Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

AKP'ye Açılım Uyarıları

AKP'ye Açılım Uyarıları

Mesajgönderen TurkmenCopur » 13 Ara 2011, 16:09

AKP'ye Açılım Uyarıları

Tarafları Belli Olmayan Tarihi Fırsat Olur Mu?


Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Kürt meselesi ile ilgili olarak andığı tarihi fırsatın ne olduğunu 15 Mayıs 2009 günü Suriye'de açıklamış! Daha doğrusu, kendisine Suriye'de eşlik eden gazeteciler, Cumhurbaşkanı'nın sohbetini dinledikten sonra "Tarihi fırsat olsa olsa budur" diyorlar.

Cumhurbaşkanı, "Hiçbir dönemde olmadığı kadar sivil, asker bütün kesimler, ortak anlayış, işbirliği ve koordinasyon içinde. Biri bir şey yaparken, diğeri bozmaya çalışmıyor şimdi" deyince gazeteciler tarihi fırsatın "kurumların işbirliği" olduğunu düşünmüşler.

Cumhurbaşkanı'na ait bu cümleler bana önce şunu düşündürttü:

Demek ki, daha önceleri bir kurum (herhalde sivil otorite) iç barış için bir umut kapısı yakaladığında diğer kurum (herhalde TSK) bu kapıyı kapıyormuş!

Bu açıklamanın bence kendisi tarihidir. Devletin en tepesi bir "fecaati" ifşa etmiştir. Açıkçası, TC, devlet falan değilmiş. Kurumlar kendi bildikleri yollardan giderlermiş. Şimdi ilk defa, tarihi fırsat yakalanmış, devletin kurumlan işbirliği yapacakmış, devlet devlet gibi davranacakmış! Biz geç de olsa, ilk önce devletimizin nihayet devlet olmasına sevinelim.

"Kurumların işbirliğini" Kürt meselesinde bir ileri adım sayalım ama benim hâlâ anlamadığım bir husus var. Bir mesele aynı taraftaki unsurlar tarafından değil, kördüğüm haline dönüşmüş aykırılıklar etrafında karşı karşıya gelmiş unsurlar tarafından çözülür. "Kürt meselesi"nde uzlaşması gereken unsurlar hükümet ile TSK değil, kim ne derse desin, Türkiye Cumhuriyeti ile PKK'dır. Ne kadar acıtırsa acıtsın, ne kadar kızdırırsa kızdırsın, bu böyledir.

29 Mart 2009 seçimlerinin Güneydoğu'da yarattığı sonuçlar, bugüne kadar PKK'yı muhatap olarak görmezden gelenleri bile hayal dünyalarından uyandırmış olmalıdır. Benim anladığım tarihi fırsat, daha önce anlaşamayan rakip/ hasım /düşman unsurların ilk defa bir ortak payda etrafında bir araya gelme/anlaşma fırsatı bulmalarıdır. Yoksa, bir yerlerde TC ile PKK belirli konularda uzlaştılar da bizim haberimiz mi yok?
Hasan Cemal'e verdiği söyleşide Murat Karayılan, PKK'nın 1999'dan beri "bölünme talebi"nden vazgeçtiğini, artık taleplerinin belirli konularda yerel özerkliğe dayanan "Demokratik Özerk Kürdistan" olduğunu söyledi.

Aynı görüşü Apo da 2005'te "demokratik cumhuriyet" sözleriyle ifade etmişti. Her iki terim de yumuşak/sert bir federasyon yapışım öngörüyor.
Ardından genel af talebi gelecek. PKK, kartını öne sürdü. Belli ki, DTP siyasi ortamlarda, üç aşağı beş yukarı, bu görüşü savunacak. Bir tarafın ne istediğini, ona talebinde hak verelim vermeyelim, açıkça biliyoruz.

Ancak, rahatsızlık veren karşı tarafın, yani büyük çoğunluk adına konuşacak Türkiye Cumhuriyeti'nin öne ne gibi pazarlıklar sürdüğünü, elinde pazarlıklara yönelik bir strateji haritasının olup olmadığını, varsa bunun Ermenistan'la sözüm ona çizilen yol haritası gibi fos çıkıp çıkmayacağını bilmiyoruz.

Cumhurbaşkanı, ülkede Türkiye Cumhuriyeti'ni temsil eden en yüce makam. Makam sahibi tekrar edip durduğu "tarihi fırsat'ın somut olarak ne olduğunu açıkça ifade etsin ki, bunun yine başka bir "tarihi oyalama" olmadığına ikna olalım. "Olsa olsa budur" oyununu oynamak yerine Cumhurbaşkanı'na soralım. Tarihi fırsat bir taktik oyun değilse, dayandığı somut strateji haritası nedir?

Körlerle Sağırlar...

İçişleri Bakanı "Kürt açılımı" meselesinde "içerik kadar üslup ve yöntem de önemli" dedi ama kusura bakmasın, işe gazetecilerle başlaması, hele hele istisnaları hariç yandaş gazeteciler ile başlaması üslup ve yöntemi ağır yaraladı.

Bence bu yöntemde birkaç yanlış var.

1) Gazeteciler zaten fikirlerini kamuya açıklama şansına sahip bir kitle. Hepimiz birbirimizin ne dediğini biliyoruz. Konuya kafa yoran köşe yazarları yıllardır görüşlerini beyan ediyorlar. Özel toplantıda yeni bir şey söyleyecek halleri yok.

2) Şimdiye dek yapılan iki toplantıya da büyük ağırlıkla yandaş gazetecilerin çağrılmış olması "Hükümet sadece işine gelenleri duymak istiyor" iddialarını güçlendiriyor. Aynı yazarın (Fehmi Koru) iki toplantıya birden katılması ise gülünç bir görüntü bile yaratıyor.9 Görüşleri bilinen ama farklılık arz eden yazarlar bir araya getirilip tartışmaları sağlansaydı, tartışma diyalektiği sayesinde belki tartışmaların katma değeri artabilirdi.

3) Bazı gazetelerden hiç kimsenin çağrılmamış olması ise akıllara "Recep Tayyip Erdoğan hiddeti" faktörünü getiriyor. Herhalde, İçişleri Bakanı Başbakan'ın öfkesine muhatap olmak istemiyor. Ama hükümet işine gelmeyen görüşlere bile tahammül göstermek zorundadır. Hükümet muhalif gazetecilerin de fikirlerini biliyor ama bazı etkin gazetelerin çağrılmaması İçişleri Bakanı'nın vurguladığı üslup ve yöntem açısından hiç şık kaçmıyor, daha beteri içeriği zedeliyor.

4) Toplantıya katılan bazı gazetecilerin toplantı sonrası beyanları ise hükümet açısından riskler taşıyor. Örneğin, iki gazetecinin (Hasan Cemal, Cengiz Çandar) hükümetin kapalı kapılar ardında Apo ile görüştüğünü söylemesi, tahmin seviyesinde ifade edilse bile, hükümeti güç durumda bırakıyor.
Kanımca "Kürt açılımı"nda en büyük üslup ve yöntem hatası hükümetin kendisi içerik açısından hiçbir şey söylemeden başkalarına, hem de işine gelen başkalarına görüş beyan ettirmeye çalışmasıdır.

Doğru yöntem, hükümetin tüm siyasi riskleri yüklenip, somut önerilerini ortaya koyarak, bu önerileri geniş bir çevrede tartışmaya açmasıdır.

Bu haliyle "Kuzey Irak açılımı"nın dayattığı "Kürt açılımı" her geçen gün:

1) Kültürel taleplerin fevkinde bir mecraya giriyor ve giderek herhangi bir hükümetin baş etmesi çok güç siyasi taleplere dönüşüyor.

2) Hükümet ortaya bir program ile çıkıp "Benim adım Hıdır, elimden gelen budur!" demedikçe PKK, Apo, DTP ve diğer radikal unsurlar taleplerini her geçen gün büyütme ve ötesi gündeme oturtma şansını artırıyorlar.

3) Israrla yaptığım uyarı odur ki; eğer 15 Ağustos 2009'a kadar hükümet ortaya somut öneriler koyup, tartışmaya açmaz ise gündemi Apo ele geçirecek ve hükümet Apo'nun"yol haritası"nın peşinden giderek tepki vermek durumuna düşecektir.

Örneğin, hükümet Apo'nun teklif ettiği "özerklik", Anayasa'da gerekli gördüğü değişiklikler, affın boyutu, çift resmi dil ile ilgili görüş oluşturmak zorunda kalacaktır. Aktif değil pasif bir role bürünmek zorunda kalacak Başbakan da, sırf Apo'nun dümen suyunda gitmemek uğruna "Kürt açılımı"nı bilmem kaçıncı defa rafa kaldırmak durumunda kalabilir.

Hatırlayın, Başbakan 2005'te "demokratik cumhuriyet" söylemini ortaya atmış, bu terimin Apo'ya ait olduğu ortaya çıkınca da "Kürt meselesi"nin çözümü bilmem kaçıncı kez araziye uymuştu.

"Kuzey Irak açılımı" ile çıktık yola. Bu açılımın "Kürt açılımı"na vesile olmasına itirazım yok. Ancak açılımın liderliğini ve riskini öncelikle iktidar erkinin yüklenmesi gerekir. Tarihi açılımlar her şeyden önce mangal yürekli liderlere ihtiyaç duyar!

Siyasi Risk Almadan Mesele Çözülmez

AKP "Kürt açılımı"nı yönetemiyor! Neden?


1) "Bebek" 2009 yılının Mayıs ayında kucağına düşene dek hiçbir ciddi hazırlığı yoktu. Mayıs ayında "tarihi fırsat" yakalayan Türkiye'de, AKP bu tarihten sadece 1 ay önce, 29 Mart seçimlerini Güneydoğu'da DTP'ye karşı "Ya sev, ya git!" stratejisi üzerine oturtmuştu. Aklı evvel İslamcılar Güneydoğu'da "ümmetçilik" yaparak AKP'ye oy kazandıracaklarına Erdoğan'ı inandırmışlardı.

2) Meselenin çözümü için topluma yön verecek herhangi bir programı olmayan AKP'nin herhangi bir stratejisi de yoktu. Örneğin, bu kadar hassas bir konuda ne Cumhurbaşkanı, ne de Başbakan muhalefet indinde "mesele" kamuya yansımadan önce bir altyapı oluşturmak için gayret gösterdiler. Başbakan DTP ile de ancak mecbur kalınca görüştü.

3) Hükümet süreci sadece taktik geliştirerek çözme gayreti içine girdi. "Nasılsa kervan yolda düzülür" psikolojisi ile
AKP, Apo 15 Ağustos 2009'da "yol haritası" açıklamadan yola çıkmak istedi. İçişleri Bakanı çeşitli gruplar ile görüşerek sözüm ona "öneriler" topladı.

4) Apo yol almadan yola çıkmanın dışında bir diğer amaç ise mümkün olduğunca "taraftar kazanarak" siyasal riski asgariye indirmekti.

Ancak, "top çevirme" taktiği giderek ters tepmeye başladı.

i) Açılım elde bir yol haritası olmadan genel müzakereye açılınca; hali ile herkes bir şey söylemeye başladı. Genel görünüm "ağzı olan konuşuyor" havasına büründü.

AKP "açılıma" liderlik etmeyi bir kenara bırakın, "savunma yapma" durumuna düştü.

ii) Üstüne üstlük, iki vahim hata ile kendi kalesine kendi eli ile iki gol birden attı.

a) MGK toplantısında "İçişleri Bakanı'nın görüşmelere devam etmesini tavsiye etme" kararı alınınca bu karar AKP'liler tarafından "açılım devlet politikası oldu" sözleri ile kamuoyuna yansıtıldı. TSK büyük zora girdi. CHP ve MHP, TSK'yı topa tuttu. Sonunda TSK "25 Ağustos 2009 açılımını" yapmak zorunda kaldı.

b) Akıl denen melekeden zerre kadar nasibini almamış "Bekir Bozdağ açılımı" da DTP'yi AKP'nin tekrar karşısına itti. Herhalde, "Dimyat'a pirince giderken (MHP'yi vurmaya çalışırken) evdeki bulgurdan olmak (TBMM'deki tek ve en önemli müttefik DTP ile arayı tekrar açmak)" bu olsa gerek.
Şimdi AKP her zamankinden yalnız. Bırakın CHP ve MHP ile yakınlaşmayı, "Kürt meselesi"nde en sessiz dönemini yaşayan TSK'yı sonunda "konuşturdu". Yetmedi, PKK ve Apo ile müzakereleri üzerinden yürüteceği DTP ile de "güvensizlik" ortamına yeniden döndü.

Peki iş işten geçti mi? Hayır!

Eğer, AKP liderliğinde mangal gibi yürek varsa iş işten geçmedi. Artık ortada "iki ana açılım" tarafı var:


Bir taraf ekonomik, sosyal ve kültürel açılıma "evet" ama siyasi açılıma "hayır" diyor. (Kabaca CHP, MHP ve sonunda maalesef açık görüş beyan eden TSK.) Diğer taraf da illa ki siyasi açılım da şart diyor. (DTP, PKK, Apo) AKP ise iki arada bir derede!

Artık açıkça "Adım Hıdır elimden gelen budur" deme mecburiyeti çok ağır basıyor. AKP ortaya öyle bir öneriler manzumesi koymalı ki her iki taraf da ne tamamen tatmin olmalı, ne de önerileri kökten reddedebilmeli. İki taraf da öneriler manzumesini tartışmaktan ve üzerinde pazarlık etmekten kaçamamalı. Lider zor günde belli olur. İşte deve, işte hendek!

Başbakan Ne Zaman Sadede Gelecek?

Başbakan 26 Ağustos 2009 tarihli "Ulusa Sesleniş" konuşmasında tadına doyulmaz bir üslup kullandı. Ancak, Başbakan yine eteğinde hangi taşlar olduğu konusunda renk vermedi. Açıkçası, hâlâ "Kürt açılımı" hakkında Hükümet kanadında somut bir yönlendirme yok.

Başbakan sadece 25 Ağustos 2009 tarihli Genelkurmay açıklamasının ardından kendilerinin de "tek bayrak, tek devlet, tek millet" söylemine sahip çıktıklarını söyleyerek "Kürt açılımı"nda nelerin olmayacağını belirtti.
Ancak, "tek devlet" kavramı "federasyon"u dışlamaz.

"Yol haritası" çizilirken yerel yönetimlere "daha fazla özerklik" tanınacaksa bunun sınırları hâlâ çizilmiş değil. Başbakan’ın özerkliğin sınırları hakkında ne düşündüğünü hâlâ bilmiyoruz.

Söylemek istediğim şu:
Başbakan ateşten kestane almaktan çekinmeye, sözü dolandırmaya devam ettikçe artan oranda destek yitiriyor, insanların kafası beter karışıyor.

Nitekim, A&G Araştırma Şirketi'nin yaptırdığı kamuoyu yoklamasına göre Başbakan'a Kürt açılımında verilen destek 2.5 ayda %34.2 azalmış. Destek haziranda (6-7 Haziran 2009) %69.3 iken ağustosta (22-23) 23.7 puan gerileyerek %45.6'ya düşmüş! Başbakan, Genelkurmay’ın ardından yaptığı açıklamalarda "Apo'nun muhatap alınmayacağını" da vur gülüyor. Ben Apo ve PKK, açıkçası elinde silah tutanın muhatap alınmadan silahların nasıl bırakılacağını henüz çözmüş değilim. Pratikte de bunun mümkün olmadığını görüyoruz. Hükümet pekâlâ Apo'yu takip ederek, esasında onu muhatap alıyor. Apo ilk önce 15 Ağustos 2009'da kendi "yol haritası"nı açıklayacağını belirtmişti. İçişleri Bakanı "koordinatör" olarak hemen 15 Ağustos öncesi görevlendirilmedi mi? Apo'nun avukatları Apo'nun "yol haritası" açıklanmadan önce çeşitli gazetecilerden gör/üş almıştı.
İçişleri Bakan'ı da "iş"e gazeteciler ile başlamadı mı?

Başbakan en son "koordinatör"ün 31 Ağustos 2009 günü önemli açıklamalarda bulunacağını söyledi. Biliyoruz, yine ortaya "yol haritası" konmayacak. Koordinatör herhalde "üslup ve yöntem hakkında" açıklamalar yapacak.

31 Ağustos gününün önemi ne? DTP'nin Diyarbakır'da 1 Eylül'de büyük katılımla yapacağını iddia ettiği "Barış Mitingi"nden bir gün öncesine rast gelmesi! 1 Eylül'de yine Apo'nun "yol haritası"nı açıklama ihtimali var!

Apo'nun "yol haritası" birkaç kez hava muhalefetine veya bozulup adaya gidemeyen ama pekâlâ geriye Gemlik'e dönen deniz aracına takıldı ama bu hafta içinde açıklanma ihtimali yüksek. 1 Eylül "Dünya Barış Günü" de bu iş için oldukça uygun gözüküyor.

Ben DTP üzerinden hem PKK'nın, hem de Apo'nun muhatap alınmasını silahların bırakılması için elzem görüyorum. Bu görüşümü de kaç kez açıkça belirttim. "Neden Apo'yu muhatap alıyorsun?" diyerek AKP'yi eleştirmem... Başından beri söylemeye çalıştığım görüşlerim hâlâ geçerli. Başbakan siyasi risk yüklenip kendi yol haritasını açıklamadığı her gün birilerini takip etmek zorunda kalıyor, bu pasif tavır da kendisine bu konuda olan inancın her geçen gün azalmasına neden oluyor!

AKP'ye Samimi Bir Uyarı

1) AKP "Kürtaçılımı"na hiçbir hazırlık yapmadan, uluslararası konjonktürün renk değiştirmesi sonucu girişmiştir.
2) Şu ana dek zor sürecin gerektirdiği siyasi cesareti gösterememiştir.
3) Hazırlıksız olduğu ve siyasi risk alamadığı için süreci yönetememektedir.
Ben AKP'yi bu üç başlıkta eleştiriyorum.

Ama; Dadaş'ı, Kürt'ü, Laz'ı, Arap'ı, Çerkez'i, Gürcü'sü, Rumelilisi, Türkmen'i, Çingene'si ve dahi Sünnisi, Alevisi, Yahudi'si, Ermeni'si, Rum'u, ateisti vb. ile bu ülke hepimizin. Bir sürü mesele arasında "Kürt meselesi" de hepimizin ortak meselesi.

Bunun için bir yandan eleştirdiğimiz Yürütme Erkine diğer tarafta aklımızın erdiği kadar yardımcı olmak da ortak görevimiz.
Hükümet önce CHP ve MHP'yi kayıp etti. Bu iki partiye destek veren kesimler Hükümet'i DTP'nin (PKK, Apo) peşine takılmış olarak algıladılar.
MGK toplantısı ardından Hükümet yalakaları "TSK da Hükümet ile aynı görüşte" diye cazgırlık yapınca uzun süreli sessizliğin ardından TSK tepki verdi, siyasetin tekrar içine itildi. Hükümet TSK'yı memnun etme derdine düştü. Bu sefer de DTP'yi kaybetti. Şu anda siyasi arenada çok yalnız.

Hükümet'e destek veren bazı "liberaller" de nihayet benim gibilerin görüşüne geldiler. Hükümet'in 2005'ten beri AB için hiçbir şey yapmadığı için meseleyi çözemediğini söylemeye başladılar. Israrla Hükümet'i destekleyen yalakaların ise artık hiçbir itibarı yok.

Hükümet'in zor görevi tarafların hepsini tamamen tatmin etmek asla değildir. Herkesi birden maksimum seviyede tatmin etmeye kalkmak her şeyden önce mantığa aykırı. Ancak, Hükümet taraflardan hiçbirisini tamamen devre dışı da bırakamaz. Burada herkes derken bu tanıma PKK ve Apo da dahildir.

Özetle, Hükümet'in CHP, MHP, TSK, DTP, PKK ve dahi Apo'nun hepsinin içinde kendilerinden bir şeyler bulduğu optimal bir program yaratması gerekiyor. MHP'nin bir uçta, PKK'nın diğer uçta tamamen dışlandığı bir program uygulanamaz. MHP zaten bu ülkede millet arasında çok önemli bir tabanı olan bir partidir ama eli kanlı PKK da tabanı olan bir örgüttür. Teröristtir, silah tutan odur ama bir tabanı da vardır.

Hükümet tabii ki, PKK veya Apo ile doğrudan temas kuramaz. Ama, PKK'nın siyasi uzantısı DTP ile kapıları açık tutmak zorundadır.
Artık, "DTP terörü lanetlesin!" sözleri büyük çapta anlamını yitirmiştir. Hükümet DTP ile diyalogu korumak durumundadır. DTP'nin de kapalı kapılar ardında kim(ler)den akıl aldığı bu safhada Hükümet'i ilgilendirmez.

Hükümet'in elinde bir yol haritası olmadan var"mış" gibi yapması onu sürekli edilgen duruma sokuyor. Devamlı birilerine "Ben öyle demek istemedim" demek durumunda kalıyor. Koordinatör Bakan'ın sadece neyin olamayacağını açıkladığı basın toplantısı MHP veya CHP'yi memnun etmediği gibi DTP'nin de kaybedilmesine neden olmuştur. AKP bu hatasını bir an evvel düzeltmek zorundadır.

Alavere Dalavere, Kürt Memet Nöbete

Kürtlerin kaderi bu galiba. İktidara gelen hemen herkes önce ağızlarına bir parmak bal sürüyor, sonra da arazi oluyor.

Ben ilk günden beri söylüyorum. Ortada "Kürt açılımı" falan yok. Hatta "demokratik açılım", "Milli Birlik Projesi" falan da yok. Olsa olsa bir "Kuzey Irak açılımı" vardı. Ama ABD dönüşü görüyoruz ki, Başbakan bu açılımdan da umudunu büyük çapta kesmiş. Herhalde, PKK'nın susturulması konusunda topu Türkiye ve ABD birbirinin üzerine attıktan sonra Başbakan pes etmiş.

Zaten ortada hiçbir açılım yoktu. Zira başta Başbakan olmak üzere hükümette herhangi bir açılım için ne bir satırlık hazırlık, ne de bir yudum cesaret var. Bu meseleyi çözmek için mangal gibi yürek gerektiğini, Özal'ın bile bu yüreğe sahip olamadığını yazmıştım. Galiba tarih tekerrür ediyor. "Alavere dalavere, Kürt Memet nöbete" düzeni değişmiyor!

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 27 Eylül 2009 günü ABD dönüşü konuşmuş:

"Ne parlamento ne de kurumlar anayasa değişikliğine hazır" demiş! Ama Kürt açılımı olarak başlayan süreç, kapsamı genişletilerek devam edecekmiş. Bu kapsama neredeyse Türkiye'nin gündemindeki tüm sorunlar girecekmiş. Alevi Çahştayı'ndan azınlık sorunlarına, hatta işsizliğe kadar her mesele halledilecekmiş!

İnsan aptal yerine konulunca kendisini iyi hissetmiyor! Sizi bilmem ama yukarıdaki açıklamaları okuyunca kendimle alay edildiğini hissettim. Başbakan'ın "Kürt açılımı" konusunda kıvranıp durduğu aşikardı ama çark etmek için bu kadar basit bir açıklama yapması milleti ne kadar hafife aldığını gösteriyor. Tamam, "Bu işi çözmeye benim yüreğim yetmedi" diyemezdi ama bu kadar ucuz bir açıklama ile de işi geçiştirmesi beni kızdırdı.
Başbakan Parlamento'nun Anayasa değişikliğine hazır olmadığını kimden duydu da ABD dönüşü, ayağının tozu ile bu açıklamayı yaptı, anlamak güç.

Ayrıca kendisine soruyorum:

Anayasa değişikliğini TBMM yapar, TBMM'nin iradesine ipotek koyan kurumlar hangileri? AKP'nin parlamentoda 338 üyesi var. Cumhurbaşkanı ise emrinde. Böyle bir çoğunluğu bırakın 5'te 3'ü çoğunluk olan 330'a, 3'te 2'sini oluşturan 367'ye tamamlamak hiç de zor değil. Nitekim, Cumhurbaşkanı'nı halkın seçmesini öngören Anayasa değişikliği 22 Temmuz 2007 seçimlerinden sonra yapılmıştı.

Başbakan topu muhalefete veya TSK gibi kurumlara atmasın. Belli ki "Kürt meselesi"nde sözünü kendi milletvekillerine bile geçiremiyor. AKP'nin milli görüşçü kanadı ile Kürt asıllı kanadını bir araya getiremiyor! Üstelik, ortaya somut öneri olarak ne koydu da muhalefet "hayır" dedi, bilmiyoruz.

Kevin Costner'in görmeden beğendiği açılımı muhalefet görmeden nasıl beğenmedi, işin içinden çıkmak zor! Ayrıca, hükümetin hâlâ Kürt meselesini kapsamını genişleterek çözeceğini söyleyebilmesi, hatta yanında promosyon olarak Alevi ve azınlık sorunlarını, hatta işsizliği şıppadanak halledeceğini belirtmesi ise en basit sözle hafiflik!

ABD'de Başbakan'a ne dendi, çok merak ediyorum! Ancak belli ki Kürtlerle vuslat yine başka bir bahara kaldı!

Kürt Açılımı Anketleri


AKP çeşitli şirketlere "Kürt Açılımı" ile ilgili anketler yap-tırıyormuş. Örneğin, Hallmark şirketinin AKP için 1500 kişiyle yaptığı ankette, "Kürt Açılımı"na "destek" %48 çıkmış. Açılıma "Hayır" diyenlerin oranı ise %35'te kalmış. "Kararsızım" diyenlerin oranı %17 imiş.

Ayrıca, CNN-Türk de, yayımladığı bir haberde AKP'nin yaptırdığı bir anketten "Kürt Açılımı"nı %55 "Olumlu buluyorum", %45 "Olumsuz buluyorum" sonucunun çıktığını duyurmuş. Gazeteye bilgi veren bir AKP yetkilisi ise anketlerde açılıma en düşük destek oranının %58 olarak gerçekleştiğini söylemiş."

Umarım, başta AKP’liler olmak üzere içini görmeden "Kürt Açılımı"na destek verenler bu anketleri dikkatli ve doğru okurlar. Bütün anketlerde "Kürt Açılımı"na destek verenlerin, destek vermeyenlerden fazla olması kimseyi umutlandırmasın. "Çoğunluk arkamızda" duygusuna kapılmasınlar.
Zira, bu hali ile "Kürt Açılımı" sadece bir niyet gösterisi.

Sadece hedefi belli:

"Savaş bitsin, canlar kaybedilmesin!"

Bu hedefe aklı başında herhangi bir insanın karşı çıkması beklenemez. Karşı çıkanların ya meczup, ya da savaştan çıkar sağlayanlar olması lazım. Dünyanın hiçbir yerinde insanlar barışı hedefleyen iyi niyet sözlerine karşı çıkmaz, çıkamaz. Bu açıdan bakıldığında anketlerde %100'e çok yakın bir rakamın "Kürt Açılımı"na destek verdiğini belirtmesi gerekiyordu.

Eğer, "Kürt Açılımı" açıklanıp bir "yol haritası"na dönüşe-bilseydi, madde madde tartışılabilseydi, kimilerinin bazı maddelere karşı çıkması, kimilerinin bazı maddeleri reddetmesi doğal olurdu. Ancak, sadece hamasete dayanan sözler ile savunulan "Kürt Açılımı"na bile %35-%45 oranında karşı çıkılması çok manidardır.

Demek ki insanlarımızın %35-45 gibi önemli bir oranı "Açılımı" ya:

1) İçinde ne olduğunu bilmedikleri gerekçesi ile, ya:
2) Arkasında PKK'ya teslimiyet olduğu şüphesi ile, ya da:
3) Bir ABD projesi olarak gördükleri için reddetmektedirler.

Binlerce insanını bu "savaş" nedeni ile kaybeden bir ülkede "barış projesi"ne sarılmayanların oranı bu kadar yüksek ise projeyi sahiplenenlerin oturup "Neyi eksik yapıyoruz?" diye sorgulamaları şarttır.

Başbakan'ın 2009 Mayıs'ından beri diline doladığı, karşı çıkanları "hain" ilan ettiği bir projenin "şüphe" ile karşılanması Başbakan'a çok şeyler söylemeli. Başbakan'ın "tamamen insani" amaçla sarıldığını söylediği bir proje ile ilgili %35-45 güvensizlik ifade ediyorsa, Başbakan bunların müzmin muhalif veya "hain" olduklarını ilan ederek yoluna devam edemez. "Milli Birlik Projesi" giderek "Milli Bölünme Projesi"ne dönüşmektedir.

AKP, artık ya somut bir yol haritası ilan etmek ya da "proje"yi gündemden kaldırmak zorundadır. Anlaşılan odur ki, CHP ve MHP'nin muhalefeti önemli bir kesimde anlamlı bulunmaktadır.

Ermeni Açılımı'nın da Kürt Açılımı'nın da anlamsızlaşma yarışına girdiği bu dönemde Hükümet her iki girişiminin özünün doğru olduğunu insanlarımıza anlatmak zorunda. Ancak, aynı Hükümet kendi imzasını reddedecek kadar çelişkili söylemler veya içi boş hamasi sözler ile milleti çok uzun süre oyalayamayacağını da idrak etmek durumundadır.

Açılım Ayrıştırıyor

22 Kasım 2009'daki İzmir olayları vahimdir. Korkarım, maalesef istisna değildir, geneli yansıtmaktadır. Kaldı ki İzmir hoşgörüsü en yüksek insanların yaşadığı illerimizden birisidir. Milliyetçi duyguların çok daha keskin olduğu illerde daha beter olaylar her an çıkabilir. Artık macun tüpten, cin şişeden çıkmıştır!

Türkiye'nin "Türkler" ve "Kürtler" arasında "öteki" kavramının bu kadar derinleştiği başka bir dönemi ben hatırlamıyorum. "Mesele" hep devlet ile Kürtler veya TSK ile PKK arasında zuhur ederken, PKK'nın yaptığı en hain saldırılarda bile Türkler komşusu veya hemşerisi Kürtleri dışlamamıştı. Suçlu hep PKK olarak görülmüştü. Bir arada yaşamaya bu kadar açık bir millet dünyaya en açık kentinde neden bu hale geldi? Yalakalar ne derlerse desinler, AKP hükümeti "açılım süreci"ni yönetemedi, yönetemiyor da ondan.

"Açılım"ın içinde ne olduğu belli olmadıkça "açılım"a şüphe ile bakanların sayısı her geçen gün artmaktadır. "Barış istiyoruz", "Analar ağlamasın" diye duyguları kaşıyarak; açılımı açmadan açılmış gibi göstermeye çalışan hükümet her geçen gün "ayrışımın" beter körüklenmesine neden oluyor. Ben etrafımdaki insanların devamlı artan tepkilerinden büyük endişe duyuyorum.

Hükümet, bir türlü "Kuzey Irak açılımı"nı tarihi fırsata çevirememiştir. Bir yandan uluslararası arenada sözler vermiş, öte yanda "açılım"ın gerektirdiği mangal gibi yüreğe bir türlü sahip olamamıştır; zira içinde büyük dozda milliyetçilik de taşıyan muhafazakâr tabanından çok (irkmektedir. Özellikle Başbakan tabanında hiçbir riske girmeden verdiği sözleri tutma gayreti içindedir. Ancak en iyi o bilir ki "gönlüm cennette, aklım işrette!" olmaz. Ya birisi ya da ötekisi!

Hükümet, 19 Ekim 2009'da Habur Kapısı'ndaki karşılamayı yüzüne gözüne bulaştırdıktan sonra, bir de TBMM'deki oturumda dağa fare doğurtunca beter yalpalamaya başladı. 19 Ekim'de sınıra müsteşar yollayan hükümet, sınırda çadır mahkemesi kuran Hükümet, PKK'lıların "barış elçisi" olarak getirdikleri "Apo talimatnamesini" alan hükümetin emrindeki devlet memurları, hukuka ısmarlama üzere takla attıranlar hükümetin yönlendirdiği memur zihniyetli hukuk adamları, 19 Ekim günü "sınır açılımını" alkışlayan ise Başbakan'ın bizzat kendisi!

Ne zaman ki Başbakan yaşanan rezalete gösterilen tepkinin farkına vardı, işte o an çark edildi.

Hemen suçlu bulundu:

DTP!

Hükümet anında TBMM'deki tek destekçisini sattı. Halbuki, işbirliği yapacağı tek parti DTP idi.

DTP, PKK'nın siyasi uzantısı olamadığını, olmadığını değil, olamadığını, tabanın Ahmet Türk'ü değil, Apo'yu dinlediğini bas bas bağırıyor, haklı olarak "silah bırakmak" için muhatabın PKK olduğunu haykırıyor ama hükümet bir türlü cesur adımlar atamıyor.

İşler sapa sardığında da DTP'ye yükleniyor. DTP konvoyunu PKK yönlendirince de anında DTP'yi suçluyor. Eşyadan tabiatı dışında tavır beklemek ne zamandan beri siyaset oldu? DTP'nin çapı bu kadarcık! Hükümet "açılım"ı "açamadığı" gibi "yönetemiyor" da!

Olmayanı Var Gösterme Gayreti: Açılım!


Ben "Kuzey Irak açılımı" dedim, zira "açılım" Irak'tan çıkmaya hazırlanan ABD'nin Türkiye Cumhuriyeti'nden istediği yardıma dayanıyordu. ABD Irak’tan çıktıktan sonra Kuzey Irak Türkiye'nin hamiliğine bırakılacaktı. Bu amaçla Kuzey Irak'taki Kürtlerin Türkiye'ye ısındırılması gerekiyordu. Bunun için de Türkiye önce kendi Kürt'üne sahip çıkacaktı. Önce kendi kapının önünü temizleme meselesi!

Başbakan 1 Mart 2003 Tezkeresi öncesi yaptığı gibi yine önce "It is easy!" dedi. Yine hiçbir hazırlık yapmadan esti-gürledi. Bir sene boyunca içine hiçbir şey koy(a)madığı, uğruna zerre kadar riske gir(e)mediği bir "şey"i varmış gibi göstermeye çalışıyor. Tabii, açılım bir türlü açılamıyor!

Açılımın içine şifa niyetine bir kırıntı bile konamadığı anlaşılmaya başlandığında "Artık analar ağlamasın!" sloganı ile Ortadoğu'nun her derde deva aspirin ilacı hamaset devreye girdi. Açılımı eleştirenlere "Yoksa siz analar ağlasın mı istiyorsunuz!" diyerek sataşıldı. Durum idare edilmeye çalışıldı. Ama açılımın ilk adımında Habur kapısında hukuk ayaklar altına alınınca ve işin suyu iyice çıkınca hükümet tamamen yıldı.

Bugün "açılım" denince akla sadece bazı insanlarla yapılan toplantılar geliyor. O toplantılar da önce bol bol yapılıyordu, sonra savsaklandı. Sonra yine birkaç adet yapıldı. Başbakan toplantıya katılanlara gaz vermeye çalıştı. Katılanlar gazı aldılar mı bilemem ama hiç kimse Başbakan'a, "Sayın Başbakan, aradan bir sene geçti, bu bir senede gaz verme dışında ne yaptınız?" diye sormadı.

Ondan vazgeçtim. "Sayın Başbakan, açılımın bir parçası olarak askere-polise taş atan çocuklara terörist muamelesi yapan kanunu değiştirecektiniz. Mahpus yatan çocuk sayısı neredeyse 5.000'i buldu, neden bir senedir kimsenin itiraz etmediği bu insani kanun değişimini bile yapmadınız?" diye de sormadı.

Herhalde, açılımda içilen bir bardak çayın hatırı çok oluyor! Hükümetin bir yıldır konuştuğu "çocuklara el veren kanun değişikliği tasarısı" TBMM kapanmadan geçirilecek 30 tasarı arasında bile yok!

Ben "açılım" sözü ortaya atıldığı günden beri, "Ateş kesilsin, artık analar ağlamasın" diye vaveyla koparanlara "Ateş ancak ateşi açanla konuşularak kesilir, bunun için de adamda mangal gibi yürek olması gerekir" diyerek sesleniyorum. Açık seçik belli ki o mangal gibi yürek bu hükümette de yok!
Bakın şimdi manzaraya; Gazze'ye zulüm eden İsrail'e çatan Türkiye'nin dünyaya verdiği fotoğrafta her gün Güneydoğu'da bir yerlerde kıyamet kopuyor. Güvenlik güçleri milletvekilinin kemiklerini kırıyor! Açılım sözü çıkalı beri bir senede 114 şehit verilmiş. Karşı tarafın verdiği zayiat bu hesabın içinde yok! Aklıevveller de topu İsrail'in üzerine atıp işin içinden sıyrılmaya çalışıyor. Hani analar ağlamayacaktı? Bir senedir ne yaptınız?

Kaynakça
Kitap: Yeni Osmanlıcılık ve Kürt Açılımı
Yazar: Cüneyt Ülsever
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Kürt Açılımı

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir