Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Balyoz Soruşturmasında Görev Alan Savcılar

Burada Balyoz Davası hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Balyoz Soruşturmasında Görev Alan Savcılar

Mesajgönderen TurkmenCopur » 21 May 2011, 22:16

Balyoz Soruşturmasında Görev Alan Savcılar

20 Ocak 2010'da Taraf gazetesinde Balyoz iddialarının yayımlanmaya başlamasından sonra, 21 Ocak'da Baransu iddialara konu olan belgelerin kaydedildiği 4 DVD'yi İstanbul Başsavcılığı'na teslim ediyor ve 22 Ocak'ta İstanbul Başsavcılığınca soruşturma başlatılıyor. Balyoz soruşturması için Cumhuriyet Savcısı Bilal Bayraktar, soruşturmaya yardımcı olarak da Savcılar Ali Haydar ve Mehmet Berk görevlendiriliyor. Soruşturmanın koordinator savcısı olarak da Süleyman Pehlivan atanıyor.
Bilal Bayraktar 11. Ağır Ceza Mahkemesinin nöbetçi hakiminden, belgelere erişim kısıtının konulmasını talep ediyor (Dava klasörü no.2, Dizin no. 14). Talebin nöbetçi hakim tarafından onaylanmasıyla birlikte, Taraf gazetesinde seçilmiş bölümleri sayfalar halinde günlerce yayımlanan belgeler dahil olmak üzere iddialara dayanak oluşturan tüm belgelere şüphelilerin erişimi engelleniyor.

Soruşturma kapsamında şüphelilerin evlerinde arama yapılıyor, şüpheliler gözaltına alınıyor ve Savcı Bilal Bayraktarın tutuklama talebiyle Mahkemeye sevkediliyor. Mahkemenin tutuklama kararı vermesiyle onlarca şüpheli Silivri ve Hasdal cezaevlerine gönderiliyor.

Bu süreç içinde belgelere erişim kısıtı olduğu için şüphelilerin vekilleri ancak gazete kupürlerinden sürebildikleri izlerle, belgelerin sahte olduğunu öne sürerek tutuklama kararına itiraz ediyorlar. 1 Nisan 2010'da tutuklu bulunan şüphelilerin tutukluluğa itirazı kabul ediliyor. 4 Nisan'da savcıların bu karara itirazı ile şüpheliler tekrar tutuklanıyor. Savcı Bilal Bayraktar aynı gün, çoğu muvazzaf 95 kişi hakkında (3. Dalga olarak adlandırılan) arama ve gözaltı operasyonu başlatıyor. Bu operasyonu durdurma kararı alan İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin, Bilal Bayraktar ve Mehmet Berk'i bu soruşturmadan alıyor.

5 Nisan 2010'da Bayraktar ve Berk'in yerine Savcılar Mehmet Ergül ve Mehmet Murat Yönder görevlendiriliyor. 7 Temmuz 2010 tarihini taşıyan Balyoz iddianamesinin altında Mehmet Ergül, Süleyman Pehlivan, Ali Haydar ve Mehmet Murat Yönder'in imzası var.

Savcılar Balyoz CD'sinin Sahte Olduğunu Bilmiyor mu?

Balyoz klasörü elimize geçtikten sonra, Balyoz CD'sindeki belgeleri karıştırdıkça ortaya çıkan tarih tutarsızlıkları karşısında verdiğimiz ilk tepki5 "biz binlerce kilometre mesafeden ve sadece Google arama motoru sayesinde bunları tespit edebiliyorsak, savcılar bunları nasıl ortaya koyamadı?" oldu.

Önce, bulduğumuz ilk bir kaç tutarsızlıktan sonra, bu belgelerin savcıların "gözünden kaçmış" olabileceğini düşündük. İnsanların aylarca hapishanede tutulduğu bir soruşturmada bu bir mazeret olamazdı, dolayısıyla savcıların bu soruşturmada görevlerini ihmal ettiğini düşündük. Ancak tarih tutarsızlığı içeren ve Balyoz belgelerinin sahte olduğunu bariz bir şekilde gösteren belge sayısı arttıkça durumun sadece savcıların görevlerini ihmal etmesinden ibaret olmadığı kuşkusu doğdu.

Maalesef, Balyoz dava klasörlerini incelerken gördüğümüz yazışmalar ve iddianamenin kimi bölümleri bu kuşkunun yersiz olmadığını gösteriyor.
Toplam 44.000 sayfayı bulan ek klasörlerdeki yazışmalardan gördüğümüz üzere, savcılar 11 no.lu CD'nin içinden çıkan şirket, dernek, kurum ve kişilere dair tüm listeleri ilgili kuruluşlara gönderip adı geçen isimlerin 2002-2003'de varolup olmadığının tespitini istemişler. Balyoz belgelerinde tutarsızlık olup olmadığını ortaya çıkarmak için çaba sarfetmişler. Dolayısıyla bu konuda görevlerini ihmal ettiklerini söyleyemeyiz.

Örneğin, savcıların Balyozcuların kontrol altına alacağı ilaç depoları ve hastaneler listelerini Mart 2010'da İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü'ne gönderdiğini, ve listelerdeki şirket ve hastanelerin 2002-2003 senesinde faaliyette bulunup bulunmadıklarına dair bilgi istediğini görüyoruz (Ek klasör no.7, dizin no.63). Benzer bilgiler İstanbul Valiliği İl Dernekler Müdürlüğümden, listelerdeki dernekler için de istenmiş (Dava klasörü no. 7, dizin no. 69). Bunlar gibi yazılar, İl Müftülüklerine (kuran kursları için), İl Eğitim Müdürlüklerine (okul ve dersaneler için), Emniyet'e (Emniyet personeli için), FİNTEK, ASELSAN, HAVELSAN, TAİ'ye (çalışanlar için) ve daha nice kuruma gitmiş.

O zaman bizim bulduğumuz tarih tutarsızlıkları ortaya çıkmış olmalı, öyle değil mi? Örneğin İl Sağlık Müdürlüğü 2003 senesinde Sultangazi'de "Medical Park Sultangazi" isminde bir hastane bulunmadığını belirtmiş olmalı. Benzer şekilde, İl Dernekler Müdürlüğü 2003 senesinde "Liberal Avrupa Derneği" adından bir derneğin olmadığını cevabı yazısında bildirmiş olmalı. Peki, davanın ek klasörlerinde olması gereken bu cevabi yazılar nerede? Savcılar tarafından adli emanete kaldırılmış!

Bu cevapların neden adli emanete kaldırıldığı konusunda savcılar iddianamede (o da sadece kişiler ile ilgili listeler için) şöyle bir gerekçe sunuyorlar (İddianame, sayfa 50):

"Bu yazılarımıza askeri makamlardan, idari makamlardan bakanlıklardan, üniversitelerden ve çeşitli kuruluşlardan gelen yazı cevaplan DEĞERLENDİRMEYLE İLGİLİ GELEN yazı cevapları başlıklı toplam 6 klasöre konmuştur. Yukarıdaki anlatımda bahsedildiği gibi burada da değerlendirmeye konu kişilerin görev yerleri hatta nüfus kayıt örnekleri, TC kimlik numaraları gibi bir kısım kişisel verileri de içerdiğinden bu klasörlerde adli emanete alınmış ve kişisel değerlendirmeyle ilgili klasör (DG 1-6 ) numarası verilerek bu klasörlerde adli emanete alınmıştır."

Burada akla iki soru geliyor:

1) Peki bu gelen yazıların kişi bilgileri verilmeksizin bir özetinin verilmesi gerekmez miydi? Savcılar Balyoz belgelerinde geçen kişi isimlerini sansürleyerek dosyaya koyabildiklerine göre, gelen yanıtları da aynı şekilde (isimleri sansürleyerek) pekala dosyaya koyabilirlerdi.

Ya da en azından dava dosyasında şu şekilde bir bilgiye yer verebilirlerdi:

"X belgesinde Y kurumunda çalışıyor olarak görünen şu kadar kişiden bu kadar kişi, belgenin yazıldığı tarihte Y kurumunda değildir. Bunlardan şu kadarı daha ileriki tarihlerde bu kurumda çalışmaya başlamıştır."

2) Aynca, kişi ismi içermeyen listeler (hastaneler, ilaç şirketleri, dernekler, kurs ve dersaneler) dava klasörlerinde olduğu gibi geçiyor. Bu kurumların gizlenmesi gereken TC Kimlik numaraları da yok. Gelen cevaplar neden adli emanette saklanıyor?

Bu noktada tekrar hatırlatmakta fayda var; Balyoz davası tüm Balyoz belgelerini içeren 11 no.lu CD'nin 5 Mart 2003'de Çetin Doğan için özel olarak hazırlandığı iddiası üzerine inşa edildi. Bu CD'den çıkan listelerde, bunun doğru olmadığına işaret eden tarih tutarsızlıkları bu dava için birinci dereceden önemli.

Düşünün ki, bu tutarsızlıkları sanık yakınları ve vekilleri araştırıp gündeme getirmese, sanıkların lehine olan ve birilerinin sahte belge üretme suçu işlediğine dair bütün bu bilgiler adli emanette saklı kalacak. Bir hukuk devletinde savcılar, "tarafsız" çalışan emniyetin yardımı ile kanıtların (özellikle kanıtlar buradaki gibi sadece dijital kanıtlarsa) güvenilirliğini saptamak için inceleme yaparlar. Sahteciliği gösteren olgular ortaya çıkarsa, bunları örtbas etmezler. Zira, her şüphelinin ya da sanığın, bunları ortaya koyacak kızı, oğlu, damadı, gelini, vs. olmayabilir. Olması da gerekmemelidir.
Üstelik, daha da kötüsü, sadece iddianameyi okuyanların listelerdeki kurum ve kuruluşlarla ilgili tarih tutarsızlıklarının olup olmadığının araştırılması sonucu hiç bir tutarsızlığın ortaya çıkmadığı izlenimini edinmesi gayet mümkün. Çünkü, savcılar iddianamede yeri geldiğinde tutarsızlıkların olmadığına dair "muğlak" ifadelerde bulunuyorlar.

Örneğin, 11 no.lu CD'den çıkan, kapatılacak derneklerle ilgili olarak iddianamede aynen şunlar yazıyor (sayfa 299):

"11 no.lu CD/Jandarma/İSTANBUL BÖLGE/ DERNEKLER isimli klasörler içinde yer alan "KAPATILACAK VE EL KONULACAK DERNEKLER" isimli "GİZLİ" ibareli, imza kısmında "İsth.Ş.Md. J.Kd.Alb.Kubilay AKTAŞ" ismi yer alan belgede, "İSTANBUL İLİNDE KAPATILACAK DERNEKLER" başlığı altında, 60 adet derneğe ait isim bilgisinin yer aldığı, ayrıca bu derneklerin "Bölücü, Ermeni azınlık, irticai-bölücü, misyonerlik," şeklinde fişlendikleri görülmektedir. Kubilay AKTAŞ isimli kullanıcı tarafından Balyoz Harekat Planının son kaydetme tarihinden sonra 27.12.2002 tarihinde oluşturulan belgenin, Süha TANYERİ isimli kullanıcı tarafından seminerden önce 24.02.2003 tarihinde son kez kaydedildiği görülmektedir. İlgili kurum ile yapılan yazışmalardaki bilgiler ile listede yer alan yerlerin örtüştüğü anlaşılmıştır."

İlgili kurum, ek klasörden gördüğümüz üzere İstanbul Valiliğine bağlı Dernekler Müdürlüğü. Müdürlüğün, örneğin, 2002-2003'de Liberal Avrupa Derneği isminde bir dernek olmadığını bilmemesine imkan yok; kanun gereği dernekler isim ve tüzük değişikliklerini bildirmek zorundalar. Zira, bu isimde bir derneğin o tarihlerde olmadığını biz Dernekler Müdürlüğünden aldığımız yazı ile belgeledik.
Bu durumda (...) listede yer alan yerlerin örtüştüğü" gibi bir ifadeyi anlamak mümkün değil. İsimler örtüşmediği için mi yerlerin örtüştüğü belirtiliyor?!A üstelik, bu listelerde adres bilgisi, yani "yer" belirtilmiyor ki.

Savcılığın çeşitli kurumlardan bilgi talep eden yazılarını ek klasörlerde gördükten sonra, Doğan'ın vekilleri 10. Ağır Ceza Mahkemesi'nden, mahkemenin uygun göreceği şekilde bu cevabı yazıları incelemek için talepte bulundu. Mahkeme heyeti ise savcıların bu konudaki mütalaasına
uyumlu olarak bu talebi oy birliği ile reddettik! Sebep yine aynı; cevabi yazılarda kişilere ait özel bilgiler var! Oysa daha önce belirttiğimiz gibi, hastanelerin ve derneklerin saklanması gereken TC kimlik numaraları yok, dolayısıyla bu gerekçe hiç tatmin edici değil.

Kısacası, savcıların tarih tutarsızlıklarını dolayısıyla belgelerdeki sahteciliği tespit etmek için ellerinde yeterli bilgi olmadığını söylemek mümkün değil.
Bunu destekleyen bir başka olgu da, Askeri Bilirkişi Heyetinin 28 Haziran 2010 tarihli raporu ile Genelkurmay Adli Müşavirliğinin savcılığa belgelerdeki tutarsızlıklarla ilgili 17 Mayıs 2010'da verdiği bilgilerin hiç dikkate alınmamasıyla ortaya çıkıyor.

Örneğin, bir önceki bölümde belirttiğimiz CC MAR NAPLES ile ilgili tarih tutarsızlığını, biz kendi araştırmamızla değil, davanın ek klasörünü okurken orada yer alan bir yazışma sayesinde öğrendik. 11 no.lu CD'den çıkan bir Word dokümanında (Öncelikli ve Özellikli Görevlendirme Listesi) bir subayın bağlı olduğu birlik olarak belirtilen CC MAR NAPLES'in 2002-2003 tarihlerinde mevcut olmadığını, bu askeri birliğin 1 Temmuz 2004'de kurularak HQ NAVSOUTH'un yerini aldığını, Genelkurmay Adli Müşavirliği, 17 Mayıs 2010'da Savcılığa gönderdiği yazı ile bildiriyor (Ek klasör no. 14, dizin no. 197). Adli Müşavirliğin yazısı bunun dışındaki başka tarih çelişkilerini de belirtiyor. Ancak bu olgular hiçbir şekilde savcılık tarafından dikkate alınmıyor. Toplam 44.000 sayfayı bulan ek klasörleri okumak için yeterince vaktiniz yoksa, bu ve benzeri önemli bilgiler yüzlerce yazışma, tahliye talepleri, sağlık raporları, vs. içinde kayboluyor.

Belki daha da dikkat çekici bir konu, savcıların iddianameyi hazırlarken bir tümgeneral, iki kurmay albay, bir kurmay binbaşı ve bir mühendis üsteğmenden oluşan Askeri Bilirkişi Heyetinin son derece kapsamlı olan raporunu hiç dikkate almaması. Bu rapor 28 Haziran 2010'da hazırlanıyor ve 1 Temmuz 2010 tarihinde savcılık tarafından teslim alınıyor (Ek klasör no. 30, dizin no. 461).

Bu detaylı raporun bulguları birinci derecede önemli çünkü savcılarının iddialarıyla tamamen çelişiyor. Balyoz Planı ve diğer Eylem planlarının 1. Ordu'da hazırlanmış olduğu, 1. Ordu Plan Seminerinin bir darbe provası olduğu, içeriğinin Kara Kuvvetleri Komutanlığı ve Genelkurmaydan habersiz olarak geliştirildiği ya da değiştirildiği savları tek tek değerlendirilip, reddediliyor. 1. Ordu'da Plan Semineri ile ilgili çalışmalar detaylı bir şekilde belgeleniyor ve bunların askeri teamüllere uygun bir şekilde cereyan ettiği vurgulanıyor. Ek olarak, Balyoz ve Eylem planlarının sahte olduğuna işaret eden tarih tutarsızlıklarının ve askeri yazım kural ve usulleriyle çelişen ifadelerin dökümü yapılıyor. Yaklaşık 3.000 sayfayı bulan (ve kamuoyunun nedense hiç ilgi göstermediği!)A bir rapordan bahsediyoruz. Rapor 12 klasör halinde davanın ek klasörleri arasında yerini buluyor (dava klasörleri no. 30-41), ancak savcılar bu raporda sunulan somut olguları ne dikkate alıyorlar ne de sunulan bulguları çürütecek yeni5 belge ya da kanıt sunuyorlar.

Anlaşılan, burada iddianamenin hazırlanması ve kabulü ile ilgili zamanlama faktörü önem taşıyor. 1 Temmuz'da 3.000 sayfalık raporu teslim alan savcılar muhtemelen o tarihte zaten hazır olan iddianamenin altına 3 Temmuz 2010'da imzalarını atıyorlar. Raporun ele geçmesinden iddianamenin tamamlanmasına kadarki iki günlük süre zarfında savcıların bu rapordaki bilgi ve bulguları değerlendirmelerine olanak yok, buna yeltenmiyorlar da. Formalite gereği iddianamenin bir iki yerinde kısaca bu rapordan bahsediliyor, ancak raporun Balyoz belgelerinin sahte olduğuna dair ortaya koyduğu ciddi ve somut kanıtlar, raporla birlikte davanın ek klasörleri arasında kaybolup gidiyor.

Savcılar Balyoz Sanıklarını Nasıl "Seçti"?

Savcıların iddianameyi hazırlarken kimlerin sanık olacağına nasıl karar verdikleri, sadece iddianame ve eklerinde sunulan bilgiler ile anlaşılabilecek bir konu değil.
11 no.lu CD'nin içinden çıkan Word belgelerinde görevli olarak listelenmiş binlerce insan var. Bu belgelere göre sadece Balyoz Güvenlik Harekat Planı çerçevesinde 1.400 kişi görevlendirilmiş. Bunun yanı sıra, suç unsuru içeren dosyaların üstverilerine baktığınız zaman bu belgeleri kaydetmiş gibi görünen onlarca insan var. Savcılar, l'inci Ordu'daki plan seminerinde Balyoz darbe planının müzakere edildiğini iddia ediyorlar ve bu seminere katılan 162 kişi var.

Bu iddialar karşısında akla gelecek ilk soru, sanık listesinin nasıl oluşturulduğu.

Daha önce bahsettiğimiz gibi, Balyoz iddianamesinde 196 tane sanık var. Seminere katılan kişilerden sadece 48'i davada sanık; ve katılımcıların önemli bir kısmının (yaklaşık 90 kişinin) ifadesine bile başvurulmamış. Peki kimler '"Balyoz" sanığı?

Şimdi isimlerini vermeden iki şüphelinin durumunu karşılaştıralım. Şüpheli X ve Şüpheli Y.

Şüpheliler hakkındaki mevcut deliller:

Şüpheli X, l'inci Ordu'daki plan seminerine katılıyor. Şüpheli X'in adı Balyoz belgelerinin olduğu CD'nin içindeki bir belgede görevlendirilecek kişiler listesinde geçiyor.
Şüpheli Y, l'inci Ordu'daki plan seminerine katılmıyor. Şüpheli Y'nin adı Balyoz belgelerinin olduğu CD'nin içindeki iki belgede görevlendirilecek kişiler listesinde geçiyor.
Her iki şüpheli de sorgusunda üzerine atılı suçu işlemediğini, söz konusu planlan (Balyoz, Oraj, Suga, vs.) ilk defa basından duyduğunu ifade ediyor.

Şüpheliler hakkında savcıların iddianamede yer alan değerlendirmesine gelince:

"Şüpheli X'in Balyoz Güvenlik Harekat Planının müzakere edildiği 05-07 Mart 2003 tarihinde 1. Ordu Komutanlığı Karargahında yapılan plan-seminerine katıldığı, dosyada mevcut 17 no.lu CD içerisinde yer alan (...) başlıklı belgede (...) şeklinde adının geçtiği anlaşılmakta ise de; şüphelinin savunması ve hakkındaki evrak ve belge kapsamlarına göre atılı suçu işlediğine dair hakkında kamu davası açılmasını gerektirecek keyfiyette delil bulunmadığı kanaatine varılmıştır."

"Şüpheli Y her ne kadar savunmasında atılı suçla ilgisinin olmadığını beyan etmekte ise de; yukarıda yazılı delillerin [delil olarak Y'nin adının hangi Word belgesinde geçtiği aktarılıyor] kül olarak değerlendirilmesi neticesinde Balyoz Güvenlik Harekat Planıyla bağlantılı olarak hazırlanan ve içerik ve niteliği iddianamenin genel değerlendirme bölümünde detaylı olarak izah olunan Suga Harekat Planını bağlı olarak bu planın icrası için (...) olarak görevlendirildiği, öncelikli ve özellikli görevlendirme listesinde yer aldığı, bu şekilde Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini Cebren Iskat veya Vazife Görmekten Cebren Men Etmeye Teşebbüs suçunu işlediği kanaatine varılmıştır."

Savcılar, X için bir Word belgesinde adının geçmesinin kanıt oluşturmayacağını değerlendirirken (ki doğal olanı bu), Y'nin adı iki tane Word belgesinde geçtiği için "Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini Cebren Iskat veya Vazife Görmekten Cebren Men Etmeye Teşebbüs suçunu işlediği" kanaatine varıyorlar. Y, X'den farklı olarak l'inci Ordu seminerine katılmadığı halde.

Bu iki şüpheli arasında niye böyle bir ayırımın yapıldığı, birincisi için aleyhte delil teşkil etmeyen verilerin diğeri için neden delil teşkil ettiği konusunda iddianame hiçbir şey söylemiyor. Eğer Y'nin yer aldığı iki Word belgesinde adı geçen herkes davada sanık mı diye merak ediyorsanız; hayır.

Ve bu, sadece bir örnek. Buna benzer çok örnek var.
Hukukun en önemli kurallanndan biri hukuk önünde eşittik, yani aynı konumda olan kişilerin aynı muameleyi görmesi gerektiğidir. Burada sadece bir örnekle gösterdiğimiz durum, savcıların sanıkları belirlerken mevcut delilleri değil, bilmediğimiz başka bir kriteri esas aldığını gösteriyor.

Savcılara Göre "Balyoz Planı Sahte Olamaz Çünkü ..."

Balyoz iddianamesinin belirgin özelliklerinden bir tanesi, sanıklar lehine hiçbir olgu (burada sıkça örneklerini verdiğimiz zamanlama çelişkileri ve tutarsızlıklar) konu edilmez ya da ciddi bir değerlendirmeye tabi tutulmazken, çeşitli şekilde yorumlanabilecek verilerin mantık sınırlarını zorlayarak sanıklar aleyhine kullanılmaya çalışılması.

Bir örnekle başlayalım. İddianamenin sonuç bölümünde (s. 957) savcıların yürüttüğü mantık o kadar garip ki hayretler içinde kalmamak mümkün değil:

"Yürütülen soruşturmaya konu BALYOZ HAREKAT EYLEM PLANI ile SUGA HAREKAT PLANI'nın eklerinin önemli ölçüde mevcut olduğu, ORAJ HAVA HAREKAT PLANI'nın eklerinin çoğunun bulunmadığı anlaşılmıştır.

Soruşturmaya konu harekat planları ve belgelerin sahte olarak sonradan düzenlenmiş olduğu iddiasının kabulü halinde, Oraj Hava Harekat Planının da tüm ekleri ile birlikte sahte olarak düzenlenmesi, diğer dokümanlarla birlikte CD'lere kopyalanması mümkün olabilirdi. Bu planın eklerinin bulunmaması, ORAJ HAVA HAREKAT PLANI'm hazırlayanların çalışmalarını zamanında tamamlayarak teslim edemediklerini veya teslim etmelerine rağmen soruşturma konusu dokümanları gazete muhabirine ulaştıran kişi ya da kişilerin bu belgelere ulaşamadıklarını, ele geçen dokümanların sahte olarak düzenlendiği iddiasının asılsız olduğunu göstermektedir.

Ele geçen dokümanların sahte olarak düzenlendiği iddiasının asılsız olduğunu gösteren neymiş? Oraj planının eklerinin çoğunun bulunmaması! Neden? Eğer Balyoz ve ekleri sahte olarak sonradan düzenlenmiş olsalar, Oraj Hava Harekat Planı da tüm ekleri ile birlikte sahte olarak düzenlenir, diğer dokümanlarla birlikte CD'lere kopyalanabilirmiş.

Nedense savcıların aklına başka olasılıklar gelmiyor. Mesela, üretilen harekat planını komple bir askeri kılıfa uydurmak için gereken verilerin hepsi sahtekarların elinde bulunmamış ve bu yüzden böyle bir plan için gereken eklerin tümünün içi doldurulamamış olması gibi. Ya da siyasi sebeplerle işin aceleye getirilmiş olması gibi.

Peki savcılara göre niçin bu ekler yok? Çünkü ya (1) hazırlayanlar çalışmalarını zamanında tamamlayarak teslim edememişler, ya da (2) bu dokümanları gazete muhabirine ulaştıran kişi bu belgelere ulaşamamış. İki argüman da savcıların iddianamede geliştirdikleri diğer tezlerle çelişiyor. Bir ordu komutanına özel olarak iletilen bir plan içersinde atıf yapılıp da henüz hazırlanmadığı için verilemeyen ekler olabilir mi? Böylesi yarını yamalak bir plan komutana sunulur mu? Ya da çalışmalar henüz tamamlanamamışsa nasıl oluyor da darbenin provası plan seminerinde yapılabiliyor?

Dikkati çeken nokta, bu denli zayıf bir argüman üzerinden savcıların kesin hükme varabilmesi ("asılsız olduğunu göstermektedir").
Savcıların iddianamede izledikleri garip mantığa yine aynı sayfadan ikinci bir örnek verelim. Savcılar ellerindeki CD'lerde bulunan kullanıcı isimlerinden hareketle belgelerin sahte olamayacağını yazıyorlar.

Mantıklarını izleyelim:

"Belgeleri oluşturan, kullanan ve son kaydeden kullanıcı isimlerinin bir çoğunun "NAZLI", "m.Uctepe", "79964008", "HRKBSK", "79561079", "serkani", "Süha TANYERİ", "fserbest" olduğu görülmüştür. Alınan ifadeler ve yapılan incelemeler neücesinde ... "fserbest" kullanıcı isminin

Genelkurmay MEBS Başkanlığında görevli Fikret SERBEST isimli bir subaya ait olduğu, powerpoint kullanımında Genelkurmay Başkanlığı ve TSK genelinde bir standart şablon oluşturulması emrine istinaden bu subayın hazırladığı şablonun tüm birliklere dağıtıldığı, hazırlanan dokümanların bu şablon üzerinde değişiklik yapılması suretiyle hazırlandığı,bu sebeple birçok power point belgesinde "fserbest" isimli kullanıcının belgeyi yazan kişi olarak görüldüğü, tüm belgelerin TSK'ya ait bilgisayarlarda hazırlandığı anlaşılmıştır. Pek çok belgede kullanıcı ismi olarak "fserbest" isminin yer alması, belgelerin kötü niyetli kişilerce sahte olarak üretildiği iddiasının dayanaksız olduğunu göstermektedir.

Bunu okuduktan sonra bolca kafamızı kaşıdık. Burada sergilenen mantıksızlık düğümünü çözmeye nereden başlayacağımızı kestirmekte hayli zorlandık.
Önce belirtelim ki "tüm belgelerin TSK'ya ait bilgisayarlarda hazırlandığı"na dair hiç bir kanıt mevcut değil. Ne bilirkişi raporlarında ne başka yerde. Belgelerde görünen kullanıcı isimlerinin TSK mensuplarına ait olması belgelerin ve CDTerin hangi bilgisayarlardan çıktığına delil teşkil etmez.

Dahası:

1. "Kötü niyetli" kişiler istedikleri belgeyi (orijinal CD'lerden esinlenerek) "fserbest" kullanıcı adı ile hazırlayabilirler.
2. "fserbest" kullanıcı ismiyle yazılmış kimi gerçek belgeler sahte darbe planlan ile birlikte aynı CD'nin içine (CD'lere gerçeklik görüntüsü kazandımıak için) kaydedilmiş olabilir.

Her şekilde, belgelerin bir çoğunun "fserbest" kullanıcı ismi taşıması ve bunun bir şablon uygulanmasından kaynaklanması sahtecilik iddiasının "dayanaksız" olduğunu göstermekten çok uzak.

Savcıların suç unsuru içeren CD'deki tarih tutarsızlıklarına işaret edebilecek yazışmaları adli emanete kaldınnalan, Genelkurmay Adli Müşavirliğinin ve Askeri Bilirkişi Heyeti'nin bu CD'nin sahte olduğuna dair sunduğu olgulan tamamen gözardı etmeleri, ve üstüne üstlük, yukarıda örneğini verdiğimiz gibi bu CD'nin sahte olmadığını öne sümıek için akıl almaz argümanlar kullanmaları adalet mekanizmasının nasıl işlediği konusunda herkesi kaygılandırmalı.
İddianamenin ek klasörlerini incelemediğiniz ve kendi araştınnanızı yapmadığınız sürece, bunları farketmenize imkan yok; zira tarih çelişkisi içeren listeler, Askeri Bilirkişi Heyet raporu, Genelkurmay Adli Müşavirliği ile yapılan yazışmalar, sadece ek klasörlerde yer alıyor ve klasörlerdeki toplam 44.000 küsur sayfa arasında kaybolup gidiyor.

Sivil Memurelerin İfadeleri

Ek klasörlerin dikkatli bir okuması başka ilginç konuları da ortaya çıkarıyor. Önemli bir husus, 1. Ordu'dan iki sivil memurenin ifadelerinin iddianamede eksik ve yanıltıcı olarak aktarılmış olması.

Savcıların iddiasına göre 1. Ordu Komutanlığı Harekat Başkanlığında görev yapan iki sivil memure Balyoz CD'lerini Çetin Doğan için hazırladıklarını ifade ediyorlar. Oysa sivil memureler Melek Üçtepe ve Sevilay Erkanı-Bulut'un dava dosyasının ek klasörlerinde yer alan sorgu tutanaklarında böyle bir ifade yok.

Melek Üçtepe'ye 19 adet CD tek tek gösteriliyor. Hatırlatalım; sahte CD'ler 11, 16 ve 17 no.lu CD'ler ve tüm "Balyoz" belgeleri 11 no.lu CD'nin içinde yer alıyor. (17 no.lu CD'de ise 11 no.lu CD'deki belgelerden bir kısmı kayıtlı). Üçtepe 17 no.lu CD için "Bu CD'yi hatırlamadım. Üzerindeki yazı bana ait değildirdiyor. Yine 11 no.lu CD için "Ben bu CD'yi hatırlamadım. Bu CD bizim arşive ait değildir" diyor.
Melek Üçtepe 7,8, ve 16 no.lu CD'leri de hatırlamadığını, ancak geri kalan tüm CD'leri net olarak hatırladığını ifade ediyor, herhangi bir şüphesi bulunmadığını da ekliyor.

Dolayısıyla Melek Üçtepe'nin ifadesine dayanarak "Balyoz" CD'lerin 1. Ordu'dan çıktığını iddia etmek mümkün değil. Daha da ötesi, Üçtepe'nin kendisine gösterilen 19 adet CD arasından büyük çoğunluğunu net olarak hatırlamasına rağmen şaibeli olan 11, 16 ve 17 no.lu CD'leri kesinlikle hatırlamaması yeterince aydınlatıcı.

Diğer sivil memure Sevilay Erkanı-Bulut ise, ilginç bir şekilde aynı gün içinde iki kere sorgulanıyor. İlk sorgusunu yapan Cumhuriyet Savcısı Ali Haydar'dan sonra, ek sorulara ihtiyaç duyulduğu gerekçesiyle Cumhuriyet Savcısı Bilal Bayraktar tarafından ikinci kere ifadesi alınıyor.
Sevilay Erkanı-Bulut ilk sorgusunda Balyoz planını hiç duymadığını açıkça ifade ediyor; Ben Balyoz Güvenlik Harekat Planını ilk defa basından duydum. Çalıştığım dönemde böyle bir Harekat Planı duymadım" diyor.

Kendisine bu sorgusu sırasında 15 no.lu CD gösteriliyor ve Bulut da bu CD'deki belgelerin nereden geldiğini açıklıyor.
İkinci sorgusunda Sevilay Erkanı-Bulut'a öncelikle 11 No.lu ve 17 no.lu CD'lerde yeralan Balyoz Harekat Planı ve ekleri ile ilgili TÜBİTAK raporu gösteriliyor. Bilindiği üzere bu rapor, savcılarca "Balyoz" belgelerinin gerçek olduğuna dayanak olarak gösteriliyor (oysa ki değil).

Ardından teşhis etmesi için kendisine 19 adet CD'nin asılları değil, Baransu'ya teslim edilen DVD'lerden birinin içinden çıkan fotoğraflan gösteriliyor (oysa aynı gün yapılan bir önceki sorgusunda 15 no.lu CD'nin aslı gösterilmişti).Sevilay Erkanı-Bulut fotoğraflarına baktığı CD'lerden, diğer kimi CD'lerin yamsıra, üzerinde "Or.K.na" ve "K.Özel" yazan CD'leri hatırladığını, hatta bu CD'leri Komutana verilmek üzere özel olarak hazırladıklarını ifade ediyor.(Melek Üçtepe'nin sorgu tutanağında savcıların sordukları sorulardan 11 no.lu CD'nin üzerinde "Or K.na", 17 no.lu CD'de ise "K.Özel" yazdığını anlıyoruz.)

Burada şüphe uyandıran üç konu var:

İlk ifadesinde Balyoz planını ilk defa basından duyduğunu net olarak ifade eden Sevilay Erkanı-Bulut'un, iddianamede belirtilmeyen bir sebeple ikinci bir kere sorgulanması,

İkinci sorgusunda Bulut'a öncelikle TÜBİTAK raporunun gösterilmesi,

İlk sorgusunda teşhis etmesi için Bulut'a 15 no.lu CD'nin aslı gösterilirken, ikinci sorgusunda diğer CD'lerin asıllarının gösterilmemesi, bunun yerine CDİerin bir DVD içinden çıkan fotoğraflarının gösterilmesi.
Eğer ikinci sorgusunda tanıdığını ifade ettiği CD'ler 11 ve 17 no.lu CD'ler ise (sorgu tutanağında bu CD'ler numaraları ile belirtilmiyor), o zaman Bulut'un ikinci ifadesi, Balyoz planını ilk defa basından duyduğunu belirttiği ilk ifadesiyle çelişiyor. Dahası, bu ifade aynı zamanda Melek Üçtepe'nin bu CD için "bizim arşive ait değildir" ifadesi ile de çelişiyor.
Ancak bir tek iddianameyi okuyan birinin bu çelişkilerden haberi olması mümkün değil. Keza iki memurenin de Balyoz planını tanımadıklarını, bu planı kendilerinin hazırlamadıklarını ifade etmiş olmalarını bilemeyeceği gibi.

Savcı Bayraktar İlk TÜBİTAK Raporu Bilirkişisini Nasıl Atadı?

Ek klasörlerden bir diğer ilginç örnek, Savcı Bilal Bayraktar'ın ilk TÜBİTAK raporunu hazırlayan bilirkişiyi nasıl atadığı. Aşağıda bu olay ile ilgili tarih dizinini veriyoruz.

4 Şubat 2010:

Savcı Bilal Bayraktar TÜBİTAK'ın Gebze-Kocaeli'nde bulunan UEKAE Müdürlüğü'ne bir yazı yazarak, bilirkişi olarak Hayrettin Bahşi'nin görevlendirilmesini talep ediyor.

4 Şubat 2010 tarihli dilekçede Bayraktar aynen şöyle yazıyor (Ek klasör no. 2, dizin no. 69):

"Cumhuriyet Başsavcılığımızca yürütülmekte olan 2010/185 sayılı soruşturma kapsamında, elde edilen 19 adet CD ve 10 kaset üzerinde çok* yönlü inceleme yapılabilmesi için bu konularda uzman bilirkişi hasıl olduğundan, kurumunuzda görev yaptığı anlaşılan uzman bilirkişi Hayrettin BAHŞİ'nin görevlendirilerek en kısa zamanda Cumhuriyet Başsavcılığımıza başvurusunun sağlanması hususu rica olunur."

İlginç olan ilk nokta şu:

Bayraktar, UEKAE Müdürlüğü'nden bir bilirkişinin görevlendirilmesini (ya da içinden seçmek üzere bir bilirkişi listesinin gönderilmesini) değil, özellikle Hayrettin Bahşi'nin görevlendirilmesini talep ediyor.

9 Şubat 2010:

TÜBİTAK-UEKAE Müdürü Önder Yetiş, bu yazıya 09.02.2010 tarihli bir yazı ile yanıt vererek Hayrettin Bahşi'nin bilirkişi olarak görevlendirildiğini bildiriyor.

(Ek klasör no.2, dizin no.70):

"İlgi ile talep edildiği üzere 2010/185 sayılı soruşturma kapsamında 19 adet CD ve 10 adet kasetin çok yönlü incelemesinde bilirkişi olarak Enstitümüz personeli Başuzman Araştırmacı Sn. Hayrettin BAHŞİ görevlendirilmiştir. Bilgilerinize saygılarımla sunarım."

Ancak, dava dosyasında yer alan ve Savcı Bayraktar ile Bilirkişi Bahşi'nin imzalarını taşıyan 04.02.2010 tarihli Teslim ve Tesellüm Tutanağından görüyoruz ki (Ek klasör no.2, dizin no. 86-87), Hayrettin Bahşi CDİerin imajlarını 4 Şubat 2010'da teslim almış bile! Bahşi, beş gün sonra çıkacak TÜBİTAK'ın görevlendirme yazısını beklemiyor ve CDİerin imajlarını savcının TÜBİTAK'a yazı yazdığı aynı gün hemen teslim alıyor.

Hukukçular burada bir usulsüzlük olup olmadığını daha iyi değerlendirebilir, ancak olayların akışı bize tuhaf geldi.
Bir sonraki bölümde aktaracağımız üzere, Hayrettin Bahşi incelediği CDİerin orijinal olduğunu tespit ettiği izlenimi yaratan bir rapor hazırlamış, Bayraktar ve diğerleri bu raporu baz alarak onlarca kişiyi tutuklamıştı (ayrıca Nisan ayı başında soruşturmadan alınmadan hemen önce

İlk sorgusunda teşhis etmesi için Bulut'a 15 no.lu CD'nin aslı gösterilirken, ikinci sorgusunda diğer CDİerin asıllarının gösterilmemesi, bunun yerine CDİerin bir DVD içinden çıkan fotoğraflarının gösterilmesi.

Eğer ikinci sorgusunda tanıdığını ifade ettiği CD'ler 11 ve 17 no.lu CD'ler ise (sorgu tutanağında bu CD'ler numaraları ile belirtilmiyor), o zaman Bulut'un ikinci ifadesi, Balyoz planını ilk defa basından duyduğunu belirttiği ilk ifadesiyle çelişiyor. Dahası, bu ifade aynı zamanda Melek Üçtepe'nin bu CD için "bizim arşive ait değildir" ifadesi ile de çelişiyor.

Ancak bir tek iddianameyi okuyan birinin bu çelişkilerden haberi olması mümkün değil. Keza iki memurenin de Balyoz planını tanımadıklarını, bu planı kendilerinin hazırlamadıklarını ifade etmiş olmalarını bilemeyeceği gibi.

Savcı Bayraktar İlk TÜBİTAK Raporu Bilirkişisini Nasıl Atadı?

Ek klasörlerden bir diğer ilginç örnek, Savcı Bilal Bayraktar'ın ilk TÜBİTAK raporunu hazırlayan bilirkişiyi nasıl atadığı. Aşağıda bu olay ile ilgili tarih dizinini veriyoruz.

4 Şubat 2010:

Savcı Bilal Bayraktar TÜBİTAK'ın Gebze-Kocaeli'nde bulunan UEKAE Müdürlüğü'ne bir yazı yazarak, bilirkişi olarak Hayrettin Bahşi'nin görevlendirilmesini talep ediyor.

4 Şubat 2010 tarihli dilekçede Bayraktar aynen şöyle yazıyor (Ek klasör no. 2, dizin no. 69):

"Cumhuriyet Başsavcılığımızca yürütülmekte olan 2010/185 sayılı soruşturma kapsamında, elde edilen 19 adet CD ve 10 kaset üzerinde çok* yönlü inceleme yapılabilmesi için bu konularda uzman bilirkişi hasıl olduğundan, kurumunuzda görev yaptığı anlaşılan uzman bilirkişi Hayrettin BAHŞİ'nin görevlendirilerek en kısa zamanda Cumhuriyet Başsavcılığımıza başvurusunun sağlanması hususu rica olunur."

İlginç olan ilk nokta şu:

Bayraktar, UEKAE Müdürlüğü'nden bir bilirkişinin görevlendirilmesini (ya da içinden seçmek üzere bir bilirkişi listesinin gönderilmesini) değil, özellikle Hayrettin Bahşi'nin görevlendirilmesini talep ediyor.

9 Şubat 2010:

TÜBİTAK-UEKAE Müdürü Önder Yetiş, bu yazıya 09.02.2010 tarihli bir yazı ile yanıt vererek Hayrettin Bahşi'nin bilirkişi olarak görevlendirildiğini bildiriyor. (Ek klasör no.2, dizin no.70):

"İlgi ile talep edildiği üzere 2010/185 sayılı soruşturma kapsamında 19 adet CD ve 10 adet kasetin çok yönlü incelemesinde bilirkişi olarak Enstitümüz personeli Başuzman Araştırmacı Sn. Hayrettin BAHŞİ görevlendirilmiştir. Bilgilerinize saygılarımla sunarım."

Ancak, dava dosyasında yer alan ve Savcı Bayraktar ile Bilirkişi Bahşi'nin imzalarını taşıyan 04.02.2010 tarihli Teslim ve Tesellüm Tutanağından görüyoruz ki (Ek klasör no.2, dizin no. 86-87), Hayrettin Bahşi CDİerin imajlarını 4 Şubat 2010'da teslim almış bile! Bahşi, beş gün sonra çıkacak TÜBİTAK'ın görevlendirme yazısını beklemiyor ve CDİerin imajlarını savcının TÜBİTAK'a yazı yazdığı aynı gün hemen teslim alıyor.

Hukukçular burada bir usulsüzlük olup olmadığını daha iyi değerlendirebilir, ancak olayların akışı bize tuhaf geldi.
Bir sonraki bölümde aktaracağımız üzere, Hayrettin Bahşi incelediği CDİerin orijinal olduğunu tespit ettiği izlenimi yaratan bir rapor hazırlamış, Bayraktar ve diğerleri bu raporu baz alarak onlarca kişiyi tutuklamıştı (ayrıca Nisan ayı başında soruşturmadan alınmadan hemen önce de yüz kadar kişiyi daha tutuklamaya niyetlenmişlerdi). Bu sebeple ilk TÜBİTAK raporunu hazırlayan Bahşi hakkında Çetin Doğan tarafından hem suç duyurusunda bulunuldu, hem de tazminat davası açıldı.

Kaynakça
Kitap: Bir Darbe Kurgusunun Belgeleri ve Gerçekler
Yazar: Pınar DOĞAN, Dani RODRİK
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Balyoz Davası

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir