Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Mehmet Ali Ağaca'nın Geçmişi Hakkında Bilgiler

Burada Türkiye'de Bazı Amerikan Uşakları'nın Geçmişi ve ABD Mandacılığı hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Mehmet Ali Ağaca'nın Geçmişi Hakkında Bilgiler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2012, 22:29

Mehmet Ali Ağaca'nın Geçmişi Hakkında Bilgiler

Ağca’nın “sır dosya”sı ve silah kaçakçılığıyla suçlanan bakan

İçişleri Bakanı Haşan Fehmi Güneş, Atatürk Orman Çiftliği’nde bulunan MİT’e ait Marmara Köşkü’nde, gazeteciye silah kaçakçılığı, silah kaçakçılığına karışan milletvekilleri konusunda önemli bir açıklama yapıyordu. Güneş, isim vermeden kabine arkadaşı olan bakanı, silah kaçakçılarına destek vermekle suçluyordu. Aslında Güneş’in isim vermeden eleştirdiği ve silah kaçakçılığıyla suçladığı bakan herkesin dilindeydi.

12 Eylül 1980 öncesi silah kaçakçılığı alabildiğine artmıştı. Mahalleler, caddeler sağ-sol diye bölünmüş, böyle bir ortamda herkes silahlanmak, can güvenliğini kendi sağlamak zorunda kalmıştı. Türkiye’ye inanılmaz ölçüde silah sokuluyor, silah kaçakçıları Bulgaristan’ı üs olarak kullanıyordu. Kaçakçılığı devlet politikası olarak benimseyen Bulgaristan, devlet şirketi Kintex aracılığıyla Türkiye’deki kaçakçılara silah sağlıyor, onlar da “sağcı-solcu” ayrımı yapmadan kim almak isterse onlara satış yapıyordu.

Ünlü kaçakçılar, Bulgaristan’ın başkenti Sofya’da, ünlü Vitoşa Oteli’nde toplanıyor, her türlü pazarlık, silahların nakli, teslim edileceği nokta hep orada konuşulup kararlaştırılıyordu. Onlar arasında Bekir Çelenk’in yeri ve önemi ise çok farklıydı.

Gazeteci-yazar Abdi İpekçi’yi öldüren, cezaevine gireceği gün “Ben buradan kaçacağım” diyen, kaçtıktan sonra Papa II. Johannes-Paulus’a suikast girişiminde bulunan Mehmet Ali Ağca, yıllar sonra Türkiye’ye getirildiğinde mahkemede Bekir Çelenk’in büyüklüğünü şu sözlerle itiraf etti:

“Tüm sırlar, Bekir Çelenk’in ölümüyle kaybolup gitti.”

Garson, gerçekte MİT ajanıydı ve Mehmet Ali Ağca’yı dinliyordu

1980 yılının temmuz ayı. Vitoşa Oteli’nin bahçesinde iki kişi baş başa vermiş “derin” bir konuyu konuşuyor. Yanlarına garson yaklaştığı zaman susuyor, onun uzaklaşmasını bekliyorlardı. Hani haksız da sayılmazlardı. Kendilerine hizmet veren garson, son aylarda bu otelde çalışmaya başlamış bir Türk’tü. Onu ilk tanıdıkları günlerde şüphelenmişlerdi. Çünkü, silah ve sigara kaçakçılığı konusunda Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Müsteşarlığı tarafından geniş bir araştırma yapıldığını öğrenmişlerdi.

Silah kaçakçılarının nerede kaldıkları, kimlerle temas ettikleri, kimin kiminle ortak iş yaptığı, silahların Türkiye’ye hangi yollarla gönderildiği, bunların Türkiye’de kimler tarafından karşılandığı, hangi kaçakçıların hangi örgütlere silah sattığına varıncaya kadar geniş çaplı bir araştırma yapılıyordu. Tekirdağlı Tekin’in de MİT mensubu olduğunu ve bu konularda araştırma yaptığını sanıyorlardı.

Gerçi Tekin iyi bir delikanlıydı. Onların şüphelenmesini gerektirecek bir tutum ve davranış içinde de olmamıştı. Ancak hiçbir şeyi şansa bırakmamaları, açık vermemeleri, iz bırakmamaları gerekiyordu. Tekin’in izinli olduğu günler Sofya’ya gidişini bile takip altına almışlardı. Kiminle buluştuğunu, nereye gittiğim araştırmışlardı. Hele bir seferinde Tekin’in takip edildiğini anlayıp usta bir biçimde takip edenlerden kurtulması şüphe yaratmıştı. Sonraki günlerde, Tekin yine takip edildi. Bu kişinin zararsız, kendi halinde biri olduğu sonucuna varıldı, ancak “ne olur ne olmaz” denerek, açık verilmemesi, yanında dikkatli konuşulması uygun bulundu.

Aslında, başta Tekin’den şüphelenmekte haklıydılar. Tekin, izlendiğini anlayıp, onları ustaca atlattığında, Bulgaristan’da bulunan MİT “irtibat görevlisi”yle buluşmayı başarmıştı. O buluşmada kendisini ele verecek, can güvenliğim tehlikeye sokacak tutum içinde olmaması, gelişmeleri uzaktan izlemesinin şimdilik daha doğru olacağı sonucuna varıldı. Garson Tekin, otelde olup bitenleri yakından gözlüyor, izliyordu. Ancak kendisi de izlendiğini bildiği için dışarı çıktığında dikkat çekici bir şey yapmıyordu.

Herkes Mehmet Ali Ağca’nın Türkiye’den İran’a kaçtığını biliyordu. Ancak, onun Türkiye’ye yeniden döndüğünü ve yurtdışına gittiğini bilen yoktu. Mehmet Ali Ağca’nın Bulgaristan’da bulunduğunu ve Bekir Çelenk’le görüştüğünü güvenlik birimlerine ilk bildiren Tekin olmuştu. Başlangıçta, “O kişiyi Ağca’ya benzetmişsindir” denildiğinde, fotoğrafa bir kez daha baktı, “Hayır yanılmıyorum. Otelde bulunan kişi Mehmet Ali Ağca. Otelde başka bir isimle kalıyor” diye ısrar etmişti.

Baş başa oturan, kısık sesle konuşanlardan birisi Bekir Çelenk’ti. Karşısındaki gence, Bulgarların ilgilendikleri bir projeden söz ediyordu. Bu proje, Papa’ya suikastla ilgiliydi. Ağca, dinliyor, başını sallıyor, “Olmaz, dediğiniz miktar çok az” diyordu. Masadan ilk kalkan Bekir Çelenk oldu. Ayrılırken, dikkat çekmemek için sık sık bir araya gelmemeleri gerektiğini söyledi.

Ağca odasına çıktı. Sinemanın ünlü karakter oyuncusu Erol Taş’ın kahvesinin telefon numarası ezberindeydi. Orayı aradı. Ağca’nın telefonuna çıkan kişi “Oral Ağabey burada. Bir dakika çağırayım” dedi. Telefonda okey taşlarının sesi de duyuluyordu. Ağca, “Şimdi İstanbul’da olsam herhalde ben de okey oynuyor olacaktım” diye geçirdi içinden. Türkiye’yi nasıl da özlemişti...

Oral Çelik telefona geldi. “Sen misin?” dedi. Karşıdan, “Çok iyi bir iş aldım. Bu iş için senin bana yardım etmen gerekiyor. Buraya gel, konuşalım” sözleri geldi. Oral, daha kısık bir sesle, “Fazla konuşmana gerek yok. Orada görüşürüz” dedi. Telefonu kapattı. Okey oynadığı masaya gitti, “Kimdi arayan?” diyenlere, “Memleketten aradılar. Gelmemi istiyorlar” dedi. Okey tahtasında ters çevirdiği iki “joker”i vardı. Taşlarla oynadı, yerlerini değiştirdi, “Dönmeyeceğim, açıyorum” dedi. Partinin sonunu beklemeden “Gitmem lazım” diyerek oradan hemen ayrıldı.

Ağca’nın on gün süren gizli sorgusu

ilk kez bu kitapta yayımlanan belgeler arasında Mehmet Ali Ağca’nın İtalya’da alınan ifadesi de yer alıyor. 16 haziran 1983 tarihinde başlayan ve 27 haziranda son bulan sorgu, aslında Ağca için “en mutlu” günlerdi. Türk görevliler sayesinde yalnızlıktan kurtulmuştu.

Roma’nın Rebibbia Cezaevi. Tarih 16 haziran 1983, saat 09.35. İtalyan yargıç Martella’nın yanında Türk yargıç Binbaşı Önder Ayhan ve askeri savcı yardımcısı Tevfık Tunç Onat, İtalyan kâtip Amaldo Casano ile Türk tercüman Rafet Altındağ, Ağca’nın avukatı D’Ovidio da bulunuyor.

Az sonra odaya Mehmet Ali Ağca giriyor. Yargıç Önder Ayhan, Savcı Tevfık Tunç Onat ve tercüman Rafet Altındağ, açılan kapıdan içeri giren kişiyi hemen tanımışlardı. Ağca da, karşısındakilerden üçünün Türk görevliler olduğunu anlamıştı. Uzun süredir cezaevinde yalnız kalıyordu. Sıkılmıştı. Onları görünce içinden sevindi. Belli etmemeye çalıştı. Sorgunun hemen bitmesini istemiyor, günlerce sürmesini, her gün onların gelmesini arzuluyordu. Nasıl olsa cevaplan işine geldiği gibi verecekti. Bazen, sorgucular çelişkileri belirleyip yeni bir sorgu gününde çelişkilerle ilgili sorular yöneltecekti.

Üç Türk görevli, Ağca’nın halini hatırını sormadı. Hemen sorguya başlamak istiyorlardı. Ağca’ya, önce kimlik bilgilerine ilişkin sorular yöneltileceği, ardından sorguya geçileceği belirtildi; cevaplamayı reddetmesi ya da yalan beyanda bulunması halinde karşılaşacağı sonuç hatırlatıldı. Ağca, kendisine söylenenleri dinlerken “Anlıyorum, evet evet anlıyorum” diyordu.

Ağca, 157 sayfa tutan ifadesinde tam 73 ayrı konuda sorgulandı. Bu sorguda da Abdullah Çatlı, Bekir Çelenk, Oral Çelik, Abuzer Uğurlu’yla ilgili önemli ayrıntılar yer alıyor. Bu ifadede, Ağca, Bekir Çelenk’in aracılığıyla Bulgar ajanlarından Papa’ya suikast görevini ve karşılığında alacağı parayı açıklıyor: 3 milyon Alman markı.

Oral Çelik 1980 yılının ağustos ayı başlarında Sofya’ya geldi. Vitoşa Oteli’ne gitti. O akşam, Bekir Çelenk’in odasında buluştular. Odada Bekir Çelenk, Mehmet Ali Ağca ve Oral Çelik vardı. Papa’ya suikastın yeri ve zamanını konuşuyorlardı.

Mehmet Ali Ağca, Vitoşa Oteli’nde Bekir Çelenk’in odasında gerçekleşen görüşmeden sonra konunun ayrıntılarını aynı hafta içerisinde otelin Çin Lokantası’nda bir kere daha buluşarak görüştü. Bu kez başkaları da vardı. Ağca, onların kimler olduğunu da isim vermeden açıklıyor:

“Bu buluşmaya iki Bulgar yetkilisi de katıldı. Görüşme sırasında, Oral Çelik, Papa’ya karşı girişilecek suikasta hazır olduğunu bildirdi. Daha sonra kendisi Abuzer Uğurlu’yla kaçakçılık faaliyetlerine devam etmek ve bana Faruk Özgün adına düzenlenmiş sahte pasaportu sağlamak üzere Türkiye’ye döndü. Daha açıkçasını belirteyim ki Çelik’in Bulgaristan’a gelmiş olduğunu Türk hâkimlerine bildirmeye şimdi karar verdim. Daha önce bu hususta bir şey söylememiştim.”

Resim
Ağca’yı sorgulamak için İtalya'ya gönderilecek yargıç ve savcıya önce brifing verildi, sorulacak sorular belirlendi.

Kaynakça
Kitap: Taşeron Mesih
Yazar: Saygı Öztürk
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Mehmet Ali Ağaca'nın Geçmişi Hakkında Bilgiler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2012, 22:31

Viyana’da buluşanlar Çatlı, Ağca ve Oral Çelik’ti

Ağca, Roma’daydı. Cenevre’de bulunan Oral Çelik’e telefon etti. Viyana’da tren garında buluşmak üzere sözleştiler. Garda, sanki birbirlerini yıllardır görmüyorlarmış gibi hararetle sarıldılar. Oral Çelik, “Abdullah Çatlı da buradaymış” dedi. Ağca, Çatlı’nın çok iyiliklerini görmüştü. Onun Ankara’da saklanmasına, yurtdışına kaçışına hep o yardımcı olmuştu. Gelmişken Abdullah Çatlı’yı da mutlaka görmek, onunla konuşmak istiyordu.

Abdullah Çatlı da Londra’dan Viyana’ya gelmişti. Onunla da buluştu. O sıralarda Mehmet Şener de Viyana’da bulunuyordu. Ağca’nın orada olduğunu öğrenince ziyarete geldi. Oral Çelik, Abdullah Çatlı, Mehmet Şener bir dil okuluna kayıtlı gözüküyorlardı. Bu yolla usulüne uygun olarak ikamet izni almışlardı. Onların ne yapacaklarını, neyi planladıklarını kimse bilmiyordu.

Çatlı, Ağca ve Çelik bir araya geldiklerinde, Ağca birden “Papa’ya suikast düzenleyeceğim” dedi. “Ne diyorsun sen Mehmet Ali?” derken Çatlı’nın hayli şaşırmış olduğu sesinden anlaşılıyordu. Ağca, bu konuda kararlı olduğunu belirtiyor, Çatlı ise, Türkiye dışındaki herhangi bir terörist eyleme karşı olduğunu ve bu nedenle, Türk toprakları dışında hiçbir terörist eylem kararına katılmayacağını söylüyordu. Ağca, o günlerde neler yaptığını şöyle açıklıyor:

“Papa’ya suikastı ben ve Oral Çelik tartışıyorduk. Viyana’da bulunduğumuz sırada Musa Serdar Çelebi ve Bekir Çelenk’le telefon görüşmelerimiz oldu. Çelebi, Almanya’da Frankfurt’taydı. Çelenk ise Bulgaristan, Almanya ve Viyana arasında gidip gelmekteydi. Çelenk’e telefon etmemizin nedeni, silah ve mühimmat için kime başvuracağımızı öğrenmekti. Çelenk, Viyana’ya Oral Çelik’in evine telefon etti. Silah ve mühimmat işinin ayrıntılarını konuştular. Daha sonra ben ve Çelik suikastı ne zaman yapmamız gerektiğini kararlaştırmak için konuştuk. Oral Çelik’in beraberinde dört beş silahla Almanya’ya gitmesine karar verdik. Çelik Almanya’da önce Köln’e, daha sonra Münih’e gizlice geçecekti. Bu noktada şunu belirtmeliyim ki, silahlan Almanya’ya gitmeden önce Oral Çelik ve ben satın aldık, ancak iki tanesini de Abdullah Çatlı’ya bırakmıştık.”

Resim
Roma Mahkemesi Soruşturma Bürosu’nun tutanağı.

Resim
Mehmet Ali Ağca’ya cezaevinde Türk yetkililer 73 ayrı konuda soru yöneltti. On gün süren sorguda yargıç ve savcı Ağca’yı çapraz sorguya tuttu.

Para bankaya yatacaktı

Viyana’dan Zürich’e gittiğini, Musa Serdar Çelebi’nin de Türk Federasyonu Başkanlığı göreviyle ilgili faaliyeti nedeniyle Zürich’e geldiğini öğrendiğini anlatan Mehmet Ali Ağca, her sözcüğü seçerek kullanıyor:


“Musa Serdar Çelebi’yle buluştuk. Bekir Çelenk tarafından bir Alman bankasına yatırılacak 3 milyon markın yatırılıp yatırılmadığım bize Musa Serdar Çelebi bildirecekti. Çelebi’nin suikastla doğrudan ilgisi vardı. Zira Çelenk tarafından yatırılacak paranın bir kısmı onun olacaktı. Çelebi, kaçakçılık faaliyetleriyle ilgili olarak Çelenk’le ilişkilerini geliştirmek istiyordu.”

Ağca, 10 nisan 1981’de yanında 10 000 İsviçre frangıyla birlikte Roma’ya döndü. Roma’da üç dört gün kaldı. Bir üniversiteye kaydoldu. Faruk Özgün adına düzenlenmiş ikametgâh izni, kimlik kartı aldı. İki gün sonra Roma’ya döndü. İfadesinin bu bölümünde gittiği ülke ve şehirleri sıralayan Ağca, Papa’ya uzanan suikast zincirinin son halkasını şöyle anlattı:

“Milano’dan telefon etmiş olduğum Ömer Bağcı, içinde tabancanın bulunduğu paketi bana ulaştıracaktı. Bu iş için otomobille geldi ve kararlaştırdığımız yer olan Milano tren istasyonunun yakınlarında buluştuk. Bana paketi verdiğinde içindekinin ne olduğunu çok iyi biliyor gibi görünüyordu. 9 mayıs gecesi trenle Milano’dan Roma’ya hareket ettim. Otele yerleştim. 13 mayıs günü saat 17.00’ye doğru kendisine tabancayla ateş ederek Papa’ya suikastta bulundum.”

Abdi İpekçi cinayeti ile Papa suikastı arasında ilgi var mı?

Türk görevliler, Ağca’ya her konuyla ilgili sorular yönettiler. İşte bu sorulardan bazılarına Ağca’nın verdiği cevaplar:

- Abdi İpekçi ile Papa suikastları arasında bir ilgi var mı?

- Abdi İpekçi’nin öldürülmesi ile Papa’ya yapılan suikast arasında hiçbir ilişki, bağ ya da ilgi yoktur. Her ikisi de kendi başlarına bir olaydır. Papa’ya karşı yapılan suikastta, benimle birlikte başkalarının da (bir ya da iki kişi) karışmış olup olmadıklarına ilişkin soruya gelince, burada ve şimdi böyle bir soruya cevap vermek istemiyorum.

- Siz ve içinde bulunduğunuz örgütün Papa’ya suikast tertiplemekten bir çıkarı var mıdır? Özel olarak bundan ne gibi bir avantaj gelebileceğini söyleyiniz.

- Bu avantajın bedeli ödenecek 3 milyon Alman markı. Bu konuda söyleyecek başka bir şeyim yoktur.

- Papa’ya karşı suikastta icra planına ilişkin olarak Türkiye’den başka kimseler de katıldılar mı?

- Bu soruya cevap vermek istemiyorum.

- Suikast planının hazırlanmasının Türk topraklan dışında gerçekleştiğini söyleyebilir misiniz?

- Bu programlama Türkiye’de değil de Bulgaristan ve İtalya’da yapıldı.

- Sizin Maltepe Cezaevi’nden ve dolayısıyla Türkiye’den de kaçmanız ile Papa’ya yapılan suikast arasında herhangi bir bağlantı var mı?

- Cevap vermek istemiyorum.

- İpekçi’nin öldürülmesi ve Papa suikastından başka herhangi bir eyleminiz var mı?

- Hayır. Asla.

Ağca, üniversiteye sahte belgeyle kayıt yaptırdı

Ağca’nın sorgusu öğrencilik yıllarından başlıyor. Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ne kayıt yaptırdığı dönemde nerede yatıp kalktığı, hangi kişi ve kuruluşlarla ilişkili olduğu, masraflarım nasıl karşıladığı soruluyor. Ağca’nın o dönemde burslu okuduğu ortaya çıkıyor. Ayrıca vefat eden babasının emekli aylığından payına düşeni aldığını belirtiyor. Terörizmle ilgisi bulunan kişi ve gruplarla o dönemde birlikte olmadığını söylüyor.

Bu sorular Ağca’nın hoşuna gitti. Yıllar öncesine döndü. Ankara’ya ilk geldiği günü anımsadı. Malatya otobüsünden Ankara otobüs terminaline indiği anı hatırladı. Kalabalığı görüp “Ben burada kaybolurum” diye korktuğu aklına geldi. Terminalden çıktığında ilk gördüğü paraşüt kulesi ve Kore anıtı oldu. Nereye gideceğini bilemedi. Kaldırımın üzerine oturdu. Geleni geçeni seyretti. Yanma bir taksi yaklaştı. Şoför “Hemşerim gel gideceğin yere götüreyim” dedi. O “Sağ ol abi. Biri beni almaya gelecek. Onu bekliyorum” karşılığını verdi. Otobüs durağı bir anda doluyor, otobüs gelince birkaç kişi dışında hemen hepsi otobüse binip gidiyorlardı. Önden binildiği, arkadan inildiği dikkatini çekti.

Ankara’ya ilk geldiği gün aklından geçerken, içinden “Hey gidi günler hey” dedi. Kayıt için fakülteye gidişini, kendisinden önce kayıt kuyruğunda bekleyen kızı hatırladı. O da uzaklardan gelmişti. Onun Sivaslı olduğunu öğrendiği zaman “Ehh... Hemşeri sayılırız, ben de Malatyalı’yım” demişti. O gün, kayıt belgelerine adını yazdığı Mehmet Keser aklına geldi. Savcının “Şimdi size soracağım soru şu” sözleriyle kendine geldi.

Ağca’nın üniversiteye kaydını yaptırdığı dönemde adres olarak “Mehmet Keser eliyle Atatürk Öğrenci Yurdu-Ankara” adresini veriyor. Keser, Ağca’yla aynı okulda değil. Bu kişinin adresini vermesinin nedeni soruluyor. Ağca, şöyle cevaplandırıyor:

“Üniversiteye kaydolduğum sırada üzerimde Ankara’da bulunacağım adresin de yazılması gereken formları doldurmak zorundaydım. O zaman adresim olmadığından tanıdığım ve hemşerim olan Mehmet Keser’e adresini verip veremeyeceğini sordum, iznini aldıktan sonra o adresi verdim. Açıklamam budur.”

Oysa Mehmet Keser, sorgusunda Mehmet Ali Ağca’yı tanımadığını, üstelik o dönemde Atatürk Öğrenci Yurdu’nda kalmadığını belirtiyor. İşte ilk şaşkınlık daha sorgunun başında beliriyor. Ağca’nın bilinmeyenlerini ortaya çıkarmak öyle kolay kolay mümkün olmuyor.

Türk yargıç ve savcı bu durumu hatırlatıyorlar. Ağca’ya Mehmet Keser’in ifadesini okuyorlar. Ağca konuşuyor:

“Beyanımda ısrar ediyorum. Yeniden vurgulamak isterim ki Mehmet Keser ile benim aramda dostluk değil de Malatya’da aynı okulda okumuş olmamızdan dolayı basit bir tanışıklık vardı. Okuldan sonra bu devam etmediği için pek muhtemeldir ki Keser bu olayı unutmuş olsun. Ayrıca bu durumun fazla da bir önemi yok. Keser’in adresini kendi ikametgâhım gibi gösterirken Ankara Üniversitesi’ne kaydımın usulüne uygun olarak yapılabilmesi için yazılı olarak cevaplandırmam gereken formlardan bir soruyu cevaplamaktan başka hiçbir amacım olmamıştır.”

Ağca, Ankara Üniversitesi’ne kaydolduktan bir yıl sonra oradaki öğrenimini bırakıyor, İstanbul’a gidiyor. İstanbul’da üniversite sınavına giriyor. Gerçekten 1978 yılında Mehmet Ali Ağca diye sınava giren gerçek Ağca mı? Ağca İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ni kazanıyor. Türk görevliler bu konudaki çelişkileri aktarıyorlar. Ağca, Ankara’dan ayrılışını, İstanbul’a gidiş nedenini yine kafaları karıştıracak şekilde şöyle cevaplandırıyor:

“İstanbul’a nakletmemin sebebi tamamen öğrenciliğe ilişkindir. Çünkü bana İstanbul Üniversitesi’nin iktisat Fakültesi’ne kaydolmamı tavsiye etmişlerdi. Yarışma sınavına bizzat kendim girdim ve sınavı başardığım için de kaydımı yaptırdım. Doğrusunu söylemem gerekirse kendi adıma sahte bir belgeyle benden daha hazırlıklı olan, üniversite sınavını daha kolaylıkla başarmayı garanti eden bir kimseyi kendi yerime sınava sokmayı istemedim değil. Ancak şimdi bu kimsenin adını hatırlayamıyorum. Nitekim bunu gerçekleştirebilmek için fotoğrafın gerekli rötuşlan yapıldıktan sonra bu şahsın bir fotoğrafı İstanbul Üniversitesi’ne verilmişti. Daha sonra üniversite tarafından tanzim edilen kimlik belgesi üzerinde bu şahsın fotoğrafı vardı.”

Mafyanın emrine girince, Ağca’nın kazancı artıyor

Ağca iktisat Fakültesi öğrencisi olmuştu. Yaşam ve okul giderleri büyük miktarlara ulaşıyordu. Yetim maaşıyla okumaya çalışan Ağca nasıl oluyordu da bu kadar para harcayabiliyordu? Bunun cevabını Ağca şöyle veriyor:

“Şunu söyleyebilirim ki benim ekonomik durumumda iyiye doğru bir değişiklik meydana gelmişti. Zira Türk kaçakçılar ve Türk mafyasıyla ilişkilerim başlamıştı, ilave etmek istediğim bir husus, kendilerinden bu tür kolaylıklar ve yardım istediğim kimselerden hemen hiçbiri benim faaliyetlerimi bilme durumunda değillerdi.”

Ağca’ya hemen cümlesinin bitiminde “Faaliyetlerim derken neyi kastediyorsunuz? Hangi mafya mensuplarıyla ilişki içindeydiniz?” soruları yöneltiliyor. Ağca bu sorulara önce mafya mensuplarının isimlerini vermekle başlıyor:

“Türk mafyası ve sigara kaçakçılarından doğrudan doğruya ve bizzat ilişki kurduğum kişiler olarak şu isimleri verebilirim: Abuzer ve Sabri Uğurlu kardeşler, Hacı Mirza, Mehmet Mirza. Sadece tanışma imkânı bulduklarım ise Abuzer ve Sabri Uğurlu’nun babaları Hüseyin Uğurlu’dur diyebilirim. O zamanlar Kadıköy’de Abuzer Uğurlu’nun bürosunda Bekir Çelenk’le tanıştım. Bana onu Abuzer Uğurlu tanıştırdı. Özel olarak Abuzer ve Sabri Uğurlu’yla olan ilişkilerime gelince şunu söyleyebilirim. Onlar her türlü kaçakçılığı yapıyorlar. Özellikle silah ve sigara kaçakçılığıyla uğraşıyorlar. Ben onların sadece sigara kaçakçılığına katılıyordum. Uğurlu ailesi, politik durumdan yararlanarak kendilerine şahsi çıkar sağlamayı bir itiyat haline getirmişti, isimlerini verdiğim diğer kaçakçılar da aynı şekilde hareket ediyordu.”

Ağca’nın bu açıklamaları, sorgu sırasında odada bulunan avukatı D’Ovidio’nun canını sıkmıştı. Ağca’ya sanki “Konuşma” der gibi işaret ediyordu. Ama Ağca aldırmıyor, konuşmaya devanı ediyordu. Avukat D’Ovidio yerinden kalktı ve odadan sinirli bir biçimde ayrıldı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Mehmet Ali Ağaca'nın Geçmişi Hakkında Bilgiler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2012, 22:33

“Hem sağ hem solla ilişkiliydim”

Sorgunun bu bölümünde Türk görevliler ayrıntılara girmek istedi. Ağca, âdeta “çapraz sorgu”ya alınmıştı. İşte sorgunun üçüncü bölümünde Ağca’ya yöneltilen sorular ve Ağca’nın cevapları:


- 1978’de İstanbul Üniversitesi’ne kayıt olduktan sonra kiminle birlikte oturdunuz, kiminle arkadaşlık ettiniz, nerede ikamet ettiniz, kimlerle ve hangi örtülü gruplarla ilişkiye girdiniz, öğrenim ve diğer giderlerinizi nasıl karşıladınız?

- Türk makamlarının bildiği gibi çeşitli otellerde kaldım. Bunlardan bazıları Dali Oteli, Şahinler Oteli’dir. Hiçbir arkadaşın evinde ve hiçbir öğrenci yurdunda kalmadım. Kısa bir süre sadece Üsküdar’da yeğenimin evinde misafir olarak kaldım. O zaman beni birkaç kez Ankara’ya götürdüler. Ankara’da Demetevler’de bulunan arkadaşım Yılmaz Salman’ın evinde kaldım. Bu dönemde birçok kişi tanıdım ve arkadaşlık yaptım.

Bunlar arasında Oral Çelik ve Yavuz Çaylan da vardı. O zamanlar ben Türkiye’de karışıklığı artırmak amacım güden sağdaki antikomünist politik gruplarla ilişki içindeydim. Aynı zamanda kapitalizmle mücadele ve Türkiye’nin NATO’dan çıkarılması için mücadele eden solla da ilişki içindeydim. Çünkü bu gayeleri ben de büyük ölçüde paylaşmaktaydım. Şunu da belirteyim ki, 1978 yılı başlarında memleketlim Teslim Töre’yle birlikte Suriye’ye gittim. Orada Bulgarlar tarafından denetlenen bazı Bulgar uzmanlar tarafından yetiştirildik. Bu eğitim teorik ve pratik olarak hafif silahların kullanılması, patlayıcılar, soğuk savaş kavramları, hükümet darbelerinin gerçekleştirilmesi, ihtilaller tarihi üzerineydi. Suriye’de Teslim Töre’yle birlikte bir ay kaldıktan sonra Türkiye’ye döndük. Suriye’de bulunduğum dönemde Teslim Töre, Şam’a götürüldü ve Bulgaristan Büyükelçiliğinden birisiyle görüştü. Bu şahıstan aldığı mali yardımla Türkiye’de daha önce mevcut olan Emeğin Birliği, İplik-lş sendikası gibi iki kuruluşun güçlendirilmesi mümkün olmuştur.

- Bu zaman zarfında MHP ve Ülkücülerle ilişkiniz oldu mu?

- Evet Ülkücülerle çok ilişkim oldu. Fakat ne bu örgüte ne de bu örgütle ilişkisi herkes tarafından bilinen MHP’ye hiçbir zaman üye olmadım.

- Abdullah Çatlı’yı tanıdınız mı, eğer cevabınız “evet” ise hangi ilişkiler içindeydiniz?

- Yanlış hatırlamıyorsam Abdullah Çatlı’yı ilk olarak 1980 yılında İstanbul’da tanıdım. Çatlı, Ülkücülerin başlarından biriydi. Bununla beraber o zamanlar önemsenecek bir ilişkim olmadı. 1981 yılında Avrupa’da birçok defa muhtelif vesilelerle gördüm. Karşılaşmalarım Viyana’da oldu. Belki yararlı olur diye söylüyorum: Bildiğim kadarıyla Çatlı, 1980 yılı sonbaharında sahte pasaport taşımaktan dolayı Londra Havaalanı’nda tutuklanmıştı. Buna karşılık, onun gerçek kimliğini öğrenen ingilizler, onu kendi topraklarından dışarı çıkararak ondan hemen kurtuldular.

- Oral Çelik’le tanıştınız mı?

- Oral Çelik’i, Malatya’da birlikte lisede okuduğumuz zamandan beri tanıyorum. Çelik belli bir politik ideolojiye sahip olmaktan çok, büyük bir maceraperestti. Belli hiçbir uğraşı yoktu. Aramızda daima iyi dostluk ilişkileri mevcut olmuştur. Bu ilişkilerden özel anlam ve önemi nedeniyle daha ilerde söz etmeyi yararlı görüyorum.

- Yalçın Özbey’le tanıştınız mı?

- Evet. Kendisi Aksaray’da emlak komisyonculuğu yapar. Onunla birlikte iki dükkân açmıştık. Bunların masraflarım karşılamak için kendisi Abuzer ve Sabri Uğurlularla yapılan kaçakçılık faaliyetlerinden elde ettiği kazançtan yararlanıyordu.

Sorguda Mehmet Şener, Haşan Hüseyin Şener, Yılma Durak, Recep Öztürk’le ilgili sorular yöneltiliyor. Ağca, Yılma Durak için “Sağ terörizmin beyinlerinden biri olduğunu biliyorum. Kendisini şahsen tanımıyorum” diyor.

Bu soruların cevaplan alındıktan sonra, sorgulamaya saat 13.45’te ara verildi. Oturuma saat 15.00’te yeniden başlanacaktı.

Ağca’nın hesabına para akıyor

Ağca’nın Roma’daki cezaevinde sorgusunu yapan askeri savcı yardımcısı Tevfık Tunç Onat ile Yargıç Binbaşı Önder Ayhan, Ağca’nın hesabındaki paraların kaynağını araştırıyorlar. Yalnız Ağca’nın hesaplarında değil, annesi Müzeyyen Ağca’nın da Malatya Ziraat Bankası Şubesi’ndeki hesabında büyük hareketlilik yaşanıyor. Ağca, sorulan şöyle cevaplandırıyor:


- Akbank Beyazıt Şubesi’ndeki hesabınıza 25 eylül 1978 günü 100 000 lira yatıran kimdir?

- Zannederim ki, 100 000 değil, 50 000 liradır. Her ne hal ise büyük bir meblağ değil. Bu parayı sadece benim kullanabileceğim bir hesaba ben kendim yatırdım. Bunun nereden geldiği soruluyorsa, unutmamak gerekir ki, ben artık Uğurlu kardeşler ve Mirza ailesi gibi örgütlere dahil olmuştum. Özellikle, para ya kendileriyle işbirliği yaptığımız bunlardan ya da bazı işadamlarından şantaj yoluyla elde edilebiliyordu. Örneğin bir pasajda dükkân ve yine İstanbul’da bir otopark sahibi olan Necdet gibi. Gerekli parayı bulmak için çalışan Oral Çelik’ti. Ve bu baklından da kendisi bütün örgütün sorumluluğunu taşıyordu.

- Aksaray’da Türk Ticaret Bankası’nda bir başka hesabın da sahibi olduğunu biliyoruz. Bu hesaba Yalçın Özbey isimli bir şahıs tarafından 150 000 yatırılıp yatırılmadığı sorulmaktadır. Eğer yatırılmış ise bu paranın neden ve hangi amaçla yatırıldığı, hangi işlerde kullanıldığı, aşağı yukarı yatırılış tarihlerini belirtin.

- Bu parayı da yine ben yatırdım ve benim örgütüme dahil bulunan Yalçın Özbey’in adresini kullandım. Bu paranın kaynağı da bir önceki sorunun cevabında sözünü ettiğim yerlerdi. Buna karşılık parayı aynı bankanın Gebze şubesine naklederek, orada bir arsa satın almak için çektim. Bir işadamı gibi davranmak gerekiyordu. Bununla beraber, bu para daha sonra başka ihtiyaçlarımızın giderilmesinde kullanıldı. Şu anda bu paranın hangi tarihte yatırılmış ve hangi tarihte çekilmiş olduğunu hatırlayacak durumda değilim. Şunu eklemek istiyorum ki, Yalçın Özbey, benim oturmam için İstanbul’da International Oteli yakınlarında küçük bir daire bulmuştu. Bu apartman dairesi daha sonraları örgütümüzün faaliyetlerinin idare edildiği bir üs olarak kullanıldı.

- Yapı Kredi Bankası’nın Gebze şubesinde 29 aralık 1978 tarihinde sizin adınıza kimin hesap açtığını ve bu hesaba kimin 250 000 lira yatırdığını söyleyin. Bu paranın nasıl ve ne zaman elde edildiğini “Aksaray, Mustafa Kemal Caddesi, Tintaş Iş Hanı, 42/3” olarak bankaya kaydedilen adresin kime ait olduğunu ve bu adreste bulunan kişilerle ilişkinizin niteliğini söyleyiniz.

- Aslında bu yeni bir hesap olmayıp, İstanbul Türk Ticaret Bankası’ndaki 150 000 liranın Gebze Yapı Kredi Bankası’na naklinden başka bir şey değildir. Bu meblağa ben elimde bulunan 50 000 lirayı ilave ettim. Sözünü etmiş olduğunuz adres de Yalçın Özbey’e aittir.

- Gebze ve İzMİT’te akraba ya da arkadaşlarınız var mı?

- Ne Gebze’de ne de İzMİT’te akraba ve dostum vardır.

- İpekçi’nin öldürüldüğünün ertesi gün İzMİT’e gittiğiniz ve orada bir gün kaldığınız bilinmektedir. Bu hususta ne diyeceksiniz?

- Böyle bir şey hatırlamıyorum.

- Gebze’de büyük çapta kaçakçıların bulunduğundan haberiniz var mı?

- Evet, orada büyük kaçakçılar vardır ve bunlar arasında Çayırovalı Osman adlı birinden benim örgütüm silah satın almıştır. Bununla beraber, benim oraya gitmemin bu tür bir faaliyetle hiçbir ilgisi yoktur.

- Elimizdeki belgelere göre 29 aralık 1978 günü Yapı Kredi Bankası Gebze Şubesi’ne yatırmış olduğunuz 200 000 lira 4 ocak 1978 günü aynı bankanın Malatya şubesinden çekilmiştir. Bunu açıklayın ve parayı kimin çektiğini, nerede kullandığım belirtiniz.

- Bu işlemi ben yaptım. Parayı çektim. Çünkü Gebze’de almak istediğim arsa işi olmadı. Bu para daha sonra örgütün çeşitli ihtiyaçtan için kullanıldı.

- Anneniz Müzeyyen Ağca’nın 15 ocak 1979 tarihinde Ziraat Bankası Malatya Şubesi’ne yatırmış olduğu parayı nasıl elde ettiğini söyleyin. Neden çok kısa bir zaman sonra yani 4 şubat 1979 tarihinde bu paradan 50 000 lira çekildi ve bu meblağ nasıl harcandı?

- O tarihlerde, aileme yardım ettim. İçleri rahat etsin diye çalıştığımı söylüyordum. Aslında var olmayan işler yaptığımı gösteren birtakım belgeleri de, onlara ibraz ediyordum. Hemen ekleyeyim ki, aileme yardım eden sadece ben değildim. Belçika’da bulunan teyzem, Almanya’da bulunan amcam da yardım ederlerdi. Ben de, kendilerine birkaç defa ufak miktarda paralar yolladım. 4 şubatta çekilen 50 000 liralık miktar hakkında herhangi bir şey söyleyemeyeceğim. Dolayısıyla bu paranın nasıl sarf edildiğini bilmem.

- Bütün ailenin eline üç ayda bir emekli maaşı olarak 15 000 lira emekli maaşı geçmesine rağmen, ailenizin 1978 eylül ayından başlayarak böyle yüksek meblağlara sahip olduğunu nasıl izah edersiniz?

- Bunun başlıca nedeni benim yapmış olduğum yardımlardır. Bu hususu da daha önce belirtmiştim.

Çayırovalı Osman: “Ağca’yı tanımam”

Mehmet Ali Ağca, “Çayırovalı Osman”dan yani Osman İmamoğlu’ndan sıkça söz ediyor, hatta örgütü adına bu kişiden silah aldığını açıklıyor. Çayırovalı Osman, o günlerde silah kaçakçılığı suçundan Mamak Askeri Cezaevi’nde tutukluydu. Ankara Emniyet Müdürlüğü Siyasi Şube’de görevli Emniyet Amiri Cevdet Saral, Çayırovalı Osman’ı sorguladı. Çayırovalı, Ağca için şunları söyledi:

“Terörist Mehmet Ali Ağca’yla uzaktan yakından hiçbir ilişiğim olmamıştır. Kendisini hayatımda hiç görmedim. Yapı Kredi Bankası Gebze Şubesi’ndeki hesabına 200 000 lirayı da kimin yatırdığını bilmiyorum. Kaçakçılık faaliyetlerinde bulunduğum ve bundan dolayı halen tutuklu olduğum aşikârdır. Ancak şunu kesinlikle ifade etmek istiyorum: Yasadışı faaliyette bulunan örgütlere silah ve benzeri mühimmat temin etmedim. Siyasi amaçlı olmak şartıyla hiç kimseye maddi yönden destek olmadım.”

Ağca yakalandığında, nikâh masasında titreyen biri vardı

Abdi İpekçi cinayetinden aylar sonra Mehmet Ali Ağca, Marmara Kıraathanesi’nde yakalandığı zaman üzerinde Kemal Mıhçıoğlu adına düzenlenmiş nüfus cüzdanı bulunmuştu. Ağca’nın sorgusu 30 haziran 1979 tarihinde tamamlanmasına rağmen, kimliğini kullandığı Kemal Mıhçıoğlu’nun ifadesinin alınmasına yıllarca gerek bile duyulmadı. Oysa Kemal, Ağca’nın yakalandığını, üzerinde kendi adına düzenlenmiş nüfus cüzdanı çıktığını öğrendiğinde “yandım anam” demişti.

Adana’da oturan ve dekoratör olarak çalışan Kemal Mıhçıoğlu,

1978 yılında Malatya’ya vitrin düzenlemeye gitmişti. Yıldız Mağazası’nın vitrinini düzenliyordu. Yaptıklarına, arada bir vitrinin dışına çıkıp bakıyor, “şurası olmamış” deyip yeni baştan düzenlemeye girişiyordu. O gün akşama kadar vitrinin ancak yarısını düzenleyebilmişti.

Tezgâhtar Mustafa, “Kemal Abi, bizim gariban bir arkadaşımız var, onun da vitrinini bir düzenlesen” dedi. Kemal, “Hatırın için yaparım” karşılığını verdi. Birlikte mağazaya gittiler. Zaten mağazanın küçük bir vitrini vardı. Çok uğraşmadan işini bitirdi. Mağaza sahibi, “Yemek yemeden seni göndermem” dedi. Üçü yemeğe gittiler. Yemekte rakı içtiler. Saat ilerlemişti. Mustafa, “Hadi biraz eğlenelim” denilince onlarla birlikte pavyona gitti.

içiyorlardı. Pavyon bir anda karıştı. Sandalyeler havada uçuşuyor, kimin kime yumruk salladığı bilinmiyordu. Kemal’in kafasına da birisi sandalye indirdi. Kemal de onun kaşına yumruğu vurdu. Adamın yanlan kaşından kanlar akmaya başladı.

Onlar oturmaya devam ettiler. Aradan yirmi dakika geçti. Kaşı yarılan genç, arkadaşlarıyla birlikte yeniden pavyona geldi. Küfrederek Kemal’e doğru yaklaşmaya başladı. Pavyonda bulunanlardan bazıları yeniden kavga çıkmaması için çabalıyordu. Pavyonun iki görevlisi, Kemal’i bir odaya çektiler. Kim olduğunu öğrenmek için nüfus cüzdanını alıp incelediler. Kemal’in nüfus cüzdanını inceleyen adam kimliği cebine koydu. Kemal’in, “Versene nüfus cüzdanımı, daha yeni değiştirdim” demesine karşılık karşısındaki, “Biraz bizde kalacak. Madem yarın vitrin düzenlemeye devam edeceksin, o mağazaya gelir yarın veririz” dedi.

Kemal Mıhçıoğlu, onların yanından ayrıldıktan sonra kendisini kapı önünde bekleyen tezgâhtar Mustafa’yla birlikte karakola gitti. Olayı anlattı. Polislerden biri, “Kardeşim, madem adam yarın nüfus cüzdanını vereceğini söylemiş, sen de yarın alırsın” dedi. Kemal, ne diyeceğini bilemedi. Düşündü, “Olur abi” deyip karakoldan ayrıldı.

O gün de işi uzun sürdü Kemal’in, işi bittikten sonra kimliğini getirirler diye bekledi. Ancak getiren olmadı. Tezgâhtar Mustafa’ya “Sen onları bilirsin, bir de sen gidip iste” dedi. Mustafa döndüğünde, “Valla yalvardım Kemal Abi ama bana da vermediler” dedikten sonra, “Seni Avcılar Kulübü’ne çağırdılar. Bunlarla uğraşılmaz, bela adamlar” demeyi de ihmal etmedi. Kemal Mıhçıoğlu, onların “gelsin” dediği Avcılar Kulübü’ne gitmedi. O gece kavga ettiği kişilerin sağ görüşlü olduğunu öğrenmişti.

Ağca, 30 haziran 1979’da yakalandığında, gerçek Kemal Mıhçıoğlu da kendisine “nüfus cüzdanımı kaybettim” deyip yeni bir kimlik çıkartmıştı. Ağca’nın yakalandığını Giresun’da nikâhının kıyılacağı saatte öğrendi. Nikâh masasına oturduğunda bile korkudan titriyor, “Şimdi beni nikâh masasından alıp emniyete götürecekler” diye yüreği ağzına geliyordu. Gözü hep kapıdaydı. Polislerin gelip gelmeyeceğine bakıyordu. Nikâh defterine imza attıktan sonra davetlilerin geline “Ayağına bas” diye bağırdığını duymuştu duymasına ama ayağına basıldığını hiç fark etmemişti. Ya dışarıda polisler bekliyorsa...

Ama beklediği polisler aradan yıllar geçtikten sonra, ancak 19 mayıs 1983 tarihinde karşısına çıktı. O güne kadar ne arayan, ne soran oldu. Adana’da kayınbiraderinin kundura mağazasında otururken içeriye polisler girdi, Kemal’in hemen koluna girdiler. Ankara’ya götürmek üzere yola çıktılar.

Kemal, yolda da başından geçenleri anlattı. Sohbette anlattıklarını ifadesini alan Komiser Yardımcısı Kenan Der’e de aynen anlattı. Komiser yardımcısına son sözü ise “Ben kimseye kimliğimi kullanmak gayesiyle vermedim” oldu...

Ağca’nın İtalya’daki sorgusu sırasında Türk görevliler, Kemal Mıhçıoğlu adına düzenlenmiş pasaportu nereden aldığını sorduklarında Ağca şunları anlattı:

“Eğer yanılmıyorsam bu nüfus cüzdanı bana Malatyalı bir arkadaşım olan, sol ideoloji mensubu Selçuk Atar tarafından verildi. Kendisine de bunu Malatyalı bir grup arkadaşı vermiş. Onlar bu belgeyi Kemal Mıhçıoğlu’ndan zorla gasbetmişler. Ben de üzerindeki fotoğrafı benimkiyle değiştirerek bu belgeyi kullanıyordum.”

“Bulgarlara, Türkiye’deki gelişmeleri anlatıyorduk”

Ağca 1979 yılında pasaport almak için başvuruyor. Türk yetkililerin sorusuna karşılık, Ağca şunları söylüyor:


- Uzun zamandan beri yabancı ülkelere gitmeyi düşündüğümden artık elverişli zamanın gelmiş olduğunu sandım. Örgütüme mensup olanlar ve başta Oral Çelik, Teslim Töre, Yalçın Özbey de aynı şekilde düşünüyorlardı. Şurası açıktır ki, biz siyasal baklından gerek sağ gerek sola mensup yüzlerce kişi ve mafyayla ilişkiler içindeydik. Amacımız, Batı demokrasileriyle mücadele etmek ve onları yıkmaktı. Bu eylemin muhtemel bir karşılığı bizi hiç ilgilendirmemekteydi. Bu hedefimize ulaşmak için bize yardımlarda bulunabilecek ülkenin Bulgaristan olabileceği düşünülüyordu. İkisi de birbirleriyle çelişmese bile ayrı ayrı sebeplerle iş yapan Teslim Töre ve Abuzer Uğurlu böyle söylemekteydiler. Nitekim, bunlardan birincisi salt ihtilalci sebeplerle, İkincisi ise silah trafiğine bağlı olarak kazanç elde etmek amacıyla çalışmaktaydılar.

Bulgar gizli servisi beni iyi tanımaktaydı. Nitekim, Abuzer Uğurlu aracılığıyla ben ve örgütün diğer mensubu Oral Çelik, Teslim Töre ve Yalçın Özbey Bulgar makamlarına Türk devletinin gelecekteki gelişmelerinin neler olabileceğine ilişkin raporlar sunmaktaydı. Abuzer Uğurlu, İstanbul’da Bulgar ajanları ve konsolosluk yetkilileriyle doğrudan temas halindeydi. Ayrıca bizzat bildiğim bir husus, Bulgaristan’dan, Türkiye yoluyla İran’a ve gerek sağcı gerekse solcu Kürtlere çok miktarda silahın gönderilmekte olduğudur.

- Faaliyetlerinizle ilgili olarak Malatya’da arkadaşlarınız var mıydı? Bunlar arasında Zülfikâr Yasan, Selçuk Atar ve HaMİT Kökenç isimli kimseler bulunuyor muydu?

- Küçük bir yer olan Malatya’da şimdi belirtildiği şekilde dostluk ilişkilerim yoktu. Selçuk Atar ve HaMİT Kökenç’le arkadaştım. Ama bunlar da Malatyalı olmalarına rağmen sık sık Ankara ve İstanbul’a gidiyorlardı. Zülfikâr Yasan’a gelince bu tamamen tesadüfi bir tanışıklık oldu. Atar ve Kökenç, ikisi de Ülkücü derneklerin üyesiydiler. Fakat ne ben ne de örgütümün diğer mensupları onlarla ortak bir faaliyet, ilişkisi içerisinde olduk.

Bu sorular 16 haziran 1983 günü yöneltiliyordu. Savcı saatine baktı 19.15’i gösteriyordu. Sorguya, ertesi gün saat 08.00’de devam edilmek üzere ara verildi.

Sorgu ertesi gün ancak tam 08.25’te başlayabildi. Türk görevliler, önlerindeki soruları gözden geçirdiler. Bugün Mehmet Ali Ağca’yı Abdi İpekçi cinayetiyle ilgili sorgulayacaklardı. Ağca yine çapraz sorgudaydı.

- Abdi İpekçiyi bizzat tanıdınız mı, onunla hiç karşılaştınız mı? Aranızda ideolojik nitelikli de olabilecek bir fikir ayrılığı oldu mu? Bu konuda arkadaşlarınız arasında ya da ilişki içerisinde bulunduğunuz örgütlerde herhangi bir tartışma cereyan etti mi? Size herhangi bir emir verildi mi? Cevabınız evet ise bu konuda kiminle temaslarda bulunduğunuzu söyleyin.

- Abdi İpekçi’yi bizzat hiç tanımadım ve dolayısıyla, onunla hiç karşılaşmadım. İpekçi’nin ideolojisiyle kişisel hiçbir görüş ayrılığım olmadığı gibi benimle İpekçi arasında herhangi bir anlaşmazlık doğması için de sebep yoktu. İpekçi’yi ben öldürmediğimden bu konuda bana hiçbir kimse hiçbir şey empoze etmedi.

- İstanbul’da Malatya kökenli işadamlarıyla tanıştınız mı?

- Hayır.

- Abuzer Uğurlu ve Mustafa Kemal Derinkök’le tanıştınız mı?

- Kendisini bir işadamı saydığım Abuzer Uğurlu’yla ilgili olarak söylediğime yollama yaparım. Malatya kökenli olan Mustafa Kemal Derinkök’ü de Maltepe Cezaevi’nden kaçışımdan sonra tanıma fırsatını elde ettim. Kendisi ithalat ihracat işleriyle uğraşıyordu, inşaatlar yapardı ve adı Ekspres olan bir gazetenin de sahibiydi. Derinkök, İstanbul’da Pera Palas Oteli’nde kalıyordu. Yanında kendisine danışmanlık yapan Şahin Fulunoğlu isimli biri de kalırdı. Bu adam hem MHP’nin hem de istihbaratın eski mensuplarındandı. Hapisten kaçışımdan soma Derinkök bana 100 000 lira yardımda bulundu. Bu parayı ondan Oral Çelik istemiş ve bana o getirdi, istenmiş olmasına rağmen bu gönüllü olarak yapılan bir yardımdı. Bu baklından da hiçbir şantaj söz konusu olmamıştır.

- Mustafa Kemal Derinkök’ün İpekçi’nin katlinde herhangi bir rolü bulunduğuna ilişkin bilginiz var mı?

- Bilgim yok. Gümrükle ilgili bazı sorunları vardı ama bu yüzden de kendisine kaçakçı denilemez.

- Derinkök’ün İpekçi’nin öldürülmesinden önce Milliyet gazetesini satın almak niyetinde olduğu, İpekçi’nin de aynı gazetenin direktörü olması nedeniyle bu işe tamamen karşı olduğu bilinmektedir. Siz bu konuda bir şeyler söyleyebilecek durumda mısınız?

- Gerçekten ben de, Bay Derinkök’ün Milliyet gazetesini satın alma niyetinde olduğunu biliyorum. Bir başka şahıs daha o zamanlar gazeteyi satın almak istiyordu, İpekçi, gazetenin her ikisine de satılmasına kesinlikle karşıydı. Şurasını belirtmem gerekir ki, Derinkök ile Abuzer Uğurlu arasında iş ilişkileri vardı. Ve bunlardan birincisi diğerine İpekçi’nin gazetenin satışına karşı çıktığını haber veriyordu. Belirtmek isterim ki, Uğurlu’nun kendisi de, bu satışla özel olarak ilgiliydi. Çünkü, İpekçi, Uğurlu ailesi ve genel olarak Türk mafyası aleyhine bir basın kampanyası başlatmıştı. Uğurlu’nun kendisi bunu bana Kadıköy’deki bürosunda Fikri’nin yanında itiraf etmişti. Yanlış hatırlamıyorsam Uğurlu bunu 1978 yılının kasım sonu - aralık ayı başlarında bir tarihte söylemişti.

- Hatırlatmak isterim ki, Abdi İpekçi Milliyet gazetesinin sadece direktörüydü ve sahibi değildi. Gazetenin sahibi Bay Ercüment Karacan’dı. Bu baklından da gazetenin satılıp satılmaması sadece onun arzusuna bağlı olup, bunun karşısında Abdi İpekçi’nin buna karşı koyma hakkı ya da imkânı mevcut değildi. Öyleyse neden Derinkök ve Uğurlu gazetenin satışını engellemek bakımından hiçbir yetkisi olmayan İpekçi’nin ortadan kaldırılması gerektiğini düşündüler?

- İpekçi’nin gazetenin mülkiyetinde pay sahibi olduğu bilinmektedir. Öyle olmasa bile, gazetenin yazı kadrosu onunla tamamen aynı fikirdeydi. Dolayısıyla onun onayı olmadan gazetenin ne Derinkök’e ne de muhtemel herhangi bir kimseye satışı mümkündü. Ayrıca İpekçi ve Milliyet gazetesinin yazı işlerini oluşturanların gazeteden ayrılmaları halinde bu gazetenin geleceği üzerinde büyük etkisi olacak bir olay yaratırdı.

- Eğer sizin söylediğiniz gibi İpekçi ve yazı heyetinin mevcudiyeti gazetenin geleceği için bu kadar önemli idiyse, neden Derinkök ile Uğurlu gazetenin geleceğini garanti eden İpekçi’nin fiziki olarak ortadan kaldırılmasına karar vermiş olsunlar?

- Söyleyeceğim tek şey İpekçi’nin gazetenin satın alınmasını durduracak güçte olmasıydı. Ve bunun doğruluğu onun öldürülmesinden sonra gazetenin sahip değiştirmesiyle kanıtlanmaktadır.

- İpekçi’nin öldürülüş tarihinin ne zaman kararlaştırıldığı ve bunun kararlaştırılış yeri hakkında herhangi bir bilginiz var mı?

- 1979’un ocak ayında ben Abuzer Uğurlu’yla görüştükten sonra Oral Çelik ve Yalçın Özbey’le buluştuk, İpekçi hakkında bazı bilgiler topladığımdan aramızda bu konuyu tartıştık. Aynı yılın ocak ayının ortalarına doğru dördümüz Abuzer Uğurlu’nun bürosunda buluşarak, birlikte İpekçi’nin ortadan kaldırılmasını kararlaştırdık ve kendisinin öldürüleceği yeri tespit ile infazın diğer detaylarını planladık.

- Biraz önce 1978 kasımında Mustafa Kemal Derinkök’ün Abuzer Uğurlu’ya başvurarak İpekçi olayının halledilmesini istediğini iddia ettiniz. Yine biraz önce söylediğiniz gibi İpekçi’nin öldürülmesi 1979 ocak ayının ortalarına doğru kararlaştırıldığına göre Uğurlu bu kararın, Derinkök’ün kasım 1978’de kendisine etmiş olduğu ricayla ilgili olduğunu ortaya koydu mu?

- Derinkök’ün 1978 eylülünde İpekçi’nin ortadan kaldırılmasını istemesi ve bunun için de Abuzer Uğurlu’ya başvurmasından sonra ben Uğurlu’yla on beş gün kadar devamlı ilişki içinde oldum. Bu zaman zarfında ise Derinkök’le hiçbir ilişkim olmadı. Ta o zamandan başlayarak, İpekçi’nin öldürülmesi planlandığından onun davranışlarına ilişkin bilgiler toplanmaya başlandı. İpekçi’nin öldürülmesi işinde Oral Çelik, Yalçın Özbey de rol alacak olduklarından birlikte bu işte Renault marka beyaz bir otomobil kullanılmasını kararlaştırdık. Bu otomobil daha önce Adana’da Yalçın adına alınmıştı. Ayrıca gerçekleştirilecek bu iş için oldukça elverişli bir şoför bulmak gerektiğini de düşündük. Bu şoför daha sonraları Yavuz Çaylan olarak bulundu.

1979 ocak ayı ortalarında Abuzer’in bürosunda yapılan toplantıda aramızda görev bölüşümü kararlaştırıldı. Çaylan şoförlük yapacaktı. İpekçi’ye ateş edecek olanlar ise Oral Çelik ile Yalçın Özbey’di. Ben bilgi toplamaya devam edecektim. Abuzer ise bizi koruma görevini üstlenmişti. Gerektiğinde ve özellikle bize bulacağı saklanma yerlerinin keşfedilmesi gibi durumlarda yurtdışına çıkabilmemizi de o temin edecekti. Ocak ayının son haftasında Oral Çelik Abuzer Uğurlu’dan 9 milimetrelik on dört el ateş edebilen, Browning marka üç tabanca teslim aldı. Bunları Yalçın Özbey’in Aksaray’daki bürosuna götürerek, orada Abdi İpekçi cinayetinin işlenmiş olduğu güne kadar sakladı. O günlerde ben İstanbul’da otelde kalmaktaydım. Ara sıra gerekli danışmalar için buluşuyorduk. Şuranın belirtilmesini isterim ki, Mehmet Şener’in Abdi İpekçi cinayetiyle hiçbir ilişkisi olmamıştır. Kendisi bu olaydan çok daha sonraları haberdar olmuştur.

Ocak 1979’un ortalarına doğru Abuzer’in bürosunda yapılan toplantıya dönecek olursak, Abuzer, İpekçi’nin öldürülmesi projesinin bir sonraki şubat ayından önce, hatta şubat ayının ilk haftası içerisinde gerçekleştirileceğine dair Mustafa Kemal Derinkök’e taahhütte bulunduğunu bize hatırlatıyor ve bizi işleri çabuklaştırmaya teşvik ediyordu. Abuzer, projenin şubatın ilk haftasında mutlaka gerçekleştirilmiş olacağına dair garanti veriyordu. Abuzer’in kendisi bu sözü vermiş olduğunu bana söyledi. O zamanlar Derinkök, Abuzer’den başka bizlerden hiçbirimizle direkt bir ilişkiye girmedi.

- Abuzer’in Derinkök’e suikastın icrası halinde ayrıntılı bilgiler vermiş olduğuna dair bir bilginiz var mı?

- Verdiği bilgilerin ayrıntılı olup olmadığım bilmiyorum. Ona, bu işin icrasının Malatyalılar tarafından yapılacağını söylemiş.

- İpekçi’nin öldürülmesinin gerekçesine ilişkin olarak şimdiye kadar söylemiş olduğunuza ekleyecek bir husus var mı?

- Hayır, söylediğim gibi bana açıklanmış olan gerekçe onun Milliyet gazetesinin satılmasına karşı çıkmış olmasına karşı Türk mafyası ile Abuzer Uğurlu ailesine karşı bir basın kampanyası başlatmış olmasıydı.

- İpekçi’yi öldürmemiş olduğunuzu söylediğinizde bununla ne demek istediniz?

- Demek istediğim, olayın cereyan ettiği yere ben gitmedim. Oraya daha önce sözünü etmiş olduğum Renault otomobille Oral Çelik, Yavuz Çaylan ve Yalçın Özbey gittiler. Çaylan şoförlük yaptı.

- Daha önce Türk makamlarına yapmış olduğunuz açıklamalarda 1 şubat 1979 tarihine kadar hiçbir gayri meşru olaya karışmadığınızı söylediniz. İpekçi’nin öldürülmesi olayına neden karıştınız ve bu katılma karşılığında ne aldınız?

- Kaçakçılık nedenleriyle Abuzer’le ilişki içerisindeydim. O gerektiğinde benim diğer ihtiyaçlarımı da gidermekteydi. Örneğin bana sahte belgeler sağlamaktaydı. Onunla beraber kendisi İpekçi’nin öldürülmesi infazı dolayısıyla bize bir karşılık vereceğini vaat etmişti.

- Abuzer Uğurlu sözünde durdu mu?

- Pek tabii, kendisi ayrıca ben ve arkadaşlarım istedikçe bize yardım olmak üzere para da verdi. 25 haziran 1979 tarihinde tutuklandıktan sonra da para gönderdi. Ayrıca avukatım Turan Özbay’ın masraflarım da o karşıladı.

- İpekçi’nin öldürüldüğü gün Ankara’dan İstanbul’a uçakla döndüğü bilinmektedir. Kendisinin seyahatinden ve hangi saatte eve döneceğinden ne şekilde haberdar oldunuz?

- Önce şunu söyleyeyim ki, suikast şubat ayı başlarında olmak üzere herhangi bir zamanda yapılabilirdi. Bununla beraber Özbey aracılığıyla elde edilmiş ve benim kontrol ettiğim bilgiler sayesinde İpekçi’nin arabasını ve evinin yolunu belirlememiz mümkündü. Ayrıca, Abuzer bize İpekçi’nin ara sıra Ankara’ya gittiğini, otomobilini havaalanına park ettiğini haber vermişti. 31 ocakta havaalanında otomobilinin olup olmadığına baktık. Arabayı orada görür görmez şehre döndük.

İpekçi’nin her Ankara dönüşünde kendi evine gitmeden önce Milliyet gazetesinin bulunduğu binaya gelmeyi âdet edindiğini biliyorduk. İşte bunun içindir ki, 1 şubat 1979 günü diğer üç arkadaşım ve suç ortağım Milliyet binası civarında mevzilendiler ve ben de kalmakta olduğum Dali Oteli’ne döndüm. Plana göre tahminimiz İpekçi’nin gazeteden evine dönmesi ve yol boyunda öldürülmesiydi ki, nitekim böyle de olmuştur. Aynı gün saat 20.00’ye doğru Oral Çelik’ten aldığım bir telefonda her şeyin yolunda gittiği ve herkesin de otellerine dönmüş olduğu bildiriliyordu.

- Hangi sebeple İpekçi’nin öldürülmesine ilişkin planın icra edildiği yere gitmediniz?

- Daha önceki faaliyetlerde edırımiş oldukları tecrübe ve Yavuz Çaylan’ın da şoförlükteki yetenekleri göz önünde tutulunca onların üçü bu iş için yeterliydi.

- Plana göre sizin görevinizin İpekçi seyahatleri hakkında bilgi toplamak olduğunu söylediniz. İpekçi’nin Ankara’dan dönüşü, seyahat saatleri ve İstanbul’a varış saati hakkında bilgi edinmeye çalıştınız. Nasıl oldu da bu göreve ilişkin olarak İpekçi’nin Ankara’dan dönüş saati hakkında bilgi edırımeye çalışmadınız?

- Suikast planının icra edileceği günün bir hafta öncesinde İpekçi’nin evinin yolu, kullandığı otomobil, gazeteden eve dönerken izlediği güzergâh ve bu yolun özellikleri ile tehlikeli yerlerini öğrenmeye çalıştım. Evin yakınında bir polis karakolu da bulunmaktadır. Bütün bunları öğrenebilmek için otomobille dolaşıyordum. Arabayı Yavuz Çaylan kullanıyordu.

- Beyanlarınızın aksine Türk adli makamlarının elde ettikleri bilgilere göre İpekçi öldürüldüğü gün havaalanına kendi otomobiliyle gitmemişti. Onun için de dönüşte kendisini Milliyet gazetesinin bir servis aracı alarak, otomobilini yakınında park etmiş olduğu gazete binasına getirmişti. Yine her zamankinin aksine İpekçi birkaç dakika sonra gazete binasından çıkmış, kendi otomobilini kullanarak evine dönmekteyken kırmızı yanmaya başlayan bir trafik ışığında ve evinin civarında öldürülmüştü. Bu konuda ne söyleyeceksiniz?

- Bu sözleriniz üzerine benim İpekçi’nin ölüm gününü başka bir günle karıştırmış olmamın da mümkün bulunduğunu kabul edebilirim. Çünkü bir gün otomobilini park edip etmediğini kontrol için havaalanına gitmiştim.

- İpekçi suikastının olduğu gün Dali Oteli’nde kaldığınızı söylediniz. Halbuki Türk makamları sizin otelden bir gün önce hesabınızı ödeyip ayrıldığınızı tespit etti.

- Hesabımı birkaç gün önce kapatmış olmam mümkündür. Fakat şurası muhakkak ki, ben 1 şubatta otelde kalıyordum. Otelden ayrıldıktan sonra 3 şubatta Ankara’da Yılmaz Salman’ın misafiriydim.

- İpekçi’nin öldürülmesi karan sizin ya da arkadaşlarınız tarafından başka bir kimseye veya kuruluş mensuplarına bildirildi mi?

- Suikastın icrasından önce kim olursa olsun hiç kimseye hiçbir haber verilmedi. Sonra, Oral Çelik’ten öğrendiğime göre kendisi cinayetten İstanbul Ülkücülerinin şefi Yılma Durak’ı, Yavuz Çaylan da Mehmet Şener’i haberdar etmişler.

- İpekçi’nin öldürülmesinde kullanılan silahın seçimim kim yaptı?

- Ben ve arkadaşlarım bize bu iş için en etkin ve uygun görülen silahın çapını tespit ettik. Abuzer’den bize on dört el ateş edebilen Brovming marka üç tabanca sağlamasını istedik. Silah kaçakçılığı ve alım satımıyla uğraşan onun gibi biri için bu tabancaları bulmak hiç zor olmadı ve bize kısa zamanda verdi.

- İpekçi cinayetinden sonra Oral Çelik, Yalçın Özbey ve Yavuz Çaylan’la hep birlikte ya da teker teker nerede karşılaşma imkânı buldunuz?

- Cinayetin hemen ardından Oral Çelik’in telefonla bana bilgi verdiğini söylemiştim. Bir gün sonra dördümüz Aksaray’da bir kahvede buluştuk. Bu buluşmadan sonra ailesi İstanbul’da oturan fakat kendisi Adana’da öğrenci olan Yavuz Çaylan uçakla Adana’ya gitti. Oral ve Yalçın da İzmir’e gittiler. Ben birkaç hafta Ankara’da kaldıktan soma Malatya’ya geçtim. 1979 yılının nisan ayında Tiirkiye-Malta futbol maçını izlemek için İzmir’e onların yanma gittim.

Ağca’nın cevaplandırmak istemediği kritik soru

- İpekçi cinayetiyle ilgili olarak devlet kuruluşları ve özellikle MİT’le ilişkiniz oldu mu?

- Bu soruya cevap veremem.

- Cevap vermek mi istemiyorsunuz yoksa cevap veremiyor musunuz?

- Cevap verebilemeyeceğimi tekrarlıyorum.

- Niçin cevap verebilemeyeceğinizin sebebini söyler misiniz?

- Şimdi, elverişli zamanı değildir.

Abdi İpekçi’nin öldürülmesi için yapılan hazırlıkları anlatan Ağca, sonuçta şöyle diyor:


- İpekçi cinayetinin icrasından önceki günlerde ben ve arkadaşlarım eylem için en uygun yeri seçmek için çalıştık. Ben bu iş için özellikle elverişli üç dört noktayı belirledim. Arkadaşlarım ise benim yaptığım teklifler arasında daha soma cinayetin işlenmiş olduğu yeri en uygun yer olarak işaret ettiler. İpekçi’nin öldürüldüğü gün oraya gitmediğimi yemden belirtiyorum. İstanbul’daki makamlara bunun aksini söylemiş olmam doğrudur, fakat ben yakalanmış olduğum için bunu bütün sorumluluğu üstlenmek için yaptım.

Ağca, iskambil oynarken karşısında polisi gördü

Sorgulama derinleştiriliyor, Ağca, köşeye sıkıştırılmaya çalışılıyordu. işte, soruşturmanın gergin bir anından tutanaklara yansıyanlar:

- Yakalanmadan önce, ihtiyaçlarınızı kimin karşıladığını açıklayın.

- Yakalanmadan önce hiçbir zaman kaçmadım ve hep serbest yaşadım. Başka hiçbir suça karışmadım. Nasıl geçindiğime gelince, bunun karaborsa sigara satmak suretiyle Abuzer Uğurlu’nun sağladığı gelirle olduğunu daha önce de söylemiştim.

- 3 şubat 1980 tarihinde neredeydiniz?

- Şubat ayının başında gizlice İran’a gittiğimi hatırlıyorum. 3 şubatta nerede bulunduğumu hatırlamıyorum.

- İstanbul’da Marmara Kıraathanesine gittiğinizi ve orada Zeki Peker’le buluştuğunuzu hatırlıyor musunuz?

- Kesinlikle hayır, o zamanlar benim serbest olma durumumla ilgili endişeler o merkezdeydi ki, benim yaptığım gibi yabancı ülkelere kaçmayıp da Marmara Kahvehanesi’ne gitmem ve orada görünmem mümkün değildi.

- 23 haziran 1979’da Abdi İpekçi cinayetiyle ilgili olarak gözaltına alınmanızın hangi olay ya da olgulara dayandığını söyleyecek misiniz?

- Marmara Kahvehanesi’nde iskambil oynadığım bazı arkadaşlarla bir arada bulunduğum sırada gözaltına alındım. Tutuklanmamdan sonra polis birinin beni ihbar etmiş olduğunu söyledi. Ama kimin ihbar ettiğini hiçbir zaman bilemedim.

- Polis geldiğinde, kahvede yalnız olduğunuzu, onları görünce çıkmaya çalıştığınızı hatırlatıyoruz.

- Türk polisinin benimle ilgili tuttuğu zabıtta yazılı olanlar gerçek değildir.

- Sizin isminizi polise ihbar edeni biliyor musunuz?

- Hayır.

- Yakalandığınızda üzerinizde Kemal Mıhçıoğlu adına düzenlenmiş kimlik kartı bulundu. Bunu nereden aldınız?

- Bu belgeyi bana sol ideoloji mensubu Selçuk Atar verdi. Bunu Kemal’den zorla gasbetmişler. Üzerindeki fotoğrafı benimkiyle değiştirerek, bu belgeyi kullanıyordum.

- İpekçi cinayetiyle ilgili tutuklandıktan sonra çelişkili açıklamalarınız oldu, sebebi nedir?

- Sebebi, birçok kere ve değişik kimseler tarafından sorguya çekildim. Bunlardan her biri bana yapmam gereken açıklamalar konusunda telkinlerde bulunuyordu.

- Siz, bu sözleri dinleyeceğinize neden gerçeği söylemediniz?

- Gerçeği ne zaman söylemeyi denedimse, kimsenin bana inanmış gözükmediğini gördüm.

Ağca, “Gerçeği ne zaman söylemek istedimse kimsenin bana inanmış gözükmediğini gördüm” diyor. Ancak, yakalandığı zaman Ağca’yı sorgulayanlar da, Ağca’nın söylediklerine hep ihtiyatlı yaklaşıyordu.

Polis, Danimarka’dan bir Türk’ü kaçırmak için plan yapmıştı

Neler yapmamışlardı ki? Ağca’ya ulaşmak için ne taktiklere başvurmamışlardı ki? Ortaya konulan yüksek para ödülünü alabilmek için başkaları ne planlar kurmamıştı ki? Oyun içinde oyunlar vardı.

Danimarka’da Türklerin gittiği birahanede Selim, Türklerin ilgi odağı olmuştu. Her gün etrafını yeni isimler sarıyor, içki ısmarlandıkça “Ee nerede kalmıştık?” deyip hikâyenin kalan kısmını anlatmaya başlıyordu. O anlattıkça etrafım saranlar, “Ya, demek öyle oldu?” diyor, kafalarına takılan soruları da soruyorlardı. Her kadehten sonra Selim hikâyeyi devam ettiriyordu.

İstanbul Emniyet Müdürü Hayri Kozakçıoğlu sıkıntılıydı. Gazeteciler her gördüğü yerde ona Abdi İpekçi’nin öldürülmesi olayım soruyor, bir gelişme olup olup olmadığını öğrenmeye çalışıyordu. Başbakan Bülent Ecevit, yakın dostu Abdi İpekçi’nin katillerinin bulunması için yetkililere “maddi ve manevi her desteği vermek istediğini” belirtiyor, katillerin bir an önce yakalanmasını istiyordu.

Hayri Kozakçıoğlu, kendisine ulaşan ihbar mektubunu bir kez daha okudu. Bu kez yazılanlardan bazılarının altım çizdi. Mektupta, Danimarka’da çalışan Selim’in, Abdi İpekçi cinayetinin perde arkasını içki masasında anlattığını, bu kişinin katil olmadığı, ama cinayeti işleyenleri bildiği yazılıydı. Mektubu yazan kişi kendi adresini, Selim’in gittiği birahanenin adresini de yazmış, bu kişinin sorulması halinde orada çalışanlar tarafından gösterilebileceğini de eklemişti.

Kozakçıoğlu, bu durumu yakın çalışma arkadaşlarına açtı, işte o gün inanılmaz bir planın uygulamaya konulması öngörüldü. Türk polisi yurtdışında önemli bir çalışma yapacaktı. Bunun için müthiş bir plan hazırlandı. O günün koşullarında belki bir “imkânsızı” gerçekleştirmek üzere İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nden dört kişi Danimarka’ya gitmek için havaalanına gelmişti.

Ekipte yer alanlardan birisinin akrabası Danimarka’da işçi olarak çalışıyordu. Havaalanında onları karşıladı. Kozakçıoğlu’na adresi bildirilen Türklerin gittiği birahaneyi, emniyet mensubunun akrabası da biliyordu. Onların niçin geldiğini bilmiyordu ama o da birahanede bir Türk’ün, Abdi İpekçi’nin katillerini bildiğini ve cinayetin nasıl işlendiğini anlattığını söyledi. Komiserlerden birisi heyecanlandı, “Hah işte biz de o adam için geldik” dedi. Diğerleri arkadaşlarının gözüne baktı “Niye söyledin?” dercesine... Yaptığı hatayı anlamıştı, işçi de kendisine bunu söyleyen kişinin zor duruma düştüğünü bakışlardan görmüştü. Onları rahatlatmak için “Sizlere şeref sözü veriyorum, bu olayı kimseye söylemem. Hatta bu konuda size elimden gelen bir yardım olursa onu da yaparım” dedi ve onları rahatlattı.

Birahaneye gittiklerinde Selim masasında yalnız oturuyordu. Arada bir birasından içiyor, sigarasından derin bir nefes çekiyor, sonra mektubunu yazmaya devam ediyordu. Gurbet ne kötüydü. Türkiye’ye gitmek de, dönmek de ayrı bir dertti. Ortalık iyice karışmıştı. Vuran vurana, kıran kırana...

Selim’in nereli olduğunu Komiser Ayhan’ın akrabası biliyordu. Selim’e, “Bak Selim Abi, hemşerin geldi, tanıştırayım” dedi. Ayhan’ı “sağlık teknisyeni” olarak tanıttı. Diğerleri onları yakından izliyor, ne konuştuklarım merak ediyorlardı. Selim, yarım bıraktığı mektubunu cebine koydu. Biraları peş peşe “götürüyor”, Ayhan onun çok içmesi ve sarhoş olması için “şerefe” deyip sık sık bira kupalarını tokuşturuyordu. Selim, Abdi İpekçi cinayetinin nasıl işlendiğim ayrıntılı bir biçimde anlatıyordu. O güne kadar, Abdi İpekçi olayını bu kadar detaylı bilen bir kişi çıkmamıştı. Plan uygulanacaktı.

Selim sarhoş olmuştu. Masada uyukluyor, söyledikleri anlaşılmıyordu. işte onu götürmenin tam zamanıydı. Selim’e ulaşmaları, onunla dostluk kurmaları, içkisine uyku ilacı koymaları, hatta yolculuğa çıkmaları çok kolay olmuştu.

Selim, kendine geldiğinde İstanbul Emniyet Müdürlüğünde “tabutluk” adı verilen yerdeydi. Sorgu başlarken, “Ben neredeyim?” diye sordu. Sorgucu “Birahanede anlattıklarım anlat bakalım” dedi. Sorgu tam iki gün devam etti. Selim’in anlattıklarının “hikâye” olduğu anlaşıldı. O da zaten bedava içki içmek, ilgi odağı olmak için o hikâyeleri uydurduğunu söylüyor, kendisinin Türk polisleri tarafından Türkiye’ye kaçırıldığına bir türlü inanamıyordu.

Selim serbest bırakılmıştı. Ancak her gün Emniyet Müdürü Hayri Kozakçıoğlu’nun gelişim bekliyor, “Müdürüm ne olur beni yurtdışına gönderin” diye yalvarıyordu. O dönemde, yurtdışına çıkışın çok özel koşullan vardı. Kozakçıoğlu, Maliye Bakanlığı’ndan bu kişi için “özel izin” aldı, Selim yurtdışına gönderilirken, “Bir daha öyle hikâyeler anlatmayacağıma söz veriyorum” diyordu.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Mehmet Ali Ağaca'nın Geçmişi Hakkında Bilgiler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2012, 22:35

“İpekçi’yi öldürenlerin adresini veriyorum, yazın”

Milliyet gazetesi, Abdi İpekçi’nin katillerinin yakalanmasını sağlayacak olanlara 100 000 lira ödül verecekti. O günlerde, büyük para ödülünü alabilmek için “İpekçi’nin katili” diye emniyete ihbarlar yağıyordu. Polis, gelen her ihbarı “ya doğruysa” deyip araştınyor, yetkililer para ödülünün konulmasının işlerini zorlaştırdığından yakmıyordu.

Emniyet Müdürlüğü’ne gelen son ihbar müthişti. Emniyet Müdürü Hayri Kozakçıoğlu’na ulaşan ihbarcı, telefonda, “Sayın müdürüm, size güvendiğim için ihbarda bulunuyorum. Benim amacım para ödülünü almak değil, vicdanen rahatsız olduğum için ihbarda bulunmak istiyorum” dedi.

Emniyet müdürü, ihbarcıyı dinledi, ihbarcı, “Taksim’de bulunan verdiğim bu adrese giderseniz, soba borusunun girdiği kapağı çıkarın, orada naylon torbanın içinde Abdi İpekçi cinayetinde kullanılan silahı bulacaksınız. O evde bulunan üç kişi İpekçi’yi öldürdü” dedi. Kozakçıoğlu telefonu kapatırken, verilen adrese hemen ekip gönderilmesi talimatını verdi. Ekipler hazırlanırken o da Taksim’e hareket etti.

Ev kuşatılmıştı. Vurucu tim eve girmek için tüm hazırlıklarını yapmıştı. Kapıyı çaldılar. Kapıyı açan kişiye “Teslim olun, polis!” diye bağırdılar. Gerçekten içerde üç kişi vardı. Yere yatırıldılar, üzerleri arandı. içerdekiler etkisiz hale getirildiklerinde Emniyet Müdürü Hayri Kozakçıoğlu da diğer görevlilerle birlikte eve geldi. Kozakçıoğlu, salonda soba borusunun takıldığı duvardaki kapağı aradı. Bir görevliye “Kapağı çekip deliğe bakın” dedi. Görevli, sandalyeye çıkıp kapağı çekti. Elini deliğe soktu. Delikten, naylon poşete sanlı bir silah çıktı. Polis kolunu çekerken yerlere kurum döküldü, elleri simsiyah olmuştu.

Polis, evde bulunan üç kişiyi ve silahı aldı. Çok hızlı hareket ediyorlardı. Kozakçıoğlu bu gelişmeyi içişleri Bakanı Haşan Fehmi Güneş’e bildirip bildirmemekte tereddüt etti, içinden “Hele biraz sorgulayalım, ondan soma” dedi. Sorgu başlamıştı. Silah balistik kontrole götürüldü, ihbarcı da gelmişti. O bir an önce parayı almak ve ortadan kaybolmak istiyordu. Ancak, işlerin iyi gitmediğini anlamaya başladı. Bir görevli, “Gel bakalım koçum, seninle biraz sohbet edelim” dediğinde emeklerinin boşa gittiğini tahmin etmişti.

Dört arkadaş şöyle bir plan yapmıştı: 100 000 lira ödülü alabilmek için üçü Abdi İpekçi’yi öldürdüklerini itiraf edecek, dördüncü kişi de ihbarı yaptığı ve katilleri yakalattığı için para ödülünü alacaktı. Ancak, bunların yalan söylediğini ve amaçlarının parayı almak olduğunu deneyimli sorgucular kısa sürede anladı. Onlar da planlarını açıkladılar. Evlerinde ruhsatsız silah bulundurmak ve dolandırıcılık suçlarından savcılığa sevk edildiler. Parayı alamadıktan gibi cezaevini de boylamışlardı.

İhbarcının, rüyasında gördüğü katiller ve gerçek ihbarcı

Emniyet Müdürü Hayri Kozakçıoğlıı’yla görüşmek için sabahın erken saatinde gelen ihbarcıya ne dersiniz? Kozakçıoğlu’na “İpekçi’nin katillerini gördüm” demek için gelen kişi, onların eşkâllerini de veriyordu. Kozakçıoğlu, gelen kişinin anlatımlarındaki gariplikleri anlamakta gecikmedi, ihbarcıya sordu:

“Evladım sen bunları nerde gördün?” ihbarcı, “Dün gece rüyamda gördüm” karşılığını verdi. Kozakçıoğlu, kendisiyle birlikte ihbarcıyı dinleyen siyasi şubeden sorumlu emniyet müdür yardımcısıyla göz göze geldi. Gülmemek için kendilerini zor tutuyorlardı. Gergin günler geçiriyorlardı. Biraz “kafa bulmak” istediler. Kozakçıoğlu, “Evladım rüyayı başından sonuna kadar eksiksiz anlat” dedi. İhbarcı anlatmaya başladı. Kozakçıoğlu ve yardımcısı “Bak orada şöyle bir şey gördün mü?” diye soruyor, ihbarcı da onların “gördün mü” dediğini görmüş gibi anlatıyordu.

O gün, güne “gırgır-şamata”yla başlamışlardı. Kozakçıoğlu, vilayette “asayiş Toplantısı’na gittiğinde, valiye “Efendim nelerle uğraşıyoruz bir bilebilseniz. Bugün de suikastçıları rüyasında gördüğünü söyleyen biri çıktı” dedi. Kozakçıoğlu, ihbarcının rüyasını anlatırken, vali kendini gülmekten alamıyordu...

O günlerde telefonla yapılan bir ihbar da bunlar gibi olabilirdi. Ekipler Küllük Kıraathanesine doğru hareket halindeydi... Giden ekibin elinde, katilin robot resmi de bulunuyordu. Dikkatli hareket edilerek, bir yanlışlığa meydan verilmeyecek, kişinin elden kaçırılmaması için gereken titizlik gösterilecekti.

Gerçek bir görgü tanığı vardı. Görgü tanığının anlattığına göre, katil, Abdi İpekçi’ye kurşunları sıktıktan sonra elinde silahla, kendisini bekleyen otomobile doğru koşuyordu. Birden park halindeki Volksvagen’in farları yandı. Farların ışığı katilin yüzünü aydınlatmıştı. Otomobilin içindeki kişi, karşısında eh silahlı birisinin kendisine doğru koştuğunu görünce heyecanlandı. O an katil, silahını sağ elinden sol eline aktardı ve hemen beline koydu. Koşmaya devam ediyordu. Otomobilin içindeki kişi, eli silahlı adamın ne yaptığım bilmiyordu. Bir an önce oradan ayrılmak istiyordu. Katil otomobilin kuvvetli farları karşısında bir an gözlerini yumdu ve koşmaya devam ederken, aynı anda Volksvagen’li adam da hızla park yerinden çıkıp oradan uzaklaştı. İkisi de heyecanlaydı. Birisi cinayet işlediği için, diğeri eli silahlı bir adamla karşı karşıya geldiği için...

Otomobilin içinde bulunan kişi bir mühendisti. O gün, Abdi İpekçinin öldürüldüğünü duyduğunda korkusu daha da artmış, göz göze geldiği katilin kendisini de ortadan kaldıracağına inanmıştı. Gördüklerim o günlerde sadece eşine anlattı. Eşi de korkmuştu. O gece hemen evden ayrılıp, bir akrabalarının evine gittiler.

Aradan günler geçti. Mühendis, tedirginlik içinde, İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün merdivenlerini çıkarken, “Ya kimliğin ortaya çıkarsa” korkusunu yaşıyordu. Oysa bütün cesaretini toplayıp emniyete kadar gelmişti. Emniyet Müdürü Hayri Kozakçıoğlunun yanma girdiğinde heyecanı daha da artmıştı. Kozakçıoğlu, mühendisi dinlemeye başladı:

“Efendim, ben katili gördüm. Eşkâlini size vermek istiyorum. Sizden tek isteğim, benim kimliğimin bilinmemesi. Mahkemeye çıkarılmamam, ifademde gerçek adımın, adresimin yer almamasıdır.”

O günkü yasalar buna pek elvermiyordu. Ancak Kozakçıoğlu ellerindeki görgü tanığım ürkütmek istemiyordu. Onun kimliğini açıklamamaya söz verdi. Mühendisin far ışığında silahlı olarak gördüğü kişi Mehmet Ali Ağca’dan başkası değildi.

Kozakçıoğlu, sözünde durdu. Onu mahkemeye çıkarmamak, deşifre olmasını önlemek için üzerine düşeni yaptı. Mehmet Ali Ağca’nın yakalanmasından sonra, “Ağca’yı ihbar ettiği” gerekçesiyle bir kişi öldürüldü. Aslında o kişinin ihbarla hiç ilgisi yoktu. Aradan yıllar geçmesine rağmen Hayri Kozakçıoğlu, ihbarcının adını yine vermedi, “O isim benimle mezara gider” dedi... Mühendis, ihbarcıya verilmesi için konulan ödülü de almadı, “Ben vatandaşlık görevimi yaptım” demekle yetindi...

“Sayın bakanım, Abdi İpekçi’nin katilleri elimizde”

Ekip eli boş dönmemişti. Robot resimdeki kişi karşılarındaydı. Onun merkeze getirilişi büyük bir gizlilik içinde gerçekleştirildi. Çok seri hareket etmeleri ve olayın basın tarafından duyulmaması gerekiyordu.

Emniyette ilk bir saat çok önemliydi. O an zanlıya dipsiz bir kuyuya atılacağı, oradan sağ çıkmasının mümkün olmayacağı hissi verilecek, dışardan gelen seslerle iyice korkutulacaktı. Ağca gözleri bağlanmış olarak sorguya alındığında, müthiş gürültüler oluyordu. İşkence yapıldığı izlenimi yaratmak için polisler feryat ediyordu. Ağca, bu seslerden etkilenmedi.

O an bir görevli, “Nerede bu adamın annesi, kız kardeşi, çabuk onları da getirin” diye bağırdı. Birisi, “Hemen Malatya Emniyet Müdürlüğü’nü arayın, Müzeyyen Ağca ile kızını getirin” dediğinde, Ağca’nın bacakları titremeye başladı. Masum ama kararlı bir ses tonuyla, “Onlara dokunmazsanız her şeyi anlatacağım” dedi.

Plan tutmuştu. Ağca’nın ilk sözü “Abdi İpekçi’yi ben öldürdüm” oldu. Bu eylemde yalnız değildi. Eylemden sonra otomobili kullanan Yavuz Çaylan’ın Adana’ya gittiğini söyledi. İstanbul’dan bir ekip Adana uçağına bindirildiğinde, kendilerini Adana Şakir Paşa Havaalanında bekleyenler vardı. Onlar önceden adresi belirlemiş, Çaylan takibe alınmıştı.

Çaylan yakalandı. İstanbul’a gidecek uçağın arka koltuğuna polislerle birlikte oturtuldu. Uçakta yolcu sayısı azdı. Polisler, Çaylan’la havada konuşmaya, âdeta sorguyu yapmaya başlamıştı. Çaylan, “Ben otomobili kullandım, Mehmet Ali Ağca tetiği çekti” dedi. Bildiklerini en ince ayrıntısına kadar anlattı.

Ekip İstanbul’a geldiğinde, Emniyet Müdürü Hayri Kozakçıoğlu’na, “Adam havada itiraf etti” denildiğinde, Kozakçıoğlu’nun eli telefona gitti. İçişleri Bakam Haşan Fehmi Güneş’e bu olayı bildirmek istedi. Bir açık olmaması için acele etmiyor, cinayetin bu kişiler tarafından işlendiğinin kesin olarak belirlenmesinden soma telefon etmek istiyordu. Aldığı son bilgi üzerine “Çok iyi, çok iyi” derken telefonu kaldırdı. İçişleri Bakam Haşan Fehmi Güneş’in telefon numarasını kendisi çevirdi. Telefon uzun süre çaldı. Kozakçıoğlu, telefonu kapattı. “Yanlış numara çevirmiş olabilirim” diye düşündü. Aynı numarayı bir kez daha çevirdi. Telefon açıldı:

“Sayın bakanım, Abdi İpekçi’nin katilleri elimizde. Suçlarını itiraf ettiler.”

“Olay duyulmasın. Ben de onları görmek istiyorum.”

İçişleri bakanı, Ağca’nın sorgusu sırasında soru yazıp veriyordu

Abdi İpekçi, Haşan Fehmi Güneş’in içişleri bakanlığına atanmasından on yedi gün sonra öldürülmüştü. Türkiye’yi sarsan bu cinayetini faillerinin bir an önce bulunması emniyet örgütüne de büyük bir moral kazandıracaktı.

Hasarı Fehmi Güneş, Emniyet Müdürü Hayri Kozakçıoğlu’na, “Bu akşam Baltalimanı Polis Moral Eğitim Merkezi’nde bir yemek tertipleyelim. Gazetelerin genel yayın yönetmenleri ve üst düzey bazı yetkilileri bulunsun” dedi. Bakan, “Katillerin yakalandığını sakın kimse duymasın” diye bir kez daha uyardı.

Aynı gün akşamı Polis Moral Eğitim Merkezi’nde toplanan gazeteciler, “Nereye gidiyoruz?” diye soruyor, içişleri Bakanı Güneş, terörle mücadelede kararlı olduklarını, faili meçhul cinayet bırakmamak için çaba gösterdiklerini söylüyordu. Bakanın bu sözlerini bazı gazeteciler “Biz bu lafları çok duyduk” dercesine önemsemiyor, içlerinden, “Abdi İpekçi’nin katilleri nerede?” diyorlardı.

Resim
Mehmet Ali Ağca, Abdi İpekçi cinayetinden sonra yakalandığında kod adının “İmparator” olduğunu söylemiş, ancak örgütünü ele vermemişti. Sol tarafta yüzünü kapatan kişi, Yavuz Çaylan.

Yemek geç vakte kadar sürdü. Gazeteciler oradan ayrılırken içişleri Bakam Haşan Fehmi Güneş, Milliyet gazetesi temsilcisine “Size yakında bomba gibi haberlerim olacak” dedi. Gazeteci “inşallah efendim” diye karşılık verdi. O an katillerin yakalanmış olabileceği aklından bile geçmedi. Bakana “Yoksa yakaladınız mı?” diye de sormadı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Mehmet Ali Ağaca'nın Geçmişi Hakkında Bilgiler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2012, 22:40

Ağca aynalı odada

Gazetecileri yolcu ettikten sonra, bakan ve emniyet müdürü Gayrettepe’de bulunan Emniyet Müdürlüğü’ne gitti. Emniyette cinayetle ilgili olarak iki sanık vardı. Birisi “tetiği çeken”, diğeri “otomobili kullanan” kişiydi. Ayrı odalarda tutuluyorlardı.

Bakan önce Mehmet Ali Ağca’yı görmek istedi. “Aynalı oda”da bakan Ağca’yı görüyor, Ağca onu göremiyordu. içişleri Bakanı Hasarı Fehmi Güneş, daha önce savcılık görevinde bulunmuştu. Sorgulama tekniğini iyi biliyordu. Güneş, sorgu sırasında Ağca’nın gözlerinin içine bakıyor, sorulara doğru cevap verip vermediğini anlamaya çalışıyordu.

Ağca, yeni sorguda da daha önce söylediklerini yineliyordu. Bakan, bir kâğıda sorulmasını istediği soruyu yazıyor, sorgucu da bunu Ağca’ya yöneltiyordu. Bakan, kafasına takılan tüm sorulan yöneltti. Ağca hepsine soğukkanlılıkla cevap veriyordu.

“Bana işkence yapsalardı daha büyük birisini öldürecektim”

Bakanın hazırladığı soruları da Ağca kendine göre cevaplandırıyordu. Bakanın, Ağca’ya son sorulan şöyle oldu:


- itirafta bulunman için sana baskı yapıldı nu?

- Hayır, yapılmadı.

- Yapılsa da bunları söyler miydin?

- Bana bir fiske bile vuramazlardı.

- Niçin?

- Eğer bana bir fiske vurmuş olsalar cezaevinden kaçar bu kez daha büyük birisini öldürürdüm.

- Örneğin kimi öldürürdün?

- İçişleri bakanını öldürürdüm.

Emniyet Müdürü Hayri Kozakçıoğlu bakanın yüzüne baktı. Güneş, Ağca’ya işkence yapılmadığını onun ağzından duyduğu için memnun olmuştu. Emniyet Müdürü Kozakçıoğlu da, işkence yapılmadan Ağca’yı konuşturduklarını sanığın ağzından bakanın duymasına sevinmişti.

Ağca’nın “İçişleri bakanını öldürürdüm” sözlerinden sonra bakan ona bir iki soru daha yöneltti.

Sorgu sırasında ince ayrıntılar önem taşıyordu. Ağca’ya “Abdi İpekçi’yi öldürüp kaçarken ne gördün?” sorusunu yöneltti. Ağca “Koşarken birden karşıda bulunan park yerinden bir otomobilin farları yakıldı. Işık gözümü aldı” dedi. Ağca’ya o sırada silahının nerede olduğu soruldu. Elinde olduğunu, sonra el değiştirip kemerinin arasına soktuğunu söyledi. Aynı şeyleri olayın görgü tanığı da söylemişti. Bunlar birbirini tutuyordu. Bakan tatmin olmuş, ancak olayda Yavuz Çaylan’dan başka bir kişi daha bulunduğuna kanaat getirmişti. Ağca’nın söylemediklerinin söylediklerinden daha çok olduğuna inanmıştı.

Emniyetten ayrılırlarken sabah ezanı okunuyordu. Bakan, Baltalimanına geldiği zaman eşini balkonda otururken gördü. Denizin kıyıya vuran dalga sesleri, martıların sesine karışıyordu. Güneş, sorguya giderken, eşi kim bilir ne düşünmüştü... Türkiye o gün yeni bir güne başlıyordu. O gün yapılacak açıklamayla kamuoyunun gündemine bir isim girecekti: Mehmet Ali Ağca...

Ağca’yı yakalayan polis müdürüne “san zarf’ verildi

Ağca’nın bugüne kadar hiç bilinmeyen bir olayı, o dönem soruşturmayı yürüten iki yıldızlı şube müdürü Mustafa Kuşsan’a sordum. Kuşsan, “Katilin, görgü tanığının ifadesine dayanarak robot resimlerini çizip dağıtmıştık. 23 haziranda haber merkezimize telefonla bir ihbar yapıldı. Abdi İpekçi’nin katili diye robot resmi çizilen kişi şu anda Marmara Kıraathanesinde oturuyor’ deyip telefonu kapatmış” dedi.

Bu haberi alan polis memuru “Yine birisi palavra attı” dedi. Aldığı adresi haber merkezinde görevli başkomisere iletti. Hiç vakit geçirecek zaman değildi. Mustafa Kuşsan, ekiplerini ihbarı yapılan kahvehaneye gönderdi. Ağca, karşısında polisleri görünce fırsatını bulup kaçmayı planlıyordu. Ancak artık yapacak bir şey yoktu. İçerisi polis kaynıyordu. Hatta bazıları “ne olur ne olmaz” diye tabancalarının ağzına mermi sürmüş, tetikte bekliyordu.

Ağca’yı sorgulayan şube müdürü Mustafa Kuşsan, o olaydan sonra mesleğinde talihsiz bir dönem yaşadı. 12 Eylül Harekâtından sonra emniyette büyük bir “temizlik” başlatılmıştı. Çok sayıda polis müdürü sorgusuz sualsiz emekliye sevk ediliyordu. Sosyal demokrat görüşte olan Mustafa Kuşsan da önce Ağrı’ya sürüldü, daha soma Elazığ’a verildi. 1982 yılının 26 şubatında eline bir “sarı zarf” tutuşturuldu. Zarfı açtı, “emekliye sevk edildiği” yazıyordu.

Mustafa Kuşsan, o günü hiç unutmadı. O gün tam otuz yedi yaşma girmişti ve artık mesleğine küsmüş genç bir emekliydi. Emniyette olup bitenler onu hiç ilgilendirmiyordu. O, Ağca konusunda susmayı tercih etmişti...

Ağca, kod adının “İmparator” olduğunu söylüyordu

içişleri Bakanı Haşan Fehmi Güneş ile Emniyet Müdürü Hayri Kozakçıoğlu, Ağca olayının arkasındaki bilinmeyenleri çözebilmek için büyük çaba gösteriyordu. Ağca, örgüt içinde kod adının “imparator” olduğunu belirtiyor, ancak örgüt adını vermiyordu. Kendisini “bağımsız terörist” olarak niteliyordu.

Yalnız sanıkların ifadeleriyle yetinilmedi. Ağca’nın üzerinde İpekçi’nin evinin bulunduğu semtin şehir rehberinden yırtılmış bölümü de ele geçirildi. Hatta bu sayfanın hangi rehberden yırtıldığı bile ortaya çıkarıldı. Kozakçıoğlu sohbetimizde, Ağca’nın “bir yüzüyle Ülkücü, bir yüzüyle Malatya mafyasının tetikçisi” olduğunu ifade ediyor, tıpkı Haşan Fehmi Güneş gibi “Abdi İpekçi’nin öldürülmesi için Ağca’ya emir verenler oldu” diyor.

Haşan Fehmi Güneş de “Ağca’nın cezaevinden kaçırılışı, örgütünü ele vermemesi için gerçekleştirildi” görüşünde. Çok ilginçtir, Ağca cezaevinden kaçtıktan ancak bir gün sonra emniyete haber veriliyor. Hayri Kozakçıoğlu “Ağca’nın Adli Tıp’tan kaçma girişimi” konusunda çarpıcı bilgiler veriyor:

“Ağca bir duruşmada kendisine daha önce verilen sözlerin yerine getirilmesini istedi. Bu çok açık bir mesajdı. Mehmet Ali Ağca’nın Adli Tıp’a giderken kaçırılma girişimi de planlıydı. O kaçmak isterken öldürülecekti. Adli Tıp Kurumu’na götürülmeden önce cezaevine sokulan iki tabanca daha önce yedi ayrı eylemde kullanılmıştı. Ancak o plan gerçekleştirilemedi. Bu olayı kimlerin planladığını ortaya çıkarmak için bazı makamlardan izin istedik. Ancak bize araştırma izni verilmedi. Böylece ele geçirdiğimiz en büyük şansı da kaybetmiş olduk. Yoksa, Ağca olayının perde arkası çoktan aralanmış olurdu.”

Ağca, kavga edenleri ayırdığı için alay konusu olmuştu

Mehmet Ali Ağca’nın sorgusu başından sonuna kadar kayda alınmıştı. Emniyet Müdürü Hayri Kozakçıoğlu, Ağca’dan suikastı “başından sonuna kadar” kendi el yazısıyla yazmasını, bunu yazarken öğrencilik yıllarından söz etmesini istedi. Ağca, kalemi eline aldı, başını tavana dikti. Bir süre öylece kaldıktan sonra önündeki kâğıda yavaş yavaş yazmaya başladı:

“Gözaltına alınmam nedeniyle ilgili olarak kendi el yazımla olayı kendi ifade ve deyimlerimle aynen başlangıcından sonucuna ve bugüne değin aşağıya yazıyorum.”

Ağca, “Lise yıllarımla birlikte kendimi sağ ve sol diye nitelendirilen fanatik grupların arasında buldum. O zamanlar Türkiye’de siyasi hadiselerin boyutları bugünkü kadar değildi, ama yine de tek tük cinayetler işleniyor, aynı sınıfta, aynı sırada oturan gencecik lise talebeleri, zincirlerle, taş ve sopalarla birbirlerini dövüyor, yaralıyorlardı. Benim sağdan ve soldan arkadaşlarım vardı, tümüyle selamlaşır, tümüyle iyi geçinirdim, hatta bir keresinde, okuldaki meydan kavgasında sağcı ve solcu iki samimi arkadaşımı ayırırken, epeyce alay konusu olmuştum okulda” diye yazıyor, lise yıllarını anlatmaya devam ediyordu:

“Lisedeki üç yılım sakin geçti. Sağcı ve solcu arkadaşlarımla tüm samimiyetimi, sevgimi korudum. Liseyi bitirdikten sonra ilk yıl normal bir puanla Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ne kaydoldum. İdealimdeki okul, siyasal veya hukuktu. Fakat olmadı. Yine de okumak, araştırmak, bir şeyler yapmak, bir şeyler bulmak istiyordum. Ankara’ya geldiğimde böyle bir ortamı bulabileceğimi sanıyordum. Fakat kısa bir süre sonra yanıldığımı anlayacaktım.”

Ağca’nın operaya gitmesine kızdılar, dergilerini yırttılar

Ağca, ilk yıl Yüksek Öğretmen Okulu’nun yurdunda kaldı. Bu yurtta sağ görüşlüler hâkimdi. Topluca okula gidiliyor, topluca geliniyor, topluca oturulup kalkılıyordu. Ağca, bunların hiçbirine uymuyor, âdeta tek başına hareket ediyordu. Ağca o günlerini şöyle anlatıyor:


“Sinemaya, tiyatroya, maçlara, bazen operaya, vakit buldukça kütüphanelere gidiyordum. Bu yüzden çevremde ilginç karşılanır olmuştum. Bazen, ‘Bu otu bu okula kim aldı?’ gibisinden söylentiler duyuyordum. Bir müddet sonra, benden afiş asmam veya okul önlerine kavgaya gitmem istendi. Kesinlikle kabul etmedim. Okul önlerinde kiminle dövüşecektim? Kendi memleketimin çocuklarıyla mı?”

Ağca, olanakları ölçüsünde sağ-sol ayrımı gözetmeden her türlü yayını okumaya çalışıyordu. Bunlar arasında mizah dergileri Gırgır ve Çarşaf da bulunuyordu. Ağca, ifadesini yazmaya devam ediyor:

“Hürriyet, Milliyet, Tercüman, Gırgır, Çarşaf gibi her türlü yayını okumaya çalışırdım. Fakat bu yayınlan genellikle Tercüman gazetesinin içinde okula sokuyordum. Bir gün akşam odama gelen üç dört arkadaş bir seminer olduğunu, katılmamı söylediler. O arada gazeteleri kanştıırken Gırgır ve Çarşaf dergilerine rastladılar. Neşelenmek için okuduğumu söylememe rağmen birisi dergileri yırttı ve kızgınlıkla yere attı. Gururum kırılmıştı. Ama kızmadım. Çünkü gençlik şartlandırılmıştı, kimse karşı gruplardan kimseyle konuşamaz, karşı yayınları okuyamaz, eleştiri yapamazdı. Sağın ve solun despot şefleri ne derse kanundu. İster mantıkla, ister bilimsellikle, ister yurdumuzun gerçekleriyle bağdaşsın, bağdaşmasın. Çevrem sağ görüşlü olmasına karşın hiçbir zaman onların görüşünü benimsemedim. Fakat saygı duydum. Her görüşe saygı duyduğum gibi.”

Bu olay, Ağca’yı hayli etkiledi. Yurttan ayrılmaya, memleketine dönmeye karar verdi. Uzun süre Malatya’da kaldı. Ailesi, okula dönmesi için baskı yapıyor, Ağca da gitmemek için direniyordu. Sonunda ailesinin dediği oldu. Ağca, okula dönüşünü yazıyor:

“Ankara’ya geldim. Birkaç ay okula devam ettim, fakat hiçbir şey değişmemişti. Öğrenciler yine birbirlerine karşı nefret dolu; bölgeler paylaşılmış; istediğin gibi okuyamazsın, gezemezsin, fikirlerini açıklayamazsın. O zamandan beri olayları çarpıtan, kendi fikirlerine göre istediklerini yazan, objektiflikten tümüyle uzak, milleti kamplara ayıran basın organlarına, yayın organlarına karşı bir alerji başladı bende. On sekiz-yirmi yaşlarında gencecik insanlar öldürülüyordu bu memlekette. Anaların babaların biricik umutları gençler, insanlar katlediliyordu. Bombalarla, tabancalarla. Düzen ne yapıyordu peki? Ne tedbir alıyordu bu katliamlar için ha? Koskocaman bir hiç...”

Ağca, bir yandan ifadesini yazıyor, bir yandan da “Yalan mı, öyle değil mi?” diyordu

Oda sıcaktı. Yazdıkça sinirleniyordu. Bir ara sorguculara, ‘Yalan nu memur bey, yalan mı yazdıklarım? Bakın, siz de okuyun” diye bağırdı. Sorguculardan birisi “Sakin ol, sen sakin sakin yaz” dedi. Ağca, başını iki elinin arasına koydu. Biraz düşündü. Kalemi yeniden aldı:


“Radyo, televizyon kimin elindeyse keyfince yayın yaptırıyordu. Adeta yandaşlarına müjde gibi acı haberler veriyorlardı. Ya basın ağalan ? Onlar da çentik tutuyorlardı. Üç oldu, beş oldu, on oldu diye tellal gibi bağırıyorlardı. Ölenin kimliğine göre, istedikleri yorumu yapıyorlardı. Önemli olan malzemeydi onlar için. İnsanlar ölecek, bombalar patlayacak, boyalı basın, malzemesiz kalmayacaktı. Devletin yetkilileri de alttan alttan olaylara bakıp el ovuşturuyorlardı. Köşelerinde vatan evlatlarının ölümüne seviniyorlardı. Çünkü sağ ve sol birbirini yiyecek, zayıflayacak, onların düzenleri devam edecekti.

Hiç kimse gençliğin, işçinin, öğretmenin, kısacası karşı kamplarda çarpışanların, gerçekte neyi istediklerini, ne yaptıklarının farkında olup olmadıklarını, niçin savaştıklarını; aynı okulun, aynı sokağın, aynı sınıfın insanlarının niçin birbirlerini vurduklarını sorup araştırmıyordu. Kısacası anarşi durmuyordu, bu gidişle de durmayacağı belliydi. Son Kahramanmaraş olaylarının biçimi, sonucu ve yorumları, yıllardan beri bu memleketin bir çocuğu olarak sağ ve sol saplantıların dışında kalmış; üzüntüyle, nefretle olayları izlemiş olan beni iyice çöküntüye uğratmıştı. Yüzlerce insan ölmüş, yaralanmış, evsiz yurtsuz kalmıştı ama, hâlâ liderler komünistler-faşistler, ilericiler-gericiler kavgasını sürdürüyor, bu olayları nasıl tahvile çevireceğini hesaplıyorlardı.”

“İşte bunun üzerine büyük bir eyleme karar verdim”

Ağca, “Memur bey, çok susadım” dedi. Memur, “Sen yazmaya devam et, ben getiririm” diyerek kapı önüne çıktı, bekleyen bir görevliye su getirmesini söyledi. Ağca, suyunu beklerken yazmaya devam ediyordu. Bazen elini masaya vuruyor, “Şu yazdıklarımda haksız mıyım?” diyordu. Sorgucular, alttan alıyor, “Devam et yazmaya, vaktimiz az” karşılığını veriyordu. Ağca, yeni bir paragraf yaptı:


“Ben ondan sonra büyük bir eylem yapmaya karar verdim. Ya ölecektim ya da tek başıma da olsa, topluma bazı gerçekleri görmesi için yardımcı olacaktım. Fakat seçimde isabetli olmalıydım. Seçeceğim kişi sağ veya sol gruplarla ilgili olmamalıydı. Çünkü böyle bir şey zaten üzüldüğüm, nefret ettiğim olayları çoğaltabilirdi. Bürokrasi tarafından, burjuvazi tarafından ve düzenin halk düşmanı uşakları tarafından, oldukça sevilen birisini seçmeliydim. Bu hedef iyi bir gazeteci olabilirdi, ben Abdi İpekçi’yi seçtim. Çünkü Abdi İpekçi tarafsızdı. Sürekli onun köşesini okurdum. ‘Durum’ başlıklı köşesi ve haftada bir gün yayımlanan ‘Bir Konu, Bir Konuk’ yazılarıyla oldukça etkiliydi. Ocak ayının ortalarında iyice araştırdıktan sonra kararımı vermiştim. Abdi İpekçi’yi öldürecektim. Çünkü elli-elli beş yaşlarındaydı, gerçi kimse kimsenin yaşam süresini belirleyemezdi ama her gün on yedi-on sekiz yaşlarında gençlerin toprağa verildiği bir ülkede bir işçi değil de bir gazeteci ölecekti. Gazeteci de, işçi de insan değil miydi?”

Ağca, içini dökerken, metal bir bardakla su getirildi. Ağca, suyunu içti, suyu getirenlerin gözlerinin içine bakarak suyunu bitirdi. Sorgucu, Ağca’nın yazdığı yeni bölüme göz attı. Ağca döktürüyordu: “Hangi dinde, hangi yasada, hangi tarihte, bir insanın diğerinden üstün olduğu kabul edilmişti? Tüm yasalar insanların eşitliği ilkesiyle başlamıyor muydu? Kaldı ki, vicdanen düşünüldüğünde, Abdi İpekçi’nin belli bir süre geride gözü yaşlı birkaç insan bıraksa bile, işçiler, öğretmenler, bekçiler ve hatta polisler gibi aç, susuz, perişan bir aile bırakmayacağı bir gerçekti.

Abdi İpekçi’nin ölümünden sonra, gelişecek olayların büyük bir kısmını tahmin ettim sayılabilir. Tüm gazeteler, siyah başlıklarla çıkacak, tüm devlet, parti, sanayi, basın mensupları, yani bu düzenin ne kadar has adamı varsa en önde birlikte yürüyeceklerdi. Gençlerin, çocukların, ihtiyarların katledildiği zamanlar katiyen akla gelmeyen türlü türlü önlemler çeşitli yetkililerin ağzından basın ve yayın organlarını dolduracaktı; birbirine düşman, birbirini vuran, birbirini katleden halkımız bir parça olsun gerçekleri görecekti. Düzenin kimlerin yanında olduğunu; binlerce insana gözyaşı dökmeyenlerin, bir insanın ölümünden kopardıkları fırtınayı görecek, hiç değilse birbirlerini vurmanın, hiçbir sonuç getirmeyeceğini kavrayabileceklerdi. Belki anarşi birkaç sanayiciye, birkaç kötü yöneticiye, sömürücüye yönelecek, Almanya’da olduğu gibi bir süre sonra da tümüyle olmasa da genellikle bitecekti. Halk birbirini vurmayacaktı. Benim gayem buydu, fakat başarılı olup olmadığım tartışılabilir.”

Ağca, 25 ocakta Abdi İpekçi’nin evinin önüne gitti

Ağca’nın öfkesi büyümüştü. Sorgucu, “Onları geç artık da Abdi İpekçi olayına gel” dedi. Ağca, “Tamam, şimdi onları yazmaya başlıyorum” karşılığını verdi. Yeni bir kâğıt aldı ve yazmaya devam etti:


“Abdi İpekçi’yi yazılarından tanıyordum. Adresini İstanbul telefon rehberinden aldım (Maçka, Karakol Sokağı, No. 4). Önemli bir kişiliği ve görevi olduğu için düzenli bir hayatı olacağı varsayımından hareketle belli saatlerde gidip geleceğini tahmin ettim. 25 ocaktan sonra sabahlan evinin önündeki arabaların plakalarını aldım, daha sonra Milliyet'in genel müdürlüğü önündeki plakalarla karşılaştırınca 34 SL 001 plakalı açık mavi BMW’nin Abdi İpekçi’nin arabası olduğunu kesinlikle anladım. Geriye akşamları çıkış saati kalmıştı, geceleyin uygun bir yerde, İpekçiyi vuracaktım. Geliş yollarını bir günde tespit ettim ve Emlak Caddesi ile Karakol Sokağı’nın kesiştiği yerde trafik kanşıklığından yararlanarak vurabileceğimi düşündüm.

iki gün önce Yavuz Çaylan adlı önceden tanıdığım, 34 EV 301 plakalı otomobili olan arkadaşıma, daha önceleri de belirttiğim gibi, işçi-öğrenci katliamlarının bir son bulması için bana yardımcı olmasını teklif ettim. Fakat olayın mahiyetini anlatmadım, çarpık düzenin ileri gelenlerinden birisini vuracağrmr söyledim, kabul etti. 1 şubat akşamı, saat 20.00’de Karakol Sokağı’nın köşesinde beklemeye başladım. Arabayı oradaki gazinonun karşısına park etmiştik, Yavuz da arabadan indi ve benden 20-30 metre ileride bekledi. Tahminen yarım saat kadar bekledik, dikkatle Emlak Caddesi’nden gelen arabaları seçiyordum, saatini hatırlamıyorum, Abdi İpekçi’nin arabasını gördüm.”

“İnsana yaraşır biçimde öldürecektim ama...”

İpekçi’nin otomobilini gördüğünde heyecanlanmıştı. Yavuz’a arabayı çalıştırmasını söyledi. Yavuz, otomobile doğru koştu. Ağca, cinayet anını el yazısıyla şöyle yazıyor:


“İpekçi’nin arabası köşede yavaşlayınca silahımı çektim, koştum ve sağ ön camdan elimi içeri sokup ateş ettim. Daha önce bir el ateş etmeyi, insana yaraşır şekilde öldürmeyi amaçlamıştım. Ama, kontrolümü kaybedip dört veya beş el ateş etmişim. (Gazetelerden öğrendim, vücudunun orta kısmını hedef almam da bunu gösterir.) Daha sonra otomobile doğru koştum. Yavuz arabayı çalıştırmıştı. Silahı belime soktum. Dolmabahçe’den Taksim’e çıktık. Feriköy civarında yolumuzu kaybettik. Daha sonra birisine en kısa yoldan Unkapanı Köprüsü’ne gitmek istediğimizi söyledim. Adam kendisi de geçeceğimiz yolun civarına gideceğini söyledi. Onu da otomobile aldık, indiği yerde bize yolu iyice tarif etti. Çevre yolundan Kasımpaşa’ya inerken Kasımpaşa’ya yakın bir yerde Yavuz’a durmasını söyledim. Yavaşladı. Silahımı, sağ camdan toprak kümelerinin olduğu boş bir araziye fırlattım, fakat kesin yerini karanlık olduğundan tam hatırlayamıyorum. Daha sonra Unkapanı Köprüsü’nden Aksaray’a geldik. Yavuz beni bıraktı ve evlerine gitti. Ben otelde kalıyordum; bir iki saat gezdim ve Otel Dali’ye döndüm.”

Mehmet, silahı önce vermek istemedi, Ağca ısrar etti

Sorgucuların bu yazdıklarına kızdığını tahmin ediyordu. Yazmadan sorguculara doğru, “Ben Abdi İpekçi’nin ölmüş olduğunu sabah gazetelerden öğrendim” dedi. Sorguculardan M. K. “Bunları söyleme, aynen yaz” karşılığını verdi. Ağca yazmaya devam ederken, sorgucu “Silahı kimden aldığını da yazmayı ihmal etme” deyince Ağca “Tamam, şimdi oraya geliyorum” karşılığını verdi. Yeni bir paragraf yaptı:


“Silahı 30 ocak gecesi daha önceden tanıdığım hemşerim Mehmet Şener’den aldım. Ona can güvenliğimiz tehlikede olduğunu, iki günlüğüne silahını bana vermesini, iki üç gün sonra iade edeceğimi söyledim. Önce vermek istemedi. Fakat ben fazla zorlayınca gönülsüzce verdi. (‘Allah göstermesin, başına bir iş gelse vicdan azabı çekerim’ dedi.) Silah sekiz mermi alan bir 9 milimetrelik Alman Gestapo silahıydı. Mehmet’ten alırken öğrendim. Hatırlayabildiğim kadarıyla tüm olanları anlattım, belki ufak tefek unuttuklarım olabilir ama beş ay sonra bu küçük unutkanlıklar mazur görülür sanırım.”

Eylemden sonra Çaylan sınavları olduğu için Adana’ya gitti. Birkaç gün sonra da Ağca memleketi Malatya’ya döndü. Ağca, sanki yazacaklarının hepsini yazmıştı. Birden “Eklemek istediğim yeni şeyler aklıma geldi” dedi. Sorguculardan birisi “Devam et yazmaya” karşılığını verdi. Ağca yazmaya yeniden başladı:

“Olaydan yirmi gün sonra İstanbul’a tekrar geldim. Mehmet Şener’e çok üzgün olduğumu, silahını bir arama sırasında attığımı, yanımda 10 000 lira olduğunu, 7 000 lirasını kendisine verebileceğimi, kalanı kaç lira ise iki üç ay içinde eşit şekilde ödeyeceğimi söyledim. 7 000 lirayı verdim. Mali durumu kötü olan Mehmet, daha sonraları kalan parayı iki üç kez benden istedi. Ama veremedim. Fakat borç olarak bende hakkının kalmayacağını ifade ettim. Olaydan tahminler dışında, benzetmeler dışında, Allah’tan sonra, bu zamana kadar iki kişinin dışında (Yavuz ve ben) katiyetle kimsenin haberi olmamıştı.”

“Öldürdüğüm için üzgünüm ama pişman değilim”

Ağca, parmaklarını ovuşturdu. “Yaza yaza elimde hal kalmadı. Daha sonra devam etsek olmaz mı?” dedi. Sorguculardan biri “Sonuç bölümünü yaz da ardından bırakırız” karşılığını verdi. Ağca da yeni bölüme “Sonuç” ara başlığını koydu ve altına şunları yazmaya başladı:


“Hiçbir siyasal saplantının ve ideolojinin uşağı olmadım, olmayacağım da. Şu anda mevcut hiçbir ideolojinin bugünden farklı bir sonuç getireceğine de inanmıyorum. Hiçbir partiye, demeğe, siyasi amacı olan bir kuruluşa girmedim, işbirliği yapmadım. Benim siyasal görüşüm, belki başkalarına hayalci veya saçma gelebilir ama şu topraklar üzerinde tüm fertlerin mutlu, müreffeh, kardeşlik içinde savaşsız, sömürüsüz, katlara ayrılmadan, birlik ve beraberlik içinde yaşamalarıdır.

Hiç görmediğim, hiç tanımadığım, dillerini, özelliklerini bilmediğim bir Orta Afrikalı için de, bir Güney Amerikalı için de, bir Uzakdoğulu için de aynı duyguları taşıyorum. Türkiye’de olsun, Şili’de olsun, Rusya’da olsun, Amerika’da olsun insanların katledilmesini, aç, susuz, hasta, yaralı yaşamalarını istemiyorum. Benim siyasi görüşüm bu birkaç cümle, belki aşağılık komünist, faşist, emperyalist her türlü sömürücülerin mantıklarıyla çelişiyorum ama, ben böyle düşünüyorum. İpekçi’yi öldürdüğüm için üzgünüm ama pişman değilim. Çünkü insanlığa karşı cinayetle de olsa, bir görev yaptığımı sanıyorum. Abdi İpekçi’yi tanımam, kişisel hiçbir bağlantım yok. Olması da imkânsız. Fakat toplumun şartlan zorla elime silahı tutuşturdu ve üstün bir gazeteciyi öldürttü. Üzgünüm, pişman değilim.”

Sorguculara baktı, “Bitti” dedi. Sorgucu “Olay günü üzerinde neler vardı? Saçın sakalın nasıldı onları da belirt” deyince Ağca “Tamam, onları da yazayım” karşılığını verdi:

“Olay günü üzerimde dizkapaklarıma kadar gelen siyah palto, balıkçı gri kazak, üzerinde gri ceket ve altta kot pantolonum vardı. Sakalım üç veya dört günlüktü. Saçlarım pek düzgün değildi.

Bıyığım yoktu. Saçlarım şimdikinden birazcık uzundu ve mevsim dolayısıyla elbiselerin nerede olduğunu hatırlamıyorum. İfadem yukarıda belirttiğim şekildedir. Tüm olayı hiçbir tesir altında kalmadan vicdanımı dinleyerek olduğu gibi anlattım. Doğruluğunu imzamla tasdik ederim. Bu olaydan başka herhangi bir adi ve siyasi suç işlemedim, hiçbir sabıkam yoktur. Bunu beyan etmekte yarar olacağını sanırım, başka diyeceğim yoktur.”

Cezaevine silahı soktular, herkesin hesabı farklıydı


Kartal-Maltepe Askeri Cezaevi’nden kaçırılmadan önce, Ağca’nın kaçmak için daha önce de girişimleri olmuştu. Bunun için cezaevine silah sokturmuş, kaçmak için derin planlar yapmıştı. Ağca kaçış planım şöyle anlatıyor:

“Koğuş arkadaşım Atilla Serpil ve benim İstanbul Adli Tıp müessesesine muayene için gönderilmemizden yararlanarak, gerçekleştirmek istediğimiz bir kaçış planıyla ilgili temaslarımız oldu. Serpil bu amaçla Maltepe Cezaevi’ne, soyadını hatırlamadığım, Mehmet isimli biri aracılığıyla iki tabanca getirtmeyi başardı. Cezaevinden Adli Tıp’a sevk edildiğimiz gün bu tabancaları da götürecek, firar edecektik.”

Plana göre, Atilla Serpil, tabancaları yatağın altına saklayacaktı. Adli Tıp’ta iki hafta kadar kalacaklarım düşündüklerinden, en elverişli bir zamanda hareket edecek, tabancaları kullanacaklardı. Mehmet Ali Ağca, bu müthiş planını sorguculara şöyle anlattı: “Fakat, bu düşüncelerimiz başarıya ulaşamadı. Atilla Serpil, silahları yatak şiltesinin altına saklamaya çalıştığı sırada, yakayı ele verdi. Bunun üzerine, iki hastabakıcıyı rehin aldı. O sırada ben alt katta bulunuyordum. Bunu haber alır almaz Atilla Serpil’e bir astsubay aracılığıyla haber göndererek, ‘Buna değmez, işin ucunu bırak’ dedim. Benim sözümü dinledi ve iki hastabakıcıyı serbest bıraktıktan sonra silahlarını teslim etti. Cezaevi arkadaşlarımızdan Ahmet Malkan ve Mehmet Metiner de kaçış planımızdan haberdardılar. Fakat bu konuda aktif herhangi bir rol oynamamışlardı.”

Türk yargıç ve savcı yardımcısı, Ağca’nın kaçış planıyla ilgili soruları peş peşe sıraladı. Adli Tıp’tan kaçma girişiminden önce kimlerden yardım aldığını, Atilla Serpil’le aynı gün götürülmesinin nedenini açıklamasını da istediler. Ağca şu karşılığı verdi: “Maltepe Cezaevi’nde görevli bir yarbaya rica etmiş olduğum için Atilla Serpil ile beni Adli Tıp’a birlikte gönderdi. Daha açıkçası bu yarbay cezaevinin müdürüydü. Orada bir haftadan fazla kalmamız gerekeceği için arkadaşlık ederiz diye böyle bir ricada bulundum. Bu görevlinin herhangi bir göz yumması söz konusu olmamıştır. Hatta bu isteğimin asıl sebebini kaçış planımız olmasına rağmen kendisinin bu işten şüphelendiğini hiç sanmıyorum.” Sorgucular, kaçma girişiminden önce silahların ne zaman cezaevine sokulduğunu sordu. Ağca, burada yine sır vermemeye çalıştı ve “Bu sorulara cevap vermeyeceğim. Söyleyebileceğim silahların Atilla’ya verilmiş olması ve onun bunları hücresinde saklamış olmasıdır” dedi.

Savcı yardımcısı, “Cezaevinden Adli Tıp’a götürülürken, sizleri hiç aramadılar mı?” sorusunu yöneltince Ağca’dan tek kelimelik bir cevap geldi: “Hayır.” Ağca ve arkadaşı Atilla Serpil yanlarında iki silah olmasına rağmen yedi sekiz kişilik koruma eşliğinde götürüldüler. Bunlar arasında, Ağca ve arkadaşıyla yakından ilgilenen birisi vardı: Astsubay Yusuf Hududi. Astsubay, Ağca ve arkadaşına cezaevinden çıkarken, yanlarında herhangi bir şey olup olmadığını sordu, onlar da bir şey olmadığını söylediler.

Savcı, “Astsubay Hududi’nin sizin kaçış planınızdan haberi var mıydı?” sorusuna Ağca “Hayır” karşılığını verdi.

Mehmet Ali Ağca’yla aynı koğuşta kalan ve hastaneden kaçmak için müthiş planı uygulamaya koyan Atilla Serpil ise daha ilginç olaylar anlatıyor:

“Mehmet Ali Ağca’yla kaçmak için bir plan yaptık. Birçok alternatif tartıştık. Bunlardan birinde hastaneye sevk edilip giderken ambulanstan kaçmak da yer alıyordu. Ben hasta olduğum için önce Haldul diye bir ilaç temin ettim. Dört kutu tonbalığı konservesi aldım. Kaçmayı gerçekleştirme gayesiyle önce çalışma ve tespitlere başladık.”

Atilla Serpil, bir akşam ilaçtan yuttu. Bir adet tonbalığı konservesini de boşaltıp, kutuyu çöpe attı. Gece ilaç etkisini gösterdi. Kıvranıyordu. Cezaevi idaresine haber verildi ve Serpil hastaneye sevk edildi. Atilla Serpil’in planı sevk sırasında saat tutarak, aracın hangi noktalarda kaç dakika durduğunu, hastaneye ne kadar sürede gittiğini belirlemek, koruma önlemlerini görmekti.

Cezaevine döndükten sonra, belirlediklerini Ağca’ya anlattı. Bu kez, Haldul’u içen Ağca’ydı. Tonbalığı da tuvalete boşaltılmış, kutusu ise çöpe atılmıştı. Gece, Ağca hastalandı. Durumunu idareye bildirdiler. Ancak yetkililer, Ağca’yı hastaneye götürmek yerine, hastaneden doktor getirmeyi uygun gördüler. Plan suya düşüyordu. Ağca’nın bu yolla cezaevinden kaçamayacağı anlaşıldı. Başka bir plan yapmaya başladılar. Bunun için silah gerekiyordu. Ağca, “Silah sorun olmaz. İstediğimiz zaman temin ederim” dedi. Silahlar gerçekten de gelmişti. Bayram öncesiydi. Atilla Serpil, mahkemede müşahede için Adli Tıp’a şevkini istemişti. Ağca’nın da böyle bir başvurusu vardı. Adli Tıp’a gidecekler, buluşup firarı birlikte gerçekleştireceklerdi.

Atilla Serpil, olayı şöyle anlatıyor:

“Bayram arifesinde orada kimse yoktu. O yüzden bayram sonrası getirilmem istendi. Üstelik yanımda Ağca olacaktı. Cezaevinden silahlan ben çıkaracaktım. Kelepçe anahtarı da temin etmiştim. Trafiğin en yoğun olduğu yerde, -ki planımıza göre bu yer Boğaz Köprüsü olacaktı ben silahlan çekip muhafız erleri enterne edecek ve havaya ateş açarak panik yaratacaktım. Ağca da kaçacaktı. 5 kasım 1979 günü sabah erkenden kalktım. İki adet silahı, kelepçe zincirlerini, enterne edebileceğimiz kişileri bağlamak maksadıyla önceden temin ettiğim ipi ve şişi yatağımın altına koydum. Sabah belli bir saatte çağrıldık.

Ben Ağca’dan önce çıktım. Koğuş önünde hazırlık yapan cezaevi komutanı ve diğer ilgililere hazırladığımız plan gereği Adli Tıp’a gidemeyeceğim kadar hasta olduğumu, beni tedavi için askeri hastaneye götürmelerim istedim. Hatta gerçek olan hastalığımı tamamıyla burada yapacağımız eylemi kamufle etmek gayesiyle daha da ağır gösterebilmek için kıvranıyor, öğürüyordum. Cezaevi komutam yarbay ise beni ikna edip Adli Tıp’a göndermeye çalışıyordu. Yine plan gereği fenalaşıp koğuşa koştum. Lavaboya kusmak ve kan tükürmek suretiyle içimi boşalttıktan soma yüzümü yıkadım. Görevlilere hasta olduğumu tamamıyla inandırdım.”

Plan adım adım uygulanıyor, her şey yolunda gidiyordu

Atilla Serpil, üzeri arandıktan sonra tekrar koğuşa girebilmesinin mümkün olup olmayacağını anlamaya çalışıyordu. Çünkü daha yakında komutanlara ait tuvalet vardı. Eğer bu tuvalete sokmaya kalksalardı planı boşa gidecekti. Koğuştan döner dönmez üzerinin aranıp Adli Tıp’a göndermelerine ikna olmuş gibi davranmaya başladı. Üzerini arattı. Ağca’nın içerden çıkmasını bekledi. iki dakika sonra Ağca aranmaya başlandı. Aranması bitmek üzereyken Atilla Serpil yeniden öğürmeye, ağzını kapatarak koğuşa doğru koşmaya başladı.

Girer girmez yatağının altına sakladığı silahları ve şarjörü aldı. Şişi de çorabının içine soktu. Tuvalette yüzünü ıslattı ve âdeta iki büklüm durumda arama yapılan yere geldi. Bu hasta hali kimsenin şüphelenmemesini sağladı. Hatta arabaya binmesi için bir görevli koluna girip ona yardım etti.

Cezaevi aracı hareket etti. Ağca ile Atilla Serpil’in gizli planlarını bilen yoktu. Aslında bunlar kendi aralarında önceden konuşmuşlar, ancak koğuş ağası Ahmet Malkan, kesinlikle kaçmamaları uyarısında bulunmuştu. Ülkücü mahkûmlardan Cengiz Ayhan da başta kaçmak için bunlarla ortak hareket ediyor, firar yollarını araştırıyordu. Ancak, Cengiz’in çenesi durmuyordu; koğuşta firar edeceklerini ima eder gibi yaptığı konuşmalar Ağca’nın carımı sıkıyordu. Ağca, volta sırasında Atilla Serpil’e, Cengiz’i bu işe karıştırmamalarının daha doğru olacağını söyledi. Serpil de aynı görüşteydi.

Kelepçeler gevşedi

Cezaevi aracı yol alırken, Atilla Serpil, askerlere hissettirmeden kelepçelerini her an çıkarabilecek şekilde gevşetmeyi başardı. Aynı işlemi Ağca’ya da yaptı. Cezaevi aracının küçük bir deliğinden yolu takip etmeye başladılar. Boğaziçi Köprüsüne gelinmesini ve trafiğin sıkışmasını bekliyorlardı. Ancak plan konvoyun arabalı vapura binmesiyle bozulmuş, etraflarım askerler sarmıştı. Adli Tıp’a herhangi bir şey yapmadan gitmeyi ve oradaki şartlara göre hareket etmeyi planladılar. Ancak, oraya girişlerinde üzerlerinin aranması halinde çok zor durumda kalacaklarını da biliyorlardı.

Adli Tıp’a geldiklerinde gözleriyle sağı solu taramaya başladılar. Askerin biri “Bakmayın ulan, önünüze dönün” diye bağırınca, gözlerini yere diktiler. Bir odaya alındılar. Taburelere oturtuldular. Atilla, üzerinin aranacağı endişesiyle çaresiz bir halde duruyor, yeni planlar yapmaya çalışıyordu. Tek amacı üzerinin aranmasından kurtulmak için cezaevine dönebilmek!,i. Askerlere “Ben iyileştim. Kendimi iyi hissediyorum. Burada kalmak istemiyorum” demeye başladı. Bir asker, başka bir odaya gitti. Adli Tıp görevlilerine durumu iletti. Ancak görevliler, bu kişinin giriş evraklarının tamamlandığını söyleyince, yapacak bir şey de kalmamıştı. Ağca’nın durumu ise belli değildi. Ağca, Atilla’ya askerlerin dikkatini çekmeden tuvalete gitmesi için Kaş göz işareti yapıyordu. Amacı silahlardan birisini ele geçirip kaçmaktı.

Atilla Serpil, Ağca’nın işaretlerini görmezden gelmeye çalıştıkça, Ağca’nın kızgınlığı artıyor, bakışlarıyla “Ben sana gösteririm” diye âdeta onu tehdit ediyordu. Askerler, Serpil’in kelepçesini çıkardılar, onu bir üst kata götürdüler. Koridora girdiklerinde de orada görevli hastabakıcı odaya almadan önce askerin ve Atilla Serpil’in üzerini arayacaktı. Atilla, üzerini aratmaktan kurtulmak için fenalaşma numarası yapmaya başladı. Amacı, kendisini bir yatağa atıp, silahlan da yatağın bir yerine gizleyebilmekti.

Kıvranmaya, inlemeye başladı. Karnını tutuyor, kıvranıyor, bazen yere çömeliyor, gözü hep bir yatak arıyordu. Bir ara kusacak gibi oldu. Karşısında kapısı açık koğuşu gördü. Kendini bir an önce yatağa atmak istedi. Hastabakıcının “Ne oldu hemşerim, neyin var?” sözleri arasında o, kendini yatağın üzerine atmıştı bile. Bir anda silahlarını çıkarıp, yastığın altına koydu, inlemeye biraz daha devam etti. Kıvranmaları azaldı. Hastabakıcıya “Yavaş yavaş iyileşiyorum” dedi.

Hastabakıcı Nurettin Çiçek, bu hastanın durumundan şüphelenmişti. Bir dolap çevirdiğini anladı. Birden Atilla Serpil’in üzerine atıldı. Kollarındaıı yakaladı. Bir taraftan da “Koşun koşun” diyordu. Atilla, Nurettin Çiçek’in elinden kurtulmaya çalışırken, bir hastabakıcı daha odaya girdi. Atilla, silahı yastığın altından aldı, bir anda hastabakıcının alnına dayadı. Ortalık ana baba gününe dönmüştü. Kendisini yatağın köşesinde emniyete alıp, hastabakıcının birisini dışarıya çıkartırken, birisini rehin olarak önüne tuttu. Tabancayı tam ensesine dayamıştı. Er de, bu karışıklık sırasında odadan dışarıya çıkmıştı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Mehmet Ali Ağaca'nın Geçmişi Hakkında Bilgiler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2012, 22:43

Ayhan Songar: “Evladım yapma, ver o tabancayı”

Adli Tıp karışmıştı. Atilla Serpil’in kaçmak için hastabakıcıyı rehin aldığı haberi bir anda ortalığı karıştırmaya yetmişti. Atilla, kendisine zarar verilmemesi, eylemine son vermesi için Adli Tıp başkanının odasına gelmesini şart koşuyordu. Az sonra kurumun başkanı Ayhan Songar geldi. “Evladım yapma, ver o tabancayı" dedi. Atilla, eylemine hemen son vermek niyetinde değildi. Astsubay Yusuf Hududi de Songar’ın yanındaydı. O da, Atilla Serpil’e âdeta yalvarıyor, “Ekmeğimle oynuyorsun” diyordu. Atilla, uzun bir direnişten sonra, silahın namlusunu hastabakıcının ensesinden çekti. Hastabakıcı Nurettin Çiçek’in benzi solmuş, o da canına kıymaması için Atilla’ya dakikalarca yalvarmıştı.

Serpil, silahını Ayhan Songar’a uzattı. Astsubay Yusuf Hududi, Atilla Serpil'i Selimiye’ye götürdü. Atilla, hastalığını gerekçe gösterip, ifadesinin bir heyet tarafından hastanede alınmasını istemişti. Hastanedeki tedavisi bittikten sonra, Maltepe Cezaevi’ne götürüldü, iki gün hücrede kaldıktan sonra, normal koğuşuna döndü. Ağca da dönmüştü. Ağca’yla mümkün olduğunca bir araya gelmemeye özen gösterdiler. Çünkü asıl amacın Ağca’yı kaçırmak olduğu ortaya çıkacaktı.

Ağca, bu olayın arkasında kendisinin öldürülmesi planı olduğunu hiçbir zaman öğrenemedi. Silahlar ustaca sokulmuş, Ağca’nın kaçmak isterken öldürülmesi amaçlanmıştı. Ağca’ya ulaştırılan silahlar da önceki eylemlerde kullanılmıştı.

Aradan günler geçti. Ağca, Adli Tıp’tan kaçamamış, ama kaçma düşüncesini hiç aklından çıkarmamıştı. Bir akşam, Atilla Serpil’in yanına gitti. Ona, “Dışarıdan bir isteğin var mı?” diye sordu. Atilla, bu sözlerin ne anlama geldiğini anlamıştı. Ona, fısıldayarak “Başarılar” dedi. Birbirlerine sarılmak istediler. Ancak dikkat çeker diye bunu yapmadılar. Ağca, koğuştan çıkıp kendi koğuşuna doğru yürümeye başladı. Kapının önüne geldiğinde bir kez daha baktı. Koğuştakilerin hepsini süzdü. Bu Ağca’nın oraya son bakışı oluyordu.

Er, Ağca’ya geçim sıkıntısı çektiğini anlatıyordu

Abdi İpekçi’nin katil zanlısı olduğu gerekçesiyle, 30 haziran 1979’da mahkemeye çıkarılan ve Maltepe Askeri Cezaevi’ne konulan Mehmet Ali Ağca, kendisine cezaevi günleriyle ilgili yöneltilen soruları da, yine kendine özgü yöntemlerle cevaplandırdı.

Türk yargıç ve savcı Ağca’nın cezaevinden kaçışıyla ilgili sorgulamayı 19 haziran 1983 günü saat 08.30’da yapmaya başladı, tik soru cezaevinde kimlerle ilişki içinde olduğuydu. Ağca, bu soruyu şöyle cevaplandırdı:

“Özellikle Astsubay Yusuf Hududi ile Yüksel Astsubay, er Bünyamin Azer Yılmaz, bizimle birlikte tutuklu olan Atilla Serpil, Ahmet Malkan, Doğan Yıldırım, Abuzer Uğurlu ve soyadını hatırlayamadığım Mehmet. Bunlardan sadece Abuzer’i önceden tanımıştım. Abuzer’le önce Selimiye Cezaevi’de karşılaşmıştık.” Yetkililer Ağca’ya cezaevinde kimlerden yardım aldığı sorusunu yönelttiler. Ağca, Yusuf Hududi ve Astsubay Yüksel’in kendisinin cezaevinde dolaşmasını kolaylaştırdıklarını, gelen mektupları denetime tâbi tutmadıklarını anlatıp, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Er Bünyamin Azer Yılmaz, başlangıçta benimle uzun uzun konuşuyordu. İpekçi cinayeti nedeniyle, ünlü bir tutukluydum. Daha sonra bana ekonomik sıkıntılarından söz etti. Oral Çelik, sahte kimliklerle sık sık cezaevine gelip beni ziyaret ediyordu. Hududi ve Yüksel’in göz yummaları sonucu bana para da getiriyordu.

Bu paralardan bir kısmım astsubaylara ve er Bünyamin’e veriyordum. Er Bünyamin bir gün bana kendisine yeterince para verilmesi halinde, hapishaneden kaçınlabileceğimi söyledi. Bunu Oral Çelik’e söyledim. Oral, derhal kollan sıvayıp, kaçışımı sağlayacak olanlara rüşvet olarak verilmek üzere, gerekli parayı bulabilmek için Abuzer Uğurlu’ya başvurmuş.

Bunlardan, tutukluluğum sırasında gösterdiği bazı kolaylıklar karşılığı kendisine bahşiş verdiğim Astsubay Yüksel, benim kaçışımdan önce cezaevinden aynlmıştı. Özellikle Astsubay Yusuf Hududi ve er Bünyamin Yılmaz’ı görmek gerekiyordu. Onlarla kaçışımdan on gün önce anlaşmaya vardım. Gerekli parayı cezaevi dışında Oral Çelik verdi. Biz kaçışın nasıl olması hakkında tespitte bulunduk. Eğer doğru hatırlıyorsam, 1979 yılının 24’ü 25 kasıma bağlayan gecesi çok basit bir biçimde gerçekleşti.

Ağca’nın firarından yargılanan astsubay otuz yıl sonra bu kitap için anlatıyor

Nitekim, anlaştığımız gibi cezaevinden bana er Bünyamin Yılmaz’ın bulmuş olduğu, bir er üniforması giyerek çıktım. Bu üniformayla birlikte er Yılmaz, Astsubay Hududi’nin de yardımıyla bana bir çift asker postalı da bulmuştu. Kaçtığım sırada, Yusuf Hududi nöbetçi astsubaydı. Benimle birlikte er Bünyamin Yılmaz da kaçtı. İkimiz birlikte hemen Oral Çelik’in arkadaşı da olan Ramazan Gürbüz’ün, Oral Çelik tarafından daha önce bize adresi verilmiş olan evine gittik. Bir hafta bu evde kaldık. Güvenlik gerekçesiyle, buradan ayrılmanın daha doğru olacağını düşündüm.

Bu sırada Oral’la sık sık görüştük. Oral, yiyecek içecek, gazete, dergi getiriyordu. Er Bünyamin Yılmaz’a orada 260 000 lira verdim. Ve ayrıldığımız sırada da üzerimdeki tabancayı hediye ettim. Kaçışım için Oral’dan öğrendiğime göre, Astsubay Hududi’ye 400 000, Yılmaz’a 300 000 lira verilmiş. Er Yılmaz’a daha soma para göndereceğimi de söyledim. Ancak sözümde duramadım. Bir hafta sonra kendisi yakalanmıştı. Astsubay Yüksel’e de 80 000 lira verildi.”

Ağca, cezaevinden kaçmadan bir hafta önce kaçacağı konusunda Oral Çelik’e mektup gönderdiğini belirtiyor. “Kaçışımı kolaylaştırmak için kendisinin dışarıdan diğer kimselerin de yardımlarından yararlanıp yararlanmadığını söyleyebilecek durumda değilim. Kaçışın ekonomik yönüyle ilgili bütün imkânlarını bize sağlayan Abuzer Uğurlu’nun da haberdar edilmesi mümkün
değildi” diyerek, Abuzer’den başka kaçışları için silah ve para yardımında bulunanın olup olmadığını bilmediğini anlatan Ağca, yargıcın “Hapishanedeyken, her duruşmada elbise değiştiriyordun. Kim getiriyordu bunları sana?” sorusuna, “Oral Çelik ve Yalçın Özbey getiriyordu. Er Bünyamin aracılığıyla, Oral Çelik’e mesajları gönderiyordum” dedi.

Olaydan tam otuz yıl sonra Astsubay Yusuf Hududi’yi buldum. Ağca’nın cezaevinden kaçışıyla ilgili iddialar üzerine yargılandığını ve üç kez beraat ettiğini belirtti. Hududi, Ağca’nın yardım edenler arasında adını vermesini ilginç bir olaya bağlayarak şunları söyledi:

“Bir mahkûmun hücreye alınmasıyla ilgili karar vardı. Ancak, bu yerine getirilmiyordu. Mahkûmlar, Ülkücü olan bu kişiyi vermiyorlardı. Bir yetkilimiz, mahkûmlara ‘Ben sanki hücredeymiş gibi işlem yapacağım ama Yusuf Hududi solcu olduğu için buna karşı çıkıyor. O yüzden, mahkûmu almak zorundayım’ diyor, işte, bu olay yüzünden, Ağca hep benim adımı veriyor. Aslında Ağca’nın kaçışı tam anlamıyla bir romandır. Cezaevine değişik bölüklerden erler getirildi. Kimsenin kimseyi tanımadığı bir yerde, Bünyamin Yılmaz içeriye Ağca’nın giyeceği kıyafeti götürüyor. Askerler de birbirini tanımadığı için kapıyı açıp Ağca’yı da çıkartıyorlar.”

Yusuf Hududi, Silahlı Kuvvetler’den resen emekliye sevk ediliyor. Ağca’nın hastaneden kaçma girişimini de anlatırken, iki silahı kendisinin aldığını öne sürüyor ve bu olayda haksızlığa uğradığını ifade ediyor.

Ağca, tanınmamak için peruk takmıştı

Cezaevinden kaçtığında çevrede Ağca’yı birileri bekliyor muydu? Ağca, bunu şöyle cevaplandırdı:


“Cezaevi civarında beni ve er Yılmaz’ı bekleyen kimse yoktu. Üniformayla dışarı çıktığımda, yine üniformadan yararlanarak, bir şehirlerarası otobüsü durdurduk ve ona binerek, İstanbul Mecidiyeköy’e geldik. Buradan bir taksiyle Beyoğlu’na gittik. Ramazan Gündüz’ün evine böyle ulaştık. Ramazan’ın evinde bir hafta kaldıktan sonra ayrıldığımda İstanbul’da üç ev değiştirdim. Fatih, Beşiktaş ve Suadiye’deydi bunlar. Her şeyi Oral Çelik organize ediyordu. Daha sonra Oral’la Ankara’ya da gittik. İstanbul’da bulunduğumuzda Abuzer Uğurlu bize 15 000 Alman markı verdi. Ayrıca, Hikmet isimli bir şahıs adına düzenlenmiş sahte Afgan pasaportu buldu. Bu arada Oral, sahte kimlik kartları ve kamuflaj için peruklar da bulmayı başarmıştı. Cezaevinden kaçtıktan sonra Abuzer Uğurlu’yla Beşiktaş’taki evinde buluştuk.”

Boş tabutta cenaze varmış gibi fotoğraf çektiler

Sorgunun bu aşamasında, ilginç bir noktaya geliniyor. İçişleri bakanlığı döneminde Haşan Fehmi Güneş, sanatçı Aynur Aydan’la gönül ilişkisine girmiş ve olay ortaya çıkınca istifa etmişti. Bir Adalet Partisi milletvekili adayı uğradığı silahlı saldırı sonucu öldürülmüştü. Cenazesi Ardahan’da toprağa verilmişti.

Böyle önemli bir cinayetle ilgili araştırma yapmaları, fotoğraflar ulaştırmaları için bazı gazetelerin yöneticileri merkez bürolarından muhabir ve foto muhabirlerini hemen Kars’a göndermişti. Ankara’dan gelen gazeteciler, Ardahan’a ulaştıklarında cenaze çoktan kaldırılmıştı. Bunca yolu gelmelerine rağmen bir cenaze fotoğrafı bile çekememişlerdi. Şimdi şeflerine ne diyeceklerdi?

Bazı gazeteciler, cenaze evine gitti. Kafalarında hep “temsili cenaze töreni” vardı. Başsağlığı için ev dolup taşıyordu. Gazeteciler, eve taziye için gelenlere kendilerini tanıtırken “Cenaze töreni için ta Ankara’dan geldik. Ancak cenaze kaldırılmış” diyor, asıl söyleyecekleri için zemin hazırlıyorlardı.

Böyle bir olay meydana geldiği için gazeteciler de üzgündü. Ama bir yandan da işlerini yapamadıkları için sıkıntılıydılar. Gazeteciler tüm umudunu deneyimli bir foto muhabirine bağlamışlardı. Ancak o, milletvekili adayının yakınlarına “Annesi yeniden tabuta kapansın, biz de resim çekelim” diyebilecekti...

Foto muhabiri taziyeye gelenlere daha sıkı sarılmaya, hatta bir ara sesini iyice yükselterek ağlamaya başladı. Onun bu durumunu gören gazetecilerden de gerçekten ağlayanlar olduğu gibi, ağlıyormuşçasına başını öne eğip gözlerini silenler de vardı. Milletvekilinin yakınları, deneyimli foto muhabirini yatıştırmaya çalışıyorlardı. Gazeteciler onu yatıştırmaya çalışırken, foto muhabiri söyleyeceğini söyledi:

“Rahmetlinin tabutunun önünde anasının, yakınlarının bir fotoğrafı bile yok. Ben ne günlere buralara geldim. Tabutu getirip bizim fotoğraf çekmemiz lazım. Yoksa rahmetli mezarında rahat etmez.”

Odada bulunanlar birbirine baktı. Çok geçmeden, camiden getirilen tabut, okuldan getirilen bayrakla örtülmüş, içinde cenaze varmış gibi evin önüne konulmuştu. Böylece, evladını kaybetmiş anneyi de kollarına girerek tabutun başına getirip onun boş tabuta kapanmış fotoğraflarını çektiler.

Bu olayın üzerinden çok geçmedi, katiller yakalandı. İçişleri Bakanı Haşan Fehmi Güneş kuşkusuz bu habere en çok sevinenlerin başında geliyordu. Gazeteciler valilikte toplandı. Bakan, operasyonla ilgili bilgiler verdi. Faili meçhul olay bırakmayacaklarını, bu konuda son derece kararlı olduklarını belirtti.

Güneş, salona döndüğünde kötü bir haber aldığı belliydi

Vali, emniyet müdürü ve diğer yetkililer, milletvekili adayının katilleri ile suç aleti silahların kısa sürede ele geçmesinden dolayı çok mutluydular. O akşam Kars Orduevi’nde bakanın onuruna yemek verildi.

Orduevinin yemek salonunda yemekler yenilirken, halk oyunları ekibi müthiş bir gösteri yapıyordu. Bir genç elinde küçük bir tahta tutuyor, birisi hem oynuyor, hem de belinden bıçakları çekip tahtaya fırlatıyordu. En küçük bir dikkatsizlik üzücü sonuçlar doğurabilirdi. Güneş, sık sık “Yapmasınlar, çok tehlikeli” diyor, ancak yanında bulunanlar “Bunu her zaman yapıyorlar. Kötü bir olay bugüne kadar yaşanmadı” karşılığını veriyordu.

Bir görevli geldi, “Sayın bakanım, Ankara’dan sizi arıyorlar” dedi. Bakan telefonun bulunduğu odaya geçti. Telefonda, İçişleri Bakanlığı Özel Kalem Müdürü Ertuğrul Öztürk vardı. Önüne Hafta Sonu gazetesini almıştı. Söze, “Rahatsız ettim sayın bakanım ama önemli bir konu var” diye başladı. Güneş “Dinliyorum” dedi. Ertuğrul Bey, “Bilmem nasıl söylesem efendim, Aynur Aydan’la sizin aşk ilişkinizden bahsediliyor, fotoğraflar var” diye devam etti. Bakan “Oku” dedi. Özel kalem müdürü, ertesi gün piyasaya çıkacak gazeteyi nereden bulmuşsa bulmuş, bakana okuyor, fotoğrafları dillendiriyordu.

Güneş, âdeta çökmüştü. Eşine, çocuklarına ne diyecekti? Kamuoyu bu durumu nasıl karşılayacaktı? O an istifaya karar vermiş gibiydi. Odaya, İstihbarat Dairesi Başkanı Fevzi Karaman’ı çağırdı. Koruma Salih ne olup bittiğini bilmiyor ama bakanın yüzünden olumsuz bir haber geldiğini anlıyordu.

Salona döndüğünde, halk oyunları ekibi oynamaya devam etti. Güneş, valiye “Biraz sohbet edelim” deyip oyunun son bulmasını istedi. Güneş’in o gece “Ben şu anda sizinle içişleri bakanı olarak değil, eski bir savcı olarak konuşuyorum” dedi. Bazıları bunu “öylesine söylenmiş sözler” olarak değerlendirdi. Güneş, terörle mücadelede karşılaştıkları engelleri anlatmaya başladı...

Yemekten sonra orduevinin kapısına çıktıklarında Güneş, komutan ve yemekte bulunanlarla tek tek vedalaştı. Otomobili tam önünde duruyordu. Bakan yol ayrımındaydı. Önündeki otomobilini görmedi, “Fevzi Bey, otomobil nerede?” diye sordu. Otomobile bindiğinde makam şoförü Recep, Van’a gidileceğini biliyordu. Güneş, orduevi önünde kendisini uğurlayanlara el sallarken, şoförüne “Van’a gitmiyoruz. Ankara’ya dönüyoruz” dedi...

Ankara’ya döndüklerinde, Haşan Fehmi Güneş, Başbakan Bülent Ecevit’in de onayını alıp istifa etti... Güneş, her dönemde saygın bir politikacı olarak uzun yıllar TBMM’de görev yaptı.

Mehmet Ali Ağca’ya Aynur Aydan sorusu niçin yöneltildi?

İki Türk görevli, Mehmet Ali Ağca’yı sorgulamaya devam ediyordu. Savcı, “Haşan Fehmi Güneş’i tanıyor musun?” diye sordu. Ağca, bir anlam veremediği bu soruyu şöyle cevaplandırdı:


“Abdi İpekçi olayının meydana geldiği dönemde ve benim yakalandığım sırada içişleri bakanıydı. İpekçi olayıyla ilgili tutuklandığım zaman İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde bir kere karşılaştık. Aramızda sadece bir görüşme oldu. Bu görüşmede de kayda değer hiçbir husus bulunmadığı için içeriğini de söylemek istemiyorum.”

Hemen ardından “Maltepe Cezaevi’nden kaçtıktan sonra İstanbul’da bulunduğun sırada, aktris Aynur Aydan’ın evinde kaldınız mı?” sorusu patladı. Ağca, “Bu tamamen gerçekdışıdır ve hiçbir temeli yoktur” karşılığını verdi.

Ağca “idam”ı duyduğunda ünlü sanatçı Erol Taş’ın kahvesini aradı

Ağca, cezaevinden kaçtıktan sonra, İstanbul, Ankara derken soluğu İran’da aldı. Kendisine, Abuzer Uğurlu tarafından sağlandığım öne sürdüğü Afgan pasaportunu kullanıyordu. Ağca, İran’da dikkat çekmemek için sakal bıraktı, otel kayıtlarında daha önce elde ettiği İran kimliğini ibraz etti. Orada, otelde tanıştığı Türkler, Ağca’yı tanımıyorlardı. Ağca, İran’daki günlerini şöyle anlatıyor:

“1980 nisanına kadar İran’da çok rahattım. Nisan ayı sonuna doğru, hatta çok iyi hatırlıyorum, 23 nisanda Amerikalıların Humeyni rejimi taralından rehin alman vatandaşlarım kurtarmak için giriştikleri ve başarısızlıkla sonuçlanan harekâttan sonra, İranlılar yabancılara kuşkuyla bakmaya ve çok sıkı kontrollere tâbi tutmaya başladılar. Ben de, yakalanmak ve bunun sonuçlarına razı olmak -ki o zamanki havaya göre bu idam bile olabilirdi korkusuyla, Türkiye’ye dönmek için harekete geçtim.”

Ağca, İran’dan dönmeden önce Oral Çelik’e telefon etti. Erzurum’a, İran’a geçmeden önce uğradığı sınır köyüne gelmesini istedi. Oral Çelik’in, bunun için Timur Selçuk’la buluşması gerekiyordu. Telefon etti. Timur “Bekliyorum” dedi. Timur, Oral Çelik ve Ağca’yla ilk buluşmasını şöyle anlatıyor:

“İstanbul’da ticaretle uğraşan Iğdır Ülkü Ocakları Derneği eski başkanı Mikail Göleli, 1980 yılının ocak ayında bana telefon edip, birkaç gün sonra birisini göndereceğini, ona yardımcı olunmasını istedi. Bir hafta sonra gelen ve adının Atilla Çelik olduğunu söyleyen kişi beni üniversitede buldu. Kongre Caddesi’ne gittik. Burada siyah renkli Chevrolet marka 34 plakalı bir otomobil duruyordu. Otomobilin önünde ve arkasında iki kişi oturuyordu. Kapıyı açtığımda, arkada oturan kişinin Mehmet Ali Ağca olduğunu gördüm, irkildim. Oral Çelik, durumu görünce korkmamamı ve otomobile binmemi istedi. Mikail’in durumu ayarladığını ve Eryılmaz tesislerinde Muhammed Kasım’la buluşmalarını sağlamamı istedi. Ben de bu kişiyi tanırım. Kaçakçılık yapıyordu. Ağca’nın üzerinde silah vardı. Oral Çelik de bana, Ağca’nın kendisini ihbar eden bir kişiyi öldürdüğünü söyledi. Onlara itaat etmek zorundaydım.”

Ağca’nın üzerinde, Sakarya Emniyet Müdürlüğü’nden verilmiş pasaport vardı. Sınır kapısında sorun çıkar diye kaçak yollarla geçmeyi uygun bulmuşlardı. Muhammed Kasmila Eryılmaz tesislerinde buluştu. 1980 yılının şubat ayının ilk haftasında Ağca İran’a geçti. Ağca, Atilla Çelik’le vedalaşırken, ona “Oral” demişti. Timur Selçuk, Atilla Çelik’in gerçekte Oral Çelik olduğunu ilk kez o zaman anlamıştı.

Ağca, İran’daki karışıklıklardan tedirgin olmuş ve Türkiye’ye dönmeye karar vermişti. Oral Çelik’i zaman zaman telefonla arıyordu. Hem de tanıdık bir kişinin kahvehanesinden. Gideli daha iki ay bile olmamıştı.

Ağca, cezaevinde Türk görevlilerin sorulan üzerine açıklamalarına devam etti:

Resim
Mehmet Ali Ağca hakkında verilen ölüm cezasının yerine getirilmesi için kanun çıkarıldı ve Resmi Gazete'de yayımlandı. Ancak, Ağca kaçak olduğu için cezası yerine getirilemedi.

“Aklıma gelmişken söyleyeyim ki, Oral Çelik’e telefon etmek istediğimde, onu İstanbul’da, ünlü sineme aktörü olan Erol Taş’ın işlettiği kahvehaneden arardım. Orada oturup, devamlı iskambil, okey oynadığı için kendisini bulmak kolay olurdu. 30 nisanda İran’ın Makü kentinden yürüyerek Türk hududunu geçtim. Köye geldiğimiz gün, radyodan benim İpekçi cinayeti nedeniyle idama mahkûm edilmiş olduğumu duydum. Bu beni çok endişelendirdi.”

Mehmet Ali Ağca’nın, hakkında idam cezası verildiğine ilişkin radyodan duyduğunu söylediği haber 28 nisan 1980 tarihinde kesinleşmişti. Askeri Yargıtay Birinci Dairesi’nin 28 ağustos 1980 tarih ve 1980/279 esas, 1980/290 karar sayılı ilamıyla, İstanbul Sıkıyönetim 1 Numaralı Askeri Mahkemesi’nin 28 nisan 1980 tarihli, Mehmet Ali Ağca’nın Türk Ceza Kanunu’nun 450/4’ncü maddesi uyarınca ölüm cezasına mahkûmiyeti onanmıştı.

Mehmet Ali Ağca Hakkında Ölüm Cezasının Yerine Getirilmesine Dair Kanun, ancak 12 mart 1982 tarihinde, yani ihtilalin ikinci yılında Resmi Gazete’de yayımlandı. Ağca, eğer o günlerde cezaevinde olsaydı, idam cezası yerine getirilmiş olacaktı.

Atilla Çelik, kendisinin Oral Çelik olduğunu bilmediğini sandığı Timur Selçuk’u buldu. Ona “Bizim ağa İran’da sıkılmış, onu geri getireceğiz. Yine senin yardımını istiyoruz” dedi. Aslında Timur çekiniyordu. “Beni bulaştırmayın. Yolu öğrendiniz” karşılığını verdi. Timur Selçuk, Ağca’nın nasıl döndüğünü bilmediğini ve dönüşünde yardımcı olmadığını söylüyor. Ancak, Ağca dönüşünü şöyle açıklıyor:

“30 nisan 1980 gecesi, Oral Çelik ile Timur Selçuk birlikte geldiler. Taksiyle Iğdır’a gittik. Timur’un evinde kaldık. 2 mayıs gecesi Doğu Ekspresi’nin yataklı vagonuyla Ankara’ya hareket ettik.”

Haluk Kırcı, kalktığında salonda Mehmet Ali Ağca’yı gördü

Kırcı, Ankara’da, Abdullah Çatlı’nın kiralattığı Mebusevleri’ndeki bir dairede kalıyordu. Eve gelen giden eksik olmazdı. Evin bir anahtarı da Abdullah Çatlı’da bulunuyordu. Çatlı bazen anahtarı bililerine verip oraya gönderiyordu.

Haluk Kırcı ile Mehmet Ali Ağca’nın tanışması işte Mebusevleri’ndeki bu apartman dairesinde oldu. Haluk Kırcı, o günü ve Mehmet Ali Ağca’yı sorgucuya şöyle anlattı:

“Evde kaldığım bir gün Malatya Ülkü Ocakları’ndan bir şahıs ile yanında sonradan isminin Oral Çelik olduğunu öğrendiğim şahıs geldi. Onların gelmesiyle birlikte evin telefon trafiği artmıştı. Ben bir şeyler olduğunu sezinlemiştim. Ama teşkilat hiyerarşisi gereği herhangi bir soru sormuyordum. Bir sabah kalktığımda salonda yabancı bir şahsın oturduğunu gördüm.”

Kırcı, başıyla selam verip lavaboya geçti. Yüzünü yıkadı, iki gündür tıraş olmuyordu. Aynaya baktı. Elini sakallarının üstünde gezdirirken, “Nasıl olsa dışarı çıkmıyorum. Bugün de tıraş olmayacağım” dedi.

Salonun aralık kapısına geldiğinde, daha önce otururken gördüğü kişiyi bu kez pencerenin tül perdesinin ardından dışarı bakarken gördü. Sanki birisini bekliyordu. Ceketini çıkarmamıştı. Sağ elini cebine sokmuştu. Kırcı, terliğini sürüyerek salona geldi. “Hayırlı günler gardaş” dedi. Camdan bakan adam hızla döndü. Tedirgin olduğu belliydi. Kırcı, elini uzattı. O da uzattı. Göz göze geldiler, ilk kez karşılaşıyorlardı ama birbirlerini fotoğraflarından tanımışlardı. Birisi Bahçelievler’de yedi kişinin katledilmesinden dolayı, diğeri ise gazeteci-yazar Abdi İpekçi’nin katili olarak aranıyordu.

Ağca askeri cezaevinden kaçmış, Çatlı’nın çevresinden yararlanarak İran’a geçmiş, orada tutunamayınca Türkiye’ye dönmek için yine Çatlı ve Oral Çelik gibi tanıdıklarından yardım istemişti. Iğdırlı Azeri arkadaşları tarafından İran’a geçirilen Ağca, yine aynı kişiler ve yollar kullanılarak Türkiye’ye getirilmişti.

O evde birlikte yirmi gün kaldılar. Kırcı, Ağca’nın peruk taktığını anlamıştı. Onun kim olduğunu da biliyordu. Ağca geldikten sonra evin trafiği iyice artmıştı. Ağca, evde telefonla şifreli konuşmalar yapıyor, konuştuklarının Kırcı tarafından anlaşılmamasına da özen gösteriyordu. Kapının zilinin her çalmışında, Ağca tedirgin oluyor, Kırcı’ya, “Acaba kim geldi, acaba biri bizi ihbar mı etti?” diye soruyordu. Ağca’nın, Haluk Kırcı’dan bile şüphelendiği oluyordu. Çünkü, Ağca’yı ihbar edene yüksek miktarda para ödülü verilecekti. Ağca, Kircinin telefonla yaptığı konuşmalar sırasında yanma geliyor, ne konuştuğunu öğrenmeye çalışıyordu.

Evde yemek ve kahvaltıyı Haluk hazırlıyor, Ağca masayı topluyor, bulaşıkları yıkıyordu. Ne o Bahçelievler Katliamı’ın, ne de Ağca Abdi İpekçi cinayetini nasıl gerçekleştirdiğini anlattı. Ağca gündüzleri tek başına odaya geçiyor, tedirgin bir bekleyiş içinde oluyordu. O gün eve gelen olmamıştı. Kırcı, “Yeter be gardaş, gel bari kâğıt oynayalım” dedi.

Kırcı ile Ağca o gün pişti oynadılar. Oyunları saatlerce sürdü. Kâğıt oyunundan sonra Ağca, Kırcı’ya biraz daha yaklaştı. Siyasi konularda konuşuyorlardı. Ağca’nın bir sohbette Alparslan Türkeş’i ve MHP yönetimini eleştirmesine Kırcı öfkelendi. Sonra siyasi konuşmaları da kestiler, aralarına soğukluk girmişti. Ağca daha çok yalnız kalmayı tercih ediyor, odadan dışarıya çıkmıyordu.

Karanlık çökmüştü. Evin önüne bir Amerikan otomobili geldi. İçinden Oral Çelik indi. Ağca, o gün gideceğini biliyordu. Küçük çantasını hazırlamıştı. Haluk Kırcı yine salonda oturuyor, gazetenin bulmacısını çözüyordu. Ağca, “Ben ayrılıyorum. Bakalım kader bizi nerelere sürükleyecek? Bir daha görüşür müyüz Allah bilir” dedi. Kırcı, ayağa kalktı, “Allah bilir” dedi ve baştan savarcasına “Güle güle” diye ekledi. Öylesine tokalaştılar. O günden sonra bir daha birbirlerini hiç görmediler. Kırcı’ya, Ağca’yı sorduğumda “Ağca, Ülkücü insan tipinden çok ideolojik anarşizme daha yatkın kişiliğe sahipti” diyor.

Ankara’dan ayrıldıklarında artık Ağca için “Avrupa günleri” başlıyordu. Önce Bulgaristan’a geçti. Vitoşa Oteli’nde onu bekliyorlardı... Ancak her gidişin bir de dönüşü vardı. 15 haziran 2000 tarihinde Ağca İtalya’dan gizlice Türkiye’ye getirilerek Kartal Cezaevi’ne konuldu, cezasının kalan kısmını Ankara-Sincan F Tipi Cezaevinde çekmeye başladı. Ödemiş Cezaevinden “yanlışlıkla” salıverilen ve yanlışlık ortaya çıkınca yurtdışına kaçtıktan sonra Ukrayna’da yakalanan Haluk Kırcı da, Kartal Cezaevinin başka bir bölümüne konulmuştu. Mebusevleri’ndeki tanışıklıklarından sonra birbirlerini görmeyeli tam otuz yıl olmuştu.

Mehmet Ali Ağca’yı “Metin” diye tanıyordu

Mehmet Ali Ağca, yıllar sonra Türkiye’ye geldiğinde, Abuzer Uğurlu da kaçakçılık suçundan Kartal Cezaevindeydi.

Abdi İpekçi suikastının hemen her aşamasında ismi geçen, kaçakçılık suçundan Kartal Cezaevine konulan Abuzer Uğurlu, Mehmet Ali Ağca’nın kendisi hakkındaki tüm suçlamalarım 8 nisan 1983 tarihinde gözaltına alındığında verdiği ifadede reddediyor, bırakın yakın ilişki içinde olmasını, Ağca’yı tanımadığını söylüyordu.

O günlerde kimse, Ağca’yı tanıdığını zaten söylemiyordu. Abuzer Uğurlu, Selimiye’de gözetim altında kaldığı dönemde siyasi tutukluların bulunduğu koğuştaydı. Aynı koğuşta, gümrükçü Doğan Yıldırım da bulunuyordu. Cezaevinde başlayan arkadaşlıkları serbest bırakıldıktan sonra da devam etti. Ama nasıl arkadaştılarsa Abuzer Uğurlu ifadesinde, Doğan Yıldırım’ın hangi suçtan gözaltına alındığını bilmediğini belirtiyor.

Cezaevinden çıktıktan kısa süre sonra Doğan Yıldırım, gümrük muhafaza memurluğu görevine döndü. Temmuz ayıydı. Yıldırım, Abuzer’in yazıhanesine geldi. Elindeki fotoğrafı Abuzer’e uzatırken, “Bak bunu tanıyor musun?” dedi. Abuzer, resme baktı baktı,

“Yavuz Kapanoğlu değil mi?” karşılığım verdi. Gülüştüler.

Doğan Yıldırım, “Bana bir pasaport lazım, iyi pasaport yapan var mı?” diye sordu. Abuzer, tanımadığım söyledi. O günlerde Doğan Yıldırım, bir kez daha geldi. Aynı konuyu açtı. Uğurlu, bu gelişin amacım ve aralarındaki konuşmayı sorgucuya şöyle açıkladı: “Doğan’la bir süre sohbet ettik. Daha sonra bana Metin isimli bir arkadaşının Sofya’da paraya ihtiyacı olduğunu, bu arkadaşa 1 000 mark para temin edilmesi gerektiğini söyledi. Ben de, ‘Olur, bir çaresine bakarız’ dedim. Esasında yurtdışında bulunan Türk vatandaşları ve hatta benim başımdan benzer şeyler geçmişti. Paramız kalmadığında yakınlarımızdan temin ederiz. Bu konuşmanın üzerinden ne kadar zaman geçtiğini hatırlamıyorum. Eskiden kardeşimin yanında çalışan Almanya’da iş yaptığını bildiğim Ömer Mersan, Sofya’dan bana telefon etti. Bu görüşmemiz sırasında kendisine Sofya’da bulunan Metin adlı bir kişinin paraya ihtiyacı olduğunu söyledim. Ömer Mersan da o şalisi gördüğünü, işi hallettiğini bana bildirdi. Bundan sonra parayı geri alıp almadığı veya ne kadar para verdiği hususunda hiç kimseyle bir görüşmem olmamıştı.”

Abuzer Uğurlu, Ömer Mersan’ı kardeşi Ahmet Uğurlu’ya ait Doğubank İş Hanı’nda çalıştığı dönemden tanıyor. Mersan orada tezgâhtarlık yapıyordu. Ahmet Uğurlu’nun işyerini kapatmasından soma Ömer de Almanya’ya gitti. Orada bir Alman kadınla evlendi.

Sorgucu konuyu Abdi İpekçi’nin öldürülmesine getiriyor. Uğurlu, şunları anlatıyor:

“Gümrükçü Doğan, başka bir seferinde evime Komando Mustafa diye biriyle geldi. Sohbet sırasında ben, ‘Neden böyle insanlar öldürülüyor? Abdi İpekçi neden öldürüldü?’ dediğimde Doğan Yıldırım bana, ‘Senin aklın ermez’ dedi ve mevzu kesildi.” Uğurlu, Ağca için şunları söylüyor:


“Mehmet Ali Ağca’yı şahsen hiç tanımam. Malatyalı olmama rağmen kendisiyle hiçbir ilgim olmadı. Ancak, Doğan Yıldırım’ın otomobilinin içinde bana göstermiş olduğu fotoğrafın hatırladığım kadarıyla Mehmet Ali Ağca’ya ait olduğunu anladım. Ağca’yı Bulgaristan’da bulunduğu dönemde tanıyanlar, onun isminin Metin olduğunu biliyorlar.”

Abuzer Uğurlu 8 nisan 1983 tarihinde emniyet amiri Cevdet Saral’a şunları anlatıyor:

“Burada şunu belirtmek isterim; kaçakçılık olaylarının dışında Mehmet Ali Ağca olayıyla alakalı ismimin devreye ne şekilde girdiğini kesin olarak bilemiyorum. Gümrükçü Doğan Yıldırım’la tanışmam bir başlangıç olabilirse de bunun da doğruluk derecesini ancak Doğan Yıldırım izah edebilir. Tekrar belirtmek isterim. Ben kaçakçıyım, bunu inkâr etmiyorum. Bundan dolayı şu anda adalet önünde hesap vermekteyim. 12 Eylül öncesinde velev ki, ismim kaçakçı olarak basında yer almış olsa bile, yine de adalet önünde hesap verecektim.

12 Eylül’den önceki Türkiye tablosunda anarşiyi körükleyen örgütlere silah temini yönünde herhangi bir faaliyetim veyahut da ilgim asla olmadı. Mehmet Ali Ağca’yı ne bir şahıs olarak, ne de bir terörist olarak hiçbir zaman tanımış değilim. Zaten bizim faaliyet alanımız ile o günkü Türkiye şartları bize göre sanki iki ayrı olay gibiydi. Türkiye’nin şu veyahut bu şekilde olması bizi pek ilgilendirmiyordu. Hele hele, ideolojik olaylar neymiş, neden kaynaklanırmış bunları bilemeyiz de, ilgilenmeyiz de. Ancak silah kaçakçılığı yapan ve şu anda Sofya’da bulunanlarla örgütlerin herhangi bir bağlarının olup olmadığını da bilemiyorum.”

Bülent Ecevit, İpekçi’yle son görüşmesini anlatıyor

Abdi İpekçi suikastını çözebilmek için savcıların ifadesini aldığı kişiler arasında, Bülent Ecevit de bulunuyor. İfadesi yıllar soma 21 ocak 1983 tarihinde alman Bülent Ecevit, İpekçi’yle Ankara’ya her gelişinde görüştüğünü belirtiyor, “1 şubat 1979 sabahında Başbakanlıkta benimle görüşmeye gelmişti. O gün İstanbul’a dönecekti. Akşamüstü evine giderken öldürüldüğü haberini aldım” diyor. Ecevit, o günkü görüşmelerinin içeriğini şöyle açıklıyor:

“O sabah benimle yaptığı görüşmenin temel konusu, Türk ve Yunan gazetecileri arasında diyalog kurmak, iki komşu ulus arasında yakınlaşma sağlamak girişimleriydi. O tarihten on sekiz-on dokuz yıl önce fiilen gazetecilik yaptığım sırada Abdi İpekçi ve bazı gazetecilerle birlikte benzer bir girişimde bulunmuştum. Gerek bu konudaki eski ortak deneyimimiz dolayısıyla, gerek 1979 başlarında başbakan oluşum nedeniyle, Abdi İpekçi benimle, kendi öncülük ettiği yeni girişimin ayrıntılarını görüşmeye gelmişti. Bu girişim doğrultusunda Türkiye’ye gelecek bir Yunan basın heyetinin ziyaret programıyla ve nasıl ağırlanacağıyla ilgili ayrıntıları görüştük.” Ecevit, İpekçi’nin görüşmelerini genelde teybe aldığını belirtiyor ve sözlerini şöyle sürdürüyor:

“O günkü görüşmelerimizde, Libya gezimle ilgili bazı açıklamalarda bulundum. Kaçakçılıkla ilgili herhangi bir konuyu görüşmedik. Kaçakçılıkla ilgisi olan, daha doğrusu ilgisi olduğu iddia edilen bir bakanla ilgili herhangi bir beyanda bulunmuş değilim.”

Resim
Gazeteci Abdi İpekçi, Ankara ziyaretinde Başbakan Bülent Ecevit'le de görüşmüştü.
Ecevit’e anlattığı özel bir konu var mıydı? Savcılar Ecevit’e bunu da sordu.

Başbakan eski yardımcısı: “Parasının kaynağı araştırılmalı”

Tanık olarak Güven Partisi genel başkanı, başbakan eski yardımcısı Turhan Feyzioğlu’nun da ifadesine başvuruluyor. Feyzioğlu, Abdi İpekçi’nin öldürülmesinden önce, gazete sahibi Ercüment Karacan’ın gazeteyi satacağı söylentilerinin dolaştığını anımsattığı 14 şubat 1983 tarihinde sıkıyönetim savcı yardımcısı Rıza Coşkun Türk’e verdiği ifadesinde şunları söyledi:

“İpekçi’nin ölümünden sonra herkes gibi bizler de bu ölümün ne sebeple icra edildiğini düşündük ve o günlerde, gazeteyi satın almak isteyenlerin bu eylemi yaptırabilecekleri ihtimali üzerinde durduk. Çünkü gazetenin satılmasına Abdi İpekçi karşı çıkıyordu. Mehmet Ali Ağca’nın bu ölüm olayını gerçekleştirdikten sonra kendisine ve ailesine yapılan para yardımlarının kimler tarafından yapıldığı ve kaynaklan muhtelif toplantılarımızda, konuşmalarımızda dile getirilmiştir. Hatta bir seferinde İstanbul Sanayi Odası eski başkanı Nurullah Gezgin bana ‘Gazeteyi almak isteyenler vardı. Onlar bu işi yapmış olmasın?’ diye sual tevcih etmişti. Ama ben ölüm olayını gerçekleştirenlerin gazeteyi almak arzusunda olan kişiler olup olmadığım bilemem. Ağca ve ailesine yapılan ödemelerin kaynağı bulunabilirse konunun aydınlanabileceği görüşündeyim.”

Resim
Başbakan eski yardımcısı Prof. Dr. Turhan Feyzioğlu da, Abdi İpekçi suikastıyla ilgili olarak sorgulanırken, Ağca ve ailesinin mali durumunun araştırılmasını istiyordu.

Resim
MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş, Mehmet Ali Ağca olayıyla ilgili olarak Askeri Dil Okulunda sorgulandı. Türkeş’e Ağca tarafından yazıldığı öne sürülen mektup da soruldu.

Mehmet Ali Ağca’nın, Alparslan Türkeş’e yazdığı mektup

MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş, gözaltında tutulduğu Dil Okulu’nda, savcılara tahsis edilen “sorgu odası”na alındı. 31 mart 1983 tarihinde Türkeş’in ifadesini savcı yardımcısı Yavuz Yazıcıoğlu alıyordu.

Savcı, Türkeş’e, İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Savcılığının 18 mart 1983 gün ve 1983/106 H.O. sayılı talimatını okudu, doğru söyleyeceğine ilişkin yemin ettirdi. Türkeş sorulan cevaplandırmaya başladı:

“MHP ve yan kuruluşlarıyla ilgili olarak halen devam etmekte olan dava sırasında, birçok kişiyi öldürdüğümüz iddiasıyla karşılaştık. Aslında mensuplarımızdan 4 000 kişi öldürülmüş ve 16 000 kişi de yaralanmıştır. Bunların hesabı sorulmazken aslı olmayan böyle bir iddiayla karşılaştım. Ve bu iddialar arasında Abdi İpekçi’nin öldürülmesi olayı da vardır. Yanlış hatırlamıyorsam, 1981 yılı ekim ayındaki bir oturumda iddia makamı, Münih’ten postaya verildiğinden bahisle Mehmet Ali Ağca tarafından bana yazıldığı iddiasıyla bir mektup fotokopisini mahkemeye sundu. Ben de o oturumda, tutanaklarda da belirtildiği gibi, Mehmet Ali Ağca’yı tanımadığımı, kendisini hiç görmediğimi, ancak Abdi İpekçi’nin öldürülmesi olayı gazetelerde yayımlandıktan sonra ismini duyduğumu ve resmini gördüğümü ifade ettim. İddia makamı tarafından ibraz edilen bir fotokopiydi.

12 Eylül’den sonra gerek evimde, gerekse partide aramalar yapıldı. Bana gerçekten böyle bir mektup gönderilmiş olsaydı bunun aslının da bu aramalar sırasında elde edilmesi gerekirdi. Böyle bir mektup bulunamamıştır.”

İşte bu sırada daktilo yazmaz oldu. Zabıt kâtibi daktiloyu tamir edebilmek için uğraştı. Sorguya ara verilmişti. Kâtip, “Savcım, tamir edilecek gibi değil” dedi. Yeni bir daktilo bulabilmek için sorgu odasından ayrıldı. Türkeş, sinirliydi. Daktilo beklenirken, sohbet sırasında savcıya, “İftiralarla karşı karşıyayım” dediği zaman gözleri dolmuştu.

Zabıt kâtibi bir daktiloyla döndü. Yazdığı kâğıtları özenle yerleştirdi, “Savcı bey, hazırım” dedi. Savcı, “Evet Sayın Türkeş, mektuptan söz etmiştiniz. Kaldığınız yerden devam edebilirsiniz” dedi. Türkeş konuşmasını sürdürdü:

“Bu nedenle bir tertip karşısında bulunduğumu anladım. Hicabi Koçyiğit adındaki bir şahıs, o sıralarda MİT’te görevliymiş. Bu kişi, partimizin mensubu olan gençlere gelerek Pol-Der (solcu polislerin o dönemde kurduğu demek) mensubu bazı polisler ve MİT mensubu bazı kişilerin bir grup oluşturarak partimize suç tasnifi girişiminde bulunduklarını söylemiş. Bu şahsın söylediğine göre, bu grup, o zaman içişleri bakanı olan Haşan Fehmi Güneş’in oluşturmasıyla meydana gelmiş ve talimatıyla hareket etmiştir.

Bir müddet soma Hicabi Koçyiğit adındaki bu kişi bizim gençlere ‘bunların çalışmalarının, memleketin zararına olduğunu’ görüp bu kanaate vardığım ve bundan da onları haberdar etmek istediğini söylemiş. Gençler kanalıyla da konu milletvekilimiz olan Sadi Somuncuoğlu’na intikal ettirilmiş. Hicabi Koçyiğit’in bu beyanlarını bizim gençler banda almışlar. Sadi Somuncuoğlu’na da bu banttan bahsetmişler. O da, bunun önemli bir konu olduğunu, noterde muhafaza edilmesi gerektiğini, ileride adli mercilere intikal ettirilebileceğini söylemiş. Bunun üzerine bant mühürlenip notere tevdi edilmiş, daha sonra bu bant adli makamlara intikal ettirildi.

Hicabi Koçyiğit, Emniyet Müdürlüğü’ne dilekçe vermiş, ayrıca savcılığa beyanda bulunmuş. Bu dilekçe ile beyanlarda ve bantta, Abdi İpekçi olayından yararlanılarak gerek partimize gerekse şahsıma karşı bir tertip düzeni olduğundan bahsetmiştir.

Hatta, bir gün İstanbul emniyet müdür muavininin odasına yukarıda bahsettiğim grup çağrılmış, odaya girdiklerinde zamanın içişleri bakanı Haşan Fehmi Güneş ve Mehmet Ali Ağca’nın da orada olduğunu görmüş. İçişleri bakanı, Mehmet Ali Ağca’ya Abdi İpekçi’yi öldürenin kendisi olmadığını, başka birinin ortaya çıkarılması gerektiğini, bu kişinin de Samsun Ülkü Ocağı’na mensup birisinin olması lazım geldiğini söyleyip, ismen de bu kişiyi tespit etmişler.

“İsimlerinin açıklanacağından korkanlar, Ağca’yı kaçırdı”

içişleri bakam Mehmet Ali Ağca’ya bunu benimseyip bu yolda hareket ettiği takdirde, kendisini kurtarıp yardımcı olacaklarım, Avrupa’ya tahsile göndereceklerim de vaat etmiştir. Yine Hicabi Koçyiğit’in verdiği bilgilere göre, Mehmet Ali Ağca duruşmada Abdi İpekçi’yi öldürenin kendisi olmadığım, bir somaki celsede vuranın ismini açıklayacağım söyleyince, yukarıda bahsettiğim grup telaşa düşmüş ve Mehmet Ali Ağca’nın Maltepe Askeri Cezaevi’nden kaçırılmasını sağlamışlar. Benim konuyla ilgili olarak bildiklerim bunlardan ibaret. Başka bir deyimle benim şahsi bir ilgim olmayıp Hicabi Koçyiğit’in daha sonra çözülen bantlarındaki ifadeleri ile mahkemelerdeki ifadelerinden edindiğim bügilerdir. Esasen Sadi Somuncuoğlu’nun isteği üzerine bant notere tevdi edildiğinde burada bilgi verilmiştir ki, bu olay 12 eylül 1980 tarihinden önceye rastlar.

Hicabi Koçyiğit’in iddiaları arasında, kaçış olayım gerçekleştiren grubun başında Başkomiser Zeki Kaman olduğu iddiası var. Benim, Abdi İpekçi’nin öldürülmesi olayıyla ilgili herhangi bir bilgim yoktur. Ayrıca bu konularla ilgili olarak elimde herhangi bir belge bulunmamaktadır. Bildiklerim bundan ibarettir.”

Türkeş, ifadesini okudu. 31 mart 1983 tarihinde alman ifadesinin altını imzaladı.

Muhsin Yazıcıoğlu da Ağca’ya kızıyor, “kaçırılışı tertiptir” diyor

O günlerde ifadesine başvurulanlardan birisi de, Ülkü Ocakları Derneği genel başkanlığı yapmış, daha sonra Büyük Birlik Partisi genel başkanlığı görevini yürütmüş, 2009 yılının mart ayında seçim çalışmaları için bindiği helikopterin düşmesi sonucu ölen Muhsin Yazıcıoğlu’ydu.

Yazıcıoğlu, 1 nisan 1983 tarihinde alman ifadesinde Abdi İpekçi suikastıyla ilgili kendisine yöneltilen sorulan şöyle cevaplandırdı:

“Abdi İpekçi’nin öldürüldüğü dönemde, ben Ülkü Ocakları genel başkanıydım. İpekçi cinayeti konusunda hiçbir bilgim yoktur. Ben de olayı sonradan gazetelerden öğrendim. İpekçi’yi kimin öldürdüğünü de bilmiyorum. Bu konuda Ülkücü Gençlik Derneği ile Ülkü Ocağı kuruluşlarının da bir ilgisinin olması mümkün değildir. Zira, her iki kuruluş da inançları ve savundukları fikirleri itibariyle Türkiye’deki aydın kesime son derece saygılıdırlar.

Abdi İpekçi’nin öldürülmesi olayı hakkında bilgisi olması gereken şahıslar o zamanın içişleri bakanı Haşan Fehmi Güneş ile bizzat Mehmet Ali Ağca’nın sorgulamasını yapan kişilerdir.

Mehmet Ali Ağca’nın cezaevinden kaçırılması olayıyla ilgili kanaatime gelince, bunun doğrudan doğruya tertip olduğu düşüncesindeyim. Zira, Mehmet Ali Ağca’nın kaçırılışı CHP hükümetinin düşmesi, yerine koalisyon hükümetinin gelmesi ve o zamanki Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde güvenoylaması yapılması sırasında olması karşısında, tertipten de o zamanın içişleri bakam olan Haşan Fehmi Güneş’in ilgisi olduğu inancını taşımaktayım.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Mehmet Ali Ağaca'nın Geçmişi Hakkında Bilgiler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2012, 22:49

Resim
Ülkü Ocakları eski genel başkanı Muhsin Yazıcıoğlu, ifadesinde Agca’nın cezaevinden kaçırılmasını "tertip" olarak değerlendiriyordu. Yazıcıoğlu, 2009 yılının mart ayında helikopter kazasında öldü.

Ancak, bu konularda müspet bir bilgiye sahip değilim. Olayların gelişiminden bu inancı taşımaktayım.

Mehmet Ali Ağca’nın yaşadığı, okula başladığı ve devam ettiği çevrelerde daha ziyade Ülkücü görüşü benimseyen kişiler vardır. Onlarla ilişkide bulunmasının sebebi ise sadece Abdi İpekçi’nin öldürülmesini Ülkücü kuruluşlara mal etmek isteme kastından doğmaktadır. Ağca, İpekçi suikastından yeniden yargılanmalı. Çünkü, onun İpekçi’yi öldürmediği konusunda kuşkular doğmaktadır. İpekçi’nin öldürülmesi, Ağca’ya mal edilmek istenmiştir. Ağca bu itibarla bir simgeden ibaret kalmaktadır.

Mehmet Ali Ağca’nın, yurtdışında, Ülkücü kuruluşların inancına ters düşen, hedef ve gayretleriyle bağdaşmayan eylemlerde bulunması da gösteriyor ki, kendisi başka merkezlerin kontrolü ve emirleri çerçevesinde hareket etmektedir.”

Ağca’nın İran’a kaçırılmasında rol alan isimlerden biri de Timur Selçuk’tu. Muhsin Yazıcıoğlu da, arandığı dönemde pasaport çıkartması için Timur’a 100 000 lira göndermişti. Ancak, Timur, pasaport alamayacağını bildirmiş ve parayı da Yazıcıoğlu’na iade etmişti.

Yazıcıoğlu, Timur Selçuk’un Ağca’yla ilişkileri konusunda ise bir şey bilmediğini öne sürüyor ve “tanık” olarak ifadesini sıkıyönetim savcı yardımcısı Osman Kösebalaban’la birlikte imzalıyordu.

İtalyan gizli servisi SISMI’nin “gizli” yazısındaki ünlü gazeteci

Abdi İpekçi cinayeti, Mehmet Ali Ağca’nın cezaevinden kaçması unutulmuş, Ağca da sıradan bir “aranan kişi” olarak kalmıştı. Mehmet Ali Ağca’nın yakalanması o günlerde hemen hemen imkânsız gibiydi. 13 mayıs 1981 günü gazetelerin ve ajansların telekslerine “flaş flaş” kayıtlı kısa bir haber düştü. Haberde Papa II. Johannes-Paulus’a ateş edildiği belirtiliyordu. Kimsenin aklına böyle bir eylemin Türk teröristler tarafından yapıldığı gelmiyordu. Papayla ne alıp veremeyecekleri olabilirdi ki.

Gazetenin Ankara haber müdürü Ülkü Arman önüne konulan “flaş flaş flaş” kayıtlı haberi okuduğunda “Bunu Türkler yapmış olmasın?” diye düşündü. Polis muhabirlerini çağırdı, Türkiye’nin Interpol aracılığıyla arattığı teröristlerin bir listesinin olup olmadığını sordu. Gazetecilerin ellerinde böyle bir liste yoktu. Ama, ilk anda Abdullah Çatlı’yı, Mehmet Ali Ağca’yı söylediler. Arman’ın ellerinde böyle bir liste olmamasından dolayı canı sıkılmıştı. O, kızdığı zaman camdan dışarı bakar, yanma kimse yaklaşamazdı.

Telekslerden Papa suikastıyla ilgili haberler sürekli akıyordu. Yeni bir flaş haber geldi. Yakalanan suikastçılardan birinin Türk olduğu belirtildi. Çok geçmedi, Mehmet Ali Ağca’nın adı bu kez Papa’ya suikastta bulunan kişi olarak açıklandı.

Ağca’yla ilgili soruşturmalar, çok yönlü devam ediyordu. İtalya Büyükelçiliği Deniz, Kara ve Hava Ataşesi Deniz Albay Pierfrancesco Maffei’nin işi çok yoğundu. Genelkurmay Başkanlığı İstihbarat Başkan Vekili Tuğgeneral Kenan Güven’e, Ağca konusuyla ilgili yazılar gönderiyor, bunlar arasında bazen çok ünlü kişilerin adı da geçiyordu.

Resim
Italyan gizli servisi SISMI tarafından İtalya’nın Ankara Büyükelçiliği’ne gönderilen yazıda araştırılması gereken konular belirtiliyor ve bazı isimler de yer alıyordu.

Büyükelçiliği Deniz, Kara ve Hava Ataşesi Deniz Albay Pierfrancesco Maffei’nin işi çok yoğundu. Genelkurmay Başkanlığı İstihbarat Başkan Vekili Tuğgeneral Kenan Güven’e, Ağca konusuyla ilgili yazılar gönderiyor, bunlar arasında bazen çok ünlü kişilerin adı da geçiyordu.

Pierfrancesco Maffei’nin 28 ocak 1982 tarih ve 008 numaralı yazısı, “Mehmet Ali Ağca’yla ilgili bilgi talebi” başlığını taşıyordu. Tuğgeneral Kenan Güven, bu gizli yazıyı okumaya başladı.

Genelkurmay Yabancı Askeri

Ataşe İrtibat Şube Müdürlüğü


İLGl: 28 eylül 1981 günü konuyla ilgili SISMI heyetiyle yapılan işbirliği toplantısı.

1- İtalya Askeri İstihbarat Servisi (SISMI) ilgide söz konusu işbirliği çerçevesi dahilinde olmak üzere araştırma yapılması için aşağıda bildirilen evrakı İngilizce olarak sunmaktadır:

a) Papa’ya karşı yapılan suikastla ilgili olayların hülasası. (Ek A)

b) Ağca’nın sözde bir kız arkadaşı tarafından iki Türk gazete muhabirine yapmış olduğu muhtemel mülakatın özeti. Söz konusu gazetecilerin adlan: Mehmet Barlas, İstanbul’da neşredilen Milliyet gazetesinden; Yokay Üstün, Hürriyet Gazetesi Ankara Reklam Bürosu’nda eskiden çalışmaktaydı. (Ek B)

2- b paragrafta sözü geçen kadının adı Fatma veya Lale Atalay olabileceği zannedilmekte.

Yalnız başvurmuş olduğu Bay Barlas tam adı ile adresi ve diğer ayrıntılarını bilebilecektir.

3- ilgili araştırma biter bitmez sonucun ataşeliğimiz kanalıyla SIS- MFye bildirilmesi rica edilir.

Pierfrancesco Maffei Dz. Alb.

Dz. K. Hv. Ataşesi

Italyan gizli servisi SISMI’nin bu yazısı, gereği yapılmak üzere 1 şubat 1982 tarihinde MİT Müsteşarlığı ile Emniyet Genel Müdürlüğü’ne gönderildi. Tuğgeneral Kenan Güven, gizli kayıtlı yazısında şöyle diyordu:

“Italyan Büyükelçiliği Askeri Ataşeliğinin Mehmet Ali Ağca ve onunla ilgili Bayan Fatma veya Lale Altay hakkında bilgi talebini içeren ilgili yazısı ve ekleri ilişiktedir. Uygun görülecek cevabın Italyan makamlarına iletilmek üzere Genelkurmay Başkanlığı’na gönderilmesini arz ederim.”

Yazının Emniyet Genel Müdürlüğü’ne ulaşmasından sonra İngilizce mütercim Mehtap Herdem, Italyan gizli servisi SISMI’den gelen İngilizce yazının tercümesini ancak 23 şubat 1982 tarihinde tamamlayabildi. Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Necdet Kahraman İstanbul ile Ankara valiliklerine “gizli” ve “ivedi” kayıtlı olarak bunları gönderdi. Üst yazının ekinde sekiz sayfa bulunuyordu.

Resim
İtalya makamlarının sorduğu soruları Türk makamları zaman geçirmeden cevaplandırıyordu. Hemen her soru Ağca ve bağlantılarıyla ilgiliydi.

Tercümenin son sayfası “Mehmet Ali Ağca’nın eski bir kız arkadaşı olabilecek kişinin verdiği tahmin edilen ifadenin bir sentezi” başlığını taşıyordu. Tercümedeki ifade düşüklükleriyle birlikte bu konu resmi belgeler arasında şöyle yer aldı:

1. Kadın aşağıdakileri beyan etti:


a) Bay İpekçi’nin arkadaşı olduğu için Bay Barlas’a başvurduğunu;

b) Önceki kocasının uzak bir akrabası olduğu için Ağca’yı 1970 yılından beri tanıdığını;

c) Haziran-temmuz 1980 tarihinde Almanya Federal Cumhuriyetinde Ağca’yla görüştüğünü ve pasaporta göre adı Murat Karabiber olan bu kişiyle beraber yaşamaya başladığını;

d) Mehmet Ali Ağca’yı ziyarete gelen ve para kaçakçılığıyla ilgili olduğunu tahmin ettiği hiç kimseyle tanışmadığını;

e) İstanbul’daki askeri cezaevinden kaçışı sırasında, Ağca’ya Suriye’de, Güney Yemen’de ve daha sonra Almanya Federal Cumhuriyetinde kendisiyle beraber olan iki Arap’ın yardım ettiğini;

f) Ağca’nın aşağıdaki seyahatleri yaptığını:

- Temmuz 1980 sonlarında Paris ve Roma’ya;

- Kasım 1980 ortalarında, Osman Saym adına verilmiş olan pasaportla Roma’ya gitti.

g) Seyahatlerinden dönmemesi halinde, telefon etmesi için Ağca ona bazı telefon numaraları vermişti. Bunlardan iki tanesi: Sofya 725 20 ve 70 12 88’di. (Bu iki telefon numarasının Sofya’daki Küba Büyükelçiliğindeki iki ataşeye ait olduğu ortaya çıktı.)

h) Ağca muhtemelen, Almanya Federal Cumhuriyetinde jurnalci (gazeteci) olduğu kesin olan Tırelli ve Tüccar Uygur’u öldürdü.

i) 1980 aralığının sonlarında, Ağca’dan kendisinden Güney Amerikalı Manuel ile Paris ve Roma’ya gitmesini istediğini; yolculuğun ertelendiğini; 2 şubat 1981’de yapıldığını söyledi.

1- Ermeni teröristler hakkında bilgi vermek amacıyla Bay Barlas’la işbirliği yapmak üzere Paris’ten devam edecekti.

2- Paragraf 1’de rapor edilenler, Ağca’nın eski bir kız arkadaşı olabilecek kızın verdiği tahmin edilen ifadelerdeki tüm olumlu unsurları özetlemektedir, isimler, adresler, tarihler gibi kati referansları ihtiva etmediği için rapor edilmeyen bilgiler önemli değildir.

3- Yukarıda belirtilen kadınla ilgili ilave bilgiler şunlardır:

a) Suç ortaklığı ve yardım suçundan üç aylık hapis cezasına çarptırıldığı anlaşılıyor.

b) Fransa’ya (Paris’e) gitmesi için gerekli parayı almak amacıyla Bay Barlas’la temas etti.

c) Verdiği ifade karşılığında Bay Barlas’ın ona, 700 000 TL (yaklaşık 5 000 dolar) verdiği zannediliyor. Bay Barlas daha sonra geri dönünce, son zamanlarda görevine tekrar atanan sabık bir MİT görevlisinden parayı aldı.

d) Paragraf 1 g’de belirtilen telefon numaralarım içeren bir hatıra defterini Barlas’a verdiği tahmin ediliyor.

Resim
Devletin kurumları arasında yoğun bir yazışma trafiği yaşanıyordu.

Mehmet Barlas’a, Italyan gizli servisi SISMI’nin Genelkurmay Başkanlığı’na gönderdiği yazıdan bilgisi olup olmadığını sordum. Böyle bir yazının varlığını ilk kez duyduğunu belirtti. Abdi İpekçi’nin öldürülmesinden yaklaşık bir yıl sonra Milliyet'te yazmaya başladığını, MİT mensubundan para aldığı iddiasının da yalan olduğunu, böyle bir olayla ilgisinin bulunmadığını bildirdi. Hürriyet yetkilileri de Yokay Üstün adlı birisinin daha önce gazetenin Ankara ilan bürosunda çalıştığına ilişkin bir kaydın olmadığını söylediler.

Mehmet Ali Ağca olayında karanlıkta kalan çok konu var. Bunun için Genelkurmay Başkanlığı’nın, İçişleri Bakanlığı’nın ilk kez bu kitapta yer alan “gizli” kayıtlı yazılarını okuduğumuz zaman yalnız karanlık değil, zifiri bir karanlık olduğunu görüyoruz. İşte o bölüme geçiyoruz.

Genelkurmay Başkanlığı’nın “Terörist Ağca” konulu gizli yazısı

Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi’yi öldüren Mehmet Ali Ağca’nın, konulduğu Maltepe Askeri Cezaevi’nden “kaçırılması” ve bu kişinin daha sonra İtalya’da Papa’ya suikast düzenlemesinin yankısı büyük oldu.

İstihbarat birimleri Ağca yüzünden birbirini suçluyor, cezaevinden kaçacağını söyleyen kişinin, onca önleme rağmen cezaevinden kaçması, askerlerde de rahatsızlık yaratıyordu. Ağca konusunda geniş bir çalışma yapılarak bu konudaki bilinmeyenlerin ortaya çıkarılması için özel bir birim oluşturulması ve bu ekibin geniş çaplı bir çalışma yürütmesinin uygun olacağı sonucuna varıldı.

Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Necdet Öztorun, 23 aralık 1982 tarihinde “gizli” kayıtlı önemli bir yazıyı imzaladı. Yazı Adalet, İçişleri, Dışişleri bakanlıklarının yanı sıra l’inci Ordu Komutanlığı’na, 4’üncü Kolordu Komutanlığı’na, 9’uncu Kolordu Komutanlığı’na, MİT Müsteşarlığına, Genelkurmay İstihbarat Başkanlığına, Genelkurmay Adli Müşavirliği’ne gönderildi. Genelgenin bir örneği “bilgi” olarak Başbakanlık, kuvvet komutanlıkları ve MGK Genel Sekreterliği’ne de ulaştırıldı.

Genelge gönderilen kuruluşlar, bu yazıda 13 ocak 1983 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı’nda toplantıya davet ediliyordu. Bu toplantıya gelirken neler getirmeleri gerektiği de genelgede ayrıntılı olarak belirtilmişti.

Genelkurmay Başkanlığı yetkilisinin önünde bulunan “kırmızı klasör” Mehmet Ali Ağca’yla ilgiliydi. Mehmet Ali Ağca olayının uluslararası boyut kazandığına dikkat çeken komutan, bugüne kadar ilgili birimlerin bu konuyu ihmal ettiğini belirtiyor, kurumlar arası eşgüdüm olmadığı için hangi kuruluşun elinde aynı olayla ilgili ne bilginin yer aldığının bilinmediğini, bu dağınıklık ve koordinesizlik devam ederse ilerleme olamayacağını da vurguluyordu.

Toplantıda ilgili kuruluşların eşgüdümlü olarak çalışması ve çalışma yöntemlerinin belirlenmesi öngörülmüştü. İçişleri Bakanlığı’nın elinde hemen hemen hiç bilgi bulunmamasını askerler hayretle karşılamıştı. Onlar ise sıkıyönetim olduğu için ilgili birimlerden bir şey istemeye çekindiklerini, kendilerine gerekli gördükleri kurumlardan Ağca ve faili meçhul olaylarla ilgili bügi alınmasına olanak sağlanmasını istiyorlardı.

Toplantıda hangi birimin neler yapacağı çok ayrıntılı olarak belirlendi. 7 ve 11 ocak tarihlerinde çok önemli toplantılar yapıldı. Bu toplantılarda hangi kuruluşun önümüzdeki toplantıya neler getireceği de belirlenmişti. 22 ocakta tüm bilgiler oluşturulan özel birimde toplandı.

Resim
Genelkurmay Başkanlığı, Ağca olayının aydınlatılması için 1982 yılında yeni bir çalışma başlatıldığını “gizli” kayıtlı yazıyla ilgili kuruluşlara duyurdu.

içişleri Bakanlığı Müsteşarı Rifat Kaplan, 22 ocak 1983 tarihinde ilgili birimlere “gizli” kayıtlı bir yazı gönderdi. Devletin zirvesi bu konuya kilitlenmişti, yazışmaların konusu “Terörist Mehmet Ali Ağca olayının aydınlatılması” olarak belirtiliyordu.

Genelkurmay ikinci Başkanı Orgeneral Necdet Öztorun ve içişleri Bakanlığı Müsteşarı Rifat Kaplan imzalarıyla yayımlanan, Mehmet Ali Ağca olayının aydınlatılmasına ilişkin yapılması istenilen çalışmaları, yapılan çalışmaları, değerlendirmeleri içeren bu belgeler de ilk kez bu kitapta yer alıyor.

Genelkurmay ikinci Başkanı Orgeneral Necdet Öztorun tarafından imzalanan ve bazı birimlere gönderilen Ağca’yla ilgili 23 aralık 1982 tarihli yazı şöyle:

1. DURUM:


12 Eylül öncesi dönemdeki Türkiye’de mevcut anarşi ve terör ortamından yararlanarak, 1 şubat 1979 tarihinde Milliyet gazetesi genel yayın yönetmeni ve başyazarı Abdi İpekçi’yi bir suikast sonucu öldüren terörist M. Ali Ağca, güvenlik kuvvetlerince 25 haziran 1979 günü yakalanarak 11 temmuz 1979 tarihinde Kartal-Maltepe Askeri Ceza ve Tutukevi’ne konmuş ve 25 kasım 1979 tarihinde de buradan kaçırılmıştır.

Anılan cezaevinden kaçırıldıktan sonra kendisine pasaport temin edilerek yurtdışına çıkarılan ve bu şekilde aralarında NATO üyesi ülkeler de dahil olmak üzere birçok ülkeye gittiği saptanan terörist M. Ali Ağca, en son olarak İtalya’da bulunduğu sırada 13 mayıs 1981 günü Papa II. Johannes-Paulus’a karşı düzenlediği suikast sonucu söz konusu ülkenin güvenlik makamlarınca yakalanarak tutuklanmıştır.

Bu tarihten itibaren sorgulamasına başlanan ve yankılan dünya çapında boyutlara ulaşan suikast olayıyla ilgili olarak sanık M. Ali Ağca’ya İtalyan mahkemesi tarafından ömür boyu hapis cezası verilmiştir.

Mahkemenin sonuçlanmasına karşın olayın boyutları çok yönlü olarak sürdürülmeye devam edilmiş ve Italyan savcılığınca yapılan bir seri sorgulamalar sonunda sanığın yeni ipuçları veren açıklamalarda bulunması sağlanabilmiştir.

Papa’ya yapılan suikasttan bu yana Türk ve dünya basınında güncel bir konu olarak geniş ölçüde yer alan M. Ali Ağca’nın son itirafları Papa II. Johannes-Paulus’la ilgili suikast davasına yeni isimler ve ülkeler ile kaçakçılık mafyasının karıştığını ortaya koymuştur.

Bugün bu ülkeler arasında Türkiye ve özellikle silah kaçakçılığı alanında Türk mafyasının da yer aldığı ve dolayısıyla Ağca’nın itiraflarının bir kısmının Türkiye’yi de yakından ilgilendirdiği görülmektedir.
Bu nedenle, bugüne kadar konunun uluslararası yönüyle çok az ilgilenen Türkiye’nin de terörist M. Ali Ağca’nın yaptığı son itiraflardan sonra, olayın kazandığı yeni boyutları da dikkate alarak Ağca olayıyla ilgili, gazeteci ve yazar Abdi İpekçi’nin öldürülmesinden Papa II. Johannes-Paulus’a yapılan suikast girişimine kadar geçen süre içerisindeki olaylar zincirinin kronolojik bir sırayla yeni baştan değerlendirilmesi, faili meçhul birçok olayın ve terörün tabanını oluşturan uluslararası kaçakçılığın aydınlığa çıkarılması zorunlu görülmektedir.

Resim
Genelkurmay Başkanlığı çalışma yöntemini de bildiriyor, faili meçhul birçok olayın da bu çalışmalar sonucu aydınlanabileceğini ilgili makamlara duyuruyordu.

Bunlar arasında terörist M. Ali Ağca’nın, a- Gazeteci-yazar Abdi İpekçi’yi öldürme olayı; b- Kartal-Maltepe Askeri Ceza ve Tutukevi’nden kaçış ve kaçırılışını planlayan kişi, kuruluş veya iç ve dış terör örgütleri;

c- Cezaevinden kaçtıktan ve kaçırıldıktan sonra yurt içerisinde de dolaştığı yerlerde temas ettiği kişi veya kuruluşlar ile yurtdışına çıkışı, çıkış yolları, bunu sağlayan örgütler ve bunu sağlayanlara yapılmış ve yapılmakta olan işlemler;

d- Çeşitli ülkelerdeki gezileri, bu yerlerde ilişki kurduğu kişi ve kuruluşlar, bunların iç ve dış terör örgütleri ile uzantıları, kendisine geniş ölçüde mali destek ve olanak sağlayan kaynaklar;

e- Papa II. Johannes-Paulus’a karşı giriştiği suikast olayının arkasındaki kişi, kuruluş ve örgütler ile bunlar arasındaki işbirliği;

f- Yazar Abdi İpekçi’nin öldürülmesi, cezaevinden kaçırılışının planlanması ile Papa’nın öldürülmesi için gerekli zemini hazırlayan ve yöneten kişi, kuruluş ve örgütler arasındaki bağlantının araştırılması gibi benzeri konular yer almaktadır.

Yukarıda belirtilen bu konular hakkında, ilgili kuruluşlarda yeterli bilgi birikiminin olmadığı, birçok hususun sorumlu makamlar arasındaki koordinesizlikten dolayı karanlıkta kaldığı, bu nedenle eldeki mevcut bilgilerin yetersiz olduğu 13 aralık 1982 günü Genelkurmay Başkanlığı’nda yapılan ve ilgililerin de katıldığı toplantıda saptanmış bulunmaktadır.

Bu toplantı nedeniyle, Ağca olayına en fazla ilgi duyması gereken bir ülke durumunda olan Türkiye’nin konuyla doğrudan ilgilenmesine olanak sağlamak, karanlıkta kalan hususları aydınlatmak, olayın iç ve dış terör örgütleri ile kaçakçılık şebekeleri arasındaki bağını saptamak, ilgili ülkeler nezdinde sıkı bir işbirliği olanağı yaratmak amacıyla ülke düzeyinde merkezi ve koordineli bir çalışmanın yapılması zorunluluğu açıkça anlaşılmıştır.

Yine bu toplantıda, konunun sahibinin içişleri Bakanlığı olması gerektiği, onun koordinatörlüğünde seri çalışmalar, toplantılar yapılması ve Ağca’yla ilgili bütün bilgilerin burada ve tek bir dokümanda toplanması zorunluluğu belirtilmiştir.

Bundan sonra bu amaca yönelik olarak yapılacak çalışmalar müteakip maddede açıklandığı şekilde sürdürülecektir.

2. YAPILACAK ÇALIŞMALAR:

a- Birinci aşamada, bu emrin alınmasını müteakip en geç bir hafta içinde içişleri Bakanlığı’nın koordinatörlüğünde,

1- Adalet Bakanlığı;

2- Dışişleri Bakanlığı;

3- I’inci Ordu ve Sıkıyönetim Komutanlığı;

4- 4’üncü Kolordu ve Sıkıyönetim Komutanlığı (gerektiğinde);

5- MİT Müsteşarlığı;

6- 9’uncu Kolordu ve Sıkıyönetim Komutanlığı (gerektiğinde) temsilcilerinden oluşacak bir heyet kurulacak, bu heyetin yapacağı bir seri toplantılar sonunda anılan ünitelerdeki konuyla ilgili bilgiler kronolojik sıraya göre bir araya getirilmek suretiyle Ağca olayıyla ilgili tek bir durum dokümanının hazırlanması sağlanacaktır.

b- İkinci aşamada hazırlanan bu doküman yine bu heyet tarafından tek tek incelenerek, karanlıkta kalan ve öğrenilmesi gereken konular,

1- Konu;

2- Sorumlu makam;

3- Yapılacak işlem ana başlıklarını kapsayan ayrı bir listede düzenlenecektir.

c- Üçüncü aşamada konuyla ilgili aydınlatılması gereken listedeki bu sorunları halledici çalışmalara ağırlık verilerek, özellikle bugüne kadar yapılması gerektiği halde yapılmamış olan, noksan kalmış hususlar ile saptanan diğer noksan bilgi ve belgelerin sorumlu makamlarca 31 ocak 1983 tarihine kadar tamamlanması sağlanacaktır.

d- Yukarıda belirtilen hazırlıkların tamamlanmasından sonra “a” fıkrasındaki heyetin katılmasıyla dördüncü aşamada,

1- Bugüne kadar yapılan tüm çalışmaları ayrıntılarıyla incelemek;

2- Ağca olayıyla ilgili halledilemeyen işleri görüşmek, amacıyla 8 şubat 1983 günü saat 09.30’da Genelkurmay Başkanlığı’nda ve Sıkıyönetim Koordinasyon başkanının koordinatörlüğünde bir toplantı yapılacaktır.

içişleri Bakanlığı’nca yapılan bütün çalışmaları kapsayacak şekilde hazırlanacak toplantı dosyasının anılan toplantı tarihinden bir hafta önce Genelkurmay Başkanlığı’nda bulundurulması sağlanacaktır.

3. DİĞER HUSUSLAR:

a- Kurulacak heyete, bakanlık ve diğer kuruluşlardan asgari müsteşar yardımcısı ve genel müdür seviyesinde, MİT Müsteşarlığı’ndan ilgili daire başkanı, I’inci Ordu ve Sıkıyönetim Komutanlığı ile 4’iincü ve 6’ncı Kolordu ve Sıkıyönetim komutanlıklarından ise yetkili kişiler katılacaktır.

b- İçişleri Bakanlığı söz konusu heyette yer alan üniteler dışında ihtiyaç duyduğu bilgileri ve ilgilileri sivil ve askeri tüm makamlardan doğrudan isteyebilecek ve bu istekler ayrı bir emri beklemeksizin ilgili makamlarca derhal karşılanacaktır.

c- Tüm sivil ve askeri kurum ve kuruluşlar, Ağca olayıyla ilgili ellerinde bulunan veya bundan sonra sağlanabilecek bilgi ve belgeleri İçişleri Bakanlığı’na aktaracaklardır.

d- Gelişen durumları takip ederek ilgili makamları bilgili kılmak, doğacak yeni istek ve gereksinimleri saptamak amacıyla, her ayın ilk haftası içerisinde tarihi ayrıca bildirilecek bir günde Genelkurmay Sıkıyönetim Koordinasyon başkanının başkanlığında kurulan heyetin iştirakiyle periyodik durum değerlendirilmesi toplantıları yapılacaktır.

e- Genelkurmay Başkanlığı’nda yapılacak toplantılara yukarıdaki heyete ilaveten Genelkurmay İstihbarat Başkanlığından ilgili daire başkanı ile Genelkurmay adli müşaviri de katılacaktır.

4. SONUÇ:

Faili meçhul birçok konunun aydınlatılmasını sağlayacak konuyla ilgili çalışmalara emrin alınmasıyla birlikte titizlikle başlanmasını ve gereğini önemle rica ederim.

içişleri Bakanlığı’nın genelgesi ve Ağca için yapılanlar

Genelkurmay’ın yazısı üzerine toplantılar yapıldı. İlgili birimler İpekçi cinayetinden dört yıl sonra ancak harekete geçmişti. Emniyette konuyu araştırmak için oluşturulan özel birim kısa süre sonra sonuç alamadan, hatta araştırmalarım tamamlamadan dağıtıldı.

İçişleri Bakanlığı Müsteşarı Rifat Kaplan imzasıyla gönderilen “gizli” kayıtlı yazıda Ağca konusunda yapılan bazı çalışmalar ve bundan sonra yapılacak çalışmalarda izlenecek yollar da belirtildi. İşte bu konuda yapılan ve yapılması istenenler de ilk kez bu belgeyle gün yüzüne çıkıyor. İşte tarihi bir belge:

İLGİ: Genelkurmay Başkanlığı’nın 23 aralık 1982 tarih ve SYNT. KOOR: 7130-42-82/PL.Ş. sayılı yazısı.

İstenen husus:

12 Eylül öncesi dönemdeki Türkiye’de mevcut anarşi ve terör ortamından yararlanarak,

a. Milliyet gazetesi genel yayın yönetmeni ve başyazarı Abdi İpekçi’yi öldüren;

b. Kartal-Maltepe Askeri Ceza ve Tutukevi’nden kaçırılan;

c. Yurtdışına kaçışını gerçekleştirdikten sonra İtalya’da Papa II. Johannes-Paulus’a karşı suikast teşebbüsünde bulunan ve İtalya yargı organlarınca ömür boyu hapis cezası verilen Mehmet Ali Ağca’nın, son suikast girişimine kadar geçen süre içerisindeki olaylar zincirinin kronolojik bir sırayla yeni baştan değerlendirilmesi, uluslararası kaçakçılık ve illegal örgütlerle ilişkisinin ve faili meçhul birçok olayın ve terörün tabanını oluşturan uluslararası kaçakçılığın aydınlığa çıkarılmasının zorunlu bulunduğu ve bu konunun koordinatörlük görevinin bakanlığımıza ait olduğu belirtilerek, konunun önemi bakımından, ilgili kurum ve kuruluşlar temsilcileriyle seri çalışmalar ve toplantılar yapılması, Ağca’yla ilgili bütün bilgilerin bakanlığımızda toplanması, değerlendirilmesi ve birimlere, yapılacak işlem yönünden yön verilmesi ilgide kayıtlı buyruk yazılarıyla istenmiştir.

Resim
Genelkurmay Başkanlığı’nın yazısı üzerine Ağca olayının tüm yönleriyle araştırılması için İçişleri Bakanlığı da hangi konuların araştırılması gerektiğini belirledi. Hazırlanan plana göre çalışmalar başlatıldı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Mehmet Ali Ağaca'nın Geçmişi Hakkında Bilgiler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2012, 22:54

Yapılan çalışmalar:

a) Emrin alınmasını takiben, bakanlığımız koordinatörlüğünde,

1- Adalet Bakanlığı;

1- Dışişleri Bakanlığı;

2- 1. Ordu ve Sıkıyönetim Komutanlığı;

3- 4. Kolordu ve Sıkıyönetim Komutanlığı;

4- MtT Müsteşarlığı;

5- Emniyet Genel Müdürlüğü temsilcilerinden oluşan heyet, ilk toplantısını, 7-11 ocak 1983 tarihleri arasında yaparak, konu ve yapılması gereken işler üzerinde görüşülmüş, emirde de belirtildiği gibi, iki aşamada, elde mevcut doküman ve bilgiler kronolojik sıraya göre bir araya getirilerek, Ağca olayıyla ilgili kronolojik bir doküman hazırlanmıştır.

Emniyet Genel Müdürlüğü temsilcileri tarafından derlenen bu dokümanda,

1- Mehmet Ali Ağca’nın biyografisi.

2- Abdi İpekçi’yi öldürme olayına kadar bilinen ve tespit edilebilen durumu.

3- Abdi İpekçi’yi öldürme olayı:

a. Olayı planlayanlar;

b. Olay yerinde tatbikat yapanlar;

c. Tabancayı temin eden;

d. Olaya yardımcı olanlar hakkındaki bilgiler.

4- Türkiye’de işlediği diğer suçlar.

5- Tutuklu olduğu sırada, Adli Tıp’tan ilk kaçırılma teşebbüsü ve bu olayın zanlıları.

6- Maltepe cezaevinden kaçırılma olayı:

a. Planlayanlar;

b. Para temin edenler.

7- Dışarıdan yardımla, kaçırmayı gerçekleştirenler.

8- Cezaevi içinden kaçırmayı gerçekleştirenler.

9- Kaçırmayı takiben, İstanbul’da barındığı yerler.

10- İstanbul’dan Ankara’ya getirenler, Ankara’da barındığı yer ve barınmasını sağlayanlar.

11- Ankara’dan Nevşehir’e götürülüşünü planlayanlar. Nevşehir’e götüren ve tekrar Ankara’ya getirenler.

12- Ankara’dan Erzurum’a getirenler, Erzurum’da barındığı yer.

13- Iğdır’a götürenler ve Kars-Iğdır’da barındığı yer.

14- İran’a kaçırılışım planlayan ve gerçekleştirenler.

15- Avrupa’ya-yurtdışına çıkışı için Nevşehir’de sahte pasaport düzenleyen ve bu işe karışanlar.

16- Döviz sağlama.

17- Suikast girişimine kadar Avrupa’da bulunduğu, seyahat ettiği ülkeler. (Kendi beyanına ve tespitlere göre.)

18- Suikast girişiminde kullanılan silah.

19- İtalya Interpolü’nün talepleri ve yapılan inceleme ve tespitler.

20- Mehmet Ali Ağca’yla ilgili olarak yurtdışında arananlar hakkında bilgi:

a. Ömer Ay (iadesi gerçekleşti);

b. Mehmet Şener (iadesi gerçekleşti);

c. Teslim Töre;

d. Musa Serdar Çelebi (İtalya’da);

e. Oral Çelik;

f. Abdullah Çatlı;

g. Bekir Çelenk (Bulgaristan’da);

h. Ömer Mersan (Almanya’da).

21. Diğer iddialar ve bilgiler.

22. Mehmet Ali Ağca’nın Papa’ya karşı giriştiği suikast eylemiyle ilgili iddianamede yer alan özel bilgiler:

a. Bilindiği kadarıyla, Papa’yı öldürmeye teşebbüs nedeni;

b. Uluslararası terörist olduğu iddiası;

c. Filistin gerilla kampında eğitim gördüğü;

d. Suikast girişiminde kullandığı silahı sağlayanların kaçakçılıkla ilişkileri.

23- Mehmet Ali Ağca’nın örgütlerle ilişkisi.

24- Mehmet Ali Ağca olayına ismi karışan kişilerin, bilinen son durumları. (50 kişi ve diğer önemli bilgiler yer almaktadır.)

a) 1. Ordu ve Sıkıyönetim Komutanlığı’ndan gönderilen ve Genelkurmay Başkanlığımızın üst yazısıyla intikal eden,

1- Mehmet Ali Ağca’yla ilgili olarak, ifadesine başvurulmasında yarar görülen şahıslar listesi.

2- Mehmet Ali Ağca’yla ilgili şahıslar ve durumları.

3- Yurtdışına kaçırılmasıyla ilgili; yurtdışında irtibatlı olduğu şahıslar ve durumları.

4- Mehmet Ali Ağca hakkında hazırlanmış kronolojik etüt.

Ayrıca bir araya getirilmiş ve hazırladığımız ilk kronolojik dokümanla birlikte ve incelenmek üzere toplantıya katılan temsilcilere verilmiştir.

b) Emniyet Genel Müdürlüğü temsilcileri tarafından hazırlanan ve Mehmet Ali Ağca’nın ilgili olduğu olayları, kişileri ve diğer hususları kronolojik olarak ortaya koyan dokümanın incelenmesini takip eden günde,

1- 1. Ordu ve Sıkıyönetim Komutanlığı temsilcilerince, bu toplantıyı takiben yapılması gereken konular ve bu konuda sonuca ulaştıracak stratejiyi içeren bir öneri;

2- MİT Müsteşarlığı temsilcileri tarafından yine derlenen kronolojik bilgiler baz alınarak hazırlanmış öneri, heyete sunulmuştur.

1) 1. Ordu ve Sıkıyönetim Komutanlığı temsilcileri tarafından sunulan öneri metni:

Bu toplantının konusu, terörist Mehmet Ali Ağca’nın yurtiçinde gerçekleştirdiği ve halen tam bir netliğe kavuşmamış eylemlerinin aydınlığa kavuşturulmasıyla birlikte, adı geçenin, yurtdışında Papa’ya karşı suikast girişimi ve bu eylemden sonra vaki gelişmeler sebebiyle, M. Ali Ağca’nın ve eylemin kaçakçılık örgütleriyle ilişkisinin ortaya çıkarılması konularından ibaret bulunmasına göre,

a. Ağca’nın yurtiçindeki irtibat ve eylemleri;

b. Ağca’nın yurtdışındaki irtibatları ve eylemlerinin başlangıçta ayrı ayrı, sonuçta bir arada değerlendirilmesi gerekmektedir.

- Ağca’nın İstanbul bölgesindeki eylemleri bakımından toplantının ilk gününde tarafımızdan ayrıntılı açıklamalarda bulunulmuş ve sanığın karıştığı altı eylem (bir tanesi İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’nda, beş dosya 1. Ordu ve Sıkıyönetim Komutanlığı’nda) ve son olarak bunlara eklenen, Papa’ya suikast eylemi konularının detaylarına kadar bilinmesi ve bu dosyalardaki ifadelerin yeni baştan değerlendirilmesi gerektiğine işaret olunmuştur.

- Bu çalışmaya, son günlerde ülkemizdeki basın organlarında yer alan çeşitli yazılarla ortaya konulan iddiaların da dahil edilmesinde yarar umulmaktadır.

- Ağca, İpekçi cinayetinde verdiği ifadelerde kendisinin bireysel olarak bu eylemi gerçekleştirdiğini iddia etmişse de, Emniyet Genel Müdürlüğü’nce hazırlanan dosyada belirtildiği ve toplantıdaki konuşmalarda da işaret edildiği üzere, kendisinin ve kendisine yardımcı olan kişilerin tümünün Ülkücü görüş sahibi ve hatta bu örgütlerde etkin görevlerde bulunan kişiler olmaları sebebiyle, gerek cinayet ve gerekse kaçma girişimi ve kaçırılma olaylarının, sözü geçen örgütle irtibatı konusunun yeni baştan ele alınması;

- Gerek İpekçi cinayeti ve gerekse kaçma ve kaçırılma olayları yargılama konusu yapılmış olmakla beraber, özellikle basında yer alan iddialar bakımından yeni baştan değerlendirme yapılması ve olaylara karışan kişilerin şema halinde irtibatlarının belirtilerek, sonuçta bu bilgilere göre yeniden ifadelerine başvurulması;

- Ağca’nın Malatya’daki yaşamından başlayarak İpekçi cinayetine kadar olan yaşantısı konusunda geniş bir araştırma yapılması ve bilgi birikiminin sağlanması;

- Ağca’nın, İstanbul’da fakülteye kaydolduğu 1979 yılından itibaren kimlerle ilişkide bulunduğunun saptanmaya çalışılması;

- Ağca’yla ilgili tüm olaylarda, karışan kişilerin çoğunluğunun Malatyalı olması gerçeğinden hareketle, olaylardaki hemşerilik ve akrabalık ilişkilerinin yeniden değerlendirilmesi;

- Ağca’yla ilgili tüm dosyaların ve belgeler ile bilgilerin emniyet görevlilerinin elinde bulunduğu bilinmekle, eksik kalan noktalarda, sıkıyönetim askeri savcılıklarında bulunan bu dosyalardan da yararlanmak kaydıyla özellikle olaylarda kilit adam durumunda bulunan kişiler bakımından (yurtiçinde bulunanlar) geniş bir değerlendirme yapılması;

- Tüm bu çalışmalar bakımından, Ağca’nın Malatya, İstanbul, Ankara, Nevşehir, Erzurum gibi illerdeki eylemleri dikkate alınarak kurulacak özel bir ekibin tüm bu eylemleri kovuşturmasının gerektiği;

- Basında yer alan iddialar sebebiyle, Ağca’nın İstanbul bölgesindeki eylemlerinin ve eylemlere karıştıkları iddia edilen kişilerin yeniden soruşturulması amacıyla İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Savcılığı’nda açtırılan yeni soruşturmaya ışık tutabilecek bilgi ve belgelerin zaman geçirilmeksizin 1. Ordu ve Sıkıyönetim Komutanlığı’na aktarılması;

- Ağca’ya veya İtalyan savcıya atfen yurtdışı basında ve yerli basında yer alan konularla ilgili belgeler, komutanlığımızca, gerekli usulle istenildiğinden, bu belgelerin ivedilikle getirilmesi için çalışmalar yapılması;

- Ağca olayıyla ilgili, gerek tarafımızdan belirtilen ve gerekse Emniyet Genel Müdürlüğü’nce hazırlanan dosyada yer alan kişilerden yurtdışında olanların, adli ve idari yollardan getirilmesi çabalarına hız verilmesi;

- Yurtiçinde bulunan kişiler bakımından istihbarat ve emniyet birimlerince, kişilerin birbirleriyle irtibatları şemalaştırtmak kaydıyla, kişilerin ve olayların en başından alınıp, önce mevcut ifade ve belgelerin değerlendirilmesi, bilahare eksik kalan noktaların tespiti ile kişilerin yeniden sorgulamalarının yapılması;

- Ağca’nın, gerek İpekçi cinayeti, gerek iki kaçırılma olayının niteliği itibariyle tek kişinin yeterli olmayacağı görünümü karşısında, ayrıca Ağca’nın yakalandığı gün dahi kaçacağını açıkça beyan etmesi gerçeği göz önüne alınarak, bu olaylarda Ağca’nın arkasındaki güçlü kişi ve örgütlerin ortaya çıkarılması;

- Keza Ağca’nın bu niteliğinin, yurtdışına kaçırılması olayında da kendisini göstermesi, yurtdışında ise gezip konakladığı birçok ülke dikkate alınarak, gerek parasal ve gerekse diğer yardımların kim veya kimler tarafından yapıldığının ortaya konulması;

- Bu konuda kendi açıklamalarında olaya kaçakçılık örgütleri girdiğinden, Ağca’nın bu örgütle ilişkileri bilinen Abuzer Uğurlu’yla Doğan Yıldırım aracılığıyla irtibata geçip ondan para aldığı, ayrıca hem Abuzer’in Malatyalı, hem Ağca’nın Malatyalı oldukları belli olduğundan, Abuzer Uğurlu’nun kim olduğunun en başından itibaren araştırılması, onun şimdiye kadar çeşitli kaçakçılık olayları sebebiyle değil, İpekçi ve Papa suikastlarının faili ve bir örgüt veya örgütlerin adamı olduğuna Roma Ağır Ceza Mahkemesi kararıyla da işaret edilen Ağca’yla irtibatı açısından değerlendirilmesi, keza Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı’na gönderilen kaçakçılık dosyalarında Abuzer Uğurlu’yla irtibatta bulunan kişilerin ayrıca Malatyalı diğer kişilerin tüm ifadelerinin yeniden ve çevreden değerlendirilmesi;

- Bekir Çelenk’in, adının Ağca tarafından açıklanmasından sonra hemen Bulgaristan’a gelip onların himayesine girmesi gerçeği karşısında, Ağca’nın da ilk kaçışta uzun süre Bulgaristan’da barındığı dikkate alınarak, ülkemize yönelttikleri kaçakçılık işlerini Bulgaristan’dan yöneten Bekir Çelenek, Abuzer Uğurlu ve bunların diğer eylem arkadaşlarının bilinen tüm davranışlarının en başından alınarak değerlendirilmesi ve bu kişi ve örgütlerin gerçek hüviyetlerinin ortaya konulması;

- Kaçakçılık işleriyle uğraşanlarla Ağca’nın veya bunlar arasında irtibat görevini yüklenen şahısların ortaya konulup bu kişilerin niteliğinin ortaya çıkarılması;

- Gerek Bekir Çelenk, Atalay Saral gibi kaçakçılık suçları sanıklarının, yurtdışında kurdukları şirketler aracılığıyla ülkemize yönelik kaçakçılık faaliyetlerine devam ettikleri iddia olunduğuna göre, bu tür kişiler tarafından yurtdışında kurulan şirketlerin niteliklerinin araştırılması, buralarda hangi Türk vatandaşlarının çalıştıklarının belirlenmesi;

- Yine yurtdışında aşırı sağ veya sol görüş sahibi kişilerce birtakım kuruluşlar meydana getirildiği, bunlardan Almanya’daki Türk Federasyonu adlı kuruluşun başkanının Musa Serdar Çelebi olduğu belirtildiğine göre, bu kuruluşların faaliyetlerinin legal ve illegal yollardan izlenmesi, görev alan kişilerin saptanması, özellikle Türk Federasyonu’nun Ağca olayındaki rolü sebebiyle bu kuruluş hakkında ilgili ülke nezdinde faaliyetlerine son verilmesi açısından girişimlerde bulunulması;

- Ağca olayı yurtdışı basında güncelliğini koruduğuna göre, ilgili ülkelerdeki temsilcilerimizin, bu konuda aktif girişimlerde bulunması ve mümkün olduğu kadar çok bilgi ve belgeyi tedarik edip ilgili makamlara ulaştırmaları;

- Tüm bu bilgi ve belgelerin geniş biçimde değerlendirilmesi, ortaya çıkan yeni isimlerin sorgulanmalarının tamamlanması, gerektiği ahvalde, gerek yargılanmış ve gerekse tutuklu olarak yargılanmakta bulunan kişilerin, 1402 sayılı yasa hükümleri uyarınca yeniden sorgularının yapılmasından sonra, yurda iadeleri mümkün olmayan kişiler bakımından yakalandıkları ülkelerde, mahalline gidilerek istinabe suretiyle ifadelerinin tespit olunması, heyetimize verilen görevin sonuçlandırılması açısından zorunlu görülmektedir.

2) MİT Müsteşarlığı temsilcileri tarafından sunulan öneri metni:

Emniyet Genel Müdürlüğü temsilcilerinin hazırladığı Ağca’nın ilgisi olan olayları ve kişileri kronolojik olarak ortaya koyan dosya, komisyon çalışmalarının ilk etabını teşkil etmektedir.

Genelkurmay Sıkıyönetim Koordinasyon Başkanlığı’nda yapılacak toplantıya esas teşkil etmek üzere,

a. İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Savcılığı’na M. Ali Ağca’nın Abdi İpekçi’yi öldürme, hapishaneden kaçma teşebbüsleri, hapishaneden kaçtıktan sonra Türkiye içerisindeki iltisakları, sahte pasaport temini, yurtdışına kaçırılması, Papa’ya karşı yaptığı suikast olaylarıyla ilgili yapılan mahkeme dosyalarım inceleyerek, bu olaylarda müphem kalan veya gereğince araştırılmayan hususları tespit etmeleri (bu çalışmalarda Uğur Mumcu tarafından Cumhuriyet gazetesinde yer alan iddiaların da göz önünde bulundurulması);

b. Emniyet Genel Müdürlüğü ve MİT Müsteşarlığı’nın yapacakları ikili koordinasyonla, Ağca’nın olaylarla ilgili olarak ilişki kurduğu tüm şahısları tespiti ve bunlar hakkında detaylı dosya bilgileri hazırlamaları;

c. Bu çalışmalar hitanımda komisyonun yapacağı yeni bir toplantıda öncelikle ele alınacak yurtiçi ve yurtdışındaki şahısların tespiti;

d. Yurtiçindeki şahıslardan halen tutuklu bulunmayan kişilerin yerlerinin tespiti ile sorgulanması ve yeniden olaylarla ilgili dava açılması için gerekli delillerin elde edilmesi amacıyla şahısların gözaltına alınması;

e. Yurtdışındaki şahısların Türkiye’ye iadelerinin sağlanması amacıyla gerekli diplomatik girişimlerin gerçekleştirilmesi;

f. İstanbul Sıkıyönetim Askeri Savcılığı’nca tespit edilen, olaylarda müphem kalan hususlar hakkında Emniyet Genel Müdürlüğü, sıkıyönetim komutanlıkları ve MİT Müsteşarlığınca gerekli araştırmaların yapılması.

c) Elde mevcut bilgilerin değerlendirilmesinde,

1- Yurtiçinde M. Ali Ağca’yla ilgili ve eylemlerine doğrudan veya dolaylı şekilde yardımcı olup, halen yurtiçinde tutuklu ve tutuksuz bulunan şahıslar üzerinde yeniden durulması, bunların olaylarla ilgili olarak daha önce verdikleri ifadelerin değerlendirilmesi, karanlık kalan ve aydınlatılması gereken hususların ortaya çıkarılması, suçluluğu kanıtlanamamakla beraber, bu işlerde ilgisi olduğu bilinen kişilerin yeniden sorgulanmaları;

2- Yurtdışına kaçmış olanların M. Ali Ağca hakkındaki karanlık noktaların aydınlatılmasında kilit eleman oldukları kuvvetle muhtemel görüldüğünden; bunlardan yurtdışında tutuklu olanların iade işlemlerine hız verilmesi, kırmızı bültenle arananların yakalanması için daha etkin teşebbüse geçilmesi;

3- M. Ali Ağca’yla ilgili olarak,

a. Abdi İpekçi’nin öldürülme olayı,

b. Kaçırılma teşebbüsü, başarıya ulaşan diğer kaçırma olayı,

c. Kaçmayı takiben yurtiçinde ve değişik illerde barınma durumu,

d. İran’a çıkış, yurda dönüş, tekrar Avrupa istikametine çıkışı ve sahte pasaportların sağlanma durumlarıyla ilgili soruşturma ve kovuşturma dosyalarının yeniden incelenmesi ve gerekirse yeni soruşturma açılması, açılmış ise bunların ne safhada olduğunun tespiti;

4- Tespit edilecek isimlere göre, arşiv araştırması yapılmak ve bilgileri derlemek üzere bu isimlerin MİT temsilcilerine ulaştırılması;

5- Son zamanlarda, Cumhuriyet ve diğer basın organlarında, M. Ali Ağca’yla ilgili olarak ortaya çıkan yazıların ve iddiaların dokümante edilmesi ve konuya ışık tutacakların tespiti;

6- Adalet ve Dışişleri bakanlıklarınca, yurtdışında bulunan ve M. Ali Ağca’yla ilgili suçluların iadelerinin çabuklaşması için diplomatik teşebbüslerin yeniden yoğunlaştırılması, bu hususta yeni çareler aranması;

7- Abuzer Uğurlu ve M. Ali Ağca’nın doğum yeri ile ilişkili olabilecek Malatyalı diğer kaçakçılık örgüt elemanları ve bunlara ait soruşturma dosyalan hususunda Ankara 4. Kolordu ve Sıkıyönetim Komutanlığı’ndan bilgi istenmesi, elde edilecek bu bilgilerin değerlendirilmesi;

a. Konu,

b. Sorumlu makam,

c. Yapılacak işlemin tam olarak ortaya çıkarılarak, emirde geçen ikinci aşamanın tamamlanması uygun görülmüş ve ilgili kurum ve kuruluş temsilcilerinden oluşan ikinci toplantıya 27.01.1983 tarihinde İçişleri Bakanlığı koordinatörlüğünde devam edilmesi kararlaştırılmıştır.

3) Sonuç:

Hakanlığımız koordinatörlüğü sekreteryası görevini yürütmek üzere, Emniyet Genel Müdürlüğü bünyesinde, özel bir büro oluşturulmuştur.

Yapılacak ikinci toplantıda anılan konuyla ilgili çalışmalara ağırlık verileceğinden, aydınlatılması gereken veya özellikle bugüne kadar yapılması gerektiği halde yapılmamış, noksan kalmış hususlar ile tespit edilen diğer bilgi ve belgelerin tam olarak kısa süre içinde getirilmesi gerekmektedir.

Bu nedenlerle, temsilciler anılan toplantıya ilk görüşmelerde tespit edilen ilkeler doğrultusunda tam hazırlıklı olarak geleceklerdir.

Resim
Ağca olayını araştırmak için içişleri Bakanlığı’nda özel bir birim kuruldu. Çalışmalar yıllarca sürdü. Ancak, Ağca yine de çözülememişti.

MİT, Ağca’nın eylem yapacağını öğrendi, ancak hedef yanlıştı

O günlerde MİT Müsteşarlığı da Mehmet Ali Ağca konusunda ayrıntılı bir çalışma yürüttü. İşte MİT’in hazırladığı bu rapor da ilk kez bu kitapta yayımlanıyor. Raporda çarpıcı bilgiler yer alıyor.

“Gizli” raporda, Mehmet Ali Ağca’nın eylem yapacağının önceden öğrenildiği belirtiliyor ve şu değerlendirmeler yer alıyor. İşte rapordan bölümler:

1 şubat 1979’da Nişantaşı’nda Emlak Caddesi’nden Teşvikiye,

Sokak, Apartmanı, /3 adresindeki evine 34 SL 001 plakalı açık

mavi BMW otosuyla gitmekte olan gazeteci Abdi İpekçi’ye kimliği belirlenemeyen kişi veya kişiler tarafından ateş edilmiş ve adı geçen Şişli Etfal Hastanesi’ne kaldırılırken yolda ölmüştür. Abdi İpekçi’nin öldürülme nedeniyle ilgili olarak olaydan sonra muhtelif yorumlar yapılmış,

a. Aşın solun anarşiyi ve karışıklığı körüklemek, halk üzerinde devamlı bir baskı yaratmak, yazılarında tüm silahlı şiddet eylemlerinin karşısında olduğunu belirten etkin bir yazarın cezalandırıldığı;

b. Ülkücü kesimin sıkıyönetime rağmen hükümetin anarşiyi önleyemediğini kamuoyuna kabul ettirmek, yine Ülkücülerce yeterince baskıya başvurmadığı savunulan sıkıyönetimin sola karşı daha etkili olmasını sağlamak, kamuoyunda büyük sansasyon yaratmak stratejisi;

c. Milliyet gazetesinin sahip değiştirmesine Abdi İpekçi’nin karşı çıkması ve gazeteyi almak isteyen Kâzım Erdem ile M. Kemal Derinkök isimli şahısların bu nedenle Abdi İpekçi’yle ters düşmelerinin de eylem nedenlerinden biri olabileceği ihtimalleri ortaya atılmıştır.

Ocak 1979 ayı içinde Ülkücü kesimce kamuoyunda büyük sansasyon yaratacak bir eylemin gerçekleştirilmesi yönünde karar alındığı, bu eylemin o zamanki içişleri bakam İrfan Özaydınlı’ya yönelik olabileceği, eylemin Alparslan Türkeş’le irtibat halinde olan, aldığı talimatı anında tatbik eden, eylemsel olaylan Türkiye çapmda uygulayan, aslen Malatyalı olup uzun zamandan beri Malatya dışında bulunan, muhtemelen Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde öğrenci, uzun boylu, kısa kesilmiş saçlı, önden iki dişi eksik Mehmet Ali isimli şahıs tarafından gerçekleştirilebileceği haber alınmıştır.

Gazeteci Abdi İpekçi’nin 1 şubat 1979 tarihinde öldürülmesi ve katil zanlısı olarak 25 haziran 1979’da İstanbul’da yakalanışından sonra televizyonda gösterilişi sırasında daha önce sansasyonel eylem koymak üzere adı geçen M. Ali isimli şahsın M. Ali Ağca olduğu bizzat kaynak tarafından teşhis edilmiş, Mehmet Ali Ağca’nın önden eksik iki dişini 1979 yılı ocak aynıda yaptırdığı araştırma sonucu öğrenilmiştir.

İpekçi’nin öldürülmesinin ÜGD ve MHP’yle bağlantısı

1- Abdi İpekçi’nin öldürülmesi sırasında MHP Eminönü ilçe başkanı olan daha sonra Malatya il ikinci başkanlığı yapan Zülfikâr Yasan, 12 Eylül 1980’den sonra Malatya’da sorgulandı.

Yasan, ifadesinde, 15 veya 16 ocak 1979 tarihinde MHP İstanbul ilinden sorumlu eğitimci Yılma Durak’ın, kendisinden Abdi İpekçi’nin öldürülmesi konusunda güvenilir eylemci bulmasını istediğini, bunun üzerine hemşerisi olan Ülkücü Mehmet Şener’i talimatlandırdığını ve Mehmet Şener’in Yılma Durak’la direkt irtibata geçtiğini öne sürdü. Aynı kişi ifadesinde Yılma Durak’ın Abdi İpekçi’nin sansasyon yaratma maksadıyla öldürülmesi emrini Ankara’dan aldığını, ancak emri kimin verdiğini söylemediğini, bunun Nanuk Kemal Zeybek veya Alparslan Türkeş olabileceğini tahmin ettiğini, eylemin gerçekleştirilmesi ve Ağca’nın yakalanmasından sonra Yılma Durak’ın Mehmet Şener’i Almanya’da Musa Serdar Çelebi’nin yanma gönderdiğini öne sürdü.

2- Mehmet Ali Ağca, emniyette verdiği ifadesinde, Abdi İpekçi’nin öldürülmesi talimatını kendisine Mehmet Şener’in verdiğini, silahı da adı geçenin temin ettiğini söyledi. Mehmet Şener, Ülkücü kesimle bağlantılı bir isim.

Aynı zamanda ve ayrı yerlerde yapılan sorgulamalarda, Mehmet Ali Ağca ile MHP Malatya İl İkinci Başkanı Zülfikâr Yasan’ın ifadeleri birbirini doğruladı.

3. M. Ali Ağca, Emniyet Müdürlüğü’ndeki ifadesinde Abdi İpekçi’nin öldürülmesinden sonra Yavuz Çaylan’la Aksaray’da MHP- ÜGD (Ülkücü Gençlik Demeği) binasına giderek, silahı Mehmet Şener’e verdiklerini söyledi.

Ağca’nın yakalanıp sorgulanması MİT’ten gizlenmiş

25 haziran 1979 tarihinde Emniyet Müdürlüğü’ne telefonla isimsiz olarak yapılan bir ihbar sonucunda Beyazıt’ta Ülkücülerin toplandığı yer olarak tanınan Küllük Kıraathanesinde oturmakta olan M. Ali Ağca, Abdi İpekçi’nin katil zanlısı olarak yakalandı.

M. Ali Ağca yakalandığı tarih olan 25 haziran 1979’dan sıkıyönetim savcılığına teslim edildiği 11 temmuz 1979 tarihine kadar İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde sadece emniyet yetkilileri tarafından sorgulandı. Ağca’nın, Abdi İpekçi olayıyla ilgili olarak yakalandığı, ancak Emniyet Müdürlüğü’nce sıkıyönetim savcılığına sevk edilirken MİT İstanbul teşkilatına bildirildi. Bu nedenle ilgili MİT mensuplarının “müşavir” olarak adı geçenin sorgusuna katılmaları imkânı olmadı.

Suikast öncesi ve Ağca’nın savcılıkta verdiği ifade

İlk sorgusunda olayla ilgisi bulunmadığını öne süren ve çelişkili ifadeler veren, ancak tanık tarafından teşhisi üzerine daha sonra suçunu kabul eden M. Ali Ağca, 1978-1979 ders yılı döneminde İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ne kaydını yaptırdıktan sonra Ülkücü Yavuz Çaylan ve Ülkücü Mehmet Şener’le arkadaşlığını ilerletti.

Suikasttan üç dört gün önce bir sohbet sırasında Mehmet Şener “Sağdan büyük kayıplar var, soldan da büyük bir başın gitmesi lazım; öyle birisi olmalı ki, büyük etki yapsın. Ben böyle birini tanıyorum. Böyle birini vurmalı ki büyük etki yapsın” dedi.

Yavuz Çaylan da “Babamın arabası emrinizde” dedi. Daha sonra Mehmet Şener kendisine 9 milimetrelik bir tabanca verdi. Olay yeri çevresinde gerekli etüdü yaptılar. 31 ocakta Abdi İpekçi’yi beklediler ancak Ankara’da olduğu için İpekçi’nin gelmemesi üzerine geri döndüler.

Ağca, 1 şubat 1979 tarihinde saat 18.00 sıralarında Beyazıt Huzur Kıraathanesi’nde Yavuz Çaylan’la buluştu. Birlikte olay mahalline Yavuz Çaylan’ın kullandığı 34 HV 301 plakalı Anadol marka otomobille gittiler. Ağca otomobilden indi ve saat 19.50’de eylemi gerçekleştirdi.

Eylemden sonra aynı otomobille Aksaray’da MHP binasına geldi. Orada Mehmet Şener’i gördü. Silahı Şener’e verdi ve kendisi de kaldığı otelden eşyalarını alıp Malatya’ya gitti.

Ağca, şehir rehberinin ilgili sayfasını kesti

Abdi İpekçi’nin katilinin Mehmet Ali Ağca olduğu yolunda kesin bir görüş var. Bu konu resmi belgelerde şöyle belirtiliyor;


1- Ağca, tanıklar tarafından teşhis edilmiştir.

2- Olayın diğer faili olup bilahare Adana’da yakalanan Ülkücü Yavuz Çaylan ifadesinde olayın M. Ali Ağca tarafından planlanıp yine onun tarafından gerçekleştirildiğini öne sürmüştür.

3- M. Ali Ağca’nın eniştesinin evinde İstanbul Şehir Rehberi’nin harita bölümünün Teşvikiye semtini gösteren 13’üncü sayfasının koparıldığı, bu bölümün olay öncesi çevrede etüt yapılırken kullanıldığı tespit edilmiştir.

4- Aynı evde olaydan bir ay önce alınmış M. Ali Ağca adına bir pasaport ele geçirilmiş, bu pasaportta resmi gözüken balıkçı yaka kazak ve ceketin olay gününde kullanıldığı anlaşılmıştır.

5- Ayrıca M. Ali Ağca’nın annesi Müzeyyen Ağca adına Malatya Ziraat Bankası 22533 numaralı hesaba 15 ocak 1979’da menşei belirlenemeyen 100 000 lira yatırıldığı, aynı hesaptan şubat 1979’da 50 000 lira çekildiği tespit edilmiştir.

Mehmet Ali Ağca’nın cezaevinden ilk kaçırılma girişimi

Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nce tutuklandıktan sonra Maltepe Askeri Cezaevi’ne sevk edilen ve burada isteği üzerine Ülkücülerin kaldığı bölüme yerleştirilen M. Ali Ağca’nın, ilk kaçırılma teşebbüsü 5 kasım 1979 tarihinde gerçekleştirilmek istendi.

İstanbul 4’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde muhtelif gasp suçlarından yargılanmakta olan ve Kartal Askeri Cezaevinde tutuklu bulunan sanık Atilla Serpil’in, mahkemece Adli Tıp’ta gözetim altına alınmasına karar verildi. Dosyası 13 eylül 1979 tarihinde Adli Tıp’a gönderildi. Ancak Adli Tıp’ta boş yatak olmaması nedeniyle sanık tekrar askeri cezaevine nakledildi.

İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesince Adli Tıp’ta gözetim altına alınmasına karar verilen sanık M. Ali Ağca, 5 kasım 1979 tarihinde Atilla Serpil’le birlikte koğuşlarından çıkarılarak Astsubay Üstçavuş Muzaffer İnan tarafından üzerleri arandı. Daha sonra Asteğmen Bayram Sarıtaş ve Astsubay Yusuf Hududi nezaretinde Adli Tıp’a gönderildi.

Mehmet Ali Ağca’nın dosyası henüz gelmediği gerekçesiyle gözetim odasına alınmadı. Ancak diğer sanık Atilla Serpil’in kelepçesi çözüldü ve gözetim odasına götürüldü. Serpil, odasına girdikten sonra iki silah çıkardı ve iki görevliyi rehin aldı. Daha sonra Yusuf Hududi’ye durum bildirildi. Atilla Serpil teşebbüsünün neticelenmeyeceğini anlayınca teslim oldu.

Daha sonra M. Ali Ağca’nın Maltepe Askeri Cezaevinden kaçışını sağlayan Er Bünyamin Yılmaz silahların Maltepe Askeri Cezaevinde sıhhiye eri Osman Alasu vasıtasıyla temin edildiğini ileri sürdü.

Ağca’yı kaçıran er, olaydan önce tehdit edildi

M. Ali Ağca, 24 kasım 1979 günü saat 02.00 - 02.30 sıralarında Maltepe Cezaevinden kaçırıldı. M. Ali Ağca’nın cezaevinden firarının planlanmasına, gerçekleştirilmesine ve firardan sonra yer değiştirmesine maddi imkân temininde Ülkücü kesim mensubu, bu kesimle bağlantılı şahısların rol aldığı görüldü.

Ağca’yı cezaevinden bizzat kaçıran Er Bünyamin Yılmaz, firar olayından bir ay kadar önce Aksaray’da dört kişi tarafından alınarak tehdit ve maddi menfaat karşılığı Ağca’nın kaçırılması hususunda angaje edildi. Daha sonra M. Ali Ağca tarafından kendisine bir pusula verildi. Ağca, Er Bünyamin Yılmaz’dan, bu pusulayı Beyazıt’ta Hasarı Hüseyin Şener ve Mehmet Tanaydın’a iletmesini istedi.

18 kasım 1979 günü Beyazıt’a giden er Bünyamin Yılmaz, Mehmet Tanaydın’la buluştu. Ardından Aksaray’da MHP binasına, oradan da Fatih’e gitti. Orada Mehmet Tanaydın kendisine bir silah verdi. Birlikte Aksaray’da ÜGD-MHP binasına gittiler. Er Bünyamin Yılmaz’dan silahı alan Mehmet Tanaydın üst kata çıktı. Bir süre orada kaldı. İndiğinde silahı yeniden verdi.

Er, bu silahı cezaevinde bulunan M. Ali Ağca’ya ulaştırdı. Firar olayından iki gün önce yaptığı görüşmede Mehmet Tanaydın’dan aldığı 20 000 lirayı da Ağca’ya verdi. Bunları ifadesinde de açıkladı.

M. Ali Ağca’nın gerek Adli Tıp’a şevkinde yanında bulunan, gerekse firar ettiği cezaevinde firar gecesi nöbetçi olan Astsubay Yusuf Hududi’nin de, Ülkücü kesimle bağlantılı olduğu firar olayından önce tespit edilmişti. 19 eylül 1979 tarihinde hakkında İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı’na bilgi verilmişti. 16 eylül 1979 tarihinde ÜGD İstanbul Şubesi Yönetim Kurulu üyelerinden Süleyman Sırrı Özdolap ile aynı cezaevinde tutuklu Ülkücü Ahmet Malkan’ın temaslarını da aynı kişinin sağladığı belirlenmişti.

Tutuklu Ahmet Malkan da, ÜGD İstanbul Şube Başkanı Recep Öztürk’e, tutuklu Yunus Meralle görüşmelerini sağlayabileceğini, bu konuda cezaevinde görevli başçavuşun kendilerine yardımcı olduğunu belirtirken, “cezaevinde değil, düğün evinde gibi” olduklarını söyledi.

Bünyamin Yılmaz’ı, M. Ali Ağca’yı cezaevinden kaçırmak üzere angaje edenlerden Malatyalı Mehmet Tanaydın, MHP Gençlik Kolları illegal muhasipliğini yapıyordu.

Haşan Hüseyin Şener, Abdi İpekçi’nin öldürülmesi olayında planlayıcılar arasında adı geçen Mehmet Şener’in ağabeyidir. MHP Eminönü Gençlik Kollan illegal başkanı olarak görev almıştı.

Militan Ülkücülerden Oral Çelik’in çeşitli gasp, soygun ve öldürme eylemlerinin failleri arasında adı geçti. Raporda kendisinden “gözü pek bir militan” diye söz edildi.

Malatyalı Ramazan - Rasim Gürbüz kardeşlerin de, Ağca ve arkadaşlarının cezaevinden sonra bağlantı kurdukları ve saklanmalarına yardımcı olan kişiler olduğu belirtildi.

Ağca’nın kaçırılmasının MHP ve Ülkücü kesimle ilişkisi

Aradan yıllar geçti. Birçok dava sonuçlandı. Beraat edenler, hüküm giyenler oldu. MİT’in raporunda Ağca’nın MHP ve Ülkücü kuruluşlarla ilişkisi şöyle belirtildi:


1- Ağca’nın cezaevinden firar ettiği, ancak firarının cezaevi görevlilerince henüz anlaşılmadığı 24 kasım 1979 günü MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş’in emriyle İstanbul’daki MHP ve Ülkücü kesimi üst düzeyde drije eden Yılma Durak, Ankara’dan MHP Genel Merkezi’nden, Türkmen Onur’la bir görüşme yaparak kodlu bir şekilde M. Ali Ağca’nın cezaevinden kaçırıldığını, durumun ancak gece anlaşılacağını, konuyu Türkeş’in bildiğini, bu haberi de kendisine iletmesini istemiştir.

2- Yılma Durak 12 Eylül 1980 sonrasında İstanbul Emniyet Müdürlüğündeki mülakatında, M. Ali Ağca’nın cezaevinden kaçırılacağından önceden haberi olduğunu, bunu Türkeş’e bildirdiğini, kaçırılmayı ayrıca Türkmen Onur’a ilettiğini bildirmiştir.

3- 12 Eylül öncesinde MHP Eminönü ilçe başkanlığı ve daha sonra Malatya il ikinci başkanlığı yapan Zülfikâr Yasan 12 Eylül sonrası Malatya’da verdiği ifadesinde M. Ali Ağca’nın cezaevinden kaçırılmasını kendisiyle birlikte Yılma Durak, İstanbul ÜGD Başkanı Recep Öztürk, Oral Çelik, Haşan Hüseyin Şener’in karar verip planladıklarını ifade etmiştir.

4- M. Ali Ağca’yı cezaevinden çıkaran Bünyamin Yılmaz, Ülkücü olarak tanınmakta olup adı geçene firar olayında kullanılacak silahlar İstanbul-Aksaray’daki ÜGD binasından Mehmet Tanaydm tarafından temin edilerek verilmiştir.

5- M. Ali Ağca’yı İran’a kaçırtan Ülkücü Timur Selçuk, Erzurum’da verdiği ifadesinde, Ağca’nın Maltepe Askeri Cezaevi’nden kaçırılması sırasında kendisine yardımcı olan Bünyamin Yılmaz’a İstanbul teşkilatının silah ve asker elbisesi verdiğini söylemiştir.

6- M. Ali Ağca’nın firar olayında adı geçenlerin tamamı Ülkücü kesimle bağlantılı, bunlardan bir kısmı bizzat ÜGD veya MHP’de legal, illegal görev alan şahıslardır.

MİT, firar olayından ancak dokuz gün sonra haberdar edildi

Mehmet Ali Ağca, “cezaevinden kaçacağım” dediğinde başta kimse inanmamıştı. Önce kaçırılması ve kaçarken öldürülmesi için zemin hazırlandı. Böylece Ağca, kaçarken öldürülmüş ve ondan kurtulmak isteyenler de amaçlarına ulaşmış olacaktı. Ağca kaçtı. Firar olayı ve bununla ilgili işlemlerin yetersizliği MİT’in “gizli” kayıtlı raporunda şöyle sıralanıyor:

1- MİT, firar olayından dokuz gün sonra sıkıyönetim komutanının talebi üzerine soruşturmaya dahil edilmiş, ancak sıkıyönetim başsavcısı Refik Kara tarafından olayla ilgili olarak görevlendirilen mensuplarımız sorgu mahallinden uzaklaştırılmışlardır.

2- Özellikle firar olayıyla ilgili olarak gözaltına alman, içlerinde önemli Ülkücü militanların, halen aranmakta olan şahısların ve firar eylemini bizzat organize edenlerin (Mahmut Tanaydın gibi) de bulunduğu sivil sanıkların sorgulamaları yeterince yapılmamış, çok kısa ve yüzeysel ifadelerle yetinilmiştir.

3- Firar olayında birbiriyle bağlantılı M. Ali Ağca - Bünyamin Yılmaz - Mehmet Tanaydın - ÜGD - Astsubay Yusuf Hududi - Yahya Yılmaz - Osman Alasu ilişkileri araştırılmamış ve üzerinde ciddi şekilde durulmamıştır.

4- Astsubay Yusuf Hududi’nin Adli Tıp olayı ve kaçırma olayındaki rolü ciddi şekilde araştırılmamıştır.

5- Sanıkların yakalandığı ikametgâhlarda “hücre” bırakılmamış, bu adreslerde herhangi bir tahkikata başvurulmamış, operasyon tümüyle basma İntikal ettirilmiş, sanıklar zaman zaman topluca sorgulamaya tâbi tutulmuş, dolayısıyla soruşturmadan gerekli sonuç alınamamıştır.

6- Olayda büyük rolü bulunan ve M. Ali Ağca’nın yakalanmasını sağlayabilecek olan Mehmet Tanaydın 4 aralık 1979 tarihine kadar sorguya alınmamıştır.

7- Kaçırma olayında görev alan şahıslar ile MHP - ÜGD ilişkilerinin mahiyeti üzerinde hiç durulmamıştır.

Mehmet Ali Ağca’nın İran’dan dönüşü ve Avrupa’ya kaçışı

Raporda, M. Ali Ağca’nın nisan-mayıs 1980 tarihlerinde İran’dan tekrar Türkiye’ye dönüş yaptığı, bazı illerde kaldığı, daha sonra Nevşehir Ülkü-Bir üyesi Ömer Ay tarafından Faruk Özgün (Nevşehir Büyük Ülkü Demeği kumcu üyesi ve MHP Gençlik Kolu üyesi) adına Nevşehir Emniyet Müdürlüğü’nden pasaport temin edildiği belirtiliyor.

Ömer Ay’ın bu pasaportu Zeki Çatlı (Nevşehir ÜGD eski genel başkanı Abdullah Çatlının kardeşi), Galip Yılmaz, Sinan Çalışkaner (Ömer Ay'ın kayınbiraderi) yardımlarıyla temin ettiği, Ağca’nın bu pasaportla 30 ağustos 1980 tarihinde Bulgaristan’a çıkış yaptığı saptandı.

M. Ali Ağca cezaevinden kaçtıktan soma 30 kasım 1979 tarihine kadar İstanbul’da kaldı. Daha sonra Ankara ve değişik illerde Ülkücüler tarafından kendisine temin edilen yerlerde gizlendi. 1980 yılının şubat ayında Erzurum'a geçti. Burada ÜGD eski genel başkanlarından Muhsin Yazıcıoğlu’nun Erzurum’daki ÜGD teşkilatıyla yaptığı görüşmeler sonucu Timur Selçuk isimli Ülkücü tarafından, Muhammed Kasım adlı kaçakçı vasıtasıyla İran’a kaçırıldı.

Mehmet Ali Ağca’nın yurtdışına kaçınlışında ÜGD ve MHP’nin rolü

MİT’in “gizli” kayıtlı raporunda Mehmet Ali Ağca’nın yurtdışına kaçırılmasında Ülkücü Gençlik Derneği ile MHP’nin bağlantısı şöyle belirtiliyor:


1- M. Ali Ağca ilk İran’a çıkışında ÜGD eski genel başkanlarından ve MHP eğitimcilerinden Muhsin Yazıcıoğlu’nun direktifleri doğrultusunda Erzurum ve Ağrı'daki Ülkücü teşkilat ve şahıslar tarafından yurtdışına kaçırıldı.

2- M. Ali Ağca’nın Avrupa’ya çıkışında pasaportunu temin edenlerden Ömer Ay Nevşehir Ülkü-Bir üyesi, Zeki Çatlı ÜGD eski genel başkanı Abdullah Çatlı’nın kardeşi, İbrahim Kurt ise Ülkücü öğretmen. Ağca’nın pasaportunda ismi olan Faruk Özgün MHP Gençlik Kolu üyesi ve Büyük Ülkü Demeği Nevşehir kurucu üyesi.

Mehmet Ali Ağca’yla ilgili Cihat Türkoğlu’nun ifadesi

4 haziran 1981 tarihinde İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne eşi ve çocuğuyla birlikte gelen kişi, kendisinin Viyana Kültür Demeği Başkanı Cihat Türkoğlu olduğunu belirtirken, demek başkanı olduğuna ilişkin kartı da çıkarıyordu. Ağca olayıyla ilgili önemli açıklamalar yapmak istediğini söyledi.

Viyana’dan sırf açıklamalarda bulunmak üzere Türkiye’ye gelen Türkoğlu, “ön görüşme” yapıldıktan soma eşi ve çocuğu İstanbul Emniyet Müdürlüğü yetkilileri tarafından Moral Eğitim Merkezi’nde misafir edildi. 12 haziran 1981 tarihinde MİT ve emniyet görevlilerine şu açıklamalarda bulundu:

“Viyana’da 1981 yılının şubat ayında Mısırlı şahıslara mal edilen bir banka soygununun aslında Abdullah Çatlı, Oral Çelik, Mehmet Şener tarafından yapıldığı yolunda bazı bilgilerim var. Avrupa Demokratik Ülkücü Türk Demekleri Federasyonu Başkanı Musa Serdar Çelebi gizlice Viyana’ya geleceğini bana bildirdi. Viyana’da görüşmeler yapıldı. Bu görüşmede M. Serdar Çelebi, M. Ali Ağca’nın İsviçre’de olduğunu, huzuru bozduğunu, başlarının belada olduğunu, para yetiştiremediklerini söyledi. Ağca, bu kişilerle ilişkiliydi.” Musa Serdar Çelebi, M. Ali Ağca ve Abdullah Çatlı’ya, Türk Federasyonu tarafından ayda 15 000 şiling verildiğini ve bu grubun faaliyetlerinden bizar olduğunu anlatıyor. Abdullah Çatlı’nın iki sarı kabzalı Belçika yapısı 14’lüsünün bulunduğu da anlattıklarının arasında yer alıyordu.

Mehmet Ali Ağca - Abuzer Uğurlu - Doğan Yıldırım ilişkisi

Kaçakçılık davası dolayısıyla tutuklu olan Abuzer Uğurlu, Milliyet gazetesinde çıkan M. Ali Ağca’yla ilgili yazılarda adının geçmesi üzerine bazı açıklamalarda bulunmak istedi. Abuzer Uğurlu’nun güvenlik birimlerine verdiği ifadeden bölümler:

“M. Ali Ağca’yla iltisaklı olduğu belirtilen Ömer Mersan yanımızda bir süre tezgâhtar olarak çalıştı. 1975 yılında televizyon satış mağazamızın kapanmasından sonra Almanya’ya gitti. Ömer’in, 1980 yılına kadar kardeşim Ahmet Uğurlu’yla ilişkisi devam etti.

İbrahim Telemen olayından sonra 1979 yılı içinde tutuklandım ve Selimiye Cezaevi’ne konuldum. O sırada aynı koğuşta olan Ülkücü Doğan Yıldırım’la tanıştım. Bu kişi orada Ülkücülerin lideri durumundaydı.

Tahliye olduktan sonra 1980 yılının temmuz veya ağustos ayında Doğan Yıldırım beni işyerimde ziyaret etti. Metin isimli bir arkadaşının Sofya’da parasız kaldığını, adı geçene verilmek üzere

1 000 marklık para talimatını Ömer Mersan’a iletmemi istedi. Ömer Mersan’ın o dönemde Almanya’da bulunan kardeşim Ahmet Uğurlu’nun yanından ayrılıp Sofya’da Türkiye’ye müteveccih kaçakçılık faaliyetinde bulunan Vardar Export sahibi Selami Goltaş’ın yanında çalıştığını öğrendim. Aynı akşam Sofya’dan Ömer Mersan beni telefonla aradı, Doğan Yıldırım’ın arkadaşı Metin’e 1 000 mark borç verdiğini bildirdi. Ömer Mersan’ın, Metin denilen kişiyi Doğan Yıldırım’ın aracılığıyla tanımış olduğunu sanıyorum. Papa’ya yapılan suikast olayından sonra Metin’in, gerçekte M. Ali Ağca’nın takma adı olduğunu öğrendim. M. Ali Ağca’yla hiçbir temasım olmadı. Doğan Yıldırım’ın, M. Ali Ağca’nın yurtdışına kaçışında ve ihtiyaçlarının temininde rolü olduğuna inanıyorum.”

M. Ali Ağca, Bulgaristan’da Vitoşa, Moskova Park, Sofya Grand Nova otellerinde toplam kırk gün kaldı. Daha sonra Yugoslavya, Fransa, İsviçre, İtalya, Tunus, Macaristan, Avusturya’da bir süre dolaştı.

M. Ali Ağca’nın yurtdışında Ömer Mersan, Musa Serdar Çelebi, Abdullah Çatlı, Oral Çelik, Mehmet Şener, Ömer Ay, Ömer Bağcı’yla sürekli teması oldu. Ağustos 1980 tarihinde Ömer Mersan’ın M. Ali Ağca’ya 1 000 mark yardımda bulunduğu, bu paranın Abuzer Uğurlu kanalıyla temin edildiği, paranın temininde Ülkücü Doğan Yıldırım’ın da katkısının bulunduğu öne sürüldü.

İtalyan savcıya itiraf: “Ağca’nın kaçacağını biliyorduk”

M. Ali Ağca’nın Papa’ya suikast fiilindeki muhtemel suç ortaklarını belirlemek amacıyla İtalya’dan sık sık gizli servis elemanları geliyordu. Roma Mahkemesi Sorgu Yargıcı İlario Martella ve beraberindeki heyet de 25 temmuz 1982’de İstanbul’a geldi. 27 temmuz 1982 tarihinde Abuzer Uğurlu’yu sorguladılar.

Abuzer Uğurlu ifadesinde M. Ali Ağca’yı “hiç tanımadığım”, pasaport, temin etmediğini, para yardımında bulunmadığını, M. Ali Ağca’nın olayı saptırdığını öne sürdü.

İtalyan savcı, Abuzer Uğurlu’nun Ağca’yla ilgili açıklamalardan kaçındığına inandığım belirterek, M. Ali Ağca’nın Milano ve İsviçre’de Musa Serdar Çelebi’yle görüştüğünü; Faruk Özgün adına düzenlenen pasaportu Abdullah Çatlı’dan aldığını; M. Ali Ağca’ya suikastta kullanılan silahı Ömer Bağcı’nın Viyana’da verdiğinin belirlendiğini; Mahmut İnan, Eyüp Erden, Önal Erdal adlı şahısların olaylarla ilişkili olduklarını; M. Ali Ağca’nın bireysel terörist olmadığına inandığını söyledi.

Abuzer Uğurlu’nun verdiği bilgiler üzerine Doğan Yıldırım çalıştığı Halkalı Gümrük Muhafaza Bölge Amirliği’ne giderken 16 temmuz 1982 tarihinde gözaltına alındı

Deniz Harp Okulu’nda Ülkücülük faaliyetlerine katılan, sol görüşlü aynı okul öğrencisi Abdullah Gelgeç’i öldürmekle suçlanan Yıldırım, 17 temmuz 1970’te mahkemeye verilmiş ve Deniz Harp Okulu’ndan atılmıştı. 1972 yılında Isparta Öğrenci Yurdu’nda 15- 20 Ülkücü’yle birlikte yaptığı direniş nedeniyle yakalanan Doğan Yıldırım, 5 ekim 1978’de Hürriyet gazetesinde yer alan açıklamasında Türk milliyetçiliği düşüncesini benimsediklerini belirtti.

Resim
Ağca’nın yaklaşık otuz yılı İtalya ve Türkiye’de demir parmaklıkların ardında geçti.

Doğan Yıldırım, Emniyet Müdürlüğü’ndeki ifadesinde, Abuzer Uğurlu’nun M. Ali Ağca olayıyla ilgili olarak kendisi hakkında öne sürdüğü iddiayı kabul etmedi.

Doğan Yıldırım, cezaevinde Ağca’yla aynı koğuşta kaldığını, Ağca’nın kaçmasından bir müddet önce koğuş değiştirdiğini ifade etti. Cezaevi yöneticileri dahil bütün tutukluların firar eyleminden önceden haberdar olduklarını, bu olayın sürpriz olmadığını, olayın cezaevi yöneticilerinin laçkalığından meydana geldiğini söyledi.

Doğan Yıldırım, Italyan görevlilere müthiş bir itirafta bulundu. Bu ifade “gizli” kayıtlı belgelere şöyle yansıdı:

O günlerde Papa’nın Türkiye’ye gelmesi gündemdeydi. Mehmet Ali Ağca, cezaevinde bana “Eğer buradan kaçarsam Papa’yı ben vuracağım. Kaçamazsam da başkasına öldürteceğini” diyordu. Ağca, bu eylemi “Papa’nın, Türkiye’yi Batıya çekme ve İslam âleminden ayırma çalışmalarıyla yakından ilgili olduğu” gerekçesiyle yapacağım söylüyordu. Eylemi bu yüzden gerçekleştirdiğini sanıyorum.

Doğan Yıldırım, 1982 yılının ağustos ayında sıkıyönetim askeri mahkemesi tarafından serbest bırakıldı.

Ağca’ya pasaport almakla suçlanan Ömer Ay: “Ağca’yı tanımıyorum”

Ömer Ay, Ağca’nın fotoğrafını Faruk Özgün’ün nüfus kâğıdına yapıştırarak Ağca’ya Nevşehir Emniyet Müdürlüğü’nden pasaport çıkartmakla suçlandı. Ağca’ya 11 ağustos 1980 tarihinde pasaport alındı. Ay, kendisine de aynı tarihte sahte pasaport sağladı. Ömer Ay, 14 şubat 1982’de Hamburg’da yakalandı.

26 ekim 1982 tarihinde Almanya’dan Türkiye’ye iade edilen Ömer Ay, İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde verdiği ifadede M. Ali Ağca’yı hiç tanımadığını, Nevşehir Emniyet Müdürlüğü’nden alınan pasaportla hiçbir ilgisinin bulunmadığını belirtti. M. Ali Ağca’nın yurtdışına kaçırılmasının Abdullah Çatlının organizesi olduğunu tahmin ettiğini, adı geçenin M. Ali Ağca’nın suç ortağı Mehmet Şener’le birlikte yakalanmasının da bunu teyit ettiğini öne sürdü.

Ömer Ay, 8 kasım 1982’de suç yeri olan Nevşehir’e götürüldü. Burada yapılan sorgusunda da İstanbul’daki ifadesini tekrarladı ve M. Ali Ağca’yla ilişkisini reddetti.

Ağca’run odasına Türkçe bilen “gizli servis elemanı” konuldu

Mehmet Ali Ağca’nın sırlarını çözebilmek için İtalyan gizli servisi yoğun çaba gösteriyor, yeni taktikler uygulamaya koyarak onu konuşturmaya çalışıyordu. Bazen “serbest bırakılma” sözü veriliyor, bazen yüklü miktarda para teklif ediliyordu.

Ağca, cezaevinde tek kişilik odaya konulduğunda, Türkçe konuşacak bir kişi bulmak için can atıyordu. Onu ne anlayan, ne dinleyen vardı. İtalyan gizli servisi, Ağca’nın yanma Türkçe konuşan bir zyan yerleştirdi. Cezaevine “gasp” suçundan girdiğine Ağca’yı inandıran ajan, onunla bir mahkûm gibi günlerce kaldı. Ağca’yla yaptığı tüm konuşmalar gizlice dinleniyor, konuşmalar uzman bir kadro tarafından değerlendiriliyordu. Bunlar arasında bir de Türk istihbarat görevlisi bulunuyor, Türkiye bağlantılı bilgilerle ilgili Türk görevliden yardım isteniyordu.

Ağca’ya itirafları karşılığında verilen sözlerden birisi Türk istihbarat birimleri tarafından hazırlanan ve ilk kez bu kitapta yayımlanan raporda şöyle yer alıyor:

İtalyan makamlarınca Ağca’ya 240 milyon lira, değişik isimle bir pasaport ve cezasının affedilerek hürriyete kavuşturulması vaat edilmiş, bunun üzerine, M. Ali Ağca bazı itiraflarda bulunmuştur.

Raporun “netice ve kanaat” bölümünde şunlar yer alıyor:

Gerek M. Ali Ağca’nın Türkiye’de Abdi İpekçi eyleminin faili olarak yakalanışında gerekse cezaevinden firarından sonra firar olayıyla ilgili gözaltına alınan şahısların sorgulamalarında derinliğine bir incelemeye girişilmemesi, sorguların sathi ve yetersiz yapılması, ayrıca her iki seferde de Milli istihbarat Teşkilatı’nın tamamen devre dışı bırakılması nedenleriyle M. Ali Ağca hakkında bazı açıklığa kavuşmamış noktalar bulunmasına rağmen adı geçenle ilgili olarak bugüne kadar muhtelif kaynaklardan elde edilen bilgiler ve temasta bulunduğu şahısların incelenmesi neticesinde önemli noktaların aydınlığa kavuştuğu müşahede edilmektedir.

12 Eylül 1980 öncesinde aşın sol ve aşırı sağın Türkiye’de yarattığı terör ve anarşi ortamında ve ülkenin süratle bir iç savaşa götürülüşünde taraflardan biri olan Ülkücü kesim 1961 yılından itibaren yasal kadrolaşma çalışmalarına yöneldi.

1968'lerde üniversite ve yüksekokullarda Ülkü Ocakları Birlikleri adı altında kurdukları örgütlerde gençlik kesimine yayıldıkları ve bilahare muhtelif meslek kesimlerinde, MHP ve MHP Gençlik Kollan dışında 25 ana örgüt oluşturarak Türkiye sathında 1 183 şube açtıkları; aşırı solun saldırılarına karşı korunmak, devlet güçlerine yardımcı olmak bahane ve propagandasıyla 1968 yılında başladıkları, 1975- 1976 yıllarında hızlandırdıkları silahlanma faaliyetleriyle karşıt görüşlü olarak niteledikleri şahıs ve gruplara, tarafsız kişilere karşı eylemler yaptıkları müşahede edilmiştir.

Toplumda sansasyon yaratacak öğretim üyesi, yazar ve tanınmış şahısların öldürülmeleri eylemlerini gerçekleştirdikleri; muhtelif bölgelerde büyük kitleleri birbirine düşürecek mezhep ayrılıklarını istismar ettikleri; Ankara’da genel merkez nezdinde açtıkları seminerlerde eğitimci maskesi altında terör, provokasyon, ajitasyon konularında drijan şahısları yetiştirdikleri ve bunları muhtelif bölgelerde eylemci kesimin başına getirdikleri anlaşılmıştır.

Ağca’nın ev arkadaşının kayıp ifadesi

Abdi İpekçi cinayeti ile Papa suikastında Mehmet Ali Ağca, Oral Çelik, Abdullah Çatlı, Yalçın Özbey isimleri hep birlikte anıldı. Yalçın Özbey daha soma uyuşturucu kaçakçılığı dünyasına katıldı.

Recklinghausen polisinin yürüttüğü bir davayla ilgili olarak Ankara’dan gönderilen iki istihbarat mensubu Essen Başkonsolosluğumuz yetkilileriyle görüştükten sonra Emniyet Müdürlüğü’ne hareket etti.

Almanya’da PKK bağlantılı eroin şebekesiyle ilgili olarak polis şefi Jürgen Stiepeldey tarafından yürütülen soruşturma sıradan uyuşturucu kaçakçılığından farklı boyutlar da taşıyordu. Abdi İpekçi davası nedeniyle aranan Yalçın Özbey’in adı da soruşturmada geçiyordu, istihbarat mensuplarını daha çok olayın bu yönü ilgilendiriyordu. Çünkü Yalçın Özbey yıllardır yakalanamamış, ifadesi alınamamıştı. Alman polisi, uyuşturucu operasyonunda Yalçın Özbey’in ifadelerinden hayli yararlanmış ve uyuşturucu kaçakçılığının ortaya çıkarılmasında bu kişiden önemli bilgiler edinmişti.

Yalçın Özbey, verdiği bilgilerden dolayı Alman polisi tarafından birinci derecede “tanık koruma programı”na alındı. Uyuşturucu suçundan çekmekte olduğu cezasında da belirli bir indirime gidildi.

Emniyet Genel Müdürlüğü Almanya irtibat görevlisi Nail Aydın, iki istihbaratçıyla birlikte emniyette görüşürken, gelen ekibin Yalçın Özbey’le görüşmek istediğini de iletti. Yalçın Özbey’in görüşmeyi kabul edip etmeyeceği haberi aynı gün ulaştı. Özbey,
“Ben de çok istiyorum. Önemli şeyler söyleyeceğim” dedi. Wiesbaden’de bulunan Kriminal Polis Müdürlüğü yetkilileriyle yapılan görüşmeler sonucu, Yalçın Özbey’le istihbarat görevlilerinin nerede ve nasıl görüşecekleri, görüşme sırasında kimlerin bulunacağı da saptandı.

Görüşme 3-8 şubat 1995 tarihleri arasında gerçekleştirildi. İstihbarat görevlileri, görüşmeye girmeden önce Ankara’yla temas kurmuş, Yalçın Özbey’e hangi soruların yöneltileceği konusunda ek sorular istemişti.

Resim
Yalçın Özbey, hem İpekçi cinayeti hem Papa suikastında hep kilit isim olarak anıldı. Alınan ifadesinin “kayıp” olduğu sıkça konuşuldu. İşte bu kitapta o “kayıp ifade’yi de açıklıyoruz.

Özbey, görüşme odasında Türk görevlileri görünce sevindi. Uyuşturucu kaçakçılarını ihbar etmesi nedeniyle öldürülülebileceği için özel bir odada kalıyordu. Yalnızlıktan bunalmıştı. Türk görevlileri görünce, onlarla yapacağı görüşmenin günlerce sürmesini dilemişti. Yalçın Özbey’le yapılan konuşmalar kasete alınıyor, bir yandan da not ediliyordu.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Mehmet Ali Ağaca'nın Geçmişi Hakkında Bilgiler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2012, 22:56

Eroin kaçakçılığına karıştığı öne sürülen milletvekilleri

Abdi İpekçi cinayetiyle ilgili davaya İstanbul’da devam edildiği günlerde, Yalçın Özbey’in ifadesi istendi. Otuz iki sayfalık bant çözümünün sadece birkaç sayfası not halinde mahkemeye gönderildi. Bu durum basında “skandal” olarak nitelendirildi ve geniş tartışmalara yol açtı. Hatta dosyanın “kayıp olduğu” iddia edildi. İşte Yalçın Özbey’in istihbaratçılara cezaevinde verdiği ifade bu kitapta yayımlanıyor.

Özbey müthiş iddialarda bulunuyordu. Zaman zaman görüşmeyi yapan Türk görevliler “acaba doğru mu” diye birbirlerinin gözünün içine bakıyorlardı. Konuşma uyuşturucu kaçakçılığı üzerine uzayıp gidiyordu. İsimler, adresler, otomobil, TIR plakaları, telefon numaraları geçiyordu. Özbey uyuşturucu kaçakçılığına karışan PKK’lıları sıralıyor, SHP’li “Dayı” kod adlı kişinin büyük uyuşturucu sevkıyatı içinde olduğunu iddia ediyordu. Üç eski milletvekilinin isimlerini belirtiyor ve bunların da eroin kaçakçılığı yaptığına ilişkin duyumlarını aktarıyordu.

Yalçın Özbey, eroin işinde olduklarım öne sürdüğü milletvekilleri arasında S. Y., O. D. ve S. S.’nin adım veriyor, “PKK’lılar uyuşturucu işinde zaman zaman Almanya, Hollanda ve Avusturya’da etkin konumda bulunan eski Ülkücülerle işbirliğine gitmektedir” diyordu.

Yalçın Özbey, görüşmede, uyuşturucu kaçakçılığı dışında Abdi İpekçi’nin öldürülmesi ve Papa suikastı konusunda da açıklamalarda bulundu. Mehmet Ali Ağca’yı en iyi tanıyanlardan ve yıllarca onunla aynı evi paylaşanlardan birisi olarak, istihbaratçıların sorularını şöyle cevaplandırdı:

“Ağca ‘Çakal Carlos’ gibi olmak istiyordu”

İstihbaratçı, Özbey’e soruyor:


- Ağca’nın anlattıkları doğru mu?
- Yok yav. Bu meseleler aslında kolay değil.

- Niye bu yola başvurdu? İşi saptırma cihetine gidip sıyrılacağım mı zannetti?

- Aslında mesele yalnızca suikast meselesi değil, başka şahıslar da sis bombası atıp, panik ve sansasyon yaratmak istediler, fakat istenilen hedefe ulaşılamadı. Ondan sonra bütün gizli servisler parmağını soktu. Çorbaya döndü her şey.

- Ağca kasıtlı mı soktu gizli servisleri?

- Yok, sonradan gizli servisler meseleyi saptırdılar.

- Ağca’nın bu eylemdeki amacı neydi?

- Çakal Carlos gibi bir adam olmak, isim yapmak.

- Sadece o kadar mı?

- Sadece o kadar.

- Yani bir amacı mevcut değildi.

- Yok, zaten o esnada... İstanbul’daki o furyadan hep kaçmışlar Avrupa’ya. Cezaevinde büyük bir tokat attı Hacı Çapan’a. 90 kilo malının üstüne oturdu, vermedi. Hacı Çapan da biraz korktu, onun üzerine gidemedi. Kendi etrafında bir sürü insan vardı. İşte o zaman o olaya toplanmışlardı. Mehmet Şener, Oral, Abdullah Çatlı ve diğerleri belli bir güç oluşturmak için; bir fanteziden başka bir şey değildi.

İpekçi’den önce Doğu Perinçek ve Uğur Mumcu hedef

- Tamamen kafasından bir plan yaptı. Papa’yı vuracağım deyip, Carlos gibi bir adam oluyorsun. İpekçi konusunda bir detaylı görüşelim.

- İpekçi konusunda da aslında o da şey değil. Mesela orada Mehmet Şener’in ufak bir fonksiyonu oldu. Yavuz arabayı kullandı. O ateş etti. O zamanlar biz beraberdik kendisiyle. Aynı evde oturuyorduk o zaman. Oral ve Mehmet Ali’yle beraber oturuyorduk.

- Şu İpekçi konusunu net olarak bize söyleyebilir misin?

- Net olarak söyleyebilirim.

- Yani biz Ankara’ya gittiğimiz zaman, oturup patronlarımıza, büyüklerimize “arkadaş İpekçi konusu budur” diyebileceğimiz bir şey. Bunun basma falan yansıması söz konusu değil. Devlet bilsin yeter.

- Şimdi araba tamam. Araba benim arabamdı. Ağca kaçırıldığında, fakat ben arabayı Mehmet Şener’e borçlanmıştım. O beni tezgâha getirdi, arabayı ona verdim. O arabayı sonradan bu hadiselerde kullandı. Demirel iktidara gelince af çıktı. Ben gittim Kırşehir’de imtihana girdim. O esnada da Ağca kaçırıldı. Kaçarken de benim arabamı kullandı. O kaçırılmasında nasıl hadise oldu ben onu biliyorum. Rüşvetle yapılan bir şeydi. Doğu Perinçek vardı o dönemde. Ondan sonra Uğur Mumcu vardı. Hedefte, daha sivri mesela; Mihri Belli vardı. Ahmet Kaçmaz vardı. Ama bunlar çok uyanık insanlardı. Tehlikenin her an geleceğini bildikleri için kendilerini koruyorlardı. Tedbirli geziyorlardı, İpekçi onu düşünmemişti. İpekçi tesadüfünü buradan aldı, yani belli bir hedef değildi.

Resim
Yalçın Özbey, iki MİT mensubu tarafından alman ifadesinde Ağca’yı suçluyor, onun Çakal Carlos gibi olmak istediğini söylüyordu.
Bazı milletvekillerini de uyuşturucu kaçakçılığıyla suçluyordu.

- Organize değildi, yani.

- Organize değildi.

- Yani belirli bir taraftan talimat alınıp da...

- Yok o dönemde talimat diye bir şey yoktu. Mesela Malatyalılar grubu var, kendi başlarına ferdi hareketli.

- Peki, İpekçi olayında işin araştırmasını yapan, geliş gidişi kontrol eden, bilgiyi alan, istihbaratı yapan kim?

- Onu Ağca kendisi yaptı.

- Kendisi mi belirledi?

- Kendisi belirledi.

- Eylemde kimler vardı?

- Eylemde de yalnız kendisi vardı.

- Bir tek...

- Tek o, kesin ve Yavuz da arabayı kullanmıştı.

- iki kişi var ama.

- Yok.

- iki ayrı camdan ateş var.

- Yok, önce camdan ateş ediyor, ondan sonra yürüyor öbür taraftan tekrar ateş ediyor. Ayın silahla, ayrı silahlarla değil, meseleyi ben iyi biliyorum. Hatta o silahı da biliyorum. Mehmet Ali ilk yakalandığında ilk Mehmet Şener’i söyledi. Biz anlaşmalıydık, onu da ekstradan söyledi. Mehmet Şener tip bir insandır. Mehmet Ali’nin yapmış olduğu eylemden faydalanıp kariyer yapmak istiyordu. Böyle çok ihtiraslı bir oğlandı. Hatta bir gün oturduk, yav dedik, bizim başımıza bir iş gelirse bunun çırasını yakalım. Hakikaten Mehmet Ali yakalandı ve ilk olarak onun adını verdi. Ekstra verdi onun ismini de söylemedi.

- Tam psikopat bir tip o zaman.

- Tam psikopat, Türkiye’de onun yaptığı eylemleri ben söylesem aklın durur. Eski arkadaşlarım. Arkadaşların büyük bir kısmı dağıldılar, gayri meşru hayatın içerisine girdiler. Mesela Rifat Yıldırım, Üzeyir Bayraktar, bu ikisi Frankfurt’un haracını alıyordu. Ülkücü gençleri etrafına toplamıştı. Büyük bir isim yapmıştı. Orada tam bir baba rolü oynuyordu. Yabancılardan da alıyordu yani, polis de bunu öğrenince tezgâha getirdiler. Bizim eski kurttan Abdullah Çatlı. O şimdi Türkiye’de. Yavuz Ceylan, Macaristan’da bir TIR parkı davasıyla ilgileniyor. Orada bir diskotek, kulüp açmışlar, bir de TIR parkı.

- İpekçi olayında iki tane tabanca var Yalçın. Balistik raporunda iki tabanca, iki ayrı kovan var.

- Herkes kafasına göre yorumlar yaptı. Bence gerçeği nedir? Yani gerçeği Mehmet Ali gidip de Papa’ya sıktı. Amaç neydi? Ama bugün her önüme gelen kafasına göre yorum yaptı. O kadar yani. Hadise büyütülecek bir hadise değil. Burada hedef, amaç aslında başka bir şeydi.

Ağca’da bir kompleks vardı. Kendine aşırı derecede bir güven, ondan sonra parmağı kuvvetli, yani muazzam silah kullanabilen, delice bir cesaret, bir nevi psikopat bu adam. Carlos gibi bir isim yapmak. Şimdi, bu İpekçi cinayetinden sonra yakalanıp cezaevinden kaçışı, bunu biraz daha şımarttı. Hatta birçok elçilikle, Suriye’yle, Kaddafi’yle bağlantı kurdu. Onlardan destek alıp da, aynen Carlos’un stilinde Avrupa çapında bir şeyler yapalım dedik. O dönemde biz beraberdik kendisiyle, İpekçi vurulduğunda aynı evde kalıyordum. Taksim’de Oral, ben, Mehmet Ali kalıyorduk. Sonra epey eylem oldu. O eylemlere ben de katıldım. Yani burada Ağca diyor ki, Yalçın sıktı falan da o hikâye. Ben o işte yokum.

Ama ben burada samimi olarak söyleyeyim mi? Korktuğum, çekindiğim falan da yok. Türkiye’de çok eylemlerimiz oldu Mehmet Ali’yle. Siyasi eylemlerimiz de oldu. Mesela diyeyim, Ahmet Kaçmaz’a yapılan bir şey oldu. Mihri Belli’ye sıkılan bir kurşun oldu. O psikopat, Cengiz’i ben vurdum dedi, alakası yok. Ondan sonra çok büyük soygunlar oldu.

Ankara’da. O dönemde delice bir macera diyeyim artık. Beraber yaptığımız çok hadiseler oldu. En sonunda Oral ayrıldı gitti, ikimiz beraber kaldık. Sonradan baktık onla tam resimlerle gazetelerde, dergilerde yayımlanınca, artık Avrupa’ya gidelim dedik. Onun pasaportu vardı. Bana o zaman Hikmet Tekin şey dedi. Bingöl belediye başkanıydı. Benim kaydım da Bingöl’de. Bana “Sen git pasaportunu çıkart” dedi. Kendinin pasaportu vardı. “Benim Eskişehir’de bir işim var, ben onu halledeyim ve seninle Malatya’da buluşuruz” dedi. Ben pasaport çıkartma işiyle uğraşırken haber geldi, Mehmet Ali yakalanmış ve sonradan Şener’in adını vermiş. Zaten Şener benden iki gün önce çıkmıştı. Yavuz anında yakalandı. Ben de sonradan çıktım. Bunlar biraz detay, istersen şöyle kısa sürede, fakat sen bilirsin, iki tane silah, benim bildiğim kadarıyla, ben gerçekten arabayı kullanan adamım. Silahı da para karşılığında Mehmet Şener’den aldı.

“Ağca gibi bir mahluk dünyaya gelmemiştir”

- O kaçmayla bir ilgin var mı?

- O kaçmada yine o işi Oral organize etti. Öyle büyük çapta bir iş falan değil. Anlaşıldığı kadar para karşılığında oradaki askerler, zaten iki tane asker, bir tanesine Pala Mehmet diyorduk. Darendeli bir arkadaşın kardeşi. Oradaki aslında alt düzeyde organize edilen bir şey, ahım şahım bir şey değil. O zaman bizim tanıdığımız gümrük memurları vardı. Onlar göz yumdular herhalde yani. Oradan Bulgaristan’a gitti. Tekrar Türkiye’ye geldi. İran’a gitti. İran’dan korktu. Oradan tekrar Bulgaristan üzerinden Avrupa’ya geldi.

- Ondan sonra da Papa’yı organize etti...

- Ondan sonra bir sürü hadiseler var.

- Servis denetiminde yani. O zaman Ağca Bulgar servisinden biriyle görüşüyordu. Ağca’nın Bulgar servisiyle ne ilişkisi olur onu düşünüyorum. Bir de o Papa’nın konusunda. Sis bombası atılacaktı falan diyordu.

- Evet o doğru.

- Papa’da sen yoksun.

- Ben yoktum. Papa vurulduktan iki gün sonra Oral yanıma geldi. Ben Oral’la sohbette işin teferruatını öğrendim.

- Nasılmış Yalçın, onu bir detaylı anlatsana.

- Bildiğim kadarıyla, bunlar başka soygun falan da yaptılar Avrupa’da.

- Peki, işler ters gitmeseydi neyi planlamışlar?

- Bombayı atıp kaçmak. Yani Mehmet Ali’nin yakalanması işlerin ters gitmesi demek oluyor işte.

- O İpekçi olayında hiçbir katkın yok değil mi?

-Yok.

- Tamamen psikopat Mehmet Ali’nin hikâyesi?

- Tamamen o Mehmet Ali’nin hikâyesi. Ya, adam tip bir adamdı. Öyle bir mahluk dünyaya gelmemiş.

Yalçın Özbey, yıllarca Türkiye’ye gelmedi. Davası zamanaşımına uğrayınca, 2009 yılında sessiz sedasız Türkiye’ye geldi, yaptıkları işin “sıradan” olduğunu söyledi. Ve geldiği gibi de yeniden yurtdışına çıktı...

Resim
Yalçın Özbey, Ağca davası zamanaşımına uğrayana kadar Türkiye’ye gelmedi. Arşivlerde ise sadece bu belgesi kaldı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Mehmet Ali Ağaca'nın Geçmişi Hakkında Bilgiler

Mesajgönderen TurkmenCopur » 25 Ara 2012, 23:00

“İnci Baba”nın oğlu anlatıyor

Nevşehir Emniyet Müdürlüğü’nde “pasaport soruşturması” devam ederken, “inci Baba” olarak tanınan ve ünü tüm Türkiye’ye yayılmış Mehmet Nabi İnciler’in de, aynı ilden pasaport aldığı belirlenmişti. Papa suikastında, bazı “baba”ların da rolünün bulunduğu yolunda iddialar gündeme gelmişti.

“Baba”lar, “baba” denilmesini sever ama gazetecilerle sohbet ederken polisi karşısına almamak için “Ben çocuklarımın babasıyım” derler. Müjdat inciler, o akşam saat 19.30 civarında Ankara Reşit Galip Caddesi Şairler Sokağı’ndaki evine yaklaştığında heyecanlandı. Kapının önünde jandarma, polis araçlarını gördüğünde “Eyvah, babamın başı yine dertte” diye söylendi.

Adımlarını hızlandırdı. Apartmana hızla girmek isterken jandarma, “Dur hemşerim, nereye böyle?” dedi. Müjdat, “Ben İnci Baba’nın oğluyum. Herhalde bizim evde arama yapıyorsunuz” diye karşılık verdi. Jandarma, kimin evinin arandığını biliyordu. “Tamam, geç hemşerim” dedi. Müjdat eve girdiğinde içerde çok sayıda polis, jandarma vardı. Bir yüzbaşı, aramalara nezaret ediyor, “Şurayı da arayın. Burayı daha ince arayın” diyordu.

“inci Baba”nın eşi Şükran Hanım, çocuklarının yanında son derece sakin olmaya çalışıyordu. Kızı ise “Anne, babama haber verelim, babam da nerede kaldı?” diye söyleniyordu. Oysa Şükran Haram, “inci Baba”nın birkaç saat önce gözaltına alındığını, sorgu için Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldüğünü biliyordu. “İnci Baba” sık sık emniyete götürüldüğü için, çocukları etkilenmesin diye Şükran Hanım onlara “Babanızın işi çıktı, Urfa’ya gitti” diyor, bazen gidiş nedenini Milli aşiretinin önde gelen isimlerinden bililerinin cenazesi, bazen İstanbul’da bir yakınının düğünü diye açıklıyordu.

Resim
Mehmet Nabi İnciler, Ankara’nın ünlü “babalarının başında geliyor ve “inci Baba” ünü her geçen gün yayılıyordu. Sık sık cezaevine giriyordu ama bu kez durum farklıydı.

Ama bu kez durum farklıydı. Abdi İpekçi’nin katili Mehmet Ali Ağca, Papa’ya suikasta girişmiş ve yakalanmıştı. “İnci Baba” da Papa’ya suikast olayıyla ilgili gözaltına alınmıştı. Gözaltına alındıktan bir gün sonra da askeri bir uçakla İtalya’ya götürülmüştü.

Oğlu Müjdat İnciler, bu kitap için “Babamdan dinlediğime göre, babamı İtalya’ya götürdükten sonra sekiz kişiyle birlikte aynalı bir odaya koymuşlar. Orada Ağca’yla yüzleştirmek istemişler. Ancak, Ağca, babamı şahsen tanımadığı için orada bulunanlar arasında İnci Baba’nın olup olmadığını bilmediğini söylemiş. İtalya’ya çok tedirgin olarak gittiğini söylemişti. Çünkü bir ‘tezgâh’ kurulmasından korkmuş” diyor.

“İnci Baba” bu olayı o sırada on beş yaşında olan oğlu Müjdat’a böyle anlatmıştı. O dönem emniyet ve sıkıyönetim haberleriyle yakından ilgili Ankara’nın en gözde iki muhabiri Ünal İnanç ve Oktay Özeskici’ye, “Zamanında müthiş bir haber atlamışsınız” dedim. İkisinin de “İnci Bahâ’yla yakın dost olduklarını da biliyordum. “İnci Baba”nın Mehmet Ali Ağca’yla İtalya’da yüzleştirilmesini nasıl öğrenememişlerdi?

Ünal İnanç da, Oktay Özeskici de “Böyle bir şey olsa mutlaka öğrenirdik” dediler. “İnci Baba”yı 1981 yılında gözaltına alan dönemin Ankara Emniyet Müdürlüğü Siyasi Şube Müdür Yardımcısı Cevdet Saral’a aynı soruyu yönelttim. Saral şunları anlattı: “İtalyan gizli servisinden Genelkurmay Başkanlığı’na gelen bir yazıdan sonra Ağca olayı Genelkurmay Başkanlığı’nın talimatı üzerine başından itibaren yeniden ele alındı ve sanki soruşturmaya sıfırdan başlanıyormuş gibi çalışma yapıldı. Ağca’nın, ‘baba’larla ilişkisini araştırırken, pasaportunun Nevşehir’den verilmesi nedeniyle, Nevşehir’de fabrika ve afet konutları yapan ‘İnci Baha’nın da bu işlerle bir ilgisi olup olmadığını araştırıyorduk. Gözaltına alıp sorgu için emniyetin yedinci katma çıkardık. Gözaltına alınmaya alışık bir isim olmasına rağmen, bu kez çok tedirgindi. Çünkü kendisine doğrudan ‘Mehmet Ali Ağca’yla ilişkilerini biliyoruz, bunları anlat’ denilmişti.”

Sorgulara dayanaklı “İnci Baba” Papa’yı vuran Mehmet Ali Ağca’yla ilişkisi sorulduğunda alabildiğine heyecanlanmıştı. Sıkıyönetimli, cezaevine girenin kolay kolay yargı önüne çıkamadığı günlerdi. Bu soru karşısında “Ben ihale işlerinden anlarım, benim Ağca’yla, Papa’yla terörle ilişkim olmaz” dedi. Sorgucu, olmadığını biliyordu ama “silkeleme” yöntemiyle sıkıştırmaya devam ediyordu. “İnci Baba” kendini kaybeder gibi oldu. Şekeri yükselmişti. Emniyet Müdürlüğü’ne yakın olan sağlık ocağından bir hemşire getirildi. “inci Baba”ya insülin iğnesi yapıldı. “inci Baba” kendine geldiğinde, sıkıyönetim savcılığına götürüleceği söylendi. Daha önce “vurdu-kırdı” iddialarıyla, “ihale paylaştırmak”la gündeme gelen “inci Baba” bu kez “Papa’ya suikast” olayıyla tutuklanmıştı... Saral, “inci Baba”nın İtalya’ya götürülmediğini, ancak o günlerde İstanbul’a gelerek Papa suikastını soruşturan Italyan savcının isteğiyle, askeri bir uçakla İstanbul’a götürülmüş olabileceğini belirtiyor.

“İnci Baba” mahkemedekileri gülmekten kırdı geçirdi

Sıkıyönetim komutanlığı askeri mahkemesince tutuklanıncaya kadar “inci Baba”nın işleri yolundaydı. 0 sırada Nevşehir’de hem Met konutlarını, hem de rakı fabrikası inşaatlarım yapıyordu.

“inci Baba”nın eşi Şükran Hanım, Mamak Cezaevi’nde eşini yalnız bırakmıyor, her fırsatta ziyaretine gidiyordu. Ancak üç dakikalık görüş için belki üç saat bekliyordu. Sivil cezaevinde olduğu zaman evini telefonla arayabilen “İnci Baba”, aynı olanağı Mamak’ta bulamıyordu.. Cezaevinin bazı ihtiyaçlarını karşılamak, onarım ve tadilatlarını yaptırmak istemesi de çok işe yaramıyordu. Şükran Hanım, bir gün çocuklarına “Allah’ıma çok şükür ki, Ağca mıdır nedir, babanızın onunla bir ilgisi yokmuş. Zaten olamaz da. Babanızın teröristle ne işi olacak” demişti.

Daha önce cezaevine beş on günlüğüne sıkça girip çıktığı için bu kez de yine öyle olacağını sanıyorlardı. Mahkemeye ancak dört ay sonra çıkabilmişti. Onun için on avukat seferberdi. Avukat grubunun başında Nusret Güler vardı. Mahkemede, savunmaya sıra geldiğinde, “inci Baba” avukatlarına “Arkadaşlar, savunmamı kendim yapacağını” dedi.

“inci Baba” son derece renkli bir kişiliğe sahipti. Ayağa kalktı ve sıkıyönetim askeri mahkemesinde şunları söyledi:

“Efendim ben bildiğiniz gibi Mehmet Nabi inciler, nam-ı diğer ‘inci Baba’yım. Müteahhitlik işleriyle uğraşıyorum. Benim, Papa’yı vurmam ya da vurdurtmam işime gelmez. Papa, müteahhit değil ki benim onunla işim olsun. Ben İtalya’da ihaleye girdim de Papa bana ‘yeterlilik’ mi vermedi; Papa ihaleye katıldı da anlaşmaya mı uymadı; ‘kalleş zarf’ mı attı da ben onu vurdurayım, cezalandırayım? Müteahhit olmayan adamla benim işim olmaz. Hele Papa’yla hiç olmaz.”

“inci Baba” konuştukça salondan kahkahalar yükseliyordu. Mahkeme başkanı, üyeler ciddiyetlerini bozmamak için direniyor, başlarına öne eğip gülüyorlardı. Mahkemenin ciddiyeti ve ağır havası bozulmuştu. Avukatlar da, “inci Baba” da sonuçtan memnun görünüyorlardı. Mahkeme, tahliyesine karar verdiğinde, “inci Baba” rahatlamış “Yaşasın adalet” demişti...

“Müjdat, hazırlan emniyete gidiyoruz”

Kamuoyunda “baba” olarak tanınan birisinin oğlu olmak da kolay değil. Müjdat İnciler, Ankara Yükseliş Koleji öğrencisiydi. Babası ne zaman polis tarafından aransa, önce o emniyete götürülüyordu. Ne olup bittiğini bilmeden, götürüldüğü şubede bir odaya konuluyor, çayı, yemeği veriliyordu. Kendisine bir şey de sorulmuyordu.

Oğlu Müjdat’a hayli düşkün olan “İnci Baba”ya adamları, “Polis Müjdat’ı götürmüş” dedikleri zaman, “İnci Baba”nın eli ayağına dolaşıyor, birkaç gün içinde işlerini halledip emniyete teslim oluyordu. “Baba” teslim olduğunda ise oğluna “Müjdat, baban geldi. Sen gidebilirsin” deniliyordu. Müjdat “baba”lı günlerini anarken, “1966 doğumluyum. Babam aranırken ben sekiz on kez emniyete götürüldüm. Allah’ı var, bana kimse kötü bir söz söylemedi” diyor.
Etrafında, her an eli silaha gidebilecek korumaları, şoförü olan, yemeyi yedirmeyi seven, bol bahşiş dağıtan, milletin sıkıntısını dinleyip karşılıksız yardım da da bulunan “baba”nın oğlu olmak nasıl bir duygu? Bunu Müjdat İnciler’e soruyorum. O şunları anlatıyor: “Çok zor bir olay. Her zaman evimize babamla ilgili bir telefon gelecek diye korkardık. Nitekim, bir gün o korktuğumuz telefon da geldi ve su testisi su yolunda kırıldı. Babam aldığı kurşunlar sonucu vefat etti. Babamın ‘İnci Baba’ olmasından da şanslıyım. Çünkü o devletle resmi iş yapan, vergisini ödeyen bir babaydı. Ölümünden bu yana on sekiz yıl geçmesine rağmen hep saygıyla, sevgiyle anılıyor. Beni hiçbir zaman işlerinin içine sokmadı. Babamın yaptığı iş ‘ihale mafyalığı’ olarak adlandırılıyordu. Yani diğer mafya türlerinden hayli farklıydı. Babamın ölümünden sonra ‘Babanın vekili olarak gel, babanın yaptıklarını yap’ diye çok davet aldım. Ancak, hep o dünyadan uzak kaldım.”

Resim
“Inci Baba” ne zaman polis tarafından aransa, önce oğlu Müjdat İnciler emniyete götürülüyordu. Mehmet Nabi İnciler, oğlu Müjdat’la.

Bugün bile “İnci Baba” gibi birisine her zaman ihtiyaç duyulduğunu müteahhitlerden dinlediğini anlatan Müjdat İnciler, “Babam bu işleri yaparken, çok üst düzey firmaların yöneticileriyle de arkadaş gibi görüşüyordu. Babama ihtiyaç duyuyorlardı. Babam hem vekil, hem işleri için kefil oluyordu. İşleri kötü olan müteahhitlere yardım eder, ihalenin o kişiye verilmesi için diğerlerinden ricacı olurdu. Babamı da kurnazlardı. Yani dediği olurdu. Kırk elli yıllık kan davalarını da o sonuçlandırırdı. Eski ‘baba’lardan Dündar Kılıç, İdris Özbir, Nihat Akgün, İnci Baba gibi racon kesen, sayılan, sevilen babaların ölümünden soma da zaten gerçek babalık da bitmiş oldu. Onlar da birbirlerine işine karışmayan çok iyi dostlardı” diyor.

Müjdat, “baba”sının yerini alması için çevresindeki onca baskıya rağmen “hayır” dedi. İnciler, bu konuda şunları söylüyor: “Babamın hayatta olduğu dönemde de ufak tefek kavgalarım olurdu. Ancak ‘Ben inci Baba’nın oğluyum” diye adını hiç kullanmadım, bunun için kimseye hava basmadım. Hep, bu işlerden uzak kaldım, kalmak istedim. Çünkü bu işin sonu yok. Kendimi işime verdim. Başım sıkıntıya girdiğinde hakkımı hep hukuk yoluyla aradım. Babamın adından yararlanıp başka babalara da gitmedim. Ama babamın ismiyle her zaman itibar görüyorum.”

“Kurtar bizi baba” ve Demirel’in sakladığı telgraf

Renkli bir kişiliğe sahip olan “inci Baba” siyasetçilerin de yakın dostuydu. Oğlu Kürşat’ın düğününde nikâh tanıklarından birisi Süleyman Demirel, diğeri MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş’ti.

“inci Baba” siyasetin de yabancısı değildi. 1987 milletvekili seçimlerinde memleketi Urfa’dan bağımsız aday olmuş, tam 46 000 oy almıştı. Tam anlamıyla bir Süleyman Demirel hayranıydı. 12 Eylül 1980 Harekâtı’ndan sonra herkesin sustuğu, korktuğu, Süleyman Demirel’in, Bülent Eeevit’in Zincirbozan’a gönderildiği günlerde, Demirel’e telgraf çekti. O telgrafı Demirel hep sakladı, işte o telgrafta “Inci Baba”, “Kurtar bizi” baba” diye her fırsatta bağırdığı Süleyman Demirel’e, Ankara-Küçükesat PTT’sinden şu telgrafı çekiyor:

Sayın Süleyman Demirel,

Eski başbakan, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Zincirbozan Üs Komutanlığı’nda tutuklu

Çanakkale

Sayın babacığım, bulunduğunuz yer Hazreti Yusufların makamıdır. O güzel insanı kuyuya atanlar bir gün onun kuyudan çıkıp Mısır’a sultan olacağını ve kendini kuyuya atan hainlere yardım edeceğini hesap edemediler.

Sevgili babacığım, aslana hüviyet sorulmaz. Onun kişiliği herkesçe malumdur. Sizin de kişiliğiniz dünyaca tescillidir. Seni kuyular yutamaz. Adaşın Sultan Süleyman gibi bir gün yine kuyudan çıkıp başımıza sultan olacağından kimsenin şüphesi yoktur.

Size ve kader arkadaşlarınıza hayırlı tahliyeler. Kader utansın. Ellerinizden saygılarımla öperim.

INCİ BABA

Resim
Süleyman Demirel’in Zincirbozan’lı günlerinde ona bir telgraf gelmişti. Telgrafta “Bir gün bu kuyudan çıkacak, başımıza sultan olacaksın" deniliyordu. O telgrafı “İnci Baba" göndermişti.

İhtilalin ilk günlerinde Zincirbozan’a telgraf çeken “inci Baba” dönüşünde de Demirel’i hiç yalnız bırakmıyordu. Korumaları ve şoförüyle birlikte Demirel’in Güniz Sokak’taki evinin önüne geliyor, “Kurtar bizi baba” diye bağırıyordu. Bu yüzden de sıkıyönetime götürüldü ve yargılandı. Oğlu, babasının Demirel’e karşılıksız bir sevgi duyduğunu anlatıyor, onun Mitinglerine gittiğini, halkın arasına karışıp “Kurtar bizi baba” diye bağırdığını babasından ve korumalarından çok dinlediğim ifade ediyor.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Sonraki

Dön Türkiye'de Bazı Amerikan Uşakları'nın Geçmişi ve ABD Mandacılığı

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir