1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

Dini Eğitimi

MesajGönderilme zamanı: 20 Tem 2012, 00:12
gönderen TurkmenCopur
Dini Eğitimi

Fetullah Gülen ne kadar din eğitimi aldı? Daha açıkçası Fetullah Gülen'in küçücük bir köy camiine bile imam olabilecek bir kapasitesi var mı?

Bu sorunun cevabını da yine Fetullah Gülen, "Küçük Dünyam" adlı kitabında satır aralarına sıkışmış bir cümlesiyle cevaplıyordu:

“Ciddi şekilde bizi Osman Hoca okuttu diyebilirim. Bütünüyle iki sene okudum."

Bu cümle içinde geçen iki kelime oldukça ilginçti: "Ciddi şekilde.”

Bir bakıma bu iki kelime Fetullah Gülen’in anne ve babasından ne derece ciddi (!) bir eğitim aldığını da ortaya koyuyordu. Fetullah, tarihin kendi kendisiyle çelişkiye düşme konusunda yetiştirdiği ender şahsiyetlerden olduğunu bir kere daha yılmadan kanıtlıyordu. Gülen, sürekli olarak kendi sözleri ile kendini yalanlıyor, yalanlamakla da kalmıyor, oldukça sıkıntıya sokuyordu.

"Talebeliğimin hepsini toplasanız iki sene ancak yapar" diyen Fetullah Gülen, daha sonra Edirne'ye gittiğini, orada hocalığa başladığını anlatıyordu.

Halbuki, İslamiyet’in ne yüce bir din olduğunu kavramış alimler, Kur’an-ı Kerim'i anlamak ve anlatmak yani kürsülere çıkmak için 72 yardımcı ilmi ve sekiz temel ilmi öğrenmek lazımdır" diyorlardı. Ve yine âlimler, istidatı çok olanın en az on sene ilim tahsil etmekliğinin gerekli olduğuna işaret ediyorlardı.

Fetullah'ın gerekli eğitimi almadan ortaya çıkışı, kendini sıkıntıya sokuyordu. Erzurum’da barınamayan Fetullah, annesinin memleketi olan Edirne'ye dayısının oğlu Hüseyin Top’un yanına gelir. 1959 yılında dayıoğlu Hüseyin Top ile birlikte, müftü İbrahim Efendi’nin yanına giderler. Müftü, Gülen’i formaliteden sınav eder. Gülen’i öven kitaplarda sınavın çok başarılı geçtiği, Müftünün kendisini takdir ettiği anlatılır.

Oysa;

Dayı oğlu Hüseyin'in de yardımını aldığı sınav, hiç te reklamı yapıldığı gibi başarılı geçmemişti. Diyanet İşleri Reisliği, Müçavere ve Dini Eserler İnceleme Heyeti’nin 196 sayılı belgesine göre; Ayet-i Kerime'den zorlanarak anca altı alabiliyor, Kelam'dan ise beşi zor buluyordu. Gerçi Gülen'e o notları da vermezlerdi ancak o zaman vaizlik güme giderdi.

Çünkü;

Gülen, Küçük Dünyası’nda dört yaşında Kur'an-ı hatmettiğini ve aynı yaşta namaza başladığını büyük bir kibirle anlatıyordu. Ancak ortaya çıkan bu gerçekler karşısında Gülen'in mumu yatsıya kadar bile yanmıyordu.

1966 yılında asaletinin tasdik edilmesi için kendisinden Cumanın faziletini anlatan bir risale yazması isteniyordu. Her türlü kaynaktan yararlanması serbestti. Konunun uzmanlarına danışma hakkı da sonsuzdu. Süre ise bir aydı.

Gülen müthiş bir alimdi ya!.. Bir ay tamamlanınca istenen risaleyi kendince hazırlıyordu. Risaleyi okuyan adeta şoka giriyordu. Çünkü Risale baştan sona hatalarla doluydu, risalede yanlışlar ve hatalar adeta vals yapıyordu. Gülen, baka baka, yardım ala ala yazdığı risalesinde ilk mektep talebelerinin dahi yapamayacağı yanlışlara düşüyor ve Allah’ın sıfatlarını dahi eksik yazıyordu. Tabii ki; bu hatalarla dolu risale geçer not alamıyordu.

Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığı’nın 28.04.1966 tarih ve 57 numaralı kararında, Fetullah Gülen’in risalesinin yetersizliği hakkında şu açıklamalarda bulunuluyordu:

“Yüksek Başkanlıkça 25.03.1966 tarih ve 21820 sayı ile kurulumuza havale buyurulan Kırklareli vaiz adayı Fetullah Gülen’in risalesi incelendi:


Bu evrakın müzakeresinde Kurul Başkanı Ali Rıza Hakses,. Üyelerden H. Hüsnü Erdem, M. Şehit Oral, İsmail Ezherli, İbrahim Eken, Dr. Esat Kılıçer, Ahmet Baltacı, Haşan Ege hazır bulunmuşlardır."

Sekiz kişiden oluşan ilmi heyet Fetullah’ın dini yetersizliğini şu cümlelerle açıklıyordu:

“...Adı geçen vaiz adayının gönderdiği risale tamime uygun bir şekilde olmadığı, mevzu ile alakalı ayeti kerime ve hadisi şerifleri risalesine almadığı gibi konu ile ilgisi bulunmayan sözleri de zikrettiği cihetle ilmi kifayetini belirtecek mahiyette bulunmadığından adaylığı müddeti sonuna kadar tamime uygun yeni bir risale göndermesinin kendisine bildirilmesinin uygun olacağına karar verildi...”

Peki Fetullah Gülen, Cuma’nın faziletini anlattığı, herkesten ve yine her kaynaktan yararlanmasının serbest olduğu risalesinde neden Ayet ve hadislerden yararlanmamıştı?

Nedeni oldukça basit!..

Çünkü;

Ayet ve hadis bilmiyordu

Gülen’in bilgisizliği sadece bu kadar mı? Tabii ki hayır!


Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Fetullah Gülen’den asaletinin tasdik edilmesi amacıyla istediği ve bir aylık süre verdiği, istediği kaynaktan, kişiden, kurumdan yararlanma kolaylığı sağladığı “Cuma’nın fazileti” ile ilgili risalesi, Gülen’in dini yetersizliğini ortaya koyması bakımından tam bir ibret belgesiydi.

Ülkemizde genellikle ilk mektep çağındaki çocukların bildiği dini bilgileri, Gülen’in, müftülük başvurusu yapmasının ardından asaletinin tasdik edilmesi için kendinden istenen risaledeki anlatımları sonucunda bilmediği açık ve net bir şekilde kanıtlanıyor ve bu durum İslam dininin ehliyetsiz ve bilgisiz ellerde ne hale geldiğinin de bir göstergesi oluyordu.

Gülen bir sayfalık risalesinde Cuma’nın faziletinden başka her şeyi anlatmaya çalışıyor, ancak dini konularda tam bir cahalet abidesi olduğu görünüyordu. Bakın Gülen İslam’da mezhepieri nasıl anlatıyor. Gramer devrimleri de Gülen’in marifetidir:

“İtikada mezhep sahipleri ikidir. Ebu mansuru matürudi ebul hasanil eşeri matüridi haz. hanefi itikad imami Aşeri hz. Şafii itikad imamı”

Evet, yukarıdaki bu cümleler, noktası noktasına ve virgülüne kadar hiçbir değişiklik yapılmamış haliyle, Edirne Müftülüğü’ne talip olmasının ardından asaletinin tasdik edilmesi amacıyla Diyanetin istediği risaleyi yazan ve başta CIA ve yan kuruluşları olmak üzere en büyük dini âlim olarak milletimize yutturulmak istenen Fetullah Gülen’e aitti.

Gülen yukarıdaki cümlelerle gerçekleştirdiği gramer devriminden başka, dinde de devrim (!) yapıyor, itikattaki mezhep sayısını önce ikiye çıkarıyor, ancak daha sonra fikir değiştiriyor üç mezhepte karar kılıyor, itikatta ve amelde mezhepleri birbirine karıştırıyordu. Gülen, Şafi Mezhebinin imamının adını ise, bilmediği ve kimseden de öğrenemediği için risalesine yazamıyordu.

Gülen’deki bilgi eksikliği sadece bu kadar mı?

Olur mu hiç!...

Gülen’in “yazdım” dediği risaleye bakınca, Hanefi Mezhebinin imamı, Imam-ı Azam Ebu Hanife’nin kim olduğu konusunda hiç bir fikri olmadığı görülüyordu. Bu nedenle bu mezhepte de devrim yapıyor, Hanefi mezhebinin başına bir başkasını atıyordu.

Gülen, kendi cılız bilgisi daha doğrusu bilgisizliği ile Hanefi mezhebinin başına şu ismi atadığı görülüyordu: “Ebul hasenil eşeri maturidi.” “Büyük âlim” diye insanlarımıza tanıtılan, propagandası yapılan Fetullah’ın bu bilgisizliğine ilkokul çağındaki Müslüman çocukları bile gülüyordu, öyle ya, 873 yılında Basra’da doğan, 936’da Bağdat’ta ölen Hanefi değil, Eş’ariyye mezhebinin kurucusu olan ismin tam ve doğru adı İslam ilmihallerinde, namaz hocalarında şöyle geçiyordu:

“Ebüi Haşan Ali b. İsmail el Eş’ari”

“Gülen, dördüncü mezhep olan “Hanbeli” ile ilgili ise kalem oynatamıyordu. Peki “Maliki” mezhebi ile ilgili bir şey yazmış mı diye sorarsanız, bu mezhebin adını o günlerde duymamış bile.

İslami ilimler dahil bu kadar yayını çocukluğundan beri okuduğunu söyleyen Gülen’in, bir ayda yazdığını belirttiği ve daha doğrusu yazamadığı risalesi, O’nun hiçbir zaman kitap okumadığını belgeliyordu.

Öyle ya, Fetullah Gülen bugün bile her yerde neredeyse bedava dağıtılan namaz hocalarından birine göz atsaydı, mezheplerle ve risalesinde yer verdiği konularla ilgili doğru bilgilere ulaşabilirdi.

Fetullah “Küçük Dünyam” adlı kitabında üç yaşında Kuran’ı hatmettiğini, daha çocukluğunda İslami ilimleri öğrendiğini iddia ediyordu. Daha ilk mektebi bile bitiremeyen Fetullah Gülen, 14 yaşında yani halkın yoksulluktan kırıldığı, ekmeği bile bulamadığı günlerde pipo içtiğini söylüyor, felsefe ve fizik dalında Descartes, Kant, Sir James Jean’ı okuyarak onlara hayranlık duyduğunu anlatıyordu.

Fetullah’ın engin kültür hâzinesinden, Shakespeare, Hamlet ve Romeo ve Jülyet’iyle nasibini alırken, Victor Hugo, Tolstoy, Dostoyevski ve Puşkin de Gülen’in çocukluğundan beri okuduğu masallarını anlattığı yazarlar arasında yer alıyordu.

Fetullah Gülen, yalan yanlış yazdığı Cuma’nın şartları arasına, haccın şartlarından olan Tavafı da karıştırıyordu. Ne denli Engin (!) bir din bilgisine sahip olduğunu bir kere daha kanıtlıyordu.

Fetullah risalesinde Allah’ın sıfatını bile yanlış yazıyor, Cuma’nın şartlarından bile bihaber olduğu ortaya çıkıyordu. Gülen, bu dini olumsuzlukların yanında rüyalarına dayanarak Nurcuların cehenneme gitmeyeceğini iddia edebiliyordu. Fetullah müftü olamamıştı, ama haşa “Allah’ın özel Kalem Müdürlüğü’ne” soyunmuştu.

Fetullah Gülen olayının en trajikomik taraflarından biri de, bu denli dinden uzak ve bilgisiz bir insanın, başta CIA ve onun işbirlikçileri tarafından en büyük dini âlim, en yaman entellektüel havalarına sokulmasıydı. Gülen de tam bir şark kurnazı edasıyla bu rolünü çok güzel oynuyordu.

Gülen’i övme kitaplarında, Gülen’in kendisinden övgü ile bahsedilmesinden nefret duyuyor olması, kendisinin methedilmesinden tiksinmesi, iğrenmesi gibi gerçek dışı bilgiler yer alıyordu .

Kendisinin övülmesinden iğrendiğini, tiksindiğini, nefret ettiğini söyleyen Gülen, Cumhuriyet tarihinde adına gerçek dışı kitapları yazılan, gazete röportajları yayımlanan, seminerler düzenlenen isimlerin en başında yer alıyor, bu etkinliklerin masrafları ise ülkemizin kandırılan fakir insanlarından toplanan paralar ile gerçekleştiriliyordu.

Gülen, yıllardır kendini övdürmeye öyle kaptırmış ki, bu övgü kitaplarına abartılı ve gerçeklerle bağdaşmayan demeçler vermekten başka işlerine zaman bile ayıramıyordu.

Bakın, kendisini ve ailesini adeta peygamber gibi üstün olarak gösterdiği “Küçük Dünyam” adlı kitabında, kendisinin övülmesi konusunda nasıl takiyye yapıyordu:

“Ben kendimden bahsedilmesinden nefret ediyorum, tiksiniyorum, iğreniyorum. Halbuki siz benim hakkımda bir başkasından bile duymaya dahi tahammül edemeyeceğim bu işi bana yaptırmak istiyorsunuz. Anlatılması

gereken bunca ulvi hakikat varken benim kendimi anlatmam ve bunca önemli işler dururken benim böyle kıymetsiz bir işe vakit ayırmam katıyyen doğru değildir."

Kitabın girişinde bunları söyleyen Gülen, bir sonraki sayfadan başlayarak 260 sayfaya yakın kitabın tamamında, dedelerini, ailesini ve kendisini mitolojik bir efsanenin kahramanları peygamberler üstü olarak göstertmek için gerçek dışı birçok olay anlatıyor, kendini övmede yine kendiyle yarışıyordu.

Neyse Gülen’i bu bilgisizliği ve takiyyeleri ile baş başa bırakıp, O’nun vaizlik serüvenine dönelim.

Fetullah’ın Erzurum’da barınamayacağı anlaşılınca anne tarafından yakın akrabası olan ve Edirne’de imamlık yapan Hüseyin Top’un yanına gönderiliyordu.

Fetullah “Küçük Dünyam” adlı kitabında bu olayı şöyle anlatıyordu:

“Annemin de muvafakati ile Edirne’ye gitmeme karar verildi. Edirne’de anne tarafından akrabamız Hüseyin Top Hoca vardı, zannediyorum, bu ilk gurbetimde o bana sahip çıkar düşüncesi bu kararda etkiliydi.

Edirne’ye giderken, yol güzergâhı olmasından da faydalanarak once Ankara ya uğradım...

Bu arada Diyanet’in açacağı vaizlik imtihanının tarihini de öğrendim. Bir gece de Mustafa Zeren Bey beni Bahçelievlerdeki evinde misafir etti. Uzun sure Türk

Hava Kurumu’nun Başkanlığı’nı da yapan bu zat, babamın yakınlarındandı ve o sıra Milletvekiliydi...”

Gülen, ertesi gün İstanbul’dan trene biniyor ve Edirne’ye varıyordu. Gelin o günleri de Gülen’den dinleyelim:

“Enteresandır, ilk defa geldiğim bu yerde ilk geleceğim yer Üç Şerefeli Camii’nin karşısındaki han oldu. Daha sonra da bu camiiye imam olacaktım.

Sabah kalkınca Hüseyin Top’u buldum. Bana kendisi müftü ile görüşene kadar geçici olarak Yıldırım Camii’nde bir yer hazırladı. Müftülüğe İbrahim Akın vekalet ediyordu. Hüseyin Top Hoca ise, hem Yıldırım Camii’nde imamlık yapıyordu hem de vaizdi. O dönemlerde iki vazife birden veriliyordu.”

Hüseyin Top, Fetullah’ı müftü vekiline götürüyor, orada usulen bir sınav yapılıyor ve bu sınavın (!) ardından, Akmescid’de görevlendiriliyordu. Verilen görev neydi derseniz, Gülen’in açıklamalarına göre imamlık!...

Ancak sürekli kendi kendinin Brütüs’ü olma konusunda rakip tanımayan Gülen, “Küçük Dünyam” adlı kitabının aynı sayfalarında, “Bir iki ay sonra, vaizlik imtihanına gitmek için Ankara’ya gittim. 15 gün kadar kalıp tekrar Edirne’ye döndüm” diyor ve imam değil vaiz olduğunu ağzından kaçırıyordu.

Gülen’in vaizlik sınavının sonucunu akrabası olan Milletvekili Mustafa Zeren Edirne Müftülüğü’nü telefonla arayarak veriyordu.

Böylece hadis ve ayet bilmeyen Gülen, akrabalarının desteği ile vaiz oluyordu. Gülen’in vaizlik serüvenine geçmeden önce bir iki konuya daha açıklık getirelim. Gülen önce İbrahim Akın’ın kendini imam olarak atadığını söylüyordu.

“Sınav sonucunda da Üç Şerefeli Camii’ye ikinci imam olarak atandım.” Şeklinde konuşuyordu.

Oysa, Gülen, Diyanet işleri Başkanlığımdaki özlük dosyasına göre, hayatının hiç bir döneminde imam olamamıştı. Sadece imamın mazeretleri olduğu günlerde vaiz olarak görev yapabilmişti.

Bir başka gariplik de, Hüseyin Top’un ta Erzurum’lardan gelen yeğenini evinde misafir olarak kabul etmeyip, O’nu cami avlusuna bırakmasıydı. Gülen’in 35 yıllık yol arkadaşı bu konuda oldukça ilginç bir açıklama yapıyordu.

“En yakın akrabası Hüseyin Top, Gülen’i evine kabul etmedi.”

Bu iç karartan durum üzerine Diyanet İşleri Başkanlığı 20 Mayıs 1966 tarih ve 27559 sayılı bir yazıyla ikinci defa risaleyi yazmasını istemek zorunda kalıyordu.

Fetullah Gülen, ilmi seviyesine bakmadan akrabası yani dayısının oğlu olan Hüseyin Top'un girişimleri ile Edirne'de vaiz olarak göreve başlamasının ardından, kendisine vaizlik yolunu açan müftünün makamına göz dikiyor, Müftülüğe de talip oluyordu. Bunu da kendisinden izleyelim:

"Bir iki ay kadar Akmescid'de namaz kıldırdım. Vaaz verdim. Zaten bu arada Ramazan ayı da gelmişti. O sırada vaazlık imtihanına girmek için Ankara'ya gittim.

On beş gün kadar Ankara'da kalıp tekrar Edirne'ye döndüm, imtihan neticeleri daha sonra belli olacaktı. Ve bir gün Edirne Müftülüğü'ne Ankara'dan bir telefon gelmiş, arayan Mustafa Zeren'di. "Yeğenimin gözlerinden öperim, imtihanı kazandı" diye mesaj bırakmış. Hüseyin Top yine çok sevinmiş. Çarşı Pazar beni aramaya başlamış, nihayet beni buldu, caddenin ortasında müjdeyi verdi, boynuma sarıldı: "imtihanı kazandın" dedi.

Gülen’in hırslarına ve hayallerine kurşun atsanız yetişemezdi. Vaizlik sınavını kazanır kazanmaz, 17 yaşında Edirne müftülüğüne talip oluyordu. Gülen bu arzusunu şöyle dile getiriyordu:

“Bir dilekçe yazdım ve Edirne müftülüğüne talip oldum. Diyanet'ten gelen cevap olumsuz oldu. ‘Askerliğinizi yapmadığınız için sizi müftü yapamıyoruz’ diyorlardı."

Gülen, Milletvekili akrabasına öyle güveniyordu ki, o günlerde aklı bir karış havada geziyor, müftülüğü de çantada keklik görüyordu. Bu nedenle hiç vakit kaybetmeden, Edirne Devlet Hastanesi Baştabipliği’ne müracaat ediyor, müftülük yapmaya engel halinin olmadığının belirtilmesi için sağlık raporu istiyordu.

Edirne Devlet Hastanesi Baştabipliği’nin 13.04.1959 tarihli ve 959/130 heyet nolu raporunda şu bilgiler yer alıyordu:

“Vilayet Yüksek Makamından Hastanemize havaleli 8.4.1959 tarihli dilekçesi ile sıhhi durumunun tespitini isteyen Fetullah Gülen’in yapılan muayenelerinde:

Devattio septi nasisi vardır. Bu durumu ile müftülük yapabileceğine karar verildi.”

Ancak, her ne kadar Edirne Devlet Hastanesi Baştabipliği müftülük yapabilir diyorsa da, son sözü Diyanet işleri Başkanlığı Gülen’in babasının dostu Mustafa Zeren’e şöyle söylüyordu:

“O’nda hiçbir zaman müftü olacak ilmi ve dini kabiliyet, ilmi ve dini bilgi yok. O nedenle kim araya girerse girsin bu iş olmaz.”

Ve Fetullah Gülen, hayatı boyunca değil müftü, müftü yardımcısı ve hatta imam bile olamıyordu.

Diyanet’teki sınav ve risale sonuçlarından ve en önemlisi kendi anlatımlarında verdiği çelişkili bilgilerden ve açıklardan da kolayca anlaşılacağı üzere, Fetullah Gülen son derece eksik ve yine o kadar şaibeli bir dini eğitiminden sonra, dayısının oğlu Hüseyin Top’un torpili ile kendisini vaiz olarak kabul eden müftünün koltuğuna göz dikiyor, bu makam için yetersizliğine aldırmadan müftülüğe talip oluyordu.

Oysa dini, hele İslamiyet gibi bir dini bir parça içine sindirmiş, bir parçacık anlayabilmiş olsaydı; herhalde müftülük gibi her açıdan kendisini çok aşan bir makama talip olmazdı. O makama son derece uygun bir zat ise, edep gereği yine böyle bir makama talip olmaz, bunu ihsas dahi ettirmezdi. Çünkü, İslamiyet'te görev istenmez, verilir.
Fetullah Gülen, 17 yaşındaki bu davranışından çekinmeden bahsetmekle, hem "Görev istenmez, verilir" şeklindeki İslami kuralı bilmediğini, hem de nasıl bir büyüklük kompleksinin içerisinde olduğunu ortaya koyuyordu.

Kaynakça
Kitap: AMERİKADAKİ İMAM
Yazar: Ergün Poyraz