da çalışan stajyer hekimlerinin VVden fazlasını kendi parasıyla yetiştirmektedir. Emperyalizm sömürdüğü Üçüncü Dünyaya yatırılmış ve çoktan amorti edilmiş servetlerden nasıl aşırı kâr sağlıyorsa, birçok beyin ve uzmanları da kendisine öyle çekmektedir. Oklohama Üniversitesi Tıp Fakültesi Profesörü Kelly M. West'in hesaplarına göre, Amerika her yıl oraya göç eden 1.200 doktoru kendisi yetiştirmeye kalksaydı, 12 yeni tıp fakültesi kurmak ve bunların masraflarını karşılamak zorunda kalırdı.

1962-1966 yılları arasında Amerika'ya oldukça kalifiye kişilerin göçü 59.581'i bulmuştur. Bunların 37.818'i Üçüncü Dünya dışından ve 22.033'ü geri bıraktırılmış ülkelerden gelmiştir.
Aşağıdaki tablo geri bıraktırılmış ülkelerden gelen göç akımının, Üçüncü Dünya dışındaki ülkelerden gelen göç akımından daha hızlı arttığını göstermektedir.

Yıllar Gelişmiş ülkeler Geri bıraktırılmış ülkeler
1962 6.4473.401
1963 7.9034.579
1964 7.8854.438
1965 7.9533.796
1966 7.6305.819
Toplam37.81822.033


Emperyalizm, artmakta olan bir üretimi ihraç etmek için bilim adamı ve araştırıcı ithal etmektedir. Bu da beyin sömürme işlemine yeni olanaklar sağlayan bir zenginlik kaynağıdır.

Sonuç

Emperyalizmin amaçlarının basitliğiyle, eyleminin karışıklığı arasındaki çelişkiyi gözler önüne sermek görevimizdir. Güçsüz olanların tutumu, sonunda oldukça basit yasalara cevap verir; kuvvet daha fazla kuvveti gerektirir. Zenginlik daha fazla zenginliği ve ulusal kadro, bu giderek artan zenginlik ihtiyaçlarını doyurmaya yetmedikçe, yapılacak olan Orta Amerika'da geniş muz bahçelerinin, Güney Amerika'da zengin maden damarlarının ve nihayet Ortadoğu'da petrol yataklarının sömürülmesidir. Ahtapot, ileri karakolları, haberleşme hatları, savunma araç ve yedek güçleri, diplomat ve askerleri, misyoner ve polisleri, doktor ve bankalarıyla girdiği her ülkeyi tehdit eden üsleriyle dünyanın dört yanına kol salmıştır. Bunlar güya özgürlüğü savunmak içindir. İleri teknolojinin korkunç silahlarının öldürücü ateşi altında Dreste, Hiroşimaya da Vietnam köylerini kadınlarıyla, çocuklarıyla ezip, yok etmeleri hep özgürlük adınadır. Bu iğrenç sömürücü gücün sömürdüğü uluslara, Batı kültürünü, tıp alanındaki ilerlemeleri, modern tekniğin güzel buluşlarını götürmesi, düşman uluslar arasında barışı sağlamayı amaç edindiklerini söylemeleri, hastane ve okullar kurmaları, her zaman napalm bombardımanlarının, deniz çıkarmalarının, misilleme akınlarının, taramaların, yok etmelerin, sömürünün sözde bedeli olmuştur.
Yol açtıkları düşmanlığın derecesini ölçmemek, "kaçınılmaz kaderleri" ve "tanrısal görevleri" onları, "Amerikan rüyası'nı boşa çıkaran ve giderek çöken bir duruma sürükleyecektir. Emperyalistlerin bu idealizmleri çelişkiler önünde yıkılıp gidecektir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön İngiltere ve Amerika Birliği Faaliyetleri: 2. Dünya Savaşı ve Türk Soyumuzun Baş Düşmanı olan Cermen Menfaat Merkezi'nin Kuruluşu

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir