Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Her Taşın Altında CFR'mi Var?

Burada Dünyayı Yöneten Kişiler ve Gizli Örgütler hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Her Taşın Altında CFR'mi Var?

Mesajgönderen TurkmenCopur » 13 Tem 2012, 02:14

HER TAŞIN ALTINDA CFR Mİ VAR?

Haluk Hepkon


Council on Foreign Relations (Dış İlişkiler Konseyi), yani CFR, 1921 yılında ABD'de kuruldu. Foreign Affairs isimli bir dergi de yayımlayan CFR'nin, ABD'nin dış politikalarının oluşumunda belli ölçülerde etkili olduğu biliniyor. Ama Wikileaks sızıntısının ve Tunus ile Mısır'da patlayan halk hareketlerinin ardından, CFR'nin bu olayların arkasındaki asıl güç olduğu şeklinde iddialar ortaya saçıldı. Bu iddialar özellikle bazı aydınlarımız tarafından sıkça dile getirildi.

CFR'nin ABD emperyalizminin ihtiyaçları doğrultusunda politikalar öneren bir kuruluş değil de asıl amaçlarım saklayan gizli bir örgüt olduğu iddiası, aslında ne yeni ne de bize özgü. Bu türden iddiaların sahiplerine göre CFR "gizli, masonik, dünyayı işgal etmeyi amaçlayan siyonist" bir örgüt. Esas amacı "Tek Dünya Devleti"ni kurmak. Bu yüzden de "Yeni Dünya Düzeni"ni ilan ettirdi.

CFR dışında Bilderberg, Trilateral Komisyon, Kuru Kafa ve Kemikler gibi başka gizli örgütler de mevcut. NATO ve BM Genel Sekreterleri de, IMF, Dünya Bankası başkanları da, AB yönetimi de, bazı devlet ve hükümet başkanları da bu gizli örgüt tarafından 'atanıyor'.

Bu iddianın birçok türevi ve bu türevlerin de çeşitli siyasi sonuçları mevcut. Ama işin esasım CFR'yi Yeni Dünya Düzeni'nin sorumlusu ilan eden iddialar oluşturuyor. Yeni Dünya Düzeni'nin tehdit ettiği Türkiye'de ve Ortadoğu'da bu türden iddialar çok yanlış siyasi sonuçlara yol açabiliyor. Ama bu iddialara ve sonuçlarına geçmeden önce CFR'nin ve hakkındaki iddiaların ortaya çıkış sürecini incelemek gerekiyor.

Bir Gizli Örgütün Doğuşu

CFR ile ilgili komplo teorilerinin ortaya çıkışlarını daha iyi anlamak için öncelikle Profesör Carroll Quigley'nin (1910-1977) Tragedy and Hope (Trajedi ve Umut) ve The Anglo-American Establishment: From Rhodes to Cliveden (Anglo-Amerikan Kurumu: Rhodes'dan Cliveden'a) isimli kitaplarım ele almak gerekiyor.

Kitaplarında İngiliz ve ABD'li seçkinlerin oluşturduğu gizli bir örgütün 20. yüzyıldaki etkileri üzerinde duran Quigley, aslında bu konuya ilk kez 1949 yılında yazdığı The Anglo-American Establishment'da değinmişti. 1981 yılında, yani Quigley'nin ölümünden sonra, basılan bu kitapta Cecil Rhodes ve Alfred Milner tarafından 1891 yılında kurulan bir gizli örgütten bahsedilmekteydi. Söz konusu örgütte bir araya gelen ABD'li ve İngiliz (Anglo- Amerikan) seçkinler bu iki ülke tarafından yönetilen bir dünya devletini hedeflemekteydi.

Quigley'e göre bu örgütün Round Table (Yuvarlak Masa) gibi birçok ismi vardı ve bu farklı isimleri kullananlar bile aslında aym örgütten bahsettiklerini bilmiyordu. Yazar "Milner Grubu" ismini kullanmayı tercih etmişti.

1966 yılında yayımlanan Tragedy and Hope'da yine Milner grubuna değinildi. Quigley kitabında bu grubun amaçlarına değil, gizli kalma çabasına karşı olduğunu ifade etmekteydi.

Quigley'e göre her şey 1891 yılında Cecil Rhodes, William T. Stead ve daha sonraları Lord Esher olarak bilinecek olan Reginald Baliol Brett'in Londra'da bir araya gelmeleriyle başlamıştı. Burada temelleri atılan topluluğun lideri Cecil Rhodes olmuştu. Stead, Brett ve aralarına katılan Lord Milner "üçlü cunta"yı oluşturuyordu.

Rhodes, İngiliz emperyalizminin çıkarlarını ve sömürgelerdeki konumlarını koruyacak böylesi bir oluşumu yıllardır planlıyordu. Stead bu plandan 1889'da, Brett ise 1890 yılında haberdar olmuştu. 1902 yılına kadar bu oluşumdan çok az sayıda kişinin haberi vardı. Bu dönemde Rhodes liderdi ve Stead'in oluşum üzerinde büyük bir etkisi vardı.

Emperyalizmin ve sömürgeciliğin ideologlarından Cecil Rhodes bir papazın oğluydu. 1870 yılında Natal'da bir pamuk çiftliğinde çalışmak üzere Afrika'ya gitti. Daha sonra elmas peşine düştü. 1873 yılında Oxford Üniversitesi'ne girdi ve bu okulu bitirene kadar zaman zaman İngiltere'ye geri gitti. 1881 yılında Cape Town Parlamentosu'na seçildi; 1885 yılında bulunan Transvaal altın madeninin hisselerinin bir bölümünü aldı ve 1887 yılında "Gold Fields of South Africa"yı kurdu. Onun sayesinde sömürgeleştirilen büyük bölge daha sonra Rodezya diye anılacaktı. 1890 yılında Cape Town sömürgesinin başbakanı seçildi ve bundan sonra da Güney Afrika'yı İngiliz yönetimi altında birleştirmek için mücadele etti. 1891 yılı geldiğinde dünya üzerindeki elmas madenlerinin yüzde 90'ına sahip olmuştu. Rhodes'un 1888 yılında kurduğu De Beers, günümüzde bile elmas piyasasının en önemli şirketlerindendir.

İngiliz sömürgeciliğinin dünya çapında yayılması ve imparatorluğun buna göre örgütlenmesi, Rhodes'un en büyük düşüydü. İlk hedefi İngilizce konuşan ülkeleri ve İngiliz sömürgelerini bir araya getirmekti. Bu bir araya gelişin İngiltere'nin içinde bulunduğu ekonomik sıkıntıları da gidereceğini umuyordu. Bunun için eğitimin çok önemli olduğunu düşünüyordu. Eğitilmiş genç erkeklerin Cizvitlere benzer bir biçimde örgütlenmesini ve İngiliz sömürgeciliğini yaymasını düşlüyordu. Bu yüzden ölümünden sonra, vasiyeti gereği, onun ideallerine hizmet edebileceği düşünülen zeki gençlere Oxford Üniversitesi'nde burslar verildi.

Peki, Rhodes'un bu çalışmalarının gizli bir amacı var mıydı? Rhodes'un savunduğu fikirler gizli bir örgüte mi aitti? Aslında bu iki sorunun da yanıtı aynıydı: Hayır!

Rhodes'un amacını Lenin, ünlü kitabı Emperyalizm'de son derece anlaşılır bir biçimde özetlemişti . Lenin kitabında emperyalist politikayı en arsız biçimde savunanlardan birisi olarak gösterdiği Rhodes'un Stead'e 1895 yılında söylediklerini aynen aktarıyordu:

"Dün East-End'deydim, işsizlerin yaptığı bir toplantıda bulundum. Ateşli söylevler dinledim orada. Bunların hepsi tek bir çığlıktan ibaretti: Ekmek! Ekmek! Dönüşte, bütün sahneyi yemden yaşıyor ve emperyalizmin önemini bir kez daha kavrıyordum. Benim en büyük düşüncem toplumsal soruna bir çözüm getirmek: Birleşik Krallık'ın 40 milyon nüfusunu kanlı bir iç savaştan kurtarmak için, bizler, sömürge politikacıları, fazla nüfusu yerleştirebileceğimiz, fabrikalarımızın ve madenlerimizin ürünleri için yeni pazarlar kazanabileceğimiz yeni topraklar elde etmek zorundayız. Her zaman söylerim, imparatorluk bir mide sorunudur. İç savaştan kaçınmak istiyorsanız, emperyalist olmak zorundasınız".

Görüldüğü gibi Rhodes'un amacı son derece açıktı. Bu amaç içinse imparatorluğa, yani devlet aygıtına güveniyordu. Yaptığı bu devlet aygıtını emperyalist bir çizgiye sokacak kadrolar yetiştirmekten ve onları bir araya getirmekten ibaretti. Kısacası ortada ekonomi-politiğin yasaları dışında bir sır bulunmamaktaydı.

Rhodes'un öldüğü 1902 yılından 1925 yılma kadar, oluşumun yeni lideri Lord Milner oldu. Milner, 1910 yılında "The Round Table Journal: A Quarterly Revieıv of the Politics of the British Empire" isimli dergiyi yayımlamaya başladı. Quigley'e göre bu dönemde guruptan beş kişi Lloyd George ile yakın ilişki içindeydi ve 1912'den sonra yedi kişi The Times'da önemli görevler üstlenmişlerdi.

1920 yılında RIIA, yani "Royal Institute of International Affairs - Uluslararası İlişkiler Kraliyet Enstitüsü" kuruldu. Örgütün ABD'deki ayağı olan CFR ise 1921 yılında kuruldu. Bu dönemde Yuvarlak Maşacılar içerisinde Philip Kerr'in (Lord Lothian) ve Lionel Curtis'in isimleri öne çıktı. 1925 ile 1940 yılları arasında grubun lideri Kerr oldu. Quigley, Kerr'in 1940 yılında ölümünden sonra grubun liderliğinin büyük bir ihtimalle Robert Henry Brand (Lord Brand) tarafından yürütüldüğünü söylüyordu.

Yuvarlak Masa oluşumunun ilk iki kuşağı kendilerini örgütlü bir topluluk olarak görmüyordu. Fakat üçüncü kuşakla birlikte önemli değişiklikler oldu. Milner'ın etkisi altındaki bu yeni kuşak gizli bir örgüt gibi davranma eğilimi gösterdi. Selefleri gibi eğitimli olmayan bu yeni kuşak, devraldıkları politik güçle birlikte ülkenin yıkımına karşı mücadeleye girişti. Quigley'e göre ilk kuşak kendisini "İngiltere", ikinci kuşak "topluluk", üçüncü kuşaksa "gizli bir örgüt" gibi görmekteydi.

Yuvarlak Masa ve Amerikan Emperyalizmi

Peki, tüm bu olanlar ve CFR'nin kurulması, Lord Milner ve çevresinin "şeytani bir planları" olduğunu mu göstermektedir? Aslında, hayır. Yuvarlak Masa çevresi inişe geçen İngiliz emperyalizminin sorunlarını çözme amacıyla yola çıkan ve sonrasında "gizli örgütçülük" oynayan bir gruptan ibarettir. Bunların, aşağıda daha geniş işleneceği üzere, o dönemde Avrupa'ya gelen ABD'li diplomatlarla görüştükleri ve bu görüşmelerin ardından CFR'nin kurulduğu doğrudur. Ama bu sürecin asıl nedeni, söz konusu dönemde ABD'nin emperyalist bir politikayı benimsemekte olmasıdır. Bu benimseme süreci sonrasında belirlenen stratejilerde Yuvarlak Masa çevresinin de belli ölçülerde payı olmuştur. Ama burada belirleyici olan, yeni gelişmekte olan Amerikan emperyalizminin dünya pazarına açılma ihtiyacı içerisinde olmasıdır. Yuvarlak Masa grubu bu açılma sürecinde ufak bir ayrıntıdan başka bir şey değildir.

Kısacası, CFR, gizli bir örgütün karanlık amaçları doğrultusunda değil; dünyaya açılmak isteyen ABD emperyalizminin ihtiyaçları çerçevesinde kurulmuştur.

Meseleyi daha iyi açıklayabilmek için tekrar Carroll Quigley'e dönelim. Quigley, The Anglo-American Establishment isimli eserinde manda sisteminin ilk kez George Louis Beer'in 1 Ocak 1918 tarihinde ABD hükümetine verdiği bir raporda dile getirildiğini ifade eder. Aynı fikir ayrıca 1918 yılının Aralık ayında Lionel Curtis'in The Round Table dergisinde yayımlanan bir makalesinde de işlenmişti.

Curtis'e göre ABD'nin gelecekteki durumu en önemli meseleydi ve Paris'teki Barış Konferansı'na bağlıydı. Yazıda beş sene önce bir Amerikalının 1918 yılında olacakları asla tahmin edemeyeceği iddia ediliyordu. Oysa söz konusu tarihte iki milyon ABD askeri Avrupa'ya gelmişti ve bunlar imparatorları tahtlarından indirmekte, cumhuriyetler kurmakta, Avrupa'nın haritasını tekrar çizmekteydi. ABD eski alışkanlıklarını bırakmakta ve İngiltere'yle birlikte özgürlük için savaşmaktaydı.

Gerçekten de "Windows of Freedom" isimli bu makale, mandacılık idealinin ilk kez basılmış haliydi. Bu fikir önce Lord Milner'ın grubu tarafından seslendirilmişti. Kaldı ki grubun etkileri bununla da sınırlı değildi. Quigley, ABD Başkanı Woodrow Wilson'ın sömürgelerden sorumlu uzmanı sıfatıyla Paris'teki Barış Konferansı'na katılan George Louis Beer'in 1912 yılından beri Yuvarlak Masa üyesi olduğunu söylüyordu. Yuvarlak Maşacılar konferansta hem Lloyd George'un danışmanlığını yapmış, hem de Beer'in ileride kurulacak olan Milletler Cemiyeti'nin hazırlıklarıyla ilgilenecek komisyonun manda bölümünün başı olmasını sağlamıştı.

Alman karşıtlığı ve İngiliz taraftarlığıyla bilinen Beer, "Inquiry" denilen kurulda da sömürgeler meselesiyle ilgileniyordu. Başkan Wilson, bu kurulu Birinci Dünya Savaşı esnasında ABD'nin kapsamlı savaş amaçlarının ve barışla ilgili öngörülerinin şekillendirilmesinde yardımcı olması için görevlendirmişti.

Wilson ve Albay Edward Mandell House tarafından ülkenin önde gelen akademisyenleri ile uluslararası politika uzmanları arasından seçilen 150 kişilik kurul, 1917 yılının Aralık ayı başında New York'ta çalışmalarına başlamış, yaklaşık bir ay sonra da çalışmalarının sonucunu bir rapor şeklinde sunmuştu. Wilson, komplo teorilerinde adı sıkça geçen Albay House'u 1915 yılında "dış politika danışmanı" sıfatıyla Avrupa'ya görüşmeler yapmaya yolladı. Wilson'un, Amerikan Kongresi'nin 8 Ocak 1918 tarihli birleşik oturumunda yaptığı konuşmayla dünyaya ilân ettiği on dört ilkenin temelini bu rapor oluşturacaktı.

Peki, tüm bu ilişkilerden yola çıkarak, ABD'nin Birinci Dünya Savaşı'na girmesinde ve daha sonraki emperyalist faaliyetlerinde Yuvarlak Masa çevresinin belirleyici olduğunu söyleyebilir miyiz? Bu sorunun yanıtı da hayırdır.

Nitekim bu çevrelerin dayatmasıyla alınan kararların bir bölümü kısa bir süre sonra etkisini yitirmiştir. Örneğin 1919 yılında kurulan ve komplo teorisyenleri tarafından "dünya hâkimiyetinin amaçlandığının açık bir işareti" olarak kabul edilen Milletler Cemiyeti, emperyalist ülkeler üzerinde hiçbir etkisi olmadığı için İkinci Dünya Savaşı'nı engelleyemeyecek ve 1946 yılında kapanacaktı. Bunun da çok basit bir nedeni vardı. Emperyalizm çağında bir emperyalist grubun bir başka emperyalist grupla birleşmesi ya da bütün emperyalist devletleri kapsayan bir tür "ultra emperyalizm" ittifakı ancak geçici olabilirdi.

Gerçekten de Milletler Cemiyeti ölü doğmuş bir çocuk gibiydi. Fransa, Wilson'un ilkelerini komik ve gereksiz bulmuştu. İngiltere ise Milletler Cemiyeti'ni sadece ABD'yi kendi yanında siyaset sahnesine sokmak ve böylece tekrar avantajlı bir hale gelmek için istiyordu. ABD'nin içinde olduğu bir Milletler Cemiyeti Anglosakson bir dünya düzeni kurabilirdi.

İngiltere sömürgelerin devamı için olmazsa olmaz gördüğü deniz hâkimiyetinden taviz vermeye kesinlikle yanaşmıyor; tam tersine bu hâkimiyeti Atlantik aşırı bir ittifakla destekleyerek, imparatorluğu insan gücü ve hammadde açısından desteklemeyi ve böylece dünya çapındaki faaliyetlerine devam etmeyi planlıyordu.

İngiltere'nin başlarda Milletler Cemiyeti'ni desteklemesinin bir başka nedeni de Amerika'nın kolaylıkla yönlendirilebileceğini düşünmesiydi. Onlara göre Başkan Wilson zayıf biriydi ve Lloyd George onu parmağında oynatıyordu. Nitekim Howe da Wilson'ın İngilizlere karşı zaaf içinde olduğunu söylüyordu:

"Wilson, İngiliz denemeci Walter Bagehot'un bir hayranı. Wilson'un birçok çalışması Bagehot'un bazı eserlerinden esinlenmiş. Platon'un Filozof Kral'ına benzer bir devlet adamı anlayışım Wilson Bagehot'dan alıyor. Toplumsal özgürlüklerin ve anayasal düzenin anası olarak İngiltere'yi görüyor. Wilson'un Amerikan Anayasal sisteminde eleştirdiği yönler yalnızca İngiliz modelini tam olarak taklit etmeyen yönleri."

Ama bütün bunlar yeterli olmadı ve Yuvarlak Masa grubunun ABD'yi İngiltere'nin yanında siyasete çekme faaliyetleri boşa çıktı. Tarihi ve ülke siyasetlerini gizli örgütler ya da kişisel zaaflar yönlendirmemekteydi. Savaş sonrasında izolasyoncu siyasetlerin egemen olduğu ABD, Milletler Cemiyeti'ne katılmayı reddetti. Bu durum Yuvarlak Masacılar'da büyük bir hayal kırıklığına yol açacaktı.

Kısacası ABD'nin savaşa girmesinin ve başlarda Yuvarlak Masa grubunun emperyalist söylemini dikkate almasının nedeni, gizli örgüt faaliyetleri değildi. Bu nedenleri ve süreci daha iyi anlamak için ABD'nin emperyalist olma sürecine kısaca bir göz atmamız gerekiyor.

ABD'nin Emperyalist Olma Süreci

ABD'nin dış politikası, kuruluşundaki özel şartlar nedeniyle, uzunca bir süre yayılmacı olmamıştı. İlk başkan George Washington, 1796 yılındaki vedasında, yabancı milletlerle olan ilişkilerde temel kuralın ticari ilişkileri geliştirmek, siyasi ilişkileriyse asgari seviyede tutmak olduğunu ifade ediyordu.

Ama ticaret ile siyaset arasındaki ilişkiyi koparmak imkânsızdı. Nitekim 1823 yılında ilan edilen Monroe Doktrini bir değişimin haberini veriyordu. ABD, artık Amerikan kıtasını nüfuz alam olarak görüyor ve Avrupalı ülkelerin Amerikan kıtasına karışmamaları gerektiğini belirtiyordu. 1861 ile 1865 yılları arasındaki İç Savaş'ın ardından yaşanan sanayileşmeyle toplumun yapısı hızla değişecekti.

1873 buhranı sonrasında sermaye büyük bir hızla tekelleşmeye başladı. Bu dönemde Andrew Carnegie çelik sektörünü ele geçirmiş, John D. Rockefeller'in Standard Oil'i petrol piyasasına egemen olmuştu. Ülkeyi saran demiryolları sistemlerinin dördü John Piermont Morgan'ın hâkimiyetine girmişti. Diger ikisiyse banker Kuhn ve Loeb ailelerine aitti.

J. P. Morgan, 1901 yılında sermayesi bir milyar dolar olan United States Steel Corporation'ı kurdu. Bu dönemde Wall Street firmaları belirli sanayi dallarındaki girişimleri birleştirmeye çalışmaktaydı. 1909 yılında ülkedeki toplam üretimin hemen hemen yarısı, toplam işletmelerin yüzde biri tarafından yapılıyordu. 1912 yılında bankalar, sermayelerinin toplamı 22 milyar doları aşan 341 şirketi ortak yöneticilerle denetlemekteydi. Söz konusu şirketlerin büyüklüğü kendi aralarında anlaşmalarına, rekabeti ortadan kaldırarak tekelleşmeye başlamalarına yol açtı.

Kısacası ekonomik şartların beraberinde getirdiği bu tekelleşmenin şeytani bir planla ya da belli bir etnik ve/veya dini topluluğun çabalarıyla ilgisi yoktu.

Ama yavaş yavaş ortaya bir sorun çıkmaktaydı. Sermayenin bu tekelleşme eğilimine karşılık, eldeki coğrafya tükeniyordu. ABD iki okyanus arasında uzanan geniş ve zengin topraklar sayesinde o zamana kadar içe dönük bir siyaset izlemişti. Artık "genç adamların gidebileceği bir Batı" kalmamıştı. ABD'nin 65 milyarı geçen ulusal servetinin yarıdan fazlasının 40 bin ailenin elinde toplandığı 1890 yılında bakir bölgelerin "fethedilmesi" tamamlanmıştı. Devlet Nüfus Bürosu'nun açıklamaları ABD'nin artık doğal sınırlarına ulaştığını kanıtlamaktaydı. Bundan sonra gözleri dışarı dikmek gerekecekti. Nitekim öyle de oldu.

Alfred Taylor Mahan'ın dünya çapında bir devlet olmak için deniz gücünün gerekli olduğu fikrini işlediği Tarihte Deniz Gücünün Etkisi 1660-1783 isimli kitabının, bu dönemde yayımlanması tesadüf değildi. Arkası çabuk geldi. Önce Hawaii'ye ve Nikaragua'ya müdahale edildi. 1897 yılında Theodore Roosevelt bir savaşın çıkması gerektiğini ve bu ne savaşı olursa olsun sevinçle karşılayacağını söylüyordu.

Genel kanı "Amerikalıların artık dışarıya bakmaya, yabancı pazarlar aramaya başlamalarının gerektiği" şeklindeydi. 1898 yılında İspanyol-Amerikan Savaşı'yla ABD sömürgeci bir güç haline geldi. ABD; Küba, Porto Rico, Filipinler ve Guam'ı İspanya’dan devralmasına rağmen buralarda yaşayanlara vatandaşlık hakkı vermeyerek, hukuken sömürgeci bir devlet haline gelmişti.

ABD artık bir dünya gücü haline geliyordu. 1903 yılında kanal açılması planlanan Panama'da "devrim" yaptırıldı. Dışarıya müdahaleler giderek artıyordu.

Woodrow Wilson'un başkan seçilmesinden sonra, yeni dönemin gereklerine uygun yapılanma devam etti. Önce gümrük tarife sistemi değiştirildi. 1912 yılında para sistemi ele alındı. 1913 yılında çıkarılan Federal Rezerv Yasası bir komplonun sonucunda hazırlanmamıştı. Emperyalist bir ülkenin ihtiyaçlarını gidermeye yönelikti. Federal Rezerv banknotlarıyla hükümet kontrolü altında esnek bir para sistemi kuruldu. Bu sistem hükümetin dünya savaşının yol açtığı krizi atlatmasını sağlayacaktı.

Gerçekten de Birinci Dünya Savaşı'nın başladığı 1914 yılında ekonomide ciddi bir gerileme baş gösterdi. Ama savaş bu gerilemeye karşı etkili bir ilaç olacaktı. Savaş esnasında silahlanmaya çok büyük paralar harcayan İngiltere için ABD önemli bir kaynak haline geldi. Amerikan Endüstrisi artık önemli ölçüde İngiliz Hazinesi'ne dayanıyordu. 1915 yılında özel bankaların müttefiklere borç verme konusundaki siniri andırılmaları kaldırıldı ve ABD ekonomisinin ayakta kalması, tamamen bir müttefik zaferine bağlı bir hale geldi. 1916 yılında İngiliz savaş malzemelerinin yüzde 40'ı ABD'den almıyordu. 1917 yılında savaşa girilirken müttefiklere satılan mal tutarı 2 milyar dolar civarındaydı.

Nitekim Wilson, İngiltere'deki ABD Büyükelçisi Thomas Nelson Page'in ABD savaşa girmediği takdirde İngiltere'nin iki hafta içerisinde iflas edeceğini haber vermesi üzerine daha fazla beklemedi. Oysa aynı Wilson, kamuoyuna ABD'nin savaşa girmesinin asıl amacının ulusal çıkarları korumak değil, "dünyayı özgür ve adil bir yer yapmak" olduğunu söylüyordu. Tabii ki, bu iddianın gerçekle uzaktan yakından hiçbir ilişkisi yoktu.

Aslında bu gerçek Wilson'un ünlü ilkelerinde de açıkça ortadaydı. Söz konusu ilkelerin İkincisi denizlerin serbest kullanımını, üçüncüsüyse ekonomik engellerin kaldırılarak ticaretin serbestleştirilmesini talep ediyordu. Bunlar, dünya çapında ekonomik etkinlik kurmak isteyen ABD açısından gerekliydi. Kendi kaderini tayin hakkıyla ilgili beşinci ilkeyse, aslında sömürgeleri emperyalistlerin müdahalesine açık hale getirmeyi hedeflemekteydi. Kısacası ABD savaşa ne ulvi amaçlar ne de gizli örgütler öyle istediği için girmişti. Savaşın tek amacı emperyalist paylaşımdan arzu edilen payı alabilmekti.

"Beyaz Adamın Yükü"nü Kim Sırtlayacak?

Yuvarlak Masa çevresi ABD'de Birinci Dünya Savaşı öncesinde J. P. Morgan ve şirketleri sayesinde örgütlenmişti. Aradaki ilişkiler gizli bağlantılarla değil, uluslararası finans ağları sayesinde açıktan kurulmuştu. Emperyalizm çağında kapitalist gruplar arasında, dünyanın ekonomik yönden paylaşılması esasına dayanan bazı ilişkilerin doğması, buna bağlı olarak da siyasi gruplar ve devletler arasında, dünyanın paylaşılması ve sömürgeler için savaşın esasına dayanan ilişkilerin kurulması son derece normaldi.

Her iki tarafın da ortak çıkarları mevcuttu. Bu yüzden gerek Wilson'a danışmanlık yapan Inquiry isimli kurul içinde, gerekse de Paris Barış Konferansı'na gönderilen diplomatlar arasında, Yuvarlak Masa grubunun fikirleri son derece etkiliydi. İleride kurulacak olan CFR ve IPR (Institute of Pasific Relations - Pasifik İlişkileri Enstitüsü) bu temelde yükselecekti. Bu sayede Yuvarlak Masa çevresinin fikirleri ABD kamuoyunda bilinir hale geldi.

ABD Başkanı Wilson tarafından Paris Barış Konferansı'na gönderilen Frederic C. Howe da Milner Grubu'yla ilişki kuran Amerikalı diplomatlardan birisiydi. Howe'un yaptığı görüşmeler sonucunda elde ettiği izlenimler söz konusu grubun amaçlarını ve sınırlarını göstermek açısından önemlidir.

Howe'a göre, Wilson'un projelerini destekleyen Milner grubunun Amerika'ya ilişkin niyet ve amaçları idealist olmaktan uzaktı. Howe'un hatıratından alınan aşağıdaki bölüm, ABD'yi kafalarındaki emperyalist projeye dâhil edemeyen Yuvarlak Masa grubunun hayal kırıklığını ifade etmektedir:

"Bir akşam, birkaç genç İngiliz beni Hotel Chatham'da ziyaret ettiler. Oxford'lu, Cambridge'li, arkadaş canlısı, sevecen ve parlak gençlerdi. Birkaç gün sonra beni kahvaltıya davet ettiler. Gidince, Lloyd George'un evinde olduğumu ve beni davet eden Philip Kerr'in, Lloyd George'un asistanı olduğunu öğrendim. O ve iş arkadaşları Lionel Curtis, Arnold Toynbee ve diğerleri 'Lord Milner'in Adamları' olarak biliniyorlardı. Yuvarlak Masa dergisinin editörleriydiler, tüm İngiliz kolonilerinde emperyal konferanslar düzenlemişlerdi.

"Yakın Doğu'dan bahsettik. Konuyla yakından ilgiliydiler. Kendi kaderini tayin hakkıyla ilgilendiklerinden ve Mısır, İran ve Afrika'da emperyalist maceralara kalkışanların işlediği suçlardan haberdar olduklarından şüphe etmedim. Birbiriyle çatıştığını keşfettiğim anlaşmalardan ve Mezopotamya ile İran'daki İngiliz petrol yatırımlarının aktivitelerinden bahsettim. Finansal emperyalizm konusuna da girdim ve devamlı bir barış için emperyalist sömürünün sona ermesi gerektiğini söyledim. Yakın Doğu meselesini çözmeye yardımcı olacaklarını hissetmiştim.

'"Ekonomik emperyalizm' sözünün anlamını bilmediklerini görünce çok şaşırdım. Onlara göre emperyalizm, ekonomik değildi; beyaz adamın görevlerinden biriydi. Kendi kendini idare yeteneğinden yoksun halkların iyiliği için üstlenilen kutsal bir görevdi. Savaş, ekonomik çıkarların çatışmasıyla uzaktan yakından alakalı değildi. Maalesef, meseleler iş dünyasının sınırları içinde halledilmek durumunda kalınıyordu, bu doğruydu ama Dışişleri Ofisi bu durumdan etkilenmiyordu. Bayrak yatırımcıyı takip ediyordu belki ama bu sadece, yatırımcı, elini nereye atsa kutsal addedilen bir İngiliz vatandaşı olduğunda böyleydi. Emperyalizm olmayan bu emperyalizm sonuna kadar devam ettirilmeliydi ve Anglosaksonlar tarafından devam ettirilmeliydi. Ama İngiltere bunu artık tek başına yürütemiyordu. Ülke cephelerde çok kan kaybetmişti, Dışişlerini besleyen Oxford ve Cambridge, yetenekli bir kuşağı yitirmişti. Beyaz adamın yükünü sırtlama konusunda güvenilebilecek bir Amerika vardı; Amerika yardım etmeliydi. Bu yükü Ermenistan'a taşımalıydı.

"'Ama', diye karşılık verdim, 'Ermenistan tehlikeli bir yer. Avrupa ve Asya arasındaki bir tampon. Ermenistan'a hâkim olacak güç, Mezopotamya, İran ve Hindistan'da İngiliz İmparatorluğu'nun çıkarlarını, Türkiye'ye, Orta Avrupa'ya ve mutlaka devrimci bir Rusya'ya karşı korumak zorunda kalacaktır. Ermenistan'ı alacaksak eğer, büyük bir ordu ve donanma gücüne ihtiyacımız olacak; Avrupa'daki her güç odağıyla takışmayı, kesinkes, Türklerle ve Araplarla karşılaşmayı göz önüne almamız gerekecek. Bana öyle geliyor ki, Amerika'dan tüm ağırlığı taşıması yani Avrupa'nın güvenliğini sağlaması, İngiltere ve Fransa'nın omuzlarından emperyalist yatırımları koruma görevini alması istenecek. Bizden, en büyük, en tehlikeli ve en masraflı işi istiyorsunuz'.

"Genç adamlar tehlikeyi kabul ettiler. Tanıştığım her İngiliz gibi onlar da, Amerika'nın, Kanada, Avustralya ve diğer koloniler gibi, İngiltere'ye borçlu olduğunu düşünüyorlardı. İmparatorluğa borcumuzu ödemekten gurur duymalıydık. Amerika'nın egemen bir ülke değil, kolonyal bir dayanak olduğunu ileri süren bir sabit fikre saplanmışlardı.

"Bu türden genç üniversiteli İngilizlere, Ellis Island'da, Washington'da ve New York'taki kulüplerde de rastlamıştım. Ama Paris'te tanıştıklarım sayesinde onları iyice anladım. Parçası oldukları memuriyet İngiltere'nin en muhteşem yönüydü. Oxford'da ve Cambridge'de aldıkları eğitimle, zorlu bir rekabetten sonra Dışişleri'ne giriyorlardı. Bu süreç onları, tıpkı Cizvitler gibi, imparatorluğun en adanmış hizmetkârlarına çeviriyordu. Savaştan önce bu adamlar, özellikle Lord Milner'ın ekibi, Kanada'da, Avustralya'da ve Güney Afrika'da bulunmuşlardı. Evlerini, eşlerini, dostlarını ve alışık oldukları her şeyi geride bırakıp, dünyanın uzak köşelerinde yalnızlık çekerek yaşamışlardı. Emperyalist amaçlar uğruna fikir üretmişlerdi. Muhafazakâr ya da liberal olmaları bir şeyi değiştirmiyordu; imparatorluk hepsinin ortak tutkusuydu. Ona hizmet edilmeliydi; güçlendirilmeli, devamlılığı sağlanmalıydı. Söz konusu imparatorluk olunca gerçeklere sırt çeviriyor, aleni yanlışlıklara karşı kör, delıllere karşı sağır hale geliyorlardı. Bu olağanüstü etkin örgüt, sömürge halkların bastırılmış istekleri hariç her şeyden haberdardı; sömürge halklara siyasi özgürlük dışında her türlü hakkı tanıyordu.

"Bu genç adamlarla konuşurken, İngiliz beyefendilerinin ve Oxford'daki akademisyenlerin doğası üzerine kafa yordum; ekonomik çıkarlarına değinen konuları tartışmakta, zaman içinde kabiliyetsizliğe dönüşmüş bir isteksizlik gösteriyorlardı. Hindistan, Mısır, Afrika, Mezopotamya, aristokratların genç oğulları için kariyer fırsatları sunuyordu. İngiltere çok kalabalıktı; ticaret tercih edilmiyordu, devlet memuriyeti onların tek olanağıydı. Emperyalizmi sona erdirmek demek, iş imkânını sona erdirmek demekti. Askerlere orduyu, denizcilere donanmayı ya da ruhban sınıfına Kilise'yi lağvetmeyi teklif etmek gibi bir şeydi. İnsan ekmek kapısını yok edecek fikirleri dinlemek istemez ve ancak söz sahibi bir İngiltere, imtiyazlı oğullarını gözetebilirdi; sömürgelerdeki memuriyetler sona erse açlıktan ölürlerdi, şerefleri pahasına ticaret yapmak ya da işçi olarak başka ülkelere göç etmek zorunda kalırlardı.

"Görmezden gelmek istedikleri başka bir çıkar daha vardı. İngiltere, kendi dayanaklarını sömürüyordu, milyarlarca pound, geri kalmış ülkelerde, hisse senedine, petrole, elmas ve altın madenlerine, kauçuk plantasyonlarına yatırılıyordu. Yatırımı yapan, zengin aristokratlardı. Ülkedeki ekonomik meselelerin uzağında kalıyorlardı, iş dünyası bayağıydı, benimsedikleri esas çıkarların dışındaydı. İskenderiye'deki bombardıman ya da Boer Savaşı, altın veya elmas madeni sahiplerini hiçbir şekilde ilgilendirmiyordu. Yine de, İngiltere'nin cüzdanına dokunulduğunda yatırımcı sınıfı acıyı hissediyordu. O zaman basında sesler yükseliyor, Dışişleri karşılık veriyor, İngiltere öfkeleniyor, savaş gemileri harekete geçiriliyordu; İngiliz vatandaşlarının haklarının tehdit altında olduğu söyleniyordu.

"Gerçekte, İngiliz parasının değeri etkilenmiş oluyordu. Emperyalizmin ekonomik sebepleri tamamen görmezden geliniyordu. İşçi Partisi'nin bile, imparatorluğa karşı kafası karışık bir hürmeti vardı, gelenekten kaynaklanan bir hürmet.

Oxford'lu genç adamlar, kutsal payesi biçtikleri ekonomik çıkarlarını, bizim askerlerimizin korumasını istiyorlardı. Ermenistan hareketinin amacı buydu; Amerika'nın görevi her zaman önüme sürülüyordu."

Howe'un yazdıklarından da Yuvarlak Maşacıların İngiliz emperyalizminin sorunlarına çare arayan bir çevre oldukları anlaşılmaktadır. Palazlanmakta olan ABD emperyalizmi bu grubun etkisinden ve gücünden faydalanmış; ama söz konusu grubun İngilizce konuşan ülkelerden oluşan bir federasyon kurulması gibi aklına yatmayan senaryolarım da fazla ciddiye almamıştı.

Milner grubunun 1920 yılından 1938 yılına kadarki amacı Avrupa'da Almanya'nın yeniden ayağa kaldırılmasıyla Fransa ve Rusya'ya karşı güç dengesini korumak, sömürgelerde ve ABD'de İngiltere'nin ağırlığını arttırmak ve ikisinden birisi tehlike oluşturduğu takdirde, Almanya'yı doğuya doğru Rusya'nın üzerine sürmek oldu. Esas amaçları dünya üzerinde ABD-İngiltere, Almanya ve Rusya (Sovyetler Birliği) arasında üçlü bir güç dengesi kurmaktı.

İkinci Dünya Savaşı yaklaşırken grubun esas politikası yükselen emperyalist güç olan ABD ile ilişkileri güçlendirmekti. Olası bir savaşa ABD'nin de girmesinin İngiliz zaferini güvence altına alacağını düşünüyorlardı. Bu yüzden üst düzey birçok kadrolarını Washington'a gönderdiler.

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Milner grubu ile ABD'deki tanıdıkları arasındaki ilişki kuşkusuz devam etti. Ama artık güç ilişkileri iyiden iyiye değişmişti. Komplo teorisyenlerinin iddialarının aksine, Yuvarlak Masa çevresi her şeye kadir bir güç değildi. Zaman zaman başarılı hamleler yapmış ama bütün çabalarına rağmen İngiltere'nin dünya egemenliğini yitirmesiyle birlikte etkisini kaybetmişti. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ABD emperyalizmi dünyaya hâkim olmak isteyen yeni bir güç olarak ortaya çıkmıştı. Bu yükselen gücün Yuvarlak Masa çevresi tarafından yönetilmesi tabii ki söz konusu bile olamazdı. Zaten bu somut durum nedeniyle komplo teorisyenleri bile CFR'den bahsetmekte, Yuvarlak Masa grubuna sadece tarihsel bir olguymuş gibi değinmektedirler.

Günümüzde CFR, ABD emperyalizminin sinir merkezlerinden sadece birisidir. Bu oluşum siyasetlerini Yahudilerin, uzaylıların ya da gizli bir örgütün sapkın programına göre değil, ABD emperyalizminin karşılaştığı sorunlar çerçevesinde üretmektedir. Siyaset yapan herkes CFR gibi kuruluşların ne dediğini dikkatle izlemelidir. Ama bu söylenenleri takip ve analiz etmek başkadır, emperyalizm kavramını iğdiş eden gizli örgüt kurguları yaratmak başka. Nitekim aşağıda da gösterilmeye çalışılacağı üzere, "CFR'cilik" diye de tanımlayabileceğimiz bu türden kurgular, giderek daha da akıldışı bir hal almakta ve siyasi olarak son derece gerici sonuçlara yol açmaktadırlar.

Kaynakça
Kitap: Soros, CFR ve Arap Ayaklanması
Yazar: Orhan Koloğlu, Mehmet Ali Güller, Barış Doster, Haluk Hepkon
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Her Taşın Altında CFR'mi Var?

Mesajgönderen TurkmenCopur » 13 Tem 2012, 02:14

"CFR'cilik" Ne Zaman Ortaya Çıktı?

Carroll Quigley, yeni bir emperyalist güç olarak dünyaya açılan ABD'deki hâkim sınıflar ile daha eski bir emperyalist olan İngiltere'deki hâkim sınıflar arasındaki ilişkileri doğru tespit etmiş ama yanlış yorumlamıştı. Üstelik bu yanlış yorumlamanın nesnel bir zemini de mevcuttu. Quigley, kitaplarında bahsettiği bu çevrelere yakın birisiydi ve zaten bunu hiç saklamamıştı. Dolayısıyla bu türden ilişkilerin kurulmasını ve kendisinin "gizli örgüt" diye tarif ettiği çevrelerin amaçlarını destekliyordu. Onun tek itirazı söz konusu ilişkilerin gizlıliğineydi. Sanki başka türlüsü olabilirmiş, dünyanın paylaşılması ve sömürülmesiyle ilgili meseleler, kitlelerin karşısında açıkça tartışılabilirmiş gibi.

Ama yine de Quigley'e haksızlık yapmamak gerekiyor. Zaman içerisinde mesele yanlış bir yorumdan çok daha farklı noktalara gitti. ABD'li aşırı sağcılar onun tezlerini olabilecek en aşırı noktalara kadar götürüp, kendi akıl dışı komplo teorilerine dayanak noktası yaptılar. Gelinen nokta o kadar acayipti ki Quigley'in kendisi bile "CFR'ciliği" kabul etmedi ve karşı çıktı. Ona göre komplo teorisyenlerinin yazıları tahrifat ve yanlışlarla doluydu. Quigley, komplo teorisyenlerinin iddia ettiği gibi, bir takım gizli örgütlerin ülkeyi kontrol ettiğini hiçbir zaman söylemediğini, sadece bunların siyasi gelişmeleri etkilediğinden bahsettiğini ifade ediyordu.

Komplo teorisyenleri, Quigley'nin Milner grubunun uluslararası finans çevreleriyle ilişkileri ve ABD-İngiltere, Almanya ve Rusya arasındaki "üçlü güç dengesi" hakkında söylediklerini, (Yahudi) uluslararası finans çevrelerinin hem Nazileri hem de Bolşevikleri el altından destekledikleri saçmalığına dayanak yapmışlardı. Bu saçmalıklara göre Yuvarlak Masa ve CFR ile Bolşevikler arasında ilişkiler mevcuttu. Oysa Quigley, Milner grubuna ait binlerce sayfa evrak incelediğini ve bu evraklar arasında böylesi bir ilişkiyi gösteren hiçbir kanıt olmadığını ifade ediyordu. Üstelik Quigley'e göre komplo teorisyenlerinin uluslararası finans çevrelerini yekpare bir blok olarak göstermeleri de doğru değildi. Kendisi kitabında bu çevrelerin çeşitli parçalardan oluştuğunu ve kendi aralarında sıklıkla mücadele ettiklerini belirtiyordu.

Ama bütün bunlar Quigley'nin söylediklerinin aşırı sağcı komplo teorisyenleri tarafından kullanılmasını, yani "CFR'cilik"in doğuşunu engellemeyecekti. Bu doğuş süreci esnasında Paıvns in the Game (Oyundaki Piyonlar) ve Red Fog över America (Amerika Üzerindeki Kızıl Sis) kitaplarının yazar William Guy Carr ve diğer komplo teorisyenlerinin de önemli katkıları olmuştu.

Burada zamanlama üzerinde de durmak gerekiyor. "CFR'ci" diye tarif edebileceğimiz çalışmaların ortaya çıkış tarihi son derece anlamlıdır. Bu türden kitaplar antikomünizmin ABD siyasetinde ana akım haline geldiği, Senatör Joseph McCarthy'nin her taşın altında komünist aradığı hastalıklı bir döneminin ardından yayımlanmaya başlamıştı.

Bu durum "CFR'ci" tezlerin antikomünist içeriğini açıklamaktadır. Bu içerik ülkemizdeki yurtsever aydınların "CFR'ci" sistem eleştirilerini bile, eleştirmenlerinin niyetinden bağımsız bir biçimde, etkilemekte ve bu sözde eleştirilere sola düşman bir hava vermektedir.

Bu noktadan daha ileriye gitmeden önce Quigley'nin tezlerini çarpıtan "CFR'ci" komplo teorisyenlerinin önde gelenlerinin görüşleri incelenmelidir. Böylelikle "CFR'cilik"in geçirdiği evrimi izlemek ve bu akımın ideolojik içeriğini anlamak mümkün hale gelecektir. Aşağıda ayrıca ülkemizdeki "CFR'ci" çevreler tarafından sıklıkla gönderme yapılan bir takım "araştırmacı"lara ve bunların "araştırma"larına da değinilecektir.

Aşırı Sağın Komplo Teorileri

Quigley'in tezlerine ilk el atanlardan birisi The Naked Capitalist: A Revieıv and Commentary on Dr. Carroll Quigley's Book 'Tragedy and Hope' isimli kitabıyla W. Cleon Skousen oldu. Bu kitabın üçte birinde Tragedy and Hope tekrarlanmakta, kalan bölümlerdeyse Skousen'ın kendi yorumları okuyucuya sunulmaktaydı.

1971 yılında John Birch Topluluğu'nun sözcüsü Gary Ailen'ın None Dare Cali It Conspiracy (Kimse Buna Komplo Demeye Cesaret Edemiyor) isimli kitabı yayımlandı. John Birch Topluluğu'nun kurucusu şirret bir antikomünist olan Robert W. Welch'di. Senatör McCarthy'nin arkadaşı ve destekçisi olan

Welch, Çin'de öldürülen John Birch isimli misyonerin komünizmle mücadelede verilen ilk şehit olduğunu düşündüğü için kurduğu derneğe onun adını vermişti. Topluluk üyeleri 1972 yılındaki Amerikan Başkanlık seçimi öncesinde söz konusu kitaptan beş milyon adet dağıtmıştı.

Allen’ın kitabına göre ABD'yi "Insider -İçerdekiler" denilen bir grup azınlık yönetmekteydi. Rotschild, Rockefeller, VVarburg gibi ailelerden oluşan Yahudi kökenli bu azınlık, CFR çatısı altında bir araya gelmişti. Birleşmiş Milletler'i de bunlar kurdurmuştu. Amaçları Birleşmiş Milletler aracılığıyla ABD'yi işgal etmekti.

Allen'e göre bu azınlık federal devletin gücünü genişleterek aslında ABD'yi sosyalizme götürmekteydi! Allen'in evlere şenlik tanımlamasına göre sosyalizm serveti dağıtmaya dönük bir program değildi. Sosyalizm serveti birleştirmeyi ve yönetmeyi amaçladığı için aslında zengin azınlığın işine gelmekteydi!

Bunlar tabii ki Allen'in şahsi fikirleri değildi. Nitekim Allen'in sözcülüğünü yaptığı John Birch Topluluğu 1991 yılında bu yüzden Los Angeles bölgesinin tamamen sosyalistler tarafından ele geçirildiğini söyleyebilmişti.

McCarthy destekçisi bu topluluğun kurucu Robert Welch komünizmin zenginler tarafından tasarlandığına inanıyordu. Welch de sonunda CFR konusuna el attı. Ona göre Birleşmiş Milletler de "komünist işi" idi! Hatta komplonun tarihi çok daha eskilere dayanmaktaydı. Welch tam da bu noktada komplo teorisi külliyatının en önemli isimleri olan John Robison'un ve Nesta Webster'ın "eserleri"ne dadandı ve sonunda İlluminati'yi bütün komploların sorumlusu ilan etti. Buna göre İlluminati Fransız Devrimi'nin, Ekim Devrimi'nin,

devletlerin ve dinin (Hıristiyanlığın) çökmesinin tek nedeniydi.

Bu saçmalıklar kısa süre içerisinde John Birch Topluluğu'nun söylemine yerleşecekti. Nitekim topluluk 1967 yılında bu alanın klasiklerinden sayılan John Robison'un Proofs of a Conspiracy (Komplonun Kanıtları) isimli kitabını yayımlayacakü.

Emperyalizmi Yöneten Bir Örgüt Kurgusu

ABD'deki muhafazakâr kesimlerin çoğu buraya kadar özetlenmeye çalışılan saçmalıkları paylaşmaktaydı. Nitekim zaman içerisinde Ailen ve Welch'in görüşleri aşırı sağcı "Milisler", "Hıristiyan Kimliği Hareketi" gibi kesimler tarafından da benimsenecekti. Bunlara göre kapitalizm ve serbest piyasa şimdiye kadar bulunmuş en doğru sistemdi. Ama Yahudi kökenli bir azınlık CFR gibi yerlerde örgütlenerek bu güzelim sistemi suiistimal etmekte ve hem ABD'yi hem de Bolşevikleri yönetmekteydi. Emperyalizmin tekelleşme eğilimi, sermayenin belirli ellerde toplanması ve büyümek için kanunları önemsememesi, bu kesimler tarafından "kötü niyetli bir azınlığın komploları" olarak yorumlanmaktaydı.

Komplo teorisi yatağına dökülen bu antikomünist zırvaların ortak noktası emperyalizmi aklamalarıydı. Çünkü komplo teorilerine göre sistem değil söz konusu örgütler ve/veya Yahudiler suçluydu. Bunlar o kadar güçlüydü ki yeri geldiğinde sisteme bile meydan okuyabilmekteydi. Örneğin Welch 1952 yılında yayımlanan May God Forgive Us (Tanrı Bizi Bağışlasın) isimli kitabında ABD Başkanı Truman'ın komünist bir sempatizan olduğunu öne sürüyordu. Welch'e göre Kore Savaşı esnasında Truman ve General MacArthur arasında yaşanan gerginlikler bunun en güzel kanıtıydı.

Dan Smoot 1962 yılında yayımlanan The Invisible Government (Görünmeyen Hükümet) isimli kitabında Welch ile aynı fikirleri dile getirdi. CFR üyesi Başkan Truman General MacArthur'un "Çin'i işgal etmesine", sanki bir generalin kendi kafasına göre uluslararası siyaset arenasına müdahalesi normalmiş gibi, izin vermemişti. Aslında Kore Savaşı’nın sonucu, Mac Arthur'un böyle bir güce sahip olmadığını zaten göstermişti ama Smoot'un bu türden ayrıntılarla ilgilenecek vakti yoktu.

Ona göre İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra CFR üyeleri Julius C. Holmes ve Edward Stettinius, yasak olmasına rağmen Sovyetler Birliği'ne tanker satmıştı. Bu tankerlerle taşman petroller sayesinde Çin, Kore'ye girmişti. Yani Smoot, CFR'nin zaman zaman ABD'nin çıkarlarına ters tutumlar aldığını iddia ediyordu. Buna göre CFR-ABD ilişkisinde belirleyici olan CFR idi. Örneğin ABD, Berlin'i bir bütün olarak ele geçirebilecekken Doğu Berlin'i Sovyetler Birliği'ne bırakmıştı. Yine aynı şekilde Çekoslovakya'da Sovyetler Birliği'ne bırakılmıştı.

Bütün bunların nedeniyse Franklin D. Roosevelt idi. Roosevelt'i ikna edenler ise her ikisi de CFR üyesi olan George Kennan ve Philip E. Mosely olmuştu. Bunların amacı yeni kriz bölgeleri yaratmak ve bu krizleri kullanarak ABD'yi yönetmekti. Açıkça görüldüğü üzere burada yönetilecek olan ABD emperyalizmiydi. George Kennan’ın CFR'nin dergisi Foreign Affairs'de "Mister X" imzasıyla çıkan ve Sovyetler Birliği'ne karşı Soğuk Savaşı başlatan yazısı, CFR'nin amacının Sovyetler Birliği'ni desteklemek ya da ortadan kaldırmak değil kriz yaratmak ve bu krizi sürdürmek olduğunu göstermekteydi.

Kurukafa-Kemikler ve Rakowski Protokolleri

Antony C. Sutton 1973 yılında yazdığı National Suicide: Militan/ Aid to the Soviet Union (Ulusal İntihar: Sovyetler Birliği'ne Askeri Yardım) isimli kitabında Soğuk Savaş'ın amacının komünizmi engellemek olmadığını söylüyordu. Sutton, Kore ve Vietnam savaşlarından yola çıkarak bu fikre varmıştı. Yazar daha sonra Wall Street and the Bolshevik Revolution (Wall Street ve Bolşevik Devrimi), Wall Street and the Rise ofHitler (Wall Street ve Hitler'in yükselişi) ve Wall Street and FDR (VVall Street ve FDR) isimli kitapları kaleme aldı.

Sutton'a göre Wall Street'teki zengin elitler hem Bolşevik Devrimi'ni hem de Hitler Almanyası’ın desteklemişlerdi. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra komplo devam etmiş; Birleşmiş Milletler, Ortak Pazar, COMECON, NATO, UNESCO, SEATO, CENTO, Varşova Paktı ve son olarak da Trilateral Komisyon kurulmuştu. Bunların hepsi Yeni Dünya Düzeni'nin işaretleriydi.

Tabii ki Sutton'un bu konudaki iddialarının hiçbir temeli bulunmamaktaydı. O, piyasa şartları altında kontrol edilmesi mümkün olmayan ticari ilişkilerden yola çıkarak saçma sapan bir tarih kurgusuna varmıştı. Bu kurguya göre ABD'deki elitler 1917 Devrimi sonrasında Sovyetler Birliği'ne özellikle saldırmamıştı. Gerçekteyse ABD ve diğer emperyalist kuvvetler Bolşevik Devrimi'ni boğmak için var güçleriyle uğraşmış ama başarılı olamayınca daha uzun süreli bir kuşatma stratejisi benimsemişlerdi. Sutton o kadar devrim karşıtı bir ruh haline sahipti ki, onun bulunduğu noktadan bu bile kabul edilemezdi. O, güç dengelerinin mecbur kıldığı bu durumu bir ihanet olarak görüyordu. Bu bakış açısına göre devrim sonrasında para kazanmak için Sovyetler Birliği'nin maden çıkarmasına yardımcı olanlar bile komünizmi desteklemekteydiler.

Sutton, 1980'li yıllarda America's Secret Establishment: An Introduction to the Order ofSkull and Bones (Amerika'nın Gizli Kuruluşu: Kafatası ve Kemikler örgütüne bir giriş) isimli kitabı yayımladı . Sutton bu kitapta öncelikle Quigley'in fikirlerini "geliştirmeye" çalışıyordu. Ona göre Quigley, Milner grubuyla ilgili çok değerli bilgiler vermiş ama teşkilatın ABD'deki kesimi hakkında yanılmıştı.

Sutton'a göre bütün kötülüklerin kaynağı CFR değil, CFR'nin içindeki "Kurukafa ve Kemikler" örgütüydü. CFR'de bir komploya karışması mümkün olmayan birçok kişi bulunmaktaydı. Üstelik üye isimlerini her isteyenin öğrenebileceği CFR, komplolar düzenleyebilecek bir gizli örgüt değildi.

Komplo işini CFR'deki daha dar bir örgüt düzenliyordu. Bu örgüt 1832 yılında Yale Üniversitesi'nde General William Huntington Russell ve ABD başkanlarından William Howard Taft'ın oğlu Alfonso Taft tarafından kurulmuştu.

Sutton, Bolşevikler ve Wall Street bankerleri arasındaki ilişki iddialarını "Rakowski Protokolleri"ne dayandırıyordu. Daha sonra söz konusu protokoller neredeyse bütün komplo teorisyenleri tarafından kullanılacaktı.

Komplo teorisyenlerine göre Protokoller Sovyetler Birliği'nin Paris Büyükelçiliği görevini de yapmış olan Cristian Jureviç Rakowski'ye aitti. Rakowski, ajan olduğu gerekçesiyle Gabriel G. Kuzmin tarafından sorgulanmıştı. Bu sorgunun tutanaklarından oluşan Protokoller daha sonra, her nasılsa, Bolşeviklerle gönüllü olarak savaşan İspanyollar tarafından bulunmuş ve 1950 yılında Madrid'de yayımlanmıştı.

Protokollere kısaca bir göz atıldığında dahi hepsinin uydurma olduğu anlaşılmaktadır. Protokolleri "kaleme alan" kişi ya da kişiler Troçki ile Stalin arasındaki mücadeleyi ve Troçki'nin Yahudi kökenli olmasını kullanmaya çalışmıştır. Buna göre uluslararası finans ve uluslararası komünizm bir ve aynıdır. Gerçek "devrimciler" New York'taki bankerlerdir. Komünist Enternasyonali ilk kuran, aynı zamanda illuminati'nin de kurucusu olan Adam Weishaupt'tur. Troçki'nin karısı ünlü banker Warburg ailesiyle akrabadır. Ekim Devrimi'ni Yahudi bankerler finanse etmiştir. Devrimin ilk aşamasında masonlar belirleyici olmuştur. Masonluk, sosyalizmi hedeflemektedir. Wilson'un prensipleri sayesinde Bolşevikler Rusya'da iktidarı elde etmiştir. Sonra aynı finans çevreleri Hitler'i de finanse etmiştir.

Görüldüğü gibi büyük ihtimalle İspanya’daki faşist çevreler tarafından uydurulan "Rakowski Protokolleri" antikomünizmin bildik bütün saçmalıklarını bir araya getirmiştir. Sutton, kendi deli saçması tezlerini "kanıtlamak" için bu uydurma protokolleri kullanmış ve bütün bu komployu sadece zengin çocuklarının kabul edildiği bir öğrenci derneğinden başka bir şey olmayan "Kurukafa ve Kemikler" örgütüne bağlamıştı.

Direniş Yok Ajanlar Var

Hem sistemi hem de muhaliflerini idare eden bu kadar büyük bir kuvvetin önünde durulabilir mi? Tabii ki, durulamaz. Bu yüzden komplo teorileri açısından emperyalizme direnişler ve karşı çıkışlar ya da emperyalizmin başarısızlıkları ve yenilgileri "teknik" bir sıkıntı yaratmaktadır. Komplo teorisyenleri bu sıkıntıyı, direnen herkesi ajan, emperyalizmin her türlü geri çekilmesini de "büyük komplonun stratejik bir parçası" ilan ederek çözmeye çalışırlar.

Vietnam Savaşı hakkında anlatılanlar bu "çözme gayretlerine" iyi bir örnektir. R. Harris Smith'in yazdığı OSS The Secret History (OSS Gizli Tarih) isimli kitaba göre Ho Chi Minh aslında bir ABD casusuydu. Bu yüzden Ho Chi Minh yaralandığında Rockefeller'ın Chase Manhattan Bank'ından bir temsilcisi, Vietnamlıların karargâhına paraşütle inmiş ve Ho'nun iyileştirilmesini sağlamıştı. CFR, Vietnam Savaşı'nı silah tüccarlarının kâr etmesi için tezgâhlamıştı. Ho Chi Minh'e de savaş çıkarması ve sürdürmesi için emir vermişti. Yeterince silah satıldığında da savaşı durdurmuştu. Bu zihniyete göre ABD'de Vietnam Savaşı'nı durdurmak için mücadele edenler, bir noktadan sonra CFR'nin emrine girmişlerdi.

Bu kadar da değil. Antony C. Sutton'a göre Çin'de komünistlerin iktidara gelişi de ABD'li seçkinler sayesinde olmuştu. Bu çevreler ÇKP karşıtı milliyetçi çevrelerin mücadele etmeşini engellemişti. Aynı çevreler yetmişli yılların başında Çin Halk Cumhuriyeti'nin Birleşmiş Milletler'e girişini ve Milliyetçi Çin'in örgütten atılmasını da sağlamıştı.

Sutton, Angola direnişinin de Wall Street elitleri tarafından desteklendiği kanaatindeydi. Aslında Sutton, Angolalıların neden Portekiz'e karşı çıktıklarını bile anlayamıyordu. Ona göre Portekizliler Angola'ya üç asır boyunca bir sömürge gibi değil bir eyalet gibi yaklaşmıştı. Ama nankör Angolalılar buna karşılık olarak Portekizlilerle mücadele etmeyi tercih etmişti. Sutton'un siyasi tercihinin Portekiz'in faşist diktatörü Salazar'dan yana olması anlamlıydı. Bu kadar sığ bir bakış açısının, uluslararası siyaseti ve ABD'nin hem Afrika'daki mevzilerini korumak hem de Sovyet etkisini azaltmak için manevralar yapmasını anlaması zaten mümkün değildi. Nitekim Sutton da anlamamıştı. Bu yüzden olayları tersten yorumlamış ve Angola'da isyancıların ABD'ye rağmen değil ABD sayesinde iktidara geldiğini zannetmişti.

Kısacası bu "teorilere" göre Vietnamlıların, Korelilerin, Angolalıların ya da bir başka Ezilen Dünya halkının direnmesi mümkün değildir. Onlar CFR ve/veya küresel seçkinler istediği için savaşmakta ya da teslim olmaktadır. Aynı tuhaf bakış açısı daha sonra Afganistan'daki ve Irak'taki direnişler için de devreye girecek; Usame bin Ladin Bush ailesiyle irtibatlı gösterilecek, Irak direnişinin ise var olmadığı iddia edilecektir.

Yeni Dünya Düzeni ve CFR

Antikomünist komplo teorileri 1990'lı yılların ardından tekrar etkili olmaya başladı. Bu dönemin özelliği Sovyetler Birliği'nin çöküşünün ardından ABD emperyalizminin meydanı boş bulması ve büyük bir atağa geçmesiydi. ABD'nin yönetiminde bir dünya hedefleyen bu atağın adı "Yeni Dünya Düzeni" idi.

Yeni Dünya Düzeni, ilk ortaya atıldığı andan itibaren haklı olarak büyük tepkilere neden oldu. Bu tepkilerin bir kısmı da ABD'deki aşırı sağcı örgütlenmelere aitti. Sisteme karşı bütün itirazları incir çekirdeğini doldurmayan bu tepkiler, ne yazık ki, medyanın gücü ve sağlıklı eleştiri yapabilecek odakların güçsüzlüğü yüzünden kısa süre içerisinde yayıldı.

Fitili ateşleyen George H. W. Bush'un bir konuşmasında "Yeni Dünya Düzeni" lafını kullanması olmuştu. ABD'deki aşırı sağcılar bu konuşmayı ve geçmişlerindeki komplo teorisi mirasını temel alarak Yeni Dünya Düzeni'nin ABD emperyalizminin değil bir takım gizli örgütlerin yeni döneme ilişkin stratejisini ifade ettiğini öne sürdüler.

Buna göre CFR, Bildenberg, Trilateral gibi yerlerde örgütlenmiş "elitler" "Tek Dünya Devleti" adı altında dünyayı yönetmek istiyordu. Buradaki "elitler" söz konusu iddiaları ortaya atan komplo teorisyenlerinin meşrebine göre değişmekteydi. Bu "teorilere" göre Yeni Dünya Düzeni'nin kurucuları kimi zaman uzaylı, kimi zaman da Yahudi bankerler olmakta, bazı uç durumlardaysa hepsi bir arada anılmaktaydı. Değişmeyen tek şey, bütün bu "teoriler"in gizli örgütleri suçlu ilan etmesi ve ideolojik planda Amerikan emperyalizmini aklamasıydı.

Televizyonlarda verdiği vaazlarla tanınan Pat Robertson'un 1991 yılında yazdığı The Neıv World Order'ı (Yeni Dünya Düzeni) bu dalganın habercilerinden saymak mümkün. Aşırı sağcı Robertson'un Yeni Dünya Düzeni'ne yönelik eleştirileri, aslında John Birch Topluluğu'nun kurucusu Welch'in fikirlerinin devamıydı. Ona göre CFR, Bildenberg, Wall Street'teki bankerler ve Trilateral sahne gerisinden olacakları yönetiyordu. "Yeni Dünya Düzeni" Amerikan Hıristiyan kültürünü ve Hıristiyanlığı yok edecekti. Robertson, ABD yönetimini Venezuela lideri Chavez'i öldürmemekle eleştiriyor ve buradan yola çıkarak ABD'nin "gizli komünistler" tarafından yönetildiğini öne sürüyordu.

Welch ile benzer şeyleri savunan Robertson'a göre komplo yeni bin yılın gelişiyle ilgiliydi. İlluminati yine başroldeydi ve CFR, Trilateral Komisyonu gibi oluşumlar sayesinde ABD komünizme kaymaktaydı. Robertson, Yeni Dünya Düzeni'nin Tek Dünya Devleti'ne giden yolu açtığını düşünüyordu.

Kafir CFR

Her üçü de en az selefleri kadar hastalıklı olan Des Griffin, Edward G. Griffin ve Texe Marrs'ı da Welch-Robertson çizgisinin devamı saymak mümkündür.

Des Griffin'e göre illuminati ile ilişkili olan Yuvarlak Masa'nın hedefi Anglo Saksonların dünyayı tek bir devlet şeklinde yönetmesiydi. Griffin de tıpkı Ailen gibi ABD'nin giderek sosyalist bir ülke halini almasından şikâyetçiydi.

Kanseri B-17 vitaminiyle yok edeceğini söyleyen Edward G. Griffin de benzer görüşler öne sürmekteydi.

Texe Marrs ise işe şeytani bir boyut katmıştı. Marrs'a göre Kari Marx satanist, Carroll Quigley ise İlluminati üyesiydi. CFR'yi ve bütün gizli örgütleri bir "iç çekirdek" yönetiyordu. Bunlar "şeytanın kozmik planı"m yürütmekteydiler. Müslüman alimleri de bu işi bilmekte ve gelecek olan deccalın alnında CFR yazacağını söylemekteydiler. Marrs'ın "iş bilen" alimlerinin kim olduğunu bilmek mümkün değil; ama CFR'den "cafir"i, oradan da "kafir"i türeten Marrs'ın akli dengesinin yerinde sayılamayacağı çok açık. Ama Marrs bu açıklamayı Britannica Ansiklopedisi'nin eski bir nüshasında gördüğüne emindi. Tıpkı Başkan Wilson'ın adamı Albay House ve adamlarının bu durum üzerine Britannica Ansiklopedisi'nin haklarını satın alarak bu maddeyi çıkarttıklarından emin olduğu gibi.

CFR Uzay Yolunda

New Age akımlardan etkilendikleri aşikâr olan "CFR'ciler"e geçmeden önce onlara giden yolun taşlarını döşeyen Milton C. Cooper'dan kısaca da olsa bahsetmek gerekir.

Yazdığı kitap dilimize de çevrilen Milton Cooper ABD'deki komplo teorisyenlerinin önde gelen isimlerindendi . Cooper 1968 yılında Donanma İstihbaratı'nda görev yapmış, 1975 yılında donanmadan kovulmuş ve bundan sonra büyük bir komplonun varlığından bahsetmeye başlamıştı. Ona göre bütün gizli cemiyetler -İlluminati, Yılan Kardeşliği, Gülhaçlar, JA- SON Topluluğu, CFR türü farklı isimlere sahip olsalar daortak bir amaca sahipti ve CFR, ABD'yi kontrol etmekteydi.

Cooper’ın komplo teorilerinde uzaylılar da bir figür olarak bulunmaktaydı. Cooper bu konudaki iddialarını Majestik-12 isimli bir komiteye ait olduğu iddia edilen bazı belgelere dayandırıyordu. Kamuoyunun Majestik-12 isimli komiteden haberdar olması 1984 yılında gerçekleşmişti. Bu tarihte, komiteye ait belgelerin filmlerinin Los Angeles'da yaşayan James Shandera'nın posta kutusuna konulduğu iddia edilmişti. Bir "UFO araştırmacısı" olan Shandera çok sağlam bir kaynak sayılamayacağından, belgeler de pek ciddiye alınmamıştı.

Belgelere göre komite ABD başkanlarından Harry H. Truman ve Dwight Eisenhower tarafından UFO'larla ilgili incelemeler yapmak ve uzaylılarla ilişkileri yürütmek amacıyla kurulmuştu. Nitekim Eisenhower 1954 yılında uzaylılarla bir görüşme ve anlaşma yapmış; adı Krlll ya da Crlll olan ilk uzaylı elçi bu dönemde kabul edilmişti .

Tabii ki bu iddiaların hepsi dolandırıcılıktan ve deli saçmasından ibaretti. Yapılan incelemeler esnasında belgelerdeki imzaların sahte olduğu ortaya çıkmıştı. Genel kanı, belgelere is
mini veren talimatnamelerin 1950'li yıllarda olası Sovyetler Birliği saldırılarına karşı hazırlanan bir acil durum planıyla ilgili olduğu yönündeydi. Bütün bunlara rağmen Cooper MJ-12 belgelerine inanmayı sürdürmüş ve donanmada görev yaptığı dönemde bu türden birçok belge gördüğünü ileri sürmüştü.

Cooper nelere inanmıyordu ki? Örneğin ona göre Uzay Yolu dizisi gizliden gizliye sosyalizm propagandası yapmaktaydı. Dizide gemi kaptanının isminin James T. Kirk (Cooper, kaptanın isim ve soyisminin baş harflerinden yola çıkarak Knights of the Temple ofjerusalem - Kudüs Mabedi Şövalyeleri'ne varıyordu) olması tesadüf değildi.

Meseleye bu bakış açısıyla bakan birisinin, Apollo 8 astronotlarından James Lovell'ın 1968 Noeli'ne denk gelen ay seyahati esnasında yaptığı bir şakayı gerçek kabul etmesine şaşmamak gerekir. Apollo 8 ayın arka yüzüne geçtiği esnada dünyaya yaptığı yayın kesilmiş; yayın yeniden başladığındaysa Lovell "Lütfen Noel Baba'nın var olduğunu bilin" demişti. Cooper'a göre Lovell'ın lafı bir şaka değil, uzaylıların varlığına dair NASA'ya gönderilen şifreli bir mesajdı.

Cooper'ın ölümü de bu tuhaf inanışları ve aşırı sağdaki siyasi tercihi yüzünden oldu. Cooper, kendisi gibi düşünen herkesin illuminati ve onun yönetimindeki federal hükümet tarafından öldürülebileceğine inanıyordu. Bu yüzden, tıpkı ABD'deki Neonazi Milis örgütü üyeleri gibi, federal devlet aygıtını tanımadığını, vergi vermeyeceğini, federal herhangi bir görevli tarafından durdurulmak istendiğinde bu isteğe uymayacağını belirtiyordu. Nitekim öyle de oldu. Cooper kendisini durdurmak isteyen federal görevlilere ateş açtı; çıkan çatışmada öldürüldü. Kısacası ölümü de fikirleri gibi paranoyasının etkisi altında olmuştu.

Fantastik CFR'ciler

Doksanlı yılların ardından postmodernizmin yayılmasının ve New Age akımların güçlenmesinin komplo teorileri üzerinde belirgin bir etkisi olmuştu. Bu etki kendisini kıyamet senaryoları, kayıp kıtalar ve uzaylıların siyasi bir figür haline gelmesiyle gösteriyordu. CFR'ci komplo teorileri de bu gidişattan etkilendi. Aşağıda iddiaları geniş bir biçimde ele alınacak olan David leke ve Jim Marrs bu gidişatın en önemli temsilcileri oldu.

İşin tuhaf tarafı bu iki meczubun "sözde sistem ve ABD eleştirileri" ülkemizde de bir hayli ilgi çekti. Bu durumu herhalde postmodernizmin gücüne bağlamak gerekiyor. Çünkü Icke'ı ya da Marrs'ı ciddiye almak ve onları referans olarak göstermek aklı başında birisi için mümkün değil. Bu durumun nedenlerini anlamak için her iki "teorisyen"in iddialarına bakmak yeterli.

David Icke'ın Sürüngen Uzaylıları

David leke, ülkemizdeki "CFR'ciler" tarafından adı sıkça amlan "gazeteci'lerden. Zeitgeist belgesellerinin ve CFR ile ilgili iddiaların "bilirkişi" si David leke, komplo teorilerini iyice sulandırarak galaksi düzeyinde bir komplodan bahsetmişti.

New Age akımların etkisindeki Icke'a göre, Draco isimli bir gezegenden gelerek yeraltında yaşayan sürüngenlerin yarattığı melez bir ırk dünyayı yönetiyordu. İnsan görünümünde olan ama sürüngen kanı taşıyan bu melezler İlluminati adı altında CFR, Trilateral Komisyon gibi araçlarla ve Rotschild ya da Rockefeller gibi aileler sayesinde insanlığın kaderine hükmetmekteydi. leke dünyayı yöneten aileler arasındaki evlenmelerin asıl nedeninin bu gen yapısını korumak olduğunu iddia ediyordu.

Icke'a göre gizli örgütler "kardeşlik" adı altında bir piramit biçiminde yapılanmışlardı. Piramidin alt seviyesinde olanlar sadece piyondu ve yukarıdakilerin tezgâhladığı komplolardan haberdar değillerdi. Bu piramidin en üstünde İlluminati duruyordu. Bunlar uzaylılar tarafından kontrol edilmekte ve dünyayı saran negatif enerjiyi dünyanın yeni ruhsal kazanımlar elde etmesini engellemek için kullanmaktaydılar.

Jim Marrs: Marduk ve CFR

Ülkemizdeki bazı aydınların sıklıkla gönderme yaptıkları bir diğer CFR'ci isimse Jim Marrs'dır. Genellikle "araştırmacı" diye sunulan Marrs'ın araştırma konuları hem çeşitli hem de alışılmışın dışındadır. Üstelik onun aşağıda kısa bir özeti sunulacak olan akıl dışı fikirlerini dile getirdiği kitapları dilimize de çevrilmiştir. Yani Marrs'ın nasıl bir "eleştirmen" olduğu ve neleri "araştırdığı" gün gibi ortadadır.

Marrs da işe CFR, Bilderbergler gibi gizli örgütlerin varlığından ve bunların gücünden bahsederek başlamıştı. Ona göre bu gizli örgütlerin amaçları bir dünya hükümeti kurmaktı. Söz konusu amacın kökeni masonluk, İlluminati gibi örgütlere dayanıyordu. Günümüzdeki küreselleşme, ulusal devletlerin küresel bir yönetim için tasfiyesi ve 'Yeni Dünya Düzeni' gibi olgular, aslında bu gizli örgütlerin yüzlerce yıl süren çabalarının sonucu meydana gelmişti.

Marrs'a göre yeryüzündeki bütün devrim, savaş ve çatışmaların ardında bu örgütler vardı. Söz konusu komplo örgütlerinin kökeni, tarih boyunca faaliyet göstermiş kadim gizli örgütlere dayanıyordu. Bu geleneği Doğu'da tanıştıkları İsmaililer gibi Batınî akımlardan alarak Avrupa'ya getirenler, Tapmak Şövalyeleri'ydi.

Bu örgüt, üs olarak kullandığı Süleyman Tapınağı'nda bulduğu belgeler ve kanıtlar sayesinde, İsa Peygamber'in soyunun yaşadığını ve buna benzer gizli bilgileri öğrenmişti. Örgütün gücünden ve elindeki sırlardan ürken Vatikan ise Fransız Kralı IV. Philip'in de yardımıyla Tapmak Şövalyeleri'ni yok etmeye çalıştı. Bunun üzerine Tapınak Şövalyeleri, İskoçya'ya kaçıp burada masonların arasında saklandı.

Yine bu gelenek tarafından oluşturulan İlluminati de aynı yolu izleyecekti. Her ikisi de girdikleri örgütleri bir süre sonra ele geçirecek ve Vatikan'dan intikamlarını almak için uğraşacaklardı. Fransız ve Amerikan Devrimleri masonların bu uğraşları neticesinde gerçekleşmişti. Aynı örgütler Birinci Dünya Savaşı'nda ve Ekim Devrimi'nde de büyük rol oynamıştı.

Kari Marx’ın İlluminati üyesi olduğunu, CFR'nin de Lenin'i desteklediğini söyleyen Marrs'a göre komünistlerin amaçları İlluminati ve masonluğun amaçlarıyla örtüşüyordu. Naziler de aslında bu gizli örgütlerin planları sonucunda başa geçmişlerdi.

Bütün bu olup bitenin kadim zamanların gizli öğretileriyle bir ilgisi vardı. Heretik bir Musevi olan İsa söz konusu öğretinin en azından bir bölümüne sahipti. Asıl sır Sümer mitolojisinde gizliydi. Marrs'a göre güneş sisteminde şimdiye kadar görülmemiş bir başka gezegen daha vardı. Mayaların da bildiği bu gezegene Sümerler Nibiru, Babilliler ise Marduk demişti. Günümüz astronomlarının ellerindeki bütün imkânlara rağmen nedense göremedikleri bu gezegenin sakinleri binlerce yıl önce dünya üzerindeki canlıların DNA'larıyla oynayarak insanı yaratmışlardır. Her 3600 küsur senede bir dünyaya yaklaşarak 'Nuh Tufanı' gibi büyük doğal afetlere yol açan Marduk en son marifetlerini İ. Ö. 1649'da göstermişti. 2012 yılında Marduk tekrar dünyaya yaklaşacak ve olanlar olacaktı.

Bu müthiş bilgiyi başta Vatikan olmak üzere kurumsallaşmış dinlerin otoriteleri ile ABD de bilmekte ve bir paniğe yol açmamak için bunları gizli tutmaktaydı. ABD bu 'büyük kaos'ta açık
ta kalmamak için şimdiden su ve enerji kaynaklarını ele geçirerek "Yeni Dünya Düzeni" projesini gündeme getirmişti. Beyaz Saray'daki Evangelistlerin ve Yahudilerin ittifakı bu yüzdendi. Irak'taki müze talanının nedeni de aslında konu ile ilgili eski belgelerin ABD tarafından toplanmak istenmesiydi.

Sonuç Yerine

Ülkemizde CFR'den bahsederek analiz yapanların hepsini yukarıda anılan gruba dâhil etmemek gerekiyor. Kuşkusuz aralarında çok değerli yurtsever aydınlar da var. Ama CFR ya da benzerlerini temel alarak ve yanlış bir emperyalizm tarifine dayanarak doğru analizler yapmak mümkün değildir. Bu noktadan sonra gerçeklerden kopuş başlamakta ve komplolardan ibaret tuhaf bir dünyaya girilmektedir.

Komplo teorileri tek yönlü bir yola benziyor. Aracınızın hızının, markasının ve yola nereden girdiğinin bir önemi yoktur. Bu yola bir kez girdikten sonra, istikamet hep gericiliktir.

Akıl sağlığı yerinde olmayan komplo teorisyenlerini bir kenara bırakıyoruz. CFR üzerinden emperyalizm ve Yeni Dünya Düzeni tarifi yapan aydınlarımızın hatası ideolojik konumlanmalarında, sınıfsal bakış açısına sahip olmamalarındadır. Sorun, emperyalizmi ve çağımıza damgasını vuran ezen-ezilen ilişkilerini kavrayamamadadır.

CFR gibi merkezlerin, emperyalist politikaların belirlenmesinde bir rolleri olduğu doğrudur. Bu yüzden ne dediklerini izlemek kuşkusuz önemlidir. Ama yukarıda verilen örneklerde yapılan başkadır. Bu sözde "teoriler"de bir doğrudan birkaç histeri çıkarılmakta; CFR ve benzeri gizli örgütler, emperyalizmin yerine ikame edilmektedir. Emperyalizmin soyut bir kavram olduğunu, buna karşılık CFR'nin görüldüğünü söyleyerek mücadeleyi bu çerçeveyle sınırlamak, bu yüzden büyük bir yanlıştır. Emperyalist devlet aygıtı başka ülkeleri sömürmek için vardır. Bunun için CFR gibi kuruluşlar dâhil olmak üzere hemen her aracı kullanır. CFR ve benzerleri, ABD emperyalizminin nedeni değil sonucudur. Bunu görmemek ve hâlâ "küresel elitler"den bahsetmek niyet ne olursa olsun, ideolojik düzlemde emperyalizmi aklamaktır.

Güçlü bir antiemperyalist geleneği olan ülkemizde, aydınlarımızın Batılı meczuplardan ve Nazi özentisi komplo teorisyenlerinden öğrenebileceği hiçbir şey bulunmamaktadır. Siyasetten ziyade psikiyatrinin ilgi alanına giren leke ya da Marrs gibilerinin, azılı antikomünistlerin ABD veyahut sözde sistem eleştirilerinin hiçbir kıymeti yoktur. Bu meczupları kaynak gösterenlerin dünyayı uzaylıların yönettiğini, Yeni Dünya Düzeni'nin İlluminati'nin ürünü olduğunu, 2012 yılında Marduk'un dünyaya çarpacağım, Bolşevik Devrimi'ni uluslararası finans çevrelerinin tertiplediğini ve yukarıda özetlemeye çalıştığımız bu türden bir dizi saçmalığı peşinen kabul etmeleri gerekir.

"CFR'cilik" ne kadar keskin bir dil kullanırsa kullansın, son tahlilde mücadele etmemeye, dolayısıyla teslimiyete hizmet edecektir. Bunun iki nedeni bulunmaktadır:

Birincisi; sürekli her şeye kadir gizli örgütlerden bahseden "CFR'cilik" aslında eleştiri adı altında sistemin gücünün ve değişmezliğinin propagandasını yapmaktadır. Eğer dünya üzerinde neredeyse bütün teknolojik gelişmeler ve siyasal hareketlenmeler gizli örgütlerden oluşan bir şer cephesi tarafından yönetiliyorsa, bu durumdan mağdur ve mustarip insanlara düşen, şanslarına küsmektir. Böylesine güçlü bir sistemi değiştirmek mümkün olmadığı için yapılabilecek hiçbir şey yoktur! "CFR"ciliğin verdiği mesaj budur.

İkincisi antikomünist bir içerik taşıyan "CFR'cilik" sistemi değiştirebilecek sınıf mücadelelerine ve emperyalizme karşı çıkan Ezilen Dünya'ya düşmanca bakmakta ve onları sürekli karalamaktadır. Her mücadelenin altında bir çapanoğlu arama hastalığının kökeni "CFR'ciliğin" hamurunda saklıdır. Ülkemizdeki "CFR'ci" bakış açısının sola mesafeli duruşunun, mücadele eden gençlik örgütlerine yönelik ipe sapa gelmez ithamlarının altında yatan neden de budur.

Bu sakat bakış açısının siyasal sonuçları da son derece tehlikelidir. CFR ile dünyanın geri kalanı arasındaki sözde çelişme esas alındığında, Rotschild ailesiyle Rockefeller ailesi arasındaki sözde kapışmalarla uğraşmaya, Obama-Soros ya da Londra- İskandinavya gibi hayali eksenlere kafa yormaya, Wikileaks'in logosundan ya da Julian Assenge'ın saç renginden anlamlar çıkarmaya başlamak kaçınılmazdır.

"CFR'cilik" farklı emperyalist kuvvetler arasındaki ilişkileri ve çelişkileri tahlil edemez, Ezilen Dünya ülkelerinin ABD'nin temsil ettiği emperyalist bloğa karşı mücadelelerini göremez. Bunları göremediği için de siyaset üretemez ve mücadele dışında kalır. Böyle bir dünya görüşüne göre emperyalistler arası çelişmeler olamayacağından, çelişmelerin varlığından ve bunların dikkate alınmasından bahsetmek, büyük komplonun piyonu haline gelmek demektir. Oysa farklı emperyalist ülkeler arasında sıkça yaşanan çelişmeler, "gizli bir örgüt tarafından tek elden yönetilen dünya" masalını yerle bir etmektedir.

ABD ve emperyalist sistem kuşkusuz büyük bir güçtür. Ama Irak ve Afganistan'daki direnişlerin gösterdiği üzere yenilmez değildir. Programla, örgütlenmeyle ve cesaretle düşmana direnmek mümkündür. Dolayısıyla Soros'a ya da CFR'ye gerek kalmadan öğrenciler yumurta atabilir; Tunus, Mısır, Irak gibi ülkelerde ezilenler kıpırdanabilir. ABD'nin bu kıpırdanmalar hakkında planlarının ve hesaplarının olması son derece doğaldır. Hatta bazı durumlarda ABD'nin bu planları başarılı da olabilir ya da Libya örneğinde olduğu gibi gelişmeler emperyalizmin önünü açabilir. Ama bütün bunlar her türlü mücadeleyi, hiçbir somut veriye dayanmadan daha baştan "Sorosçu" ya da "CFR'nin Oyunu" ilan etmeyi haklı çıkarmamaktadır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Dünyayı Yöneten Kişiler ve Gizli Örgütler(CFR, Üçlü Komisyon, Bilderberg)

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir