Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

1595-1640 Yılları Arasındaki Sultanlar

Musasibler, Yönetici Sınıfı, İlmiye Sınıfı, Ordu, Anadolu'daki Karışıklıklar, İran Savaşı

Burada 1538-1640 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu'nda oluşan bütün hadiseler hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

1595-1640 Yılları Arasındaki Sultanlar

Mesajgönderen TurkmenCopur » 27 Haz 2011, 01:58

1595-1640 YILLARI ARASINDAKİ SULTANLAR, MUSASİBLER,
YÖNETİCİ SINIFI, İLMİYE SINIFI, ORDU, ANADOLU'DAKİ KARIŞIKLIKLAR, İRAN SAVAŞI


"Osmanlı İmparatorluğu, tek başına ayakta durabilecek biçimde" diye bir değerlendirme yapıyordu IV. Henri bu dönemde. "Tüm mesele sultanların karakterinde". Belki tüm mesele sadece sultanlar değildi, ama birçok düşmanının büyük umutlar beslemesine ve Türkler arasında hükümdara karşı mutlak korkuya rağmen kabul edilmeye başlanan hızlı çöküşün en büyük kısmı Osmanlı hanedanından gelen veliahtların yetersizliğinden kaynaklanıyordu.

Sultan III. Mehmed de beklentileri yerine getirememişti. Bir zaman çok enerjik olan genç şehzâde, tahta cülûsundan kısa bir süre sonra hükümdarlığın getirdiği yükler ve sorumluluklarla başa çıkabilecek güçte olmadığını göstermişti. Enerjisi uzun sürmedi ve III. Mehmed artık "şişman, asık suratlı, kaba yüzlü, hareketsiz, kara sakallı, yumuşak ve hiç de tiran olmayan" bir adam olarak görülüyordu . Genelde herkese karşı nazik ve adil davranırdı , ancak bütün bir İmparatorluğu sağlamlaştırmaya ve kurtarmaya yeterli olmayan iyi özellikleri bunlarla sınırlı idi. Bir seferinde ordu ve başlarında şeyhülislâmın bulunduğu ulema, sultanı bizzat Macaristan seferine katılmaya zorladılar. Sarayın bu sefere katılmamasını tavsiye eden güzel cariyelerinden birini hançerleyerek öldürdüğü söylenir. Ama daha Haçova (Keresztes) Muharebesi'nden önce "yumuşak başlılığının" işaretlerini veriyordu, zira herşeyi veziriazama bırakıp, İstanbul'a "her zamanki eğlencelerine" geri dönüp dönemeyeceğini sorduk Ordugâha getirilen "soytarılar, meddahlar, ip ve at cambazları ve şaklabanlar" üzerine çöken ağır melankoliyi atmaya yetmedi.

Bundan sonra başkentinden bir daha hiç ayrılmayacaktı. "Kadınlar onu büyülemişti " ve bütün zamanını onların arasında geçirip, babası gibi parasını sadece onlara harcıyordu. Günde altı kez yemek yerdi. Bir zamanlar güçlü ve erkeksi görünen bu adam, yayı ve kılıcı gittikçe daha nadiren eline alıyordu. Vezirler, alınan mağlubiyetlerin kapsamı hakkında gözünü boyamaya çalışıyorlardı. Bu, oğlundan tüm heyecanları ve zorlukları uzak tutmak isteyen ve devleti asıl yöneten Valide Sultan'ın isteği idi. Üzücü haber getirenler gözden düşüyorlardı ve kimi zaman da genç ve yemekten iyice tombullaşmaya başlayan hükümdarın saraydaki rahatını bozma cüretini gösterme bahtsızlığına düştükleri için sessizce ortadan kaldırılıyordu . Vezirleri? ' emirlerini yazılı olarak kağıda döktürmek için huzuruna geliyorlardı, ama hükümdarlarına bahçelerinde çarkıfelek ve top atışları ile büyük bir ziyafet verdiklerinde, sultanın gözüne daha çok giriyorlardı. Kalugareni mağlubiyetinin haberini annesi ile birlikte Mahmud Paşa'nın misafiri olarak Üsküdar'da bulunduğu bir sırada aldı . Büyük merasimler yapmak adet hâline gelmişti. Elçiler "davullar ve zurnalar eşliğinde" denize açılırlardı. Vezirlere ziyafetler verir ve onlara ziyafete giderlerdi . Sultan III. Mehmed 1596 yılında kaptan-ı deryanın gemisinde büyük bir geçit töreni yaptırmıştı. Savaşın görkemi hoşuna gidiyordu, ama tehlikelerine ve çabalarına katılmak hiç işine gelmiyordu.

Yabancı elçilerin muvazenesi bozuk olarak gösterdikleri miskin hükümdarın karakterinde , kimi zaman acımasız bir gaddarlık da eksik değildi. Uzun süre rahatsızlık veren ve Osmanlı'yı Hristiyan tebaanın genel bir ayaklanması ile tehdit eden Romen Prens Mihail - ki daha 1601 yılındaki son zaferinden sonra Bulgarlar 15 bin kişilik bir yardımcı birlikle Budin'e gönderilen yeniçerilerin yokluğunda İstanbul'a kadar bölgenin tamamını ateşe vermeyi teklif etmişler ve Mihail'in ölümüne kadar Rumlar, onları kurtarmasını beklediler - nihayet tahttan indirildiğinde onun temsilcisi Levanten Dimo Çelebi'yi en gaddar biçimde öldürttü. Talihsiz adam kulakları kesik ve çıplak kollarında bıçaklar saplı olduğu hâlde yaralarına kızgın balmumu döken iki fener arasında, at üzerinde istanbul sokaklarında dolaşmak zorunda kaldı. Mihail'in sözde Dimo Çelebi'nin yaptığı barış teklifleri ile Niğbolu'da yendiği Hafız Ahmed, İstanbul ayaktakımına eğlence sağlayan bu acımasız gösterinin yaratıcısı idi. Ölmek üzere olan temsilci, yolda sultana rast geldiğinde, sultan atını durdurdu ve manzarayı başı ile onaylayarak seyretti19. İmparatorluğun akıbetini endişe ile izleyenler, Sultan III. Murad'ın uğursuz zamanına hasret duymaktaydı ve İstanbul yakınlarında Sultan II. Selim'in sözde oğlu olan düzmece bir Süleyman ortaya çıktığında, başı kesilen ve bir ağaca çivilenen bu rakibine hiç ilgi göstermedi . Ama oğlu Mahmud 1603 yılında babasına karşı açıkça İmparatorlukla düzen olmadığını söyleyerek, Anadolu'daki asileri cezalandırmak üzere Anadolu birlikleri üzerinde yetki istediğinde, babası göğsüne hançeri sapladı . Öldürülen Şehzâde Mahmud daha sonra gizlilik içinde en fazla otuz kişi eşliğinde Mimar Sinan'ın camisinde gömüldü . Kısa bir süre sonra gelen felç, şişman genç sultanın hayatını sona erdirdi.

Sultan III. Mehmed'in halefi, 13 veya 16 yaşlarındaki oğlu Şehzâde Ahmed'di. I. Ahmed, önce güçlü bir şahsiyet olan Valide Sultanı eski saraya gönderdi , ama kardeşi Şehzâde Mustafa'yı muvazene bozukluğu sebebi ile hayatta bıraktı ve saraya getirterek, onunla sevgi dolu uzun sohbetler yapardı . Sultan I. Ahmed güçlü bir yapıya sahipti ve yuvarlak genç yüzü ile gayet yakışıklı bir gençti. Sadece babası gibi bir sakalı yoktu ve şaka olarak böyle bir sakal istediğini söylüyordu . Atası Yavuz Sultan Selim gibi atak bir yapıya sahipti ve "iyi bir okçu idi ". Sultan I. Ahmed köylülerle sohbet etmeyi seviyordu ve onlara adil davranıyordu . Deniz kenarında Valide Sultan Cami'ini yaptıran büyükannesi gibi çok dindardı ve kendi adına Sultanahmet Cami'ini yaptırıp , bunun için büyük meblağlar harcadı: Yılda 1 milyon 830 bin skudi . Bu eseri, en büyük kubbenin yüksekliği ile olmasa bile minarelerinin sayısı ile Ayasofya'dan daha büyük bir cami yaptırma isteğini yansıtır. Peygamberlerin mezarını ve Osmanlıları Avrupa'ya ilk götüren Şehzâde Süleyman'ın mezannı da süslemelerle donattırdı. Bucak Sancağinı ve Boğdan'ın vergisini de Mekke'ye bağışladı.

I. Ahmed, bazı özellikleri ile babasına benzerdi. Onun gibi cimri idi, ama kadınlara, cücelere, soytarılara ve her yere yanında götürdüğü dilsizlere ve hadımlara karşı zaafı vardı. Söylediği ezgilerle kalbini çalan Çerkeş Hasekisi'nin yanında hareminde ayrıca altı gözde cariyesi vardı . Hadım Kapı Ağası bir Rum'du ve Afrika'dan gelen Kızlarağası, efendisi ile aynı kıyafetleri giyer ve Sultanla satranç ve dama oynardı. I. Ahmed'in ayrıca Bağdat Beylerbeyi Ali Paşa'nın eşi olan Vezir Kuyucu Murad Paşa'nın güzel kızına büyük bir zaafı olduğu söylenirdi . Çok ve zengin yemeklere düşkündü, ama Sultan III. Murad ve özellikle Sultan II. Selim gibi içkici değildi. Davutpaşa ve Beylerbeyi yakınlarındaki bahçelerinde vakit geçirmeyi ve vezirlerin kendisine büyük bir ziyafet vermelerini severdi . Topkapı sarayının bahçesine yazlık köşkün yanına, musahibleri ile kayık gezintileri yaptığı ve hizmetlileri eğlence olsun diye suya attığı bir havuz yaptırmıştı . Edirne dolaylarında ava çıkmak da tutkularından biri idi .

Sultan I. Ahmed'in gaddarlığı, III. Mehmed'in acımasızlığını aratmıyordu. Savaş esirleri gözlerinin önünde yüksekten aşağı atılıyordu. Fakir insanları denemek için, bir gölün buz gibi sularına altın paralar atar ve parayı bulmak için dalanlardan biri boğulduğu zaman gülerdi . Hizmetinde bulunanlardan hiçbirinin makamı, malı ve hayatı hiçbir zaman güvende değildi. Akıbetleri her zaman "pamuk ipliğine bağlı" idi. Sultanın huzuruna çıkmak, ölüm fermânına eşitti: Perdelerin arkasında bir veziri anında sessizce ortadan kaldıran dilsizler beklerdi. 1605 yılının başlarına kadar efendisinin eğlenceye düşkünlüğünü destekleyen ve bunun için gerekli araçları bulmayı çok iyi bilen, hatta sultanın kendi elbiselerini bile verdiği kethüda Mustafa, makamında oldukça güvende idi. Ama 10 Ocak 1605 tarihinde sultandan bir davet aldı ve hiçbir şeyden habersiz efendisinin huzuruna çıktı. Birkaç dakika sonra cesedi sarayın giriş kapısının önünde köpeklere atıldı. Haseki Sultan, onu askerlere ait paraları zimmetine geçirmekle suçlamıştı. 1606 yılının Aralık ayında Veziriazam Derviş Paşa, saraya gizli bir kapıdan getirildi. Burada onu öldürtmekle tehdit eden öfkeli sultanı buldu ve ağır bir mücadeleden sonra sultanın gözleri önünde öldürüldü. Sipahiler, ölümlerini istedikleri takdirde, kapı ağası ve kızlarağası da aynı akıbete uğruyorlardı. Daha üç yaşında olan bir sultan kızı ile nişanlanan Vezir Nasuh Paşa, gelmemek için hasta olduğunu mazeret gösterdiğinde, yeniçeriler kendi evinde etrafını sardılar ve sarayın bostancıbaşıları tarafından öldürüldü (Ekim 1614). Yine bir huzura kabul sırasında kaymakam Sarıkçı Mustafa Paşa, sözde askerî birliklerin parasını vermediği gerekçesi ile ölüme gönderildi. Sinan Paşa'nın Suriye'den geri çağrılan oğlu Mehmed, Divân'da Sultan I. Ahmed'in gözleri önünde kan kaybından öldü.

Sultan I. Ahmed'in birçok oğlu olmuştu, ama İstanbul'da çok sevilen ilk doğanlar çok genç yaşta öldüler ve bu yüzden babası 21 Kasım 1617 tarihinde bir mide hastalığından dolayı öldüğünde 1604 yılında doğan en küçük oğlu, henüz 13 yaşındaki Osman babasının yerine tahta geçemedi. Ölmek üzere olan sultan, 26 yaşındaki muvazenesi bozuk kardeşi Mustafa'yı halefi olarak tayin etmek zorunda kaldı. Vasiliğini şeyhülislâm Esad Efendi üstlenecekti. Mezarlıklarda melankolik bir biçimde dolanan, denize veya tozlı?42 yollara para atmakla eğlenen bu zavallı genç adamın tahta cülûsu ile Osmanlı toplumunu bir arada tutan en güçlü ve en kutsal bağ; sultanın iradesine mutlak itaat da kopmuştu.

Son elli yıl boyunca yönetici sınıfı her zamanki gibi savaş esirleri, gönüllü devşirmeler51 ve sarayda yetiştirilen devşirmelerle yenilenmişti. Ama iki şart kendini göstermeye başlamıştı: Savaşlarda kazanılan unsurların sayısı gittikçe azalıyordu ve çocukların sarayda yetiştirildikleri ortam gitgide bozuluyordu.

Macaristan seferi zamanındaki vezirlerin: Başı kesilen Ferhad Paşa , sultanın gözünden düştükten sonra ölen Koca Sinan Paşa; gut hastalığından dolayı hayata veda eden Lala Mehmed Paşa (ölümü Mayıs 1606); yumuşak başlı İbrahim Paşa, ki bunlar görevlerinin yorgunluğuna yenik düşmüşlerdi; aralarında tasarruf etmeyi ve elinde tutmayı bilen yegâne şahsiyet olarak Cığalazâde Sinan Paşa; Hadım Hasan Paşa; Cerrah Mehmed Paşa; 1601 yılında veziriazamlığa istemeden getirilen ve 1603 yılında idam edilen Yemişçi Hasan Paşa ve Mısırlı Yavuz Ali Paşa (ölümü Temmuz 1604) öldükten sonra devşirmelerin yönetici sınıfı kalmamıştı.

Vezirlerden çoğu artık Yemişçi Hasan Paşa ; Rus asıllı, saatçi ve daha önce Sultan III. Mehmed'in silahdarı "ressam" Hasan Paşa; Davud Paşa 1612 yılında üçüncü vezir olan Mustafa Paşa Sultan I. Ahmed'in damadı Mısırlı Mehmed Paşa; saf, ama yiğit Kaptan-ı Derya Halil Paşa ve halefi Mehmed Paşa; Ayşe Sultan'ın üçüncü eşi Güzelce Mehmed Paşa ayrıca Cığalazâde Sinan Paşa ve bir sultan kızının Bağdat Beylerbeyi olarak makamından alınıp, Rumeli Beylerbeyliği'ne getirilen oğlu ve önce Diyarbakır Sancakbeyi olup, daha sonra kızlarağasının himayesinde 1612 yılında Sultan I. Ahmed'in kızı ile evlenen Nasuh Paşa gibi sultanın akrabası idi. İçinde enerjik ve canlı kalan bir tek önce Kahire, Bosna ve Budin'de sancakbeyliği yapan Gürcü Hadım Mehmed Paşa vardı . Gerçek devlet adamlarının eksikliği, Yemişçi Hasan Paşa'nın idamından sonra, Sultan III. Mehmed'in iktidarının son zamanlarında açıkça inkâr edilmez bir hâle geldi. "Hiçbir vezir", diyor Naima, "birinci vezir kaftanını taşımaya layık görülmüyordu ve devletin mühürleri Kanuni Sultan Süleyman'ın, o büyük ecdadın mezarına konmak zorunda kaldı ." Fransız elçi ise 1607 yılında: "Burada herşey eksik; özellikle de emir verebilen kişiler ve para", diyordu.

Gratiani, birkaç ay sonra şu değerlendirmeyi yapacaktı:

"Osmanlı İmparatorluğu çökecekmiş gibi görünüyor, çünkı?4A ne burada, ne İran serhadlerinde ne de İstanbul'da etkileyici ne bir hükümdar ve ne de bir yönetici var."

Tek bir şahıs, dönemin insanlarından daha farklı idi: 1606 yılında korkunç bir şekilde öldürülen Derviş Mehmed Paşa değil, ama çekilmez hâle gelen durumların ıslahı için haklı olarak öncelikle Avrupa devletleri ile barışın muhafaza edilmesi, Anadolu'daki gücün tekrar geri kazanılması ve İranlılara boyun eğdirilmesi gerektiğini savunan halefi Kuyucu Murad Paşa. O dönemlerde Anadolu'daki karışıklıklar gerçekten de Osmanlı İmparatorluğu'nu içten kemiriyordu.

Koca Sinan Paşa 1593 yılında umduğu gibi kendisini Viyana'ya kadar götürecek büyük seferin hazırlıklarına başladığında, oldukça yetersiz bir ordu ile başa çıkmak zorunda kalmıştı, zira bir süredir devşirme olarak toplanan çocuk sayısı gitgide azalmıştı. Gönderilen memurlar sadece birkaç eyaletten acemioğlanları getiriyorlardı. Bunların sayısı daha sonraları 2 bine kadar düştü. Daha zengin olan köylüler tazminat ödeyerek oğullarının özgürlüğünü satın alıyorlardı. Bu yüzden İstanbul'dan 30-40 bin civarında yeniçeri barındıran yeniçeri ocağına alınan alt sınıflardan Türklerin sayısı gittikçe artıyordu. En başta bostancıbaşı olmak üzere her saray efradının himayesine aldığı biri vardı . Bazıları başlarında beyaz keçe başlık, istanbul sokaklarında mal satıyorlardı . Timar sipahileri, veziriazam tarafından verilen kâğıtlarla timarları birer ticaret objesi hâline getirmişti . Bu yüzden savaşa gerçekten katılabilecek sipahilerin kesin olarak hesaplanması imkânsız hâle gelmişti . Kayıtlarda Avrupa için 80 bin, Anadolu için 60 bin olarak belirtilen timarlıiardan ' en az yarısı askerlik hizmetinden kaçmayı başarıyordu. Bir çoğu Umarlarını "gölgesinde yaşadıkları" güçlü bir hâmi sayesinde edinmişti . Sultanın yakınlarında kalan ve sultan başkentten ayrılmamaya başlayınca veziriazamın serasker olarak emri altında savaşa giden daimi sipahioğlanları, günlük 8 ile 20 akçe arasında bir ücret karşılığında başka hizmetlerde de bulundukları Macaristan savaşından sonra en fazla 28 bin kişi kalmıştı .

Artık ayrı bir önem kazanan özel birlikler, topçular, 3 bin cebeci , sayısı oldukça yükselen müteferrikalar, asil ailelerin çocuklarından oluşan müteferrikalar dışında sipahioğlanlan ile aynı saray okulunda yetiştiriliyorlardı ve onlardan farklı değildiler.

Genelleme yapıp, birliklerin askerî ruh, disiplin, yoldaşlık duygusu, sultana itaat ve dindarlıktan tamamen yoksun olduğunu söylemek aşırı olurdu. Macaristan savaşında tam aksine en güzel askerî ahlaka ilişkin birçok örnekle karşılaşıyoruz. Veziriazam İbrahim Paşa, Eğri Beylerbeyi'ne şöyle yazmıştı: "Paşa kardeşim, yeniçeri oğullarıma çok ama, çok selam söyle. Ben onların babası, onlar da benim çocuklarımdır ". Kuşatma altındaki bir kalenin komutanına Rumeli Beylerbeyi "istediği yere kaçabilir, zira o korkak bir kadın ve daha fazla dayanacak iradesi yok diye cevap verdi. Estergon'un fethi sırasında ordunun birçok birliği bile bile ölüme gitti . 1595 yılında bir yeniçeri, sultanın yüzüne karşı açıkça ihmalkârlığının devleti felakete sürükleyeceğini söyledi. Yine de paragöz yeniçeriler ve güzel atları, silahları ve süsleri ile göz boyayan sipahioğlanları arasında tehlikeli bir dayanışma ruhu oluşmuştu ve başkentteki rahat hayatlarından ödün vermek istemiyorlardı. Hristiyanlann ve Yahudilerin değerli giysiler giymeleri yasaklanmıştı ve savaş sırasında lüks düşkünlüğüne karşı tedbirler alınması gerekiyordu . Yeni savaş beklenmedik kadar zor çıkınca, özellikle Rumeli askerleri arasında itaatsizlik belirtileri ve cesaretsizlikler görülmeye başladı. 1595 yılında yeniçeriler bahar gelmeden sefere çıkmayı reddettiler . Eğitimlerini yeni bitirmiş sipahioğlanları, savaşa gitmeden önce altı aylık bir sürenin geçmesini talep ettiler. İki yıl önce bazı timarlı sipahiler vezire sadece Belgrad'a kadar eşlik etmek istemişlerdi . 1593 yılında ordu Edirne'yi sanki düşman bir şehir gibi talan ettiler. 1595 yılında bu vahim yağmalama hareketleri Silivri'de tekrar etti. 1601 yılında İstanbul'da Kapalıçarşı saldırıya uğradı. Askerler arasında zaman zaman Anadolu'daki beyzade gibi, sultan tarafından atanmayan, yine de birçok sipahiyi emri altına alan liderler çıkıyordu . 1595 yılında yeniçeriler ve sipahioğlanları, Ferhad Paşa ve Koca Sinan Paşa'nın tarafını tutarak birbirleri ile çatıştılar ve bu kavga 1596 yılında tekrar baş gösterdi. Köstendil ve Avlonya sipahileri Tırgovişte'de kalmayı reddettiler. 1595 yılında yapılan Eflak seferi sırasında birçok sipahi firar etti ve sipahiler bu savaşta disiplin ruhunu o kadar kaybettiler ki, çekilen zahmetlere son vermeye zorlamak için kendi komutanlarını öldürdüler . Eğri Kalesi'nin önünde ve başka zamanlarda birliklere muharebeye girmeden önce artık hediye ve para veriliyordu . "Çaresiz" savaşçılarda heyecan uyandırmak için ganimet vaat edilmek zorunda idi, zira yeni yeniçeri ve sipahioğlan nesli artık Allah'ın takdirine inanmıyordu ve sultan için ölüme gönderildiklerinden şikâyet ediyordu. 1600 yılında artık sultanın emri altında hareket etmek istemiyorlardı.

Kapıkullarının giderek artan yeteneksizliği, savaş için yetersizliği ve 1596 yılında bütün atlı sipahi birliklerinin yok edildiği Keresztes Muharebesindeki gibi mağlubiyetlerden dolayı sayılarının hızla azalması, mevcut her türlü askerî güçlerin toplanmasını hayati bir devlet meselesi hâline getirmişti. Eflak seferinden sonra olduğu gibi asker toplamak için Rumlar, Çingeneler, Martoloslar ve savaştan hiç anlamayan Hristiyan köylülerin bile askere alındığına ve 1599 yılında Fas'tan gelen tüfenkli askerler Tuna boyunda savaşa girmeye hazır beklediğine göre Anadolu'daki birliklerin Avrupa'daki savaş alanlarına çağrılmasındaki zaruret anlaşılır bir şeydir. Böylece bir süre sonra Halep ve Şam'dan gelen Suriyeliler, Kürt bölgelerinden ve Diyarbakır'dan gelen yabani milisler, Aydın ve Maraş Beylerbeyleri ve 1599 yılında Şirvan'dan geri çağrılan Yemişçi Hasan Paşa , Budin'den başlayarak tüm Tuna boylarında Erdellilere, Boğdanlılara, Eflaklılara, Macarlara, Almanlara, İtalyanlara ve Fransızlara karşı savaşıyorlardı.

Bu şekilde Anadolu'daki eyaletlerin savunma kıtaları Avrupa yakasına kaydırılıyordu. İranlılar ise İstanbul'da esir tutulan Gürcü prensler Aleksandr ve Simon'un yeğenlerinin kötü muamele gördüklerinden şikâyet ediyorlardı . Yönetimini şahın İstanbul'a gönderdiği bir yeğeninin devralacağı Tebriz, İranlılara teslim edilmedi ve Mekke'ye gitmek isteyen Şii hacıların önüne birçok zorluk çıkarılıyordu. İranlılar, barış antlaşmasına göre ipek olarak ödemeleri gereken vergiyi hep gecikmeli gönderiyor , Levendoğlu'nun ve Simon'un Kafkas askerlerini Şirvan komutanı Cafer Paşa'nın üzerine ve daha sonra Arapları Basra Sancakbeyi'nin üzerine yollayarak, kaybedilen bu eyaletleri tekrar geri alabilmeyi umuyorlardı. Daha 1593 yılında maceraperest Lancsome tüm Hristiyan dünyasının temsilcisi olarak İran'a seyahat etmek istemişti. Simon, Gori (Güril) Kalesi'ni ele geçirdi ve yıkma emri verdi. Tebriz ve Van'ın paşaları tarafından esir alınıp Müslümanlığa geçtiği İstanbul'a gönderildi. Şah Abbas, bu arada Nureddin Mehmed Han'ın Türkmenierini yendi . Aynı zamanda Moskova, Norveç ve Hollanda üzerinden Hasan adında İranlı bir elçi, yanında tercüman olarak İngiliz Shirley ile birlikte 20 Ekim 1600 tarihinde Prag'a geldi. Uzun süren görüşmelerden sonra Roma, Floransa ve İspanya'ya gitti. Sadece Fransa tarafından kabul edilmedi. Gittiği her yere "İran Kralı" "Safevi Kızılbaş Şah" ve ona bağlı Gürcüler ile ittifak kurma teklifinde bulundu. Roma'da, papanın yeğeni Don Silvestro Aldobrandino tarafından büyük bir merasimle karşılandı ve Rovere sarayına yerleştirildi. Papa'mn huzuruna iki kez kabul edildi. Valladolid'e gitti, ama buradan aldığı mektuplar, kendi sunduğu mektuplarına sadece nazik birer cevaptı. Hasan'ın elçilik görevi sadece Alman Kayser tarafından olumlu karşılandı: 1603 yılında Peder Mariano d'Alcomo, şahı Türklere karşı ayaklandırmak üzere iran'a geldi .

Osmanlı İmparatorluğu'nun mali krizi Şiilere meyilli Anadolular arasında etkisini gösterdi. Osmanlı İmparatorluğu Hırvatistan'daki fetihlerini ve Macaristan'da bazı yerleri kaybetmişti; Tuna boylarındaki devletlerin vergileri gelmiyordu veya Berberistan'da uzun süredir uygulamada olduğu gibi, bazı küçük meblağlar ve hediyeler şeklinde gönderiliyordu , Avrupa ile ticaret durmuştu ve Macaristan savaşı inanılmaz paralar yiyordu - sekiz yılda 15.500.000 altın; sultanın 1596 yılında bizzat atıldığı sefer, ayrıca 5 milyon altın ve asi birlikler için 3 milyon altın değerinde hediyelere mal olmuştu . Avrupa'dan toplanan vergiler, 40 akçeden bir, hatta iki altına kadar yükseltilmiş olmasına rağmen, sadece 1.120.000 altın ve imparatorluğun gelirleri en fazla 8 milyon altın getiriyordu ve daha sonra 5-6 milyon altına kadar düşecekti .

Bu gelirlerin üçte biri sultanın, üçte biri vezirlerin tasarrufunda olup, ancak üçte biri ordunun büyük masrafları için kullanılıyordu. Defterdarlar, açıkları kapatmak için en alçakça araçlara başvurmak zorunda kalıyorlardı .

Daha 1600 yılından önce sikkelerin değeri düşürülmeye başlandı ve askerler bu kötü "akçecikler" hakkında şikâyet etmeye başladılar. Bu yüzden ta ki vezirler fakir halkın önünde kalpazanlar ve kan emiciler olarak damgalanana kadar darphane sorumlusunun görünüşü korumak için zindana atılması gerekti . Bir altın en sonunda 200 akçeye kadar çıkartılmıştı . İdama mahkum olan en açgözlü vezirleri ve zengin tüccarların varlıklarına el konuldu . Hristiyanlardan, özellikle de istanbul'da sikkelerin değer kaybetmesine sebep oldukları; tüm siyasi hadiselere karıştıkları; saraya casus olarak gönderdikleri satıcı kadınlarla devlet sırlarını öğrendikleri ve Venedik'in ticaretini ellerine geçirdikleri iddiası ile mümkün olan tüm paralar zorla alınıyordu . Stoklar ve yardım paraları zimmete geçiriliyordu ; sultan saray bostanlarında yetiştirilen hububat ve meyveleri satıyor ve kendisine verilen hediyeleri paraya çeviriyordu ve "Hazine-i Hassa" için bir yıllık gelirini peşin alıyordu . Şartlar her açıdan daha da kötüleşmiş olmasına rağmen, Anadolu'daki eyaletlerden daha fazla para isteniyordu . Uygulanan baskılar eninde sonunda, özellikle de askerlerin ve subayların, hatta kimi yerlerde beylerin de yokluğunda, Anadolu'nun dinî ayrılıkçılarının hiçbir zaman dinmemiş asi ruhunda isyana sebep olacaktı.

1598 yılının Nisan ayında Hristiyanlar yeniçerilerin gaddar bir rejim uyguladıkları Halep'te bir ayaklanmanın başladığını ve Hasan Paşa'nın 4 bin yeniçeri ile birlikte oraya doğru harekete geçtiğini öğrendiler . Gerçekte ise Suriye'nin Hristiyan Edessası Ruha (Urfa)'da, daha sonra Karayazıcı olarak ünlenecek Abdülhalim adında eski bir Mısır Beylerbeyi ayaklanmıştı . Karaman'a saldırdı ve dört sancakbeyi tarafından toplanan birlikler ile açık alanda muharebeye girişti. Koca Sinan Paşa'nın eşi ile akraba olan bir sultan kızının oğlu olduğunu iddia eden Hüseyin Paşa ile kendine itibarlı bir müttefik bulmuştu. Hüseyin Paşa Konya'ya gitti ve şehri ele geçirdi. Hüseyin Paşa kendine bir süre sonra padişah dedirtmeye başladı , hutbelerde artık Sultan III. Mehmed'in yerine kendi adının okunmasını talep etti ve tıpkı 13. yüzyılın "Emir'i" Çaka Bey gibi kendi sikkelerini bastırdı . Hristiyanlara karşı dostça davranmasına karşın, yeni "padişah" Yahudileri her yerde takip etti .

1599 yılında Koca Sinan Paşa'nın oğlu Mehmed Paşa asilere karşı gönderildi. İskenderun'a gemi ile geldi, Ruha'yı işgal etti ve Karayazıcı'ya Amasya Sancağı'm teklif ederek, sözde "padişah" Hüseyin Paşa'yı teslim etmesini sağladı. Hüseyin, Divân'da büyük işkencelere maruz kaldı ve İstanbul sokaklarında gezdirildi (1600 yılının başları) .

Ama isyan bununla bastmlamamıştı. Karayazıcı tekrar ayaklandı, Mehmed Paşa'nın bıraktığı temsilciyi öldürdü ve yenildiğinde Sivas Dağlan'na kaçmayı başardı. Tekrar affedildi ve bu sefer kendisine daha iyi bir sancak verildi. Aynı dönemde Yemen Beylerbeyi Hasan Paşa sayısız idamlarla Arabistan'daki karışıklıklara son vermeyi başardı.

1600 yılının baharında, Karayazıcı sultana boyun eğmiş olduğunu yine unuttu. Eskiden Halep Sancakbeyi olan altıncı Vezir Hacı İbrahim Paşa, Bağdat Beylerbeyliğine getirildi ve oraya giderken Karayazıcı'yı ve kardeşi Deli Hasan'ı ortadan kaldırmakla görevlendirildi. Kayseri'de asilerle çatışmaya girdi ve kaybetti (Nisan). Bağdat'tan yola çıkan ve haksız yere Arapların müttefiki olmakla suçlanan Sokolluzâde Hasan Paşa, iki kardeşi Sepetli'de buldu ve Karayazıcı'yı tekrar dağlara kaçırdı. Karayazıcı burada öldü ve "padişahlık" iddialarını kardeşine devretti.

Bunun üzerine derhal Vidin Beylerbeyi Hafız Ahmed Paşa, Tokat'ta karargâh kuran ve şehri kuşatan Deli Hasan'ın hakkından gelmesi için Kütahya'ya gönderildi. Sokolluzâde Hasan Paşa süratle o tarafa yöneldi ve Diyarbakır'dan Hüsrev Paşa Maraş ve Halep Kürtleri ve sipahileri ile şehri kuşatmadan kurtarmak için buraya gönderildi. Hasan Paşa bir asinin kurşunu ile hayatını kaybetti ve Deli Hasan "yedi veya sekiz yıl boyunca sert bir şekilde yönettiği toprakların efendisi olarak hüküm sürdü". Hafız Ahmed Paşa 1601/1602 kışında Kütahya'da kuşatma altında tutuldu . Ne Macaristan'dan buraya gönderilen Güzelce Mustafa Paşa, ne de halefleri bu asinin gücünü kırmayı başardılar . Zira Deli Hasan'ın etrafında boyunlarında muska ve zincirler, örülmüş saçları ve deve çanları ile beyaz sancakları altında onu takip eden yan çıplak dervişler ve başka fanatikler vardı. Erzurum, Sivas, Kastamonu eyaletlerinde yine Abaza Ahmed Paşa, Köse Nefer, Kara Seyyid ve Uzun Said gibi başka asi liderler dolaşıyordu.

Divân-ı Hümâyûn'un bu asileri affetmek için sebepleri vardı. Cerrah Mehmed Paşa ve Cığalazâde Sinan Paşa Anadolu'daki düzeni tekrar kurduktan sonra Deli Hasan Bosna Beylerbeyi olarak Avrupa'ya gönderildi. Gerek yolda, gerek Bosna'da açıkça devletin düşmanı olarak davrandı ve adamları fırsat buldukça her yeri talan ettiler. Genel bir ayaklanma ile Bosna'dan kovuldu ve Tımışvar Beylerbeyliği'ne getirildi. Kısa bir süre sonra burada da tutunması imkânsız hâle geldi ve nihayet papa ve Venedik ile gizli ilişkiler içinde olan bu vatan haini Belgrad'da idam edildi . Bu hadiseden bir süre sonra Hacı ibrahim Paşa'yı öldüren Mısırlı birliklerin ayaklanması gelecekteki kaymakam Gürcü Mehmed Paşa tarafından kanlı bir şekilde bastırıldı.

Sultan III. Mehmed ve I. Ahmed, tamamen kadınların ve hadımlar ile başlarında şeyhülislâm olmak üzere ilmiye sınıfını oluşturan ulemanın etkisi altındaydılar. Hristiyanların ve Yahudilerin dinlerinden vazgeçmek zorunda kalmadan bu kadar büyük bir rol oynadıkları ve insanların hiçbir rahatsızlıkla karşılaşmadan ateist olarak ortaya çıkabildiği İstanbul'da; dine gerçekten bağlı olmayan devşirmelerin bu cennetinde, çöküş ve anarşi döneminde ilmiye sınıfının büyükleri olan hocalar, müftüler ve imamlar ile kadılar, siyasi açıdan I. Ahmed'in dindarlığı ile açıklanabilen önemli bir rol oynamaya başladılar. Bunların bir çoğu Osmanlı İmparatorluğu'nun yakında çökeceğine dair kehanetlerde bulunuyorlardı ve sadece büyük halk kitlesi değil, sultana kadar birçok nüfuzlu kişi de yasaların harfi harfine yerine getirilmesi ile bu felaketin önlenebileceğine inanıyordu. Bu yüzden Kanuni Sultan Süleyman'ın şarabı yasaklayan kanunları tekrar yürürlüğe konuldu ve elçilerin evlerine kadar şarab fıçıları araştırıldı ve bulunduğu takdirde sahiplerinin ifadeleri alındı. Vezirler ise bu tedbirlerle genelde askerlerin huzursuzluk çıkarmalarını engellemek istiyorlardı .

Sultan III. Murad, tüm devlet işlerinde Şeyhülislâm Hoca Sadeddin'e danışırdı . Hoca Sadeddin ve softaları Katoliklere karşı olup, Protestanların tarafını, yani Kraliçe Elizabeth ve Navarralıların tarafını tutuyorlardı. Mihail'e karşı derin bir nefret besliyorlardı ve sarayına tamamen çekilen Sultan III. Murad zamanında tüm yeni haberler önce şeyhülislâma bildirildiğinden, şeyhülislâmın serhad boylarındaki Osmanlı siyaseti üzerinde oldukça büyük bir etkisi vardı . Andreas Bathori de "hamisi ve koruyucusu" olan şeyhülislâm ile barış hakkında görüşmüştü, ama bu görüşmeler neticesinde ortaya çıkan antlaşma aslında sonradan çok da hoşuna gitmemişti. Valide Sultan, öfkesini şu sözlerle ortaya koymuştu: "Şeyhülislâm dünyevi işlerle uğraşacağına fıkıh kitapları ve ruhani meselelerle ilgilensin. Özellikle de devleti ve İmparatorluğu ilgilendiren meselelere burnunu sokmasın". Ama tabii ki bu gibi tehditler de sıkça değişen ve her zaman belirli bir nüfuza sahip şeyhülislâmların gücünü azaltmıyordu. 1600 yılında Hoca Sadeddin "bütün devlet işlerinden haberdardı". Tıpkı selefleri gibi hareket ediyordu: Leh elçiler, Katolik bir devletin temsilcileri olarak şeyhülislâmları da ezeli rakipleri olarak görmek zorundaydılar.

İster ordunun seraskerliği, ister bir vezirin idamı veya bir seferin hedefi olsun, her seferinde bir fetva gerekiyordu. Zira barış da, savaş da dinî meselelerdi ve Venedikli bir tercüman, Osmanlılarla yapılan bir antlaşmanın güvenilirliğini inkâr ettiği ve böylece İslâm'a hakaret ettiği için asılabiliyorsa, şeyhülislâmların neden sürekli diplomat olarak davranmaya çalıştıkları da açıklanmış olur. Müslüman Türk ailelerden gelen ve çoğunlukla fakir kalıp, kendi çıkarını düşünmeyen şeyhülislâm, inanılmaz imtiyazlara sahipti: Yaklaştığı zaman sultan ayağa kalkardı; istediği her zaman devlet işlerinde sultana yazılı olarak başvurma hakkına sahipti ve hakkında bir hüküm verilecek olsa, bu gizlice infaz edilirdi. Sultan I. Mustafa bir seferinde elini öperken şeyhülislâma bir tokat attığında, bunun açıklaması olarak deliliği mazeret gösterildi, zira böyle bir olayın başka türlü izahı mümkün değildi.

Hoca Sadeddin askerler arasında da sevilirdi, ama askerler ulema sınıfının devlet işlerine gittikçe artan müdahalesine şüphe ile yaklaşıyorlardı ve ara sıra hoşnutsuzluklarını belli ediyorlardı. Nihayet 1602 yılında sipahioğlanlan ve ulema arasında bariz bir kavga çıktı . Ulema, sultana hakaretlere maruz kaldıklarına dair şikâyette bulundular. Karşı taraf ise kaymakamın makamından alınmasını ve yerine Güzelce Mahmud Paşa'nın getirilmesini ve ayrıca kendi istedikleri bir şeyhülislâmın atanmasını sağladılar. Artık sıra paşalar ve Anadolu'daki asilere karşı savaşarak İmparatorlukta düzeni sağlamaya gelmiş1i. Vezirler halka açık olarak sultanın gözleri önünde yargılandılar ve sarayın en güçlü iki ağası öldürüldü . Veziriazam Yemişçi Paşa bunun üzerine derhal Macaristan'dan İstanbul'a geldi. Asiler, onu da şeyhülislâma şikâyet ettiler ve hakkında bir fetva almayı başardılar. Ayrıca kadıaskerler de veziriazamın idamını onayladılar, ama Yemişçi Hasan Paşa, At Meydanı'nda toplanan asilerden kaçmayı başardı.

Gizlendiği yerden çıkarak, tarafına çekmeyi başardığı yeniçeri ağasının yanma geldi. Taraftarları bir gün sonra Süleymaniye Cami'inde toplandılar ve Cığalazâde Sinan Paşa da ister istemez buraya gelmek zorunda kaldı. Sultan, yeni bir şeyhülislâm atadı ve fetvaya uymalarını sağlamak için sipahilerle pazarlıklara başlandı. Önceki şeyhülislâm kaçtı ve nihayet sipahiler de At Meydanindaki karargâhlarından ayrıldılar. Yenilen sipahilerden bazıları öldürüldü ve isyanın lideri idam edildi. Zafer elde etmiş yeniçeriler İstanbul sokaklarını gezdiler. Çaresiz bir padişahın gözleri önünde başkentte birkaç gün korku ve endişe yaratan bu anlaşmazlık böylece sona erdi . Veziriazam yine de 1603 yılında Valide Sultan'ı saraydan uzaklaştırmak istediği iddiası ile makamından alındı. Yeniçeriler yine onun tarafını tuttular, başkenti ateşe vermekle tehdit ettiler ve yeni bir yeniçeri ağası seçtiler. Ama şeyhülislâmın otoritesi askerlerin öfkesini dindirmeye yetti. Yeniçeriler dağıldılar ve birkaç gün sonra Yemişçi Hasan Paşa, sultanı kızı olan eşinin evinde sessizce idam edildi. Askerlerin enerjisini gösteren, ama aynı zamanda disiplinsizliklerinin de bir göstergesi olan bu hadiseler, tam da yeniden başlayan İran savaşı sırasında meydana geldi .

İranlıların hakimiyetini tanıyan Şahkulu'nun bir oğlu olan Kürt reisi Gazi Bey, huzursuzlukları ile bilinen Tebriz ve Nahcivan sakinlerinin komşu Revan valisi tarafından tahrik edilerek, Azerbaycan'a saldırmalarının sebebi idi. Şah Abbas, derhal düşmanını karşılamaya hazırlandı ve 26 Eylül 1603 tarihinde karşısına çıkan milisleri yendi. Nahcivan'ın eski beyi ve yeni Ahıska Beylerbeyi ölenler arasında idi. Osmanlıların ayrıca kaybettiği Ordubad'ı tekrar ele geçirebildiler. Nahcivan ise İran hakimiyetine girdi. En son kuşatılan Revan, başarılı bir şekilde direndi176. Bu hadiselerin haberi başkente varır varmaz Sultan III. Mehmed derhal Saatçi Hasan Paşa'yı seraskerliğe getirdi. Ama sultanın bu günlerdeki ani ölümü herşeyi değiştirdi. Genç yaştaki Sultan I. Ahmed daha iktidara henüz gelmiş ve kendini kabul ettirmeye çalışırken, Şah Abbas 1604 yılının baharında tekrar Revan'a yöneldi ve şehir bu sefer teslim olmak zorunda kaldı. Başlarında yiğit Şerif Paşa'nın bulunduğu müdafaa kıtası katledildi. Daha sonra Cığalazâde Sinan Paşa'nın oğlu Mahmud tarafından savunulan Şemahi ve Şirvan da ele geçirildi. Şah Abbas, bunun üzerine Kars'ı kuşatmaya aldı ve Kars'ı, daha sonra da Ahıska'yı ele geçirdi.

Nahçıvan'a kadar gelen korkak Cığalazâde Sinan Paşa, karşısına çıkmayı cesaret edemedi. Şah Abbas 1603 yılının başlarına kadar Tebriz'de kalırken, Cığalazâde Sinan Paşa İranlılar yüzünden kış karargâhını Van'dan Erzurum'a nakletmek zorunda kaldı .

Şah Abbas'ın emrinde 60 bin asker bir kısmı Türklerle savaşlarda ele geçirilen, bir kısmı da Portekizler ve İngilizler tarafından hediye edilen topları vardı. 40 yaşlarında, iyi bir dost olarak tüm eğlencelerine katıldığı için adamları tarafından taparcasına sevilen, tüfenklerden anlayan iyi bir savaşçı, yardımseverliği ve görgüsü ile Hristiyanların övdükleri enerjik, ama yine de sevecen bir adam olarak Şah Abbas genç Sultan Ahmed'e
kıyaslandığında onun çok fevkindeydi. Ancak 1605 yılında Cığalazâde Sinan Paşa 15 beylerbeyi, 20 sancakbeyi ve korkulan Halep Beylerbeyi Canbolatzâde Hüseyin Paşa'dan oluşan büyük bir orduyu bir araya topladığında, Şah Abbas dikkatli bir şekilde geri çekildi. Seferin ana hedefi olan Tebriz'de bu eyaletin eski beylerbeyi, Sivas valisi ve diğer sınır beyleri İran ordusuna kararlı bir şekilde saldırdılar. Sefer Paşa savaşı kazandı ve karargâhlarına yapılan bir gece baskını başarısız oldu, ama bu arada Sefer Paşa esir alındı ve Şah Abbas'ın gözleri önünde öldürüldü. Bu hadise, Osmanlılar arasında öyle bir panik yarattı ki, ordu ancak Van Kalesi'nin surları altında tekrar bir araya gelebildi (5 Ağustos): Öfkeli Cığalazâde Sinan Paşa bunun üzerine hiçbir kayıp vermeden geri çekilen Canbolatzâde Hüseyin Paşa'yı kendi eli ile öldürdüğünde, ölenin kardeşleri ve bu sülalenin önemli bir rol oynadığı bölgenin tamamı ayaklandı. Yaşlı vezir, başarısızlığının faturasını 2 Aralık tarihinde Diyarbakır'da ödedi , ama kaybedilen beş eyaleti geri alınamamıştı .

Aynı dönemde Aydın ve Saruhan eyaletlerinde Kalenderoğlu Mehmed ve Kara Said isyan çıkarmışlar ve Osmanlılara karşı başarı kazanmışlardı . Anadolu'nun bu yeni isyanlarına karşı acilen tedbir alınması gerekiyordu: 1605 yılından sonra Nasuh Paşa Anadolu'ya geldi, ama Bolvadin Muharebesi'nde asilere yenildi. Valide Sultan henüz öldüğünden, Sultan I. Ahmed artık padişahlık görevini yerine getirme ve Anadolu'ya bizzat ayak basma zamanının geldiğine karar verdi.

Ama Anadolu, Suriye ve Mezopotamya'daki beylerbeylerinden çok azı sultanın çağrısına cevap verdi ve sipahilerin bir çoğu askerlikten kaçmanın yollarını aradılar. İçten sarsılmış bir imparatorluğun hükümdarı, yenilen bir ordunun çaresiz seraskeri Sultan I. Ahmed, üzüntü içinde Bursa'yı ve atalarının mezarlarını ziyaret etti. İsyancıların başına Anadolu, Sivas ve Halep eyaletlerini teklif etti, ama teklifi kabul görmedi ve Sultan I. Ahmed kısa bir süre sonra onu Anadolu'ya götüren aynı üç kadırga ile İstanbul'a geri döndü.

Bu onun ilk ve son seferi idi. İstanbul'un bahçelerinde korkulan hükümdarı oynamak, savaş alanında ve aç köylülerin ot yedikleri ve gezginlerden para dilendikleri, kurtların kol gezdiği talan edilmiş eyaletlerde böyle bir rolü üstlenmekten kolaydı. Ama hoşnut olmayan yeniçeriler, bu sefer sipahilerle birleşerek onu başkentte de isyanla karşıladılar. Erguvanı giysiler içindeki sultanın Bâyezid Camii önüne gelmesi ve askerlerle konuşması, onlar üzerinde hiçbir etki bırakmadı. Talihsiz genç, bu sefer de sarayının iç kısımlarına kapanmak ve bu ayaklanmanın dinmesini beklemek zorunda kaldı .

Sultan I. Ahmed, yaşlı Veziriazam Lala Mehmed Paşa'ya 1606 yılının bahar aylarında Anadolu'ya geçme emri vermekle yetindi. Hiçbir mazeret kabul etmiyordu ve yaşlı veziriazam, hastalığını ölümü ile kanıtlamış olarak Üsküdar'daki karargâhta vefat etti (Mayıs). Mirası, Anadolu'daki savaş için kullanılacak Hazine'ye devredildi.

Daha sonra korkunç bir anarşi dönemi başladı. Sultan, Anadolu'daki savaş için kendi hazinesinden para vermeyi reddetti. Yeni Veziriazam Derviş Paşa, Anadolu'ya gitmek istemedi. İstanbul'da kaymakam olan "Deli" Ferhad Paşa, Üsküdar'da parasını alamayan sipahiler tarafından taş yağmuruna tutuldu; karargâh söküldü ve asi Kalenderoğlu eşkıyalıklarına rahatça devam edebildi. Saruhan Eyaleti'nde Anadolu Beylerbeyi'ni yendi ve Manisa'ya saldırmaya hazırlandı. Bursa acilen tahkim edildi . Aralık ayında Sultan I. Ahmed, Derviş Mehmed Paşa'nın korkunç idamını gerçekleştirdi. Tüm bu yeteneksiz adamların arasında gün ışığı gibi parlayan tek bir kişi vardı: Genç sultanı korkaklık ve cimrilikle suçlayan ve ateşli bir konuşma ile dur durak bilmeyen atası Kanunî Sultan Süleyman'ı hatırlatan şeyhülislâm Sunullah .

Zamanın musahibleri arasında orduyu yönetecek kabiliyete sahip tek kişi olan Nasuh Paşa'nın seferi, mağlubiyet ile sonuçlanacaktı. Bu sefer, Bağdat'ı işgal etmiş olan Tavil Ahmedoğlu Mehmed'e karşı yapılacaktı, ama Kürt ve Arap birlikleri, altı aylık bir bekleme süresinden sonra hâlâ gelmemişti. Nasuh Paşa bu arada timarları yeniden düzenlemeye de girişmişti. Bağdat önlerindeki muharebe, sayıca az olan Osmanlıların neredeyse kazanmalarına rağmen, mağlubiyet ile sonuçlandı. Bir çoğu davaya ihanet ettiler. Yenilen ve yaralanan Nasuh Paşa, İstanbul'a dönmeden önce birkaç hafta bir adada kaldı. Ahmedoğlu'nun ölümü, Nasuh Paşa ile savaşta değil, bir katilin elinden oldu. Kısa bir süre sonra Halep ve Trablus valilerinin, bölgesi Şam'a kadar uzanan Canbolatoğlu [Ali Paşa] tarafından öldürüldükleri haberi geldi.

Lübnan Dağlarında o dönemlerde Dürzü Emir Fahreddin hiç rahatsız edilmeden hüküm sürüyordu . Her ikisi de Kudüs'ün tekrar geri alınması için yapılacak yeni bir Haçlı Seferinin hayallerini kuran Toskana Arşidükü'nün Floransalı korsanları ile irtibat hâlindeydiler.

Osmanlı İmparatorluğu'na Anadolu'daki itibarını yeniden kazandırmak Kuyucu Murad Paşa'ya düşecekti. Sadaret mührünü teslim aldığında Murad Paşa neredeyse 76 yaşında idi. Boşnak asıllı ve eski Yemen Beylerbeyi olarak İran Şahı'na esir düştüğü zamanlarda İran'daki şartlan inceleme fırsatı bulmuştu. Veziriazam olduktan hemen sonra donanmanın ve ordunun ıslahı için sert tedbirler aldı. Aciz Kaptan-ı Derya Halil Paşa derhal görevden alındı ve altı ay sonra Osmanlı İmparatorluğu iyi durumda iki yeni büyük ve 40 küçük kadırgaya sahipti. Anadolu'daki isyancıların İstanbul'daki ilişkilerini, başkentte oturmayan insanları sıkı bir denetim altına alarak kesti. Hiçbir musahib ve akrabaya taviz venneden en önemli makamlarda oturan birçok kişiyi azletti. Tek sırdaşı, bir kadının oğlu olup, kızı ile evlendirdiği Bağdat Beylerbeyi Ali Paşa idi. Rumeli ve Anadolu beylerbeyliklerini daha yetenekli adamlara verdi ve yokluğunda kendisini temsil edecek yeni bir kaymakam atadı .

Veziriazam, küçük ama seçkin bir ordu ile Anadolu'ya geçtiğinde Kalenderoğlu Ankara'yı kuşatma altına almıştı. Şehre kapanan yeni Kastamonu Sancakbeyi, asiyi 40 top ile uzak tutmaya çalışıyordu. Kuyucu Murad Paşa, affetmeye meyilli görünüyordu, ama Konya'ya girdiğinde tüm suçluları ve şüphelileri idam ettirdi. Konya'dan yola çıkarak güçlü Canbolatoğlu'nun üzerine yürüdü. Eski Karaman başkenti Larende'ye geldi, Silifke Sancakbeyi Muslı Çavuşu ve Toros geçitlerinde Adana'daki muharebeyi kaybeden tehlikeli Cemşid'i yendi. Kuyucu Murad Paşa, bunun üzerine Maraş birlikleri ile birleşerek, 24 Ekim 1607 yılında öncü birlikleri önemli bir mağlubiyet alan Canbolatoğlu'nun üzerine yürüdü. "Yirmi cellat sürekli olarak getirilen esirleri başlarını kesmekle görevlendirilmişti ". Canbolatoğlu, tıpkı savaşa katılan Fahreddin Maanoğlu gibi Halep'e, buradan da Suriye çöllerine geri çekilmek zorunda kaldı. Osmanlılar zaferle esirgeyerek muamele ettikleri Halep'e girdiler. Sipahioğlanlan Şam'a ve silahdarlar Trablus'a gönderilirken, veziriazam buraya kış karargâhını kurdu. Sipahilere ise eyaletlerine dönüp, bahara kadar orada kalma izi verildi.

Öldürülen Tavil Ahmedoğlu'nun kardeşi Mustafa'ya karşı savaşan Cığalazâde Sinan Paşa'nın Mezopotamya Beylerbeyliği'ne getirilen oğlu Mahmud Paşa, daha kış aylarında Bağdat'ı ele geçirdi. Kalenderoğlu ve müttefiki Kmalıoğlu sadece Bursa dolaylarında Anadolu'nun ovalarına akınlar düzenliyorlardı. Canbolatoğlu, önce onların yanına geldi, ama Osmanlılara karşı savaşmalanna yardım etmek yerine gizlice İstanbul'a kaçtı. Ödül olarak kendisine Tımışvar beylerbeyliği verildi. Burada Deli Hasan ile aynı akıbete uğradı: İki yıl sonra
Belgrad'da idam edildi.

Diğer iki isyancı, Bursa'yı Canbolatoğlunun yardımı olmadan ateşe verdiler ve Mihaliç'i alarak, Kalenderoğlu sultanların gücünün beşiği olan Hüdavendigâr Sancağı'nda hüküm sürmeye başladı. Silistre Beylerbeyi, onunla savaşmaya çalıştı, ama boşuna. Kalenderoğlu, ilk kez ortaya çıktığı Aydın ve Saruhan eyaletlerini ve Beylerbeyi Zülfikâr Paşa'nın engellemeye çalıştığı Karaman'ı fethe çıktı.

1608 yılının bahar aylarında Veziriazam Kuyucu Murad Paşa Maraş Eyaleti'ne geldi ve burada Mısır birlikleri ile birleşti. Trablusşam birlikleri de gelince gerçekten de güçlü yeni bir ordu oluşturulmuş oldu.

Amaç, bu sefer Kalenderoğlunu cezalandırmaktı. Kalenderoğlu, yaşlı ve zayıf olarak gördüğü Kuyucu Murad Paşa ile kolayca başa çıkabileceğini düşünüyordu, ama Muslı Çavuş yanından ayrıldı ve Kalenderoğlu Mısırlılara saldırdığında, Halep ve Trablusşam beylerbeylerinin komutasındaki Suriye birlikleri onu yerle bir ettiler. Yenilen Kalenderoğlu birkaç sadık adamı ile birlikte Ardahan'a kaçtı ve en azından hayatını kurtarmak için Şii inancını kabul etti .

Veziriazam Kuyucu Murad Paşa, Sivas'tan hareket ederek, Bağdat'tan kaçan Kürtlerin İran sınırından geçmelerini engellemek için oldukça zor yollardan geçerek yoluna devam etti. Kürtleri yakalamayı başardı ve Adana Beylerbeyi'nin hayatını kaybettiği muharebe sırasında (4 Eylül) Kürtleri yenmeyi başardı. Bunu büyült5 bir ceza mahkemesi izledi. Kuyucu Murad Paşa, Bayburt'ta çok geç gelen Diyarbakır Beylerbeyi Nasuh Paşa'yı sert sözlerle karşıladı. Ama gelişlerini Kuyucu Murad Paşa'ya duydukları şahsi düşmanlıklarından dolayı geciktiren diğer paşalara karşı daha affedici davrandı.

Kuyucu Murad Paşa'nın düşmanlarının etkisinde kalan Sultan I. Ahmed, Murad Paşa'ya kışı Erzurum'da geçirmesini ve bahar aylarında İran üzerine yürümesini emretti. Ama Osmanlı gücünü Anadolu, Suriye ve Kürt bölgelerinde tekrar tesis etmeyi başaran veziriazam, bu emre itaat etmeyi reddetti. Ayrıca askerler de iki yıl süren bir seferden sonra nihayet İstanbul'a geri dönmek istiyorlardı. Kuyucu Murad Paşa, Hasan Paşa'nın yumuşak karakteri sebebi ile sürekli olarak isyan ruhunu taşıyan Mısır'ın tekrar huzura kavuşturulduğunu biliyordu; Kulkıran Mehmed, ülkeyi baskı altına tutma ve her yeri talan etme hakkını kendilerinde bulan Memlükleri cezalandırmış ve ülkeyi sağduyulu ıslahlar ve yararlı çalışmalar ile huzura kavuşturmuştu204. Bu yüzden Kuyucu Murad Paşa, sultanın güvenini kazanan düşmanlarının tüm çabalarına rağmen kışı başkentte geçirdi.

1609 yılının bahar aylannda İran Şahina savaş açmayı kabul etti, ama önce Anadolu'daki isyanların son izlerini de ortadan kaldırmak istedi. İsyancıların kalan son liderleri Muslı Çavuş ve Manisalı Yusuf'u önemli vaatlerle kendi tarafına çekmeyi başardı. Muslı Çavuş, kısa bir süre sonra Zülfikâr tarafından öldürüldü ve Yusuf, veziriazamın çadırında kahve içerken cellada teslim edildi .

Böylece isyancılardan sadece 1607 yılında Floransa Arşidükü ile bir antlaşma imzalayan Maanoğlu Fahreddin kalmıştı. Osmanlı donanması Kaptan-ı Derya Mehmed Paşa komutasında onu Fenike Limanı'nda buldu ve 1612 yılında boyun eğmek zorunda bıraktı . Vaat ettiği vergiyi ödemeyip, Frenklerle irtibata geçtiğinde - iki yıl boyunca İtalya'da görüldü - Kuyucu Murad Paşa'nın ölümünden sonra veziriazamlığa getirilen Nasuh Paşa, Küçük Ahmed Paşa'yı üzerine gönderdi. Birçok savaşta tecrübe edinen bu vezir, Dürzü emir Fahreddin'i kovmayı, kalelerini ele geçirmeyi, kardeşini ve yardımcısı Nasreddin'i yenmeyi başardı.

Fahreddin Maanoğlu daha sonra İstanbul'da At Meydaninda idam edildi .

Kuyucu Murad Paşa, bir seferinde sultanın da ziyaret ettiği, Üsküdar ordugâhından henüz ayrılmamıştı.
Ancak birkaç hafta sonra sultanın kesin emri ile doğrudan Tebriz'e doğru yola çıktı. Buraya gelen İran Şahini, tekrar geri alınan bu şehrin yakınlarında yendi (Haziran 1610) ve kışı Diyarbakır'da kış karargâhında geçirdi. İran Şahı, Kanunî Sultan Süleyman zamanında belirlenen sınırların tekrar kabulünü öngören banş tekliflerinde bulundu. Buna göre Osmanlı İmparatorluğu Sultan III. Murad zamanında yapılan fetihlerden feragat edecekti. Bu teklifler tabii ki reddedildi ve Veziriazam Kuyucu Murad Paşa, tam yeni bir saldırının hazırlıklarını yaparken, nihayet yaşına yenik düştü. Fethettiği topraklarda 5 Ağustos 1611 tarihinde hayata gözlerini yumdu.

Anadolu'da korkaklığını ve yeteneksizliğini yeterince göstermiş, Arnavut asıllı entrikacı yeni Veziriazam Nasuh Paşa, İran elçilerini İstanbul'a getirdi . Burada sadaret mührünü teslim aldı ve sultanın kızlarından biri ile evlendi . Osmanlı devleti, üç yıl süren görüşmelerden sonra yenilen Iran Şahı'nın şartlarını kabul etmek zorunda kaldı (1612). Tebriz, Şirvan, Revan, Gilan, Demirkapı eyaletlerini yaklaşık 136 verimli yerleri barındıran 14 sancak ile birlikte kaybettiler. Sadece Irak sının tekrar düzeltildi ve Dağıstan'daki Osmanlı müttefiklerine dokunulmayacaktı . Şah, her yıl ipek kumaş olarak ödenen vergiyi bundan sonra da ödemeyi kabul etti. En azından dışa karşı görünüşü korumak için kabul edilen bu şart , aslında şahın en büyük oğluna timar olarak verilen Tebriz'in karşılığı idi. Sultan I. Ahmed, yeni bir Kuyucu Murad Paşa bulmaya çalışmıştı, ama boşuna.

Hediyeler iki yıl boyunca gönderilmeyip, Gürcistan İranlıların saldırısına uğradığında, kısa bir süre öncesine kadar "imparatorluğun tek yetkili kişisi" olduğu ile övünen Nasuh Paşa'nın ölümünden sonra 1615 yılında Iran savaşı tekrar başladı . Damad Oküz Mehmed Paşa, veziriazam olarak ordunun başına geçti. Yanlarında bir müneccim ile birlikte kış karargâhının kurulduğu Halep'e gelindi . Sonraki yıl, Kara Davud Paşa komutasındaki Rumeli birlikleri ile Van, Diyarbakır ve Bağdat birliklerini etrafına topladı. Kars dolaylarına geldi ve kalesi kırk gün süren kuşatmaya direnen Revan'ı kuşattı. Kış aylarında geri çekilmesi ordunun neredeyse dağılmasına sebep oluyordu . İran'dan geri dönen sipahiler, istanbul'a "fakir, çıplak ve üstü başı yırtılmış bir vaziyette sultanın sipahilerinden çok dilencilere benzeyen" bir şekilde geldiler . Bunun üzerini Damad Öküz Mehmed Paşa, sultanın eniştesi olmasına rağmen, 1617 yılı başında makamından alındı ve neredeyse hayatını da kaybedecekti. Kuyucu Murad Paşa tarafından yetersiz olduğu gerekçesi ile görevinden alınan eski Kaptan-ı Derya Halil Paşa, 18 Ocak'ta veziriazamlığa getirildi ve resmen ya ölmeyi, ya da zafer kazanmayı vaat etti . İran Şahı, ipek vergisinin indirilmesini talep etti, ama Sultan I. Ahmed bunu kabul etmedi. İran elçisi tutuklandı . 1617 yılının Kasım ayında Osmanlı ordusu yeniden Anadolu'ya geçeceği sırada, çocukluktan sıyrıldıktan sonra gururlu, imparatorluğun büyüklüğünün bilincinde olan ve belirli bir heybet kazanmış bir padişah olarak hüküm sünnüş Sultan I. Ahmed hayata gözlerini yumdu. Osmanlı Devleti'nin onurunun korunması için gerekli İran savaşının sorumluluğunu kendisinden sonra tahta çıkan aklî dengesi bozuk kardeşi Mustafa'ya bıraktı.

Üç ay sonra, 26 Şubat 1618 tarihinde deli Mustafa tekrar gençliğinin tamamını geçirdiği mahbesine kapatıldı ve bir fetva ile Sultan I. Ahmed'in hırslı, büyük oğlu II. Osman tahta çıktı.

Vezir Halil Paşa, bu hadiseler olurken Diyarbakır'da kış karargâhında idi. Orduyu güçlendirmek için tıpkı 1616 yılında olduğu gibi yine Tatar Hanina başvurdu. Canbek Han, Anadolu'ya geldi ve ordunun bir bölümü yeni Batum Beylerbeyi komutasında Gürcistan'a akın ederken, Tatarlar Nahcivan dolaylarında akma çıktılar.

1618 yılının bahar aylarında Halil Paşa Tebriz'e geçti ve görüşmeleri burada devam ettirdi. Ama Canbek Han, görüşmelerin sonuçlarını bekleyemeyecek kadar sabırsızdı. Diyarbakır, Van, Sivas birlikleri, Halep Valisi Abaza Paşa ve Rumeli sipahileri ile Erdebil'de bulunan şahın üzerine yürümek için aceleyle Serav'a doğru hareket etti. Bu birliklerden bir tek yeniçeriler, Osmanlı disiplinine uygun olarak savaşıyorlardı.

Tatarlar ve Anadolu birlikleri vahşi bir güruh gibiydi. İran komutanı Karçıgay Han onları büyük bir mağlubiyete uğrattı. Rumeli, Van ve Diyarbakır Beylerbeyleri savaş alanında hayatlarını kaybettiler.

Halil Paşa buna rağmen Erdebil'e doğru devam etti. Savaş istemeyen şah, bunun üzerine tekrar barış teklifleri getirdi. Üç beylerbeyinin hayatını kaybettikleri savaş meydanında önceki barışın şartları aynen kabul edildi. Halil Paşa, Tokat üzerinden geri döndü. İstanbul'a vardığında, bu aşağılayıcı barıştan dolayı öfkeli olan yeni Sultan Genç Osman tarafından derhal 18 Ocak 1619 tarihinde görevden alındı ve yerine tekrar selefi Damad Öküz Mehmed Paşa getirildi . İran elçileri yine ipek taşıyan arabalar, fil ve gergedan gibi nadir hayvanlar eşliğinde bu Rafızîlere hakaretler yağdıran halkın gözleri önünde istanbul'a geldiler . Iran Şahı ile Çağatay bölgesindeki Özbek akrabaları arasında 1622 yılında çıkan savaş, İranlıları birkaç yıl boyunca meşgul etti. İranlılar bu arada Kandahar, Hürmüz ve Lahora'ya kadar ilerlediler.

Orduyu tembelliğe alıştırmak Genç Osman'a göre değildi. Gratiani'nin ihaneti, Lehler tarafından gördüğü destek, Lehlerin Tutora bölgesindeki mağlubiyeti ve Hotin'in Lehler tarafından işgali, batıda yeni bir savaş başlatmak için yeterli sebepleri sağlıyordu. Ama 1621 yılında hiçbir sonuç getirmeyen savaşlar, yeniçerilerin yetersizliğini kanıtlıyordu. Bu yüzden Genç Osman genel bir ordu ıslahına hazırlandı .

Genç Osman'ın cimri olması; eski gelenekleri hiçe sayması; Pertev Paşa'nın kızı ile evlendikten sonra şeyhülislâmın kızına da talib olması ve geceleri sarhoş askerleri yakalamak için sokaklarda dolaşması, orduda planlanan reformdan, özellikle de savaşa bizzat giden padişahların devrini tekrar getirmeye ve böylece imparatorluğu kurtarmaya çalışmasından daha az öfke yaratmıştı . Lehistan'a karşı bir şey yapamıyordu, ama Anadolu'daki durumlar, İran ile eski savaşı tekrar başlatmak için fırsat sunuyordu. Kendi hazinesinden 800 bin altın harcayarak güçlü bir filoyu donattı, Berberistan birliklerini yanına çağırdı ve Mekke'ye hacca gitmek istediğini ileri sürdü .

Donanma, sultanın binmesi için hazır bekliyordu ki, buna engel olmak üzere yeniçeriler bir araya toplandılar. Şeyhülislâmın fetvası, onu yolundan döndürememişti. 18 Mayıs 1622 tarihinde asiler, Genç Osman'ın hocası Ömer Ağa'nın sarayını talan ettiler. Bir gün sonra sadece yeniçeriler değil, sipahiler ve onlar tarafından çağrılan ulema da At Meydanı'nda toplandılar. Şeyhülislâm, sultanın aralarında Ömer'in ve Veziriazam Dilaver Paşa'nın da bulunduğu altı musahibinin teslim edilmesini istedi. Genç Osman, onlan vermeyi reddetti. Asiler bunun üzerine hiçbir engelle karşılaşmadan sarayın ilk avlusuna kadar ilerlediler. Kısa bir süre sonra Divân'ın kapısına vardılar. Akli dengesi bozuk Sultan I. Mustafa'yı bulmak üzere hareme kadar ilerlemeye cüret ettiler.

Onu her zamanki gibi sessiz bir vaziyette odasında buldular. Genç Osman nihayet kızlarağasını ve veziriazamı öfkeli kitleye teslim etti, ama boşuna. Ulemanın direnmesine karşın Sultan I. Mustafa tekrar tahta oturtuldu ve hükümdar ilan edildi. Ata binemeyecek kadar zayıf olduğu için eski saraya ve Orta Cami'ine taşımak zorunda kaldılar. 20 Mayıs'ta yeniçeri ağası, barışma tekliflerinde bulunduğu için öldürüldü. Kara Davud Paşa, Sultan I. Mustafa'nın annesi tarafından veziriazamlığa getirildi. Genç Osman, henüz öldürülen yeniçeri ağasının evinde idi. Yanı başında Hüseyin Paşa yeniçerilerin öfkesine kurban gitti. Sultan Genç Osman, başında kirli bir sarık, perişan bir at üzerinde alaylar ve tehditler altında İstanbul sokaklarından geçirilerek muzaffer yeniçerilerin kışlasına getirildi. Yeniçeriler, hayatını bağışlamak istediler, ama Kara Davud Paşa ve yeni Valide Sultan'da hiç acıma yoktu. Kara Davud Paşa, Genç Osman'ı Yedikule zindanlarına götürdü. Genç Osman burada veziriazam ve birkaç subay tarafından en aşağılık biçimde öldürüldü . "Kutsal bedeni", diyor Evliya Çelebi "eski bir hasırın üzerine yatırıldıktan sonra cebecibaşı Gafur Ağa sağ kulağını ve bir yeniçeri parmağındaki yüzüğü almak için parmağını kestiler". Naaşı, gizlice Sultanahmet Cami'inde
defnedildi.

Katiller, bu rezaletin meyvelerini çok uzun süre toplayamadılar. Kara Davud Paşa'dan sonra veziriazamlığa Mere Hüseyin Paşa getirildi. Selefi gibi o da durumu kontrol altına alamadı ve orduyu Anadolu'ya göndermek isteyince, makamından alınmasını talep ettiler. Valide Sultan, belirlediği üç kişi arasından seçim yapmalarını istedi.

Cevapları:

"Mustafa seçsin" oldu. Ama bu şekilde seçilen veziriazam askerlerin hoşuna gitmedi ve bahar aylarında devletin en yüksek makamına Gürcü Mehmed Paşa getirildi. Veziriazam, sipahilerin, kutsal yerlerin vakıf yönetimini talep edip, hatta bu isteklerine dahil olmaları derecelerine varan anarşinin önünü kesmek için tedbirler almaya başladı.

Yıl daha sona ermeden Anadolu'daki eyaletler, sadece kendi efendilerine karşı zafer kazanabilen yeniçerilerin ve sipahioğlanlarının hakimiyetine karşı ayaklandılar. Bağdat'ta büyük bir isyan başladı . Trablus Beylerbeyi Yusuf Paşa, saray kapıkullarına boyun eğmekte olan, yeni hükümeti tanımayı reddetti.

Diyarbakır'da Hafız Ahmed Paşa ayaklandı. Erzurum'da, yetmiş akçe karşılığında satın alınan Kafkaslı bir köle olan ve kendi yetenekleri sayesinde yükselen Hristiyan asıllı Abaza Mehmed Paşa, ellerine Genç Osman'ın kanı bulaşan ve onu tutuklayıp her türlü kötü muamelede bulunmuş olan, Erzurum'u talan eden yeniçerilere karşı isyan bayrağını açtı. Aynı yeniçeriler, Ahıska'yı ele geçiren şahın üzerine gönderildiklerinde sefere çıkmayı reddettiler . Abaza Mehmed Paşa, onları kaleye toplayıp, kapattı ve onlara burada "boyun eğdirdi" . İstanbul'daki yeniçeriler Kaptan-ı Derya Halil Paşa'ya Abaza Mehmed Paşa'nın dostu olarak düşmanlık beslediler ve veziriazamın da Erzurum'daki Abaza Paşa'nın hamisi olduğunu iddia ediyorlardı. Anadolu'daki vergileri toplamakla görevlendirilen sipahilerin suçları yüzlerine karşı açıkça söyleniyordu. Bazı sipahiler, "şehirlerde ve köylerde öldürüldüler". Bir zamanlar Anadolu'da asi olarak savaşan askerler, kibirli yeniçerilerin yerini almaya hazırdılar.

1623 yılı başlarında sipahiler yine ayaklandılar. Kara Davud Paşa'nın Osmanlı hanedanının tüm şehzadelerini ortadan kaldırmak ve Osmanlı tahtına akli dengesi bozuk eniştesi Sultan Mustafa yerine, onun kız kardeşlerinden birinden olan oğlunu geçirmeye çalıştığını ve devlet için tehlike arz ettiğini iddia ettiler.

Bunun üzerine Genç Osman'ın katlinde parmağı olan Kara Davud Paşa ve katline katılan tüm diğerlerinin teslim edilmesini ve Genç Osman'ı öldürdükleri yerde öldürülmelerini talep ettiler. 8 Ocak'ta Sultan Mustafa sarayın penceresinde göründü ve Kara Davud Paşa'nın cezalandırılmasını onayladı; hatta kesik başını getirenlere yılda 400 skudi getiren bir timar vereceğini açıkladı. Divân'da Genç Osman'ın katillerinden biri olan cebecibaşının başı vuruldu. Kara Davud Paşa bir saman yığını altına saklanmış hâlde bulundu. Ölümle burun buruna gelince, Sultan Mustafa tarafından imzalanmış ve Genç Osman'ın katlini emreden bir fermanı gösterdi. Bunun üzerine yeniçeriler onu ortalarına aldılar ve bir an için sanki Kara Davud Paşa tekrar veziriazamlığa getirilecekmiş gibi göründü . Ama yeniçerilerden bir kısmı onu Yedikule Zindanlarına götürdüler ve burada Sultan Mustafa'nın yazılı emri ile başı kesildi .

Mere Hüseyin Paşa 5 Şubat'ta Gürcü Mehmed Paşa'nın yerine geçti ve her türlü tedbiri almaktan çekinmeyerek, asıl hükümdar gibi davranmaya başladı. Hristiyan elçileri "öfkeli, tehlikeli, vahşi bir hayvan" gibi hakaretlere boğuyordu ve dokunulmazlıklarına rağmen, ulema sınıfından insanları dövdürüyordu. Ulema, çiğnenen onurlarının intikamı için Anadolu'daki asilerin kazanmasını yürekten Abaza Paşa, gerçekten de yolu üzerinde bütün yeniçerilerin mülklerine el koyarak İstanbul'a doğru ilerliyordu. Sadece Bursa'ya kadar gelen Cığalazâde Mahmud ve yeni yeniçeri ağası, karşısına çıkmaya cesaret ettiler. Abaza Paşa, Ankara'yı kuşattı ve şehri ele geçirdi . Nisan'da ulema da ayaklandı, ama yeniçeriler bu ayaklanmayı acımasızca bastırdılar . Ağustos'ta sipahiler tekrar yeniçerilere karşı isyan ettiler ve yeniçeri kışlasına sığınan Mere Hüseyin Paşa'nın teslim edilmesini istediler. Taraftarları, onu ellerinde silahları ile savunmayı göze alamadılar ve sipahilerin talebini yerine getirdiler. Sürgündeki Halil Paşa geri çağnlarak, Mere Hüseyin Paşa'nın yerine getirildi. İstanbul'a gelişine kadar Sultan I. Ahmed'in damatlarından biri olan Kemankeş Ali Paşa devlet işlerinin yönetimini üstlendi.

Askerler, emrinde 17 beylerbeyi ve 16 sancakbeyi bulunan ve yeniçeri olmayan herkese karşı gösterdiği adalet ve esirgeme ile büyük saygı gören Tokat ve Sivas fatihi Abaza Paşa'ya karşı bir seferin düzenlenmesini

istiyorlardı260. Bu emri verecek olan padişah ise bulunamıyordu. Nihayet saraya geldi, ama işler öyle gelişmişti ki, nihayet akli dengesi bozuk bir insanın ve birkaç suçlunun askerî anarşiye dayanan karanlık iktidarı sonunda çöktü. Valide Sultan, oğlunun kurtarılması için Genç Osman'ın kardeşlerini kurban vermeye hazırdı, ama boşuna. Yeni veziriazam şehzadeleri köşke yanına getirtmişti. Bir gün sonra, 11 Eylül 1623 tarihinde saraya 30 bin kişi hücum etti. Sultan Mustafa direnmedi, aksine etrafında olup bitenleri anlamsız gözlerle seyrediyordu ve kendi adını bile zor söylüyordu. Şehzâde Murad, toplanan insanların isteği üzerine Divân'ın kapısında belirdi. Beyaz kadife elbiseler içinde, incilerle bezenmiş kırmızı perdeler örtülü, altın ve mücevher süslü dört sütunlu bir divân üzerinde oturuyordu. Şeyhülislâm elini öptü ve Murad, başını bu yasa koruyucusunun omzuna eğdi. Askerler, karşılarında "dolgun yüzlü, siyah sakallı, gri gözlü, geniş omuzlu ve
arslan pençesi gibi elleri olan uzun boylu, güçlü, genç bir adam" gördüler . "Başkent, yeni bir görüntüye
kavuştu ve genç yaşlı herkes mutlu idi . imparatorluk nihayet yeni bir sultan bulmuştu .
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Osmanlı İmparatorluğu - 1538-1640 Dönemi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir