Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Ben Buraya Savunma Yapmaya Değil, Hesap Sormaya Geldim.

Burada Serdar Öztürk'ün Ergenekon Davası hakkındaki tespitleri ile ilgili olan önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Ben Buraya Savunma Yapmaya Değil, Hesap Sormaya Geldim.

Mesajgönderen TurkmenCopur » 05 Tem 2012, 04:02

Ben Buraya Savunma Yapmaya Değil, Hesap Sormaya Geldim.

Sayın Başkan sizi tenzih ederim. Ben buraya savunma yapmaya gelmedim. Hesap sormaya geldim. Eğer talep ettiğim bu deliller soruşturma aşamasında toplansaydı, ben bir yıldır hapiste olmazdım. Bir yıldır cezaevinde yatıyorum. Hiç önemli değil. Bir yıl daha yatarım. Biz eski askeriz. Vatan bizden gün gelir canımızı ister veririz. Gün gelir kolumuzu bacağımızı ister. Onu da veririz. Gün gelir özgürlüğümüzü ister, onu da veririz. Önemli olan ülkenin birliğidir. Bu soruşturmada, ülkenin birliği hedef alınmaktadır. Buna göre Sayın mahkemenin anlattığım her şeyi değerlendirmesini istiyorum.

Bu davalarda, şu veya bu şekilde kriminal kişiler olabilir. Bu soruşturmanın stratejisi böyle. Kriminal kişilerle suçsuz kişileri bir araya karıştırıp, halka örgüt ve çete görüntüsü vermek istiyorlar. Ama deliller adam gibi toplansa ve hukuki olarak değerlendirmeye tabi tutulsa, burada bir tane dahi tutuklu kalmaz.

Ben burada size suçsuzluğumu anlatmadım. Ben suçsuz olduğumu zaten biliyorum. Az önce ifade ettiğim gibi ben buraya Sayın Başkan sizi tenzih ederim, savunma yapmaya değil, hesap sormaya geldim. Bunlar niye toplanmadı? Bu deliller niye toplanmadı? Gerçek niye ortaya çıkarılmadı? Biz yatarız. Benim hiç umurumda bile değil. Yani hapse atıldık diye bu ihanetleri, bu zulmü yapanlara yalvaracağımı filan mı zannediyorsunuz? Size savunmam da söyledim. Ben yaralandığımda Azrail’in ne kadar güzel bir melek olduğunu gördüm. Beni ölümle dahi korkutamazsınız. Değil hapse atmak. Hedef, ülkenin birliğidir. Mahkemenin bunu dikkate alarak karar vermesi gerekir. Bütün bu belgeler sahtedir, Hepsi, Tamamı. Kafes planı, amirallere suikast vs. Neticede Amerikalılar, bu operasyonda kendi çocuklarımızı kullanıyorlar

Sayın Başkan. Çapraz sorguya geçilecek. Ben üye hakimler ile savcılar hakkında 16 ayrı eylemden dolayı suç duyurusunda bulundum. Burada bana sorulacak bin tane soruya dahi cevap veririm. Benim hiçbir şeyden ve hiç kimseden bir korkum yok. Fakat üye hakimler ve savcılarla muhatap olmak istemiyorum. Çünkü onlar hakkında dediğim gibi on altı ayrı eylemden dolayı suç duyurusunda bulundum. Bana soruları varsa lütfen sizin aracılığınızla iletilmesini istiyorum. Dediğim gibi, bana isterseniz bin tane soru sorun. Hiç önemli değil. Hepsine cevap veririm. Ama mahkeme başkanı, diğer sanıklar ve vekiller dışında kimseden soru almayacağım, teşekkür ederim.”

Mahkeme Başkanı: ” Soruları kişiler sorar, heyetimizdeki hakimler sorar direkt sorar.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Sayın Başkan.”
Mahkeme Başkanı: ” Aracımız yoktur, bizim direkttir. Siz nasıl aracısız konuşuyorsanız aynı şekilde.”
Sanık Serdar Öztürk: Tamam fark etmez. O zaman şöyle arz edeyim. Ben üye hakimlerle ilgili. Savcılar hakkında, kişiyi hürriyetinden yoksun bırakmak dahil 16 ayrı eylem içeren bir suç duyurusunda bulundum. Elliye yakın suç duyurusunda bulundum. Dolayısıyla sizin aracılığınızla soracaklarsa sorsunlar. Sormayacaklarsa ben kendilerinden soru almayacağım. Korktuğumdan filan değil, muhatap olmak istemediğimden.”
[b]Mahkeme Başkanı: [/b]” O safhaya geldiğimizde gereken şeyi söylersiniz.”
Klasör 23 dizi 50’deki 07.06.2009 tarihli İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığındaki ifadesi okundu, soruldu.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Evet Doğrudur Sayın Başkanım.”
Klasör 23 Dizi 48’deki Savcılığa verdiği 07.06.2009 tarihli dilekçesi okundu, soruldu.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Doğru Sayın Başkan.”
Klasör 23 dizi 57’deki 07.06.2009 tarihli hakim huzurunda vermiş olduğu ifadesi okundu, soruldu.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Tam doğru değil, sayın Başkan. Şöyle ki, bu sorgu çok usulüne uygun yapılmadı. Ben bunu Hâkimler Savcılar Yüksek Kuruluna yaptığım suç duyurularında izah ettim. Şimdi, sorgu şöyle yapıldı: Ben hakime; “Buyurun bana terörist olduğumu gösteren belgeleri, delilleri sunun. Ben hepsine cevap vereceğim.” Dedim. Sorgu hâkimi bana hiçbir şey sormadan, “Hayır sen anlatacaksın” dedi. Bunun üzerine, savcılığın tutuklamaya sevk yazısındaki iddialara göre bölüm bölüm anlatmaya başladım.. Hakim bana iddialara olan cevaplarımı ve savunmalarımı beş dakika kadar anlattırıp, sonra beni oturtturup kendi kullandığı ve kurduğu cümlelerle benim anlatımlarımı ifade tutanağına geçiriyordu. Birkaç defa müdahale ettim. Özellikle o silahla ilgili konuda. Benim söylemediğim şekilde, yani adeta dinci basında manşete çıkacak şekilde ifadelerimi tutanağa geçirmeye kalktığı için. Bunu izah ettim. Hakim Samanyolu Televizyonunun sanki Beşiktaş adliyesindeki temsilcisi gibi hareket ediyordu. Birkaç defa sorgu hâkimini uyardım ve ifadeleri düzelttim. Ama baktım yani iş şirazesinden çıktı. Hâkimle daha fazla tartışmak istemedim. Çünkü tutuklanmama karar verecek hâkim ve birkaç defa tartıştık. Başlangıçta ifadelerimi düzelttim. Ama sonra bıraktım. O ifadelerde ki ne strateji kelimesi bana aittir. Ne de bu operasyon vatansever insanlara yönelik bir şeydir şeklinde ki ifadeler bana aittir. Ben bu olayın ne olduğunu gayet iyi biliyorum. Bu silahlı kuvvetlere yönelik bir operasyon. Buradaki kişilerle hiçbir ilgisi yok bu olayın. Fakat sorgu hâkimi benim ifadelerimi tutanağa kendi tarzı ile geçirdi. Ben hiçbir şey demedim artık. Hiçbir şeye karışmadım. Orada Demo madencilik diye geçiyor. Mesela oda yanlış. Bema madencilik olacak. O da bizim gözümüzden kaçmış. Tutanağı bu şekilde imzaladık ve çıktık. Hiç şey yapmadık. Yani böyle şirazesinden çıkmış bir sorgulama yapıldı. Ve ben bu nedenle Hakimler Savcılar Yüksek Kuruluna üç yada dört defa sorguyu yapan hakim Metin Özçelik hakkında suç duyurusunda bulundum. Mesela Recep Güven ile ilgili ifadelerde doğru değil. Tamam, Recep Güven’in usulsüz dinleme yaptırdığını sorgu da söyledim. İnterceptor araçlarıyla Yargıtay’ı ve Genelkurmay’ı takip ettiğini söyledim. Sinyal istihbaratıyla interceptor araçlarıyla telefonları yasa dışı dinlediğini söyledim. Ama bu alımı yapan Recep Güven değil. Recep Güven istihbarat daire başkan yardımcısı. Ben bunu bilmeyecek adam değilim. Daire başkan yardımcısı ihale alım vs yapmaz. Bunu emniyetin kendi lojistik birimi yapıyor. Fakat şartnameden illegal dinlemeye yol açacak hususları çıkartmışlar. Bunu anlattım. Onların hiç birisini tutanağa geçirmedi. Artık tartışmakta istemediğim için bir şey demedim. Yani, sorgu aynen bu şekilde yapıldı. Oradaki ifadelerin bir kısmı bana ait değil. Benim söylediğim şekilde tutanağa geçirmedi yani.”
[b]Mahkeme Başkanı: [/b]” Size ait olmayan bölümleri zaten düzelttiniz değil mi, başka düzeltecek bir şey var mı?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Tabi efendim düzelttim. İzah ettim düzelttim tabi ki. Ama orada ki tutanağı tartışmak istemediğimiz için o şekilde imza ettik. Sonra tutuklandık zaten.”
Mahkeme Başkanı: ” Savunmanıza ekleyeceğiniz başka bir şey var mı?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Çok kısa bir şey eklemek istiyorum. Ben bir yıldır hapishanedeyim. Bazı kişiler iki yıldır. Bazı kişiler ise üç yıldır. Eğer benim hapiste yattığım süre, haksız olarak, masum bir insan olarak hapiste yattığım süre, ülkenin milletin birliğine hizmet edecekse helal olsun. Eger hizmet etmeyecekse, bunu bu işi yapanlar anlamadıysa bu işe bulaşmış hiç kimseye hakkımı helal etmiyorum. Başka diyeceğim bir şey yok.”
Sanığa nüfus kaydı okundu, soruldu.
Sanık Serdar Öztürk: ”Doğru efendim.”

Kaynakça
Kitap: AKP ve GÜLEN'İ KURTARMA PLANI
Yazar: Serdar Öztürk
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Ben Buraya Savunma Yapmaya Değil, Hesap Sormaya Geldim.

Mesajgönderen TurkmenCopur » 05 Tem 2012, 04:06

Ve Çapraz Sorgu Komedisi: Şimdi Sırf Sizi Sevindirmek İçin Tanıyorum Diyeceğim. ...

Sanık Serdar Öztürk tekrar huzura alındı.
Çapraz sorgusuna başlandı.

Sanık Serdar Öztürk: ”Oturarak cevap vereyim mi, Sayın Başkanım.
Mahkeme Başkanı: ”Tabi, tabi, tabi.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Teşekkür ederim.”
Mahkeme Başkanı: ”İddia makamı buyurun savcı bey.”
Cumhuriyet Savcısı Mehmet Ali Pekgüzel: "Sayın Başkanım sanık Serdar Öztürk’e sorularımız vardı. Ancak yapmış olduğu açıklamalar karşısında delillerin ortaya konulması ve değerlendirilmesi aşamasında CMK. 201. maddesindeki hakkımızı kullanacağız."
Mahkeme Başkanı : ”Sizin sorunuz var mı, sizin var mı?"
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Serdar Bey benimde sorularım var. Soruları susma hakkı kapsamında cevaplamayabilirsiniz.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Susma hakkı kapsamında değil. Ben bu soruşturmaların ve yargılamanın nasıl bir mizansen olduğunu en ufak detayına kadar anlattım. Ben böyle bir mizansende, böyle sorularla terörist olmadığımı kanıtlamak, bu mizansene iştirak etmek zorunda değilim. Bu nedenle sorulara yanıt vermiyorum. Ve başta kişiyi hürriyetinden bilerek ve isteyerek yoksun bırakmak suçu olmak üzere sizin hakkınızda on altı ayrı eylemden dolayı suç duyurusunda bulunduğumdan dolayı cevap vermeyeceğim. Yoksa susma hakkı değil.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Bunun yasalardaki karşılığı.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Susma hakkı filan değil kesinlikle.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Bunun yasalarda ki karşılığı susma hakkıdır. Cevap vermeme durumunda siz bu hakkınızı doğal olarak kullanabilirsiniz.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Herhangi bir şekilde cevap vermeyeceğim.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: "Sorular size yöneltilecek telefon numaralarınız ve e-maillerini söyler misiniz?”
Sanık Serdar Öztürk: ” Bütün sorularınızın tamamına susma hakkını kullandı diye yazabilirsiniz.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”05336897620 nolu telefon size mi aittir?”
Sanık Serdar Öztürk: "Bana ait eski kullandığım telefon. Şirketin telefonu.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: "Yine 05057793341 nolu telefon size mi aittir?”
Sanık Serdar Öztürk: "Bana ait eski telefonum. Bu işte korucularla köyle irtibatını hiç kesmedi dedikleri. O telefonumu bu yüzden değiştirdim.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”03124181243”
Sanık Serdar Öztürk: ”Hatırlamıyorum: ”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Serdaro@exite.com"
Sanık Serdar Öztürk: ”Üç yıldır kullanmıyorum üç yada dört yıldır. Çünkü çok fazla sayıda değişik yerlerden mail geliyordu. Benim kontrolüm dışında garip garip sitelerden. O yüzden dört yıldır kullanmıyorum. Mail biriktiğinden ve kullanılmadığından dolayı kapanmış olması lazım.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Serdaro@logo.com.tr”
Sanık Serdar Öztürk: ”Serdaro@”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Logo.com.tr”
Sanık Serdar Öztürk: ”Hayır hayır yok böyle bir maillim yok.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Teğmen olarak nasp edildiğiniz tarih 1989 kayıtlara göre yanlışlık varsa düzeltebilirsiniz. Teğmen olarak nasp edildiğiniz andan yaralandığınız ana kadar nerelerde hangi görevlerde bulundunuz.”
Sanık Serdar Öztürk: "Bunu Genelkurmay Başkanlığına sorun.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”1994’de yaralandığınızı iki yıllık bir tedavi sürecinden sonra 1996 yılında ordudan ayrıldığınızı beyan ettiniz. Ayrılış şekliniz malulen emeklilik midir? Yoksa istifa şeklinde bir ayrılık mıdır?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Malulen emekli oldum.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Mustafa Levent Göktaş ile birlikte görev yaptınız mı?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Hayır o farklı birlikteydi. Biz farklı birlikteydik. Kösreli bölgesinde pusuya düşmüşlerdi. Özel kuvvetler timi. Çok kalabalık bir terörist grubu tarafından çevrilmişlerdi. Çevrilmeye çalışılıyorlardı daha doğrusu. Oraya biz takviye olarak indirildik. O çatışmada karşılaştık ilk defa ve öyle tanıştık. Daha sonrada bölgede iki yada üç defa Silopi’de taktik alayda görüştük. İzine gidiyordu. İstanbul’a Marmara hukuka sınava gidiyordu. Bir kere de o zaman görüştük. Bir de bir istihbarat paylaşımı konusu vardı. Bilgi paylaşımı konusu. Hudut birliği olarak bizim bölgede çok geniş bir haber ağımız vardı. Elde ettiğimiz bilgileri onların Zaho’da ki timine de veriyorduk. O nedenle bu bilgi paylaşımı nedeniyle bizimle görüşmek istedi. O kapsamda bir kere daha görüştük.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Bu ilk tanışıklığınız olan çatışma tarih olarak verebilir misiniz?”
Sanık Serdar Öztürk: ” Hafızam O kadar iyi değil: ”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Ya 1990’lı yıllarda mı?”
Sanık Serdar Öztürk: ”1994”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Nesrin Göktaş ile yaptığınız bir telefon görüşmesinde”
Sanık Serdar Öztürk: ”Kiminle?”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloglu: ”Nesrin Göktaş. Nesrin Göktaş’ın, “ha o kimmiş ki Levent Bektaş” dediği sizin ya bu ta 89’da SAT’çı bir çocuk vardı ya gelip giderdi ara sıra diye cevap veriyorsunuz.”
Sanık Serdar Öztürk: ”O tape yanlış. 89’lu demek, Harp Okulu 1989 mezunu demek. O 89’da harp okulu 89 mezunu SAT’çı bir çocuk var dedim. Neden? Çünkü ben ilk defa Levent Bektaş’ı Levent Göktaş’ın ofisinde gördüm, ilk tanışıklığımız bu şekilde: Onu kastediyorum Nesrin hanımda tanımıyormuş.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Levent Bektaş 1989 mezunu mudur?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Evet Deniz Harp Okulu 1989 mezunu bildiğim kadarıyla. Yani farklı harp okullarında okuduk. Ama 89’lu bir subay, ister hava Harbiye’sinden olsun ister deniz Harbiye’sinden olsun bizim terbiyemize göre 1989’lu dediğin zaman devredir.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: "Askerliğiniz süresince özel kuvvetler komutanlığında görev yaptınız mı?”
Sanık Serdar Öztürk: "Hayır”
Üye Hâkim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Abdullah Kılıçarslan ile tanışıklığınızın kaynağı nedir?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Bu olaydan sonra tanıştık. Yani daha doğrusu bu olaydan sonra değil. Merkez komutanı olduğu dönemde, bir olayda beni oraya çağırdılar ifade için. Merkez komutanlığı emrinde çalışan bir binbaşı benim devre arkadaşımdı. İfadeden sonra onun yanma yemeğe gittiğimde öyle tanıştık. Kendisi Ankara merkez komutanıydı o tarihte. Ama herhangi bir samimiyetimiz yoktu. Daha sonra Levent albay tutuklandıktan sonra birkaç defa görüştük. Çünkü Levent albay onun birlikte görev yaptığı arkadaşı olduğu için hukuki girişimleri takip ediyordu.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”1989’da mezun olduktan 1994’de yaralandığınız tarihe kadar görev yaptığınız yerlerin Genelkurmay’dan sorulmasını istediniz. Bu süre zarfında mahkememiz tarafından yargılaması yapılan diğer dosya sanıkları ile birlikte çalışmanız söz konusu olmuş mudur? Diğer dosya sanıklarımızdan asker kökenli şahıslarla veya diğerleriyle bir tanışıklığınız var mıdır?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Hayır hiç birisini tanımıyorum. Sadece Levent Göktaş’ı tanırım.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Mehmet Zekeriya Öztürk ile tanışır mısınız?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Hayır, hiç tanımıyorum.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Fikret Emek”
Sanık Serdar Öztürk: ”Fikret Emek’i Levent Göktaş’ın emrinde çalıştığı dönemde özel kuvvetlere 1, 2 defa Levent albayı hukuki konularla ilgili ziyarete gittiğimde onun S-3’üydü. Harekat subayıydı. Orada 1, 2 defa gördüm. Herhangi bir samimiyetim yoktu.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Ordudan ayrıldıktan sonra TSK bünyesinde herhangi bir sivil görev üstlendiniz mi?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Öyle bir şey olmaz.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Sözleşmeli memur vesaire.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Hayır”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”İlyas Çınar ve Hüseyin Vural ile tanışıyor musunuz?”
Sanık Serdar Öztürk: "Hayır”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: "Sizde ele geçirildiği iddia edilen bir liste var. Bu listede bir kısım isimler geçiyor. Dilek Bozkaya, Birol Yahşi, Pınar Kaya, Suat Tayfun.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Dilek Bozkaya dışındakileri tanımam. Biliyorum. Bu polisin koyduğu belge.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Atılır ve Zuhal Azeri: ”
Sanık Serdar Öztürk: "Bu polisin koyduğu belgedir. Dilek Bozkaya dışında hiç birisini tanımam. Dilek Bozkaya’yı nasıl tanıdığımı da anlattım. Benim müvekkilimin arkadaşı. O müvekkilim ise bir şekilde minnet borcum olan bir insan. İzmir’de bir suçtan dolayı tutuklandı. Aslında normalde öyle bir suçu başkası işlese hayatta dosyasına müdafi olarak girmem. Fakat yaralandığımda Diyarbakır’da yoğun bakımda bana çok yardımcı olduğu için bir şekilde minnet borcum vardı. ”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”1994’den beri mi tanışıyorsunuz Dilek Bozkaya’yı?”
Sanık Serdar Öztürk: ” Hayır Dilek Bozkaya değil. Özlem’i 1994 den beri tanırım. Benim devre arkadaşımın eşidir. Ben yaralandığımda Özlem Hanım Diyarbakır askeri hastanesinde görevliydi. Yoğun bakımda yatarken benimle ilgilenmişti. O nedenle minnet borcumu ödemek amacıyla ben Özlem’in dosyası için İzmir’e gittim. Dilek Bozkaya’da aynı yerde tutukluymuş. Buca cezaevinde. Askeri dosya olunca beni tavsiye etmiş. Yani Özlem Dilek Bozkaya’yı bana gönderdi. Dilek Bozkaya’nın işlediği suçtan ve tutuklandıktan sonra. Hatta ve hatta serbest bırakıldıktan sonra. Dilek Bozkaya tahliye olduktan sonra Ankara’ya benim ofisime geldi. Öyle tanıştık.
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”İlk kez o zaman mı tanıştınız Dilek Bozkaya’yla?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Evet, tahliye olduktan sonra Ankara’ya benim ofisime geldi dosyasıyla beraber öyle tanıştık.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Dosyamıza yansıyan bir telefon görüşme içreği var bunun dışında bir tespit var. Soruşturma kapsamında hakkında işlem yapılan Dilek Bozkaya isimli şahıs tarafından kullanılan 05389206164 nolu GSM hattıyla Serdar Öztürk isimli şahıs adına kayıtlı 05327727720 nolu GSM hattı arasında 30.01.2007 ile ila 14.06.2009 tarihleri arasında 2432 kez görüşme kaydının olduğu diye bir tespit var.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Bu kayıt gerçek dışı. Bu tespit tutanağı ile ilgili olarak düzenleyenler hakkında Fatih Cumhuriyet Başsavcılığa suç duyurusunda bulundum. Ben bir kere 2007’de Dilek Bozkaya’yı tanımıyordum. Neden? Çünkü Özlem Mayıs 2008’de tutuklandı. Aynı tarihte herhalde Dilek Bozkaya’da tutuklanmış. Haziran 2008 de. Bir ay tutuklu kalmış. Temmuz 2008 de serbest bırakıldığına göre Ağustos’ta filan benim yanıma geldi. Dolayısıyla Ağustos 2008’de yada Eylül 2008’de Dilek Bozkaya ile ilk defa görüştük. Ben o tarihleri not almadım. Ama Dilek Bozkaya serbest bırakıldıktan sonra benim ofisime geldi. Öyle tanıştık.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”2008 Ağustos’tan itibaren.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Tabi 2007 filan değil. 2432 adet telefon görüşmesi de mümkün değil.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Peki bu nedir size göre yani bu miktar?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Bana göre, birkaç defa askeri mahkemedeki dava dosyası için aradı. Birde İzmir’e gittiğimizde aradı ve görüştük. Özlem’i ziyarete gittiğimde. Bu kadar. Yani 4, 5 defa. Öyle 2432 filan değil. Bu kadar uçmuşlar yani. Hayır şimdi şöyle söyleyeyim. Hiç görüşmemiş kişileri teknik olarak internet üzerinden görüşmüş gibi gösterebilirsiniz. Teknik olarak bu mümkün. Yani bu dosyaya girdiğimizde biz bunu öğrendik. Hiç görüşmemiş kişileri 1.000.000 defa dahi görüşmüş gibi gösterebilirsiniz. Her iki telefonun da HTS kayıtlarını isterseniz. Öyle 2432 defa görüşme olmadığını görürsünüz. Bu iddianın mantıkla izahı mümkün değil. Ki bu nedenle o tespit tutağını düzenleyen polisler hakkında sahte resmi evrak düzenlemekten ben suç duyurusunda bulundum.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: "Bunun yarısı kadar görüşme söz konusu mudur yani 1200 küsur.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Mümkün değil.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ” Dilek Bozkaya’yla dosyamıza yansıyan bir telefon görüşme içeriği var. 17.04.2009 tarihli telefon görüşmesinde belli bir samimiyetin olduğu, yani geçmişe dayalı bir samimiyetin olduğu sonucu çıkarılabilecek ifadeler var aranızda. Yani herhangi bir mahsurlu görülen o anlamda söylemiyorum. Yani iki yakın arkadaşın konuşmaları gibi bir konuşma tarzınız var. Bu bir yıllık bir samimiyetin sorucunda mı yapılan görüşmedir?”
Sanık Serdar Öztürk: "Size ne? Bu sizi ilgilendirmez kusura bakmayın. Bu özel hayata ilişkin bir konu. Ben sizin sorunuzu ve ne yapmaya çalıştığınızı da anlıyorum. Sizi hiç ilgilendirmez. Örgütle iddiayla filan da ilgisi yok bu sorunun.
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Sorum beyefendi. Beyefendi sorularıma sorularıma karşı susabilirsiniz. Ama bu tarz konuşamazsınız.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Siz bu tarz soru sorarsanız. Aynen bu şekilde cevabınızı alırsınız.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Bu tarz konuşamazsınız ben özellikle.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Bu tarz sorarsanız. Ben niye sorduğunuzu çok iyi anlıyorum. Aynen bu şekilde cevap alırsınız.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Sizin o sizin o kendi düşünceniz kesinlikle.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Kimin arasındaki özel samimiyet varsa var size ne. Bu ne demek? Bu samimiyet bir aylık görüşmenin mi bir yılık görüşme mi diye sormak ne demek? Bu sizi ilgilendirmez. Benim karakterime uygun olursa bir günlük görüştüğüm insanla da samimi olurum. Size ne.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Benim sorumu, benim sorumu gayet iyi anladınız.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Bunun iddiayla ne alakası var?”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Benim sorumu gayet iyi anladınız. Sorum çok net bir soru.”
Sanık Serdar Öztürk: "Ben hayır niyetinizi gayet iyi anladım. Onun için zaten böyle cevap veriyorum. Bir insan eğer kendi karakterine uygunsa bir günlük tanıştığı bir insanla da samimi olabilir. Size ne.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu ”Bu cevap işte. Böyle bir cevap verebilirsiniz.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Bir ayda da olabilir. Ben size söyledim. 2008 Ağustos’ta tanıştım. Ne kadar olduğunu siz hesap edin. Matematik bilginiz vardır heralde.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Evet sözlerinizi ölçülü olarak kullanın. Burada bir sorgu yapılıyor ve size belli ithamları belli ithamları.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Sorguda da bir adap olması lazım.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: "Belli sizin hakkınızdaki belli ithamları cevaplama olanağı tanınmaktadır. Bu şekilde cevaplayın.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Evet anlaşıldı. Bundan sonraki sorulara hiçbir şekilde cevap vermiyorum. Hepsine susma hakkını kullandı diye yazın.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Vermeyebilirsiniz.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Sorun, sorun susma hakkını kullanıyor diye yazın hepsine.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Bakın Serdar Bey. Bu soru kesinlikle sizin anladığınız şekilde sorulan bir soru değildir. Telefon görüşme sayısı ile ilgili olarak size yöneltilmiş bir sorudur. Bunun dışında bir sebep aramanızın bizim açımızdan hiçbir anlamı yoktur.”
Sanık Serdar Öztürk:’Valla dosyayı bildiğim için kusura bakmayın. Yani ne naneler yendiğini bildiğim için, bu dosyada, bu soruşturmada hiçbir şekilde iyi niyet filan aramıyorum. Sizde de iyi niyet aramıyorum. Onun için bundan sonraki hiçbir sorunuza cevap vermiyorum. Buyurun soruların tümünü kaydettirin. Hepsine de susma hakkını kullandı diye yazdırın.”
Sanık Serdar Öztürk müdafi Av. Haşan Gürbüz söz almadan konuştu anlaşılmadı.”
Mahkeme Başkanı : "Hayır efendim hayır. Hayır efendim lütfen lütfen söz vermiyorum kimseye.”
Sanık Serdar Öztürk müdafi Av. Haşan Gürbüz söz almadan konuştu: ”Usulle ilgili.”
Mahkeme Başkanı : ”Usul yok efendim buyurun oturun, buyurun oturun efendim.”
Sanık Serdar Öztürk müdafi Av. Haşan Gürbüz söz almadan konuştu anlaşılmadı.”
Mahkeme Başkanı : ”Lütfen buyurun oturun efendim vermiyorum söz lütfen oturun.”
Sanık Serdar Öztürk müdafi Av. Haşan Gürbüz söz almadan konuştu: ”23. klasörde emniyetin hazırladığı hususlar var.”
Mahkeme Başkanı : "Avukat bey avukat bey lütfen buyurun oturun. Size sıra.”
Sanık Serdar Öztürk müdafi Av. Haşan Gürbüz söz almadan konuştu: ”Yok (3- 4 kelime anlaşılmadı) bilgisi olsun diye söylüyorum.”
Mahkeme Başkanı : "Efendim size efendim lütfen oturur musun? Lütfen.. Olayın boyutunu genişletmeyelim, kimseye yaraV sağlamaz.”
Üye Hâkim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Savunmanız sırasında.”
Mahkeme Başkanı : ”Kimseye yarar sağlamaz.”
Sanık Serdar Öztürk müdafi Av. Haşan Gürbüz söz almadan konuştu: ”Sorduğu soruyla ilgili.”
Mahkeme Başkanı : ”Sağlamaz kimseye yarar sağlamaz lütfen.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Savunmanız sırasında birçok istihbari mahiyette ve size göre doğruluğu kesin beyanlarda bulundunuz. Soruşturma savcılarından birisinin CİA ajanlarıyla Hanedan restoranda ve yüzme havuzlarında görüştüğünü, Dink şemasının kimin tarafından bir yazara ulaştırıldığım, ıslak imzalı makinenin şu anda nerede olduğunu veya geçmiş tarih itibariyle nerede olduğunu bildiğinizi vesaire bilgiler aktardınız. Yine isim vererek söylediniz. Emekli Korgeneral, emekli binbaşılar ve emekli MİT mensubu. 1, 2 kişi daha söylediniz. Bunların size göre tertip olan bir organizasyonun içerisinde yer aldığını beyan ettiniz. Bu tür istihbari bilgilere nasıl ulaşabildiniz?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Mesleki faaliyetim. Avukatlık kanununa göre açıklamak zorunda filan değilim. Levent Göktaş’ın müdafiliğini yaptığım süreçte elde ettiğim bilgiler. Kaynağını avukatlık kanununa göre açıklamak zorunda değilim”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Mesleki faaliyetiniz kapsamında ulaştığınız bilgiler midir bunlar?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Tabi ki. Yani Levent albay tutuklandıktan sonra ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Maddi gerçeği araştırıyoruz. O sırada elde ettiğimiz bilgiler. Savcı gitseydi o tarihte benim dediğim tarihte ıslak imza makinesini İstanbul emniyetinde bulacaktı. Gitmedi. Ben ne yapayım şimdi? Savcılar lehe olan delilleri toplamıyor ki, ben mi suçluyum? Gitseydi bulacaktı. Gitmedi.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloglu: ”Durmuş Ali Özoğlu veya toplumsal dönüşüm yayınevi ile herhangi bir irtibatınız. Diyalogunuz, tanışıklığınız olmuş mudur?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Evet”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Nedir bu tanışıklığınız?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Cezaevinde tanıştık. Daha önce bir tanışıklığımız yok. Sayenizde tanıştık. Aynı koğuşta kalıyoruz.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Yine yargılaması mahkememiz tarafından yapılan dosya sanıklarından bir başka dosya sanıklarından Hüseyin Buzoğlu ile tanışıklığınız bu dava münasebeti ile mi olmuştur?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Şimdi şöyle söyleyeyim. İlk mesaj 17 Ekim 2008 tarihli. Çok net hatırlıyorum. Tapede yazıyor. Ben İstanbul’a geliyordum. Bir duruşmam vardı. Hüseyin Buzoğlu’nu tanıyorum. Harp Okulu 1988 mezunu. Neden? Hakan Evrensel’i tanıyorum. Hakan Evrensel benim devrem. Onun yakın arkadaşıydı bir vakit. O nedenle bir iki defa onun yanında görmüştüm. 1996, 1997’li yıllarda. Ama herhangi bir samimiyetimiz falan yoktu. Avukat olduğu içinde Ankara adliyesinde karşılaştığımızda selâmlaşıyorduk. O kadar. Herhangi bir oturup çay içme filan gibi bir samimiyetimiz bile yoktu. 17 Ekim de ben İstanbul’a geliyordum Varan’la ön koltukta.” '
Mahkeme Başkanı : ”17 Ekim hangi yıl?”
Sanık Serdar Öztürk: ”17 Ekim 2009 efendim.”
Mahkeme Başkanı : ”Ha 2009.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Bir dakika 2008, 2008 düzeltiyorum. Çünkü 2009’da ben tutukluydum. 2008 de Varan’da önümde sağ koltukta birisi oturuyordu. Hüseyin beye çok benzeyen. Ama tereddüt ettiğim için direk konuşmadım. Çünkü çaprazdan gördüm. Birde tam samimiyetimiz olmadığı için o mu değil mi diye çıkartamadım. Mesaj attım. Tabi abi diyoruz 1988’li olduğu için. Hüseyin abi bir arkanı dön bakayım diye mesaj attım. 17 Ekim
2008 deki mesaj o. Döndü arkasına baktı oymuş. Ne oldu? Nereye gidiyorsun? Dedim. “Ben Silivri’ye duruşmaya gidiyorum” dedi. Bende şirketin işleri, duruşmaları için geldim dedim. Öyle, o kadar. O Silivri’ye gitti. Ben Maltepe’ye şirkete gittim.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Gürbüz Çapan, Zeki Çapan, Adil Serdar Saçan isimli kişiler.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Hiç birisini Ummam.”
Üye Hakim Sedat Sami HaşıIoğlu: ”Zeki Çapan’la alakalı dosya kapsamında bir Esen petrol kartvizit var. Bu size mi aittir? Esen- yurt’ta Esen petrol.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Benim ofisten mi çıkmış?”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Size ait klasörlerde çıkan bir belge.”
Sanık Serdar Öztürk: ” Eklerde öyle bir şey yok. Hangi klasörde?”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Bunu bilahare size bildireyim ben.”
Sanık Serdar Öztürk: "Hayır, eklerde öyle bir şey görmedim ben. Hangi klasörde söyleyin?”
Mahkeme Başkanı : ”Tanımıyorsunuz değil mi?”
Sanık Serdar Öztürk: "Hayır tanımıyorum. Petrolcü tanıdığım varda benzin istasyonu sahibi. Çapanlarla bir tanışıklığım yok.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Hayrettin Ertekin ile tanışıyor musunuz?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Tanımıyorum. Yani cezaevinde gördüm. Sadece bilgisayar dershanesine gidip gelirken görüyorum cezaevinde. Bir samimiyetim yok. Tanışıklığım da yok. Cezaevinde de muhatap olmuyorum.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Bir duruşma esnasında Hayrettin Ertekin Levent Göktaş’ı otuz yıllık bir samimiyetinden bahsetmişti. Bu minvalde bir tanışıklığınız var mı Levent Gök- taş’tan dolayı.”
Sanık Serdar Öztürk: "Hayır asla. Benim değerlendirmem, o adam çok sağlıklı değil. Her konuda sallıyor. Levent Göktaş ile öyle otuz yıllık filan tanışıklığı olduğunu zannetmiyorum. Tabi ben Levent Göktaş’ın çevresindeki herkesi tanımıyorum. Onu da söyleyeyim.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: "Evet”
Sanık Serdar Öztürk: "Levent GÖKTAŞ’ın çok geniş bir çevresi vardır. Ben sadece asker kökenlilerin bazısını tanıyorum. Hayrettin Ertekin ile öyle bir samimiyeti olduğunu zannetmiyorum. Bilmiyorum. Varsa da Levent Göktaş’a sorun o açıklasın.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Evet, size isnat edilen suçlardan birisi de Dışişleri bakanlığına ait bir kısım gizli veya devlet sırrı niteliğindeki belgeleri temin ettiğiniz yönünde. Dışişleri bakanlığı bünyesinde herhangi bir personelle dışişleri mensubuyla tanışıklığınız var mıdır?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Şimdi o belgeleri bir kere polis koydu. Bunuda burada size ispat ettim. Polis koyduğu içinde bu konuyla ilgili soruya cevap vermeyeceğim.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”lddia edilen diyorum zaten. İddia var. İddianamede hakkınızda böyle bir iddia var. O yüzden. Bu soru sizin lehinize bir soru.”
Sanık Serdar Öztürk: ”0 belgeleri polis koydu. Bunun dışında Dış İşlerinde bir tanıdığım varsa, ondan mı aldın diyeceksiniz yani. iki tane büyükelçi tanıyorum. Ne olacak? Ama yıllardır da görüşmüyorum. Dışişlerine de hayatımda bir yada iki defa gitmişimdir. O da iş için. Amerika’da olan bir müvekkilim. Washington’daki bizim büyükelçilikle bir sorun yaşamıştı. Onun için gittim. iki defa yıllar önce. Onun dışında bir gidişim olmadı.
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: "Sizinde savunmanızda değindiğiniz Aysel Sağlam adlı kişiyle 2006 yılından tutuklandığınız tarihe kadar herhangi bir görüşmeniz diyalogunuz olmuş mudur?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Kesinlikle olmadı. Bir kere ben 1999’da avukat değildim. O kadını da tanımam. 1999’da avukatlık stajımı yaptım. Biz staj yaptığımız ofisten ayrılırken dilekçe örneği olsun diye bir sürü dilekçe alırız. Flaş diske yükleyerek vs. Aysel Sağlam dışında aynı ofisten aldığım başka kişilere ait onlarca dilekçe örneği vardı. Bu kadın, Danıştay olayında tanık olmuş. Yani ne bileyim ben. Bana ne. 1999’da o dosya için ofise gelip giderken bile görmedim o kadını.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Cengiz Köylü bir başka davamızda tutuklu asker sanığımız Cengiz Köylü ile tanışır mısınız?”
Sanık Serdar Öztürk: "Hayır”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Ahmet Selçuk Çamlıdere ile tanışıklığınız kaynağı nedir?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Sadece davası nedeniyle tanışıyoruz. Levent Göktaş avukatlığa yeni başlamıştı. Bu dosya da Levent Göktaş’a gelmiş. Biz askeri davalarda çok tecrübeli değiliz. Gel bize yardım et dediler. Bende duruşmasına girdim. O bahsi geçen mühimmatlarda kışlanın içinde bulundu. Sadece cephanelikte bulunması gerekirken, dağcılık kulübünün deposuna konulmuş. Yani normalde o malzemelerin mühimmat deposunda bulunması gerekirdi. Bununla ilgili davaya girdim. Avukatım ben yani kimin davasına girdiğimin hesabını size mi vereceğim?”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: "Hesabını değil kaynağını sorduk sizde açıkladınız kaynağını.”
Sanık Serdar Öztürk: "Açıklıyorum ama benim mesleki faaliyetlerimi yargılıyorsunuz. Bu olmaz. Bu avukatlık kanununa ve ceza usul kanununa aykırı.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Sizin bu beyanınız sizin lehinize bir beyan bunu sizin takdir etmeniz gerekir.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Hayır takdir ediyorum. Fakat benim mesleki faaliyetlerimi yargılayamazsınız.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Mesleki faaliyetim diyorsunuz: ”
Sanık Serdar Öztürk: ”Ben kimin davasına girdiğimin iznini sizden mi alacağım?””
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Ben niçin Selçuk Çamlıdere’nin vekilliğini yapıyorsunuz diye bir soru sormadım size kaynağını sordum.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Bu konuyla ilgili hiçbir şey soramazsınız. Ben avukatım duruşmasına girmişim. Size ne.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Beyefendi her şeyi sorarım ben burada. Hukuk çerçevesinde her şeyi sorarım, siz cevap verirsiniz.”
Sanık Serdar Öztürk: "Öyle soru sorarsan Cevabını da aynen bu şekilde alırsın.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Siz erkeklikten bahsediyorsunuz. Neticede kibar bir insan olarak ben sizi görüyorum. Öyle davranmaya devam ederseniz daha güzel bir iletişim olur. Yani kibarlık hiç kimsenin aleyhine olacak bir durum değildir. Bakın hemen sen diye hitap ediyorsunuz bana.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Siz öyle hitap ettiğiniz için ettim ben.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Hayır ben size öyle bir şey demedim.”
Sanık Serdar Öztürk: ”En son kelimenizi “sun” diye bitirdiniz. O yüzden. Peki buyurun.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: "Şimdi sorularımıza karşı dediğim gibi Serdar Bey susma hakkınızı kullanabilirsiniz. Cevap vermeyebilirsiniz. Bu çok doğal bir şeydir. Ama bir hakimin soru sormasına engel olamazsınız bu da.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Siz benim mesleki faaliyetimi burada yargılamaya kalkarsanız usul yasasına aykırı olarak: ”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: "Ben izah ettim mesleki faaliyetiniz olmadığını ama siz böyle kabul ettiniz ona da bizim diyeceğimiz bir şey olmaz. Vatansever kuvvetler güç birliği ile ilgili belge sorulduğunda daha doğrusu siz savunmanızda bu konuya değindiğinizde bu dernek bünyesinde bazı usulsüzlükler olduğundan bahisle size danışıldığı ve sizin ne yapılması konusunda bazı tavsiyelerde bulunduğunuzdan bahsettiniz. Taner Ünal isim
li şahısla tanışır mısınız?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Hayır hiç birisini tanımam. Vatanseverler kuvvetler güç birliğinden de kimseyi tanımam. O genel kurulun hangi tarihte yapıldığını öğrenebilirseniz genel kuruldan sonra geldi bana o belgeler. Altlarında ıslak imzaları vardı. İmza sirküleri de vardı Ben çok açık bir şekilde imza sirkülerinden çoğu üyenin imzasının sahte olduğunu fark ettim. Ben bu belgeleri incelediğim dönemde danışmanlık şirketinde maaşlı avukat olarak çalışıyordum. Direktör olarak. Benimle birlikte beş tane avukat arkadaş daha çalışıyordu. Bende Avukat Ferhat Kale’ye bağlıydım. Ali Balkız’ın eşi hanımefendi de, şu anda ismini hatırlamıyorum, ekipte o hanımefendi de vardı. Bizim direktörlerden. Onlar bana dosyayı verirler, incele bize rapor ver derler. Bende incelerim ve mütalaamı veririm. O dosyayı da inceledim ve bunlar sahtecilik yapmışlar. Bunlardan uzak dursunlar dedim. Yapılacak hukuki işlemlerle ilgili mütalaa verdim. Verdiğim mütalaada da: “ister Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunsunlar, isterlerse İçişleri Bakanlığının dernekler masasına başvurulsun. Ama İçişleri Bakanlığından daha çabuk cevap alırlar. Savcılık soruşturması uzun sürer. İçişleri Bakanlığına mutlaka başvursunlar.” Diye söyledim. Bu benim verdiğim mütalaada Ocak, Şubat 2006 tarihlerindeydi. Orada ki tarih ise Mayıs 2006. Ben 20 Mayıs 2006 da Afrika’ya gittim. Dönüşte de şirketten ayrılacaktım. Emniyetin raporunda verilen tarih, benim mütalaayı yazdığım tarih değildir. NORM A.Ş.nin bilgisayarında ki dosyaları kendi flaş diskime yüklediğim tarihtir. Yani USB doç dediği, USB flaş disk demektir. Emniyetin verdiği tarih belgelerin oluşturulduğu değil, flaş diske yüklendiği tarihtir. Ama emniyet o tarihi baz almış. Bu doğru değil. NORM A.Ş.nin bilgisayarları burada olsaydı, oradaki tarihi Ocak, Şubat 2006 olarak görecektiniz. Ama daha sonra Norm kapandı.”
Üye Hâkim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Belgenin size getirilme sürecinde veya daha öncesinde Halit Bozkurt, Nihat Gürkan, Abdülkadir Erdil isimli kişilerle tanışır mıydınız?”
Sanık Serdar Öztürk: "Halit”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Bozkurt”
Sanık Serdar Öztürk: ”Diğerleri”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Nihat Gürkan, Abdülkadir Erdil”
Sanık Serdar Öztürk: ”Hiç birisini tanımıyorum.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: "Halit Bozkurt yine yargılamasını yaptığımız Danıştay dosyası ile ilgili dosyamızda kendisini derin devlet vesaire olarak tanıtan bir kişi olarak geçiyor. Kültür bakanlığında müşavir olduğu bilgisi var bizde.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Saçmalık. Derin devlet vs diye konuşan adamların geneli ruh hastasıdır.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Ahmet Cinali ile herhangi bir tanışıklığınız olmuş mudur?”
Sanık Serdar Öztürk: "Hayır yok: ”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: "Büronuzda bir müddet çalıştığın söylediğinizi Sinem Aykıl Mustafa Levent Göktaş’ın bürosu mu?”
Sanık Serdar Öztürk: "Benim büromda değil. Bizim bürolarımız ayrı: ”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: "Mustafa Levent Göktaş’ın bürosunda.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Göktaş’ın bürosunda iki üç ay önce işe başlamıştı.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Evet, çalışan bir bayan var. Sinem Akyıl bu kişiyle telefon irtibatına geçiyorsunuz ve bu kişi nişanlısı ile birlikte görüşmek istediğini beyan ediyor. Ancak siz avukat Demet Reçber’e özellikle bu kişiyle tek başına iken görüşülmesini, gerekirse nişanlısını gizlilik dereceli konular vesaire deyip onu oradan uzaklaştırmasını söylüyorsunuz. Bunun sebebi nedir?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Sebebi şu. Bu çocuk işgüzar bir çocuktu. Nişanlısı ile geldi. Şimdi bizim işimiz kızla. Bizim nişanlısıyla bir alakamız yok. Bir ilgimiz yok. Biz kıza bir şeyler soruyoruz, nişanlısı sürekli müdahale ediyordu. Yani bir şeyi anlamaya çalışıyoruz. Bu kız acaba birisi tarafından mı işe yerleştirildi? Çünkü bu olay olduktan sonra herkesten şüpheleniyoruz. Yani nişanlısı işgüzarlık yaptığı için onun görüşmeye katılmasını istemedim. Ofisten ayrılmadan önce kızla görüştük. Hemen ayrılmadı ofisten. Ama sonra Levent albay tutuklandıktan bir süre sonra işten ayrıldı. Bu süreçte o işgüzarlıklarını gördüğümüz için nişanlısının görüşmede olmasını istemedik. Tapede geçiyor. Kızı savcıya ifadeye götüreceğiz. Biz ona bir şey söyleyecek değiliz. Ben hukuk davasında bile tanık yönlendirmem. Beni hiç ilgilendirmez. Ben taraf değilim. Bizim söylediğimiz tek şey savcıya gidecek ve polisin ilk baskın anında herkesi bir odaya topladığını söyleyecek. Bu kadar. Yani olanı anlatacak. Şimdi bu görüşmede nişanlısı lüzumlu lüzumsuz işgüzarlık yapıp görüşmeyi tıkamasın diye ondan ayrı rahat görüşmek istiyoruz. Sebebi bu.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloglu: ”Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz’e ifade verdiğinizde açıklamadığınız herhangi bir bilgi var mıdır?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Ben Zekeriya Öz’e ifade vermedim.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Veya Cumhuriyet Savcılığına. Yani belli bilgilerden bahsediyorsunuz. Türkiye’yi sarsacak bilgiler. Yani bu konuda bize açıkladığınız, savunmanızda açıkladığınız şeyler dışında başka bir şey var mıdır?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Var tabi ki.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Söylemek ister misiniz?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Hayır onları askeri savcılıklara ilettim.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Sizinde savunmanızda değindiğiniz Mustafa Levent Göktaş’ın savcılıktaki ek ifadesi şöyle başlıyor. “1 ve 2. iddianamelerde geçen konuların tamamını cezaevinde okuma ve düşünme fırsatı buldum. Bu belgeleri değerlendirdiğimde Ergenekon’un korkunç bir örgüt olduğunu fark ettim. Belki bizde farkında olmadan işin içinde olup olmadığımızı bilmiyorum. Ancak bana sorulacak her konuda yardımcı olmak için kendi rızamla geldim.” diye bir beyanı var. Ancak siz farklı bir iddiada bulundunuz.”
Sanık Serdar Öztürk müdafii Av. Haşan Gürbüz söz istedi verildi: " Özür dilerim Sayın Başkan, Levent Göktaş ek ifadesini kabul etmiyor. Açıklamaları ( bir iki kelime anlaşılamadı) konuşmada.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Zaten ek ifadesine başlarken diyorum. Orada atıfta bulunduğum yer burası.”
Sanık Serdar Öztürk Müdafii Av. Haşan Gürbüz: ”Ek ifadesini doğru kabul ederek soruyorsunuz.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Hasan bey, kabul etmiyor, ediyor değil. Ben yerini söyledim. Yerini söyledim soru olarak yöneltiyorum.”
Sanık Serdar Öztürk Müdafii Av. Haşan Gürbüz: ”Efendim sizde buradaydınız kaç kez açıklama yaptı.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Sizin bu farklı iddianızın kaynağı nedir?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Kaynağı şu; Bir kere Levent Göktaş'ın o dönemde psikolojisi çok kötüydü. Hayatında karakola gitmemiş bir adam. Avukat. Haksızlığa uğramış. Ömrü hayatı dağlarda geçmiş. Şimdi siz böyle bir dağ aslanını hücreye kapatırsanız, yaşayamaz. O dönemde Levent Göktaş’ın Psikolojisi darmadağın olmuştu. Sırf tahliye olmak için her şeyi yapmaya hazırdı. Onun bu psikolojik durumundan istifade ettiler. O ek ifadede ki hiçbir şey doğru değil. Benim anlattıklarım doğru.”
Üye Hâkim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Yani sizin kaynağı ne diyorum. Bu anlat, sizin, size doğru diyorsunuz da. Kim sizi bu kanaate sevk etti? Nasıl sizin anlattıklarınızın doğru olduğu? Çünkü bir iddianız var. Diyorsunuz benim anlattıklarım doğru. Kendi rızasıyla gitmedi vesair burada yine bazı sanıkların müdafiliğini yapan bir avukata.”
Sanık Serdar Öztürk: ” hemen izah edeyim.”
Üye Hakim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Buyurun.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Kendi rızasıyla tabi ki gitmedi. Bunu ben izah ettim. Avukat A. K. gelmiş, Levent Göktaş'a. “Tamam savcı Zekeriya Öz’le biz görüştük, sadece gayri nizamı harp kursunu anlatacaksın. Savcı başka bir şey istemiyor. 51 nolu DVD. nin zaten adli kanıt olmadığını diğer avukatlar ispat etmişler. Dolayısıyla sorun olmadan bırakılacaksın” diyor. Levent Göktaş, tahliye olmak için Roma’yı yaktığını bile kabul edecek psikolojide. A.K., Levent GÖKTAŞ’a bunları söylemiş. Bunun üzerine Levent Göktaş ek ifadeye gitmeyi kabul etmiş. Bizde dedik ki Levent Göktaş’a, “Hayır savcı böyle bir şey söyleyemez. Mümkün değil. Zekeriya Öz bile bunu söyleyemez. Bu doğru değil. Oyun oynuyorlar.” Dedik. Tahliye olmak isteyen bir insanın o darmadağın olmuş psikolojisinden istifa edilerek ek ifadeye götürüldü. Roma’yı sen mi yaktın? Deselerdi. Sırf tahliye olmak için, “Evet ben yaktım da derdi.” Böyle bir psikolojiye sahip olarak ek ifadeye gitti. Cezaevine her gittiğimizde Levent GÖKTAŞ gözyaşlarını tutamıyordu. “
Üye Hâkim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Avukat A.K.’nın emekli Binbaşı Adli Müşavir Yardımcısı herhalde (bir kelime anlaşılamadı) olarak görev yapmış.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Bilmem ben tanımam. Yani bu soruşturmada tanıdım.”
Üye Hâkim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Bu kişiye yapılan tehdide sizde vakıf olduğunuzu beyan ettiniz yani.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Bizzat Avukat A.K.’nın kendisi söyledi. O toplantıda Avukat Demet Reçber’de vardı. Bizzat kendisi söyledi.”
Üye Hâkim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Bu tehditle alakalı sizin herhangi bir suç duyurunuz oldu mu?”
Sanık Serdar Öztürk: "Banane. Kendisi avukat. Ben sadece Levent Göktaş'a geldim ve “Bakın Zekeriya Öz, A.K.'yı tutuklatmakla tehdit etmiş. Adam tutuklanmaktan çok korkuyor. Zekeriya ÖZ’de bu avukatta ki zayıflığı ve korkuyu fark etmiş. O’nu tutuklama tehdidi ile kullanıyor” diye. Bunu söyledim. Yani Avukat A.K., hâşâ Allah’tan çok tutuklanmaktan korkuyordu. Bu Psikolojisini anlıyorsunuz. A. K. ile Ankara’daki ofiste İki saat görüştük. “Ben tutuklanırsam mahvolurum. Kanada’dan 400.000 dolara ev aldım. Ailemi Kanada’ya göndereceğim. Ondan sonra da ben gideceğim. Bu işin iyice şirazesi çıktı” dedi. Yani siz bunu görüyorsunuz. Bu olayı anlatan bizzat avukat beyin kendisi. Ben hikâye uydurmuyorum. Ondan sonra biz Levent Göktaş'a bu durumu açıkça anlattık. “Bakın burada böyle böyle bir durum var. Zekeriya ÖZ tehdit ile bu avukatı, A.K.’yı kullanıyor.” Dedik. Zaten daha önce soruşturmada E. Ş.nin müdafiliğini yürüttüğü süreçteki hareket tarzları da bana göre normal değildi. Mesleki olarak tavrı da doğru değildi. Daha doğrusu şüphe doğurucuydu. Bende açıkça Levent GÖKTAŞ’a, “Zekeriya Öz bu avukatı tutuklama tehdidiyle kullanıyor.” Dedim. Anlattıklarım yetmez. Cezaevinde okusun düşünsün diye tam 11 sayfa gerekçe yazdım.”
Mahkeme Başkanı: "Yani bu kadar anlatıma rağmen yine onu mu?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Başkanım tahliye olmak için.”
Mahkeme Başkanı: ” Onu mu tercih etti.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Tercih etti değil başkanım. Şimdi şöyle.”
Mahkeme Başkanı: ” Başka ne olur yani, tercih etti sizin yerinize onu.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Burada, tercih etti denilemez başkanım. Levent GÖKTAŞ, A.K.'nın bu anlatımlarından, yani “Gayri nizamı harp kursunu anlat. Zekeriya Öz seni serbest bırakacak.” demesi sonrasında, sırf tahliye olmak için bunları kabul etti. Ek ifadeye çıktığında Zekeriya Öz dese ki; “Roma’yı da sen mi yaktın?” Levent Göktaş, “Evet ben yaktım.” diyecek. Çünkü tek amacı tahliye olmak. Ve bu sözü almış. Gayri nizamı harp kursunu anlatacak. Her şey bitecek. Çıkıp gidecek. Biz de diyoruz ki; “Hayır oyun oynuyorlar.” Ki bizim söylediğimizin doğru olduğu sadece dört gün sonra 10 Nisan 2009 da ortaya çıktı.”
Sanık Dursun Çiçek Müdafi Av. Celal Ülgen söz istedi, verildi: "Oturarak bir açıklama yapmak istiyorum efendim. Mustafa Levent Göktaş'ın da vekilliğini sürdürdüğüm için bu konu da bir açıklama gereği duydum.”
Mahkeme Başkanı: ”:Buyurun buyurun.”
Sanık Dursun Çiçek Müdafi Av. Celal Ülgen: ”Bu duruşmada Dursun Çiçek vekiliyim. Ama aynı zamanda Mustafa Levent Göktaş’ında vekiliyim. Müvekkillerimiz tutuklandığı zaman ilk tutuklandıkları günler, her an bu adaletsizlik ve haksızlık bitecek ve tahliye olacakları umuduna kapılırlar. Önceleri bu umut çok yüksektir. Gözlerinde ışıltılar vardır. Ama giderek süre uzadıkça o gözlerindeki parıltı yok olmaya sönmeye başlar ve sonra tamamen kaybolur. Bunu bir avukat olarak hissedersiniz. Öyle bir noktaya gelir ki, artık geri dönüş başlamıştır. Artık tahliye olacağı umudu kesilmiştir. Buna mahkûmlar da “tahliye koması” denir. Tahliye komasına girdikten sonra bir tutuklu artık ne yapacağını, nasıl davranacağını bilemez duruma gelir. Bilinç kaybolur, akıl gider ve hangi rüzgâr kuvvetliyse onun yönüne kapılır.”
Mahkeme Başkanı: ” Avukat bey zaten o müvekkilinizi dinlemedik henüz.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Aynen böyleydi.”
Mahkeme Başkanı: ” Henüz, henüz de dinlemedik yani neler diyecek bilmiyoruz onları. Yani.”
Sanık Dursun Çiçek Müdafi Av. Celal Ülgen: ”Hayır onu söylemek istiyorum. O bakımdan müvekkilimizde bu konuya itiraz etmiş, Mustafa Levent Göktaş ve bu itirazına rağmen henüz oradaki ifadenin aslını bile göremedik. Aslını görebilsek orada tutanakta da bir takım eklemeler ve çıkartmalar olduğu görülecek.”
Mahkeme Başkanı: ” Tamam inşallah göreceğiz efendim, buyurun buyurun buyurun.”
Sanık Serdar Öztürk: ” Sayın Başkan, Levent Göktaş, o dönem, aynen Celal üstadımızın açıkladığı gibiydi. Psikolojisi darmadağın olmuştu. Tahliye olmak için ne deseniz kabul edecek durumdaydı. Avukat A. K.ona ümit veriyor. Ben ise gerçeği anlatıyorum. Avukat A. K.bir kere böyle bir ümit de veremez.. Söylediği şey de yasadışı. Savcı böyle bir söz veremez. Ben Zekeriya Öz böyle bir söz verdi mi? Bilmiyorum. Tanığı olmadım. Ama A.K.’nın, Levent Göktaş’a olan söylemi buydu.”
Üye Hâkim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Yine bu avukat hakkında isim vererek beyanda bulunduğunuz için soruyorum. Dosyamızla da doğrudan ilgili bir konu. İhbar mektubunu yazan kişilerden biri olduğunu söylediniz değil mi yanlış anlamadım? Buna dair nedir sizin bildiğiniz anlatır mısınız?
Sanık Serdar Öztürk: ”Şöyle bakın; Şimdi ihbar mektubunun “Sayın savcım Ben kuşaklar boyu TSK.ne hizmet etmiş bir aileden geliyorum.” şeklindeki başlığını okuduğum anda içimden “vay şerefsiz” dedim. Çünkü bazı kelimeler herkes tarafından kullanılmaz. Bazı cümleler, bazı kelimeler çok özneldir ve önemlidir. Şimdi ihbar mektubunda ki bu cümleyi okuyunca, mektubun kime yazdırıldığını anladım. Çünkü Beşiktaş Adliyesinde 6 Nisan 2009 daki ek sorgudan önce, Demet Hanım, ben ve Avukat A. K. birlikte yemeğe gittik. Beşiktaş Adliyesinin hemen yakınında köşede bir restoran vardı, ikinci katma çıktık. Orada Avukat A.K., aynen bu ifadeyi kullandı. “Serdar Bey ben kuşaklar boyu silahlı kuvvetlere hizmet etmiş bir aileden geliyorum. Ailemde generaller var. Ama silahlı kuvvetlerde bir yere kadar.” Dedi. Aynen bu ifadeyi kullandı. Bu herkesin kullanacağı bir ifade değildir. Bu bir ayak izidir. Önemli bir izdir. Emaredir ve ciddi bir emaredir. İkincisi, bu adam, konuşmalarında herkesi “zavallı” diye tanımlıyor. Şimdi bende tutuklandıktan sonra “zavallı Serdar” filan gibi bir ifade kullanmış avukatlarıma. O çocukta zavallıydı filan diye. Çıkınca göstereceğim ben ona zavallıyı.
Şimdi ihbar mektubuna bakıyoruz “zavallı Dursun Çiçek” diye bir ifade geçiyor. Bakın bunlar hep izdir. Emaredir, ayak izidir. Üçüncüsü, ihbar mektubu belli bir düzenle yazılmış. İlk fotokopi belge ortaya çıktığında, belgeye birçok eleştiri yöneltildi. Sekiz on kalem eleştiri yöneltildi. İhbar mektubu bu eleştirileri karşılayacak şekilde, algoritmik bir tarzda yazılmıştı. Bu açıkça ihbar mektubunun metninden anlaşılıyor. Dördüncüsü, ben meydana gelen olayları birleştirdiğimde, Zekeriya Öz' ün Avukat A.K.’yı tutuklama tehdidi ile kullandığını düşünüyorum. Kanaatim bu. Ben bunu Levent Göktaş'a başından itibaren söyledim. Zekeriya ÖZ, Avukat A.K.’nın tutuklanmaktan ciddi şekilde korktuğunu fark etmiş. Herkeste kişilik zayıflığını olabilir. Yani herkesin kişiliği farklıdır. Kimisi korkaktır. Korkak bir insan, “korkaksın” diye aşağılanmaz. O onun yapısıdır. Bunun için söylemiyorum. Ama Zekeriya ÖZ, A.K.’da ki bu yapıyı fark etmiş ve onu kullanıyor. Benim kanaatim açıkça bu. Çünkü A.K.’nın Genelkurmay adli müşaviriyle samimiyeti var. Genelkurmay Başsavcısıyla samimiyeti var. Oraya her şekilde girip çıkabiliyor. Ben size gri propagandayı anlattım. Bu şekilde kullanılan bir kişi, soruşturma ilgili çok basit bir iki bilgiyi kulak dolgunluğu ile öğrenir ve ihbar mektubuna koyar. Sizde ihbar mektubunu okuduğunuzda dersiniz ki; “Aaa ihbarcı bu kadar bilgiyi net olarak biliyorsa, verdiği diğer bilgilerde, belgeler de doğrudur.” Hâlbuki öyle değildir. Diğer bilgiler enjeksiyondur. Operasyonu yürüten kişilerin asıl enjekte etmek istedikleri bu gerçek dışı bilgilerdir. Önce detay bilgilerle hedef kitlede güveni sağlarlar. Sonra da gerçek dışı bilgileri enjekte ederler. Bu nedenle, ben bu kanaate ulaştım. Ben size ceza dosyası bir fotoğraftır dedim. Bu fotoğrafları birleştirdiğimizde ortaya bir kişi değil, birden fazla kişi çıkıyor. Çünkü ihbar mektubunda çok detaylar var. O detaylar kimlerde var? Bir Genelkurmay Başsavcısı Yavuz Şentürk Albayımda var. Bir de Beşiktaş’ta ki savcılarda var. BIM numaraları gibi bir takım detaylar. Bu durumda ihbar mektubunu ya Genelkurmay Başsavcısı yazdırdı ya da Beşiktaş’taki savcılar yazdırdı. Ben bununla ilgili Beşiktaş’ta ki savcıları da dahil ederek, “Bu mektup bir heyet tarafından yazılmış. Avukat A. K.sadece bir tanesi, diğerleri Zekeriya Öz ve Fikret Seçen” diyerek suç duyurusunda bulundum. Kadroyu ve bu kadroda kimin ne yaptığını bildiğim için. Üç aşağı beş yukarı fotoğrafları birleştirdiğimde ortaya çıkan resim buydu. Bu iş için görevlendirilmiş emniyet müdürlerini biliyorum. Dolayısıyla bu ihbar mektubu bir heyet tarafından yazılmış. Algoritmik olarak ilk belgeye yöneltilen eleştirilere cevap vermişler. Fakat ihbar mektubunda geçen “Ben kuşaklar boyu TSK.ne hizmet etmiş bir aileden geliyorum.” ifadesi Avukat A.K.’ya ait bir ifade. Sonra ihbarcı subay adını soyadını yazmamasına rağmen ihbar mektubunda diyor ki; “Savcılarım beni çağırdığı zaman gelmeye hazırım.” Çok özür dileyerek ifade etmek istiyorum. Bu ifade, salakça yazılmış bir ifade. Ama gerçeği yansıtıyor. Çünkü herkes zaten birbirini tanıyor. İhbar mektubunu yazanda, alanda, gönderende... Yani ihbar mektubuna ismini yazmayacaksın. Ama “savcılar çağırdığı zaman ifade vermeye hazırım” diye yazacaksın. Neden? Halkta güven sağlamaya çalışıyorlar. Bu ifadeyle, halkta “Bak adam her şeyi dosdoğru söylemiş. Çağrıldığında da gelip anlatacak. Demek dürüst adam.” imajını uyandırıyorlar. Nerede, o erkek? Nerede o dürüst ihbarcı subay? Yok. Ama izlere baktığınızda, fotoğrafları birleştirdiğinizde, ortaya çıkan resim bu. Ben bu nedenle Hakimler Savcılar Yüksek Kuruluna, ihbar mektubunu oluşturan savcıların isimlerini vererek, suç duyurusunda bulundum. A.K.’nın ismini de müfettişe verdiğim ifade de yazdırdım. Bu ihbar mektubunu gönderenlerin nasıl bulunacağını da anlattım. Hepsinin o tarihlerdeki sinyal kayıtlarını getirin. Ne zaman çıktı fotokopi?
12 Haziranda. Islak imzalı belge ne zaman çıktı? 16 EKİM 2009 da. İhbar mektubunun geldiği tarihte. O aralardaki sinyal kayıtlarını getirttirin. Bunların hepsinin bir arada buluştuğu tarih ve yerleri çıkartın. Belgede parmak izini arayın. Bakın beş tane parmak izi varmış. Onlardan bir tanesi A.K.’nın çıkabilir. O zaman resim daha net ortaya çıkar. Diğer parmak izleri savcıların çıkabilir. Çünkü Zekeriya ÖZ tümüyle bu işin içinde. Şimdi ihbar mektubunun Çukurambar’dan gönderilmediği de belli. Onu kanıtladık. Yani o kadar. Bu işi yapanlar arkada o kadar çok iz bırakıyorlar ki. Önemli olan bu izleri takip edebilmek. İzleri ortaya çıkartmak.
Mesela, gönderilen ihbar mektubunun ağırlığı önemli. İhbar mektubunun içindeki kâğıtlar, toplam doksan sekiz gram. İhbar mektubunun zarfı yirmi gram. Toplam yüz on sekiz gram. PTT tarifesi nasıl? İhbar mektubu içeriği ile birlikte yüz gram ile iki yüz elli gram arası bir ağırlıkta. PTT tarifesine göre böyle bir adi posta gönderisi 2.40 Kuruş tutar. Şimdi başsavcı vekili Turan Çolakkadı, ihbar mektubunun gönderildiği tarihi televizyonlarda 15 Ekim 2009 olarak açıkladı. Sonra ben özel yetkili savcılığa dalga geçen bir dilekçe yazdım. Tabi dosya o zaman hala gizli olduğu için zarfı hemen 30 Eylül 2009 diye değiştirmişler. Çünkü bir günde Ankara’dan İstanbul’a adi posta gelmez. Bütün bu sahtekârlıkları birleştirince, kimin bu işin içinde olduğunu çıkartınca, kimin kimi nasıl kullandığını birleştirince, ifadeleri de bir yere koyunca fotoğraf ortaya çıkıyor. Benim anladığım bu. Bende ismen verdim. Benim kimseden korkum yok. Avukat A. K. buraya gelsin. Suratına da söyleyeyim.”
Üye Hâkim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Bunun dışında yani toplu olarak ifade edilmesi için sormuştum bu soruyu, bunun dışında bir bilgi veya belgeniz var mıdır? A. K.veya diğer kişilerin?”
Sanık Serdar Öztürk: “Bu delillerin, nasıl toplanacağını, delillerin nerelerden elde edileceğini ben, ifademi alan Adalet Bakanlığı müfettişlerine söyledim. “Derhal bu belgelere el koyun.” Dedim. El Koymadılar. Ben ne yapayım? Her türlü delil karartılıyor. Ben delillerin nerede olduğunu Adalet Bakanlığı müfettişlerine gösteriyorum. Ama onlar bu delilleri toplanmıyorlar. Şimdi siz bana başka delil var mı? Diye soramazsınız. Benim talep ettiğim deliller toplansaydı. Şu anda dosyada da olurdu. Benim elimde de olurdu.”
Üye Hâkim Sedat Sami Haşıloğlu: ” Sizin veya Dursun Çiçek’in Avukat A.K., Zekeriya Öz ve diğer bildiğiniz kişiler hakkında suç duyurunuz oldu mu?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Zekeriya Öz hakkında elliye yakın suç duyurusunda bulundum.”
Üye Hâkim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Bu konuda yani ihbar mektubu.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Tabi ki, sadece bu konu ile ilgili üç defa suç duyurusunda bulundum. Sahte belge ile ilgili.”
Üye Hâkim Sedat Sami Haşıloğlu: ” A. K.hakkında oldu mu?”
Sanık Serdar Öztürk: ”A.K.'mn adını suç duyurusunda açıkça yazmadım. Neden? Bununla ilgili delilleri de karartmasınlar diye. Çünkü Adalet Bakanlığı’na da artık güvenmiyoruz. Ama müfettişlere ifademde A.K.’nın adını verdim. . Müfettişlerin aldığı ifadeyi getirttirin. Orada A.K.’nın ismini göreceksiniz. Aynı şekilde Silivri.”
Mahkeme Başkanı: ”Yani o olaya O’nu damı müfettiş ifadesinde mi onu ilave ettiniz?
Sanık Serdar Öztürk: ”Var efendim. Tabi ki, tabi ki. Silivri’de Cumhuriyet Başsavcılığına verdiğim ifadede de avukat A.K.’nın ismini açıkça yazdırdım. “Tutuklama tehdidiyle kullanılıyor. Biz bu şekilde Levent GÖKTAŞ’ı ikaz ettik” diye. A.K.’nın ismini o ifademde de açıkça yazdırdım.”
Üye Hâkim Sedat Sami Haşıloğlu: ”İhbar mektubu yazdığı konusunda bir şeyiniz oldu mu?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Olurmu öyle şey. Onlar söylenir mi ya? Sonra duruşmaya çıkmadan, davaya çıkmadan bütün delilleri karartsınlar. Kaçarak, parmak izlerini silip değiştirerek. Onlar söylenir mi? Ben bütün bunları anlatmak için bugünü, duruşmaya çıkacağım günü bekledim. Çünkü her türlü delil savcılar tarafından soruşturma kapsamında karartılıyor. Deliller karartıldığı içinde ben savcılar hakkında suç duyurusunda bulunmuşum. Gidin HSYK’ya elliye yakın benim suç duyurum var. “
Üye Hâkim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Emekli Korgeneral Altay Tokat. Emekli binbaşılar, bunu çok açmadınız, emekli MİT mensubu Mehmet Eymur olarak ifade ettiniz. Birkaç isim daha veya unvan verdiniz bu konuyla alakalı?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Mesleki faaliyetlerim kapsamında elde ettiğim bilgiler. Bu adamların hepsi bu işin içindeler. Hesabını da, yargıya verecekler inşallah. Şimdi çok basit bir şey söyleyeyim. Bakın biz bunu zaten daha önce de biliyorduk. Daha sonra Aydınlık Dergisinde de yayınlandı. İşte gizli örgüt Altay Tokat vs diye. Şimdi ben, emekli subayım. Şerefli bir emekli general, hakkında böyle bir iddia ortaya çıktığında çıkar, “Ne diyorsun kardeşim sen? Der. Ne gizli örgütü? Ne bilgi toplaması? Şerefli bir emekli general böyle yapar. Bu yapıldı mı? Ben daha önce de bu ismi biliyordum. Ondan sonraki emaresini size anlatıyorum. Bu yapıldı mı? Yapılmadı. Bu ne demektir? Evet “ben bu işlerin içindeyim” demektir. Sukut ikrardan gelir.”
Üye Hâkim Sedat Sami Haşıloglu: ”Mesleki faaliyetlerim kapsamında tespit ettim diyorsunuz değil mi? O yüzden sorularıma devam etmeyeceğim.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Evet, tabi ki. Levent Göktaş'ın müdafiliğini yürüttüğüm süreçte elde ettim. Ben emekli binbaşı Z.E.’i niye çağırdım? Neden Mehmet Eymür’den randevu istedim. Eğer tutuklanmasaydım Recep Güven’den de randevu isteyecektim. Niye kardeşim böyle bir şey yapıyorsunuz? Niye? Neden? Diye. Çünkü O’nun ismini de öğrendim. Neden böyle bir şey yapıyorsunuz? Bu doğru değil. Sen dindar olabilirsin Müslüman olabilirsin, Türk olabilirsin. Bende Türk’üm, ben de Müslüman’ım, niye bunları yapıyorsunuz? Yapılan iş doğru değil.”
Üye Hâkim Sedat Sami Haşıloglu: ”Çetin adlı birisi var telefon görüşmelerinde ismi geçen Çetin kimdir?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Çetin Ankara’da bir şirketin sahibi. Orada şirketin ismi yazıyor olması lazım. Çetin’in soyadını hatırlamıyorum. Yalnız bu çocuk konuştuğun metni bilgisayara aynen yazı şeklinde geçiren bir program üretti. Bunu Adalet Bakanlığı’na filan satacaktı. Bizim onla işimiz var dedim. Bu işlerle uğraşacaktık beraber. O yani.”
Üye Hâkim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Kaç yıldır tanışıyorsunuz? Çetinle.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Edirne’deki soruşturmada tanıştık. Metin Karakaya’nın şirketi ile ilgili yapılan bir soruşturmada. O da şirketin çalışanı ya da Genel Müdürü idi. Edirne Belediye Başkanının tutuklandığı soruşturmada, Metin Karakaya’ya yönelik bir takım isnatlar vardı.
Üye Hâkim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Yıl olarak hatırlıyor musunuz?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Yıl 2008.”
Üye Hâkim Sedat Sami Haşıloğlu: ”1990.”
Sanık Serdar Öztürk: ”2008.”
Üye Hâkim Sedat Sami Haşıloğlu: ”2008?
Sanık Serdar Öztürk: ”Evet.”
Üye Hâkim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Çetin adlı kişiyle Sabri Uzun arasındaki ilişki nedir yani O’nu dayım?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Bilmem.”
Üye Hâkim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Var mıdır bir ilişki bunlar arasında?”
Sanık Serdar Öztürk: ”E var tabi. Tanışıyorlar tabi ki.”
Üye Hâkim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Yani siz Sabri Uzun’a nasıl ulaşıyorsunuz. Çetin?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Ben Sabri Uzun’la görüştüğümde Çetin odada olmazdı. Yani Sabri Uzun’la biz yalnız görüşüyorduk. Sabri Uzun, “Ben telefon kullanmıyorum. Bana ulaşmak istediğinde Çetin’i ara. Şirkete gel. Şirkette görüşelim.” Diyordu. Öyle yapıyorduk.”
Üye Hâkim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Yani Çetin aracılığıyla mı ulaşıyordunuz Sabri Uzun’a?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Evet”
Üye Hâkim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Evet, dayıdan kastınız Sabri Uzun mu?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Sabri Uzun. Bu gizli saklı bir şey değil ki. Adamlar her şeyi buluyorlar da kendi eski daire başkanlarını mı bulamamışlar.”
Üye Hâkim Sedat Sami Haşıloğlu: "Sorguda kabul etmediğiniz bir kısım beyanlarınız olduğundan bahsettiniz. Şerh koyma durumunuz söz konusu oldu mu? Bu beyanlarla ilgili sorgu esnasında?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Ya şimdi tutuklamaya sevk edilmiş bir adam, kurban edilecek koyun gibidir. Yani ben avukatım. Tamam ceza avukatıyım falan ama ilk defa tutuklamaya sevk ediliyorum. Yani takdir edersiniz hakimle birkaç defa tartıştık. Avukatlarımda tartışma işte bak senin tutuklanmana karar verecek adam yapma filan diyorlar. Artık ben bir noktadan sonra da müdaheleyi ve ifadeleri düzeltmeyi bıraktım. Yani işin şirazesi iyice kaçtığı için. Oraya şerh koysan ne, koymasan ne. Yani ben burada dedim. Sorgu hakimi, Samanyolu Televizyonunun Beşiktaş Adliyesi temsilcisi gibi davranıyordu. Böyle hâkimlik mi olur ya? Şerh koysam ne ki.”
Üye Hâkim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Emniyetin dinleme sistemini kuran bir kişiden bahsettiniz. Bu kişinin size anlattığı şeylerden dolayı ulaştığınız sonuçlardan bahsettiniz. Yine bu hususu topluca anlatma durumunuz olabilir mi? Nasıl irtibata geçtiniz bu kişi, sistemle alakalı şuandaki davayı ilgilendiren ne gibi şeylerden bahsetti. Size güvenip ayrıntılı bir şekilde bilgi vermesinin nedeni nedir? Bu konuları anlatır mısınız?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Evet, anlatırım. Kısmen hepsini anlatamam. Ben bunları soruşturma açılması için savcılıklara bildirdim.”
Üye Hâkim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Alenileşti mi?
Sanık Serdar Öztürk: ”Şimdi, efendim?”
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Ben Buraya Savunma Yapmaya Değil, Hesap Sormaya Geldim.

Mesajgönderen TurkmenCopur » 05 Tem 2012, 04:07

Üye Hâkim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Savcılıktalar bildirdiniz alenileşti artık öyle mi?”
Sanık Serdar Öztürk: ”İsmini bildirmedim, hayır ama askeri savcı dinledi. Evet şimdi bu şahıs bize kendisi geldi. Levent Gök- taş'ı tanıdığı, sevgi ve saygı duyduğu için. Bu süreçle ilgili bildiği her şeyi anlattı. Emniyet istihbaratın 2007 yılma kadar danışmanlığını yapmış. Bizde elde ettiğimiz bu bilgileri ilgili kurumla- ra aktardık. Ankara’da ki savcıya da anlattım. Cumhuriyet savcısı, yanında konuşulan şeyi duyduğu zaman, suçsa soruşturma açması lazım. Ben bu savcıya 52 sayfalık doküman verdim. Askeri casusluğun nasıl yapıldığına dair. Hangi bilgilerin, kim tarafından çekildiğini, daha doğrusu hangi şirket tarafından çekildiği yönünde kuvvetli şüphe bulunduğunu anlattım. Bu kişi, Levent Göktaş tutuklandığı zaman, minnet borcu olduğu için ona yardımcı olmak maksadıyla kendiliğinden geldi.”
Üye Hâkim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Yani bu sistemin özelliği Genelkurmaydaki belli bilgileri çekmeye yarayan bir sistem mi?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Herkesin. Bakın şimdi şöyle; interceptor araçlarını dışarıya konumlandırırsınız. İçerdeki ortamı da dinler, bilgisayardaki bastığınız tuştaki veriyi de alır. Sinyal istihbaratı ile, cep telefonunu da dinler. Sabit telefonu kaldırdığınızda onu da dinler. Yargıtay’ın ve Genelkurmayın bu şekilde, bu araçlarla dinlendiğini anlattım size.”
Üye Hâkim Sedat Sami Haşıloglu: ”Belge çekme konusu nasıl? Hani belli gizli belgelerden bahsettiniz. Bunların çekilmesine yarayan bir teknolojisi mi var?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Var. Şimdi herhangi bir şekilde bir yazıcının dahi içine çip yerleştirdiğinizde ki bunu rahatlıkla yapabilirsiniz. O sistemde ki tüm bilgisayarların içindeki verileri çekebilirsiniz. Bir dönem askeri birliklerin, karargâhların bilgisayar donanımlarının bakımları İhaleyle sivil şirketlere yaptırılıyor- muş. O dönemde bunun yapıldığı düşünülüyor. Bu kadar.”
Üye Hâkim Sedat Sami Haşıloglu: ”Evet, ofisinizde bulunduğu iddia edilen bir kısım belgeler var. Sizin savunmanıza göre bu belgeler bir kısım polisler tarafından ofisinize.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Polisin organizasyonuydu. Öyle diyelim. Polisin organizasyonu. Yani bizzat fiilen kimin tarafından yerleştirildiğinin nasıl bulunacağını ben savcılara izah ettim. Bulmadılar. Ne yapayım?”
Üye Hâkim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Yani bu yerleştirildiğine dair sizin somut olarak yani suç duyurunuz dışında yani somut olarak bir bilginiz var mı?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Şimdi.”
Üye Hâkim Sedat Sami Haşıloğlu: ”Yani nasıl girilmiş, ne zaman girilmiş, yani daraltma açısından o konuda bilgiye sahip misiniz?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Şimdi bakın tekrar söyleyeyim; Ceza dosyası bir fotoğraftır. İncelediğinizde, olayları yan yana getirdiğinizde bir netice çıkartırsınız. Bütün belgeleri incelediğinizde aslında bir fotoğraf ortaya çıkar. Ben satranç oynamayı severim. Puzzle çözmeyi de severim. Şimdi bütün dosyadaki belgeleri birleştirdiğimizde, olan olayları birleştirdiğimizde, yan yana koyduğumuzda, ortaya çıkan fotoğraf ve benim kanaatim şu oldu: Birincisi, sekreterim yeminli savcılık ifadesinde diyor ki; “Avukat Serdar Bey 2 Haziran 2009 saat 18.10 uçağıyla Antalya’ya gidecekti. Saat dört buçukta ofisten ayrıldı. Serdar Beyin hiçbir çekmecesi kilitli değildir. Ben o gün, Serdar bey gittikten sonra etraflı olarak odasında temizlik yaptım. Bütün çekmeceleri boşalttım. Temizledim. Dolapları boşalttım. Temizledim. Herhangi bir şekilde mermiye ya da tomar halinde belgeye rastlamadım. Daha öncede bunları görmedim. Bizim ofisimizde öyle tomar halinde bir yere konulmuş belge olmaz.” Şimdi bu ifade bir fotoğraf alın ve bir tarafa koyun. Fotoğraf iki, benim avukatlarımı Haziran 2009 un sonunda bir şahıs arıyor. Diyor ki; “Serdar’ın ofisine gidilmesi talimatının verildiği ortam dinlemesine ilişkin CD ve ıslak imzalı belgenin aslı bende. Buluşalım. Size vereyim. Bende dosyada gizli tanığım. Artık bende bu işlerden rahatsız oluyorum. Size yardımcı olmak istiyorum. Yalnız can güvenliğim yok. Benim can güvenliğimi temin edin. Size her şeyi vereyim.” diyor. Bunun üzerine avukatlarım Ankara’dan İstanbul’a gelerek bu kişi ile buluşuyorlar. Nerede? Bilgi Üniversitesi’nin kafeteryasında iki defa görüşüyorlar. Bu şahıs, avukatlarıma birçok şey anlatıyor. Talimatın Ali Fuat Yılmazer tarafından verildiğini, hatta operasyonun Ali Fuat Yılmazer tarafından yönetildiğini, bizzat Ali Fuat Yılmazer’in bu iş için İstanbul’dan Ankara’ya gittiğini, işin önce kendisine teklif edildiğini, fakat kendisinin kabul etmediğini, bu talimata ilişkin telefon görüşmesini kaydettiğini, ortam dinlemesine ilişkin kaydın kendisinde olduğunu vesaire,” bunları anlatıyor. Ben şimdi avukatlarım geldiğinde onlara bunun bir tuzak olduğunu söyledim. Yani TSK.ne saldırmak için üretildiği çok açık olan bu sahte belgenin aslının olması mümkün değil. “Aslı bende” diyen yalan söyler. Şimdi, bu olayın tarihi de çok önemli. Bakın 24 Haziran 2009 da askeri savcılık, İrtica İle Mücadele Eylem Planı adlı belge için, kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verdi. 25 HAZİRAN 2009 da, Başbakan Recep bey çıktı ve “Bu belgenin aslını mutlaka bulacağız” diye açıklama yaptı. 30 HAZİRAN 2009 da da, bu adam belgenin aslı bende gelin vereyim diye avukatlarımı tuzağa düşürmeye çalıştı. Aslı diye hazırladıkları bir başka sahte belgeyi avukatlarımın üzerinde yakalatacaklar. Bu kadar basit. Bunun tuzak olduğu çok açık. Bunun ıslak imzalı örneğini oluşturmak zor değil ki. Bilgisayarda bile imzayı renklendirirsiniz al sana ıslak imza. Islak imza makineleri var. Gümrük kayıtlarını inşallah getirtirseniz. Türkiye’ye iki tane ıslak imza makinesinin bir emniyet görevlisi tarafından, Amerika’dan döndüğünde getirildiğini göreceksiniz. Ben Cumhuriyet Savcısına söyledim. Acele hallerde sizin arama yetkiniz var. Gidelim. İstanbul Emniyetine bu makineleri bulun. Gitmedi. Ne yapayım? Ben delillerin nerede olduğunu söylüyorum. Ama deliller toplanmıyor. Ne yapayım? Bana cehennem azabı yaşatmaya çalışıyorlar. Ben ne yapayım? Yani delilleri toplamadıkları için olay bu. Bu resimleri birleştirdiğimizde ortaya çıkan sonuç; Benimle ilgili arama kararı 3.6.2009 gecesi saat 23.32’de İstanbul TEM’den, Ankara TEM şubeye faksla gönderilmiş. Resimleri yan yana koyduğumda, 3.6.2009 gecesi saat 23.32’den sonra benim ofisime girildiği yönündedir. Arama kararında özellikle GECE arama yetkisi var mı? Diye baktım. Şimdi faksın üzerinde 3.6.2009 saat 23.32’de İstanbul TM.den, Ankara TEM.e fakslandığı yazıyor. Ama eğer ki, gece arama izni de yazmışsa, bu izni sırf ofise gece girmek için aldıkları çok açık. Çünkü gece ofiste yakalanırlarsa, yakalandıklarında bizim gece arama kararımız var diye gösterecekler. “Acil olduğu için girdik.” diyecekler: Zaten gece arama yetkisi de var. Bir ofise girmek çok kolaydır. Esasen girilemeyecek hiçbir yerde yoktur. Yani biraz bu işin profesyoneli olan bir adam her yere girer. Benim ofisimin kapısı, öyle kale kapısı filan değildir. Avukatların hepsinde anahtar olmadığı için, üst tarafını kilitlemiyoruz bile. Alt kilidi açmak için yapıştırırsanız yumuşak bir malzemeyi ve kalıbını alırsanız. Sonra da gece rahatlıkla girersiniz. Kaldı ki bunların hepsinde master anahtar var. Bu işlerle uğraşanların, master anahtarla her yere girmesi mümkün. Kale kilitse, kale kilidin master anahtarıyla bütün şifreleri açarsınız. Zor bir şey değil ki. Neticede benim ofisimi de açmışlar ve girmişler. Benim kanaatim 23.32 ile, arama emrini aldıktan sonra sabah 05.00 arasındaki bir saat dilimi içerisinde ofise girmişler. Bu dosyadan benim ortaya çıkardığım fotoğraf bu ve bunun delillendirilmesi için ben sinyal kayıtlarını istedim. Neden? Ofiste keşif yapan kadınlar belli. Ayşegül Hüma Babuna ve Aylin Atmaca. Onların neden keşfe geldiğini, bunu nasıl tespit ettiğimizi anlattım. Yani garip garip, arabalarının kaputunu açık bırakmışlar. Kadının bir tanesi lüzumsuz lüzumsuz şuh hareketler yapıyor. Hiç gereksiz yere. Ben onları fark ediyorum. Ayşegül Hüma Babuna’nın elinin altında kocaman bir çanta. Eli sürekli üstünde. Bunların hepsi şüpheli hareketler. Ben zaten normalde bu şekilde müvekkil kabul etmem. Şimdi dedim ki; bu kadınların iki kademeli sinyal kayıtlarını dosyaya getirttirin. Bunların aradıkları ve onların aradıkları kişilerin toplamı en fazla bin kişidir. O bin telefonu çaprazlayın, sonra saat 23.32 ile 05.00 arası Bestekar sokakta sinyal veren telefonları tespit edin. Bu telefonlar, o gece ofisime giren kişilere aittir diye izah ettim. İkincisi, ofisime giren kişilerle arama yapan polislerin buluştukları belli. Aramayı yapan ekiple, ofise giren ekip, daha sonra hangi belgenin nereye konulduğu konusunda koordinasyon yapmışlar. Bu açıkça belli oluyor. Çünkü arama yapan polisler çok amatörce hatalar yapıyorlar. Söyledim ben size, bir tek çok gizli belgelerin konulduğu dolabı arayan polis eldiven takıyor. Yani eğer, aramada genel bir hassasiyet varsa, hepsinin eldiven giymesi gerekirdi. Oysa öyle değil. Sadece Genelkurmay’dan çalman gizli belgelerin konulduğu siyah dolabı arayan polis Ahmet Çevik, sadece o eldiven giyiyor. Çünkü neyin nerede olduğunu gayet iyi biliyorlar. Komiser İbrahim Karabulut, çalışma masamdaki üç çekmeceyi de arıyor. En sağ çekmeceye gelene kadar bütün belgelerin hepsini normal bir şekilde okuyor. Sonra önüne koyup, bırakıyor. Bir tek Dilek Bozkaya ile ilgili belgeyi aldığında kameraya açıkça tutup gösteriyor. Belgede aslında şey yok. Normal ortalama zekaya sahip biri o belgeden özel bir anlam çıkartmaz. Resim görüntü vs yazıyor. Ne resmi? Belki tatil resmi? Yani normalde ben ona baktığımda hiçbir anlam çıkartmam. Ama bu operasyon kapsamında özel bir anlam yüklenecek bir belge olduğundan, komiser İbrahim Karabulut böyle davranıyor. Dolayısıyla bunları birleştirdiğimizde arama yapan polisler ile, ofise giren ekibin hangi belgenin nereye konulduğu hususunda bir koordinasyon yaptığı anlaşılıyor. Savcı Şadan Sakınan’a, “Ankara TEM’in iç ve dış kamera kayıtlarını getirtin” dedim. Savcı Şadan Sakınan bu kayıtları getirtmedi. Ben ne yapayım? Delilleri savcı toplamıyorsa, benim yapabileceğim bir şey var mı? Ben savcıya, “Şu delili toplayın, getirtin her şeyi kanıtlayayım” diyorum. Ama savcılar delilleri toplamıyorlar. Bize akıllarınca cehennem azabı yaşatmaya çalışıyorlar.”
Mahkeme Başkam : ”Hakim bey buyurun.”
Üye Hakim Hüsnü Çalmuk: ”Bazı sorular soruldu. Ama ben en azından bazı şeyler tekrar olacak. Daha iyi anlaşılabilir veyahut da toplu olarak bir yerde cevaplar bulunursa daha iyi olur düşüncesinde olduğum için tekrar soruda sorabilirim. Şimdi bu Dilek Bozkaya’yı hakim beyde sordu, ifadelerinizde de var.”
Sanık Serdar Öztürk: ” Benim kulağım biraz ağır işitiyor. Biraz net konuşabilirseniz.
Üye Hakim Hüsnü Çalmuk: ”Öyle mi pardon tamam. Dilek Bozkaya, bu kişi hakkında. Bunun müvekkiliniz olduğunu söylediniz. Davanın konusu neydi tam anlayamadım. Nedir o konu? Dilek Bozkaya’nın müvekkiliniz.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Davanın konusu şu; Dilek Bozkaya Foça deniz üssünde çalışıyor. Orada askeri memur. Subayların astsubayların, görevli rütbeli personelin lojman dağıtımı ile ilgili sivil görevli. Bu hanımefendinin dosyaya dahil edilmesinin nedeni de şudur. Şimdi bu operasyonu yapanlar psikolojik harple silahlı kuvvetleri rezil etmeye çalışıyorlar ya. Bu dosya yayınlandığında silahlı kuvvetleri rencide edecek birtakım bilgiler içeriyordu. Bu nedenle Dilek Bozkaya bu dosyaya dahil edildi. Onun dava konusu da şu; Görev yaptığı yerde, kendisine birtakım tacizlerde bulunan kişinin ve olayın açığa çıkartılması için, birliğe ses kayıt cihazı sokmaya çalışıyor. Ona bu aklı veren de bir askeri savcı. Fakat Kışlaya girerken, girmeden önce, denizciler nizamiyeye lum- bar ağzı derler, lumbar ağzından önce, birliğin istihbaratçıları arama yapıyorlar. Ve bu hanımın üzerinde ses kayıt cihazını buluyorlar. Eylem bu. Suç ta, emre itaatsizlikte ısrar. Daha sonra ses kayıt cihazını deşifre ediyorlar ve birtakım kişilerin seslerinin kaydını buluyorlar. Ama yargılama sırasında bu ses kayıtlarının askeri birliğin dışında yapıldığı anlaşılıyor. Davanın konusu bu. Emre itaatsizlikte ısrar, kişisel verileri hukuka aykırı kaydetmek: ”
Üye Hakim Hüsnü Çalmuk: ” Şimdi, kaç yıldır avukatlık yapıyorsunuz meslek süreniz?”
Sanık Serdar Öztürk: ”İddiayla alakası ne? Ben burada terör örgütü üyeliğiyle yargılanıyorum. Kaç yıldır avukatlık yaptığımın bu iddiayla ne ilgisi var?.”
Üye Hakim Hüsnü Çalmuk: ”Yok şunun için sordum, o soruyu.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Soruyu açıklayın, ben anlamadım, çünkü gerekçesini.”
Üye Hakim Hüsnü Çalmuk: ”Tamam, şimdi normalde ceza davalarını aldığını söylediniz.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Evet”
Üye Hakim Hüsnü Çalmuk: ”Genellikle, yani ceza davası mı alıyorsunuz, hukuk davası mı alıyorsunuz, işte askeri kesimden mi alıyorsunuz, sivil kesimden mi alıyorsunuz?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Genellikle ceza ağırlıklı çalışıyorum. Fakat birisi rica ettiğinde de kıramıyorsam boşanma davasına da bakıyorum. Kıramayacağım birisi rica ettiği zaman. Başkasına da gönderemediysem eğer.”
Üye Hakim Hüsnü Çalmuk: ”Şimdi normalde avukat olmak esasında kolay görünüyor. Ama zor. Yani avukat olduktan sonra para kazanmak özellikle zor. Yani çevrenizin oluşması açısından nasıl çevreniz, yani askeri kesimden mi sivil kesim onun için sordum sorumu o yüzden: ”
Sanık Serdar Öztürk: "İyi de bunun iddiayla ne alakası var? Ben burada terör örgütü üyeliğiyle yargılanıyorum. Burada benim avukatlık çevremin nasıl oluştuğunun bu iddialarla ilgisi ne?”
Üye Hakim Hüsnü Çalmuk: ”Yani şimdi göreve başladınız, yani avukatlık açtınız yazıhaneyi tek başınıza mı açtınız, birisinin yanında mı çalıştınız onun için soruyorum?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Bir devre arkadaşımın şirketinin avukatı olarak başladım. Onun şirketinde.”
Üye Hakim Hüsnü Çalmuk: ”Şimdi bir büronun içinde ben çalışan gibi anladım.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Kendi bürom vardı. Kapattım, Tutuklandıktan iki ay sonra kapattım. Ben öyle maddi durumu çok iyi olan bir adam değilim.”
Üye Hakim Hüsnü Çalmuk: ”Yo, yo tutuklanmadan önce yani patron durumunda mıydınız? Yoksa bulunduğunuz büroda çalışan durumunda mıydınız, onu soruyorum.”
Sanık Serdar Öztürk: "Avukatlıkta patron çalışan olmaz. Avukat, avukattır.”
Üye Hakim Hüsnü Çalmuk: ”Şimdi normalde avukatların bazısı sigortalı çalışıyorlar başkasının yanında.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Bizde kimse sigortalı değil.: ”
Üye Hakim Hüsnü Çalmuk: "Yani bu normalde avukatlık sigortası değil de çalışan.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Sigortalı bile olsa o bizim meslektaşımızdır. Astımız üstümüz değildir. Biz öyle görürüz.”
Üye Hakim Hüsnü Çalmuk: "Peki. 22. klasörün 227. sayfasında bir tespit tutanağı var. Değişik isimler var burada. Serdar Öztürk başlığı altında AA gündemlerim. Gündemlerim isimli belgede, “Dilek Bozkaya’nın elindekilerin avukat Serdar Öztürk üzerinden L Göktaş’a gönderilmesi” şeklinde bir söylem var. Bu nedir? Yani sizin üstünüzden Levent Göktaş’a gönderilecek şey diyor.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Bunu yazan polislere sorun. Bana değil.”
Üye Hakim Hüsnü Çalmuk: ”Yani sizin buna cevabınız.”
Sanık Serdar Öztürk: "Bu kurguyu yapanlara sorun. Bu sorunun muhatabı ben değilim.”
Üye Hakim Hüsnü Çalmuk: ”Sizin bu konuda cevabınız yok: ”
Sanık Serdar Öztürk: ”Bu sorunun muhatabı ben değilim ki bu kurgulanmış, deliller oluşturulmuş, belli bir kurgu dâhilinde. Ben burada izah ettim. İki gündür izah ediyorum. İki gündür anlatıyorum. O belgede Levent Bektaş’ta çıkmış güya. Ama Levent Bektaş Dilek Bozkaya’yı tanımaz. Böyle bir kurgulama yapma ihtimali yok. Ben ofisinde arama yapılırken Levent Bektaş’a ne diyorum? El konulan CD.lerin kopyalarını al. Ama polis kasten vermiyor. E içine de sonra bunu yüklüyorlar. Sizinle ilgili veri de yüklerler. Benimle ilgili veri de yüklerler. Ama ne diyor İstanbul Teknik Üniversitesi? Dijital veri depolama aygıtları, zaman damgasıyla işaretlenip kopyası verilmediği sürece sonradan içine her türlü veri yüklenir. Bu değişikliğin izleri yok edilebilir. Fark edemezsiniz: ”
Üye Hakim Hüsnü Çalmuk: ”Evet, sizinle ilgili bu 3 paragrafta ithamlar var. İthamların 2. şöyle. 2. paragrafta. Yine AA raporu kim hazırlamış, fuhuş çetesinde PDF belgesinde sivil memur Dilek Bozkaya’nın ilişki kurduğu kişiler isimli başlığı altında, avukat Serdar Öztürk ve pardon iki nokta üst üste avukat Mustafa Levent Göktaş’ın sağ koludur Dilek Bozkaya ile uzun zamandır ilişki yaşamaktadır. Siviller arasındaki fuhuş organizasyonunun sorumlusu olup deniz kuvvetleri komutanlığındaki bilgi alışverişi adına Dilek Bozkaya ile irtibatı olmaktadır. Yani bilgi alışverişinden bahsetmiş. 3. olarak da AA Kafes eylem planı, Kafes eylem planı, Kafes eylem planı tire 5 isimli belgede meydana gelebilecek hukuki durumlarda özel operasyon gücü K’nin komutanı mı diyecek artık. K’nin onayını almak suretiyle avukat Serdar Öztürk’ten destek alınabilecektir şeklinde isminin geçtiği diyor. Sizinle ilgili isminizin geçen bölümleri burada ayrı bir şeyde değerlendirmişler. Bu konuda tekrar söyleyebileceğiniz bir husus var mı?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Çok detaylı açıklama yaptım. Tutanağı okuyabilirsiniz çıktığı zaman: ”
Üye Hakim Hüsnü Çalmuk: ”Peki”
Sanık Serdar Öztürk: ”Ha bununla ilgili bir dilekçe de yazdım. Dilekçede ne yazdığımı söyleyeyim. Ben hayatımda geneleve bile gitmedim. Cemaatçilerin karılarını mı pazarladım? Yoksa Amerikalı kızları mı pazarladım da beni fuhuş sorumlusu yaptınız? Diye yazdım. Bunun nasıl ortaya çıkartılacağını da yazdım, CD’nin İstanbul Teknik üniversitesine gönderilip elektron mikroskobu altında incelenmesini, bu şekilde bu verilerin sonradan yüklendiğinin bir ihtimal tespit edilebileceğini, elektron mikroskobu altında yüzey taramasıyla tespit edilmesini talep ettim. Ama bu yapılmadı.”
Üye Hakim Hüsnü Çalmuk: ”Şimdi soruların genel olarak bu üç paragraf içerisindeki bir söylem şekli var sizin hakkınızda. Sizi suçlarken, o bölümde.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Ya bunların hepsi kurgu. Ben iki gündür bunu anlatıyorum, yani hakim bey.”
Üye Hakim Hüsnü Çalmuk: ”Bir söylem şekli var. Her sanığın dosya içerisinde başka bir söylemle suçlanıyor, işte bazısı dediniz gibi terör örgütü olmaktan suçlanıyor bazısı veriden suçlanıyor bazı başka şeyden sizin suçlama böyle özelikle fuhuş gibi bir konudan suçlanmanızın bir şeyi var mı niçin polisler böyle bir şey değerlendirme yaptı sizin yorumunuzla neticede.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Banane. .Bunu ona sor. Bana böyle bir soru soramazsınız. Bunu kurguyu yapana soracaksınız. Bu sorunun muhatabı ben değilim. Neden bu kurguyu yapıyorlar? Adamlar ruh hastası çünkü. Sadece onu söyleyeyim.”
Üye Hakim Hüsnü Çalmuk: ”Peki. Bu Kafes eylem planı isimli belgede meydana gelebilecek hukuki durumlarda özel operasyon gücü K’nin onayını almak suretiyle avukat Serdar Öztürk’ten teknik bilgi diye biraz önce okumuştum tekrar. Şimdi burada yani demin dediniz ya ben avukatım yani hangi davaları alacağımı size mi soracağım dediniz. İşte benim soruma kastettiğim buydu, yani sizi belli bir davaya alıyor şeklinde bir şeyle suçluyorlar (bir kelime anlaşılmadı) davalarla.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Bakın şimdi tamam bakın. Ben savcı olsam çok özür dileyerek ifade etmek istiyorum. Ben savcı olsam şunu araştırırım. Ne diyor ihbar mailinde? Özel operasyon gücü komutanının onayı alınmak suretiyle Serdar Öztürk’ten yardım alınacaktır. Birincisi, özel operasyon gücü komutanı kim? Orada yazıyor herhalde Kafes planında tam şimdi hatırlamıyorum. Ama bu kişinin telefon kayıtlarını getirtirinim. Beni aramış mı veya beni arayan kişiyi bu adam aramış mı? Orada bütün hücreler yani bunların
hepsi kurgu senaryoda bir sürü subay astsubayın ismini yazmışlar. Onlardan birisi beni aramış mı? Ne danışmış? Telefonlarım dinleniyor. Somut kanıt var mı? Ne danışmışlar bana? Ya ben bunu yazdım. Yani dosyayı incelemiş olsaydınız bu konu dilekçelerimde var. Cuntanın hukuku olmaz. Biz cuntayı kitaplarda okuduk. Silahlı kuvvetlerde cunta filan olmaz. Silahlı kuvvetler eski silahlı kuvvetler değildir. Cuntanın hukuku olmaz. Hukuku olmayan bir yapının hukuk müşaviri mi olur? Bu tümüyle kurguyu yapanların geri zekâlılığı. Başka bir şey değil. Ha bunun nedeni de şu. Ben Mart ayında hedef haline geldim. Bu hikâyede kafes planı vs Nisan ayında çıktı. Muhtemelen el konulan CD.lere bunları ekleyip beni Nisan ayında almayı düşünmüşler. Fakat bunları bir şekilde yeterli görmemişler anlaşılan. Çünkü CD. ye herkes bir şeyler yazabilir. Bu delil olmaz. Yani özel operasyon gücü komutanının izni alınarak Zekeriya Öz’den de danışmanlık alınacak diye de yazabilirlerdi oraya. Bu yazan adam avukat X’i de yazabilirdi. Bana ne. Diyelim ki hakikaten bu belge doğru. Böyle bir şey hakikaten var ve oraya da böyle yazmışlar. Banane. Bana ne yani.”
Üye Hakim Hüsnü Çalmuk: ”Evet. 22.klasör sayfa 207’de 8 diye başlayan soruşturma kapsamında gözaltına alınan ve hakkında işlem yapılan İlyas Çınar isimli şahısın ikametinde elde edilen 51 nolu CD içerisindeki revü masaj.XLS adlı dosya içerisinde Serdar kısaltma yapmış herhalde avukat anlamında zannediyorum. 05327727720 bu telefon sizin mi?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Benim”
Üye Hakim Hüsnü Çalmuk: "Evet, devam ediyor buradan cümle, avukat bize yakın Mustafa Levent’le sıkı irtibatı var, Mustafa Levent ile bu dava öncesindeki irtibatınız sıkı mıydı gerçekten yoksa böyle?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Yok canım benim tapeleri getirin Levent Göktaş’la o kadar görüşmem olmadığını görürsünüz. Orada diyor ya dört yüz otuz sekiz defa Levent GÖKTAŞ ile görüşmüştür diye. Bu doğru değil. Ben o tapeleri teker teker inceledim. Telefon kayıtlarını mükerreren koymuşlar. Levent GÖKTAŞ ile 2007 den bu yana toplam elli yedi görüşmemiz var. Otuz beşi mesaj yirmi ikisi telefon görüşmesi. 2007’den 2009’a kadar. Tutuklandığı ana kadar. Toplam elli yedi görüşme. Otuz beş mesaj yirmi iki telefon, iki yılda, on kere ben aramışım on iki kere o aramış. İki avukat arasında, birlikte ortak birtakım dosyalar alan iki avukat arasında bu görüşme sayısı normal. Hatta az bile. Yani dolayısıyla o polisin hazırladığı tutanak sahte. 51 nolu CD’ye benimle ilgili yüklemeler sonradan yapılmış. Duruşmalar başlamadan önce mahkemenize bir dilekçe verdim.. Dedim ki; “51 nolu CD’yi lütfen duruşma esnasında hazır bulundurun. Bir tanede istediğiniz bilişim uzmanını çağırın. Hiç fark etmez. Ben size bu CD.ye sonradan polis tarafından yükleme yapıldığını ispat edeceğim.” Dedim. Getirdiniz mi? Getirmediniz. Ceza Muhakemeleri Kanununa göre bunu yapma imkânınız var mıydı? Vardı. Ben savunmamda burada bilirkişi hazır edilirse dinletebilirim.
Şimdi oradaki saçmalık şu. Bakın diyoruz ya bu saçmalığı yapanlar her yerde iz bırakıyor diye. 51 nolu CD’deki, ekran görüntüsü elimde gösterdiğim bu belgede olduğu şekilde. Şimdi hepimiz hukuk fakültesi mezunu olduğumuza göre en azından ortalama zekaya sahip insanlarız. Ben İlyas Çınar Albayı tanımam. Bu belgeyi okuyunca 2. iddianamenin CD’lerini buldum ve İlyas Çınar’ın dosyasını açtım. Eklerini 2009/191 Esas nolu dosya, 91nci klasör, sayfa 142 - 153 arası, İlyas ÇINAR’ın 8.1.2009 da alınan ifadesi var. Bu tarih önemli. Ne zaman alınmış? 8 Ocak 2009 da. 8 Ocak 2009 ’da ben henüz hedef değildim. Neden değildim? Ben sonradan, bu dosyada müdafi olduğum için, daha soruşturma aşamasında bu adamların ne halt yediğini fark edip ortaya çıkarttığım ve herkesi uyandırmaya çalıştığım için hedef seçildim. Gayet normal. Çünkü adamların eline ayağına dolaştık. Şimdi bakın ifadenin 7. sayfasında benimle ilgili belgeyi soruyorlar İlyas ÇINAR’a. Bu ekran görüntüsünde Revü isimli dosya da masaj isimli Excel belgesinin içerisinde Zuhal Azeri diye başlayıp, Direkt temasta diye devam eden ve Nazlı ile biten bir sayfalık yazının ol- dugu belge. Evet burada Serdar Öztürk avukat ve Dilek Bozkaya ibareleri yok. Tarih Ne? 8 Ocak 2009. Sorguda İlyas ÇINAR’a böyle bir şey sorulmamış. Yani soru olarakta yok. Ekran görüntüsünde de yok. CD’de de yok. Benimle ilgili bu kayıtlar CD. ye sonradan eklenmiş. Ben hedef seçilince demişler ki bu arkadaşımıza ne güzellikler yapalım? 51 nolu CD’ye bununla ilgili birtakım veriler de çakalım. Yani bu işin şirazesi kaçtığı için, atış serbest. İstediğin her türlü delili dijital ortamda oluşturabilirsin. Orada size üç tane ekran çıktısı gösterdim. Bu belgenin, tek bir ekran görüntüsünün, 3 ayrı şekilde çıktısı var. Yani ben orta zekalı bir insanım. Çok akıllı bir adam değilim. Öyle bir iddiam yok. Şu, elimde ki belge, İlyas Çınar’ın dosyasındaki ekran çıktılarından bir tanesi. Serdar avukat yazısı üst tarafa yazılmış. Arada 4 satır boşluk var. “Zuhal Azeri” yazısı ile. Halbuki aynı ekran görüntüsü denilen belgenin diğerinde boşluk yok. Diğer 2’sini herhalde çantaya kaldırdım. Fakat önceki celse burada gösterdim. Onlarda ekran çıktısı daha farklı. Bir ekran görüntüsünün üç ayrı şekilde çıktısı olmaz. Kimse kimsenin zekasıyla dalga geçmesin. Bu şunu gösteriyor. Benimle ilgili veriler 51 nolu CD.nin içine emniyette sonradan eklenmiş. Getirseydiniz CD’yi ve bilirkişiyi bunu ispat ederdim. Bu CD gelmeyecek diye size söyledim. Ha gelirse de polisin içine sonradan yükleme yaptığını ispat ederim. Ama gelmeyecek. Kıracaklar 51 nolu DVD gibi.”
Üye Hakim Hüsnü Çalmuk: ”CD elimizde.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Efendim.”
Üye Hakim Hüsnü Çalmuk: ”CD elimizde.”
Sanık Serdar Öztürk: ”51 nolu CD elinizde mi? E bilişim uzmanını çağırsaydınız. Neden çağırmadınız? Ben ona üç tane soru soracaktım burada ve sadece bir tane tespit isteyecektim. Sadece 10 dakika.”
Üye Hakim Hüsnü Çalmuk: "Elimizde derken yani üzerimizde değil de.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Orijinali mi elinizde?”
Üye Hakim Hüsnü Çalmuk: ”Tabi”
Sanık Dursun Çiçek müdafi Av. Celal Ülgen söz almadan konuştu: ”İlyas Çınar’dan söz ediliyor, İlyas Çınar’da benim müvekkilim. Bu CD’yi aylardır, yıllardır Bizde bakalım diye istiyoruz. Niye bize verilmiyor? Hemen şimdi şu anda dışarıda bir örneğini istiyorum efendim. Ki bununla bizde beyanda bulunalım. Bizde savunmamızı hazırlayalım. 51 nolu CD yoktu. Şimdi var diyorsunuz. Bize bir örneğini verin.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Şimdi bilişim uzmanı olsaydı burada.”
Üye Hakim Hüsnü Çalmuk: ”Buyurun.”
Sanık Serdar Öztürk: "Birkaç soru ve bir incelemeyle bunun sonradan polis tarafından yüklendiğini ispat ederdim. İsterseniz vakit varsa Silivri’den yarım saatte bilişim uzmanını çağırın. Gelirse burada ben size polisin yüklediğini ispat edeyim.”
Üye Hakim Hüsnü Çalmuk: "Ben başka bir soruya geçiyorum. Bu 22. klasör sayfa 198 burada bir uzun bir ihbar var, Zafer Sancak imzalı. Burada bir cümle var. Siz bunu kabul etmiyorsunuz. Kızıyorsunuz hatta. Bununla ilgili değişik bir yorumunuz oldu. Bu yaralanmanızı tabi bir bütün olarak anlatırsanız en azından yanlış olan fikirlerin ortadan kalkması için yaralanmanız nasıl oldu? ”
Sanık Serdar Öztürk: ” iddiayla ne alakası var?”
Üye Hakim Hüsnü Çalmuk: ”Nasıl hani burada size itham ediliyor. Siz buna kızdınız. İfadelerde var. Açıklamalar var bununla ilgili.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Hayır, bu adam, bu ihbar mektubunu yazan adamlar şerefli olmadıkları için kızdım. Yani nereden aşağılarız diye böyle yazmışlar. Mesela polis rapora müstafi Serdar Öztürk diye yazmış. Ne müstafisi? Müstafi olan kişi ABD de yaşayan seyyah vaizleri. Ben değilim. Yani sırf aşağılamak için böyle yazmışlar. Yani bu tip yazılarla nereden karalarız diye düşünüyorlar.”
Üye Hakim Hüsnü Çalmuk: ”Yani bu mayın patlaması mı, nasıl bubi tuzağı mıdır? Nasıl bir yaralanma?”
Sanık Serdar Öztürk: "Bubi tuzağı. Şöyle söyleyeyim. Bir istihbarat teşkilatımızın Kuzey Irak’ta ki temsilcisi bize geldi. Biz Kuzey Irak sınırında konuşlanmış vaziyetteyiz. O sırada Cudi’ye yapılan operasyondan yeni döndük. Örgüt büyük ölçüde Cudi dağındaki kampları boşalttı ve Kuzey Irak’a geçti. Operasyondan sonra tekrar yeniden yavaş yavaş Cudi dağına dönüp yerleşmeye çalışıyorlardı. Kuzey Irak’ta ki istihbarat temsilcisi bize geldi ve kendi haber elemanlarından bir kısmının Kuzey Irak’tan Cudi dağına dönmek isteyen terörist gruplarla temas sağladıklarını, bu elemanlarında sınır geçişinde örgüt üyelerine rehberlik yapmaları konusunda anlaştıklarını söyledi. Neyse bu olayın detayları gizli. Yani, şöyle söyleyeyim.”
Üye Hakim Hüsnü Çalmuk: "Yani biz sizin yaralanmanızı somut olarak.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Bu şekilde göreve ilişkin konuyu anlatmak doğru değil.”
Üye Hakim Hüsnü Çalmuk: ”Yo, yo ben görevi (bir kelime anlaşılmadı).”
Sanık Serdar Öztürk: ”Ben bu olayın tuzak olabileceğini, istihbaratçının yanıltıldığını izah ettim. Neticede ben onlara şunu söyledim. Angaje ettiğiniz adamlarınız doğruyu söylemiyor. Çift taraflı çalışıyor olabilirler. Siz bunları parayla mı angaje ettiniz? “Evet” dedi. Başlangıçta parayla angaje ettik diye söylemek istemedi. Parayla angaje edilen haber elemanına güvenilmez. Benim bir sürü haber elemanım vardı. Sadece bir tanesi para karşılığı çalışıyordu. istihbarat ödeneğinden tugaydan istiyordum. Parasını veriyorduk. Ama en güvenmediğimiz adamda oydu. Neticede operasyonda ısrar edildi ve gittik. Gittiğimiz yerde de tuzağa bastık. Olay bu. Ben bu olayda bir anormallik olduğunu, adamların anlatımlarının normal olmadığını, bu adamların güvenilir olmadığını istihbarat temsilcisine ve bölge başkanına açıkça gerekçeleri ile söyledim. Gittiğimizde bir şeyle karşılaşacağımızı da tahmin ediyordum. Fakat Silahlı kuvvetler personeli korktu. Biz operasyon için o kadar emek verdik. Elemanları getirdik ama operasyonu yapmadılar. Korktular demesinler diye gittik. Başımıza geleceği bile bile gittik.”
Üye Hakim Hüsnü Çalmuk: ”Yani ayağınızı bastığınız zaman. Çünkü raporunuzda da ben okudum. Hani anlamaya çalıştım. Tıbbi terimler olduğu için tam algılayamadım. Ayağınızla bastınız. Ayağınızla vücudunuzda yaralanma var zannediyorum.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Sol ayağım ve sağ kolum kopmak üzereydi. Ayaktan kafatasına kadar vücuduma 27 tane şarapnel parçası girdi. İki tane de mermi.”
Üye Hakim Hüsnü Çalmuk: ”Sol gözünüze de geldi değil mi?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Evet”
Üye Hakim Hüsnü Çalmuk: ”Sağ gözünüze de isabet etti.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Evet ikisine de.”
Üye Hakim Hüsnü Çalmuk: ”lkisi de.”
Sanık Serdar Öztürk: ”İkisini de kaybetmiştim Normalde yaralandığımda iki gözümde görmüyordu.”
Üye Hakim Hüsnü Çalmuk: ”Sonradan sağ gözünüzde mer- ceksiz.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Açtılar evet.”
Üye Hakim Hüsnü Çalmuk: ”Evet geçmiş olsun.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Teşekkürler.”
Üye Hakim Hüsnü Çalmuk: ”Şimdi bu ifade içinde benim soracağım şey şuydu. Çalışkan köyünden bahsediyor irtibatı kesmemiş bu Çalışkan köyü nerede yani?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Çalışkan köyü Cudi dağının eteklerinde Kuzey Irak sınırına yakın bir köydür. Yaklaşık”
Üye Hakim Hüsnü Çalmuk: ”Bu Saluci’nin yeri midir bu?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Hayır, hiç alakası yok. Koçero jandarmanın korucusudur, Şehirde yaşar.”
Üye Hakim Hüsnü Çalmuk: ”Bu Çalışkan köyünün ne özelliği var? Özellikle ihbar içerisine eklemişler o hususu?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Çalışkan köyü şöyle söyleyeyim çok stratejik bir köydür. Nüfusu dört bin civarında olan bir köydür. Aslında köyden ziyade kasaba gibidir. Büyük bir köydür. Bu köyde bin tane silahlı adam vardı. Biz bölgeyi devraldığımızda öyleydi. Bölgenin şartları gereği. Korucu değildiler ama köyde bin tane silahlı adam vardı. Örgütsel faaliyetlere karşı, silah kullanılmasına da, silah bulundurulmasına da jandarma müsaade ediyordu. PKK köyü basarsa, kendilerini korusunlar diye. Ama köyde yaklaşık yüz kırk bir tane de milis vardı. Altı kişilik bir köy kadrosu vardı. Biz o köyü kaybetmemeye çalıştık, Çünkü kaybetseydik bin tane silahlı adamın olduğu bir yerde ciddi zayiatlar verirdik. Köye ilk gittiğimde benim köylülere söylediğim şu oldu; “Eğer köye terörist gelirse, teröristler ne istiyorsa verin.” Çünkü kendinizi onların yerine koyuyorsunuz. Zaten veriyorlardı da. Daha önce kızan olmuş. Döven olmuş bilmem ne. Ama böyle bir yaklaşım yanlıştır. “Eğer bu köye terörist giriyorsa, bu benim suçumdur. Ben buranın güvenliğini sağlayamıyorum ki köye terörist girebiliyor. Öyle bir şey olursa beni şikayet edin. Köye de terörist girerse ne istiyorlarsa verin. Sizin canınız hiçbir şeyden daha önemli değil.” Dedim. Bunları söyledik. Bu köy çünkü çok stratejik bir köydü. Onları kazanmamız gerekiyordu. Nitekim bölük komutanı olarak ilk göreve başladığımın hemen akabinde, bir hafta boyunca bir timi yarısı çoban kıyafetinde, yarısı askeri kıyafette bende başında olacak şekilde köyün civarında bir çadırda konuşlandırarak sürekli devriye gezdik. Bir hafta boyunca köyün civarında tedbir aldık. Gündüz çobanları, yukarıya tepeye çıkardık. Çadırında kaldığımız adamı da köye göndermedik. Kimsenin haberi olmasın diye. Gece sürekli köyün çevresinde görüntü verdik. Kasten ateş ettik. Köyün çevresinde sürekli asker dolaşıyor intibaı vermek için. Aslında köy bizim karakola altı kilometre mesafede. Normalde iç güvenlik harekâtının prensibi gereği havan menzili dışında harekât yapamazsınız. Dolaşamazsınız. Bu prensiplere aykırıdır. Ama birtakım hedefleri sağlamak, köyün güvenliğini temin etmek için bazı kuralları yıkmak zorunda kaldık. Köyün durumu buydu. Çok stratejik bir köydü o.”
Üye Hakim Hüsnü Çalmuk: "Anladım bu Koçero Saruci’den bahsettiniz, onun tek bu şahsımı tanıyorsunuz akrabalarından tanıdığınız var mı?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Hayır akrabalarının çoğunu tanımam Haşan kardeşi.”
Üye Hakim Hüsnü Çalmuk: ”Hasan diye.”
Sanık Serdar Öztürk: "Haşan Koçero’nun kardeşi. O’nu da gözaltına almışlar. Sonra bırakmışlar. Çünkü polisler bu çocuğu yolda almışlar. Sen kimsin? Demişler. Koçero’nun kardeşiyim deyince, onuda almışlar. Hasan’ın bir şeyi yok ki. Yani bir şeyi yok derken. Televizyonda, Samanyolu televizyonunda onunla ilgili bir iddia yoktu. Çocuğun alınışını da, yeğeni Harun bana anlattı. Yolda sormuşlar sen kimin kardeşisin? Diye. Koçero’nun kardeşiyim deyince onu da alıp götürmüşler. Böyle. Yani bu adamlar böyle çalışmışlar. Hak hukuk hiçbir şey yok.”
Üye Hakim Hüsnü Çalmuk: ”Klasör 22 sayfa 228 dizide tespit tutanağı diyor. Yine Serdar Öztürk diye başlayan bir tutanak. Bu tutanakta şöyle diyor; Tayfun Atılır. Bu şahıs kimdir?”
Sanık Serdar Öztürk: ”Tanımam, tanımıyorum.”
Üye Hakim Hüsnü Çalmuk: ”Cümleyi okuyorum o zaman belki hatırlarsınız. Pınar Kaya, Dilek Bozkaya’nın yerine gelen eleman. Tayfun Atılır, kontrol görüntü arşivi var şeklinde yazılar tespit edilmiştir diyor.”
Sanık Serdar Öztürk: ”Bu polisin bıraktığı belge söyledim.”
Üye Hakim Hüsnü Çalmuk: ”Yo tespit tutanağı demişsiniz”
Sanık Serdar Öztürk: ” Tespit tutanağı evet, polis belgeyle ilgili, doküman inceleme tutanağı hazırlamış. Onu kastettim.”
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Ben Buraya Savunma Yapmaya Değil, Hesap Sormaya Geldim.

Mesajgönderen TurkmenCopur » 05 Tem 2012, 04:12

Müdafilerimin Savunmaları Gün Gelecek Bu Taleplerin Neden Kabul Edilmediği De Sorgulanacak.

Sanık Serdar Öztürk müdafileri savunmasında.


Sanık Serdar Öztürk müdafi Av. Demet Reçber söz istedi verildi: "Şimdi Serdar Bey avukat olduğu için aslında bize çok ayrıntılı olarak değinmemizi gerektirecek fazla konu bırakmadı. O yüzden mümkün olduğu kadar kısa tutacağız. Serdar Beyin ifadelerinde de belirttiği üzere ben Levent Göktaş’la beraber çalışıyorum. Ama Serdar Beyle tanışıklığımız çok daha eskilere dayanır. Aslında Serdar Beyle Levent Beyin bu kadar çok dosyada ortak görünmesinin asıl nedeni de benimdir. Çünkü bizim eskiye dayalı arkadaşlığımız, dostluğumuz var ve bizim çok fazla ortak dosyamız var. Ben Levent Beyle çalışmaya başladıktan sonra da doğal olarak, Serdar Bey, benim aracılığımla Levent Beydeki birtakım dosyalarda avukat olarak bulundu. Öncelikle bunu belirtmek istiyorum. Levent Göktaş, 7 Ocak 2009 tarihinde ofisteki aramadan sonra gözaltına alındığı zaman ki o aramada bende vardım. Serdar Bey tabi doğal olarak Levent Göktaş’ın müdafisi sıfatıyla ofisimize geldi ve oradaki aramalarda bize yardımcı oldu. Hatta orada birçok hususta emniyet görevlileri ile arasında tartışmalar yaşandı. Özellikle aramalar bittikten sonra bilgisayar imajlarının alınması konusunda. Biz yasa gereğince ısrarcı olduk. Bunun üzerine oradaki emniyet görevlileri eğer bu konuda ısrar ederseniz bilgisayarların hepsini İstanbul’a göndeririz. Günlerce alamazsınız diye açık açık belirttiler. Bunun üzerine Serdar Bey ilk tepkisini orada gösterdi. Zaten ki bu kişilerin bir kısmı daha sonra Serdar Beyin ofis aramasında hazır bulunan Mehmet Yayla ve ekibidir. Baş komiser Mehmet Yayla ve ekibi. Bu bir tehdittir bu hususun tutanağa geçirilmesini istiyorum. Dedi savcı beye. Orada hazır bulanan savcı beye. Ancak sonra Levent Bey araya girdi ve işte hani büyütmeyin meseleyi tamam sorun yok falan dendi ve geçiştirildi. Dolayısıyla zaten orada bir problem ilk atışma yaşanmıştı. Sonrasında Levent Göktaş gözaltına alındıktan sonra biz çok ciddi bir hukuk mücadelesi vermeye başladık. Gerçekten hafta sonları dahil sabahlara kadar çalışıyorduk. Gazetelerde çıkan bütün haberleri medya takip merkezi aracılığıyla izliyorduk. Her hafta Beşiktaş adliyesine birkaç ayrı talep içeren dilekçe sunuyorduk. Hatta savcılardan Mehmet Murat Yönder’le bir tartışma yaşandı. “Neden bu kadar çok dilekçe veriyorsunuz? Sizin verdiğiniz dilekçeler nedeniyle iş yapamaz hale geldik.” demişti. Serdar Beyde “Ben taleplerimin kabul edilmeyeceğinin farkındayım. Tarihe not düşüyorum. Gün gelecek bu taleplerin neden kabul edilmediği de sorgulanacak.” Diye bir beyanda bulunmuştu. Onlar Serdar Beyi tarihe not düştüler. Bu arada taleplerimiz kabul edilmedi. 51 nolu DVD’de adli emanette kırıldı. Malumunuz olduğu üzere ki o dönemde Serdar bey bu DVD’nin emniyetten savcılığa getirilmesi için hem sözlü olarak hem yazılı olarak birkaç defa talepte bulunmuştu. Hepsi dosyalarda mevcut. Şimdi Levent Göktaş’ın 51 nolu DVD ile suçlanması nedeniyle, biz o dönemde tabi ki bu konuda araştırmalar yaptık ve İstanbul Teknik Üniversitesinden ve Yıldız Teknik Üniversitesinden bilirkişi raporları alarak özel yetkili savcılığa sunduk. Bu raporlarda, “eger el konulan dijital veri depolayıcıları, el konulduğu yerde bir örneği çıkartılarak şüpheliye verilmezse, içerik değişmezliği sağlanmayacağı için delil olarak kullanılamaz,” şeklindeydi. Bu ne demek? Levent Göktaş’ta elde edilen 51 nolu DVD delil değil. Levent Bektaş’ta elde edilen CD bir film CD’si delil değil. Haşan Ataman Yıldırım’da elde edilen, Hüseyin Buzoğlu’nda elde edilen, İşçi Partisinde de sanıyorum aynı iddialar var, bunların hiçbirisi delil değil demek. Yani bu insanların tutuklu olması bir şeyi değiştirmiyor. Bu insanlar tutuklu olsa bile bu delillere dayanılarak ceza verilemeyeceği bilimsel olarak ve yasalarda son derece açık ve net. Bu raporları dosyalara ilk defa Serdar Bey sundu ve bu tabi ki bu soruşturmayı yürütenler açısından çok ciddi bir darbeydi o aşamada. Sonuç değişti mi? Değişmedi. Ama tabi ki hukuki mücadele açısından ciddi hatalar yapmalarına neden oldu. Şimdi biz Levent Göktaş tutuklandıktan sonra bilişim konusunda çok bilgiye sahip olmadığımız için o dönemde üniversiteden hocalarla yada bu konuya ilgi duyan herkesle görüşüp bilgi alışverişinde bulunmaya başladık. Yani Hash raporu, MAC numarası, imaj bütün bu terimler aslında bizim Levent GöKtaş göz altına alındıktan sonra öğrendiğimiz, ilk defa duyduğumuz kelimeler oldu. Bu kapsamda biz Bilgi üniversitesinde emniyet görevlilerinin verdiği bir konferansa da katıldık. Mart 2009 du sanıyorum. Bu konferansta emniyet görevlileri iki bölümden oluşan bir konferans verdiler. Sabahtan akşama kadar emniyet teşkilatının bilişim konusunda ne kadar yüksek teknolojiye sahip olduğunu, yurtdışında eğitim gördüklerini, yurtdışından gelen kişileri eğittiklerini anlattılar. Bu tabi çok gurur verici bir durum. Emniyet teşkilatımızın son teknolojiye sahip olması hepimizi gururlandırır. Orada hatta internet üzerinden bir kısım özellikle küçük çocuklan hedef alan kişileri nasıl yakaladıklarını ayrıntılı olarak açıkladılar. Şimdi bizim bu konferansa katılmamızın amacı emniyet teşkilatındaki teknolojileri, birde onların ağzından duymaktı tabi ki. Bu konferansın sonucunda ben birkaç tane soru sordum ve hiç birisi cevaplandırılmadı. Yani sorduğum soru şu idi: İmajının kopyası şüpheliye verilmeyen bir delilin, veri değişmezliği sağlanabilir mi? Son derece normal bir soru. Adımı soyadımı yazıp imzalayarak ve hatta Ankara barosu avukatı olduğumu belirterek yazdığım halde, emniyet görevlileri tarafından bu sorum cevaplandırılmadı. Emniyet teşkilatımız bu kadar modern bir teknolojiye sahip olmasına rağmen, bu güne kadar hiçbir ihbarcı yakalanamadı. Oysaki benim o gün dinlediğim konferansta son derece gelişmiş bir teknoloji vardı. Bütün bunlar, ihbarcıların kasten yakalanmadığının çok açık göstergesidir aslında.

Şimdi mümkün olduğu kadar Serdar Beyin değindiği konulara değinmeyeceğim. Ama tabi Serdar Beyin ofis aramasından sonra biz derhal Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına bir suç duyurusunda bulunduk ve bu dosya savcı Şadan Sakınan’a düştü. Levent Göktaş’la ilgili olarak bulunduğumuz suç duyurusuda Şadan Bey de. Şadan Beye biz ayrıntılı olarak her şeyi anlattık. Zaten Serdar Bey, Levent Göktaş’ın avukatı olduğu süreçte nasıl bir araştırma yapması gerektiği konusunda savcı beye ayrıntılı olarak bilgileri sunmuştu. Müşteki vekili olarak savcıya yardımcı olmaya çalışmıştı. Bu süreçte tabi ben Şadan Beye birtakım veriler sunuyorum. Çünkü Serdar Bey gözaltına alındıktan sonra sekreterimiz Fatma Bozdemir, masanın üzerinde bir kutu buldu ve bu kutuyu bana gösterdi. Üzerinde 32 Cal falan yazıyor. Büyük mermi kutusuymuş. Ben aramada hazır değildim. Diğer arkadaşlarımıza sorduk. “İşte mermiler bu kutunun içerisinden çıktı.” dediler. Oldukça büyük bir kutu idi. Bu fark edilmeyecek bir kutu değil. Bunun üzerine hemen tutanakla savcılığa teslim etmesini istedik ve savcılıktan da parmak izi incelemesi yapılmasını talep ettik. Şadan Bey parmak izi incelemesini ancak yedi ay sonra yapabildi. Önce ben katibinden bu kutunun emniyet kriminale gönderileceğini öğrendim. Bunun üzerine derhal bir dilekçe yazarak benim suçladığım kişiler, şüpheli gördüğüm kişiler zaten emniyet görevlileri. Bu kutuyu nasıl emniyet kriminale göndermeye kalkışırsınız.” Dedim. Bunun üzerine İstanbul ATK’ya gönderiyorum. Dedi ve yedi ay sonra İstanbul ATK’nın bu şekilde karşılaştırmalı parmak izi incelemesi yapmadığını öğrendiğini ve bu nedenle kutunun tekrar Ankara’ya geleceğini, jandarma kriminalde inceleneceğini belirtti. Kutu 30 Aralık 2009 da geldi. 31 Aralık 2009 da rapor alındı. Bir gün içerisinde. O kutunun üzerinde Serdar Beye ait herhangi bir parmak izi olmadığı ortaya çıktı. Bu delili de biz İstanbul’daki Cumhuriyet Savcılığına sunduk. Dikkate alınmadı tabi ki. Sonra devam eden aşamada Şadan Beyle olan problemlerimiz hiç bitmedi maalesef. Biz tabi dilekçemizi verdikten sonra o dilekçenin gereğinin yerine getirilip getirilmediğini de giderek öğrenmeye çalışıyoruz. Sorup öğrenmeye çalışıyoruz. En doğal hakkımız. Deliller toplanıyor mu? Hafıgi delilden nereye gidilebilmiş? Şu aşamaya kadar diye. Son aşamada kendisi dosya hakkında bir kısıtlama kararı aldığını belirtti. Ankara 2nci Sulh Ceza mahkemesinden alınmış karar. Kısıtlama kararma itiraz ettik. Ankara 8. Asliye Ceza Mahkemesi, 2nci Sulh Ceza Mahkemesinin vermiş olduğu kısıtlama kararının sadece müdafiler yönünden verilmiş bir karar olduğunu, dolayısıyla itirazen incelenecek bir karar olmadığını belirtti. Karar son derece açık ve net. Ancak savcı Şadan Bey bu kararın yeterince açık olmadığını belirterek kısıtlama kararını devam ettirdi. Buraya kadarda bir sorun yok. Serdar Bey aynı itiraz dilekçesini cezaevinden de göndermiş. Bu dilekçe savcının eline benim dilekçemden iki hafta sonra ulaşmış. Savcı Şadan Sakınan, aynı konuyla ilgili olarak bu defa Ankara 23. Asliye Ceza Mahkemesine dosyayı göndermiş. Ankara 23. Asliye Ceza Mahkemesi de verilen kısıtlama kararının doğru olduğunu belirtmiş. Şimdi aynı konuyla ilgili olarak verilmiş iki farklı karar var. Biz savcı Şadan Bey hakkında defalarca suç duyurusunda bulunduk. Ben bizzat Başsavcı vekili Mehmet Çavuşoğlu Beye ayrıntılı dilekçeler yazarak, “Bakın bu kadar açık bir yasa ihlali var. Yani deliller toplanmadığı gibi şimdi birde dosya bizden kaçırılıyor. Biz Şadan Beye toplaması gereken delilleri açık açık belirtmiş olmamıza rağmen hiç birisini toplamadığı gibi birde şimdi dosyayı saklamaya başladı.” Dedim. “Başsavcı vekili Mehmet Çavuşoğlu, “Avukat hanım bu kadar açıksa gereğini yaparız.” dedi. Dilekçemi aldı, okudu. “Eğer bu dilekçeyi verirseniz sizi Adalet Bakanlığı’na şikâyet ederim.” Dedi. Kendi ihtiyarında olduğunu, şikâyet edilmenin benim için artık şu aşamadan sonra hiçte önemli olmadığını belirttim. Ne yaptı bilmiyorum. Bu konuyla ilgili bana herhangi bir tebligat gelmedi. Ama yaşanan sıkıntılar sadece İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ile sınırlı değil. Yaşanan sıkıntılar maalesef Ankara’yı da kapsayacak şekilde geniş, organize ve büyük bir çete olduğunu gösteriyor. Çünkü bu kadar açık seçik ve bu kadar net ortaya konulmuş delillerin hala bulanamamış olması çok enteresan.

Şimdi postane kayıtlarına değinmek istiyorum. Serdar Bey sık sık gönderilen ihbar mektuplarının veya işte hem bizim dosyamızda, hem de cezaevinde geniş vakti olduğu için diğer dosyalarda ki ihbar mektuplarının sahte mühürlere sahip olduğunu fark ettiğini belirtti. Bunun üzerine ben Çukurambar’da ki postaneye gittim. Çukurambar’da ki postaneye gittiğim zaman, buradaki mahkeme kalemi büyüklüğünde bir yer olduğunu gördüm. Yani Çukurambar postanesi öyle büyük bir postane filan değil. Dışarıda bir kamera var. Aynen burada bulunan kameralar gibi açık görünüyor. İçerde de bir kamera var. O da yine açık ve net olarak görünüyor. Bu kamera görüntüleri bir bilgisayar ekranından orada bulunan herkesin göreceği şekilde, yani posta gönderisi olan herkesin göreceği bir şekilde arkada ekrana aktarılıyor. Şimdi bu belgeyi gönderdiğini iddia eden ihbarcı, sözde ihbarcı subayın, orada kamera çekimleri varken hiç yakalanamayacağını düşünerek böyle bir postayı göndermesi mümkün mü? O aşamada, bunun için “ya aptal olması lazım ya da yakalanmayacağından çok emin olması lazım” diye düşündüm. Ama ikisi de değil. Çünkü biz aynı zamanda avukatlık kanunu ve bilgi edinme yasası çerçevesinde Ulus’taki PTT Genel Müdürlüğüne posta ücretlerini sorduk. Posta ücretlerini sorduğumuz zaman 30 Eylül 2009 tarihinde geçerli olan ücret tarifesine göre 50 grama kadar olan posta gönderileri 1.10,100 grama kadar olan posta gönderileri 1.80 TL. Şimdi jandarma kriminal gönderilen ihbar mektubunun sadece içerisindeki belgelerin sayfa sayfa gramaj ağırlıklarını 5. artı 01 diye belirtmiş. Bunu hesapladığımız zaman 100 gramın üzerinde bir gönderi ortaya çıkıyor. Postaya verildiği tarihteki fiyat tarifesine göre bunun en az 1.80’nin üzerinde bir rakamla ücretlendirilmesi gerekiyor. Ancak zarfın üzerinde 1.10 Yeni Kuruş yazıyor. Dışarıda basın mensubu arkadaşlarımızdan bir tanesi, “Demek ki ihbarcı subaylar için Çukurambar postanesinde kampanya yapıldı. Yüzde 50 indirimli gönderiyorlar.” Dedi. Herhalde öyle bir durum söz konusu. Şimdi böyle bir ihbar mektubunun gönderilmediği son derece açık ve net. Belgeli bir şekilde ortada. Önce şunu da belirteyim. Eğer Serdar Beyin uyarılarını dikkate almamış olsaydım, ben bugün burada tutuklu 5. sanık olarak karşınızda oturuyor olabilirdim. İddianamenin de 8. sanığı olabilirdim. Çünkü Serdar Bey tutuklandıktan kısa bir süre sonra sekreterimiz o tarihte daha işine devam ediyordu. Ofisi de kapatmamıştık. Birisinin beni aradığını söyledi. Kim? Diye sordum. “İsmini söylemek istemedi Demet hanım.” dedi. “Tamam aktar bakalım.” Dedim. Telefonu aldığım zaman “Ablacığım, ben Serdar Beyin masum olduğunu biliyorum.” “Siz kimsiniz” dedim? “Ben şimdi size ismimi söyleyemem. İstanbul’a gelirseniz sizinle görüşmek istiyorum. Yardımcı olmak istiyorum. Ben artık vatanıma milletime faydalı olmak istiyorum. Size yardım edeceğim.” Dedi. Bakın dedim “Ben Ankara’dayım. İstanbul’a hemen gelemem. Yani akşamı bulur gelmem. Şimdi yola çıksam bile” dedim. Bana “Yolda gelirken kendinize bir telefon numarası alın. Bana da bir hat alın. Ofisten ayrıldıktan sonra bu hattı ofiste birisine verin. Ben gizli numaradan sizi arayıp bu numarayı öğreneceğim. Sizinle bu şekilde iletişim kuracağım ve İstanbul’da görüşeceğim.” dedi. Şimdi açıkçası durumdan şüphelendiğimiz için “Başımıza bir şey gelirse şu tarihte, şu saatte ofisi arayan kimliği meçhul bir şahısla görüşmeye gittiğimizi” belirten bir dilekçeyi ofise bırakarak İstanbul’a geldik ve bu adamla görüştük. Avukat arkadaşım Cahit beyle beraber, İstanbul’da Bilgi üniversitesinde Tamirhane kafede, akşam saat sanıyorum 21:00 gibi görüştük. Bana kendisi ismini hiç söylemedi. Kendisinin bu dosyada gizli tanık ol.”

Mahkeme Başkanı: "Avukat hanım dediklerini yaptınız mı, kartlar aldınız mı telefonlar?”

Sanık Serdar Öztürk müdafi Av. Demet Reçber: ”Evet, evet, evet aldım.”

Mahkeme Başkanı : ”Yani söylediklerini yerine getirdiniz.”

Sanık Serdar Öztürk müdafi Av. Demet Reçber: ”Tabi, tabi, tabi ki hatta bir tanesini Cahit bey adına aldık. Avukat Cahit bey adına. Gerçekten söylediği gibi yeni telefon hatları ve numaraları alarak Bilgi Üniversitesinde Tamirhane kafede görüştük. Bana dosyada gizli tanık olduğunu, telefonda falan söylememişti. Ama yapmış olduğumuz görüşmede, “Ben Serdar Beyin masum olduğunu biliyorum. Sizi de gayet iyi tanıyorum. Ben bu dosyada birkaç defa gizli tanık olarak ifade verdim. Gömülen silahlarla, malzemelerle ilgili birkaç tane depo var. İşte belgenin oluşturulmuş halinin Ali Fuat Yılmazer tarafından oluşturulduğunu biliyorum. Bunu İstanbul’da bir banka kasasında muhafaza ediyorum. Ancak can güvenliğim yok. Çok korkuyorum. Üç tane çocuğum var. Çocuklarımın eşimin ve benim can güvenliğim sağlandığı takdirde size bu belgeleri vereceğim” Dedi. Benim asıl ulaşmak istediğim belgenin aslı değil, ses kaydıydı. Çünkü bu işin kendisine teklif edildiğini, telefonda bu talimatı aldığı zaman kaydettiğini, ayrıca ofisin krokisinin de kendisinde olduğunu, bu krokinin yerleştirme işlemini yapması için krokinin kendisine verildiğini” belirtti. Şimdi dikkate alınabilecek bir durum mu? Aslında o zamanın şartları açısından yüzde 90 tuzak olduğunu değerlendirebilecek bir durumdaydık. Ama haksız olarak ve çok üzülerek söylüyorum bunu devletin bir takım birimleri tarafından tuzağa düşürülerek masum insanların tutuklandığı bir süreçte yaşıyoruz. Yani sağlıklı bir ruh haline sahip olmanız o aşamada çokta mümkün değil. Silivri’ye sabah Serdar Beyle görüşmeye geldik. Böyle bir adamın bizimle irtibata geçtiğini, yaşadıklarımızı ve konuştuklarımızı anlattık. Serdar Bey “kesinlikle gitmeyin bu bir tuzak.”. “Yani belgeyi sizin üzerinizde yakalattıracaklar. Sen, verilen zarfın içerisinde ne olduğunu bilmeyeceksin. Bir ihbar telefonu ve Serdar Öztürk’ün avukatlarının üzerinde onlarca yüzlerce delil bir anda elinizde yakalanmış olacak.” “Gerekli güvenlik önlemlerini almadan, sakın bu adamla bir daha görüşmeyin. Bir daha telefon ederse bir mazeret uydur ve hemen Ankara’ya git.” Dedi. Ankara’ya gittim. Yine bunu da üzülerek söylüyorum keşke İstanbul’da ki Cumhuriyet Savcılarına gelip bunları söyleye- bilseydim yada Ankara’da ki Cumhuriyet Savcılarına gidip söyleyebilseydim. O an itibariyle en çok güvenebileceğim, bana açıkçası yardım edebileceğini düşündüğüm tek yer Genelkurmay Askeri Savcılığı oldu. Oraya gittim. İfademi aldılar ve imzaladılar. Eğer sizinle bir daha irtibata geçer ise, bize bildirin dediler. Ama bu kişi bir daha benimle irtibata geçmedi. Şu anda olayları daha iyi değerlendirilebiliyoruz. Bu kişinin ismini, bizi aradığı telefon numarasını ben savcı Şadan Beye bildirdim. Şahsın ismi de çıktı. Bülent Türker isminde bir kişi. Telefon kayıtları getirtilebilir. Telefon kayıtlarının bağlı olduğu adres, İstanbul’da Ulus semtinde bir adres. Bu delillerin hiç birisi toplanmadı tabi ki. Yine Serdar Beyin tutuklandığı süreçte, avukat Haşan Gürbüz, A.K.’nın savcı Zekeriya Öz’le görüştüğünü ve tapelerde aslında Serdar Beyin Avukat A.K.’ya küfür ettiğini söylediğini belirtmiş. Ben tapeleri görmedim. Yani Serdar Beyin avukatı olarak bu tapeler bana gösterilmedi. Bu tapeleri Serdar beyde görmedi. Bunun üzerine Haşan Gürbüz’den benim için A. K. beyden randevu almasını istedim. A.K., Ankara’da Kızılhaç’ın avukatlığını yapıyordu. Haziran veya Temmuz 2009 du galiba. Avukat A.K.’yla Ankara’da Kızılhaç’ın bürosunda görüştüm. Bu görüşmede, kendisi bana, Beşiktaş adliyesinde savcı Zekeriya Öz’le görüştüğünü, Savcı ÖZ’ün, “A. gel seninle biraz konuşalım” dediğini anlattı. Bize her gittiğimizde “Niye geldiniz?” Diye bakılıyor. Ona “A. gel biraz seninle sohbet edelim” deniliyor. O da ayrı bir enteresanlık. Eger beyanı doğruysa tabi. Bu görüşmede Savcı ÖZ, Avukat A.K.’ya, “Serdar sana da tapelerde küfür etmiş. Aslında benim hakkımda da olumsuz şeyler söylemiş ama. sana tapelerde çok küfür etmiş.” Demiş. Şimdi bu dosya gizliyse eğer, bu tapelerden başka bir avukata bu dosyanın savcısı nasıl bilgi verir? Yani bu olabilecek bir şey değil. Sonra bu tapelerdeki konuşmaları A.K., “Evet biliyorum. Bana da mesaj çekti. Aynı mesajları” demiş. Zaten bilgi sahibi. Sonra devamında “Ben Zekeriya beye de söyledim. Serdar zavallı bir insan” dedi. Ben bunun üzerine çok ciddi bir tepki gösterdim. Bakın aynı şeyi yaptınız. Levent Göktaş’ta da onu zorla ek ifadeye götürdünüz ve ek ifade verdirtirdiniz ve ifadeye benim girmemem için türlü yöntemler denediniz” dedim. Tepki göstermem üzerine, “Ben Levent Göktaş’ın başına silah dayayarak götürmedim avukat hanım. O ifadenin altımda kendisi imzaladı. Rızasıyla” diye tepki gösterdi. Ama ben Serdar Öztürk için kullanmış olduğu zavallı tanımlamasını hiç unutmadım. Aynı ifadeyi ihbar mektubunda da gördüğüm zaman dikkatimi çekti. Tabi ki ve hemen Serdar beyle paylaştım. Zaten kuşaklar boyu diye başlayan ifadeleri biz yemekte iken kendisi kullanmıştı. Ama o zavallı kelimesini asla unutmuyorum. Bu arada ek ifade konusunda da, “Zekeriya Bey bana söz vermişti. İstediği şekilde ifade verdiği takdirde bırakacağını söylemişti. Ne yapabilirim? Bırakmadı.” Dedi. Yani bu beyanlar onların beyanı. Gerçekten Zekeriya Öz ona böyle bir beyanda bulunmuş mu? Bilmiyorum. Ama biz iki avukat gittiğimiz zaman, benim aldığım bilgi bu şekildeydi. Bana söylediği sözler bunlar ve benim bunları unutmam asla mümkün değil. Çünkü Levent Beyin ek ifadesinden sonra bütün gazetelerde çok ciddi bir yoğun olumsuz haberler çıktı. Şimdi çok uzatmaya gerek yok aslında. Bu dosya gerçekten yalanlar, iftiralar üzerine oluşturulmuş bir dosya. Avukat Serdar bey savunmasında, tüm gerçek kanıtlarıyla aslında bunların neden ve nasıl oluşturulduğunu anlattı. Ben Serdar beyin ofisindeki arama yapıldığı zaman Antalya’da, yanındaydım. Arama tutanağı bize fakslandı. Arama tutanağında ki mermileri ve CD’yi gördüğümüz zaman tuzağa düştüğünü anladık. Çünkü tutanakta gizli belgeler filan diyor ama içerikleri olmadıkları için ne olduğunu bilmiyoruz. Ben muhtemelen Serdar beyin askeri dosyalarıyla ilgili belgelerdir diye tahmin ettim. Yani şüpheleniyoruz. Ama tam olarak görmeden de bir şey demiyoruz. Tutanakta da açık açık belirtilmemiş. Serdar bey bu tutanağı gördüğü zaman zaten pusuya düşürüldüğünden, tuzağa düşürüldüğünden en ufak bir şüphesi olmadı ve benden bir dilekçe yazmamı istedi. Yazdığımız, bu dosyada yazdığımız ilk dilekçe şudur, onu okuyacağım ve o şekilde bitireceğim ifademi. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığına, konu devlet övünç madalyasının iadesi hakkında. 1985 yılında diğer binlerce Kara Harp Okulu mezunu subay gibi gerekirse vatan uğruna canımı feda etmeye yemin ederek askerlik mesleğine adım attım. Askerlik hayatım boyunca yeminime sadık kaldım. 1993, 1994 tarihleri arasında Şırnak ili Silopi ilçesi Çalışkan köyü bölgesinde konuşlu Eren bölüğünde, bölük komutanı olarak görev yaptım. Bu görevim esnasında, 13.10.1994 tarihinde Kuzey Irak sınırında icra edilen bir operasyonda bubi tuzağına basmak suretiyle ağır yaralandım. İki hafta komada kaldım ve iki yıl boyunca GATA’da tedavi gördüm. Bir gözümü ve bazı iç organlarımı tamamen kayıp ettim. Bu nedenle devletim tarafından şahsıma devlet övünç madalyası verilmiştir. 03.06.2009 tarihinde İstanbul özel yetkili 11. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından hakkımda terör örgütü üyeliği iddiasıyla yakalama kararı verilmiştir. Bir insan hem devletinin övüncüne mazhar olmuş bir kahraman, hem de terör örgütü üyesi olamaz. Yaptığım hizmet, feda ettiğim gençliğim ve sağlığım devletime helaldir. Ancak bu çelişkinin giderilmesi maksadıyla Sayın Cumhurbaşkanlığınca tarafıma verilen devlet ödünç madalyasını makamınıza iade etmek zorunluluğu doğmuştur.

Saygılarımla avukat Serdar Öztürk emekli gazi üsteğmen.”
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Ben Buraya Savunma Yapmaya Değil, Hesap Sormaya Geldim.

Mesajgönderen TurkmenCopur » 05 Tem 2012, 04:14

Her İnsan Hükümetin Yıpranmasını Bu Suretle Halk Tarafından İktidardan Uzaklaştırılmasını İsteyebilir.

Maalesef Bu Durum Ceza Yasamızda Henüz Suç Olarak Tanımlanmamıştır.

Sanık Serdar Öztürk müdafi Av. Cahit Karadaş söz istedi verildi:


Öncelikle Demet hanımın savunmasında belirttiği Bülent Türker isimli şahısla yaptığı görüşmede ve A. K.isimli şahısla yaptığı görüşmede de bizzat yanında bulunduğumu söylediklerini bire bir doğruladığımı beyan etmek isterim. Sayın Heyet, Serdar Öztürk hakkındaki iddiaların haksız ve mesnetsiz olduğu, gerek okunan iddianame Ve eklerinden, gerekse savunmalarından hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde anlaşılmaktadır. Ayrıca halen tutuklu oluşunun hukuken savunulacak bir tarafı da yoktur. Kaçma şüphesi bulunmayan, hakkında ki mahkeme kararını öğrenir öğrenmez teslim olmak için en yakın jandarma karakoluna giderek hakkında yakalama kararı olduğundan bahiste teslim olmaya geldiğini bildiren birinin kaçma tehlikesi olduğunu söylemek, hangi vicdan hangi akılla mümkündür? Delilleri karartma tehlikesi de yoktur. Aleyhe toplanacak delil kalmamıştır. Zaten tamamı elde edilmiş olan aleyhe delillerle, isnat edilen suçlamaların subuta ermesinin mümkün olmadığı da bellidir. Sayın yargıçlar, avukatlık mesleğini icra eden Serdar Öztürk’ün müvekkilleri ile olan konuşmalarını, örgütsel yönlendirme, heyecan dolu konuşmalarını tehdit olarak algılayan tehlikeli bir anlayışla karşı karşıyayız. Aynı zamanda kötü niyetli ve ahlaki olmaktan uzak olan bu tehlikeli anlayış, müvekkilimin işyerinde ele geçtiği iddia olunan ancak kendisine aidiyetini asla ve hiçbir şart altında kabul etmediği, bu meyanda üzerinde parmak izinin de çıkmadığı irtica ile mücadele eylem planını öne sürerek, müvekkilimin iddia olunan silahlı terör örgütünde üst düzey konumda olduğunu söylemektedir. Oysa söz konusu irtica ile mücadele eylem planının müvekkilime ait olduğu, müvekkilim tarafından bilerek ve isteyerek iddianamede öne sürülen amaçlarla elde edildiğine dair hiçbir delil yoktur. Sırf işyerinden fotokopi bir belge çıktı diye işyeri sahibini suçlu ilan etmek bu belge oradan çıktıysa işyeri sahibi olan müvekkilime örgütte üst düzey önemli bir yere sahiptir demek mümkün müdür? Diyelim ki bu soruşturmayı yürüten görevlilerden birinin çalışma ofisine kötü niyetli birileri tarafından hayat kadını vesikası yerleştirilse, sonrada asılsız bir ihbar sonucu yapılan aramada bunlar elde edilse, ofis çalışanı görevlinin hayat kadını piyasasında önemli bir yere sahip olduğunu iddia etmek gerekir. Elbette ki o vesikanın oraya nasıl geldiğini hiçbir şüpheye yer bırakmaksızın ortaya koymak, ondan sonra da iddia ve ithamlarda bulunmak gerekir. Gerçek kaygısı, adalet ve hukuk kaygısı olanlara yakışan budur. Bu planın sanık Dursun Çiçek tarafından müvekkilime verildiği, teslim edildiği yönündeki iddianamede geçen söylem, bu konuda iddia dışında hiçbir delilin bulunmadığı da gözetildiğinde, tek kelimeyle insafsızdır. Bu tehlikeli ve yetkili makamlarda bulunmanın avantajı ile, silah gibi acımasızca ortaya konan ve uygulanan anlayışın masum insanların mağduriyetine, ailelerin dağılmasına, mazlumların gözyaşlarına, terörle mücadele ederek gençlikleri ve sağlıklarını bu yolda feda eden şerefli, gururlu insanların terörist yerine konulmalarına neden olduğundan, günün birinde bumerang etkisi göstereceği, dolayısıyla iddia sahiplerini zor durumda bırakacağı şüphesizdir. Boşuna dememişler, ne yaparsan kendine yaparsın. Düşüncem odur ki bu girdabın oluşmasına Ergenekon dedikleri bir dizi soruşturma ve kovuşturmanın yapılmasına göz yuman, izin veren yada bizzat içinde olmak suretiyle bir parçası olanların önemli bir kısmı, olayın kontrolden çıkmak üzere olduğunun, kaos ortamının ülkeye ve millete bir faydası olmayacağının, gemi batarsa aynı gemide olan herkesin bundan zarar göreceğinin, bir dizi uydurma senaryo ve yalanlarla hukuken bir sonuç alınamayacağının farkına varmışlardır. O halde yanlıştan derhal dönülmeli, ısrar edilmemelidir. Bu iddianamenin neden iktidar partisi söylemlerine uygun bir dille kaleme alındığı sorusu önemli bir sorudur. Ancak bu sorunun cevabı daha da önemlidir. İddianamenin bazı yerlerinde geçen hükümeti yıpratmak yada yıpratmaya çalışmak kavramları buna örnek olarak gösterilebilir. Sanki bu hükümetin muhalifi olmak suçmuş gibi. İnsanların muhalefet etmelerine bile ipotek koyan bir anlayışla karşı karşıyayız. Her insan hükümetin yıpranmasını bu suretle halk tarafından iktidardan uzaklaştırılmasını isteyebilir. Maalesef bu durum ceza yasamızda henüz suç olarak tanımlanmamıştır. Bir husus asla unutulmamalıdır Serdar Öztürk bu davanın sanıklarından birinin avukatlığını yaparken, avukatlık görevini icra ederken tutuklanmış ve sanık yapılmıştır. Tüm kalbimle inanıyorum ki bu soruşturmada avukat olarak mesleğini icra etmese idi şüpheli ya da sanık konumuna düşmeyecekti. Tehlikeli ve önemli görülmeyecek, takip edilmeyecek, telefon konuşmaları dinlenmeyecek, ama çok daha önemlisi uydurma ihbar mektuplarına ve maillerine malzeme olmayacaktı. Bizzat telefon dinlemesine ilişkin mahkeme kararlarının tarihi dahi bu savımızı doğrulamaktadır. Yine asla şüphe etmiyorum ki kanunun aradığı makul bir nedene dayanmasa da şu an bu salonda avukatlık mesleğinin icrası sebebiyle bulunan tüm meslektaşlarımın telefonları dinlenmektedir. Niçin mi? Koyu bir paranoya nedeniyle çemberi mümkün olduğu kadar genişletmek ve mesleki sebeplerle bile olsa kendileri gibi düşünmeyen hasbelkader karşı safta duran son kişinin de boynuna gerekli görülürse Ergenekon yaftasını asıp cezaevine atabilmek için. Artık olayın ne olduğunu herkes anladı. Çok mu ses çıkıyor? Al telefonlarını dinlemeye. Bul bir bahane. At içeri. Sırada ki gelsin. Bu şekilde soruşturma yapanlara söylemek isterim ki, bu ülkenin yarısını alacak cezaevi yapmak mümkün değildir. Ayrıca bu bumerang her zaman geriye de dönebilir. Serdar Öztürk herhangi bir telefon konuşmasında bu soruşturmayı kafalarına geçireceğim, bütün bilgileri ortaya dökeceğim demiş olsa bunun tek başına suç şüphesi oluşturmasına imkân bulunmamaktadır. Ancak bir ihbar maili yada mektubu gelirde bu mektupta Serdar’ın örgüt üyesi olduğu hatta soruşturma sanıklarından birinin adamı olduğu ve sağda solda ben bu soruşturmayı kafalarına geçireceğim diye söylediği bildirilirse, bu şüphe doğurur. Bu şüphe tabi ki örgüt üyeliği şüphesini de içerir ve dinlenen telefon görüşmesine örgütsel bir nitelik kazandırır. İşte bu sebepledir ki sahte ihbar maillerine ihtiyaç duyulmaktadır. Aksi halde soruşturmanın genişletilmesi mümkün olamaz ve bu soruşturmanın amaçlanan siyasi hedeflere ve sanık sandalyesine oturtulmak istenen insanlara ulaşma ümidi kalmazdı. Dikkat edin. Ne zaman soruşturma duraklasa, soruşturma kapsamında birbiriyle irtibatlandırılması mümkün olmayan alakasız hususların birleştirilmesi ve bağlantı kurulması ihtiyacı hasıl olsa yada soruşturma kapsamında kamuoyuna servis edilen bir hususun çürütülmesi söz konusu olsa bir ihbar mektubu yada maili gelmektedir. Böylece soruşturma yeniden ivme kazanmakta yada kamuoyu nezdinde çürütülmüş olan bir iddianın yeniden itibar kazanmasına çalışılmaktadır. Ayrıca yasadışı olarak elde edilip internet sitelerinde kamuoyuna servis edilen diğer deliller, diğer düzmece deliller ve telefon konuşmalarının davada tartışılmasının yolu açılmaktadır. Bu ihbarların aynı merkezden yapıldığı o kadar bellidir ki, ilk kez bu soruşturmada bir ihbarcı, bir önceki ihtar mektubunun ekinde gönderdiği irtica ile mücadele planının Genelkurmay karargâhında hazırlanmamış olduğuna dair kamuoyunda oluşan kanaate içerlemiş ve açıklama ihbarı yani cevaba cevap dilekçesi göndermiştir. Bu işi tezgahlayanlar, artık bilmelidirler ki komik ve acınacak durumdadırlar. Bu ihbarların başka bir fonksiyonu da savcıların kendiliklerinden iddia etmeye utanacakları yada çekinecekleri kimi iddiaları barındırmaları, bu nedenle de bu iddianamede bu konulara değinmeyi kolaylaştırmalarıdır, ileride iddianameye kaleme alan savcıya bunu da nereden çıkarttın denecek olsa rahatlıkla vallahi ben söylemedim, ihbarcı göndermiş bende iddianameye yazdım diyebilecektir. İşte bu yüzden ihbar mektuplarına ihtiyaç vardır. Genel olarak iddianame incelendiğinde, müvekkilim yönünden atılı suçların delili olduğu söylenen şeylerin atılı suçlarla ilişkilendirilemediği, böyle bir ilişkilendirmenin yapılmasının- da mümkün görülmediği, işyerinde yapılan aramada ele geçen belge veya mermilerin, müvekkilime aidiyeti yönünde inandırıcı deliller gösterilmediği. Bu materyaller üzerinde müvekkilimin parmak izinin bulunmadığı, bu durumun müvekkilimin savunmalarını doğrular nitelikte olduğu. İrticayla mücadele eylem planın sanık Dursun Çiçek tarafından müvekkilime verildiği iddia olunmuşsa da, bu iddianın her iki sanık tarafından kabul edilmediği. Daha önceden birbirlerini tanımadıklarını, hiçbir zaman bir araya gelmediklerini savundukları. Bu savunmaların aksini gösteren herhangi bir delilin bulunmadığı, müvekkilimin avukatlık mesleği nedeniyle aralarında avukat müvekkil ilişkisi bulunan ve bu dosyanın sanığı konumunda bulunan kişilerle yaptığı telefon konuşmalarının şüpheye yer bırakmayan delillerle ortaya konmadığı halde, örgütsel irtibat olarak yorumlandığı oysa konuşma içerikleri incelendiğinde bir avukatın verebileceği hukuki tavsiye ve telkin niteliğinde konuşmalar olduğu. Tamamen özel hayata ya da mesleki faaliyete ilişkin telefon konuşmalarının da anlaşılamayan bir nedenle, iddianame metnine veya ekine delil olarak konulduğu. Neden bu yola başvurulduğuna dair herhangi bir açıklama yapılmadığı. Telefon görüşmelerine dair müvekkil tarafından yapılan izahların iddiadan daha inandırıcı ve gerçekçi olduğu. Müvekkil tarafından yapılan bir kısım telefon görüşmelerinin iddiayı etkisiz kılmamak için kasten iddianameye konmadığının savunulduğu. İddianame eklerine konan bazı belge, evrak ve bilgilerin bizatihi iddianameye yada ekine konmasının suç oluşturması ihtimalinin bulunduğu. Örgütsel irtibat olarak öne sürülen olguların bu hususu kanıtlamaktan uzak olduğu. Ciddi ve özenli bir araştırma yapılmaksızın iddiada bulunulduğu. Müvekkilin bu hususlarda yaptığı açıklamaların hayatın doğal akışına daha uygun olduğu. Savcılık makamının görevli olduğu halde lehe olan delilleri anlaşılmayan bir nedenden ötürü bu aşamaya kadar toplamadığı ve kamu davası açılmasına karar verildiği. Mevcut delillerin iddiayı doğrulamasının mümkün olmadığı. İddialarını son derece yüzeysel olduğu ve bilgi belgeye dayanmadığı. Asılsız olduğu iddia edilen ihbar maillerine istinat ettiği. Sanıklar tarafından yapılan talep ve şikâyetlere karşın asılsız ihbarları yapanların tespitine yönelik herhangi bir araştırma yapılmadığı. Bu durumun makul bir açıklamasının olmasının mümkün görülmediği. İhbarların düzmece olduğu yönündeki savları haklı hale getirdiği. Müvekkilimin hangi eylemden ( bir kelime anlaşılamadı) iddianameye konu suçları oluşturduğunun belli olmadığı. İddianamede eylemlerden bahsedilmediği, aramada ele geçen ancak müvekkilime aidiyeti kanıtlanamayan materyaller üzerinden, soyut iddiaların ortaya atıldığı ve bu kadar yanlışlık eksiklik ve çelişkinin ancak kasten yapılmasının mümkün olduğu şüphe götürmez bir gerçektir.

Kaynakça
Kitap: AKP ve GÜLEN'İ KURTARMA PLANI
Yazar: Serdar Öztürk
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Serdar Öztürk'ün Ergenekon Davası Hakkında Tespitleri

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir