Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Asrın Sahtekarlığı!

Burada Serdar Öztürk'ün Ergenekon Davası hakkındaki tespitleri ile ilgili olan önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Asrın Sahtekarlığı!

Mesajgönderen TurkmenCopur » 05 Tem 2012, 03:24

Asrın Sahtekarlığı!

Evet bu klasörde bir tespit tutanağı daha var. Bu da yine bir illüzyon. Tutanak, “Ergenekon” isimli dokümanın incelenmesinden diye başlıyor. Bu doküman nereden çıktı? İlk olarak nereden çıktı? Tuncay Güney, Ergenekon kurgusunu, kurulmuş bir papağan gibi 2001’de polise ve yargıya yutturmaya çalıştı. Bu Fetullah Gülen’in çok özel sekreteri olan homoseksüel Tuncay Güney’i kurgulattıran kim? O dönemde Amerika Birleşik Devletlerinin Ankara’da ki büyükelçiliğinin siyasi işler direktörü olarak görünen John Kunstadter adlı, CIA’nin Türkiye temsilcisi olan zat-ı şahane. CIA.nin Türkiye istasyon şefi. Yani hep dedik ya, ceza hukukunda delil cinayet mahallinde aranır diye. İlk cinayete teşebbüs yeri neresi? 2001 Mart İstanbul. O zaman sadece teşebbüs aşamasında kalmış. Deliller ne? Elde kim var? Tuncay Güney. Bu kim? Müslüman Fetullah Gülen’in, homoseksüel özel sekreteri. Kim? Aynı zamanda CIA ajanı John Kunstadter’in, Amerika’ya gönderdiği, sonra geri getirdiği MART 2001 de ifade verdikten sonra, Nisan 2001’de tekrar Amerika’ya geri gönderdiği adam.

Evet burada tekrar İlyas Çınar albayımdan elde edildiği iddia olunan 51 nolu CD’nin içinden benimle ilgili çıkan belgenin ekran görüntüsü var. Ben bunu size yanılmıyorsam savunmamın dünkü bölümünde gösterdim ve izah ettim. Şimdi tekrar göstermek istiyorum. Benimle ilgili delil diye gösterilen bu belgenin bir ekran görüntüsü ve üç ayrı şekilde çıktısı var. Çıktılardan bir tanesi bu. Bu çıktı, İlyas Çınar albayımın dosyasındaki, yani 2009/191 Esas sayılı dosyanın, yanılmıyorsam 93. klasörünün 4. sayfasında bulunuyor. Ne dedik? Bir ekran görüntüsünün üç ayrı farklı şekil içeren çıktısı olmaz. İnsan zekasıyla dalga geçmeyin. Hani bu kurguları yapanlar geri zekalı olabilir. Ama biz geri zekalı değiliz. Dolayısıyla bu belge sahte. Her şey sahtekârlıkla yapılıyor.

Şimdi bu tutanakta, içinde benimle ilgili kayıtlar olduğu öne sürülen ve Mustafa Levent Göktaş’dan çıkan bir takım belgelerden bahsediyor. 51 numaralı DVD.yi Levent GÖKTAŞ’ın ofisine bırakan polisin ismini verdik. Komiser Serkan Şimşek. Yani bıraktığı yönünde kuvvetli şüphe olan diyelim. Ama benim açımdan yüzde yüzdür. Hiçbir tereddüdüm yok. Ama Serkan Şimşek bu DVD. nin içeriğini biliyor mu? Tartışılır. Ama kat’i suretle koyan o. Fakat bütün bu yüklemeler veya bütün olay, İstanbul emniyetinde yapılıyor. Bu iş için İstanbul’a Şubat 2007’de gönderilen Mutlu Ekizoğlu ve Ali Fuat Yılmazer’in koordinasyonunda yürüyen bir faaliyet.

İhbar mektubunda, Levent Albay’la ilgili bir sürü hikâye yazmışlar. Bu ihbar mektubunu, yazan kişilerin kim olduğunu tahmin ediyorum. Bir kişi değil. Levent Albayı tanıyan, geçmişte yaptığı görevleri bilen bazı kişiler bu mektubu yazmışlar.

Dedik ki;

bu ihbar mektubu gri propagandadır. Önce doğru bir takım verileri hedef kitleye, halka verirsiniz. İnancı sağladıktan sonra, enjekte etmek istediğiniz sahte bilgileri verirsiniz.

Mesela bu ihbar mektubunda diyor ki;

“Levent Göktaş, eşiyle şöyle tanıştı.” Bunu okuyan adam der ki, “ihbar mektubunu gönderen kişi, bunun eşiyle nasıl tanıştığını bile biliyorsa, diğer verilerinde hepsi
doğrudur.” Gri propagandada ki amaçta budur zaten. Önce doğruyu enjekte et. Güveni sağla. Sonra ne istiyorsan hedef kitleye ver. John Fitzgerald Kennedy suikastını da bu yapmıştı de adam inanır. Çünkü, ihbar mektubunda bütün detayları veriyor adam.

Evet burada az önce izah ederken atladığımız bir şey var. İhbar mektubunda benim için diyor ki, sauna çetesi, atabeyler çetesi davalarına katıldı. Bunlar doğru değil. Ben sauna çetesi davasına müdafi avukat olarak katılmadım. Yani çok merak ediyorsanız söyleyeyim. Gökhan Nuri Bozkır’ı sevmem. O dosyadan çekilmesi için de Levent Göktaş’a çok rica etmiştim. “Bu adamın annesi ve babası çok iyi insanlardır. Hayırlı insanlardır. Düzgün insanlardır. Ama bu çocuk, avukatlığı yapılabilecek bir kişi değildir.” Diye o zaman çok rica etmiştim. Bakmayın böyle adamların dosyalarına diyerek. Atabeyler çetesi dosyasına girmedim. Yani girsem ne olacak ki? Ben avukatım ya. Girsem ne olacak yani? Hicri Yılmaz’ın dosyasına girmedim. Mikdat Işık albayın dosyasına girmedim. Yani bunu yazan adam işkembeyi kübradan sallamış. Zafer Sancak adıyla ihbar mektubunu göndermiş. Erkek olsa da gelse buraya keşke. Evet bu klasörün kalan kısımda diğer tutanaklar filan var.

Bir tane telefon inceleme tutanağı var. Bunların tamamı Bebek’te ki BEMA Madencilik şirketinden çıkan belgeler. BEMA’dan çıkan telefonlar. Benimle hiç bir ilgisi yok. BEMA’dan elde ettikleri telefonların üzerinde, Serdar Öztürk’ün telefonu diye bir sürü inceleme yapmışlar. Ben anlattım Bebek’te ki ofis, BEMA madencilik şirketine ait. Benim ofisim değil. Burada çalışanların hiç birisini, Levent GÖKTAŞ’ın gözaltına alındığı 7 Ocak 2009 dan önce ben tanımıyordum. Levent Göktaş’ın müdafiliğini yürüttüğümüz, avukatlığını yaptığımız dönemde zaman zaman bunların ofisini kullandık. Kendi lap toplarımızla gittik. Masaya koyduk, fişi taktık ve çalıştık. Bu ofisteki ne CD’ler bizi ilgilendirir. Ne telefonlar bizi ilgilendirir. Ne de bilmem hangi belge bizi ilgilendirir.

Az önce sayın başkan arz etmiştim. Genelkurmay’da böyle keçeli kalem ile imza atma kültürü yoktur. Dursun albayım da söyledi. Silahlı kuvvetlerde böyle bir uygulama benim zamanımda da yoktu. Yine bu tutanağın sonunda emniyet görevlileri tarafından keçeli kalemle atılmış bir imza var. Yani emniyette keçeli kalem kullanma alışkanlığı var. Neden? Çünkü keçeli kalemlerde baskı derinlik işleklik tespiti olmaz. Sahte imza, keçeli kalem ile atılmış ise, kimin tarafından atıldığının belirlenmesi zordur. Herhalde emniyettekilere öyle demişler. Keçeli kalem ile imza atın ki, yarın imzam sahte dediğinizde tespit edilemesin. Yani bu imzayı atan polis yarın, “bunun altında imza var ama benim değil.” Dese ne olacak? Diğer imza örneklerini getirseler, keçeli kalem ile atılan imza sahte mi değil mi? Diye tespit dahi edilemez. Çünkü keçeli kalem de daha önce de ifade ettiğimiz gibi derinlik yok, işleklik yok. Keçeli kalemle atılan imzalarda bu tespit edilemiyor.

Bu dosyalardaki imzalar emniyette keçeli kalemle atılmış. Eğer ki İmzaların kimyasal analizleri yapılırsa ve asıl ıslak imzalı belge denilen belgedeki imza ile karşılaştırılırsa uygun olur. Bakın buradaki imza da polis tarafından keçeli kalem ile atılmış. Sayfa 191’deki tespit tutanağı da aynı şekilde. İmzalar hep keçeli kalemle atılmış.

Evet, raporda, benim ofisimden bulduklarını iddia ettikleri CD.nin içeriğinde bir şey yok demişler. Bunu niye iade etmediniz bana? Hani bu CD benim değil tamam ama. İade etselerdi içindeki verilerin çapraz sorgulamasından nerede kimin yüklediğini belki bulabilirdik. Neden iade edilmedi bu CD bana? Mesela Levent Göktaş’ın müdafiliğini yaparken 63 CD’den 60 tanesini bize içinde bir şey yok diye geri iade ettiler. Raporda, “Serdar ÖZTÜRK’ün ofisinden elde edilen CD. nin içeriğinde bir şey yok” diyor. İade edin de, ben kimin yüklediğini bulayım. Kalan ve Berna’dan elde edilen on iki adet CD’de hiçbir şey yok diyor. Bir tanesinde görüntü var. Bir genç delikanlı var görüntüde. Kim bilmiyorum. Gökhan bilmem bilgiler ajanda filan diye bir CD’de, böyle bir görüntü çıkmış. Polis görüntüde ki gencin elinde ki esrar olabilir demiş. Ben size söyledim. Hayatımda esrar görmedim. Ama sadece bir kere sigara içtim. O da askerim mayına basmıştı. O’nu sakinleştirmek için sigara vermiştim. Bende onunla beraber sigara içtim. Çocuğun ayağı kopmuş, ağlıyordu.

Evet, başka bir tespit tutanağı daha, bunu da izah ettik. Hâkim Metn Özçelik, tespit işleminde barkod numaralarını geçirmemeye çalışmıştı. Yani bu normal bir durum değil.

Ben Metin Özçelik adlı hakime diyorum ki;

“Barkod numaralarından bu belgeleri kimin koyduğuna ulaşabiliriz. Şu andaki en önemli delil bu.” Hâkim de bu açıklamalarım üzerine, tutanağa barkod numaralarını geçirmemeye çalışıyor. On dakika orada hakimle boğuştuk. Yani ondan sonra Avukat Demet hanımın şerh koyacağız o zaman tutanağa şeklinde ki itirazı üzerine barkod numaraları hâkim tarafından tutanağa geçirilmek zorunda kalındı. Evet, bu tutanakta bize iade edilen belgelere ilişkin bir tutanak.

Bu dosya bitiyor ama burada şimdi şöyle önemli bir şey var başkanım. Bir tespit tutanağı var bakın. İki sayfalık. Bunu dün izah etmiştim. Bu tespit tutanağı benimle ilgili telefon dinleme izninin alındığı tarihe ait. Yani, 4 Mart 2009 da düzenlenmiş ve sahte bir tutanak. Görüşmelerin tamamı kurgu. Tutanakta yazanlarla görüşsem ne olacak? Görüşmelerin içeriğini biliyor musunuz? Suç var mı? Tutanakta 400 defa görüşmüşüm diye yazmışlar. Yalan, bu kadar görüşmedim de. Benim telefon kayıtlarımı getirtseniz, Levent Göktaş’dan daha fazla görüştüğüm onlarca kişiyi göreceksiniz. Onları da mı örgüt üyesi diye alacaksınız? Görüşmenin içeriği belli mi? Belki açtık telefonda zamparalık konuştuk size ne. Allah Allah. İçeriği belli olmayan telefon görüşmelerini 300 defa görüşmüş diye yazmanın alemi ne? Gerçekte değil üstelik. Yani aramızda bu kadar telefon görüşmesi yok. Bu telefon dinleme izninin alındığı tutanak. O yüzden önemli. Fatih Cumhuriyet Başsavcılığına bu tutanakla ilgili ben suç duyurusunda bulundum. 253441 sicil numaralı memurla 289872 sicil numaralı memurlar hakkında.

Ben bu tutanağın düzenlendiği tarihte müdafiyim. Avukatlık yapıyorum. Adliyelere gidiyorum, geliyorum. Benim hakkımda o tarihte böyle bir tutanak düzenlemişler. Şimdi burada iddianame eklerine telefon dinleme izninin dayanağı olarak ta koymuşlar. Bir de telefon kayıtlarını eklemişler. Mesela, 2007 yılı görüşmeleri diye bir belge koymuşlar. Sonra da, 1 Ocak 2007 ile 1 Temmuz 2007 arası telefon görüşmeleri diye başka bir belge koymuşlar. Yani telefon kayıtlarını üç defa mükerrer olarak koymuşlar. Bu görüşmeleri sayanda ona dikkat etmediği, bütün mükerrer görüşmeleri tekrar tekrar saydığı için, bir görüşme üç katına çıkmış. Telefon görüşmeleri ek olarak böyle. Ve gerçeği yansıtmıyor.

Yine burada tespit tutanağının eki olarak İlyas Çınar albayımdan çıkan ekran görüntüsünün çıktısı diye bir belge koymuşlar. Burada da aynı ekran görüntüsünün farklı bir çıktısı var. Şimdi dediğim gibi 51 nolu CD’yi getirttirin. Ben size bunun içeriğinin polis tarafından yüklendiğini on dakikada kanıtlayacağım. Sadece on dakika. İstediğiniz bilirkişiyi de getirin buraya.

Bu klasörde, İlyas Çınar albayımın tespit tutanağı var. Onu da buraya koymuşlar. Bakın, CD DVD inceleme tutanağı 8 Ocak 2009 tarihli. Şimdi okuyorum. Bu benimle ilgili kayıt nerede var? Revü isimli dosya içerisinde, masaj isimli Excel belgesinin içerisinde, “Zuhal Azeri telefon numarası, Fatih telefon numarası, Fatih’in ekibinden Cevat A. Bozbıyık da Zühal’in kontrolünde. Kemalettin Albay Zorlubaşı ile direk temasta ile başlayıp Nazlı ile biten belge” diyor. Hani Serdar Öztürk? Hani! Hani Dilek Bozkaya? Burada yok! Tarih ne? 8 Ocak 2009. Çünkü o tarihte ben hedef değilim. Bu ifade tutanağını değiştiremiyorlar. Çünkü 8 Ocak 2009 ’da bu tutanağı avukatlara vermişler. Yani dijital veri depolama aygıtlarındaki verileri değiştirebiliyorlar. Ama bu ifade tutanağını 8 Ocak 2009 ’da avukatlara nüshasını vererek dosyaya gönderdikleri için değiştirememişler.

Biz müdafii olduğumuz süreçte, defalarca dijital veri depolama aygıtlarına ilişkin hash raporlarını istedik. CMK. na göre, hash raporları verilir. Bilirkişi raporlarının verilmemesinin sebebi işte budur. Çünkü hash raporlarından daha sonra dijital veri depolama aygıtlarının içerisinde oynama olup olmadığını anlarsınız. O bir MD 5 algoritmasıdır. Oynama olunca kati suretle değişir. Sizde aygıttaki verilerle oynanıp oynanmadığını yakalarsınız.

Evet, tutanakta geçen mason listesi. Serdar Öztürk. Baba adı İsmail Hüsnü. Diğer Serdar Öztürk, baba adı İbrahim. Dün dedim. Ben mason değilim. Beni mason yapacak adam da daha anasından doğmadı. Benim babamın ismi de Abdülhamit. İbrahim yada İsmail değil. Biz ona üçüncü Abdülhamit deriz. Eski askerdir. Sert adamdır. Ama dürüst adamdır. Evet, bu belge de sahte.

Şimdi bu klasörde benim avukatlık ofisimin aranmasına ilişkin görüntü kayıtları varmış. Hash raporları var. Daha sonra ekleme çıkarma yapılmaması için hash raporlarını buraya koymuşlar.
Bizim daha gözaltındayken savcılıktan parmak izi incelemesi talep ettiğimiz dilekçe var. Fakat dediğim gibi, bu inceleme talebimize rağmen yapılmadı. Parmak izi incelemesinden kim kaçar? Suçlular kaçar. Kim kaçtı? Savcı Zekeriya Öz kaçtı. Ben parmak izi incelemesi yapın diyorum. Savcı kaçıyor, yapmıyor.

Şimdi bu önemli Sayın Başkan. Bu klasörde 144. sayfa da savcı Kasım İlimoğlu’nun bir yazısı var. Savcı bey diyor ki, “Şüphelinin Ankara da bulunan bürosunda yapılan aramada ele geçirilen mermi doküman ve suç delillerinin sahte olarak üretildiği ve konulduğu iddialarına ilişkin olarak Cumhuriyet Başsavcılığımızca yapılan 2009/344 numaralı soruşturmanın yürütüldüğü anlaşılmakla, soruşturmanın akıbetinden bilgi verilmesi, DVD koyduğu iddia olunan polis memurunun havaalanında görüntülerinin elde edildiği”. Bu yazıyı Ankara’ya göndermiş savcı Kasım İlimlioğlu. Bu tespit doğru değil. Bizim dilekçemizi yanlış yorumlamış savcı ILIMOĞLU. Biz Ankara’da ki savcılığa, “51 nolu DVD’nin nasıl oluşturulduğunun, kimin tarafından oluşturulduğunun nasıl tespit edilebileceğine dair 6 sayfalık bir dilekçe verdik. Ayrıca 51 nolu DVD’yi koyan polisin resmini verdik. Savcı Bey adamı daha iyi sorgulasın, yalan söylerse gerekirse tutuklamaya sevk etsin. Başka delil elde ederse veya polis itiraf ederse gerçeği ortaya çıkartsın” diye. Fakat bu yapılmadı. Niye yapılmadığını ben gayet iyi biliyorum. Şu anda Türkiye’nin yüzde 75’i de biliyor.

Evet burada bir teslim tesellüm tutanağı var. Şimdi diyorlar ya Bebek’te ki ofisin sahibi Serdar Öztürk. Bu teslim tutanağında Bebek’te ki ofisten çıkan malzemeleri teslim alan kim? Haldun Türkoğlu. Benim adım ne Serdar Öztürk. 132. sayfada ki tutanakta görüldüğü gibi, 24 Ağustos 2009’da Haldun Türkoglu’na Bebek’te ki ofisten el konulan bütün malzemeleri teslim etmişler. Polis önce bu malzemeleri bize vermeye çalıştı. Ama Berna’dan çıkan malzemelerin bizimle hiçbir alakası olmadığı için avukatlarım almadılar. Telefon ek inceleme tutanağı var. Bema’dan çıkan telefonu incelemişler. Bana ait değil. Serdar Öztürk’ün telefonu diye yazmışlar. Sanki ofis benimmiş gibi.

Evet, bu belgede, Savcı Zekeriya Öz, 10 Haziran’da emniyete bir yazı yazıyor. Diyor ki, avukatların verdiği dilekçeler doğrultusunda şüphelinin özel hayatı ve mesleki faaliyetlerine ilişkin olan görüşmelerin, suç içeren görüşmelerden ayrılarak düzenlenecek evrakların gönderilmesi istenmiştir.

Emniyetin cevabi yazısında da diyor ki;

“Şüphelinin özel hayatı ve mesleki konuları ilgilendiren ses dosyalarının çözümü yapılmamıştır. Bu görüşmelerin 25 Haziran 2009 tarihli imha tutanağıyla imha edilip makamınıza gönderildiği. Soruşturma ve suç unsuru içeren görüşmelerin çözümünün tape yapıldığı.” Bu tapeler emniyet tarafından nöbetçi mahkemeye gönderildi ve ben sorgudayken hakimin önündeydi. Benimle ilgili isnatlarda, “örgüt üyelerine telefon ile talimat verdi.” Diye yazmışlar. Bende bu “tape” lere baktım ve ona göre, sorgu hakimliğinde bu tapeleri izah ettim. Tapelerde, özel hayatımla ilgili veya müvekkillerimle yaptığım bir sürü özel nitelikli görüşme vardı. İddia edilen suçla hiçbir alakası olmayan özel görüşmeler. Buna rağmen, 6 Temmuz 2009’da Mutlu Ekizoglu, “Mesleki ve özel görüşmeleri ayrılmıştır” diye savcılığa yazmış. Ancak özel yetkili savcılar tabi benim nasıl biri olduğumu artık keşfettikleri, şakam olmadığını anladıkları için dosya düzenlenirken 30’a yakın tapeyi, “özel hayatı ve müvekkilleriyle ilgili görüşmelerdir.” diye dosyadan çıkartmışlar. Evet benim şakam yok. Ben hukukçuyum. Özel yetkili savcılar hakkında elliye yakın suç duyurusunda bulundum. Sayın Turan Çolakkadı’ya, başsavcı vekiline gönderdiğim dilekçelerde, gördüğüm en ufak hukuka aykırı eyleminize karşı suç duyurusunda bulunacağım diye yazmıştım. Ve bu dediğimi de yaptım. Şimdi “Özel görüşmeler” diye, dosyadan tapelerin savcılar tarafından ayrıca çıkartılması ne demek? “Özel görüşmelerim tape edilerek suç işlenmiş, Mutlu Eki- zoğlu ve savcılara tazminat davası açacağız” demek.

Evet polisler maillerle ilgili imha tutanağı düzenlemişler. 23ncü klasör Sayfa 120 de.

Bu tutanakta diyor ki;

“serdarozturk@gmail.com” adlı mailde suç unsuru bulunmadığından kayıtlar imha edilmiştir. Bu tutanak şu açıdan önemli. Benim böyle bir mailim yok. Benim mailim serdarozturk68@gmail.com. Bunu neden böyle yazmışlar? Şunun için. Benim mailimi başka uzmanlara mahkeme inceletirse, orada Mart 2009 un başında benim polislerle ve savcılarla ilgili olarak askeri casusluk eyleminden dolayı suç duyurusu taslağı hazırladığımı görecekler. Fakat polis bana ait olmayan bu maili yazıyor ki, bilirkişi bu maili incelesin.
Diğer tutanak, telefon tapelerinin bir kısmının imha edildiğine dair. Burada Avukat Özge Evci hanımın bir ifadesi var. Benim ofisimde arama yapılırken bulunan avukat meslektaşımız.

Diyor ki;

“Serdar Öztürk, aramanın yapıldığı gün Ankara ilinde değildi. Kendisi soruşturma kapsamında tutuklanan Mustafa Levent Göktaş’ın aynı zamanda vekiliydi. Göktaş’ın bürosunda yapılan aramalardan sonra, kendi bürosunda hiçbir şekilde CD, DVD taşınabilir disk gibi şeyler bulundurmuyordu.” “Evet bulundurmuyordum. Ama mermi bulunduruyorum. Gelin beni yakalayın diye.”

Özge hanım devam ediyor;

“Kendisi bir gün bürosunda arama yapılması halinde sıkıntı yaratacak hiçbir şeyi bulundurmama konusunda dikkatliydi.” Evet ifadede geçen bu sıkıntı yaratacak şeyler ne? CD, DVD. 1er. Neden? Çünkü polis bu dijital veri depolama aygıtlarının içeriğine geriye dönük konusu suç teşkil eden veri yüklüyor. Hedef seçilen kişileri de bu şekilde tutuklatıyorlar. “El konulan belgelerin bu nedenle Serdar Öztürk’e ait olduğunu düşünmüyorum.” Diyor Özge EVCİ. Evet, Özge, bunu yeminli ifadesinde açıkça söylemek yerine, keşke savcılığa “sayın savcım” diye başlayan kimliği meçhul, faili meçhul bir mail atsaydı. Belki o zaman savcılar dikkate alırdı.

Şimdi bu klasörün sonunda polis tarafından bana sorulmak üzere hazırlanmış sorular var. Benim verdiğim dilekçeler var. İnsan hakları ve mazlumlar için dayanışma derneği ki, bu AKP.nin yan kolu gibi bir dernektir. Bu dernek Genelkurmay başkanımız ve Dursun Albayımız hakkında suç duyurusunda bulunmuşlar. Neden? Çünkü Avrupa Birliği, “Bu belge ile ilgili STK.lardan suç duyurusunda bulunan yok mu? Diye Dış İşleri Bakanlığı’na yazmış ve sormuş ya. Bunun anlamı ne? Sivil toplum kuruluşlarını tazyik edin. Suç duyurusunda bulunsunlar. Ortalık bataklığa dönsün. Avrupalıların istediği bu çünkü. Ya bu gavurların bizim iyiliğimizi istediği ne zaman görülmüş? Tabi ki bunlarla ilişkimiz olacak. Bütün ülkelerle ilişkimiz olacak. Uluslar arası ilişkiler kapsamında. Ama kimseye güvenmeyip, eşeğimizi sağlam kazığa bağlayacağız. Kimseye güvenmeyeğiz. Amerika’dan istihbarat gelecek. Operasyon yapacağız. Hah! PKK’ya destek veren zaten Amerika.
Evet, burada savcı Zekeriya Öz’ün yazdığı o bahsettiğim az önce bahsettiğim yazısı var. 10 Haziran 2009 tarihli. Bundan sonraki kalan kısım, hep polis tarafından hazırlanmış sorular. Bakın şimdi bana hiç sorulmamış bu soruları buraya koymanın bir alemi var mı? Polis bir kere avukatın ifadesini alamaz. Ben polise böyle bir ifade vermedim. Bir sürü soru hazırlamışlar. Bana ne. Ben şimdi size öyle sorular sorarım ki AKP ve Gülen ile ilgili, bu soruları buraya koyan aklıevvel polisler pişman olurlar. Yani madem böyle bir yöntem var. Sorulmamış soruları, sorulmuş gibi yaz. Benim böyle bir sorgum yapılmadı. Sayfaların üstüne de ifadesinin bilmem kaçıncı sayfası diye yazmışlar. Benim böyle bir ifadem yok. Bunu niye koyuyorsunuz buraya? Hani ben niye koyduğunuzu biliyorum da. Ellinci sayfada o bahsettiğim savcılık sorgulama tutanağı var.

Kişisel verileri hukuka aykırı kaydetmek eyleminin de yazılı olduğu. Savcılıkta böyle bir isnat var. Ama bu iddiaya ilişkin delil yok. Neden? Çünkü delili bulamamışlar. Ofiste kalmış delil. Ama polisin bulamadığı bu delili biz bulduk.
En arkada ikinci sayfada, “Bana suret verilmediği takdirde ifade tutanağını imzalamayacağım.” Diye şerh var. Neden? Çünkü ben bu ifade tutanağını şerh koyup almasam. Bu tutanağında içeriği aynen değiştirilirdi. Yani o gün savcı ÖZ nasıl verdi bu tutanağı bana ona da hayret ettim. Evet, geri kalanın tamamı benim için hazırlanan, ama sorulmayan hikâyeden magazinsel sorular. Yalnız burada bir şey var. Bir bölümde, benim İstanbul’da telefonum olduğu iddia ediliyor. Onun telefon numarasını mahkemenize verdim. Telefon irtibatlarına yönelik sorular diyor. Sayfa 31’de. Soruşturma kapsamında gözaltına alınan ve hakkında işlem yapılan Levent KARA diyor. Tanımıyorum. Tanımadığımı da tahmin ediyorsunuzdur zaten. Bu dosyada her şey sahtekârlığa dayandığı için. Sorulara, “Levent KARA İsimli şahsın kullandığı Karsan yönetim Limited Şirketine kayıtlı 0 216 632 48 .. numaralı telefon ile, Serdar ÖZTÜRK üzerine kayıtlı 216 474 32 53 numaralı telefon arasında görüşme var.” diye yazmışlar. Bu da muhtemelen mason listesi gibi bir şey. Facebook’u açın. Orada 150 tane Serdar Öztürk var. Yani bir zamanlar Erbakan’ın dediği gibi. Her sakallının hesabını biz mi vereceğiz? Her gördüğünüz Serdar Öztürk’ün telefonu yada maili bana mı ait?

Evet bu klasörde az önce bahsettiğim parmak izi incelemesi var. İrtica İle Mücadele planı belgesi üzerinde inceleme yapılmamış. Bakın bütün materyaller gönderilmiş. Önemli olan ne? Mermi kutuları, Genelkurmay’dan çalınan gizli belgeler ve irtica ile mücadele eylem planı adlı belgenin fotokopisi. Onun hemen arkasındaki bir sayfalık İzmir’de bize yardım edecekler adlı belgeye ilişkin çıktı var. Bunların hiçbirisinde benim parmak izim yok. O gizli belgelerde yok. Mermi kutularında yok. Mermilerde yok. Fakat irtica ile mücadele eylem planının fotokopisiyle diğer belgeyi incelememişler. Muhtemelen kendi aleyhlerine olacak bir şey tespit ettikleri için korktular ve çekindiler. Ya da üzerinde kendi parmak izlerini tespit ettiler, şu anda onu temizlemeye çalışıyorlar. Yada dediğim gibi, cezaevindeyken polisin gelipte zorla aldığı bana ait parmak izlerini yapıştırdılar. “Mahkemede itiraz etsinler. Jandarmaya göndersinler. Parmak izini Jandarma bulsun” diye. Böyle bir Kızılderili numarası. Bilmiyoruz ne olduğunu? Her şeyi yapmış olabilirler. Ama normalde bütün bu belgeler gönderildiği halde ve gönderilen belgenin üzerinde parmak izi incelemesi yapılıp rapora yazılması gerektiği halde bu yapılmamış. Bu sahtekârlığın nedenini bilmiyoruz.

Evet, şimdi bu dosyada benim verdiğim dilekçelerde hep Ayşegül Hüma Babuna’nın adı geçiyor. Bunlar benim ofisimde keşif yapan kadınlar. Bu kadın ve diğer kişilerle ilgili delillerin toplanmasını savcılıktan talep ediyoruz. Ama bu deliller toplanmıyor.

Bir yerde de, Dink şemasıyla ilgili özel yetkili savcılığa dilekçe yazmışım. Çünkü 2 MART 2009 da Levent Göktaş’ın müdafiliğini yürütürken, bu belgenin sahte bir belge olduğunu tespit etmemiz üzerine Dink şemasıyla ilgili bir suç duyurusunda bulunmuşum. Ama akıbetini bilmiyorum. O dilekçem üzerine savcılık cezaevinde bana bir sene önce verdiği kovuşturmaya yer olmadığına dair kararı tebliğ ediyor. Ben o zaman bu suç duyurumuz ile ilgili neticeyi öğreniyorum. Özel yetkili savcılık Dink şemasıyla ilgili 12 Mayıs 2009 da bir karar vermiş. O tarihte ben hala avukatım. Bu kararı bana tebliğ etmiyorlar. Ben tutuklanıyorum. Bir yıl sonra cezaevindeyken Dink şemasıyla ilgili bir dilekçe vermem üzerine bana kovuşturmaya yer olmadığı kararını tebliğ ediyor ve müşteki olmadığı için itiraz edemez diyorlar. Tamam ben müşteki değilim. Ama o suç duyurusunu vekil olarak ben yaptım. Levent Göktaş’ın ek ifadesi, iddianame eklerinde yayınlandıktan sonra müdafiliğinden istifa ettik. Bende özel yetkili savcılık tarafından bana bir yıl sonra tebliğ edilen bu kararı, ilgilisine tebliğ edin diye iade ettim. Orada eğer soruşturmayı yürüten Cumhuriyet Savcısı Ercan Şafak, Ali Bayramoğlu’nun ifadesini benim söylediğim gibi alsaydı. “Dink Şema” sı adlı sahte belgeyi, ilk olarak Ali Fuat Yılmazer’in gazeteci Ali Bayramoglu’na verdiğini öğrenecekti. Ali Fuat Yılmazer kim? Çemişgezek mal müdürü mü? İstanbul emniyet müdürlüğü istihbarat şube müdürü. O zaman belge nerede oluşturulmuş belli olmuyor mu? Dink şemasını Ali Bayramoğlu “Bu belgeyi emniyet yapmıştır. Ben bu kanaatteyim” diye defaten yazdı..

Başka ne yapmışız? Patrik Bartholemeo adlı adam çıkmış, “Kafeste bizi öldüreceklerdi, bilmem ne” diye konuşuyor. Ergenekon soruşturması, kafes planı vs ne? Bu bir CIA operasyonu. Sen kimsin? Patriksin. Zamanı geldiğinde sana da soracaklar. Sen bu operasyonun neresindeydin? Diye. Böyle cak cak konuşmayla olmuyor bu işler. Bartholemeo hakkında suç duyurusunda bulunduk. Böyle gevezelikler yaptığı için. Bakın Ermeni patriği hiç konuşmuyor. Neden? Akıllı bir adam. Ne olduğunu anladığı için konuşmuyor. Fakat Patrik Bartholemeo her kamera, her mikrofon uzatana “Vay kafes planı var. Bizi öldürecekler, bilmem ne diye Mart kedisi gibi viyaklayıp duruyor." Suç duyurusunda bulunduk. Adamı kimse tanımıyor. Benim İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına yaptığım suç duyurusunu bu dosyaya göndermişler. Ne alakası var? Bu suç duyurusundan haberi oldu tabi. Ondan sonra sesini kesti. Bu suç duyurusundan sonra bir daha ağzına “kafes planı” lafım alamadı.

Her şey sahte. Her şey Amerikalılarla yerli işbirlikçilerin çevirdiği numaralar. Türkiye üç yıldır bu bataklığı temizlemeye çalışıyor. Evet, 46. sayfa bir tespit tutanağı var. Bu tutanakta sahte. Bunun hakkında da Fatih Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulundum. Şimdi ilginçliğe bakın. Bunu izah ettim. Emniyet kendi kendisine mail atıyor. Koçero Saluci ile ben ilk defa 16 Mart 2009 da görüştüm. Ama o tape burada yok. O tape yi polis dosyaya koymamış. Neden? Çünkü o tape yi dosyaya koymaları işlerine gelmez. Koçero ile 16 Mart 2009 da yaptığımız o telefon görüşmesinde bana açıkça “Silopi’de polisler geldi, benim bilgisayarıma bir cihaz taktılar. Ben anlamadığım için kızdım. Bana bir şey mi yapacaksınız? Ben bilgisayardan anlamam. Bir şey mi yüklüyorsunuz bana? Bir haksızlık mı yapacaksınız? İftira mı atacaksınız? Bırakın bilgisayarımdan çekin, çıkartın cihazı diye”. Polislerle yaptığı tartışmayı anlattı. Koçero henüz gözaltına alınmamıştı. Ama polis Koçero’yu “İşte gel bize yardım et. Bak o dönemde burada çalışan subaylar Ermeni kökenliydi” filan diyerek, Silahlı kuvvetler aleyhine ifade vermesi için gizli tanıklığa zorluyorlar. Polisin ettiği lafa bak. Bir gün sonra da bu telefon görüşmesindeki bilgilerle kendi kendilerine “Serdar Öztürk Levent Göktaş’ın adamı. Koçero, suç duyurusunu basına versin diye Serdar Öztürk’e gönderdi vs.” diye mail atıyorlar. Ben kimsenin adamı değilim. Levent Albay’ı severim. Savaşçı bir subay olduğu için severim. Onu cephede gördüğüm için severim. Ama ben kimsenin adamı filan değilim. Daha önce de defaten söyledim. Kendisi ile birçok konuda tartıştığımız da olmuştur. Levent Albayla ters düştüğümüz, ayrı düştüğümüz konularda olmuştur. Davalarla ilgili konularda, şunun vekaletini almayın, bunun işini yapmayın” diye ters düştüğümüz zamanlarda oldu. O saf bir insan. Yani herkesin işini yapayım. O gönderdi, bu gönderdi diye yapan bir adam.

Evet, şimdi polis bu maili gönderiyor. Kendi attıkları mailin içinde benim adım geçtiği için, sorguyu yapan polis, Koçero’ya “Serdar Öztürk kim?” diye soruyor. Koçero da “benim avukatım.” “Vekaletim var. Avukatlık işlerimizi yapıyor. O yüzden kendisini aradım. Suç duyurusunu gönderdim” diyor. Yani polisin içindeki çete, kendi kendilerine çalıp oynuyor. Kendi attıkları maile benim adımı yazıyorlar. Sonra da bu mailde ismi geçen kişi kim diye gözaltına aldıkları şüpheliye soruyorlar.

Bu sahte tutanakta bir sürü telefon görüşmesi var. Levent GÖKTAŞ ile 438 kez görüşmüş diye yazmışlar. Ayrı bir yerde 86 kez diye yazmışlar. Bunların hiçbirisi doğru değil. Aynı tutanakta, Dilek Bozkaya ile 2432 kere görüşmüş diye yazmışlar. Bunu ispat edin, Roma’yı yaktığımı bile kabul edeceğim. Bunu ispat edin, bu görüşmeyi. “Roma’yı da ben yaktım.” diyeceğim. Sahtekârlığında bir hududu olur.

Bu tutanağa göre, Teoman Alili ile de görüşmüşüm. İkinci iddianamenin duruşmalarında Ali Özoğlu’nu da ölmüş annesiyle görüştürmüştünüz. Teoman Alili’yi tanımam ve kendisi ile görüşmedim. Sadece televizyonda seyrediyordum. Çok akıllı bir çocuk. Çok güzel haberler yapıyordu. Zevkle izliyorduk. Adamı gönderdiniz, inşallah yeniden gelir de zevkle izlemeye devam ederiz. Ama tanımıyorum ve görüşmedim. Yalnız beni Levent Göktaş’ın müdafiliğini yaptığım dönemde Ulusal kanaldan aradılar ve geldiler. Bilirkişi raporlarını istediler. Bende Yıldız Teknik Üniversitesinden ve İstanbul Teknik Üniversitesinden aldığımız dijital veri depolama aygıtlarının delil olarak kullanılamayacağına dair raporları verdim. Bu sahte tutanaklarla insanları bir yıldır içeride tutuyorsunuz. Ofisine mermi koy, sonra birde utanmadan “Fetullahçıların evine silah konulacak, mermi konulacak. Masum insanlar hapiste çürütülecek” diye sahte planı ileri sürerek TV'lara çıkıp ağlaş. İnsanda biraz izan olur ya izan.

Bu tespit tutanağının ekleri. Çalınan gizli belgelerin bir kısmı Dışişleri Bakanlığından güya neşet etmiş. Lokman Gündüz. Bu adamı tanımam ben. Bu adamla görev yapmadım. Lokman Gündüz’ün ifade tutanağını da koymuşsunuz. Aynı mail nedeni ile Lokman Gündüz’e de sormuşlar beni. Polisin kendi kendine attığı mail. İçinde adım geçiyor mailin. “Bir sürü telefon görüşmesi var“ diye yazmışlar. Evet, bu adam beni aradı. Birkaç defa avukatlığını almamı istedi. Ama ben bölgede görev yaptığım dönemden bu adamı tanımıyorum. Yani herhangi bir şekilde göreve çıktığım ve tanışıklığım olan birisi değil. Daha sonra avukat olduktan sonra nereden bulduysa benim numaramı almış. Bir iki defa aradı. Dosyası varmış. Bende Ankara’dan Diyarbakır’a gelemem dedim. Bir iki defa bazı başka konuları danıştı. Yine dostlarıyla ilgili o kadar.

Şimdi inceleme değerlendirme raporu var. 286. sayfada. Bu Levent Göktaş ile ilgili. Levent Göktaş Albayın ofisinin aranmasında elde edilen, Avukat Demet Reçber’in odasında bulunan bilgisayarın içindeki bazı raporlarla ilgili. Bakın buraya 4-5 tane belgenin çıktısını koymuşsunuz. Bir tanesi bir muhbir. Bu adam öldürülürse eger, açık söyleyeyim, bunun sorumlusu sizsiniz Cumhuriyet Savcıları. Bu belge dosyaya konur mu ya? Göreve ilişkin elde edilen sır saklanır. İddiayla ilgisi var mı? Yok. Benim mesleki faaliyetim. Ben bu adamın vekiliyim. Benim ofisimde kasada sakladığım bir tane dosya vardır. O’da bu kişinin dosyası. Ofiste ki hiç bir avukat arkadaşımda bu dosyayı bilmez. Onunla ilgili dilekçeyi sekreterimle, emniyetin ilgili birimine çift zarfa koyarak gönderdim Bütün gizlilik kurallarına da uydum. Bunu nasıl iddianame eklerine koyarsınız?

Arif Çevik ile ilgili dosyayı koymuşsunuz. Bizim Silopi de yaptığımız bir takım operasyonlarla ilgili konular. İçişleri Bakanlığı’na gizli tutulması kaydıyla gönderilmiş bir yazı. PKK terör örgütü tarafından Siyahkaya karakoluna havan tacizi yapıldığı ve iki askerimizin şehit olduğu dönemde, bu olay üzerine askeri bir unsur çoban kılığında koyun sürüsüyle karşıya Irak tarafına geçti. Teröristlerle çatışma çıktı. Teröristler gebertildi ve tacizde kullanılan havan alınıp gelindi. Bu gizli kalması kaydıyla yapılmış bir yazışma, dosyaya konur mu? Ne alakası var? iddialarla ne ilgisi var? Bakın bu işlerin şakası yoktur.. Ben örgüt tarafından 1996 yılında tehdit edildim. 1996 yılını çağrı üzerine koruma kararıyla geçirdim. Bölgede görev yaparken iki karakol komutanı örgüt tarafından tehdit edildik. Çünkü Kuzey Irak’tan Cudi dağına geçişi iki karakol kontrol ediyordu. Eren ve Siyahkaya karakolları. Siyahkaya durmadan taciz ediliyordu. Diğer karakol komutanının babası, örgütün şehir kadroları tarafından, Adana Ceyhan’da öldürüldü. Benim Mersin’de ki evimin civarında keşif yapıldığı kolluk tarafından aileme bildirildiği için, ben iki defa adres değiştirdim, iki yıl Mersin’e gitmedim. Bunlar buraya konur mu ya? Siz hangi memleketin Cumhuriyet Savcısısınız diye sormak geliyor içimden. Ben ölümden korkmam. Onu bilin. İtikadı olan bir insan için, anlayan bir insan için söyleyeyim. Bunu ancak itikadı olan anlar. Ben yaralandığımda Azrail’in ne kadar güzel bir melek olduğunu gördüm. Bunu yaşadım. Ben ölümden korkmam. Ama bunlar buraya konulmaz. Evet bu klasörün kalan kısmı hikaye.

İran elçiliğinin yazıları gizli demişsiniz. Bir de eklere koymuşsunuz. Diğer 326 tane belge nerede?. Şimdi o 326 adet gizli belgede şöyle önemli bir husus var başkanım. Bu Dursun Albayım açısından önemli. Şimdi iki imza birbirine benzemez kural bu. O belgeler bana inceletilmedi. Tespit işlemi yaptırılırken. Ben klasörü açıp eldivenle incelemek istedim. Ama Metin Özçelik hakim bana bu belgeleri incelettirmedi. Fakat daha sonra bir gazetede, Taraf gazetesi yada yanaşma matbuat denilen gazetelerden birinde, benim ofisimden çıkan askeri belgelerin içerisinde Dursun Çiçek Albayın da imzasını ihtiva eden bir belge olduğu yazıldı. Eğer o 326 tane gizli belge içerisinde Dursun Çiçek Albayımın imzasını ihtiva eden bir belge varsa, bana göre o belgenin istenmesi ve incelenmesi lazım. Çünkü bunu yapan adamların elinde, Dursun albayın imza örneğinin bulunduğu anlaşılıyor. Yani ıslak imzanın örneği ellerinde var. Parafta olsa örneği var. Çünkü bizim aldığımız bilgi o yöndeydi. Islak imza makinesiyle atılmış bu imza. Ben Bakırköy’de ki savcıya söyledim. Gidin makineyi bulun. İstanbul emniyetin de. İçinde ki “Chip” ini sökün. “Chip” i incelettirin. İmza örneği atılmış mı? “Chip” in içerisinde var mı? Oradan anlarsınız. Silinse bile bu tespit edilebilir. Diye söyledik. Fakat bu yapılmadı.

Tabi, şimdi bu klasörde önemli. Bu 25. klasör. Bu klasörde dijital veri depolama aygıtları ve bilgisayar hard disklerinin inceleme ve değerlendirme raporları var. Nihai rapor bu. 23 Kasım 2009 tarihli. Hani yaşlı ve tecrübeli gazeteci Nazlı Ilıcak diyor ya “İrtica ile mücadele ve eylem planı” adlı belge Serdar ÖZTÜRK’ün bilgisayarında da çıkmış” filan diye. İllüzyonun basın ayağı bu yaşlı hanım. Yani Nazlı Ilıcak. Benim bu ofisimdeki bilgisayar incelenmiş. Bununla ilgili inceleme raporunda Nazlı Ilıcak adlı, bu yaşlı ve güya tecrübeli gazetecinin söylediği gibi bir tespit yok.

Bu raporun detayları önemli. Çünkü polisler, bu raporda kendi zekâları doğrultusunda bizi ilginç yerlere bağlamaya çalışmışlar. Bir nolu dijital medyaya ilişkin inceleme sonucu hazırlanan rapor diyor. Bu benim ofisimde kullandığım bilgisayarıma ilişkin inceleme raporu. Şimdi bu rapordaki verilere bakalım: Mustafa Çakır. Benim müvekkilim. Bakın Mustafa Çakır benim müvekkilimdir. Bunu kendi dosyanıza suç delili diye koyabilir misiniz? Koyamazsınız. Sizi ilgilendirmez. Bu benim avukatlık faaliyetim. Benim müvekkilimle ilgili bilgileri bu dosyaya nasıl koyarsanız? Bu suç. Bilginin içeriğinde suç unsuru var mı? Yok. Tümü ile müvekkilin davasına ilişkin bilgiler. Son günlerde olan bir olayla ilgili olduğu için anlatıyorum. Mustafa Çakır, Kocaeli Üniversitesinde öğretim üyesi ve Kocaeli Üniversitesinde görevli iken, kendisine üniversitede ki PKK’ya ilişkin örgütsel yapılanmalarla ilgili bir mail gelmiş. Mailde, bir takım öğretim görevlilerinin ismi var. Mustafa Çakır, mailde yazan bilgiler doğru mu diye bir başka arkadaşına gönderiyor. Bu mail, itham edilen bazı öğretim görevlilerinin eline geçiyor. Dava açıyorlar. O davada ben Mustafa Çakır’ın müdafiliğini yapıyordum. Bu belgenin mevcut davadaki iddialarla ne ilgisi var? Ki yazılanlar doğruymuş demek ki, Halkalı bombacısı Kocaeli Üniversitesinden çıktı.

Ali Osman Akat. Benim müvekkilim. Normalde Levent Albayın müdafiliğini yürüttüğüm süreçte başka vekalet almıyordum. Normalde kuralım buydu. Bir tek bu adam için bozdum kuralımı. İstanbul’dan bir iş adamı, kıramayacağım birisi rica etti. Lütfen ilgilen Hava Kuvvetlerinde dosyası var diye. Ben Hava Kuvvetleri Askeri Mahkemesinden dava almıyorum. Daha önce Hava kuvvetleri Askeri Mahkemesiyle ve savcılarıyla bir davada tersleştik. Bir dosyada çok vicdansız bir kararla, iki tane binbaşı ve beş tane başçavuşu silahlı kuvvetlerden attılar. Ben o günden beri “Bu mahkemede hukuk yok” diyerek, Hava Kuvvetleri Askeri Mahkemesinden dava kabul etmiyorum. Bu kişinin o mahkemede bir dosyası varmış. Şimdi polis tutanağa “Ali Osman AKAT, Hayrettin Ertekin’i tanıyor” diye yazmışlar. Bana ne ya. Hangi avukat kendisine gelen müvekkiline, tanıdıklarının listesini yap ve adli sicil kayıtlarını bana getir der. Böyle bir saçmalık yok. Kimi tanıyorsa tanıyor. Bana ne. Biz müvekkillerimize şunu tanıyor musun? Bunu tanıyor musun? Diye sormuyoruz. Böyle bir saçmalık yok. Bu dosyayla ilgili çürük raporu davası varmış. Ben bu dosyaya girmedim. Çürük raporu davası beni ilgilendirmiyor. Burada müvekkil, GATA’dan, askeri hastaneden bir rapor almış. O rapora göre zaten başka bir rahatsızlıktan da askerliğe elverişli değil. Dolayısıyla işlenemez suç söz konusu. Fakat askeri savcı bir şekilde Ali Osman Akat’ı çağırmış ve tekrar rapor aldırmaya göndereceğim diye müşahede kararı aldırmış. Biz askeri savcılığın bu kararını hukuka uygun bulmadık. Önce dosyaya vekalet sunduk, sonra da karara itiraz ettik. Ama polisler burada ki dosyaya sadece vekaletle ilgili dilekçeyi koymuşlar. Oysaki dediğim gibi Genelkurmay Askeri Mahkemesine verilmiş çok detaylı bir itiraz dilekçesi de var. Ama o dilekçe burada yok. Bu müvekkilimin kimi tanıdığı da beni ilgilendirmez. Sahte çürük raporu isnadı olabilir. Eğer masum gördüysem, sahte çürük raporu davasında da suçlansa vekâletini alırım. Ama masum gördüysem. Fakat ben o çürük raporu dosyasına girmedim. Tam tersi soruşturma aşamasında, Levent Göktaş Albayıma bu dosyadan ayrıl. Bu adamları da savunma diye ısrar ettim. O da hatırını kıramayacağı birisi rica ettiği için davaya devam etti.

Tutanakta yer alan Hüseyin Doç adlı dosya. Bu kim? Avukat Hüseyin Buzoğlu. Ankara barosu avukatı, meslektaşımız. Şimdi herkesin bir prensibi vardır. Ben avukat olarak, bir dosyada, benden tecrübeli bir avukat varsa, ona gider danışırım. Benim bir kompleksim yok. Tecrübeden istifade ederim. Avukat Mustafa Hüseyin Buzoğlu, bu dosyada tecrübeli olduğu için onunla hem konuştum. Hem de dilekçe örneklerini istedim. Ne zaman? Levent Göktaş tutuklandıktan sonra. 26 Ocak 2009 da.

Tutanakta geçen diğer isim, Ahmet Selçuk Çamlıdere. Benim müvekkilim. Size ne? Genelkurmay Askeri Mahkemesinde yargılandı ve ceza aldı. Bu ismin, raporda ne işi var? İddialarla ne alakası var? Patlayıcı madde bulunmuş diye yazıyor. Bundan mı dikkatinizi çekti? Bu patlayıcı madde kışlada bulundu. Kışlada! Dışarıda değil. Depolama yönergelerine aykırı olarak cephanelik dışında başka bir yerde muhafaza edildiği için müvekkil suçlandı.

Aslında bu sadece bir disiplinsizlik. Depolama yönergelerine aykırı davranmak. Neden? Çünkü kışlada mühimmat cephanelikte bulunur. Bu çocuk güneydoğudan gelmiş. Bütün eşyalarını bakmadan depoya attırmış, içinde ne olduğunu bile bilmiyor. Askerlere “sandığı atın depoya” demiş. Mühimmatlar bulunmaması gereken bir depoda bulunduğu için yargılandı. Size ne? Ben size burada mesleki faaliyetlerimi mi sorgulattıracağım? Benim mesleki faaliyetlerimi mi yargılıyorsunuz siz? Ben avukatım. Bizim işimiz bazen masum insanlarla, bazen de suçlularla ve kriminal adamlarla. İstediğim davayı alırım. İstediğim davayı almam. Size ne. Ben hangi davayı alacağım diye özel yetkili savcılığa mı soracağım? Ceza Muhakemeleri Kanununda böyle bir usul yok. Avukatlık kanununda da, “Alacağınız davaları İstanbul özel yetkili savcılığına soracaksınız. Gelen müvekkillerin kimleri tanıdığını soracaksınız sayın avukatlar” diye bir düzenleme yok. Böyle bir saçmalık henüz yok.

Evet tutanakta geçen bir diğer kayıt, Vatansever Güç İnceleme doc. Bunu önemli bir şey zannettiniz de aldınız herhalde? Ben söyleyeyim. Şimdi bu dosyayla ilgili incelemeyi ben NORM Uluslararası danışmanlık anonim şirketinde direktör avukat olarak çalışırken yaptım. Yani bir şirkette maaşlı çalışırken yaptım. Bana bunlarla ilgili bir dosya geldi. Ben o danışmanlık şirketinde karar verici değilim. Hangi dosyayı bana getirirlerse incelerim. İsraillilerle ilgili bir dosyayı getirirler. İncelerim ve mütalaamı veririm. O tarihte Vatansever Kuvvetler Güç Birliği ile ilgili bu dosyayı, dernekte ki muhalifler getirmişlerdi. Bende İnceledim. Dosyada bir genel kurul kararı vardı. Bir sürü sahte imza vardı. Aynı savcı Zekeriya Öz’ün sahte imzalarını tespit ettiğim gibi, burada da bir sürü sahte imza tespit ettim.

Bir iki sayfalık bir rapor hazırladım ve adamlara dedim ki;

“Bunlar bir sürü sahte imza atmışlar. Düzgün adamlar değiller. Yapabileceğiniz şunlar: Birincisi savcılığa sahte evrak tanziminden suç duyurusunda bulunabilirsiniz. İkincisi, İçişleri Bakanlığına şikayet edebilirsiniz.” Tabi burada bir Kızılderili numarası var.

Emniyetin hazırladığı raporda diyor ki;


Nisan ayında VKGB. Hakkında İçişleri Bakanlığı tarafından inceleme başlatıldı. Bu raporda, Mayıs 2006 da yazıldı. VKGB. lilere yol gösterilmiş. Hayır. Bu doğru değil. Benim VKGB ile ilgili hazırladığım rapor, Mayıs 2006 da yazılmadı. Bu Mayıs 2006, yazının USB’ye, yani flaş diske yüklendiği tarihtir. Neden? Ben o tarihte ofisten ayrılıyordum. Afrika’ya gidecektim. Belgenin klasöründe de “USB doc” diye yazıyor. USB. demek, flaş disk demektir. MAYIS 2006, yazdığım tüm rapor ve dilekçeleri, Norm A.Ş.deki bilgisayardan, Flaş diskime yüklediğim tarihtir. Dosyayı ilk defa oluşturduğum veya mütalaayı yazdığım yazdığım tarih değildir. Bu dosya bana yanılmıyorsam, Ocak yada Şubat 2006 da geldi. Ben mütalaa mı o tarihlerde verdim. Bu adamlar “sahtecilik yapmışlar. Gidin ya savcılığa suç duyurusunda bulunun yada içişleri Bakanlığına şikayet edin. Buradaki imzaların çoğu sahte.” Dedim.

Benim Vatansever kuvvetler güç birliğinde tanıdığım kimse yok. Benim hiçbir dernekte kaydım yoktur. Bir tane dernekte var. O da zeka özürlü çocuklara tiyatro eğitimi veren bir dernekte gönüllü olarak çalışıyorum. Başka hiçbir dernekle ilgim yok.

Bu raporda geçen diğer dosya “Lütfü konuşma metni”. Şimdi raporda emniyet elemanları demişler ki, “gizliliğe riayet edelim” diye kayıt geçiyor. Buradaki iş, ticari bir iş. Bir ihale. Ticari ihalelerde gizlilik olur. Yani bunu özel yetkili savcılar bilmiyor olabilir. Ama ticari sır diye bir kavram vardır. Bir ihaleye hazırlanırken şirketler gizli olarak hazırlanırlar. O ihaleyle ilgili verileri başka kimselerin bilmesini duymasını istemezler. Bu konuşmada Afrika’daki bir ihaleyle ilgili. Burada konuştuğumuz kişilerden biri iş adamı arkadaşım. Öbürü de avukat arkadaşım. Konu da tümüyle Afrika’daki ihaleyle ilgili. Liberya da iç savaş çıkmış, Limanda bir sürü gemi batmış. O gemilerin çıkartılmasıyla ilgili bir ihale. Burada Eco Bank Liberya yazıyor. Bunun Türkiye ile ilgili olmadığı açıkça belli.

Bir diğer dosya, Avukat Haşan Gürbüz’den dilekçe örneği almışım. Kopya çekiyorum ne yapayım? Diğer dosya, Yapılacaklar listesi. Şimdi bunu yazmışlar çok zeki arkadaşlar. Sonra da yorum yapmışlar.

Demişler ki;

“Haşan Ataman Yıldırım’ın ifadesinde, Naryaz şirketinin kendisine ait olduğunu belirttiği görülmüştür. Serdar ÖZTÜRK’ün de bu kişiyi önceden tanıdığı anlaşılmaktadır.” Ben Haşan Ataman Yıldırım beyi önceden tanımam. Burada cezaevinde tanıdım. Yapılacaklar listesi Levent Albay tutuklandığında yapacağım işleri listelediğim bir doküman. Tabi ki ben avukat olarak, askerlikten kalma alışkanlıkla “şunu yapacağım. Bunu yapacağım” diye not alırım. Bir de unutkanlık var tabi. Bu belgede “şu yapılacak, bu yapılacak” diye yazmışım. O dönemde Milliyet gazetesiydi yanılmıyorsam. Milliyet gazetesinde Haşan Ataman Yıldırım’ın kızı, Aydeniz Yıldırım hanım ile ilgili bir haber çıkmıştı. Haberde, “Bizim ofisimizde arama yaptılar. Polis hiçbir itirazımızı tutanağa geçirmedi. O CD’ler, Flaş diskler ve hard diskler bize ait değil” diye bazı anlatımları vardı. Bu haberin benim dikkatimi çekmesi üzerine kendisinden randevu aldım ve görüştüm. Sonra bir de avukat Hüseyin Buzoğlu’na iade edilen Flaş diskte onlarla ilgili veri çıkınca, ayrıca tekrar görüştüm.

Bir diğer dosya, müvekkil listesi. Buraya niye koyuyorsunuz bunları? AKP Milletvekili Avni Doğan’ın dediği gibi fişleme mi yapıyorsunuz? Serdar Öztürk Atatürkçü. Müvekkilleri de Atatürkçüdür. Fişleyelim. Burada şehit bir savcının eşinin ismi var. Sizin kendi şehitlerinize hiç mi saygınız yok? Böyle bir dosya da bu şehit eşinin niye ismi var? Ne işi var? Bu ismi nasıl koyarsınız buraya? Bu şehit bir savcının eşi. Sizin meslektaşınız. Böyle bir dosyada nasıl ismini koyarsınız bunun buraya? Şereflikoçhisar’da şehit edilen savcımızın eşi. Zeynep Hanım.

Bir diğer müvekkilimin adını daha yazmışlar. Avukat Arif Çavdar. Güya Ahmet Hurşit Tolon orgeneralden çıkan listede, ulusalcılar diye ismi varmış. Avukat Arif Çavdar’ı ben size anlattım. Kahramanmaraş olaylarını dönemin Başbakanına ve İçişleri Bakanlığına ihbar eden kişidir. Olay olmadan önce. Ayrıca benimde müvekkilimdir.

Bir diğer dosya, Aysel Sağlam. Bu hanımefendi, Danıştay’a düzenlenen saldırıda tanıkmış. Bana ne. Sanıkta olabilirdi. Bana ne.

Bunun benim dosyamda, benim bilgisayarımda bulunmasının nedeni şu;

Eger bu raporu yazan zeka özürlüler, Aysel SAĞLAM ile ilgili dilekçeyi okuma zahmetine katlanıp, benim ne zaman avukat olduğuma da baksalardı, bu dilekçenin benimle bir alakası olmadığını anlarlardı. Bu, 1999 yılma ait bir dilekçedir. Benim staj yaptığım ofise ait bir dilekçe. Biz ne yaparız? Avukatlık stajı yaparız. Bir veri bankası olması açısından, eğer avukat müsaade ederse, staj yaptığımız bürodaki dilekçelerin örneklerini alırız. Ben de staj yaptığım ofisten bir sürü dilekçe örneği aldım. Bir tanesi de Aysel Sağlam’a aitmiş. O dönemdeki staj yaptığım kişi emekli bir DGM hâkimidir. Çocukluğumdan beri tanırım. Aysel SAĞLAM O’nun müvekkilidir. Bu kadınla ilgili yıllar önce bir televizyon kanalında haber yayınlanmış. 1999’da türbelere giden bir hanım. Türbelerde bunu kamerayla çekmişler. Sonra da Televizyonda aleyhinde ileri geri bir haber yapmışlar. Onunla ilgili tekzip örnekleri. Tazminat davası dilekçeleri örnekleri var. Örnek olsun diye almışım. Bizim mesleğimizin dayanışması bu. Suç değil yani.

Evet diğer dosya, Yakup Yayla. Bunu izah ettim. Bülent Yetüt, Yüksekova çetesi davasında yargılanan müvekkilim. Bilgisayarımı taramışlar, bununla ilgili dilekçeleri bulmuşlar. Evet müdafisiydim. Kahraman bir subaydır.

Fakat burada ki Kızılderili numarası şu;

Tutanakta, “Kahraman Bilgiç’in Jandarma İstihbarat Astsubay Hüseyin Öğuz’a verdiği, ifadeyle ortaya çıkan Yüksekova çetesi” diyor. Yalan. Bir illüzyonda bu. Bu adamların hepsi beraat etti. Beraat kararları da Yargıtay’da onaylandı. Madem buraya koydunuz. Çok kısa anlatacağım.

Olay şu;

O tarihte Yüksekova’da Jandarma, sekiz tane özel harekatçı polisi, adam kaçırmaktan ve fidye istemekten dolayı yakalıyor. Bu özel harekatçı polisler, örgüt kurmak, adam kaçırmak ve fidye istemek suçlarında, Diyarbakır DGM tarafından tutuklanıyorlar. Müteakiben, Diyarbakır narkotik polisi cezaevine gidiyor ve Kahraman Bilgiç’e Diyarbakır cezaevinde “Askerler eroin kaçakçılığı yapıyordu şeklinde bize ifade ver. Bizde askerlerin canına okuyalım.” Diye baskı yaparak ifadesini alıyorlar. Yüksekova çetesi hikayesi olayı böyle başlıyor. Yoksa Hüseyin Oğuz’un araştırmaları filan hikayedir. Bu davada, Yüksekova’da ki olay bir ayak. Hakkari olayı başka bir ayaktır. İkisi birbiri ile çok alakalı değildir. Bizim davamız Yüksekova’da olan olay ile ilgili idi. Hakkari’yle ilgimiz yok. Orada ki hiç kimseyi tanımıyoruz. Yüksekova’da ki iddia edilen eylem ise, bir otele roket atma olayı.

İtirafçı Kahraman Bilgiç diyor ki;

“Bülent Yetüt üsteğmenle biz beraber roket attık.” Bu ifadeden dolayı yargılanıyorlar.

Şimdi ne dedik? Ceza dosyasında şeytan detayda gizlidir. Dava devam ederken keşif yapıldı. Olay yerine gittik.

İtirafçı diyor ki;

“Şu noktadan ateş ettik. Bülent Yetüt Üsteğmenin lavı ateş aldı. Benimki ateş almadı. Bunun üzerine ateş almayan lav silahını birliğe geri götürdük.” Şimdi sırayla gidersek, birincisi, lav silahının tetiğine basılmış ve ateş almamış. Tetiğine basılmış ancak ateş almamış lav silahı, pimi çekilmiş ama patlamamış el bombası gibidir. Bir subayın, pimi çekilmiş ancak patlamamış el bombasını yanında götürmesi için, ya canına susamış olması yada geri zekalı olması lazımdır. Dolayısı ile, bu ifade yalan. İkincisi Lav silahının ateş edebilmesi için, arkasında en az 15 metreküplük hava boşluğu olması lazım. İtirafçı Kahraman BİLGİÇ’in ateş ettim dediği yer, eczanenin dibi. Oradan ve o açıdan ateş etse, adamın kendi ayakları kopar. Dar açıdan ve arkada yeterli hava boşluğu olmamasından dolayı. O yalanı da ortaya çıktı. Üçüncüsü, lav silahının delme kudreti betonda 30 santimdir. Otelde gittik ve ölçtük. Betonda delinen bölüm 52 santim geldi. Yani, otele atılan roket, lav silahı değil. Bu betonu, ancak örgütün kullandığı RPG 11, beton mühimmatı delebilir. Böylelikle maddi gerçek ortaya çıkmış ve bu adamlar beraat etmişler. Hala buraya yazıyorlar. Yüksekova çetesi bilmem ne Hüseyin Oğuz ortaya çıkarttı diye. Hüseyin Oğuz kim ya? Bu olay öyle Hüseyin OĞUZ’un aldığı ifade ile filan başlamadı. Ama işte illüzyon diyoruz ya. Bizde illüzyonları böyle çürütüyoruz işte.

Diğer dosya, bunu daha önce de izah ettim. Bu muhbir benim müvekkilim. Bunu dosyaya koymanız suç. Diğer dosya, Bedro dosyası. Mültecilerle ilgili bilirkişi raporunu hazırlayıp avukat hanım veriyordu. O dosyayı daha önce de izah ettim. Diğer dijital medyalara ilişkin inceleme sonuç raporlarında herhangi bir şey yok. BEMA madencilikten çıkan CD.deki çocuğu izah ettim. Bir tane görüntü var. Raporda esrar diyor. Daha doğrusu ben bilmiyorum. Raporda esrar yazıyor.

Dediğim gibi hayatımda ne esrar gördüm. Ne bir sigara kullandım. Evet bu kalanları da tamamen Bema’dan elde edilen şeyler. Hiç birisinin benimle alakası yok. Bir sürü telefon numarası var. Ancak daha önce arz ettiğim gibi sadece onaltıncı sayfadaki not bana ait. Bunlar ne? Masanın üzerinde duran ajandaya, Emniyet İstihbarat hakkında not almışım. Başbakanlıkta gizli bir soruşturma başlatılmış. Bunu bir şekilde öğrenmişiz. Meslek sırrıdır nasıl öğrendiğimiz. Avukat olarak ne yapıyoruz? Müvekkili kurtarmak için araştırma yapıyoruz. Dink şeması sahte belge demişiz. Sadece bu sayfadaki yazı bana ait. Evet Bema’da ki başka hiçbir şey bana ait değil. Ne CD’ler, ne DVD’ler, ne haritalar hiç biri bana ait değil. Orası madencilik şirketi. Bir sürü haritaya el koymuşsunuz. Ben 7 Ocak 2009 a kadar bu adamların hiç birisini tanımıyordum. 12 Ocak 2009 da Levent Albay’ın tutuklanmasıyla beraber insanlık yapmışlar, ne zaman ihtiyacınız olursa gelin ofisimizden istifade edebilirsiniz demişler, bizde istifade etmişiz. Ofisteki hiç bir şey bize ait değil. Ama raporda ne diyor? Serdar Öztürk' ün Bebek’te ki ofisi diyor. Evet buda başka bir illüzyon.

27. klasördeki 1’den 239’a kadar olan mülteciler ile ilgili dosya var. O Dosyanın benimle hiçbir ilgisi yok. Avukat hanım evlendi ve yurt dışına yerleşti. İstediğiniz zamanda gelir, size hangi mahkemelere raporu verdiğini anlatır. 28. klasörde hiçbir şey yok. Benim yaralandığımda aldığım sağlık raporlarım var. Bir takım gazete haberleri var.

Kaynakça
Kitap: AKP ve GÜLEN'İ KURTARMA PLANI
Yazar: Serdar Öztürk
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Serdar Öztürk'ün Ergenekon Davası Hakkında Tespitleri

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir