Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Anadolu'da Sahte Etnik Sorun

Türkiye'nin Etnik Dokusu ve Yaşanan Sorunun Temel Niteliği

PKK'yı yaratan ve günümüze kadar finanse edip yöneten devlet Amerika’nın ta kendisidir.
Nasıl mı?
-1980 darbesi sonrasında Türkiye’de oluşan Amerikancı hükümetlerin yardımı ile.
-PKK ve Kürt mafyası ne tesadüftür ki Turgut Özal döneminde oluştular ve güçlendiler.
-Abdullah Öcalan bir MİT ajanıdır. Bunun kanıtını kahraman Uğur Mumcu bulmuştu. 1972'de, Abdullah Öcalan "Şafak Bildirisi" davasından dolayı tutuklandı, ve sonrasında Milli İstihbarat Teşkilatı "Bizim adamımızdır" yazısını yollayıp, Abdullah Öcalan'ın serbest bırakılmasını sağlamıştı.
PKK gibi aşağılık ve zavallı bir terör örgütü neden hâlâ etkisiz hale getirilmedi ve sürekli Şehit vermemize sebep oluyor?
-"Devlet" kelimesinin anlamı şudur: "Toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal ve askeri bakımdan örgütlenmiş milletin oluşturduğu tüzel varlık". Türkiye Cumhuriyeti bir Türk Devleti'dir ve bu devletin bütün organlarını(TSK, MİT, vs) yöneten güç hükümettir. Yani hükümetin elinde bir uzaktan kumanda var ve bununla istediği zaman bütün devlet organlarına emir verip onları yönetebiliyor. Demekki eğer hükümetin başındaki lider kadro kişisel çıkarları(zenginlik) uğruna Amerika'ya namusunu ve şerefini satan insanlardan oluşuyorsa, TSK ve MİT gibi devlet organlarının başındakileri de maalesef dolaylı olarak Amerikancı oluyor. İşte bu yüzden Abdullah Öcalan bir MİT ajanıydı ve sonra ABD'nin çıkarları uğruna Amerikancı Özal Döneminde, PKK dizayn edildi ve bu lanetli terör örgütün başına imralı canisi getirildi.
-Ülkemizin yönetildiği bu lanetli sisteme rağmen, Türk Silahlı Kuvvetlerimiz içinde daima bu düzeni bozup Türkiyenin Tam Bağımsızlığını koruyan Atatürkçüler olmuştur. Eşref Bitlis önderliğindeki Atatürkçü Kahraman Askerler, Özal döneminde sürekli Amerika ve Amerikancı hükümet ile mücadele etmişlerdir. Eşref Bitlis vefat etmeden önce(17-02-1993 öncesi) Kuzey Irak ve PKK’ya yapılan operasyonlar sonucunda Amerikan Ordusunun bir parçası olan PKK terör örgütü resmen yok edilmişti. İşte bu onurlu davranışlar sonrasında, 1960 Devriminden sonra ilk defa Eşref Bitlis döneminde yine TSK içinde bir Atatürkçü(Anti-emperyalist) Devrim oluşmuştur. İşte bu Devrimi yaratan Kahramanların Ruhu günümüze kadar TSK'da devam etmiştir ve bu yüzdendir ki, bu ruha sahip olan Askerlerin büyük bölümü günümüzde Amerikancı AKP tarafından ya Silivri Cezaevine yerleştirilmiş yada emekli edilmişlerdir, ki PKK yok edilemesin ve Amerika’nın çıkarlarına zarar gelmesin diye.
-PKK terörü Amerikancı Çiller ve Tayyip Erdoğan hükümetleri tarafından kasıtlı olarak yok edilmedi ve daha da güçlendirildi.
SONUÇ, PKK TERÖRÜ NEDEN BİTMEDİ:
-DSP Hükümeti Döneminde TSK tarafından yine etkisiz ve yokedilme noktasına getirilmiş olan PKK, AKP ve Hilmi Özkök'ün Büyük Yardımları ile ABD'nin Irak'ı Tekrardan İşgal Edip, PKK'nın tekrardan güçlenmesi sağlanmıştır.
-AKP terörü bitirmek için asla herhangi bir adım atmıyor.
-Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün, ABD ile yaptığı 9 maddelik gizli anlaşmada TSK’yı zayıflatan ve PKK'yı yasallaştıran ve güçlendiren maddeler var. Ve bu maddelerin hepsi de gerçekleştirildi.
- Erdoğan'ın Özel Temsilcisi olan MİT Müsteşarı Hakan Fidan AKP'nin PKK ile işbirliği yaptığını resmen doğradı. Buda Vatan Hainliğinin belgesidir.
-Şehitlerimizin sorumlusu: "AKP’nin Kürt Açılımı Politikası ve ABD-AKP-PKK-BDP(DTP) İşbirliği"
ÇÖZÜM, PKK TERÖRÜ NASIL BİTER:
-NATO'dan çıkılacak, Amerikaya rest çekilecek, Avrasya ülkeleri(İran, Suriye, Çin) ile milli çıkarlarımız doğrultusunda ekonomik anlaşmalar yapılacak(hedef Türk Birliği).
-Kuzey Irak, aynen Kıbrısta yapıldığı gibi, yasal haklarımıza dayanarak, oradaki Türkmen Soydaşlarımızın yardımı ile ele geçirilmeli, ve bölgedeki bütün PKK’lılar 1-2 günde etkisiz hale getirilecek.
-Doğu Anadolu'da İş Garantisi ve Tarih Dersleri
Ayrıntılı Bilgiler için giriniz

Anadolu'da Sahte Etnik Sorun

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Kas 2011, 19:17

Anadolu'da Sahte Etnik Sorun
Türkiye'nin Etnik Dokusu ve Yaşanan Sorunun Temel Niteliği


Türkiye'nin farklı etnik grupları bir araya gebren, çok kültürlü, çok milletli mozaik bir toplum olduğu ileri sürülmektedir. Hatta Türklerin zaten Anadolu'da hiçbir zaman çoğunluğa sahip olmadıkları, Anadolu'da Anadolu'nun yerlileri (bunlar kimler ise) ile Türkistan'dan gelen Türklerin karışması sonucunda yeni bir milletin ortaya çıktığına dair birçok bilimsel olmaktan uzak, ideolojik savaş mahsulü olan görüş birçok aydını da etkisi altına alacak kadar zemin bulmuştur. Oysa bu sahte teorinin temeli çok çürüktür. Bunu anlamak için Türkiye'nin son bin senelik etnik tarihini incelemek gerekmektedir.

1 Anadolu'nun Son Bin Senede Kısa Etnik Tarihi

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, bir grup aydın, Anadolu'da Türkler geldiği zaman 10 milyon Helenleşmiş/Rumlaşmış Hitit, Kimmer, Lidya, Frig ve diğer Anadolu halklarının yaşadığını ve Anadolu'ya gelen sadece 500 bin Türkmenin bunlarla kaynaşarak yeni bir millet ürettiklerini ileri sürmektedirler. Bu tespitten çıkması gereken ilk sonuç, nüfus dengesinin 20'ye 1 oranında Türkmenlerin aleyhinde olduğudur. Her Türkmen, yirmi Hıristiyan Anadolulu'yu kontrol altında tutmak zorundadır.
500 bin Türkmen, 10 milyon Rumca, Ermenice, Gürcüce konuşan Anadolulu'nun yüzde 80'ini 200 sene içinde Müslümanlaştırıp Türkçe öğretmiştir. Böylece Anadolu'da yeni bir Türk milleti ortaya çıkmıştır. Bu konunun en büyük uzmanı Selçuklu tarihçisi Prof. Dr. Osman Turan "Gerçekten tarihinde birçok kavim ve medeniyetlere sahne olan Anadolu'nun etnik siması, 1071'den sonra, öyle sür'atle bir değişikliğe uğradı ki, bu büyük muhaceret ve iskân hareketi araştırılmadığı ve anlaşılamadığı için Türkleşme hadisesi bir muamma halinde kalmış ve çok defa yerli halkların toptan ihtida veya imhasına atfolunmuştur. ihtida ve karşılıklı nüfus zayiatları mevzuu olmakla beraber büyük muhacereti ve etnik değişmeleri itibara alamayan bu tahmini görüşlere artık bir ehemmiyet verilemez" demektedir.

Bu çerçevede çok boyutlu olarak Türklerin Anadolu'yu iskânını incelemek gerekmektedir. Öncelikle Anadolu'da "1071'de Türkler geldiğinde" tezi yanlış bir tezdir. Abbasi Ordusu'ndaki Türk hassa birliklerinin ve Türk nüfusun özellikle 9. yüzyıldan itibaren Tarsus'dan başlayarak Erzurum'a kadar uzanan hat üzerine yerleştikleri bilinmektedir. Türkmen nüfusunun artması ile birlikte Eskişehir'e kadar uzanan bazı şehirlerin Türkmenler tarafından geçici olarak işgal edildiği görülmektedir.

Bizans, Güneydoğu Anadolu'dan Doğu Anadolu'ya uzanan Türk askeri varlığına ancak 928 ile 964 yılları arasında giriştiği kesintisiz karşı saldın sonucunda son verebilmiştir. Tarihi kayıtlarda bu dönemde anılan hatta bulunan Türkmenlerin 100 bin atlı savaşçı çıkardığını göstermektedir. Bu sayının ciddi bir sayı olduğu kabul edilmelidir. Malazgirt'te Alparslan'ın komuta ettiği ordu ancak 20 bin atlıdan oluşmaktadır.

Bizans Ordusu Erzurum, Malatya, Tarsus hattında gerçekleştirdiği ilerlemede bu kentlerin Türk-Müslüman halkını katletmiş, püskürtmüş, yerlerine ise bu bölgelere Balkanlardan Peçenek Türkleri ile Rumları nakletmiştir. Peçenek Türklerinin yine Müslüman Türklere karşı yerleştirilmesinin nedeni Bizans'ın içinde olduğu nüfus sıkıntısıdır.

Bizans'ın karşı saldırısının sona ermesinden sonra Selçuklu'nun Anadolu seferleri başlar. 1015-1016'da Çağrı Bey Anadolu'ya yapılan ilk Selçuklu seferini gerçekleştirmiştir. Selçuklular, daha sonraki yıllarda Güney Kafkasya- Kuzey Doğu Anadolu denilebilecek bölgeye hakim olmuşlardır. 18 Eylül 1046'da Kutalmış Bey'in kazandığı Pasinler Meydan Savaşı askeri olarak Malazgirt savaşından daha az önemsiz değildir. Ve ağır bir yenilgi alan, kısıtlı insan kaynaklan olan Bizans'ın aynı büyüklükte bir orduyu toparlayabilmesi için 1071'e kadar beklemesi gerekmiştir.

1054'de Tuğrul Bey, 1055'de Yakuti Bey Anadolu'ya tekrar girmişlerdir. 1058'de Malatya, Selçuklular tarafından işgal edilmiştir. 1059'da Urfa, kuşatılmış; Sivas; Selçuklu orduları tarafından alınmıştır. Efsanevi Selçuklu komutanı 1060'lı yıllarda Anadolu'ya birçok akın yaptıktan sonra 1068'de Sakarya Nehri kıyılarına ulaştı, 1070'de Denizli kentine girdi.

1071'de Bizans son direnç gücünü sahaya sürmüş ve bu orduda yenilince Anadolu Türklere tamamen açılmıştır. Çünkü Bizans, Türklerin önüne çıkarabileceği bir ikinci ordu oluşturamamıştır. Bunun birkaç nedeni vardır. Birincisi Bizans'ın ekonomik kaynaklarının çöküntü içinde olmasıdır, ikincisi, Bizans'ın atılım gücünü yitirmiş olmasıdır.

Üçüncü neden ise en önemlisidir;

Anadolu, Türklerin ulaşmasından önce geçirdiği ağır veba salgını sonunda büyük ölçüde nüfus kaybına uğramıştır. General Montgomery de ünlü Savaş Tarihi adlı kitabında Anadolu'nun kara veba hastalığı neticesinde büyük ölçüde boşalmış bir coğrafya olduğunu belirtmektedir. Bizans'ın Selçukluların karşısına ikinci bir ordu çıkaramamasının nedeni budur.

Türklerin Anadolu'ya ulaştığı tarihte Anadolu'nun nüfusu bazen ileri sürüldüğü gibi 10 milyon değil, Avrupa kaynaklarını göre ancak 5 milyon civarındadır. Colin McEvedy, Anadolu'nun nüfusunun 737'de 5 milyon civarında olduğunu kaydetmektedir. 1346'da yani Türklerin Anadolu'ya gelmesinden 265 sene sonra ise 7 milyon civarındadır. 134 1000'li yıllarda Anadolu nüfusunun salgın hastalıklar neticesinde 4 ile 5 milyon arasında olması muhtemeldir.

Anadolu'ya gelen Türkmen nüfusu ise söylendiği gibi 500 bin değildir. Çağdaş Süryani, Gürcü ve Bizans kaynakları Türkmenlerin Anadolu'yu kitleler halinde girdiklerini, girenlerin sadece ordular değil, kadın, çocuk, genç, yaşlı bir halk olduğunu anlatmaktadırlar. Üstelik Anadolu'ya Türkistan-İran coğrafyasından Türkmen nüfus akışı, 11 yüzyılda gelen ilk dalga ile kesilmemiş ikinci büyük dalga Moğol baskısı ile 13. yüzyılda gerçekleşmiş ve 16. yüzyıla kadar dalgalar halinde sürmüştür.

Kanuni Sultan Süleyman sonrasında bile Türkistan'dan Anadolu'ya nüfus akışını sürdürmek için Sokullu'nun İdil nehri ile Don nehrini birbirine bağlayacak bir kanal açma girişiminde bulunması, 1 ürk devlet hafızasında Türkistan'dan nüfus akışının stratejik öneminin varlığını sürdürdüğünü göstermektedir.

Malazgirt sonrasında Türk ilerlemesi çok hızlı olmuştur. 1074'de Alaşehir'i ele geçiren Selçuklu Ordusu, 3 Nisan 1078'de İzmit ve Kocaeli'ni fethetmiştir. Süleyman Şah, İznik'ten Boğaziçi'ne kadar olan alanı kontrol etmeye başlamıştır. Bizans-Selçuklu hududu yapılan görüşmeler sonucunda Kartal-Maltepe'deki Dragos Çayı olarak belirlenmiştir. Yani İstanbul'un Fatih tarafından fethedilmesinden 375 sene önce Türklüğün sınırları İstanbul surlarına dayanmıştır.

Bu arada çağdaş kaynaklar Rumların Doğu ve Orta Anadolu'yu boşaltarak Balkanlara ve Barı Anadolu'ya kaçtıklarını, Türklerin tamamen boşalmış, Doğu ve Orta Anadolu'yu iskân ettiklerini kaydetmektedirler. Ermeniler ise Doğu Toroslar ve Kilikya bölgesine göçmüşlerdir. Çağdaş bir Ermeni tarihçisi durumu şöyle anlatmaktadır: "1080 yılı Mart'ına doğru Okyanus denizi berisinde (Anadolu'da) bütün Hıristiyan memleketleri Türklerin istilasına uğramış ve hiçbir vilayet bundan kurtulamamıştı... birçok vilayetler boşaldı, artık bir şark milleti mevcut değildir.

"Batılı kaynaklarda artık İç Anadolu'ya "Turkquia, Turkia" denilirken, Batı Anadolu ve sahil şeridine "Romania" (Romalıların ülkesi) denmektedir.

1094'de görünürde Kudüs'ü ele geçirmek ancak aslında Anadolu'da Türk ilerlemesine ve hâkimiyetine son vermek amacı ile ilk Haçlı Seferi başlamıştır. 600 bin zırhlı şövalye ve nizami birlik karsısında dayanamayan I. Kılıçarslan komutasındaki 60 bin Türk atlısı İznik'ten ve Batı Anadolu'dan geri çekilmeye başlamışlardır. Geride kalan Türkmen aşiretleri ise Haçlılar tarafından yok edilmiştir. Haçlı Ordusu, Kılıçarslan'ın gerçekleştirdiği gerilla savaşı sonunda büyük kayıplar verdi ise de Anadolu'yu aşmıştır.

Birinci Haçlı Seferi sonucunda Bizans, Hıristiyanların nüfus yoğunluğuna hâlâ sahip olduğu Batı Anadolu'yu tekrar ele geçirmiştir. Ermeniler ise nüfus üstünlüğüne sahip oldukları Kilikya'da Ermeni Krallığı'nı kurmuşlardır. Haçlılar da Antakya, Kudüs, Akka ve Urfa'da Katolik prenslikler oluşturmuşlardır.
Ancak Anadolu'nun geri kalan kısımlarında Karadeniz bölgesi hariç nüfus üstünlüğü Türklerde olduğu için Hıristiyan orduları ilerleme sağlayamamıştır. Karadeniz'i 1071'in hemen sonrasında fetheden Selçuklular bu bölgeye nüfus aktaramadıkları için 1075'de T. Gabras bu bölgeyi Türklerden geri almış ve bir Rum dukalığı kurmuştur.

Üstelik Anadolu üzerindeki Türk hâkimiyeti Büyük Selçuklular ile Anadolu Selçukluları arasındaki gerilimlerden, Türklerin beyliklere bölünmesinden dolayı politik ve askeri olarak zayıflamış olsa da sahip olunan nüfus üstünlüğü özellikle İç ve Doğu Anadolu'nun Türklerin elin-den alınmasını imkânsız kılmıştır.

Türkleri Batı Anadolu'dan çıkaran İmparator Alexis'den sonra onları Orta ve Doğu Anadolu'dan da çıkarmak isteyen İmparator Yuannis, Danişmentlilerin başkenti Niksar'ı büyük bir ordu ile muhasara etti ise de başarılı olamayarak geri dönmüştür. (1140) İmparator Manuel Kommenos ise 1147'de Konya'yı feth etmeyi dememiş, başaramadığı gibi dönüş yolunda Türkmenlerin uyguladığı gerilla savaşı neticesinde perişan olmuştur.

Özetle 1071 sonrasında gerçekleşen birinci dalga sonucunda Türkler Doğu ve İç Anadolu'yu yerleşik nüfusun boşalttığı yerleri doldurmuşlardır. Öyle ki 1173 yılında Ankara Metropoliti çevrede kilisesini ayakta tutacak Hıristiyan kalmadığı gerekçesi ile Amasra'ya atanmak için başvuruda bulunmuştur.

İkinci Türk göç dalgası Moğol baskısı ile birinciden çok daha yoğun olarak gelmiştir. Daha 1260'dan önce sadece Denizli, Kastamonu ve Kütahya-Afyonkarahisar çevresine yerleşen Türkmen nüfusunun 3 milyon olduğu çağdaş kaynaklar tarafından (330 bin çadır) ileri sürülmektedir.

Bu ikinci göç ile birlikte Türkmenler Batı Anadolu'ya doğru göçe baş-lamışlardır. Bu sefer Batı Anadolu'da Türkmenlerin ilerlediği yerlerde boşalma görülmüştür. Menderes havzasında sadece balkın değil, papazların bile kaçtığı dönemin kayıtlarında anılmaktadır.

Balı Karadeniz'deki I ürk etnik ilerlemesi de hu ikinci göç ile yakından ilgilidir. Samsun'dan itibaren Oğuz/Çepni boyu bölgeyi Türkleştirmiştir. 1302'de artık Türkmenler Giresun'a ilerlemiş ve beylikler kurmaya başlamışlardır. Nüfus üstünlüğü Türklere geçmekle birlikte Rumlaşmış/Rum nüfus varlığını uzun asırlar sürdürmüştür.

Osman Turan, 13. ve 14. yüzyılda Batı Anadolu'daki Türk nüfus kesafetinin İç Anadolu'yu aştığını belirtmekte ve Türk hükümdarları kaçan Hıristiyan nüfusu zanaatkar niteliklerinden dolayı geri getirmeye çalıştıklarını ve Hıristiyanlardan alınan verginin önemli bir kaynak olduğunun da altını çizmektedir.

Birinci Haçlı Seferi'ni 1270'e kadar diğer altı Haçlı Seferi izlemiştir. Ancak bunların hiçbirisi, Anadolu'da Türk hâkimiyetine son verememiş, Türklerin Anadolu'dan atılmasını sağlayamamıştır. Eğer, Haçlı ordularının ilerleyişi ve Bizans'ın kaybettiği yerleri geri alma girişimi sırasında Anadolu'nun 10 milyon olduğu söylenen Hıristiyanları, Müslüman Türklerin yanında değil, Anadolu'yu Türklerden arındırmak ve Kudüs'e ulaşmak isteyen Haçlı ordularının yanında yer alırlardı. Sayılan Hıristiyanların ancak 20'de l'i olan Türklerin 200 sene süren Haçlı Seferleri sırasında Anadolu'yu kültürel olarak "Türkleştirmeleri" mümkün değildir.

Üstelik Osman Turan'a göre Türkler Anadolu'ya geldikleri zaman ancak 200 yıllık Müslüman'dılar ve Türk kitleleri arasında Müslümanlık ancak sathi olarak yaygındı. Anadolu ise eski bir Hıristiyan ülkesiydi. Sathi Müslüman olan Türklerin koyu Hıristiyanları din değiştirmeye ikna etmeleri oldukça zayıf bir ihtimal olarak görülmektedir.

Üstelik 1071'den 1918'e kadar Anadolu'da güçlü bir Hıristiyan Ermeni ve Rum varlığı olduğu göz önünde tutulduğunda neden % 80, 200 sene için Türkler tarafından Türkleştirilmiştir de geriye kala 650 sene içinde Türkleştirilmeyerek eski din ve kültürlerinde tutulmuştur? Sorulması gereken ikinci bir soru, asimilasyon gücü yüksek olan Helen kültürünün kendisinin 20'de biri olan Türkleri neden asimile edemediğidir. Çünkü Türkler azınlıkta olup yönetici halk oldukları birçok coğrafya da (Mısır, Hindistan gibi) asimile edilerek yok edilmişlerdir. Neden Anadolu'da tersi olmuştur? Üstelik Osmanlı Türkleri sadece Anadolu ile de sınırlı kalmamış, Balkanlar'a geçmiş, Balkanlar'a Anadolu'dan büyük nüfus nakilleri yapılmıştır. Bütün bunların 500 bin Türkmen ve onların çocukları ile yapıldığını düşünmek mümkün değildir.

Özetle görülen odur ki, Anadolu'nun Türkleşmesinde olanlar sırası ile 1) birçok yerde Hıristiyanların Balkanlara ve İstanbul'a doğru gerilemesi ve toprak boşaltması, 2) Türklerin boşalmış alanları kitleleri Halinde doldurması, 3) Hıristiyan nüfusun boşalmadığı alanlarda ise zaman içinde sayısal üstünlüğü ele geçirmesi ile yakından ilgilidir. Hıristiyan halklar çekilmedikleri yerlerde büyük ölçülerde varlıklarını sürdürmüşlerdir. Üstelik sadece Rumlar, Süryaniler ve Ermeniler değil, Hıristiyan Türkler dahi varlıklarını 1920'lerde gerçekleştirilen nüfus mübadelesine kadar sürdürmüşlerdir.

Muhakkak ki, bu süreçte bazı yerlerde ve dönemlerde Türkleşme ve Müslümanlaşma gerçekleşmiştir. Sonuç olarak, kimse Anadolu'da saf bir ırkın yaşadığı iddiasında değildir. Ancak Anadolu'da yaşayan milletin Türkçe konuşan Müslümanlaşmış halk üzerine biraz Türkmen sosu dökülmüş bir millet olduğunu söylemek bilimsel olarak doğru değildir.

2 Çarpışan İstatistikler veya Kim, Ne Kadar?

Türkiye'nin Japonya, Türk halkının da izole gen havuzu olan Japon halkı olmadığı açıktır. Ancak bu topraklarda, onları neyin bir arada tuttuğu belli olmayan, eşit büyüklükteki parçalardan oluşan mozaik bir toplum olduğunu ileri sürmek mümkün değildir. Kaldı ki, istatistikler de bu iddiayı doğrulamamaktadırlar.

Türkiye'nin bir mozaik olduğu tezine kanıt olarak gösterilen PA. Andrews'in Türkiye'de 47 farklı etnik grup olduğunu ileri süren "Türkiye'de Etnik Gruplar"144 adlı eseri dikkatli incelendiğinde Türk kökenlilerin (bir an için Kürtleri ve Zazaları bunun dışında tutsak dahi) oranı % 88.03 çıkmaktadır.145 Aynı araştırmacının merkezi ABD'de olan "Ethnologue Data From Languages of the World" adlı kuruluş için hazırladığı raporu temel alan Prof. Dr Mehmet Şahingöz ise Türklerin oranının % 86.21 (60 milyon 347 bin), Kürtlerin % 8.36 (5 milyon 852 bin), Zazaların % 0.53 ile (371 bin) vd. olduğunu belirtmektedir.

1930'da bütün dünyada Kürtlerin 1 milyon olduğunu tespit eden M. Fany, o gün ki Türkiye toplam nüfusu içinde Kürtlerin % 6.6 oranında olduklarını belirtmiştir. 1965 nüfus sayımında nüfusun %7.2'si ana dilini kurla' olarak vermiştir. Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde gerçekleşen fazla nüfus artışı sonucunda bugün bu oran % 8.36'ya çıkmıştır.

PKK'yı destekleyen yazılan ile tanınan Hollandalı araştırman M.M. van Bruinessen dünya da toplam Kürt sayısını 15-16 milyon olarak vermekte, bunların 7-8 milyonunun Türkiye'de olduğunu ileri sürmektedir. 1995 Fischer Almanach ise Türkiye'de Kürt nüfusunu 6.2 milyon olarak vermiştir.

1965 nüfus sayımında Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu'da yaşayan 9.903.000 insandan ancak 2.766.000'i ana dilini Kürtçe olarak tanımlamıştır. %90.19'lik bir bölüm ana dilini Türkçe olarak vermiştir. Diyarbakır'ın ilçeleri ile birlikte nüfusunun %40^5'inin hâlâ Türkmen olduğu tespih Yaşar Kemal tarafından yapılmaktadır. Keza, Döğerler, Kalaçlar, Kikiler, Türkanlar ve Karakeçililer gibi anadilini Kürtçe olarak veren birçok aşiret de Türkmen aşiretleridir.

Konda'nın İstanbul'da yaptığı bir araştırmada ana-baba tarafından Kürt olduğunu ifade edenlerin oranı %7.6'dır. Akraba ilişkileri dâhil edildiğinde bu oran %13.1'e yükselmektedir. Ancak sadece İstanbul'da yaşayanların %4'ü kendisini Kürt olarak tanımlamıştır.15' Konda'nın 2006 sonbaharında yaptığı ve 2007'de Milliyet Gazetesi'nde "Biz Kimiz" başlığı ile yayınladığı araştırmada ise, Türkler % 78.10, Kürtler ve Zazalar, % 13.40, yerel kimlik % 1, 50, dini ile tanımlayanlar, % 1,50, Arap, % 0.75, göçmen % 0.40, Kafkas kökenli % 0.30, Balkan kökenli % 0.20, Asya Türkleri % 0.10, gayrimüslim, % 0.10, Koman, 0.03, diğer 4,2 olarak açıklanmıştır.

Ancak kamuoyunda çok ses getiren bu kamuoyu araştırmasının ham verilerini Tarhan Erdem'den alarak üzerinde çalışan Ali Tayyar Önder, anketi tekrar değerlendirmiş ve anket sorularına verilen cevapların doğru değerlendirilmediğini ileri sürerek, anketin doğru değerlendirilmesi Halinde sonucun Türkler % 85, Kürtler, % 8.91, Araplar, % 0,7, Zazalar, % 0.46, Lazlar, % 0,3, Kafkas kökenliler % 0.29 ve diğerleri % 5 olduğunu ileri sürmüştür.

Türkiye'nin yapısı ile ilgili olarak 1995-2000 seneleri arasında Milli Güvenlik Kurulu tarafından Prof. Dr. Şaban Kuzgun başkanlığında bir heyete yaptırıldığı ifade edilen ancak 68 ilin 60'ında gerçekleştirilen ve sonuçlanmayan bir araştırmanın, araştırmada görev alan Prof. Dr. Salim Çöhçe tarafından ileri sürülen sonuçlarına göre, Türkiye'de beş milyon Türkleşen unsur ile birlikte 55 milyon Türk, 9 milyon 600 bin Kürt bulunmaktadır. Çöhçe'ye göre 9 milyon 600 bin Kürt kökenli vatandaşın 2.5 milyonu kendisini Türk olarak nitelendirmektedir.

Prof. Dr. Çöhce, ayrıca 3 milyon Zaza, 870 bin Gürcü, 1 milyon 700 bin Boşnak, 2 milyon 160 bin civarında ve 1.5 milyonu ana dilini unutmuş Kuzey Kafkasyalı (kaynakta yanlışlıkla Çerkez denilmektedir.), 870 bin Arap, 500 bini Türkleşmiş/Türkleşme sürecinde olan 1 milyon 300 bin Arnavut, 700 bin Çingene, 80 bin Laz, 13 bin Hemşinli, 600 bin Türkleşmiş Pomak, 60 bin Ermeni, 15 bin Rum, 20 bin Yahudi ve çok az Süryani gibi toplulukların yaşadığını ileri sürmektedir.

Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Merkezi'nden Doç.Dr. İsmet Koç ise kapsamlı bir değerlendirme de nüfus ve yapısı ile ilgili olarak şöyle demektedir:

"1935 sayımı, bize Türkçe konuşan ana dil grubunun büyüklüğünü toplam nüfusun yüzde 89'u olarak veriyor. Daha sonra 1965'te bu oranın yüzde 90'a yükseldiğini görüyoruz. 1992'de Servet Mutlu'nun yaptığı çalışmada, bu oranın yüzde 86'ya düşmüş olduğunu görüyoruz. Hacettepe Üniversitesi'nin 2003 yılında yaptığı çalışmada da bu oranın yüzde 83'e düştüğünü görüyoruz. Yani 1935-2003 döneminde ana dili Türkçe olan grubun yüzde 89'dan yüzde 83'e gerilediğini görüyoruz.

Bunun nedenleri, tabii ki diğer ana dil gruplarının nüfus büyüklüklerinin değişimine baktığımızda net bir şekilde ortaya çıkıyor. Kürtçe ana dil grubu, 1935 sayımında yüzde 9 olarak verilmiş, ama bizim 2003 araştırmasından elde ettiğimiz sonuçlar, Kürtçe ana dil grubunun yüzde 14,4 oranında olduğunu gösteriyor. Arapça konuşan ana dil grubuna baktığımızda da yüzde l'den yüzde 1,9'a yükseldiğini görüyoruz.

Diğer, Arapça, Kürtçe ve Türkçe'nin dışında kalan ana dil gruplarının payının ise 0,6'dan 1,1'e yükseldiğini görüyoruz. Aslında bu yükselmeler, Türkçe ana dil grubu dışında kalan grupların sayısal değerinin artmış olması, dolayısıyla matematiksel olarak Türkçe ana dil grubunun sayısal büyüklüğünün azalması anlamına geliyor.

Tabii burada(...)Türkiye'deki doğurganlık yapısının oldukça önemli payı var, Türkiye'deki ölümlülük yapısının oldukça önemli payı var bu oluşumda. Dolayısıyla bu 2 olgu bir araya geldiklerinde, ana dil gruplarının farklı nüfus artışlarına sahip olmalarının oldukça önemli rolü olduğunu görüyoruz.
Özellikle Kürtçe ana dil grubu üzerinde çok fazla spekülasyon yapıldığı için, bu yüzde 14.4'lük rakamın neye tekabül ettiği önemli. Yüzde 14.4, Türkiye nüfusunu 1990-2000 dönemindeki nüfus artışını sabit kabul ederek 2003 yılına projekte ettiğimizde, yaklaşık 70 milyon 800 binlik bir nüfusa ulaşıyoruz. Bu 70 milyon 800 binlik nüfus içerisinde yüzde

14.4'ün 10.2 milyonluk bir nüfusa tekabül ettiğini görüyoruz. Yani 2003 araştırması, Kürtçe ana dil grubunun Türkiye'deki tahmini büyüklüğünü 10.2 milyon olarak gösteriyor.

İki ana dil grubu arasındaki demografik farklılaşma ve benzeşmelere baktığımızda, tabii demografi nüfusbilim demek, nüfusbilimin de 2 temel öğesi var:

Doğurganlık ve ölümlülük. Bir de bunu göç unsurunu eklemek her zaman için mümkün. Ama doğurganlığı belirleyen temel faktörlerden bir tanesi, tabii doğurganlık bireysel bir karar değil, daha çok toplumsal bir karar, ama sonuçta demografik olarak dar çerçeveden baktığımızda, bunun bireysel bir karar olduğunu bir an için düşünelim.

O anlamda gebeliği önleyici yöntem kullanmanın önemli olduğunu görüyoruz. Yani acaba Türkçe ve Kürtçe ana dil gruplarında kadınların gebeliği önleyici yöntem kullanma oranlan farklılaşıyor mu? 2003 araştırma sonuçlarına göre Kürtçe ana dil grubunda kadınların yüzde 51'inin gebeliği önleyici yöntem kullandığını görüyoruz, Türkçe ana dil grubunda ise yüzde 71'inin gebeliği önleyici yöntem kullandığını görüyoruz. Burada bir önemli unsur, gebeliği önleyici yöntemin ne kadar etkin olarak kullanıldığıdır. Örneğin Kürtçe ana dil grubunda daha çok geleneksel yöntemlerin kullanıldığını görüyoruz. Türkçe ana dil grubunda ise daha çok modern yöntemler kullanılıyor.

Dolayısıyla da doğurganlığın kontrolünün Türkçe ana dil gruplarında çok yüksek olduğunu görüyoruz. Bunun sonucu olarak da kadın basma düşen doğum sayışma baktığımızda ya da kadın basma düşen çocuk sayısı diyebileceğimiz toplam doğurganlık hızına yine ana dil grupları çerçevesinde baktığımızda, Türkçe ana dil grubundaki bir kadının sahip olduğu çocuk sayısı 1.9'dur, 2003 araştırması sonuçlarına göre. Yani. Türkçe ana dil grubundaki bir kadın, yaşamı boyunca ortalama olarak 2 çocuk sahibi olabilmektedir, 1.9 çocuk sahibi olabilmektedir. Oysa Kürtçe ana dil grubunda bu oran 4.1'dir, yani Kürtçe ana dil grubundaki bir kadın 15 yaşından 49 yaşına kadar yaklaşık olarak 4 çocuk doğurmaktadır, aradaki fark oldukça büyüktür.

Tabii 2.1 doğurganlık da biz demograflar için oldukça önemli bir noktadır. 2.1'lik seviyenin altına düşen toplumların bir nesil sonra nüfus-lan azalmaya başlayacaktır. Türkçe ana dil grubunda dikkatinizi çektiği gibi, doğurganlık oranı 1,9'dur sadece, yani 2.Tin altına düşmüş durumdadır. Bu da bir nesil boyu sonra, yani yaklaşık 27 yıl sonra Türkçe ana dil grubundaki nüfusun payının toplam nüfus içerisinde daha hızlı bir şekilde azalacağına işaret etmektedir. Bu açıdan kadın başına düşen doğurganlık sayısı, demografide oldukça önemli bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Türkiye geneli için toplam doğurganlık hızı 2.2'dir, ama Türkçe ve Kürtçe ana dil gruplan arasında ciddi farklılıklar olduğunu görüyoruz.

Demografik farklılaşmayı gösteren bir başka unsur, bebek ölüm hızlandır. Türkçe ana dil grubunda bebek ölüm hızlan binde 22'dir, yani her bin bebeğin 22'si 1 yaşına gelmeden ölmektedir. Kürtçe ana dil grubunda ise bu hız binde 46'dır. Ancak bu farklılığa karşı, yani ölümlülük oranlan hızlan Kürtçe ana dil grubunda daha yüksek olmasına karşın, Türkçe ana dil grubunda doğurganlık çok düşük olduğu için, aradaki fark, yani nüfus büyüklükleri anlamındaki aradaki fark çok hızlı bir şekilde kapanma eğilimindedir. Tabii hızlı bir şekilde kapanmadan kastım, 10.2 milyonluk bir Kürtçe ana dil grubu, ama öbür tarafta 56 milyonluk bir Türkçe ana dil grubu, Türkiye 2003 nüfus araştırması sonucunda ortaya konulan rakamlar bunlardır."

Ana dil Gruplan1935196519901992199319982003
Türkler89,290,1-85,882,783,282,5
Kürtler9.27,6I12,612,413,013,2 .14,4
Araplar1,01,2-1,41,71,71,9
Diğer0,6ı,ı-0,42,60,91,1


İsmet Koç, değişik kaynaklan kullanarak yaptığı bir araştırma ile 1935-2003 arasındaki dil grupları analizinin sonucunda ortaya yandaki tabloyu çıkarmıştır.

Bu tablonun ortaya koyduğu sonuç, Türkiye'de ana dili Kürtçe olan nüfusun yüzde yüze varan bir oranda artarak % 7,6'dan % 14,4'e çıktığı, ana dili Türkçe olan nüfusun ise % 90,1'den % 82,5'e düşerek % 7.6 oranında azaldığıdır. Eğilimin bu süreçte devam etmesi durumunda uzun vade de Türkiye'de nüfusu yapısının değişeceği görülmektedir. Ancak, Kürtçe ana dilli insanların da içinde olduğu sosyal değişim ve kentleşme süreci içinde bugün görülen yüksek seviyede doğum oranlarını muhafaza etmeleri çok mümkün görünmemektedir.

İsmet Koç'un ana dil gruplan arasındaki ilişkilerin niteliği ile ilgili ileri sürdükleri de ayrıca ilgi çekici. "Bütünleşme de oldukça önemli, yani 2 grup arasında gördüğümüz gibi, demografik olarak bir farklılaşma var, ama ne kadar bütünleştikleri de önemlidir.

Aslında belki 2003 araştırmasında şaşırtıcı gelebilecek bir sonuç şu:

Türkçe ana dil grubundaki bir kadınla Türkçe ana dil grubundaki bir erkeğin evlenme olasılığı yüzde 97'dir. Aynı şey Kürtçe ana dil grubu için de geçerlidir; Kürtçe ana dil grubundaki bir kadının yine Kürtçe ana dil grubundaki bir erkekle evlenme olasılığı yüzde 94'tür. Gördüğünüz gibi, aslında Türkçe ve Kürtçe ana dil grupları, kendi içlerinde evlilik yapmaktadırlar. Yani kendi ana dil gruplan dışında evlilik yapma oranı, özellikle 93, 98 ve 2003 verilerini bu anlamda analiz ettiğimde, en azından son 10 yılda bir değişme göstermemiştir. Yani Kürtçe ve Türkçe ana dil grupları, kendi dışından ana dil gruplarıyla çok fazla evlenmemektedirler.

Özellikle Kürtçe ana dil grubunda olanların Türkçe, Türkçe ana dil grubunda olanların da Kürtçe ana dil grubundan, özellikle bu veriler, kadın ve erkeğin eş seçimi konusunda titiz davrandıklarını göstermektedir. Tabii bu, yine bireysel bir tercih olarak da alınabilir, kültürel süreçlerin sonucu olarak ortaya çıkmış bir durum olarak da alınabilir. Ama Arapça'ya baktığımızda örneğin, Arapça konuşan bir kadınla Arapça konuşan bir erkeğin evlenme olasılığının yüzde 70 olduğunu görüyoruz, yani yüzde 30'luk bir kesim, Arapça konuşan kesim de başka ana dil gruplarıyla evlenmeye açıktır. Ancak bu açıklık, hem Türkçe, hem de Kürtçe ana dil gruplarında yoktur.

Bu da Türkçe ve Kürtçe ana dil gruplarında evlilik anlamında bir bütünleşme olgusunun henüz oturmadığını göstermektedir. Tabii bu özellikle 1950 yılı sonrasında Türkiye'de yaşanılan yoğun iç göç hareketleri, özellikle de 80 yılından sonra iyice yoğunlaşan iç göç hareketlerine karşın, oldukça çarpıcı bir bulgudur. Bir demograf gözüyle baktığımızda, herkesin kendi ana dil grubundan eş seçmesi, bu süreci de bir şekilde dışlayan, bu sürece çok uymayan bir yapı gösterdiğini burada vurgulamam lazım.

Bir başka bütünleşme ölçütü, dil konuşma olabilir. Türkçe ana dil grubu dışında kalan ana dil gruplarının Türkçe'yi ne kadar konuştuktan da oldukça önemli olabilir. Bu anlamdaki sayısal değerlere baktığımızda, "ana dilim Kürtçe" diyen yüzde 14,4'lük nüfusun bir bölümünün evde Türkçe konuştuğunu görüyoruz, oran % 14.4'ten % 8'e düşüyor. "Evde hangi dili konuşuyorsunuz?" diye sorduğumuzda, yüzde 14,4 değil artık, yüzde 8'lik bir grubun evde Kürtçe'yi konuştuğunu söylediğini görüyoruz, yani 14,4'ten yüzde 8'e düşen bir oran olduğunu görüyoruz.

Aynı şekilde "peki, Kürtçe'nin dışında hangi dilleri konuşabiliyorsunuz?" diye sorduğumuzda da bu oranın 3,1'e düştüğünü görüyoruz. Dolayısıyla da 14,4'ten 3,1'e düşen bir olgu var karşımızda.

Bu da şunu gösteriyor aslında:

Ana dilinin Kürtçe olduğunu söyleyen nüfusun sadece yüzde 22'si Türkçe'yi konuşamadığını söylemektedir.

Geriye kalan yüzde 78'lik nüfus grubunun Türkçe'yi konuşabildiğini görüyoruz. Ancak evde hangi dili konuştukları konusuna baktığımızda, evde halen oldukça büyük bir nüfus grubunun, yaklaşık 5.7 milyonluk bir nüfus grubunun evde Kürtçe konuştuklarını beyan ettiklerini görüyoruz. Ama ana dil olarak 10.2 milyonluk bir nüfusun evde konuşulan dil olarak 5.7 milyona, diğer konuştukları diller sorulduğunda da 2.2 milyona düştüğünü görüyoruz.

Bu hesaplamalar şunu gösteriyor:

Türkiye'de halen ana dili Kürtçe olan 2,2 milyonluk bir nüfusun sadece Kürtçe konuşabildiğini ve Türkçe konuşamadığını bize gösteriyor. Bu da aslında Türkiye'de bu resmi dil tartışmalarında oldukça önemli bir bulgu olarak karşımıza çıkıyor. Yani "resmi dili ne kadar öğretebildik?" sorusuna belki de bir yanıt niteliği olması açısından önemli olduğunu düşünüyorum.

Türkçe konuşabilen Kürtçe nüfusu esas alarak demografik analizleri tekrar yaptığımızda, yani ana dilden değil de bu kez Türkçe konuşabilen Kürtçe nüfus üzerinden analizler yaptığımızda, karşımıza şöyle sonuçlar çıkıyor:

Gebeliği önleyici yöntem kullanma oranı; eğer bir kadın "ana dilim Kürt" demişse, ama evde ya da dışarıda Türkçe konuşabiliyorsa, gebeliği önleyici yöntem kullanma oranının yüzde 51'den yüzde 67'ye yükseldiğini görüyoruz. Aynı şekilde 4.07'lik toplam doğurganlık hızının 2,4'e düştüğünü görüyoruz. Aynı şekilde bebek ölüm hızının binde 46'dan binde 34'e düştüğünü görüyoruz.

Buradan aslında çıkarılabilecek temel sonuçlardan bir tanesi, eğer biz ana dili Kürtçe olan gruba evde Türkçe konuşmayı ya da Türkçe öğretmeyi, resmi dil olarak Türkçe öğretmeyi başarabilirsek, o zaman doğurganlık seviyeleri, ölümlülük seviyeleri arasındaki farklılığın büyük ölçüde ortadan kalktığını görüyoruz. Bu da demografik bütünleşme açısından oldukça önemli bir nokta olarak karşımıza çıkıyor.

Bu çalışma(dan)... çıkarılabilecek 3 sonuç var:

Bunlardan bir tanesi, Kürtçe ve Türkçe ana dil grupları, farklı demografik süreçler yaşıyorlar, yani demografik geçiş sürecini farklı yaşıyorlar, bu birinci nokta, ikinci nokta, evlilikler yoluyla bütünleşme seviyesinin düşük olduğunu görüyoruz. Ama Türkçe'nin kullanımı anlamında baktığımızda, bütünleşme se-viyesinin oldukça yüksek olduğunu görüyoruz, ama halen yüzde 22'lik bir kesimin resmi dili konuşamadığını görüyoruz. Son olarak da geçiş grubunun, yani ana dili Kürtçe olmasına karşın, Türkçe konuşabilen grupların, yani bir geçiş grubunun çok hızlı bir şekilde Türkiye nüfusuna en-tegre olduğunu ve bütünleştiğini görüyoruz."

Bu konuda yaptığı kapsamlı araştırmalar ile tanınan Ali Tayyar Önder ise farklı görüştedir. Önder, 74 milyonluk Türkiye nüfusunun 66 milyon yani % 90'ını Türklerin, 5 milyonunu yani % 6.76'sını Kürtlerin, 800 binini yani % 1.08'ini Zazaların, 800 binini yani % 1.08'ini Arapların, 300 binini yani % 0.41'ini Çerkeslerin, 200 binini yani % 0.27'sini Lazların, 300 binini yani % 0.41'ini diğer grupların oluşturduğunu belirtmektedir.

Bütün bunlardan ortaya çıkan sonuç, bazı Kürtçü çevrelerin bilinçli, bazı çevrelerin ise yeterince bilimsel araştırmaya dayanmayan "Kürt nüfusu, Türk nüfusunu geçecek" bilgileri gerçekçi değildir. Kürt kökenli nüfus büyük bir hızla artmakla birlikte Çöhçe, Koç ve Önder'in ortaya koyduğu rakamların gösterdiği gibi milli bütünleşme sosyolojik bir süreç olarak bütün olumsuz politik koşullara ve bilinçli karşı çalışmalara rağmen sürmektedir.
1990'lara kadar Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri sürekli göç vermiş, ancak GAP yatırımlarının etkisini göstermeye başlaması ile Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nden bölge dışına göç yavaşlarken, Doğu Anadolu Bölgesi'nden bölge dışına göç devam etmektedir.

Bazı kaynaklar, Kürt ve Zaza nüfusundaki artış neticesinde Türk-Kürt nüfus dengesinin 2025 ya da en geç 2035 senesinde eşitleneceğini ileri sürmektedirler. Keza Kürtçü ideolog Mehrdad İzady, 2020 yılında Türk-Kürt nüfusunun eşitleneceğini ileri sürmüştür.

Ancak her iki görüşün zayıf yönü, yukarıda da altı çizildiği gibi Güneydoğu Anadolu'dan Batı Anadolu'ya ve Güneydoğu Anadolu kırsalından Güneydoğu Anadolu kentlerine yönelen nüfusun artışının bir süre sonra yukarıda da altı çizildiği gibi sosyolojik yasalara uyarak, hızını kaybettiğini göz önüne almamasıdır.

Bununla birlikte PKK'nın nüfus artışını stratejik bir silah olarak kullanmaya çalıştığı bilinmelidir. Nüfus artışının doğal sürecin dışına taşarak etnik bir silah olarak kullanılması hususu örgüt etkisine girmiş vatandaşlar arasında konuşulmanın ötesinde basına dahi açıklanan bir olgu hâline gelmiştir. The Economist dergisine açıklama yapan Diyarbakır ili Sandal köyü muhtarı iki eşli 13 çocuklu Abdülkadir Sümer "görevim, Kürt nüfusunu artırmaktır" demiştir.

Sadece Türkiye değil, bütün Ortadoğu Kürtleri ve Zazalar, Kazaklar, Kırgızlar, Türkmenler gibi Türklüğünün ayrılmaz bir parçasıdır. Ancak, bu son tespit Türkiye'nin karşı karşıya olduğu sorunu ortadan kaldırmamaktadır. Çünkü sayısı hiç de küçümsenmeyecek miktarda Kürt ve Zaza kökenli insan kendisini Türk hissetmemekte, çok küçük bir kısmı ise Türk'ten ve Türk ile ilgili olan herşeyden nefret etmektedir. Bu bizi sorunun niteliğini doğru tespit etme görevi ile karşı karşıya bırakmaktadır. Öncelikle sorulması gereken soru; etnik sorunun ne olduğu ve Türkiye'de etnik sorun olup olmadığıdır.

3 Etnik Sorun

Bir ülkede değişik etnik grupların varlığı zorunlu olarak etnik sorun veya çatışmanın var olduğu anlamına gelmez. Etnik bir çatışmanın varlığını ileri sürebilmek için dil, din, kültür, tarih açısından farklı iki etnik veya daha fazla grubun olması yeterli değildir. En az iki etnik gruptan birinin diğerine karşı olumsuz ayrımcılık yapması etnik çatışmanın temelini hazırlar.

189 devletten ancak 20'sinin etnik açıdan türdeş oldukları, yani azınlıkların % 5'in altında olduğu göz önünde tutulur ise, değişik etnik yapıların bir aradaki varlığının etnik sorunu kendiliğinden doğurmadığı daha iyi anlaşılacaktır. Aksi hâlde dünya bir etnik savaş alanı olurdu.

Etnik sorun "var" denilince olmuyor. Etnik sorununun varlığını ileri sürmek için bazı ölçütler var. Ayrımcılık olmadan etnik sorun olmaz.

Bir grubun başlı başına bir veya daha fazla özelliğe sahip olması ona karşı ayrımcılık yapıldığı anlamına gelmez. Ayrımcılık, "bireyin kendine özgü bilgi ve yetenek kapasiteleri dışlanarak, toplumsal ilişkilerde kategorik olarak sadece farklı olması ele alınarak maruz kaldığı haksızlıklardır."

Etnik çatışmanın olması için her şeyden önce ekonomik, sosyal, politik ve kültürel kaynakların değişik etnik gruplar arasında bilinçli politikalar neticesinde ve öyle kalması hedeflenerek "eşitsiz dağılımı" gerekmektedir. Kaynakları kontrolünde tutan etnik grubun diğer etnik gruba karşı ayrımcılık uygulaması etnik sorunun ortaya çıkmasının temel nedenidir.

Bu tür bir ayrımcılık kendisini değişik şekillerde dışa vurur. Sosyolojik açıdan etnik ayrımcılık için altı temel ölçüt vardır.

Bunlar;

a) eğitimde ayrımcılık,
b) iş alanlarında ayrımcılık,
c) yerleşim alanlarında ayrımcılık,
d) bölgesel ayrımcılık,
e) sosyal ayrımcılık,
f) aleni ayrımcılıktır.

Bunların en önemlileri, işte, okulda ve yerleşimde azınlıkta olan etnik gruba karşı ayrımcılık yapılması. Eğer son bin sene veya seksen sene içinde herhangi bir Kürt kökenli insan sadece Kürt olduğu için yetenekleri elverdiği hâlde bir işe alınmadı veya Kürt olduğu için kariyerinde yükselemiyor ise etnik sorun var demektir. Buna "iş alanında etnik ayrımcılık" denir.

Eğer bir insan sadece Kürt veya bir başka şey olduğu için bir eğitim kurumuna alınmıyor ise bu bir etnik ayrancılıktır ve buna "eğitim alanında etnik ayrımcılık" denir. Ve bir insan sadece etnik kökeninden dolayı kentin belirli bölgelerinde bir konut kiralayamıyor veya satın alamıyor veya böyle bir çevreye taşındığında o çevrede ev fiyatlan düşüyor, kiralar azalıyor ise "yerleşim alanında etnik ayrımcılık" söz konusudur. Etnik sorunun olduğu ve etnik bir iç savaşın yaşandığı Yugoslavya'da Hırvatlar Hırvatların, Sırplar Sırpların yanına kaçarken, Güneydoğu Anadolu'da PKK'ya destek veren ve güvenlik güçleri tarafından köylerinden çıkarılan köylüler Kuzey Irak'a değil Batı Anadolu'ya gitmişlerdir. Çünkü kötü karşılanmamışlar, herhangi bir etnik dışlanma yaşanmamıştır.

Bu üç temel sosyolojik yaklaşımın yanında etnik sorunun varlığı için bir neden de belirli bir etnik grubun elinde tuttuğu merkezi otorite tarafından bazı bölgelere yönelik olarak uygulanan ve azınlıktaki etnik grubu oluşturan bu bölge halkını ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasi yönden ayrımcılığa/diskriminasyona tabi tutulan bölgesel politikaların varlığının kanıtlanmasıdır. Buna, "bölgesel etnik ayrımcılık" denilmektedir.

"Sosyal etnik ayrımcılık" mahrem ilişkilerin yasaklandığı veya dışlandığı veya çok az göründüğü, gerçekleştiği zamanda sosyal tepki gösterildiği ayrımcılık türüdür. Sosyal ayrımalığın en somut örneklerinden birisi başat grup ile azınlık arasındaki evlilik müessesinin toplumun çoğunluğu tarafından dışlanmasıdır.

"Aleni etnik ayrımcılık" bir etnik gruba mensup olanların, kendilerine ayrılmış olanlar dışında istedikleri hastane, lokanta, dinlenme yerleri gibi kamu tesislerine gidememe, faydalanama keyfiyetidir.

Bir ülkede, "iş alanında etnik ayrımcılık", "eğitim alanında etnik ayrımcılık", "yerleşim alanında etnik ayrımcılık", "bölgesel etnik ayrımcılık", "sosyal etnik ayrımcılık" ve "aleni etnik ayrımcılık" yok ise o ülkede sosyolojik olarak etnik sorun yoktur. Bütün bunlara ekleyebileceğimiz çok önemli bir hususta etnik sorunun yaşandığı ülkelerde devlet güçleri tarafından terör örgütüne destek oldukları için köylerinden çıkarılan insanların batı illerine gittiklerinde ne yerleşim, ne iş, ne eğitim alanlarında dışlanmadıklarıdır. Güneydoğudan batıya gidenler de gitmeye çekinmemişlerdir. Etnik sorun olan coğrafyada bu tür ilişkiler söz konusu değildir.

Kaynakça
Kitap: PKK Terörü Neden Bitmedi, Nasıl Biter?
Yazar: Ümit Özdağ
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön PKK: PKK Amerikan Ordusunun Bir Parçasıdır, PKK Bir Kürt Hareketi Değildir, Türk ve Kürt Kardeştir ve Asıl Düşmanımız ABD ve Onun Emirkulu Olan AKP'dir!

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir