Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Ertuğrul Özkök'ün Geçmişi ve ABD-Severliği Hakkında

Burada Türkiye'de Bazı Amerikan Uşakları'nın Geçmişi ve ABD Mandacılığı hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Ertuğrul Özkök'ün Geçmişi ve ABD-Severliği Hakkında

Mesajgönderen TurkmenCopur » 14 Tem 2012, 04:33

ERTUĞRUL ÖZKÖK

“2 Aralık 1998 tarihli Hürriyet’te Ertuğrul Özkök yine 28 Şubat’ı ele almış. Özkök, ‘Türkiye 28 Şubat hiç olmamış gibi bir siyasete yeniden dönebilir mi?’ diye sorup ‘hayır dönemez’ diye yanıt veriyor, sonra ‘Kavgacı ve inatçı Erbakan politikasını sürdürmeyen, devletin, Cumhurbaşkanlığı ile Silahlı Kuvvetler gibi önemli kurumlan ile gereksiz çatışmaya girmeyen bir Recai Kutan üslubunun’, Fazilet Partisi’nde kendini göstermeye başladığını ileri sürüyor ve ‘bunun aksini söylemek, insafsız ve son derece önyargılı olmayı gerektirmektedir’ diye devam ediyor.

Özkök; Recai Kutan’ın teorisyenliğini yaptığı hareketin Fazilet Partisi’ni ılımlılaştırdığım ve bu nedenle partinin 28 Şubat’la barışıklığını sağladığını ve böylece kesintiye uğramış demokrasinin normal zemine oturacağını savunuyor. Özkök’ün bu tezlerini önceki yazılarında da dile getirdiğini biliyoruz.

Özkök, Fazilet Partisi’nin demokratlaştığı savunusuna en önemli gerekçe olarak da; Fazilet Partisi Başkanlık Divanı’nda yer alan Cemil Çiçek, Ali Coşkun, Abdullah Gül, Abdülkadir Aksu, Aydın Menderes ve Nevzat Yalçıntaş gibi üyelerin tavırlarını göstermektedir. Başbakanlık Divanı Üyeleri’nin Cumhuriyetle tam bir birlik ve beraberlik içinde bulunduklarını ileri sürmektedir.

Özkök, FP’nin yeni divan üyelerinin 28 Şubat’ta hiçbir rolleri olmadığını da söylemiş olmaktadır. Halbuki gerçek böyle değildir. Onların 28 Şubat’a gelişte önemli rolleri vardır. Özkök’ün bunları bildiğine şüphe yoktur. Özkök’ün; 28 Şubat’ın nedenlerini ve anlamını bilmezden gelerek bu tezleri öne sürmesi ilginçtir. Çünkü Özkök gibi Türkiye’nin en büyük gazetesinin yöneticisinin; 28 Şubat’ın 18 maddede özetlenen ana amacının; ‘Bölücü ve irticacı faaliyetlerin, Siyasal İslam’ın, ırkçı milliyetçilikten yararlanan ülkücü mafyanın; Atatürk’ün kurduğu laik demokratik devlet yapısına karşı rejim aleyhtarı faaliyetler olduğunu, bunların rejim için tehdit oluşturduğunu, Türkiye Cumhuriyeti’nin devrimle kurulduğunu ve bu nedenle devrimci niteliğini sürdürdüğü takdirde ayakta kalabileceğini, bu niteliğe sahip olmayan kadrolarla Cumhuriyet’in yönetilemeyeceğini’ bilmemesi düşünülemez. Bunu bileceği kesin olan Özkök’ün 28 Şubat’ın; bunların tümünden oluşan bir bütünü kapsadığını bunların tümünün tamamlanmasıyla bu sürecin tamamlanacağını bileceği de kesindir.

Özkök, 28 Şubat’ı, Cumhuriyet’e yönelik tüm tehditlerin önlenmesi süreci olarak değil, bu tehditleri oluşturan kuruluş, kurum ve partilerin demokratik kabul görmeleri için yaptıkları rötuşları ve refleksel tavır almalarını yeterli şart olarak görüyor. Özkök, 28 Şubat’ı, ‘Türkiye’nin geldiği noktada artık askeri de yeniden siyasetin içine çekme gayretlerinden kaçınmak gerekir’ diyerek tariflemekte ve 28 Şubat sürecini sadece askeri siyasetin dışına çekmeye indirgemektedir.

Ertuğrul Özkök; Fazilet Partisi divan üyelerinin tümünün, tarikat mensubu olduklarını ya da tarikatlarla çok sıkı bağlantıda bulunduklarını, Türk-İslam Sentezi’ni benimsediklerini ve bu yolda yıllardır mücadelede bulunduklarını Devrimci Cumhuriyet’e karşı çok büyük karşıtlıktan bulunduğunu biliyor mu? Biliyor. Özkök’ün neredeyse, ‘klasik bir Özal kadrosu’ dediği bu kadro, Özal’ın parti içindeki dinci kadrosunu oluşturmakta idi. Zaten bu kadro; Özal’dan sonra partiyi kendileri kadar dinci olmamaları nedeniyle terk ederek önce Refah Partisi’ne daha sonra da Fazilet Partisi’ne geçmişlerdi. Fazilet Partisi yönetimi, 28 Şubat’a ılımlı yaklaşım politikasını bir taktik olarak benimsediği için, onları divana üye olarak seçmişti.

Ertuğrul Özkök; aynı tarihli yazısının son bölümünde ise ‘Türkiye’nin en az beş yıllık bir istikrara ihtiyacı olduğunu ve bunun formülünde uzlaşmacı bir merkez sağdan geçtiğini bunu torpillemenin kimseye yararı olmadığını’ söylüyor.

Özkök, böylece büyük siyaset teorisyeni olarak nitelendirdiği Recai Kutan liderliğindeki Ilımlı İslam hedefli FP’nin; diğer merkez sağ partiler ile uzlaşmasının sağlanarak Türkiye’ye beş yıllık bir siyasi istikrar getirileceğini savunuyor. Bu savunma; Özkök’ün uzun zamandan beri sergilediği tavrına çok net bir açıklık kazandırıyor.

Özkök; demokrasi anlayışında sol partilerin uzlaşmaları ile doğacak iktidarlar yer almıyor. Sadece sağ parti iktidarları yer alıyor. Özkök’e sormak gerekir. Türkiye’yi bu duruma getiren sağ iktidarlar değil mi? Bu iktidarlar rejimi çıkmaza sokup darbelere neden olmadılar mı? Türkiye’yi Sevr koşullarına getirmediler mi?

Bütün bu soruların yanıtları olumsuzken yine de Özkök; Recai Kutan dizileriyle Ilımlı İslam demokrasisi havariliğine ve sol partilerin adının olmadığı bu ‘demokrasi zebaniliği’ne soyunabiliyor. Ve sonra da ‘ben demokratım’ diye ortaya çıkıp boy gösterebiliyor.

Zaten böyle bir demokrasiyi ABD adına CIA düşünürleri Morton Abramowitz’ler, Graham Fuller’ler, Paul Henze’ler, lan Lesser’ler ve buradaki memurları Mark Parris’ler, Caroline Huggins’ler de istemiyorlar mı? Ve bunlar Türkiye’ye gelip giderek bu tür bir demokrasi için ellerinden geleni fazlası ile yapmıyorlar mı?

Özkök’e sormak gerekir: Demokrasiye türban giydirerek, türbanlı demokrasi tezleri ile hangi amacı hedefliyorsun?”

“Sakın Ha...”

“Ben o günlerde şunu açıkça yazdım:

‘Eğer 1 Mart Tezkeresi’ni geçirmezseniz, ileride ABD ile savaşmak zorunda kalacaksınız.’
Öngörüm doğru çıktı. O gün bana, ‘Oradan gelecek her Türk askerinin tabutu sizin üzerinizden geçer’ diyenler şimdi suspus. Çünkü savaş boyunca oradan yüzlerce Türk tabutu geldi. Şimdi aynı barışsever arkadaşlar bu defa, Türk ordusu, Kuzey Irak’a girsin diyor.

Ben de diyorum ki ‘Sakın ha...’

Türkiye, Kuzey Irak’la meselesini savaşla değil, akıl ve diplomasiyle çözmeli. Bunu yaparken, ‘kırmızı çizgiler’ saplantısından kurtulup alternatif senaryolar üretmeli. Bir adım daha ileri gideceğim.

Hatta radikal alternatif senaryolar üzerinde çalışmalı. Bunun içinde, orada bir Kürt Devleti’nin kurulması senaryosu bile bulunmalı. Artık kendi kendimize şu soruyu da sorma zamanı geldi:

‘Iraklı Araplarla aramızda Sünni bir Kürt Devleti’nin bulunması bizim açımızdan iyi midir, yoksa kötü mü?’

Biliyorum, bu hepimizi rahatsız edecek bir soru. Ama kimse sormaya cesaret edemiyorsa, birinin bu cesareti göstermesi gerekir.”

Ayaktakımına Ayaktakımı Diyebilmek

“AB ile ilişkilerde inisiyatifi bir dakika bile zaman kaybetmeden bizzat Başbakan Tayyip Erdoğan yüklenmelidir. Bu işin Ali Babacan’ın ihtirastan ve heyecandan yoksun kişiliğiyle sürdürülmesinin mümkün olmadığı artık kesinlikle anlaşılmıştır. Bu tarihi misyona, tarihi bir heyecan gereklidir ve o da Erdoğan’da vardır.

‘Başbakan’ın bu kadar detayla uğraşmaya vakti olamaz’ diyenlere de şu cevabı vereceğim: Türkiye’nin bundan daha büyük, daha hayati önemde bir projesi yoktur.

Türkiye’nin geleceğine aday olan öteki siyasi liderlere de aynı heyecan ve ihtirası tavsiye ediyorum.”

Bir Ziyaretin Gayri Resmi Tutanakları

“Davos’a gidinceye kadar Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın bu koltuğu doldurup doldurmadığı konusunda tereddütlerim vardı. Geçen cumartesi günü Davos’taki açık oturumda kendisini izleyince, böyle bir tereddüde gerek olmadığı sonucuna vardım. Bakan, fevkalade başarılıydı. Bu sadece benim değil, salondaki Türklerin ortak kanaatiydi. Bütün sorulara, hiç sinirlenmeden, akılcılığını kaybetmeden soğukkanlılıkla ve ikna edici bir üslupla cevap verdi.

O günün akşamı Türkiye gecesinin düzenlendiği salonda dolaşırken, ‘ikinci elden’ bir konuşmaya kulak misafiri oldum.

Babacan, Türkiye gecesinde bazı işadamlarıyla sohbet ederken, Karamanlis’in ziyareti hakkında da bilgi vermiş. Anladığım kadarıyla, Heybeliada’daki Ruhban Okulu’nun açılması konusunda belli bir noktaya gelinmiş.

Türk hükümeti, okulun açılacağı yolunda Karamanlis’e söz vermiş. Hatta bu konuda ‘Genelkurmay’a bir yazı bile yazılmış’.

Karşılığında da Karmanlis’ten, Yunanistan’daki Türklere demek kurma hakkının verilmesi istenmiş. Patrikhane’nin ‘Ekümenik’ karakteri konusunda ise Başbakan Erdoğan, bugüne kadarkinden farklı bir yaklaşım sergiledi. ‘Ekümeniklik, Ortodoksların iç meselesidir’ dedi.

İkinci elden aldığım bu bilgiler gerçekse, Türkiye, bu konuda akılcı bir yola giriyor demektir. Yıllardır, ‘Türkiye’nin Fener Patrikhanesi’nin ekümenik karakterini niye tanımadığı’ somsunu soruyorum.

Ankara’da kimse çıkıp bu soruya makul bir cevap veremiyordu. Aynı şekilde, Heybeliada Ruhban Okulu’nun neden açılmadığını da merak ediyorum. Şimdi o konuda belli bir gelişmenin sağlanacağı sinyali geliyor.”

Ya Başarırsak?

“Haber geçen hafta iç sayfaların içinde kaynayıp gitti. Oysa bu hafta bana en çok umut veren haberlerdi.

Fazilet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan, bütün parti örgütüne bir yazı gönderip, Cumhuriyet’in 75. yılı kutlamalarına bütün coşkularıyla katılmalarını istemiş. Bir mecburiyet mi? Yoksa göz boyama mı? Bir aldatma, bir takiye, ne bileyim, adını koyamadığım bir şark kurnazlığı mı?

Yoksa bir toplumsal coşkuya katılma mı? Evet böyle bir şey mi? Ya gerçekten böyle bir duyguysa...

İşte bu ihtimal beni çok umutlandırdı. Uzun zamandan beri ilk defa, ‘İşte nihayet ortak bir duygu ikliminde yaşayacağız’ umuduna katıldım. İnşallah aldanmam. İnşallah bir düş kırıklığına uğramam. İnşallah bir hafta boyunca bu kahrolası kavgalara bir ara verir, bir duygu ateşkesi ilan edip, hepimize ait bir Türkiye’de birlikte yaşama tecrübesi yaparız. İnşallah böyle bir şey yapar, bunu başarırız.”

Hayır, Bush’un Sözleri Gerçeği Yansıtmıyor

“O sırada görüştüğüm bazı Amerikalı gazeteciler, Bush’un savaş kararı almasında Özal’ın bu yorumlarının da etkili olduğunu söylemişlerdi. Özal o dönemde ABD’nin Ankara Büyükelçisi olan Abramowitz’le çok yakın bir çalışma içinde olmuştu. Abramowitz’in yaklaşımı da Özal’ınkiyle aynıydı. Günde dört beş defa konuştuklarını biliyorum. ‘Çekiç Güç’ planı, Kuzey Irak’ta kurulan bölge fikrini de birlikte geliştirmişlerdi.

Bu planı ilk defa bana açıklamıştı. Arabayla Antalya’dan Ankara’ya geliyordum. O günlerde henüz cep telefonu yoktu ama araba telefonları vardı. O telefondan arayıp, bu planı açıkladı. Yanılmıyorsam bu konuda ilk haber de bizde çıktı.
Özal, Körfez Savaşı’nın yarım bırakılmış bir savaş olduğu inancındaydı.”

Biz, Kürt Devleti’ne Niye Karşıyız?

“Türkiye’nin, Kuzey Irak politikası, bizim bilmediğimiz bir yerlere kaydedilmiş bir ‘milli siyaset’ midir?

(...) Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt Devleti’nin kurulmasına karşı çıkmak, Türkiye’nin Kıbrıs gibi, asla değişmeyecek milli bir siyaseti midir?

Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt Devleti’nin kurulması Türkiye’nin menfaatlerine ters midir? Eğer menfaatlerimizi hakikaten zedeleyecek bir şeyse, birilerinin bunun makul gerekçelerini de halka anlatması gerekir. Ama kimse çıkıp anlatmıyor.

Ankara’nın sivil ve askeri çevrelerinden sadece şu cümleyi işitiyoruz: ‘Kuzey Irak’ta bağımsız Kürt Devleti’nin kurulması savaş nedenidir.’ Ben yıllardır bu politikanın biraz daha gerçekçi ve derinlemesine tartışılması gerektiğini düşünüyorum. Mesela işe şu soruyla başlayabiliriz. Kuzey Irak’ta, Türkiye’nin kontrolünde ona dost bir Kürt Devleti’nin kurulması, bizim için daha iyi olmaz mı?

Ben ‘Olur’ diyorum. ‘Menfaatimize aykırıdır’ diyenler ise açıkça bir gerekçe göstermiyorlar. Sadece el altından şu söyleniyor: ‘Ortadoğu’da haritanın değişebileceği düşüncesinin doğması, çok dramatik gelişmelere yol açabilir.’

Yani söylenmek istenen şu: Irak haritası değişirse, bir gün bizim haritamızı da değiştirmeye kalkabilirler. Bunu düşünenler, Türk ordusundan ve halkından cevabını çok güzel aldılar.

Sizden toprak mı isteyecekler? ‘Vermem’ dersiniz ve vermezsiniz. Şimdi biraz gerçeklere bakalım. Bugün Kuzey Irak’ta fiili bir Kürt Devleti vardır. O bölgede Saddam’ın sözü geçmemektedir. Yani Irak’ın egemenliği söz konusu değildir.

Bakın dün Irak’ta Saddam’ın başkanlığı referanduma sunuldu. Büyük bir ihtimalle değil, kesinlikle sandıktan ‘Saddam’a evet’ cevabı çıkacak. Ortadoğu diktatörlüklerinde başka bir cevabı hayal etmek dahi mümkün değildir. Bugünkü Turkish Daily News gazetesinde ilginç bir anket yayınlanıyor. Anket ‘Irak Demokrasi Enstitüsü’ tarafından El Ahali gazetesi için yapılmış. Saddam, Irak halkına, ‘Beni istiyor musunuz’ diye sorarken, Kuzey Irak Kürtleri de bir anketle aynı soruyu kendi bölgelerinde sormuşlar. Orada ezici bir çoğunluk ‘Saddam’ı istemiyoruz’ cevabını vermiş. Yani Kuzey Irak halkı sadece kurumlan ile değil, duygularıyla da Irak’tan kopmuş.

Bu bölge Körfez Savaşı’ndan sonra uzun süre Türkiye’nin yardımı sayesinde ayakta kalabildi. Türkiye ile güçlü bağları oluştu. Şimdi bu bağları koparmak doğru olur mu? Orada Türkiye’nin gözetimi altında, dost bir Kürt Devleti kurulmasının alternatifi ne olacaktır? Irak’ın bu bölgedeki egemenliği mi? Herkes biliyor ki o iş artık bitti. Saddam’ın tekrar o bölgeye yerleşmesi bir hayal. O zaman izlediğimiz politika bizi nereye götürecek. O bölgede Türkiye’ye rağmen kurulmuş, dolayısıyla da Türkiye’ye iyi gözle bakmayan bir Kürt realitesi. Siz adına ister devlet deyin, ister demeyin. Orada artık bir Kürt realitesi var.

Şimdi düşünelim. Saddam’a komşu olmakla, Barzani ve Talabani’ye komşu olmak, bizim açımızdan ne fark edecektir? İşte bu soruyu üçüncü defadır soruyorum ve inandırıcı bir cevabını da alamıyorum. Her defasında karşıma cevap yerine, basmakalıp bir yargı çıkıyor.”

O Meşum Yılı Hatırladınız mı?

“Ama emin olunuz, Avrupa Birliği’ni İran’a sınır yapacak olan Türkiye, gelişme ve ilerleme rejimini İran’a da ihraç edecektir. Türkiye, 200 yıl önce istikametini seçmişti. 80 yıl önce, bu seçimini, cumhuriyet rejimi ile kalıcı hale getirmişti. Bunu yapan, büyük devrimci Atatürk’tü. Yani bu ülkeyi ‘laiklik kulvarına’ sokan insan.

Tam üyelik başvurusunu rahmetli Turgut Özal yaptı. Yani, Anadolu’nun muhafazakâr bir şehrinden çıkmış, bazıları tarafından ‘Takunyalı’ diye eleştirilmiş, gerçek bir devrimci. Şimdi müzakereleri Kasımpaşa’dan çıkmış, bir zamanlar ‘İslamcı’ diye bilinen; ama artık merkez mahallelerde dolaşan bir siyasetçi başlatmaya çalışıyor.

Bütün bunların anlamı şu değil mi? Türkiye’nin Batılılaşma projesi artık ‘halka mal olmuş’, tam anlamıyla bir ‘halk hareketidir’. Bu ülkede ‘Batılılaşma’ on yıllardır hep halktan kopuk, bir avuç ‘monşerin’ iradesi sanıldı.

İşte size ispatı. Batılılaşma, bir monşer iradesi değilmiş.”

‘Amerika Kanını Yerde Bırakmaz’

“Geçen gün tatilini Türkiye’de geçiren Amerikalı bir yetkili ile konuştum. Daha önce Türkiye’de görev yapmış, Amerikan yönetiminde önemli görevler yüklenmiş biri. Türkiye’yi çok iyi tanıyor.

Sohbet ederken bana Amerikan Devleti’nin, hiçbir yerde yazılı olmayan üç kuralını anlattı. Bu, bir tür ‘Yazılmamış milli siyaset belgesi’ dedi. Aynen aktarıyorum:

‘Amerikan Devleti üç şeyin kanını yerde bırakmaz. Birincisi, dışarıda ve içerde öldürülen vatandaşının kanını. İkincisi içerde ve dışarıda verilmemiş vergisini.’ Ve üçüncüsü: ‘Şirketlerinin dışarıda ve içerde dolandırılan parasını.’

İlk ikisini anladım da üçüncüsü ne oluyor diye sordum.

‘Bu, Amerikan serbest pazar ekonomisinin temel kuralıdır. Çünkü bu ekonomi, sadece içeride değil, dışarıda da büyümek zorundadır. Bu devletin dışarıda bir terör olayında öldürülen vatandaşı neyse, dolandırılan parası da odur.’

Gerekçesinde şöyle açıklıyor:

‘Bu beni de çok yakından ilgilendiriyor. Çünkü benim de Amerikan borsalarında param var. Amerikan şirketlerinin dışarıda kaptırdığı para, sonunda benim cebimi de etkiliyor’ dedi.”

Sadece “Bravo Kapitano” Yetmez

“Amerika Birleşik Devletleri’nin eski Ankara Büyükelçisi Abramowitz geçen hafta Türkiye’deydi. Abramowitz’in Türkiye’de ilginç bir ‘referans grubu’ vardır. Bunlar arasında gazeteciler, üniversite öğretim üyeleri, siyasetçiler ve işadamları bulunur.

Bu defa gelişinde konuştuğu insanlara çok ama çok ilginç bir soru sormuş. Önce şu analizi yapmış: ‘Özal 1980’lerin başında iktidara geldiği zaman, Dünya Bankası ve IMF’de çalışan parlak Türk uzmanları Türkiye’ye gelmeye ikna etmişti. Bu kişiler daha sonra Özal’ın prensleri olarak bir döneme damgalarını vurmuşlardı.’ Arkasından da şu soruyu sormuş:

‘O dönemde Kemal Derviş de Dünya Bankası’ndaydı. Üstelik Türkiye’de siyaset yapmaya çok da istekliydi. Acaba Özal neden onu Türkiye’ye getirmedi?’

Doğrusu bu soruyu sormak hiç aklıma gelmemişti. Acaba onu ‘parlak bulmadığı’ için mi? Ankara’da görüştüğü kişiler biraz farklı bir analiz yapmışlar. Onların görüşü şu:

Kemal Derviş’in kolayca itaat altına girmeyi kabullenmeyen, kendine ait fikirleri çok gelişmiş, dik kafalı bir kişiliği var. Özal bunu fark ettiği için ona önermemiş olabilir.

Nitekim kafa olarak ona benzer başka bir kişilik olan Bülent Gültekin, o dönemde Türkiye’ye gelmiş ama uzun süre tutunamayıp geri dönmüştü. Bana göre Özal’ı öteki siyasetçilerden ayıran en büyük özelliği, cesaretiydi.”

Kaynakça
Kitap: AMERİKAPERESTLER
Yazar: EROL BİLBİLİK
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Türkiye'de Bazı Amerikan Uşakları'nın Geçmişi ve ABD Mandacılığı

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir