Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Milli Selamet Partisi

Burada Necmettin Erbakan'ın Geçmişi hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Milli Selamet Partisi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 29 Tem 2012, 05:04

MİLLİ SELAMET PARTİSİ

İsviçre’ye Hicret

Anayasa Mahkemesi Milli Nizam Partisi’ni kapatınca partinin genel başkanı Necmettin Erbakan İsviçre’ye “hicret” etti!

Türkiye İşçi Partisi lideri Behice Boran ve parti yöneticileri gözaltına alınırken, kapatılan bir diğer partinin genel başkanı elinde pasaportu ve uçak bileti ile rahatlıkla yurtdışına çıkıyordu!

Erbakan’ın İsviçre’ye gitmesi değil de dönmesi bugün Türkiye’de hâlâ tartışma konusudur. 12 Mart askeri darbesinin Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhsin Batur ile Orgeneral Turgut Sunalp’ın İsviçre’ye giderek, Erbakan’ın Türkiye’ye dönüp parti kurması için her türlü güvenceyi verdikleri söylenir. Darbeci askerlerin Erbakan’ın Türkiye’ye getirip yeni bir parti kurmasını istemelerinin temelinde, yapılacak seçimlerde AP’nin hükümet olmasını önleme kaygısı yatıyordu.

1972 yılında Orgeneral Turgut Sunalp’in başkanlığında bir kurulun hazırlayıp sunduğu “devlet brifingi”nde şu görüşlere yer veriliyordu:

“Demokratik ve laik cumhuriyetimizi temelinden yıkmak gayesiyle alenen eyleme geçmiş olan aşırı sol kadar ve hattâ zaman ve zemin bulduğu anlarda aşırı soldan da tehlikeli, tahripkâr olabilmiş ve bugün de olma istidadı gösteren aşırı sağ eğilimler, daha doğrusu din istirmarcılığı ve irticai faaliyetler ciddi bir tehdit teşkil etmektedir. Sol ve sağ akımlar için bir benzetme yapacak olursak sol bir sel gibi akıp gitmektedir, tahribatı vardır, tedbirler alınabilir. Fakat sağ bir şezeyandır, ovayı bir defa bastı mı bataklık haline getirir...”

Devlete göre, “Radikal İslam’i” önlemenin yolu “reformcu İslâmî” desteklemekti. Yoksa “koskoca Orgeneral Turgut Sunalp” atlayıp uçağa İsviçre’ye niçin gitsin?..

İsim Babası Aziz Nesin

Milli Selamet Partisi, MNP kapatıldıktan 17 ay sonra 11 Ekim

1972 tarihinde kuruldu. Çok kısa bir sürede 42 il ve 250’yi aşkın ilçede örgütlendi.

MSP de tıpkı MNP gibi bazı İslam’i tarikatların konsensüsü üzerine kurulmuştu.

Programı, neredeyse cümleleri bile aynı olmak üzere MNP’nin programıydı. Sadece MNP programı daha “teferruatlı” yazılmıştı. MNP uzun uzun anayasada yapacağı değişiklikleri anlatırken MSP, “Gerekli hallerde kanunlarda değişiklik yapılacak”, deyip işi geçiştiriyordu.

Tüzüğüne göre MNP’ye, masonlar üye olamıyordu. Ancak MSP’de “masonlar üye olamaz” diye bir kısıtlama yoktu! İlgili madde MSP tüzüğünden kaldırılmıştı!..

MSP’nin amblemi anahtardı. Anahtarın dişleri üzerinde “Allah yazıldığı tepsit edildi. Parti bunun üzerine amblemini yeniden çizdirdi.

Milli Selamet Partisi’nin isim babası yazar Aziz Nesin’di. Yazar Nesin yazdığı bir öyküsünde hayali bir parti kuruyor, adını da “Milli Selamet” koyuyordu!.. Erbakan ve arkadaşları o öyküyü okuyarak mı koymuşlardı yeni partilerinin adını? Kimbilir...

İllegal MSP

Milli Nizam Partisi Genel İdare Kurulu Üyesi Necmettin Erbakan, Süleyman Arif Emre, İsmail Müftüoğlu, Haşan Aksay, A. Tevfik Paksu, Fehmi Cumalıoğlu, Oğuzhan Asiltürk, Hüsamettin Akmumcu partileri kapatılınca MSP’yi kurup bu partinin de Genel İdare Kurulu üyeliğine seçildiler.

Siyasi Partiler Yasası’nın 111. maddesi diyor ki: “Bir siyasi partinin kapatılmasına sebep olan siyasi parti üyeleri; kapatılma kararından itibaren, 5 yıl süre ile hiçbir siyasi partiye üye olamazlar.”

Kapatılan partinin üyesi veya yöneticisi bir başka partiye geçip üye, yönetici, kurucu olursa Cumhuriyet Başsavcılığı ilgili partiyi uyarıyor: “İlgili kişiyi üyelikten, yöneticilikten, kuruculuktan çıkarın yoksa partinizi kapatmak zorunda kalırız.”

Kanuna göre Erbakan ve arkadaşlarının 5 yıl süre ile kurucu, üye, yönetici olmamaları gerekir. Eğer oldularsa o partinin önce uyarılması, uyarı dikkate alınmazsa kapatılması gerekir.

Siyasi partileri denetleme görevi yapan organlar MSP’yi gözden kaçırmışlardı!..

Yasa Türkiye İşçi Partisi için vardı, MSP için yoktu!.. O günlerde 12 Mart askeri yönetiminin Erbakan’a ve MSP’ye ihtiyacı vardı. Öyle ya, İsviçre’de Erbakan’a teminat verilmişti. Yoksa MNP’lilere bırakın parti, dernek bile kurdurmazlardı!..

MSP’ye Kapatma Davası

AP’nin “Koca Reis” ismiyle anılan politikacısı Sadettin Bilgiç’in, MSP’nin kuruluşunun engellenmesi için Süleyman Arif Emre’yi ikna etmeye çalışması fayda vermedi. AP içindeki çalkantılar sürerken CHP’li Orhan Birgit’in bir istihbarat bilgisi MSP’yi ölümden döndürecekti: AP’liler MSP’nin kapatılması için Milli Güvenlik Kurulu’na bir dosya göndermişti. MGK’dan tavsiye kararı çıkması halinde konu Anayasa Mahkemesi gündemine gelecek ve üç ay sonra yapılacak seçimlere Milli Selamet Partisi katılamayacaktı.

MSP Genel Başkanı Emre, istihbaratı alır almaz, ertesi gün Van’da büyük bir miting yapmaya hazırlanan Necmettin Erbakan’ı alelacele Ankara’ya çağırdı. Emekli asker İhsan Karaçam devreye sokularak, MGK Genel Sekreteri’nden randevu alındı. Erbakan’a durum anlatılınca Hoca soluğu MGK Genel Sekreterliği’nde aldı.

Erbakan, MGK Genel Sekreteri Nahid Paşa ile görüşmesini MSP’nin kurmaylarına şöyle anlatır:

“Paşa bizimle açık konuştu. ‘Genel Başkanınız, Atatürk’ün şapka ve harf inkılabına, yazı inkılabına çatmış, konuşmalarının bant ve kasetleri elimize geçti” dedi. Ben de; ‘Arif Bey böyle konuşmalar yapmaz. O önceden de siyasetin içindeydi. Yeni Türkiye Partisi’nde Alican’ın sağ koluydu. Bu konuşmalarda bir yanlışlık var. Bu zannederim ki Kadir Mısırlıoğlu’na aittir. Çünkü Eskişehir’de, Sıkıyönetim Komutanı konuşmasından dolayı Mısırlıoğlu’nu tutuklattı. Sakın o konuşmalar Arif Bey’e mal edilmesin’ dedim. Nahid Paşa, bu sözler üzerine, Arif Bey’e isnad edilen konuşmalarla Mısırlıoğlu’nun konuşma zabıtlarını karşılaştırdı. Aynı olduğunu görünce, kızdı ve şöyle dedi: Bizi kimsenin aptal yerine koymaya hakkı yok.”

Bu olaylar yıllar sonra bazı Müslüman’ların dikkatini çekecekti. Bir grup İslam’cı aydının çıkardığı Yeni Atılım Dergisi 15 Ağustos 1976 tarihinde şöyle bir yazı yayımlıyordu:

“Sömürünün yandaşları, her iki partiyi -Milli Nizam Partisi ile Türkiye İşçi Partisi’ni- Anayasaya aykırı eylemlerinden dolayı kapattılar. Bu partilerden birinin yöneticisi 15 yıla mahkûm edilirken, kapatılan öbür partinin liderine el altından bir Avrupa tedavisi gözüktü. Sonradan Necmettin Bey, rahatça gelip partisini değişik bir adla kurabildi. Ama Behice Hanım hapiste olduğu için, böyle bir olanaktan yoksundu.

Niçin böyle oldu? Madem iki partinin de liderleri aynı suçu, yasaları ihlal suçunu değişik açılardan işlemişlerdi; öyle ise ortadaki aracılığın nedeni ne idi? Erbakan niçin himaye gördü?”

İslam’cı Yeni Atılım soruyordu: “Erbakan niçin himaye gördü?” Sahi niçin?..

Hoca Lastik Gibi

Darbecilerden “yeşil ışık” alan MSP yöneticileri yine de “Ne olur ne olmaz” diye parti genel başkanlığına Süleyman Arif Emre’yi getirmişlerdi. Milli Selamet Partisi Tüzüğü hazırlanırken genel idare kurulunda beş kişilik bir kontenjan ayrılmıştı. Genel İdare Kurulu bu beş kişilik kontenjanı kendisi seçecekti.

Erbakan bir süre sonra bu beş kişilik kontenjandan yararlanacaktı. Sonra da genel idare kurulu kararı ile genel başkan olacaktı. Hesap buydu. Ancak Erbakan’ın genel başkanlığı öyle kolay olmadı!

Genel İdare Kurulu’na kontenjandan giren Erbakan 1973 seçimlerine bir hafta kala genel başkan olmak istediğini bir İstanbul seyahati sırasında arkadaşlarına açıkladı.

Arkadaşları şaşırdı. Çünkü daha önce bu konular tartışılmış, seçimlerden önce genel başkanlıkta yapılacak değişikliğin seçmenler tarafından iyi karşılanmayacağı konusunda hemfikir olunmuştu.

Ancak Erbakan seçimlere genel başkan olarak girmek istiyordu. Sonunda başta Rasim Hancıoğlu, A. Tevfik Paksu ve Oğuzhan Asiltürk’ün karşı çıkmaları ile Erbakan kararından zorlukla vazgeçirildi.

Necmettin Erbakan bu gibi durumlarda geri çekilmeyi çok iyi başarıyordu. Müsait bir zamanı kollamayı biliyordu. Bu olayda da öyle yaptı. Partide karşı çıkan çok kişi olduğu için genel başkanlıktan vazgeçti. Fırsat beklemeye başladı.

Erbakan’ın bu özelliğini MSP kurucularından Malatya Milletvekili Turhan Akyol şöyle tanımlıyordu: “Hoca lastik gibidir. Basıyorsun, yamyassı oluyor. Ezdim sanıyorsun. Bıraktığın zaman eski haline geliveriyor!”

Milletvekili Adaylarını Şeyh Belirliyor

İsviçre’den 1973 Mart başında dönen Erbakan “ayağının tozuyla” yurt gezilerine çıktı. İlk durağı K. Maraş’tı. Kendisini “Elinde asası ile Yemen çöllerinde dolaşan Veysel Karani’ye benzetiyordu!..

“Faizi kaldıracağını, servetten vergi alacağını söyleyen bu adamı nasıl konuşturuyorlar” diye çok kişi gibi 7 Gün dergisi yazarı Mehmet Kemal de merak ediyordu. Öyle ya, dönem 12 Mart askeri dönemiydi. “Servet düşmanı” diye binlerce insanı cezaevlerine doldurmuşlardı. “İrticayı cumhuriyet için tehlike” gören 12 Mart cuntacıları, Erbakan’a ses çıkarmıyorlardı.

“Alfabeyi değiştireceğini” söyleyen Erbakan’ı “Atatürkçü” 12 Mart generalleri duymuyordu bile! Danışıklı döğüş bakalım daha ne kadar sürecekti.

1973 genel seçimlerine az bir süre kalmıştı. Adaylar Yüksek Seçim Kurulu’na bildirilecekti. MSP’den aday olacak kişileri belirleyen isim Şeyh Mehmet Zahid Kotku’ydu. Şeyh’in dergâhından geçmeyen adaylar getirilip el öptürülüyordu. Mardin adayı Mehmet Pamuk bunlardan biriydi. Gerçi Pamuk ödülünü de aldı; milletvekili oldu.

Erbakan’sız Gelen Başarı

Süleyman Arif Emre’nin genel başkanlığında 14 Ekim 1973 seçimlerine giren MSP büyük başarı kazandı.

11.8 oy oranı ile Meclis’e 48 milletvekili sokmayı başardı. Üstelik köyden değil kentten oy alıyordu.

MSP 25 büyük kentin 11’inde Türkiye oranının üstünde oy aldı. Bu kentlerin 4’ünde; MSP (Urfa/43.5; K. Maraş/40.5; Sivas/38.5; Erzurum /34.0) bütün partilerden fazla oy alarak birinci oldu.

MSP 4 kentte ikinci parti durumundaydı: Malatya (32.5), Konya (26.5), Elazığ (26.5), Diyarbakır (19.5).

Partinin yüksek oranda oy aldığı üç kent ise Kayseri (21.0), Adapazarı (17.57) ve İzmit’ti (15.5). MSP’nin çok oy aldığı kentlerin ortak özelliği, dinsel inanç ve geleneklerin toplum yaşamında önemli bir yer tutmasıdır.

MSP’nin 1973 seçimlerinde oy patlaması yapmasının nedeni birkaç toplumsal dinamiğin yan yana gelmesiydi.

İlk ve en önemli neden; ekonomik düzene yoksul kitlelerden gelen büyük tepki.

İkinci etken; büyük sermaye karşısında gerileyen ve özellikle Anadolu kentlerinde birikmiş taşra sermayesinin, ekonomik ve sosyal gelişmeler karşısında uğradığı kayıp ve duyduğu tedirginlik.

Şunu eklemek gerekiyor: Büyük kentlerde kümeleşen sermayenin de kendi iç çelişki ve hesaplaşmaları, bunların bir kesiminin MSP’ye gitmesine neden oldu.

MSP’nin oy patlamasının bir başka nedeni ise katı ve tavizsiz dinsel çevrelerin 100 yıldır uzak kaldıkları siyasi yaşama dönme istekleriydi.

MSP’nin önünde aşılması güç sorunlar vardı: Siyasi çizgisi nasıl olacaktı? Kendisine ekonomik ve sosyal çözümler getirmesi için oy veren yoksul kitlelerin mi, yoksa küçük ve büyük Anadolu sermayesinin mi partisi olacaktı? Kuşkusuz İkincisi.

Bunu da zaman gösterecekti.

1973 genel seçimlerinde MSP’nin başarılı olduğu ilk on yer ise şöyleydi: Erzurum (29.5), Elazığ (27.8), K. Maraş (26.7), Sivas (25.7), Bingöl (25.5), Gümüşhane (24.9), Rize (21.9), Çorum (21.7), Yozgat (21.5), Adıyaman (21.1).

14 Ekim 1973 genel seçim sonuçlarına göre hiçbir parti tek başına hükümeti kuramıyordu. Seçim sonuçlarına göre;

Cumhuriyet Halk Partisi -CHP: 186/33.3 Adalet Partisi - AP: 149/30.0 Milli Selamet Partisi -MSP: 48/11.8 Demokratik Parti -DP: 45/11.6 Cumhuriyetçi Güven Partisi -CGP: 13/5.8 Milliyetçi Hareket Partisi -MHP: 3/3.3 Türkiye Birlik Partisi -TBP: 1 Bağımsızlar 5 milletvekili çıkarmıştı.

Türkiye yeniden koalisyon hükümetleri dönemine giriyordu.

Erbakan’ın En Zor Günü

Seçimlerden sonra 20 Ekim 1973 tarihinde MSP Genel İdare Kurulu Ankara Sümer Sokak’ta bulunan parti genel merkezinde toplandı.

Toplantıda hâkim hava herkesin çok heyecanlı olmasıydı. Gerçekten de seçimlerden MHP büyük bir başarıyla çıkmıştı.

Necmettin Erbakan’da heyecanlıydı. Ancak onun heyecanı başkaydı. Genel İdare Kurulu bakalım bu kez genel başkanlığa seçilmesi konusunda bir pürüz çıkaracak mıydı?

Öyle ya birisi çıkıp, “Arkadaş Genel Başkanımız Süleyman Arif Emre ile çok başarılı olduk. Kendisi genel başkanlığa devam etsin” derse ve diğerleri de onaylarsa hali ne olurdu?

Erbakan’ın yüzü kıpkırmızıydı. Heyecanına hâkim oldu. Genel başkanlık meselesini hemen açmadı. Genel İdare Kurulu gündemine hükümet meselesini getirdi; MSP koalisyonda yer alacak mıydı?

Erbakan’ın bu soruyu ortaya atmasının nedeni şuydu: Biliyordu ki Genel İdare Kurulu bu görüşmeleri en iyi yapacak kişinin kendisi olduğu konusunda hemfikirdi.

Sonunda balık oltaya takıldı! Genel İdare Kurulu üyeleri, bu koalisyon görüşmelerinden önce genel başkanlık sorununun halledilmesini gündemin başına aldılar.

“Genel başkan kim olsun” diye hiç kimse ağzını açmadan Süleyman Arif Emre, genel başkanlıktan çekildiğini söyledi! Yerine Necmettin Erbakan’ı önerdi. Erbakan, Emre’ye teşekkür etti. Sanki genel başkan olmuş gibi toplantıya başkanlık edip “oylamaya geçelim” dedi. Oylanıyor. Necmettin Erbakan 20 Ekim 1973 tarihinde MSP Genel Başkanı oldu.

Ordu Nezdinde Prestij Kaybederiz

MSP Genel İdare Kurulu üyeleri gerek CHP ve gerekse AP ile koalisyona girmek taraftarı değillerdi.

Örneğin Süleyman Arif Emre şöyle konuşuyordu:

“MSP örgütleri AP’ye daha fazla yakınlık duyar. CHP’ye ise şiddetle karşıdırlar. CHP ile koalisyona kesinlikle girmemeliyiz. Hattâ hiçbir koalisyona girmemeliyiz ki, 1977 seçimlerine kadar yaranmayalım. O seçimlerde bir iktidar alternatifi olabiliriz.” Oğuzhan Asiltürk de farklı düşünmüyordu: “Ordu CHP’nin hükümet olmasına razı mıdır? Ordu Ecevit’e de, Demirel’e de karşı görünüyor. Bizim CHP ile işbirliği yapmamız ordu nezdinde partimize prestij kaybettirir.”

Genel İdare Kurulu üyeleri Orhan Batı, Abdürrahim Bezci, Halit Özgüner, O. Nuri Öngören, Fehmi Cumalıoğlu, Rasim Hancıoğlu, Sabri Özpala, S. Reşat Saruhan koalisyon yapılmasına şiddetle karşı çıkıyorlardı.

Necmettin Erbakan ise Genel İdare Kurulu’nda konuşulanları sessizce dinliyordu. Toplantı bitiminde kısaca şunları söyledi: “Hükümet olmaya iştahlı görünmemeliyiz. Ama vazifeden kaçar durumda da olmamalıyız. ‘Kim olursa olsun şartlarımızı kabul edenlerle koalisyon kurabiliriz’ demeliyiz. Bu arada AP’nin üzerine yürümeli ve onu hükümet olmaya çağırmalıyız. Kabul ederlerse de etmezlerse de her iki halde onları yiyebiliriz.”

Parti yöneticileri arasında Erbakan’ın gerek AP, gerekse CHP ile koalisyon kurmaktan yana olduğu söylentisi fısıltı halinde dolaşmaya başlıyordu.

Erbakan’ın İşleri

24 Ekim 1974 günü saat 11.00’de MSP Grubu Meclis’te ilk grup toplantısını yaptı.

Toplantıdaki milletvekilleri de tıpkı 4 gün önceki Genel İdare Kurulu üyeleri gibi çok heyecanlı görünüyorlardı. Yeni milletvekilleri birbirleriyle tanışıp, genel başkanları Erbakan’ın uzun grup konuşmalarından birincisine tanık oldular.

Erbakan grup konuşmasında partileri bir evin çocuklarına benzetiyordu: “Üç görüş bir evin üç evladı gibidir. Ancak MSP evin has evladıdır. Diğer ikisi CHP ve AP, leydi mekteplerinde okumuşlar, ayrı fikirleri benimsemişler, bu nedenle evin şartlarına intibak edemiyorlar.”

Erbakan’ın bu konuşması milletvekillerince; “Hoca AP’yi yadırgamadığımız gibi CHP’yi de yadırgamamamız gerektiğini üstü kapalı bir üslupla anlattı. Her ikisi ile de koalisyona evet diyebileceğimizi belirtiyor” şeklinde yorumlanıyordu.

Erbakan grup toplantısından sonra gazetecilerin “Koalisyona var mısınız?” şeklinde sorularını şu şekilde yanıtlıyordu:

“Seçimden sonra üç temel zihniyet ortaya çıktı. Solu CHP temsil ediyor. Milli sağ görüşü MSP, renksiz liberal zihniyeti ise AP- CGP ve DP temsil ediyor. Bunların hiçbirinin kendi başlarına iktidar olma gücü yok. Biz isterdik ki, çoğunlukla Meclis’e gelelim. Ama olmadı.

Bizim ilk teklifimiz üç zihniyetin bir arada bir milli koalisyon kurmasıdır. Nitekim biri (Demirel) çıktı, ‘Ben hiçbir ortaklığa girmem’ dedi. Bunun dışındaki iki zihniyetin birleşmesi diğerini muhalefette bırakmasıdır.

Biz MSP olarak memleketin hükümetsiz kalmasını istemeyiz. Bizim için en iyi yol kendi çıkarları bakımından sol görüşle renksiz görüş koalisyon yapsın, biz ana muhalefet partisi olalım. Bir ikinci alternatif sol görüşle veya renksiz görüşle bizim koalisyon yapmamızdır. Buna biz hayır demiyoruz. Aksi takdirde Meclis’in feshi gerekecek.”

Erbakan kurulacak bir koalisyon hükümetinde yer almak istiyordu. Partisi böylelikle devlet katında “onay” görmüş olacaktı.

Ancak parti genel idare kurulu koalisyonda yer almamak üzere karara varmıştı. MSP Tüzüğü’ne göre koalisyon kararını ancak parti genel idare kurulu verebilirdi. Erbakan milletvekillerinin görüşlerini almak için Meclis grubunu 25 Ekim günü toplantıya çağırdı. Eğer grupta milletvekillerinin çoğunluğu koalisyon yönünde görüş ileri sürerlerse, Erbakan bu kararı genel idare kuruluna götürüp, “Ne yapalım milletvekilleri böyle istiyor, gelin bu isteğe siz de karşı koymayın. Partide ikilik olmasın” diyecekti.

Erbakan’ın işleri o günlerde ters gidiyordu. MSP Meclis Grubu’nda Diyarbakır Milletvekili Halit Kahraman’la Bingöl milletvekili Abdullah Bazencir dışında kimse koalisyona evet demiyordu. Belli başlı MSP yöneticileri şunları söylüyordu:

İsmail Müftüoğlu: “Halkta ‘CHP komünizmi getirir” diye bir intiba var. Bizim tabanımızın bu konuda hassasiyeti çok büyüktür. CHP ile katiyen ortak olmamalıyız.”

Reşat Aksoy: “Biz hükümete değil, devlete talip olmalıyız. Aceleci olmayalım. Gelecekteki büyük oluşumları düşünelim. Şimdiden müstakbel devlet yapımızın taşlarını koymaya çalışalım. MSP hiçbir hükümete katılmamalı, vakit kazanmalı ve kadro yetiştirerek gelecek hükümetimizin programını hazırlamalıyız.”

Oğuzhan Asiltürk: “Balkanlar’da ve Doğu Avrupa ülkelerinde komünizm solcu bir parti ile sağcı bir partinin ortaklığından sonra gelmiştir. Böyle bir şeye vasıta olmayız.”

Koalisyon Bunalımı

12 Mart askeri cuntasının Başbakanı Naim Talu, hükümetinin ‘memlekette huzuru tesis etmek, gerekli reform kanunlarının gerçekleşmesini sağlamak ve genel seçimlerin salim şartlar altında yapılmasını temin etmek” şeklinde nitelendirdiği istifasını 23 Ekim 1973 tarihinde Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e verdi.

Cumhurbaşkanı Korutürk, Bakanlar Kurulu’nun yeniden kurulması için Meclis’te en fazla çoğunluğa sahip parti olan CHP lideri Bülent Ecevit’i görevlendirdi.

Ecevit hükümeti kurma çalışmalarına başladı. Sırasıyla CGP, DP ve AP genel başkanları ile görüştü. Bu görüşmeler formaliteden ibaretti. Ecevit sadece MSP Genel Başkanı Necmettin Erbakan’a koalisyon ortaklığı önerdi.

MSP’liler daha önce parti organlarında bu konuyla ilgili toplantılar yapıp karar almışlardı. Ancak Erbakan, Ecevit’in teklifinden sonra kararı bir kez daha partisinin yetkili organlarına götürdü.

Ecevit’le Erbakan 3 Kasım günü bir araya gelmişlerdi. Erbakan aynı gün genel idare kurulunu toplantıya çağırdı. Uzun uzun Ecevit’in nasıl bir hükümet kuracağını anlattı. Görüşlerini bildiği için fikirlerini sormuyordu. Bir gün sonra, Türk-İş Salonu’nda genel idare kurulu üyeleri, il başkanları ve milletvekilleriyle bir toplantı daha yapılıyordu. Erbakan bir türlü istediği kararı çıkaramıyordu.

Ancak Erbakan öyle kolay pes edecek bir kişi değildi. MSP Manisa Milletvekili M. Gündüz Sevilgen Erbakan’ın bir özelliğini anlatıyor: “Erbakan şayet kendi düşündüğü gibi bir karar çıkartamamışsa çıkan farklı bir kararın tatbik edilme şansı hiç yoktur. Çünkü Erbakan kendi istediği kararı çıkartmak için tekrar tekrar, bıkmadan usanmadan konuyu gündeme getirir, milleti bıktırır. Sonunda herkes, ‘Lanet olsun, senin dediğin olsun’ der.”

Koalisyon hükümetinde yer almak isteyen Erbakan konuyu tekrar tekrar gündeme getiriyordu. Parti genel idare kurulunda Ecevit’e bir mektup yazılarak “ret” yanıtının verilmesine karar verildi.

Mektup konusunda da genel idare kurulunda tartışma çıktı. Mektubu bizzat Erbakan dikte ettiriyordu. Kapıları tamamen kapatmamaya, “ileride tekrar bu hususu görüşmenin mümkün olduğunu” ima etmeye dikkat ediyordu.

Hüsamettin Akmumcu, Rasim Hancıoğlu, A. Tevfik Paksu mektubun yazılış üslubuna karşı çıktılar. Bunun üzerine Erbakan biraz sert bir üslupla, “İleride şartlar değişir ve aynı meseleyi belki tekrar konuşmak zorunda kalabiliriz. Bu nedenle kesin ifadeler kullanmamalıyız; elastiki ifadeler kullanıp kapıyı aralıklı bırakmalıyız” dedi.

MSP’den “ret” yanıtını alan Ecevit, 7 Kasım günü Cumhurbaşkanı Korutürk’e bir mektup gönderdi:

“İlgi: 27 Ekim 1973 gün ve 4-1164 sayılı yazınız.

İlgi yazınızda Bakanlar Kurulu’nu teşkile memur edilmiş bulunan Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı ve Zonguldak milletvekili olarak vaki temaslarım sonucu bugünkü koşullarda Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yeterli desteği olan bir Bakanlar Kurulu kuramayacağımı arz ederim.”

Ecevit’in görevi iadesinden sonra, Cumhurbaşkanı 12 Aralık günü hükümeti kurmakla AP Genel Başkanı Demirel’i görevlendirdi.

Demirel sırasıyla tüm partileri dolaştı. MSP, CGP ve MHP Demirel’e koalisyona hazır olduklarını söylediler. Ancak bu dört partinin milletvekili sayısı hükümet kurmaya yeterli değildi. DP ise koalisyonda yer almayacağını açıkladı.

17 Aralık günü Demirel görevi Cumhurbaşkanı’na iade etti.

Korutürk, CHP-AP koalisyonu kurmak üzere Kontenjan Senatörü Naim Talu’yu hükümeti kurmakla tekrar görevlendirdi. Demirel koalisyona karşı çıktı. Talu, 25 Aralık’ta görevi Cumhurbaşkanına iade etti. Ancak aynı gün Cumhurbaşkanı bu görevi yeniden Naim Talu’ya verdi.

Hükümet bunalımı sürerken milletvekillerinin parti genel başkanlarına baskı yapmaları için erken seçim lafları kulislerde dolaşmaya başladı. Ortalıkta dolaşan başka bir laf ise; “Milli Koalisyon ”du. Kurulacak bir hükümete tüm partiler güçleri oranında katılacaktı. Naim Talu’nun istediği de buydu. Ancak AP, CHP ve MSP bunu reddettiler.

10 Ocak günü Talu görevi Cumhurbaşkanı Korutürk’e bir kez daha iade etti.

Erbakan’ın Hayaline Kurşun Yetişmez

Cumhurbaşkanı Korutürk önce CHP lideri Ecevit’e hükümeti kurma görevini vermişti; Ecevit başarılı olmayınca da Demirel’e. O da başarısızdı.

Necmettin Erbakan’a göre, sıra kendisindeydi. Ancak Korutürk bir türlü kendisine bu görevi vermiyordu.

O sırada aklına dahiyane bir fikir geliyor:

“Ecevit ve Demirel hükümeti kuramamışlardır. Korutürk görevi Naim Talu’ya vermiştir. O da kuramayacaktır. O zaman Korutürk görevi tekrar Ecevit’e verecektir. Ecevit’ten sonra bir daha Demirel’e görev vermeyip kendisine verilmesi için hemen AP’den 51 milletvekili ayrılıp MSP’ye gelmelidir! O zaman AP’nin 98, MSP’nin 99 milletvekili olacaktır. Korutürk, mecburen hükümet kurma görevini Erbakan’a verecektir.”

Necmettin Erbakan, Haşan Aksay’ı çağırır ve emir verir:

“Derhal AP Balıkesir Milletvekili Cihat Bilgehan’a gideceksin. Kendisine söyleyeceksin, AP’den 50 kişi daha bulup partilerini topluca terk edip MSP’ye katılacaklar.” AP’li Bilgehan’ın ne yanıt verdiğini yazmaya gerek yok herhalde!..

Bu olayı duyan MSP Gümüşhane Milletvekili Orhan Akkoyunlu, “Hoca’nın hayaline kurşun sıkan yetişmez” diyordu.

MSP’de Yaşanan Şok

Hükümet bunalımı sürerken MSP’liler şok geçiriyorlardı: 9 Aralık 1973 günü yapılan yerel seçimlerde MSP hüsrana uğruyor; MSP oyları âdeta eriyor; Genel seçimlerde yaklaşık yüzde 12 olan oy oranı birden 5.12 oranında düşüyordu.

CHP oylarını 4.69, AP ise 3.81 oranında arttırmıştı. MSP için kısa bir süre önce gelen zafer birden hüsrana dönüşmüştü. Telaşlandılar.

Üstelik kulislerde, “Hükümet kurulamazsa Cumhurbaşkanı Meclis’i feshedecek ve erken seçime gidilecek” sözleri dolaşıyordu. Erken seçim MSP için yıkım olabilirdi.

işte o günlerde Erbakan’ın izni ile MSP Genel Sekreteri Oğuzhan Asiltürk CHP-MSP koalisyonu için kolları sıvadı. İlk teması CHP Grup Başkanvekili Necdet Uğur’u evinden arayarak başlattı. MSP, CHP ile koalisyona hazırdı. MSP yine de kendisini ağırdan satmak istiyordu. CHP-AP-MSP’nin koalisyon yapması teklifinde bulundular. Bu teklife göre, 9 adet sosyal görevli bakanlık CHP’ye, 9 adet siyasi görevli bakanlık AP’ye ve 6 adet ekonomik görevli bakanlık MSP’ye verilecekti.

Ecevit üçlü koalisyonu reddetti. CHP-MSP koalisyonu teklifini yineliyordu. Bunun üzerine Erbakan “İkili bir koalisyon yapabiliriz. Ancak biz İçişleri, Milli Eğitim ve Köy İşleri olmak üzere 8-10 bakanlık isteriz” diye yeni bir öneri götürdü. İlk köprüler atılmıştı. 7 Gün dergisinin Ankara bürosunda Oğuzhan Asiltürk ile Deniz Baykal buluşup koalisyonun çatısını kuruyorlardı. Başlangıçta CHP ile koalisyona karşı olan Asiltürk şimdi hükümet kulisi yapıyordu. Gazeteciler bu iki “mimara” ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’dan esinlenerek “Kissingerlar” adını verdi.

CHP’ye Övgü

Necmettin Erbakan sık sık yapılan genel idare kurulu toplantılarında artık hissedilir bir biçim CHP-MSP koalisyonunu telaffuz etmeye başlamıştı:

“Bugün hükümeti kurmanın yedi yolu vardır;


1. CHP-AP koalisyonu,

2. CHP-AP-MSP ortaklığı,

3. AP-MSP-DP-CGP ortaklığı,

4. CHP azınlık hükümeti,

5. CHP-MSP ortaklığı,

6. AP-MSP azınlık hükümeti,

7. Erken seçim.”

Yedinci ihtimal milletvekillerinin uykularını kaçırıyordu. Üstelik yerel seçimlerde bozguna uğramışlardı.

Erbakan’ın ihtimalleri sıralamasından sonra ilk sözü Oğuzhan Asiltürk alıyor: “Masonların hakimiyetini yıkmak için bizim CHP ile işbirliği yapmamız gerek. CHP düşünülen şekilde aşırı solcu ve Marksist değildir. Onlar da İslamiyet’e serbesti getirmek istiyorlar. Hem bizim yapamayacağımız şeyleri CHP’ye yaptırmamız mümkündür.”

İkinci sözü olan Haşan Aksay da benzer sesleri tekrarlıyor; MSP’de hava Erbakan lehine dönüyordu.

Erbakan “erken seçim” korkusu ile Meclis grubunu ikna edeceğini düşünüyordu. Bu nedenle 12-27 Aralık günleri arka arkaya meclis grubunu topladı.

Öte yandan CHP ile koalisyona karşı çıkan parti genel idare kurulunu ise 11 Aralık’tan 17 Ocak tarihine kadar hiç toplamadı.

Sonuçta Erbakan istediği kararı, 9 Ocak 1974 tarihinde Meclis grubundan çıkardı. Zaten Aralık ayının son haftasında koalisyona karşı çıkan bazı milletvekillerinin de hacca gitmesi Erbakan’ı oldukça rahatlatmıştı.

CHP-MSP görüşmeleri artık açıktan yapılıyordu. İş artık teknik çalışmalar yapmaya gelmişti. Her iki parti kendi partilerinin isteklerini ortaya koymak için uzmanlarına protokol metni hazırlattılar. CHP’nin teknik çalışmasını; Deniz Baykal, Turan Güneş, Haluk Ülken, Nejat Ölçen, Cahit Kayra, Orhan Eyüpoğlu’ndan oluşan heyet hazırladı.

MSP ise yedi kişilik bir bürokrat ekibine, “MSP’nin hükümet programına girmesini arzu ettiği hususlar” başlıklı bir broşür hazırlattı.

Koalisyon protokolü hazırlama çalışmalarına MSP’den Süleyman Arif Emre, Oğuzhan Asiltürk, İsmail Müftüoğlu, Haşan Aksay ve Korkut Özal katıldı.

Görüşmelerde CHP adına Necdet Uğur, Turan Güneş, Deniz Baykal, Cahit Kayra ve Erol Çevikçe hazır bulundu.

18, 19, 20, 21 Ocak günleri teknik çalışmalar yapıldı. 22 Ocak günü iki parti heyetinin anlaşamayıp iki parti genel başkanına bıraktığı konuları Ecevit ile Erbakan birlikte ele aldı.

23 Ocak’ta iki parti yetkili kurullarınca hazırlanmış protokolü onayladılar.

25 Ocak’ta koalisyon protokolü iki parti genel başkanı tarafından imzalandı. Protokol imzaları basının önüne atıldı. Bu arada bir gazetecinin “Dikkatli olalım, bakalım kim kimin ayağına basacak” esprisi salonda kahkahalara neden oldu.

Hükümet Protokolü

Üzerinde anlaşmaya varılan talepler şunlardı:

MSP’nin talepleri:


•İlk ve orta dereceli okullara milli ahlâk dersleri konacak, bu dersleri yüksek İslam enstitüsü ve ilahiyat fakültesi mezunları onlar da yetmezse imam hatip okulu mezunları okutacak; imam hatip okullarının orta kısımları yeniden açılacak, imam hatip okulu mezunlarının üniversite ve yüksek okullara girmeleri sağlanacak; binası halk tarafından yapılmış olan 40 kadar İmam Hatip okulu yeniden öğrenime açılacak, vekil imamlık meselesine köklü bir çözüm getirilecek.

•Tarihi vakıf ve camilerin vakıfnamedeki maksatlarına uygun olarak kullanılmasını temin etmek,

•Vergilerin basitleştirilmesi,

•Bölgesel kalkınma şirketleri kurulması, Ticaret Bakanlığı’nda bunlar için bir fon teşkili,

•Zümrevi ve mahalli dengesizliğin giderilmesi, kalkınmanın yurt sathına yaygınlaştırılması için tedbirler alınması,

•Sanayi teşvik kanunu çıkarılması, faizsiz kâr ortaklığına dayanan kredi verilmesi, ağır sanayi kurulması,

•Fakir ve muhtaçlara devlet yardımı yapılması,

•Tarım Bakanlığı’nın, Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı haline getirilmesi,

•Sanayi Bakanlığı kurulması.

CHP ve MSP’nin müşterek talepleri:

•Genel af.

•Köylere imam kadrosu verilmesi, köy camilerine devletin proje ve malzeme yardımı yapması,

•Tarımda proje kredisi, taban fiyat politikasının yaygınlaştırıl ması, haşhaş ekiminin serbest hale getirilmesi,

•Belediye gelirleri kanunu çıkarılması ve belediye borçlarının konsolide edilmesi,

•Faiz hadlerinin indirilmesi, kâr ortaklığı sisteminin geliştirilmesi, faiz giderlerinin masraf olarak yazılmamasının temini,

•Sermaye piyasası kanunu çıkarma, israfı önleyici tedbirler, döviz rezervlerinin yurt kalkınmasına kaydırılması, dış ticaretin Ortadoğu ülkelerine kaydırılması, yurtdışındaki işçilerin tasarruflarının değerlendirilmesi, bunların yurda getirilmesinin teşviki,

•AET ile ilişkilerin yeniden gözden geçirilmesi,

•Yabancı sermayenin kontrol altında tutulması, •Yükseköğrenimin parasız hale getirilmesi, özel yükseköğretim kuruluşlarının devletleştirilmesi,

•İşsizlik sigortasının çıkarılması, tarım işçilerinin sigorta edilmesi,

•Çıraklık, ustalık, kalfalık kanununun çıkarılması,

CHP’nin talepleri:

•Seçmen yaşının 18’e indirilmesi, yurtdışındaki işçilere oy hakkı verilmesi,

•Köy kooperatiflerinde din görevlılerinin öncülük etmesi, köykentlerin kurulması,

•Sahil yağmacılığına son verilmesi, kendi evini yapacak olana devlet yardımı,

•Kooperatifçiliğe ağırlık verilmesi, ithalat ve ihracatın kooperatifler eliyle yapılması, halk sektörünün geliştirilmesi,

•Petrol kanununun değiştirilmesi, Bor madenlerinin devletleştirilmesi,

•İşçi kıdem tazminatlarının artırılması, sendikaların daha rahat çalışmalarını temin, MEYAK ve İYAK gibi kuruluşların bir an evvel gerçekleştirilmesi,

•Yedek subay fazlalarının yurt hizmetinde kullanılması, •Kıbrıs’ta federatif bir devlet kurulması.

MSP’de Faik Türün Hayranlığı

MSP’ye kaç bakanlık verileceği konusunda bir ara sert tartışmalar oldu. Ecevit, “Ya biter ya biter” diye sert bir açıklama yaptı. Sonunda MSP’ye; Başbakan Yardımcılığı, Devlet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Ticaret Bakanlığı, Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı verildi.

İçişleri Bakanlığı’na kimin getirileceği konusu MSP içinde sorunlara neden oldu.

Kitabın ilerideki bölümlerinde ayrıntılarıyla ele alacağımız gibi MSP içinde ilk günlerde başlayan bir tarikat kavgası vardı. Nakşibendiler, Nurcular, Kadiriler birbirlerine girmişlerdi.

Koalisyon görüşmeleri başladığında Erbakan tüm partilılerin

razı olacağını bildiği için İçişleri Bakanlığı’nın MSP’ye verileceğini, bu makama emekli bir generalin getirileceğini söylüyordu.

Emekli generalin ismini de veriyordu: 12 Mart askeri darbesinin işkenceci ünlü komutanı Faik Türün!

Faik Türün, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne tarikatçılığı sokan ilk generallerden biriydi. Nakşibendi Tarikatı’na mensuptu. Faik Türün adını duyan MSP’liler koalisyona ısınmaya başlamışlardı!

Koalisyon hükümetinin bakanları açıklandığında MSP’liler çok şaşırdılar. İçişleri Bakanı Oğuzhan Asiltürk olmuştu.

MSP Sivas Milletvekili emekli Albay İhsan Karaçam ile Afyon milletvekili Hancıoğlu apar topar Faik Türün’ün evine gittiler.

Faik Türün’ün İçişleri Bakanı olmasına CHP şiddetle karşı çıkmıştı. Erbakan da üzerinde fazla durmamıştı.

Faik Türün olayı MSP’de hemen kapanmadı. Milletvekili İhsan Karaçam, Faik Türün’ün neden İçişleri Bakanı olmadığım defalarca gündeme getirecek ve sonunda partiden ihraç edilecekti.

MSP’de Bakan Seçimi

MSP kabineye vereceği isimler konusunda sıkıntılı saatler yaşadı. Protokol hazırlıkları sırasında MSP’ye verilen her bakanlık koltuğunun karşısına iki isim yazılmıştı.

İki isim yazmalarının nedeni, Cumhurbaşkanı Korutürk’ü memnun etmekti. Çankaya’nın istemediği birinin bakan olması MSP’yi ve hükümeti zor durumda bırakabilirdi. Üstelik hâlâ darbe günleri devam ediyordu.

Bazı MSP’lilerin Nakşibendi bir generale koşarak gitmelerinin nedeni de asker korkusuydu.

Erbakan listeye ilk isim olarak Şevket Kazan’ı yazdı. Şevket Kazan’ın karşısında Adalet Bakanlığı duruyordu. Şevket Kazan’ın asıl mesleği vaizlikti. Ayrıca kardeşleri ile manifaturacılık yapıyordu. Hukuk fakültesini dışardan bir yıl önce bitirmişti. Avukat olmuştu ama daha mahkeme yaşamı bile başlamamıştı. Ancak Erbakan bu genç insanı çok beğeniyordu. Şevket Kazan ortada yoktu.

Evine telefon edildi, sağa sola haber verildi, Kazan bulunamıyordu. Erbakan, “Olsun nasıl olsa kabul eder” diye, Şevket Kazan’ı Adalet Bakanı yaptı!

Oğuzhan Asiltürk, İçişleri Bakanlığı’nı biraz nazlanarak kabul etti. “Genel Sekreter olarak partinin işleriyle uğraşalım” diye mırıltılı bir şekilde konuştu. Erbakan, Asiltürk’ün gözünün içine sert bir şekilde bakarak adını yazdı. Asiltürk, Erbakan’ın İstanbul Teknik Üniversitesi’nden öğrencisiydi. Öğrenci, öğretmenine daha fazla karşı koyamadı ve İçişleri Bakanlığı’nı kabul etti.

Sıra Ticaret Bakanlığı’na geldi. Ancak hiç kimse bu bakanlığı kabul etmiyordu. Görevden kaçan kaçanaydı. Bakanlık yapmaktan korkuyorlardı. Erbakan bu kez bir başka hal çaresi buldu. Dışarıdan bir bakan atayacaktı. Tümaş Genel Müdürü Recai Kutan telefonla arandı: “Recai Bey, Hoca sizi acele Meclis’te bekliyor.” Recai Kutan bir şey anlamamıştı. Hemen Meclis’e koştu. Ancak şansı yoktu. O gelene kadar Fehim Adak görevi kabul etmişti bile.

Diyanet İşleri Bakanlığı’ndan sorumlu Devlet Bakanlığı’na MSP’nin ilk Genel Başkanı Süleyman Arif Emre getirildi. Bu bakanlık seçimi kolay yapıldı. MSP’lilerin gözünde “en iyi bakanlık” doğru bir kararla eski genel başkanlarına verilmişti!

Korkut Özal Hakkında MİT Raporu

MSP yöneticileri bakanları belirlemek için toplandığında hepsinde bir çekingenlik vardı. Heyecanlıydılar. Sadece Korkut Özal kabineye girmeyi peşinen kabul etmiş görünüyordu. Bakan olarak kendisine Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nı uygun görüyordu!

Korkut Özal, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı yapıldı. Sanayi ve Teknoloji Bakanı yapılmamasının çeşitli nedenleri vardı:

Korkut Özal’ın ağabeyi Turgut Özal, Sabancı Holding’de çalışıyordu. Korkut Özal da İstanbul’da bazı büyük kuruluşların danışmanlığını yapmaktaydı. Sanayi Bakanlığı bir yatırım bakanlığıydı. Bu nedenle daha sonra çeşitli sakıncalar ortaya çıkabilirdi.

CHP içinden Korkut Özal’ın Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı olmasına bile karşı çıkanlar vardı. “Bu adam Nakşibendi Tarikatı’nın önde gelen isimlerinden biridir. Şeriat devleti kurma peşinde olan bu adam nasıl bakan yapılır” deniliyordu. Korkut Özal’a karşı çıkanlara “Sanki diğerleri çok mu farklı?” yanıtı veriliyordu.

Bu arada Korkut Özal hakkında yazılmış bir Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) yazısı elden ele dolaşıyordu.

Korkut Özal, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı Genel Müdürü iken Başbakan Nihat Erim döneminde görevinden alınmıştı.

Korkut Özal görevinden alınır alınmaz Danıştay’a başvurmuştu.

Dönemin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı İhsan Topaloğlu Danıştay’a, Korkut Özal’ın neden görevden alındığına dair gerekçeli bir yazı gönderiyordu:

“Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı, Batman İşletme Müdürü ile atölye vee personel şeflerinin Nurculuk ve şeriatçılık konusunda işçilere telkinlerde bulunduğu; Genel Müdür Korkut Özal’ın bunları desteklediği hattâ işletme müdürüne personel tayin ve işten çıkarma yetkilerini geniş çapta verdiği Milli İstihbarat Teşkilatın’dan (MİT) alınan yazıdan anlaşıldığı gibi 6.11.1970 tarihli 93 sayılı bakanlık mucibi üzerine mahallinde incelemeler yapan bakanlığımız müfettişinin 27.1.1971 tarihli ve 32 sayılı raporunda da bu hususlar teyit edilmiştir.

Korkut Özal’ın bu davranışlarının hükümetimiz programı ile öngörülen Atatürk ilkelerinin ve devrimlerinin tüm olarak uygulanması ilkesine kesinlikle aykırı bulunduğundan adı geçenin bu görevdeki hizmetine devamı sakıncalı görülmektedir.”

Korkut Özal bir daha genel müdürlüğe dönemedi; Önce MSP’den milletvekili, arkasından birkaç dönem Bakan oldu!

Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı için düşünülen isim Abdülkerim Doğru’ydu. Azot Sanayi Genel Müdürlüğü yapmıştı. O da bakanlığı güç kabul edenlerdendi.

CHP-MSP hükümeti 26 Ocak 1974 tarihinde göreve başladı. 1 Şubat’ta hükümete Meclis’te güvenoyu verildi. Koalisyona MSP’den sadece Bursa milletvekili Emin Acar ret oyu verdi.

Erbakan Usulü Seçim

CHP-MSP koalisyon hükümeti güvenoyu almış ve göreve başlamıştı. Bu arada MSP Grup Başkanvekili Süleyman Arif Emre Devlet Bakanı; Meclis Başkanvekili Abdülkerim Doğru Sanayi ve Teknoloji Bakanı olmuştu. Bu nedenle yerlerine yeni isimlerin seçilmesi gerekiyordu.

Hükümetin güvenoyu almasından sonra MSP Grubu bu amaçla toplandı. Erbakan, Grup Başkanvekili olarak Fehmi Cumalıoğlu’nun, Meclis Başkanvekilliği için de Rasim Hancıoğlu’nun seçilmesini istiyordu. t

Rasim Hancıoğlu MSP içinde Erbakan’a muhalif olan isimlerin başında geliyordu. Meclis Başkanı ve başkanvekillerinin aktif politika ile uğraşmaları mümkün değildir. Ne partilerinin genel idare kurulu toplantılarına ne de grup toplantılarına katılabilirler. Gerek partisiyle ilgili gerekse siyasi herhangi bir demeç veremezler. Tarafsızdırlar.

Rasim Hancıoğlu Meclis Başkanvekili olursa; ne MSP Genel İdare Kurulu’nda, ne de meclis grubunda bulunabilecekti. Böylece Erbakan parti içinde yaşı ve olgunluğu ile büyük sempati duyulan bir kişiden kurtulacaktı.

Erbakan’ın bu niyeti parti içindeki muhalifler tarafından biliniyordu. Muhalif milletvekilleri de grup başkanvekilliği için Rasim Hancıoğlu, Meclis Başkanvekilliği için de Yasin Hatipoğlu’nu aday gösterdiler.

Grup toplantısı Erbakan’ın her zaman olduğu gibi “Kardeşlerim” sözüyle başladı ve saatlerce sürdü. Erbakan son siyasi gelişmeler hakkında uzun uzun izahat verdikten sonra bir görüşmesi olduğunu söyleyerek grup toplantısından ayrıldı.

Erbakan gittikten sonra toplantı Grup Başkanvekili Haşan Aksay başkanlığında devam etti. Seçimlere gidildi.

Oylar verildi. Sayım komisyonu tam oyları tasnif ederken, MSP Genel Başkan Yardımcısı Orhan Batı hızla grup toplantısına gelerek; “Hocam rey pusulalarını istiyor” diyerek oyları topladığı gibi gitti.

Bundan sonraki gelişmeleri dönemin Manisa Milletvekili M. Gündüz Sevilgen şöyle anlatıyor:

“Orhan Batı reyleri zorla toplayıp gitti. Fakat neticeler grupta bulunan herkes tarafından öğrenilmişti. Grup Başkanvekilliği’ne Rasim Hancıoğlu, Meclis Başkanvekilliği’ne Yasin Hatipoğlu seçilmişti. Milletvekillerinden büyük çoğunluğu bu yolda oy kullanmışlardı. Necmettin Erbakan’ın arzusu istikametinde oy kullananlar ise sadece 5 kişiydi.

Bu neticeye rağmen ertesi grup toplantısında Genel Başkan Erbakan oyların kendi dediği gibi neticelendiğini bildiriyor. Ve bir emrivaki yaparak Meclis Başkanlığı’na o günkü tarihli bir yazı ile (20.2.1974 tarihli ve Haşan Aksay imzalı) MSP’nin Meclis Başkanvekili adayının Rasim Hancıoğlu olduğunu bildirdiğini söylüyordu.

Bunun üzerine arkadaşlar seçim neticelerinin böyle olmadığını bildiklerini, rey pusulalarının getirilip yeniden tasnif edilmesi gerektiğini söyleyerek itirazda bulundularsa da Erbakan, ‘Kâğıtlar odamdadır, itiraz edenler gelsin göstereyim’ diyerek meseleyi kapatmak istedi. Bilahare odasına giderek reyleri görmek isteyenlere de göstermedi. Bir seferinde Orhan Akkoyunlu arkadaş konuyu grup toplantısında gündeme getirdi, reyleri görmek istediğini söyledi. Ancak Erbakan bu konuşmayı da yanıtsız bıraktı.

Böylece Erbakan milletvekillerinin verdiği reyleri hiçe sayarak istediğini yapıyordu. Milletvekilleri, seçim sonucu Meclis Başkanlığı’na bir emrivaki ile intikal ettirilmiş olduğu için bir skandal çıkmasın diye bu açık sahtekârlığı sineye çekmek zorunda kaldı. Bu hadise Necmettin Erbakan’ın kendi isteklerinin yerine gelebilmesi için nelere tevessül edebileceğini göstermesi bakımından dikkat çekicidir.”

Erbakan’ın Müjdesi

Görevli, elindeki kâğıtlarla hükümet kulisindeki milletvekillerini, bakanları tek tek gözünün ucuyla süzüyordu. Sonunda aradığım buldu, hızlı adımlarla MSP’li Ticaret Bakam Fehim Adak’ın da bulunduğu milletvekillerinin yanına geldi. Bakan Fehim Adak’ın kulağına bir şeyler fısıldadı. Fehim Adak başı ile onaylayıp görevlinin getirdiği kâğıtları imzaladı.

Bakan Adak’ın yanında bulunan milletvekilleri ne olduğunu sordular. Bakan, “Hiç, önemli bir şey değil, TRT Genel Müdürlüğü’ne İsmail Cem’in getirilmesi kararnamesini imzaladım. Bir tek benim imzam kalmış” dedi.

İlk fırtına Bakan Adak’ın yanında koptu. Milliyet gazetesi yazarlarından İsmail Cem İpekçi’nin TRT Genel Müdürü olması MSP’yi karıştırdı. Bazı milletvekilleri isyan bayrağını çektiler. “Bu adam komünisttir, dönmedir, yazılarında kitaplarında milliyetçiler, muhafazakârlar ve Müslüman’lar hakkında ileri geri her şeyi yazar. Böyle bir adam nasıl TRT gibi bir kurumun başına getirilir?”

Grubu sakinleştirmek yine Erbakan’a düşmüştü:

“Koalisyon bir uzlaşmadır. Her şey bizim istediğimiz gibi olmaz. İsmail Cem’in TRT Genel Müdürü olmasına karşılık biz de bazı tavizler kopardık. Rahmetli eski Başbakan Menderes ve iki eski bakanın naaşları ailelerine verilecek.”

Bu haber MSP grubunu sevince boğuyordu. Kızgınlık yerini memnuniyete bırakıyordu. Tabii sonra Menderes ve arkadaşlarının naaşları ailelerine filan verilmedi! Erbakan için önemli olan o gün grubu sakinleştirmekti!..

Koalisyonun İlk Ciddi Sıkıntısı: Şarap Fabrikası

Cerciz Tolun Mardin’in Savur ilçesinin Dereiçi köyü Muhtarı.

Politikayla yakından ilgili, CHP’li.

Dereiçi bir Süryani köyü, halkı Hıristiyan olan köyde dört mevsim ekim yapılıyor. Toprakların küçük bir bölümü bile boş bırakılmıyor.

CHP-MSP koalisyon hükümetine bir işi düşüyor köyün muhtarı Cerciz’in. Kendisi CHP ama koalisyon ortağı MSP’nin Ticaret Bakanı Fehim Adak da hemşerisi.

Bakan Adak’ı Meclis’te buluyor. Bakan, Cerciz’i hemen tanıyor. Cerciz daha ağzını bile açmadan Bakan, “Şarap fabrikasına hayır” diyor! Arkasından ekliyor: “Üzüm suyu fabrikası yaparsanız evet!”

Cerciz boynunu büküp anlatmaya başlıyor: “Ama efendim üzüm suyu bozulur, ayrıca onun için bazı ek makineler gerekiyor. Şarap uzun ömürlüdür. Biz bu işe başladık zaten.”

Bakan Adak tek sözcük söylüyor: “Hayır!”

Savur ilçesindeki Süryani köylerinin önemli ürünlerinden birisi de üzümdü. Ancak köylü ürünü değerlendirememektedir. Üzümü değerlendirmek için bir çözüm yolu bulurlar. Köylüler bir araya gelerek bir köy kooperatifi kurarlar. Kooperatif kurmakla kalmazlar, topladıkları paralarla şarap fabrikası kurmak için girişimlere başlarlar. Üstelik o sıralar ne CHP-MSP koalisyon hükümeti vardır, ne de Ecevit’in “halk sektörü” sözleri.

Cerciz’in peşinde olduğu, teşvik kredisidir. Ancak MSP’li Sanayi ve Teknoloji Bakanı Abdülkerim Doğru şarap fabrikasına karşıdır. Cerciz hemşerisi Bakan Adak’ın yanına gider; ancak Bakan Adak da şarap fabrikasına karşıdır.

Şarap fabrikasının inşaatına çoktan başlanmıştı. Tabelası bile asılmıştı: Dereiçi Şarap Fabrikası.

MSP’li bakanlardan hayır yanıtını alan Dereiçi Köyü Muhtarı soluğu Köy İşleri ve Kooperatifler Bakanı Mustafa Ok’un yanında aldı. Derdini anlattı. Bu bir köy kooperatifiydi. Şarap ihraç edeceklerdi. Üstelik Ortadoğu ülkelerinden bu konuda talep bile gelmişti. Bölge kalkınması için de oldukça önemli bir yatırımdı.

Bu kez devreye Bakan Ok girdi. MSP’li bakanlarla görüştü. Bakanlar bir türlü ikna olmuyordu. Devreye CHP Mardin milletvekilleri de girdi. Köy muhtarı Cerciz, Başbakan Ecevit’e kadar ulaştı.

MSP’li bakanlar “Nuh diyor peygamber demiyorlardı.” Koalisyon ortaklan arasında şarap fabrikası büyük bir sorun haline gelmeye başlamıştı.

Sonunda Dereiçi köylüleri pes ettiler. Şarap fabrikasının tabelası değiştirildi: Dereiçi Üzüm Suyu Fabrikası tabelası asıldı.

Kaynakça
Kitap: Milli Nizam’dan Fazilet’e HANGİ ERBAKAN
Yazar: Soner Yalçın
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Milli Selamet Partisi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 29 Tem 2012, 05:04

O günlerde Türkiye’de “MSP tek başına hükümet olursa içkiyi yasaklayacak mı?” tartışmaları yapılıyordu.

MSP’nin elindeki Sanayi Bakanlığı şarap fabrikasına izin vermiyordu. Ancak o günlerde kulislerde dolaşan bazı sözleri DYP Genel Başkan Yardımcısı Esat Kıratlıoğlu yıllar sonra açıklıyordu:

“1974 yılında Sayın Erbakan CHP ile koalisyon hükümetinde bulunurken kulaktan kulağa giden bir laf vardı; yatırım teşviklerini partisine bağış yapmayan kimseye vermezdi. Devletin düzeni o zaman bozulmaya başladı.” (13 Şubat 1994 DYP Genel Merkezi’ndeki basın toplantısından)

Enişteye Yapılan Kıyak

Aydın Milletvekili ve CHP Merkez Yönetim Kurulu Üyesi Şükrü Koç, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bağlı bulunduğu Devlet Bakanı Süleyman Arif Emre’nin makamından içeri hışımla girerek bağırdı:

“Siz imam değil, her köye MSP Ocak Başkanı atıyorsunuz.” CHP-MSP koalisyon hükümeti 4 bin imam kadrosuyla ilgili hazırlıkları yapıp sıra bunların atanmasına gelmişti. Bu imamlar ihtiyaca göre dağılacaktı. Bazı kıstaslar da getirilmişti. Örneğin imam kadrosu verilecek yerlerin mutlaka camisi olacaktı.

Ancak gelin görün ki, Devlet Bakanı Emre, 1973 seçim sonuçlarını gösteren listeyi önüne alıp, “Bu köy bizden, bu köy hınzırlardan, bu köy AP’ye oy verdi ama imam gönderirsek bize oy verirler” hesapları yapıyordu! İşte CHP’li milletvekilinin kızgınlığı imamların MSP’nin propaganda elemanları gibi kullanılmasıydı.

Koalisyon ortağı MSP kendi bakanlık kadrolarını çoğunlukla Nakşibendi Şeyhi Mehmet Zahid Kotku’nun “rahle-i tedrisi’nden” geçmiş elemanlarıyla dolduruyordu.

Devlet kadroları Nakşibendi, Nurcu, Kadiri Tarikatı müritleri arasında kapışılıyordu! Hattâ, “bize az kadro verildi” diye, tarikatlar arasında yer yer tartışma çıkıyordu.

Erbakan bu arada okul arkadaşı ve eniştesi Osman Çataklı’yı da unutmadı. Osman Çataklı Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne getiriliverdi.

Şeyh Kotku’nun Müfettişi

Başbakan Yardımcısı Necmettin Erbakan 0006 kırmızı plakalı arabası ile yurt gezilerine çıkıyordu. Erbakan’ın bu gezilerde yanından ayırmadığı bir kişi vardı: Yahya Oğuz. Yüksek makine mühendisi olan ve DPT’den ithal edilen Yahya Oğuz Erbakan’ın özel Nakşibendi danışmanıydı. Yahya Oğuz bu görev için özel olarak Şeyhi Kotku tarafından görevlendirilmişti.

Bir şekilde Erbakan’la Şeyh Kotku arasındaki ilişki trafiğini yönlendiriyordu. Kotku’nun isteklerini Erbakan’a iletiyor, yapılıp yapılmadığını denetliyordu!

Yahya Oğuz, Erbakan’ın yanından hiç ayrılmıyordu. Ancak kendisi devlet memuruydu. Ereğli Demir Çelik Fabrikaları Yönetim Kurulu üyesiydi.

MSP’nin “icraatları” Şeyh Mehmet Zahid Kotku’nun da katılımıyla Yahya Oğuz’un Ankara Bahçelievler’deki evinde yapılırdı. Bu toplantılara Sivas eski Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu, ileride milletvekili olacak DPT’den Cevat Ayhan, Erdem Beyazıt gibi isimler de katılıyordu.

Siyasi Partiler Kanunu’na göre; iktisadi devlet kuramlarında yönetim kurulu üyesi, denetçi gibi görevlerde bulunanlar siyasi partilere üye ve yönetici olamazlar.

Üyeyi bıraktık; MSP Genel İdare Kurulu’ndan Recai Kutan, Abdullah Tomba, Hüseyin Erdal, Halit Özgüner, Zühtü Öğün, Abdurrahim Bezci koalisyon ortağı MSP tarafından kamu kuruluşlarının yönetim kurulu üyeliklerine yerleştirildiler. Genel İdare Kurulu üyesi bu 6 kişi, hem parti çalışmalarını yürütüyor hem de devlet işlerini yapıyorlardı! MSP hep “partizanlığı” eleştirmiş ama kendisi hükümet olunca bunu “pervasızca” uygulamaya başlamıştı.

MSP Mason İlişkisi

1969 yılından başlayarak MNP ile devam eden masonluk karşıtı söylem, MSP’nin 1973 seçimlerinde sık sık kullandığı propaganda malzemelerinden biriydi.

CHP-MSP koalisyon hükümetinin İçişleri Bakanı Oğuzhan Asiltürk’e DP milletvekili Hilmi Türkmen ile AP milletvekili Ahmat Buldanlı 7 Nisan 1974 tarihinde yazılı soru önergesi verdiler: “Eski adı Türk Yükselme Cemiyeti, Bakanlığınız döneminde adını, Hür ve Kabul Edilmiş Mason Derneği’ne çevirdi mi? Siz bu yeni dernek adını tescil ettiniz mi?”

İçişleri Bakanı bu soruya yanıt vermedi. Yanıt MSP’nin yayın organı Milli Gazete’den geldi. Soruyu yönelten milletvekilleri “Masonların oyununa gelmekle” suçlandı.

Sonunda milletvekillerinin haklı olduğu ortaya çıktı, Türk Yükselme Cemiyeti adı altında faaliyet gösteren Masonlar, 1974 yılında Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Derneği olarak localarını teker teker tescil ettirmeye başlamışlardı. Aynı günlerde Mason localarının açık olarak faaliyete geçtiği, basında sık sık yer alıyordu.

CHP-MSP koalisyon hükümeti daha kurulmadan bir ay önce 17 Aralık 1973 tarihli Adalet gazetesi ilginç bir haber yayımlıyordu. Haberde; Erbakan’ın 12 Mart’ta İsviçre’ye “tedavi olacağım” bahanesiyle kaçtığı belirtilmekte ve MSP’nin başına geçmesi için nasıl geri getirildiği anlatılmaktaydı.

“Selamet Partisi’nin kuruluş kararının İsviçre’de verildiği, Necmettin Erbakan tarafından Ecevit’in komünist olmadığının savunulacağı, Erbakan’ın 20 milyonda ısrar ettiği, parti kapatılacağı zaman Erbakan’ın hemen partiden istifa edip İsviçre’ye yerleşmek arzusunda olduğu, paranın bir kısmı ile bir gazete yayınlayacağı, para işini Lale Locası’nın halletmekte olduğu” yazılıyordu.

Adalet gazetesi bu metnin İngiliz Büyük Mason Locası’na bağlı Türkiye Büyük Mason Locası’na verilen rapordan alındığını belirtiyordu. İnanmak güç! Ancak MSP’liler ve Erbakan, Adalet gazetesini tekzip etmemişlerdi. Üstelik, Yeni Asya gazetesi de 1977 yılında çıkardığı “İslam’i Hareket ve MSP” adlı kitapçığında habere geniş yer veriyordu. Erbakan ve arkadaşları bu haberi de tekzip etmediler.

CIA’nın Yağmur Bombalarını Satan MSP’li Senatör

Süleyman Ergin 14 Ekim 1973 seçimlerinde Yozgat MSP senatörü olarak meclise girdi.

Politikaya girmeden önce ENSA adında bir firma kurmuştu. Devlet Planlama Teşkilatı’ndaki “takunyalılar” sayesinde araştırma fonundan payını da almıştı.

Senatör Ergin Meclis’e girdikten sonra şansı açıldı. Kanada’daki bir yağmur firmasının Türkiye temsilciliğini kaptı.

Nedendir bilinmez, MSP’li Senatör, Kanadalı firmanın adını basına bir türlü vermiyordu. Niçin saklıyordu acaba?

Sonunda firmanın adı öğrenildi: Frident Steel and Chemicals Co. Ltd.

“Bu firmanın adı CIA kayıtlarında geçiyor” diye bir iddia ortaya atıldı. Bu iddiaya göre; Amerika, 1963 yılında Vietnam’da yağmur bombalarını kullanmıştı. Yağmur bombaları büyük sellere neden olmuş, çok sayıda köylü bu sellerde can vermişti.

Yağmur bombalarını CIA, Kanadalı bu şirketten temin etmişti!

MSP’li senatör yağmur bombalarını Türkiye’de pazarlayacaktı. Ancak “bombalar” gümrükte takılı kaldı. MSP’li senatör Meclis’teki gücünü kullandı. Kürsüye çıkarak, yağmur bombalarının yararlarını anlattı. “Bıraksınlar Keban Barajı’nı 5 milyar liraya dolturtayım!” şeklindeki sözleri hâlâ Meclis zabıtlarında mevcuttur.

Sonuçta MSP’li senatör yağmur bombalarını Türkiye’de pazarlayamadı. Ancak İran’a o günün değeri ile 30 milyon liralık yağmur bombası sattı. Seçmenlerine “yağmuru Allah yağdırıyor” diyen MSP’li senatör Ergin, Meclis’in renkli isimlerinden biriydi.

Akgün Erbakan’ın Komisyonları

MSP koalisyon ortağı olunca bir isim kamuoyunca sıkça duyulmaya başladı: Akgün Erbakan!

Gerçi o yıllarda “yeğenler” meşhurdu; Yahya Demirel gibi. Ancak Necmettin Erbakan’ın biraderi Akgün, Yahya’yı sollayacak gibiydi. Akgün Erbakan müteahhitti. Kısa bir zamanda da milyonerler arasındaki yerini almıştı.

Ne iş mi yapıyordu? Libya ve Suudi Arabistan’da iş yapan inşaat şirketlerinin komisyonculuğunu. Ağabey Suudi Arabistan ve

Libya ile ilişkileri kurmuş, birader Akgün de bu ilişkileri sürdürüyordu.

Akgün, işleri iyi yürütüyor, oldukça da para kazanıyordu. İnşaat firmalarından biri oyun bozanlık yapmasaydı, işler öyle sürüp gidecekti. Bir inşaat firması Akgün Erbakan’a komisyonculuk ücreti olan 35 milyonu vermiyordu. Olay mahkemelere ve doğal olarak basına yansıyor ve Akgün Erbakan birden ünlü oluveriyordu.

Akgün Erbakan daha sonra Almanya’ya gitti. Alman bir hanımla evlendi. Ancak genç yaşta vefat etti. Oğlu Mehmet Erbakan bugünlerde Almanya’da yaşıyor. O da babası gibi bir Alman hanımla evlendi. Mehmet Erbakan’ın ise, amcası Necmettin Erbakan’ın Almanya’daki “gizli kasası” olduğu iddia ediliyor.

Genel Af MSP’yi Bölüyor

1973 yılı Cumhuriyet’in kuruluşunun 50. yılıydı. 14 Ekim 1973 seçimlerinde başta CHP olmak üzere bazı partiler 12 Mart askeri cuntasının cezaevlerine doldurduğu kişileri affedeceklerini söylüyordu.

CHP-MSP koalisyon hükümeti genel af konusunu protokol metnine de almıştı.

1 Şubat 1974 günü Başbakan Ecevit, koalisyon hükümetinin programını Meclis’te okurken af konusuna da değinmişti: “Hükümetimiz geçmişin kırgınlık ve acılarını giderecek karşılıklı bağışlama ve hoşgörüye dayanan bir kardeşlik ortamının kurulmasını ilk görev saymaktadır. Toplumumuzdaki iç barışı kurmak üzere düşünce ve inanç suçlarını da kapsayan bir genel af ile orman suçlarına ilişkin affın gerçekleşmesini zorunlu görüyoruz.”

Genel af konusunda MSP ikiye bölünmüştü. Partinin radikal kanadı solcuların affedilmesine şiddetle karşı çıkıyordu. Türk Ceza Kanunu’nun 141, 142, 146 ve 149’uncu maddelerinin af kapsamı dışında bırakılmasını istiyorlardı. Tabii 163. maddeyi af paketinin içine sokuyorlardı.

Radikallerin başını çeken A. Tevfik Paksu gibi isimler “Solcuların affedilmesi sonucu ordunun MSP’ye çok kızacağını” söylüyordu.

Nakşibendi Tarikatı’nın Şeyhi İstanbul’daki İskenderpaşa Camii imamı Mehmet Zahit Kotku da devreye girmişti. MSP’nin radikal milletvekilleri Ulus’ta Hacı Bayram Camii yakınlarındaki Hilal Sokak’ta, Güler Apartmanı’nın ikinci katında toplanmışlardı. Toplantıya, M. Hulusi Özkul, Zekai Yaylalı, Cemal Cebeci, Hüseyin Abbas, Yahya Akdağ, S. Reşat Saruhan, M. Zeki Okur, M. Gündüz Sevilgen, Ali Acar, H. Cahit Koçkar, Abdurrahman Ünsal, Ahmet Akçael, Mehmet Bozgeyik katıldı.

Komünistlerin affedilmemesi için çalışacaklarına dair Kur’an’a el basarak yemin ettiler.

MSP’nin grup toplantıları artık kavgalı geçiyordu. Gün oluyor Ticaret Bakanı Fehim Adak, gün oluyor Genel Başkan Yardımcısı Recai Kutan arkadaşları tarafından tartaklanıyordu. Aslında en çok Oğuzhan Asiltürk’e kızılıyordu. Ancak Asiltürk gençliğinde boksla uğraştığı için, ondan çekiniliyordu.

Bu arada MSP Genel Sekreteri Sevilgen’in yetkileri elinden alındı. Sevilgen, Erbakan’ın sözlerini dinlemiyordu.

MSP’nin radikalleri aynı zamanda DP milletvekili Mehmet Turgut’la da görüşüyorlardı. Mehmet Turgut İstanbul Teknik Üniversitesi’nde Erbakan’ın arkadaşıydı. Erbakan’ın AP’den veto edilmesine karşı çıkan bir isimdi. Şimdi MSP’deki Erbakan muhalifleri ile sık sık yan yana geliyordu. MSP’den kopma olabilir miydi? Onu gelecek günler gösterecekti.

15 Mayıs 1974 günü Meclis’te af yasası oylandı. MSP’nin muhalifleri muhalefet partileri ile işbirliği yaptılar. Düşünce suçları af kapsamı dışında bırakıldı. Ancak CHP hemen Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Anayasa mahkemesi kararı ile 141, 142, 146 ve 149’uncu maddeler kapsam içine alındı. Böylece düşünce suçluları da aftan yararlandı.

Erbakan af yasası konusunda MSP içindeki 20 milletvekilinin muhalefetle işbirliği yapmasına sinirlenmişti. Sinirlenmesinin nedeni, düşünce suçlarının affedilip affedilmemesi konusu değildi.

Koalisyon çatırdıyordu. Muhalif milletvekilleriyle tek tek görüşme yapmıştı. Onlara koalisyonun devam etmesinde büyük yarar olduğunu, devlet katında itibar gördüklerini, devletin en gizli toplantılarına bile katıldıklarını, bu şekilde partinin ileride kapatılamayacağını söylüyordu.

Erbakan’ın bu sözleri bile 20 milletvekilini ikna etmeye yetmedi.

Erbakan’a yakın milletvekilleri oylamadan sonra MSP Genel Başkan Yardımcıları’ndan İsmail Müftüoğlu’nun evinde bir araya geldiler. 20 milletvekiline ateş püskürüyorlardı. Cezalandırılmaları istendi. Ancak hükümet çok az bir oy çokluğu ihraç edilmesini savundu. Bazı milletvekilleri tümünün partiden ihraç edilmesi gerektiğini savunuyordu. 20 milletvekilinin ihracından vazgeçildi. Bu 20 milletvekilinin elebaşısı durumundaki 5-6 milletvekilinin ihraç edilmesi fikri ortaya atıldı. Ancak bu riskliydi. Bu milletvekillerini ihraç ettiklerinde diğerleri de partiden ayrılabilirlerdi.

Sonunda bu 20 milletvekiline ceza verilmemesini ancak teşkilat nezdinde gözden düşürülmelerini sağlamak, partide bunlara görev vermemek gibi uygulamalar yapılmasına karar verildi.

Af konusu Erbakan’ın siyasi yaşamında önemli bir dönemeçti. 20 milletvekilinin kendisine karşı çıkması Erbakan’ı bir tutum almaya sevk etmişti. Daha sonraki yıllarda Erbakan ilçe başkanlarını, delegeleri, genel idare kurulu üyelerini, milletvekili adaylarını, belediye başkan adaylarını vs. hepsini tek başına seçti. İleride kendisine muhalefet etmeyi bırakın, sözlerini uygulamayan kişi istemiyordu.

Erbakan’ın Kral Faysal’dan İsteği:

Beni Güçlendirin!

Erbakan koalisyon kurulur kurulmaz ilk bakanlar kurulu toplantısından itibaren; “Benim Suudi Arabistan’la çok iyi ilişkilerim var. Arabistan’a gidip yeni anlaşmalar yapabilirim” demeye başladı. O yıllarda dünyada petrol krizi vardı.

Sonunda isteğine de kavuştu. Başbakan Yardımcısı Erbakan başkanlığındaki bir heyet 24 Nisan 1974 günü Suudi Arabistan’a gitti. Heyet Riyad’daki Al-Yamana Oteli’ne yerleşti. Bakalım Erbakan’ın “elindeki sihirli değnek” işe yarayacak mıydı?

Erbakan önce Medine’ye gitti. Tarihi yerleri gezdi. Sonra özel izinle Mekke’ye gidildi. Hazreti Muhammed’in kabri ziyaret edildi. Kâbe’de dini vecibeler yerine getirildi.

Petrol krizi nedeniyle birçok ülkenin heyetleri Kral Faysal ile görüşmeye gelmişti. Erbakan’a 27 Nisan günü saat 11.30 ile 12.30 arası randevu verildi. Görüşme yapıldı. Ancak “sihirli değnek” işe yaramamıştı! Kral Faysal, Erbakan’a; “Daha ayrıntılı konuları kardeşim Başbakan Yardımcısı Prens Fahd ile görüşün” demişti.

Türkiye’de “Ben ucuz petrol bulurum” diyen Erbakan, Suudi Arabistan’da değişik konuşmaya başlamıştı: “Ucuz petrol artık bir hayaldir. Petrol satın alacak ülke bulmak ve oradan petrolü almak bir sorundur!”

Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri İsmail Erez başta olmak üzere heyette herkes bu sözlerden şoke olmuşlardı. Erbakan’ın son sözlerini Türkiye’de herkes söylüyordu. Madem öyleydi niçin Suudi Arabistan’a gelinmişti?

Bu gezi sırasında bir de “mektup olayı” patlak vermişti. Erbakan biri Petrol Bakanı Yamani’ye, diğeri de Kral Faysal’a iki mektup yazıp göndermişti.

Mektuplar çok eleştirilmişti.

Erbakan mektuplarında şöyle diyordu.

“Vereceğiniz kredi ile Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu bölgelerine yapılacak eserlerin, Suudi Arabistan tarafından yapıldığının bilinmesi önemlidir. Beni Türkiye’de güçlendirin. Bu kredi gerçekleşirse Türkiye’de İslam alemine yeni bir açılma yeni bir çığır başlayacaktır. Yardımınız, açılacak bu yeni çığırı güçlendirecektir.”

Mektup sanki sömürülen bir ülke tarafından sömürgeci bir devlet başkanına yazılan bir üslupla kaleme alınmıştı. Mektup Türkiye’de büyük yankılar yarattı. En çok bu üslup eleştiriliyordu. Bir diğer eleştiri konusu ise Erbakan’ın Suud Kralı Faysal’a “Beni güçlendirin” demesiydi.

Erbakan, Suudi Arabistan’dan bırakın ucuz petrolü, ham petrol bile bulamamıştı. Üstelik mektup skandalı ile hükümeti güç duruma sokmuştu.

Ancak Erbakan, Türkiye Cumhuriyeti’nin “hacı olan” ilk Başbakan Yardımcısı “unvanına” kavuştu.

Atatürk, İnönü, Bayar, Menderes, Saraçoğlu, Peker, Okyar, Saydam, Saka, Günaltay, Ürgüplü, Demirel, Erim, Melen, Irmak hac yapmayan cumhurbaşkanı ve başbakanlardır. 1973 yılında Erbakan ile başlayan devlet adamlarının hac ve umre yapma “modası” 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra patlama yaptı: Kenan Evren, Bülend Ulusu, Turgut Özal, Kaya Erdem, Mustafa Kalemli, Kazım Oksay, Sefa Giray, Bedrettin Dalan, Nevzat Ayaz, vb. vb....

Suudi Arabitan hempetrolü 70’li yıllar boyunca hiçbir hükümete vermedi. Ne Erbakan’a, ne Demirel’e, ne de Ecevit’e. Suudiler hampetrolü hem de çok ucuz bir fiyatla 12 Eylül askeri cunta döneminde verdiler!..

Gensorunun Bedeli 29 İmam-Hatip Okulu

CHP’li Milli Eğitim Bakanı Mustafa Üstündağ’ın MSP’nin “radikalleri” tarafından istenmediğini öğrenen muhalefet partileri gensoru verdiler.

MSP’li “radikaller” öykücü, romancı Mahmut Makal, Fakir Baykurt gibi yazarların Milli Eğitim Bakanlığı danışmanlığı’na getirilmesine ateş püskürüyorlardı. Onlara göre; Bakanlığı “komünistler” ele geçirmişlerdi.

MSP’li muhaliflerin gensoru lehinde oy vermesi halinde hükümet düşmeyecekti. Ancak CHP’lilerin artık dayanacak güçleri kalmamıştı. Ecevit hükümetten çekilebileceklerini Erbakan’a söyledi.

Erbakan yine telaşlanmıştı. Sonuç korktuğu gibi olmadı. 20’ler yine bir evde toplandılar. 11 Haziran 1974’te görüşülecek gensoruya ret oyu verme kararı aldılar. Ancak şartları vardı:

•İmam hatip okullarım orta kısımlarının açılması ve bu açılışın bir kanuna dayandırılması, bunun için Temel Eğitim Kanunu’nda değişiklik yapılarak imam hatip okullarının ilkokula dayalı hale getirilmesi,

•İlk, ortaokul ve liselerde milli ahlak derslerinin konulması,

•Yurtdışında dini tahsil yapanların “muadetlerinin” tasdiki,

•Binası halk tarafından yapılan imam hatip okullarının hemen açılması,

•Milliyetçi öğretmen ve idarecilerin kıyımına son verilmesi.

Sonuçta Milli Eğitim Bakanı Üstündağ hükümeti düşmedi. Ancak bu olaydan sonra ortaöğrenime ahlâk dersi kondu. Birkaç ay içinde 29 imam hatip okulu açıldı.

Hosteslerin Eteklerini Uzattık

Almanya’nın Sesi Radyosu, Necmettin Erbakan’ın, Federal Almanya’da hükümette bulunan Sosyal Demokrat Parti’nin yayın organı Worwaerts gazetesinin Ankara Muhabiri Alfred Yoachim Fischer ile yaptığı görüşmeyi 1974 Eylül’ünün son haftasında yayımladı. Yayın koalisyon hükümetini bir kez daha karıştırdı.

Alman gazetesi ile Erbakan’ın görüşmesinden birkaç soru alıntılayalım:

- Sayın bakan, modern Türkiye’nin kurucusu Atatürk şer’i kanunların yerine İsviçre, İtalya ve Almanya’da yürürlükte olan modern kanunlar getirmiştir. Şimdi siz bu çarkı geriye döndürmeye mi çalışıyorsunuz?

- Bu, üzerinde durulmaya değer bir sorun. Muhakkak olan şudur ki, dünyanın hiçbir yerinde Suudi Arabistan’da olduğu kadar az hırsızlık vakasına rastlanmamaktadır. Bildiğim kadarı ile geçen yıl, Suudi Arabistan’da tek bir hırsızlık olayı görülmedi. Bunun sebebi kanunların sertliğidir.

- Peki çağımızda şer’i kanunların yürürlükte olduğu bir Türkiye düşünebiliyor musunuz?

- Teorik olarak pekâlâ mümkündür. Şer’i kanunları muhafaza eden ülkeler bunlardan memnundurlar ama karar parlamentonundur.

- Kadınların durumu ne olacak? Partiniz içinde kadınlara yeniden peçe giydirmek isteyenlerin olduğu söyleniyor?

- Herkes kendi istediği gibi giyinecek...

- Evet ama ahlâka aykırı olmamak şartıyla.

- Hükümete girdiğiniz ilk günlerde “mini etek uzayacak” demiştiniz. Anlaşılan başarılı olamadınız. Ben çok mini etek gördüm.
- Koalisyon hükümetinde olduğumuz için maalesef her istediğimizi kabul ettiremedik. Söz hakkı sadece bizde olsaydı, o zaman etekler mutlaka uzardı. Amma Türk Hava Yolları hosteslerinin eteklerini 15 santimetre uzatmaya zorladık. Yani başarılı da olabildik ve doğru yolda olduğumuza inanıyoruz.

Almanya’nın Sesi Radyosu’nun yayınının Türkiye’de duyulmasından hemen sonra Necmettin Erbakan bir açıklama yaparak hiçbir Alman gazetesine demeç vermediğini söyledi.

Erbakan, verdiği demeçler toplumda büyük tepki görünce her zaman aynı yola başvuruyor; “Ben öyle konuşmadım. Ben demeç vermedim” diyerek sözlerini yalanlıyordu.

Ancak Alman gazeteci Fischer, Erbakan ile yaptığı röportajın kasetlerini basına dinletiverdi! Banttaki ses Erbakan’ındı. Hoca hâlâ iddia ediyordu: “Hiçbir Alman gazeteciye röportaj vermedim.” Aksilik bu kez gazeteci Fischer ile Hoca’nın röportaj yaparken çektirdikleri fotoğraflar basında yer aldı.

Röportaj Erbakan’ın başına çok işler açacaktı. Cumhuriyet Savcılığı soruşturma açtı. Ancak koalisyon hükümetinin MSP’li Adalet Bakanı Şevket Kazan’dı. Savcı mı çekindi, yoksa Erbakan’ın söylediklerinde suç mu bulunamamıştı, bilinmiyor. Olay kapatıldı...

MSP Tarihe Nasıl Geçmek İstiyor?

15 Temmuz 1974 tarihide Kıbrıs’ta, Yunanistan’daki Amerikancı faşist Albaylar Cuntası’ndan güç alan EOKA’cı Samson darbe yapmıştı. Bu hareket Kıbrıs’ta “ENOSİS” doğrultusunda atılan bir adımdı.

20 Temmuz günü Türk Silahlı Kuvvetleri Kıbrıs Barış Harekâtı’nı gerçekleştirdi.

Kıbrıs’a yapılan askeri operasyon koalisyon ortakları arasında her geçen gün şiddetlenen geçimsizliği bir süre rafa kaldırdı.

Ancak yıllar sonra Kıbrıs’a askeri birliklerin gönderilmesi kararını kimin verdiği sorusu, Erbakan’la Ecevit arasında tartışma konusu oldu.

İki lider arasında bir başka tartışma ise ateşkes kararına uyulup uyulmama konusunda oluyordu. Erbakan, Ecevit’in Birleşmiş Milletler’in ateşkes kararma uymakla acele ettiğini söylüyor, bu nedenle harekâtın başarıya ulaşmadığım iddia ediyordu.

Ecevit’e göre Erbakan’ın iddiasının gerçekle ilgisi yoktu. “Harekâtın ilk aşamasında Kıbrıs’a çıkarabileceğimiz askeri birlikler ve malzeme Silahlı Kuvvetlerimiz’ce yapılmıştı. Silahlı Kuvvetlerimiz’in ilk aşamada ele geçirilen Girne-Lefkoşa bölgesinde kendini güvence altına alabilmesi, bu amaçla gereken ikmalin yapılabilmesi için bir nefes alma zamanına gereksinim vardı. Londra-Zürih anlaşmaları uyarınca Lefkoşa’da bulunan alayımızın ilk gece karşılaştığı güçlükler ve tehlike de bunu gösteriyordu.

Ben, Genelkurmay’dan ateşkese hangi gün, saat kaçta uyabilecek duruma geleceklerini sordum. Kendileri için en uygun günü ve saati söylediler. Ben de o gün ve saate kadar Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’yle ABD Dışişleri Bakanı Kissenger’ı telefonla oyaladım.

Hükümetin MSP kanadı ise askeri harekâtın gerçeklerini ve gerekçelerini hiç göz önünde tutmaksızın ‘ateşkese uyulmasın’ diye direniyordu. Onun üzerine Erbakan’ın da belirttiği gibi bir Bakanlar Kurulu toplantısını yarıda kesip Sayın Erbakan’ı Genelkurmay’a götürdüm. Kendisini Genelkurmay Başkanı rahmetli Orgeneral Semih Sancar’la görüştürdüm. Orgeneral Sancar da benim söylediklerimi doğrulayınca, Sayın Erbakan ve hükümetin MSP kanadı daha çok direnemediler. Ancak, ‘Bu durumda ateşkesi engellemeyelim ama biz tarihe ateşkes kararma itiraz etmiş gibi geçmek istemiyoruz’ dediler.

Ecevit ile Erbakan arasında bir tartışma konusu da İkinci Cenevre toplantısına “Çok kantonlu federasyon” seçeneğinin önerilmesiydi. Erbakan, bu önerinin Ecevit’ten geldiğini kendilerinin karşı çıktığını söylüyor. Ecevit ise Erbakan’ın bu öneriyi onayladıktan sonra konuyu Cenevre’ye götürdüklerini söylüyor.

Bu tartışmalar bugünün tartışmaları. O günlerin sıcak havasında Ecevit ve Erbakan “kuzu sarması” gibiydiler.

Koalisyon Yıkılıyor

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kıbrıs operasyonu koalisyon içindeki çatlakların açılmasını bir süre önledi.

CHP’liler “Kıbrıs’ın Fatihi” olarak Ecevit’i kamuoyuna lanse etmeye başladılar. Halk “Karaoğlan” Ecevit’e büyük sempati duymaya başlamıştı.

İşte o günlerde Maliye Bakanı Deniz Baykal DP’lilerden yeşil ışık aldığını, erken seçime “evet” diyeceklerini Ecevit’e fısıldadı.

DP’den erken seçim için “onay” aldığını sanan Ecevit MSP’lileri “artık sırtında taşımamaya” karar verdi.

Başbakan Ecevit İskandinavya ülkelerine bir geziye çıkacaktı. Kendisi yurtdışına çıktığında yerine Başbakan Yardımcısı olarak Erbakan’ın vekalet etmesi gerekiyordu. Ancak Ecevit bu kez yerine Devlet Bakanı Orhan Eyüboğlu’nun vekalet etmesini istiyordu. Bu olayı aslında önce Erbakan da kabul etmişti. Ancak olay MSP grubunda duyulduktan sonra partilıler konuyu “hassasiyet meselesi” haline getirdiler.

Bazı MSP’li yöneticiler Erbakan’ın makam odasında toplandılar. Toplantıya bakanlardan Süleyman Arif Emre, Oğuzhan Asiltürk, Şevket Kazan, Korkut Özal, Genel Başkan Yardımcısı Fehmi Cumalıoğlu, Recai Kutan, Genel İdare Kurulu üyelerinden A. Tevfik Paksu ve M. Gündüz Sevilgen katılmışlardı.

Sinirler iyice gergindi. Toplantıya sessizlik hâkimdi. Recai Kutan o günlerde piyasaya çıkan Ecevit’i anlatan bir kitabı karıştırıyordu. Oğuzhan Asiltürk elindeki telsizle oynuyordu. Fehmi Cumalıoğlu önündeki kâğıda bir şeyler karalıyordu.

Bir fikir ortaya atıldı: “Madem koalisyonun bozulması istenmiyor. Orhan Eyüboğlu Başbakanlığa vekalet edebilir. Bizim Genel Başkan da Libya’ya gitsin.”

Bu fikir toplantıda bulunanlara son derece cazip geliyordu. Konu hemen Başbakan Ecevit’e ulaştırılacaktı. İki temsilci seçildi: Şevket Kazan, Korkut Özal.

Ecevit MSP’lilerin önerisini kabul etmedi. Sonuçta MSP’liler Başbakan’ın İskandinavya ülkelerine yapacağı seyahatin kararnamesini imzalamadılar. Ecevit bu şartlar altında hükümetin devamına olanak olmadığını söyledi. Ve CHP-MSP koalisyonu yıkıldı. Başbakan Ecevit 19 Ekim 1974 tarihinde Cumhurbaşkanı Korutürk’e istifa mektubunu sundu:

“(...) Cumhuriyet Halk Partisi ile Milli Selamet Partisi’nden oluşan bakanlar kurulunun zamanla artan görüş ayrılıkları içinde görevde kalmasını sakıncalı bulduğumuzu saygılarımla arz ederim.”

Ecevit’in istifası aynı gün kabul edildi.

Cumhurbaşkanı, hükümeti kurma görevini tekrar Ecevit’e verdi. Ecevit başarılı olamadı. Bu kez görev Demirel’e verildi. Demirel de hükümeti kuramadı. Böylece ikinci bir hükümet bunalımı doğmuştu. Bakalım sorun nasıl aşılacaktı. Bu arada koalisyonun nasıl oluşturulduğunu ve nasıl yıkıldığını Ecevit’ten dinleyelim.

Ecevit Ne Diyor?

Necmettin Erbakan’ın aklına ilk gelen şeyi söylemesi koalisyonda hep sıkıntı yaratıyordu. Öyle ki 22 Eylül 1976 günü Ecevit basına şunları söylüyordu:

“Sayın Erbakan öyle şeyler söylüyor ki çok zaman tereddüde düşüyor ve kendi kendimden şüphe edip, ‘Yoksa ben mi yanılıyorum’ deyip sık sık devlet arşivine girip bakmak gereğini duyuyorum.”

Bülent Ecevit MSP ile yapılan koalisyonu da şöyle anlatıyordu:

“Son haftalara gelinceye kadar her şeye büyük sabır ve tahammül gösterdik. CHP olarak yeni bir hükümet kurma olanağının güçlüğü görülmüş olduğu için yeni bir hükümet bunalımına yol açmak istedik. Bu sebeple birçok şeyi içimize attık.

“Af yasası sırasında iki parti arasında temel bir konuda ortaya çıkan görüş ayrılığı ortadan kalkmış değil. Gerçi Anayasa Mahkemesi kararı ile af sorunu bizim temenni ettiğimiz sonuca ulaştı. Siyasi hükümlüler, fikir suçu denen suçlardan hüküm giyenler serbest bırakıldı. Fakat bu konuda hiç değilse MSP’nin CHP’den farklı düşündüğü de anlaşılmış oldu. Oysa biz MSP ile bazı önemli konularda ayrılıklarımız olduğunu bilmekle beraber başka bazı konularda da yakın olduğumuz izlenimini edinmiştik. Bu izlenimin yanlış olduğu artık ortaya çıktı. Bunlardan biri rejim ve özgürlükler konusudur. Af yasası sırasında MSP grubu koalisyon protokolüne aykırı davranınca, bu konudaki ayrılığımızın giderilip giderilemeyeceğine kanaat getirmek üzere düşünce ve inanç özgürlüğü ile ilgili yasanın bir an önce hükümetçe hazırlanmasını ve Meclis’e sunulmasını, Meclis’te görüşülmesini istedik. Fakat uzun süre gecikti. Meclis tatile girmeden önce bu konuda en yetkili uzmanlara da danışarak hazırladığımız bir yasa taslağını ben bizzat Sayın Erbakan’a verdim. Ve en kısa zamanda birkaç gün içinde görüşlerini rica ettim. Aradan aylar geçti. MSP’den bu konuda hiç ses çıkmadı. Oysa bunun koalisyonun işlerliği bakımından bir test, bir sınav olacağını kendisine bütün açıklığı ile belirttim. Bu arada MSP’den daha çok kendi eğilimleri, kendi düşünceleri ve inançları yönünden tam özgürlüğün gerçekleşmesini, fakat başka yönlerdeki düşünce özgürlüğü bakımından bizim kadar duyarlı olmadıkları izlenimi bizde uyanmış oldu. Bu arada gazete, dergi, kitap toplama gibi İçişleri Bakanlığı uygulamaları da aynı kaygımızı doğruladı.

“Gerçekte belki aşırı iyimserliğim nedeniyle veya söylenen sözlere hemen inanmayı, karşımızdakilere saygımız gereği saydığımdan, ekonomik ve sosyal konularda görüşlerimizin de birbirine çok yakın olduğu izlenimi edinmiştim. Bu konudaki iyimserliğimin de en azından aşırı olduğu sonucuna zaman içinde hem ben hem de beraber çalıştığım bakan arkadaşlarım vardılar.

“Örneğin kıdem tazminatı konusunda hükümet olarak işçilere bir yükümlülüğümüz vardı. Bu konudaki sözümüz koalisyon protokolüne ve hükümet programına açık bir şekilde girmişti. Bu metinlere uygun olarak bir tasarı hazırlandı. Bakanlar Kurulu’ndan geçip Meclis’e geldi.

“Meclis’te görüşülmeye başlandı. Fakat iş çevrelerinin bir kısmından gelen tepkiler ve baskılar üzerine MSP bu yasaya Meclis’te karşı çıkmaya başladı. Bakanlar Kurulu’nda bunun şiddetli bir tartışması yapıldı. Sayın Erbakan ve bazı arkadaşları bu yasanın geri alınması için ısrar ettiler. Biz de geri alınmamasında ısrar ettik. Meclis tatile girdiği için yasa askıda kalmış oldu. Eğer hükümet devam etseydi, bu konudaki tartışma tatsız bir şekilde kamuoyu önünde yapılacaktı.

“20 Eylül günü MSP’li bir milletvekilinin demeci çıktı. Bu demeçte CHP kanadının izlediği taban fiyat politikası yüzünden Hazine’nin tam takır kalacağı ileri sürülüyordu. Ben bu konuda MSP milletvekilinin bu sözüne dikkati çekmekle yetinmek isterim. Daha fazla bir şey eklemek istemiyorum.”

MSP’nin içyüzü ilk kurduğu koalisyon hükümetinde yavaş yavaş ortaya çıkıyordu. MSP ne işçinin, ne de köylünün yanındaydı. Ecevit MSP’nin bilinmeyen bir yönünü daha anlatıyordu:

“Ekonomik konularda, örneğin halk sektörü kavramında anlaşır gibi görünüyorduk. Fakat burada da temele inen ayrılıklarımız olduğu görüldü. Bizim dar ve orta gelirli halk topluluklarının bir araya gelecek tasarrufları ile büyük yatırımlar yapılabilmesine olanak sağlamak üzere bir holding öngördüğümüzü, “Halk Yatırımları Holdingi”, kısaltılmış adıyla “Hayat Holding” diye bir kuruluş önerdiğimizi herkes biliyor. Ne yazık ki, bu da Bakanlar Kurulu’nda çok şiddetli tartışmalara yol açtı. Ancak bizim koalisyon protokolüne ve hükümet programına dayanarak bu konuda direneceğimizi görmesi üzerine Sayın Erbakan zoraki razı olur gibi davrandı. Fakat bu kuruluşa hiçbir yardımda bulunulmaması, başlangıçta bile hiçbir kolaylık gösterilmemesini şart koştu! Tabii bu şartı bizim kabul etmemize olanak yoktu. Görülüyor ki, bu da başarılı bir işleme şansına kavuşamayacaktı.”

Ecevit’in bu koalisyondan “ağzı yanmıştı.”

“Üzerinde herhangi bir karara varılmamış hattâ olmamış konularda, Sayın Erbakan sanki hükümet kararı varmış gibi ayrıntılı açıklamalarda bulunuyordu. Bir hükümet adamının gerçekleştirmesi gerektiğine inandığı bir konuda sorumluluğu üstlenerek belli sözler söylemesi, ümitler vermesi başkadır. Buna bir ölçü içinde cevap verilebilir. Fakat alınmamış kararları alınmış gibi açıklamak ve vatandaşa birtakım dayanıksız ümitler vermek hükümeti giderek vatandaş gözünde güvenilmez duruma düşürdü. Biz bütün bunlara tahammül ediyorduk.”

Koalisyonun “bozulmasına neden olan” İskandinav gezisi olayına da açıklık getiriyor:

“Gitmeye kararlı olduğumu Sayın Erbakan biliyordu. Ayrıca MSP’li iki bakanı da gezime davet etmiştim. Onlar da kabul etmişlerdi. Hattâ kendileri gelmekle yetinmeyip bazı yüksek memurlarını da getirmek istediklerini seyahat tarihinden iki gün önce bana bildirmişlerdi. Sayın Erbakan ile görüştüm. Aramızdaki bütün meseleleri açıklığı ile söyledim. Geziye çıktığımda vekaleti kendisine bırakmayacağımı gerekçesiyle, nedeni ile birlikte söyledim. Nedeni de şu: Daha önce vekaleti kendisine bırakmıştım. Fakat şimdi Kıbrıs sorunu diplomatik açıdan en önemli en kritik noktasında bulunuyordu. Sayın Erbakan bütün uyarılarıma ve ricalarıma rağmen bu konuda benim açımdan son derece sorumsuzca ve sakıncalı beyanlarını sürdürüyordu. Böyle bir ortamda başbakanlığı Sayın Erbakan’a emanet etme hakkını kendimde bulamadım. Bunun koalisyonu sarsacağını önceden bilseydim bile koalisyonu kurtarmak uğruna, geçici bir süre için koalisyonun ömrünü biraz daha uzatmak uğruna Türkiye’nin Kıbrıs davasını ve Kıbrıs’la ilgili olarak büyük başarı ile sürdürmekte olduğu uluslararası politikayı göz göre göre tehlikeye atamazdım.

“Sayın Erbakan gezinin kararnamesini imzalamayacağını ilan etti. Hukuken sayın Erbakan ve bakan arkadaşları böyle bir kararname imzalamasalar bile ben bu geziye çıkabilirdim. Özellikle başbakanın dış gezileri için kararname çıkması zorunluluğu yoktur.

“Bir devlet adamı olarak, bir hükümet üyesi olarak Sayın Erbakan kendini millete doğruları söylemekle, gerçekleri söylemekle yükümlü saymayan bir hükümet ve siyaset adamıdır. Hemen her gezisinde veya konuşmasında Yüksek Planlama Kurulu’nda görülmemiş, aramızda özel olarak bile görüşülmemiş, üzerinde hiçbir karara varılmamış; planda, programda yer almamış bazı hayallerini, düşüncelerini kararlaştırılmış hususlar gibi açıklamayı kendine doğal bir hak olarak görmüştür.”

MSP’den Milli Gazete’ye Büyük Tepki

Kıbrıs’a askeri müdahaleden sonra CHP “Karaoğlan” imajını ortaya atarken, MSP’liler de Erbakan’ı “Ahir zaman peygamberi, Kıbrıs Fatihi” olarak takdim etmeye başlamışlardı.

Kıbrıs çıkarması bitmişti, ama diplomatik gelişmeler Türkiye’nin aleyhindeydi.

Türkiye’nin bir numaralı gündem maddesi Kıbrıs’tı. Fakat MSP’lilerin gündemi biraz farklıydı.

Milli Gazete, “Milli Görüş”ün gazetesiydi. MSP’nin yayın organıydı. Erbakan’ın her sözü gazetenin manşetinden veriliyordu.

Gazete fazla satmıyordu; partilılerin ancak bir bölümünce okuyordu. MSP’liler Milli Gazeteye ateş püskürüyorlardı. Gazeteye mektup üstüne mektup geliyordu. Tepkilerin nedeni, gazetenin spor sayfasıydı.

“Futbolun günah olduğunu bilmiyor musunuz?”

“İslam’a göre erkeklerin şortları diz altından göbek üstüne kadar görünmeyecek bir şekilde olması lazım. Siz nasıl erkeklerin mahrem yerlerini gösterirsiniz?” diyerek gazeteye sitem ediyorlardı.

Sonunda devreye Genel Başkan Erbakan girdi. Ne mi oldu?

Milli Gazete’nin spor sayfası sekreteri Safa Yakınoğlu işinden oldu. Spor sayfası kaldırıldı.

Milli Gazete’de ilginç gelişmeler oluyordu. Gazetenin sahibi gözüken Sabri Özpala bir süre sonra yerini Haşan Aksay’a devretmek zorunda kaldı: 1974 yazında İstanbul İl Kongresi’nde gazeteye Erbakan’ın yerine Korkut Özal’ın fotoğrafı konulunca Sabri Özpala işinden oldu! Yerine Haşan Aksay getirildi.

Bu değişiklikten sonra Milli Gazete’de Erbakan’ın birinci sayfadan fotoğrafının olmadığı bir güne ender rastlanır.

Söylediğimiz gibi Milli Gazete partinin yayın organıydı. Bir gün MSP Genel İdare Kurulu toplantısında Ali Güneri, Konyalılar’ın Milli Gazete hakkındaki düşüncelerini şöyle dile getirdi:

“Hocam, Konyalılar, Milli Gazete’yi çıkarmak için verdiğimiz paranın iki mislini daha verelim, ne olur gazeteyi çıkarmasınlar diyorlar!” Bu espri toplantıdaki üyeleri güldürürken Erbakan’ın yüzünün asılmasına neden oluyordu.

Milli Gazete bugün de yayın hayatını sürdürüyor. Ancak tirajı, yapılan tüm “yeniliklere” rağmen artmıyor. 20 Mayıs 1979 tarihinde Topkapı Milsa tesislerinde “Daha iyi bir Milli Gazete için” toplantı yapılıyor. Toplantıya Prof. Mehmet Bilgin, Prof. Osman Çataklı, Prof. Nevzat Kor, Prof. Nevzat Yalçıntaş, Prof. Sabahattin Zaim, Prof. Salih Tuğ, Prof. Ömer Kasımoğlu, Doç. Ruşen Gezici, Doç. Asaf Ataseven, Doç. Kahraman Emmioğlu, Dr. Kemal Varol, Dr. Mehmet Maksudoğlu, Dr. Mustafa Bilge, gibi akademisyenler katılıyor. Ancak Aydınlar Ocağı Başkanı Prof. Tuğ, TRT eski Genel Müdürü Prof. Yalçıntaş gibi Türk-İslam sentezi kuramlı akademisyenler de Milli Gazete’nin tirajını artıramıyorlardı.

MSP’de Nakşibendi-Nurcu Çatışması

Gerek Milli Nizam Partisi, gerekse Milli Selamet Partisi’nin Nakşibendiler tarafından kurulduğu biliniyor. İslam’i bir siyasi partinin kurulması fikri Nakşibendiler’e aittir. Ancak MNP’nin kurulmasını isteyenler arasında Nakşibendiler kadar Nurcular da vardı. Nurcular’ın başını, K. Maraş Senatörü A. Tevfik Paksu çekiyordu.

MNP’nin Meclis’teki üç milletvekilinden ikisi, Hüsamettin Akmumcu ve Hüseyin Abbas Nurcu’ydu. Nakşibendiler’i ise tek milletvekili ile Necmettin Erbakan temsil ediyordu. MNP ve MSP Nakşibendi-Nurcu-Kadiri konsensüsü üzerine kurulmuştu.

MSP içindeki Nakşibendi-Nurcu çatışmasına girmeden önce kısaca “Nurculuk” nedir ona bakalım:

Said-i Nursi tarafından kurulan ve yönlendirilen bir dini hareket. Said-i Nursi 1873 yılında Bitlis’in Hizan ilçesine bağlı Nurs köyünde doğdu. Birinci ve İkinci Meşrutiyet’ten Ulusal Kurtuluş Savaşı’na, Cumhuriyet’ten çok partili yaşama kadar hareketli bir hayat süren Said-i Nursi 1960’ta vefat etti.

Said-i Nursi İslam’i kendi görüşüne göre yorumlayan kitaplar, risaleler, mektuplar yazmış ve yazdırmıştır. Bu eserler öğrencileri tarafından Türkiye’nin her tarafına el altından dağıtılarak Nurculuk ekolünün gelişmesi sağlanmıştır.

Said-i Nursi 23 Mart 1960’ta ölünce Nurculuk hareketi tek bir çatı altına girmedi. Bunun nedeni Nurculuğun tarikat olmamasından ileri geliyordu. Bu nedenle Said-i Nursi ölünce yerine bir başkasının geçmesi söz konusu değildi. Zaten kendisi de öğrencilerine yol göstermesi için kimseyi görevlendirmemişti. Said-i Nursi ölünce Nurcular bölünmeye başladı.

İlk ayrılan Ispartalı hattat Hüsrev Altınbaşak’tı. Altınbaşak, Said-i Nursi’nin eserlerinin Latin harfleriyle matbaada basılmasına karşı çıkıyordu. Bu grup, Said-i Nursi’nin Risaleleri’ni Osmanlıca olarak elle çoğaltıp öğrencilerine verdiler. Bu gruba “Yazıcılar” adı verildi.

Gerek MNP ve gerekse MSP’deki Nurcular bu “Yazıcılar” kanadına mensuptu. MNP ve MSP’deki Nurcuların liderliğini yapan Hüsamettin Akmumcu, Hüsrev Altınbaşak’ın emirlerine göre adım atıyordu.

1969 yılında AP’den Isparta milletvekili seçilen Hüsamettin Akmumcu ile yine AP’den Tokat milletvekili seçilen ilahiyatçı Hüseyin Abbas, Hüsrev Altınbaşak’ın isteği ile AP’den ayrılıp Milli Nizam Partisi’ne katılmışlardı.

Nakşibendiler ve Nurcular ittifakla Milli Nizam Partisi’ni ve Milli Selamet Partisi’ni kurmuşlardı. Ancak bu ittifak 1973 seçimlerinden sonra CHP ile koalisyon, genel af ve parti yönetiminin tamamen Nakşibendilere geçmesi ile bozuldu.

İşte ittifakın bozulmasına somut bir örnek:

Genel af konusu MSP içinde büyük tartışmalara neden oluyordu. Nurcular “düşünce suçlusu bile olsalar komünistlerin” affedilmesine karşı çıkıyorlardı.

MSP’deki Nurcu kanat, sadece Türk Ceza Yasası’nın 163. maddesi kapsamına girerek cezaevine atılan şeriatçıların affedilmesini istiyordu!

Bu şeriatçıların biri de Buca Cezaevi’nde hapis yatan Nurcu, Hüsrev Altınbaşak’tı.

Erbakan, af konusunda Hüsrev Altınbaşak’ın desteğini almak için Senatör Ali Oğuz’u Buca’ya gönderdi.

Ali Oğuz, Buca dönüşü ayağının tozuyla MSP grup toplantısına katılıp bir konuşma yaptı. Hüsrev Altınbaşak’la görüştüğünü, onun da af istediğini, taraftar olmayan arkadaşlara selam yollayarak ısrarlarından vazgeçmelerini istediğini söyledi.

Ancak Erbakan ve Ali Oğuz küçük bir hata yapmışlardı. Parti içindeki Nurcular af konusundaki muhalefetlerini zaten Hüsrev Altınbaşak’ın direktifleri ile yapıyorlardı. Ali Oğuz’dan kısa bir süre önce Hüsamettin Akmumcu, Buca Cezaevi’ne gidip Altınbaşak’la af konusunu görüşmüş, görüşlerini alıp Nurcu arkadaşlarına bunları anlattıktan sonra muhalefete başlamışlardı. Yine de Nurcu kanat, “Acaba Hüsrev hazretleri görüşünü mü değiştirdi” diye kuşkulandı! Bu kez milletvekili M. Gündüz Sevilgen Buca’ya gönderildi.

Hüsrev Altınbaşak’ın görüşü aynıydı: Kesinlikle komünistlerin affedilmesine karşıydı.

Nakşibendiler, Mehmet Zahid Kotku; Nurcularsa, Hüsrev Altınbaşak tarafından yönetiliyorlardı.

MSP’de sadece Nakşibendiler ile Nurcular değil, bir de Kadiriler vardı. Kadiriler bugün Türkiye’de eski güç ve etkilerinden çok uzaklar. Ancak 60’lı yıllar ile 70’li yılların başında güçlerini daha kaybetmemişlerdi. Tahminlere göre 200-250 bin arası bir seçmen kitlesine sahiptiler.

MSP içindeki sayıları az olmakla birlikte etkin olan Kadiriler, Ankara Kızılay’da saatçi dükkânı olan Musa Çağıl’dan “feyz” alıyorlardı. Kadiriler MSP içinde genelde Nurcularla birlikte hareket ediyorlardı.

MSP içindeki gruplardan biri de, Erbakan’ı “Mefkuresiz bir insan” olarak değerlendiren “Yeni Atılımcılar”dı. Libya lideri Kaddafi’yi kendilerine örnek alıyorlardı.

Özellikle MSP’li gençlerden oluşan bu grup Prof. Saffet Solak’ı Erbakan’ın yerine genel başkanlığa getirmek istiyorlardı.

Prof. Saffet Solak Milli Nizam Partisi kurucusuydu. Aydınlar Ocağı, İzmir Akevler’deki “İslam Komünü” ve Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyesi Prof. Solak cemaatte oldukça tanınmış biriydi.

Prof. Solak’ı Türkiye kamuoyu, 1990 yılında 66 yaşında dördüncü evlıliğini 20 yaşındaki öğrencisi ile yaptığında tanıdı.

1926 doğumlu Prof. Solak, Atatürk döneminde geçen çocukluk yıllarım şöyle anlatıyordu: “O devirlerde Türkiye’de çok şiddetli manevi baskı vardı: Dindarlara, Müslüman’lara. Yani, mahallede ufak bir namaz kılmayı, namazda okunacak birkaç sureyi öğretme gayreti içinde bulunanlar bile karakola celbedilir ve eziyet edilirdi.” (Zaman, 22 Ekim 1989)

Prof. Solak, “Fazlaca okudum ama çoğu beni doyurmadı. Onun için daimi okuduğum Risale-i Nurlar’dır” diyordu.

İkinci Kongre Tarikat Kapışmasına Sahne Oluyor

CHP-MSP koalisyon hükümetinin Başbakanı Ecevit istifasını Cumhurbaşkanı Korutürk’e verdi. Ancak yeni bir hükümet kuruluncaya kadar CHP-MSP koalisyon hükümeti sürecekti.

Müstafi Başbakan Ecevit, bir an önce hükümet kurulmasını, aksi takdirde bırakıp gideceğini söylüyordu. Erbakan ise “Bırakırlarsa bıraksınlar, bizim yedi bakanımız var, her biri diğer bakanlıkları da vekaleten yürütür” diyerek alay konusu oluyordu.

Korutürk, hükümeti kurma görevini Kontenjan Senatörü Sadi Irmak’a verdi. Irmak hükümetinin kurulduğu 17 Kasım günü MSP, ikinci büyük kongresini yaptı.

MSP’nin ilk kongresi 21 Ocak 1973 tarihinde formalite icabı yapılmıştı. İkinci kongre 27 Kasım 1974 günü gerçekleşecekti.

Partideki Nurcu kanat Kadirilerle işbirliği yaparak bu kongrede genel idare kurulunun mutlaka değiştirilmesi gerektiğini söylüyordu. Görüşlerini genel idare kurulu toplantılarında dile getirmek istiyorlardı. Ancak Erbakan bu konunun görüşülmesini hep erken bularak ertelemekteydi. Sonunda konu ertelene ertelene kongreden bir gün önce toplanan genel idare kurulu toplantısında gündeme getirildi. Getirildi ama bu yine de kolay olmadı. Kongreden önce son genel idare kurulu toplantısının açılış konuşmasını yapan Erbakan, saat 14.00’ten 23.00’e kadar konuştu!..

Nurcuların “genel idare kurulu değişsin” talebi üzerine Erbakan şunları söyledi: “Bu genel idare kurulu, partiyi bir büyük seçimden başarı ile çıkarmıştır. O halde değiştirilmesine gerek yoktur. Aynen vazifeye devam etmesi uygun olur.”

Genel Başkan Erbakan’ın tavrını açıklamasından sonra Nurcular; “Hiç olmazsa 10 kişilik bir değişiklik partiye canlılık katar” teklifini getirdiler. Bu görüşü ortaya atan Nurcu milletvekilleri; Sabri Özpala, A. Tevfik Paksu, S. Reşat Saruhan, Hüseyin Abbas, Hüsamettin Akmumcu, M. Gündüz Sevilgen “iyi niyetlerini” göstermek için 10 kişilik listeye Korkut Özal’ı da eklemişlerdi.

Burada şu notu da düşmek gerekiyor: Korkut Özal Nakşibendiler arasında Nurcu kanatla ilişkisi en iyi olan kişiydi.

Nurcuların bu isteği reddedildi. Onlar da bu kez, “O zaman biz de ayrı bir liste çıkarırız” diye toplantıyı terk ettiler.

Toplantıyı terk eden milletvekilleri, A. Paksu’nun evinde toplanarak ertesi gün yapılacak kongre için alternatif bir liste hazırladılar. Listede Korkut Özal, Ali Acar gibi Nakşibendiler de vardı.

Nurcular, Kadirilerle Nakşibendiler’in Korkut Özal kanadının Genel Sekreter Oğuzhan Asiltürk’ü saf dışı etmek için ikinci bir liste hazırladıkları sözleri kongrede gergin bir hava yarattı. İkinci liste ortaya çıkınca Oğuzhan Asiltürk kürsüye fırladı: “İkinci liste çıkarmak partiyi parçalamaktır. İkinci liste çıkarmak davaya ihanettir” diyordu.

Nurcuların Oğuzhan Asiltürk’ü hedef almalarının nedeni şuydu: Asiltürk gençliğinde Said-i Nursi’nin Risale-i Nur’larını okumuştu ve Nurculara büyük sempati duyuyordu. Ancak MSP’ye girince ve İçişleri Bakanı olunca Nurcularla arası açılmıştı. Nurculara göre Asiltürk, “Dönekti!”

Kongrede Kadirilere yakın olduğu söylenen Kadir Mısırlıoğlu gibi “İslam’cı yazarlar” da Erbakan’ı eleştiren konuşmalar yaptılar.

Nurcu Hüseyin Abbas, ikinci liste hazırlamanın partiyi bölmekle ve davaya ihanetle alâkası olmadığını, bunun bir hizmet yarışı olduğunu söyledi.

Seçimlere gidildi. Muhalefet kaybetmişti. Ancak Erbakan’ı ve arkadaşlarını şaşırtacak kadar da oy almışlardı. Ayrıca Erbakan’ın yakınları Fehim Adak ile Abdülkerim Doğru da genel idare kuruluna seçilememişlerdi. Bu çatışma sonucu Korkut Özal da genel idare kuruluna seçilemedi.

Kongreden bir gün sonra MSP’nin il, ilçe teşkilatlarının önde gelenleri Dışkapı’daki YIBA Çarşısı’nın düğün salonunda bir araya geldiler. Erbakan burada yaptığı konuşmada, ikinci listeyi hazırlayanları “ambarları kemiren farelere” benzetiyor ve kendisine “kayıtsız şartsız itaat edilmesini” istiyordu.

İkinci büyük kongreden sonra yapılan genel idare kurulu toplantısında parti tüzüğüne göre beş kişilik kontenjan belirlenecekti. Kongre öncesi şu kişiler tespit edilmişti: Hüsamettin Akmumcu, Hüseyin Abbas, Haşan Aksay, Recai Kutan, Zühtü Öğün.

Ancak bu listeden ikinci listeyi çıkartanlardan Nurcu Hüsamettin Akmumcu ile Hüseyin Abbas kontenjan üyeliğinden de çıkarılacaktı. Bunun üzerine; “Nurcular partiyi terk edecek” sözleri kulislerde dolaşmaya başladı.

Bu sözlerin çıkmasının bir nedeni ikinci kongre ve sonrasındaki gelişmelerdi. Ayrıca Hüsamettin Akmumcu’nun hemşerisi Sadettin Bilgiç, AP’den ayrılarak DP’yi kurmuştu ve partinin lideriydi. Nurcular DP’ye gidebilir miydi?

Hüsamettin Akmumcu bu soruları, “Bırakıp gitmek ne demek. Biz ev sahibiyiz” diye yanıtlıyordu.

Akmumcu’nun sözlerinde haklılık payı vardı. MNP’nin üç milletvekilinden ikisi Nurcu’ydu. MSP’yi ise avukat Süleyman Arif Emre’nin bürosunda Akmumcu, Abbas ve Erbakan kurmuşlardı. Her iki partinin temelinde de Nurcuların büyük katkısı vardı.

Nurcular partiden kopmamakta ısrar ediyorlardı. Ancak partideki çatışma her geçen gün büyüyerek sürüyordu.

Kongreden sonra bir kapışma da MSP’nin grup Başkanvekillerinin seçilmesinde yaşandı.

3 Aralık 1974 tarihinde toplanan MSP Meclis Grubu Grup Başkanvekilleri’ni seçecekti. Nurcular Başkanvekilliği görevini sürdüren Fehmi Cumalıoğlu’nu ve diğer Başkanvekili Haşan Aksay’ı istemiyorlardı. Aksay’ın yerine Gündüz Sevilgen’i aday göstermek istiyorlardı. Diğer aday S. Arif Emre konusunda herkes mutabıktı.

Sözü yine Erbakan aldı ve uzun uzun anlatmaya başladı. Sonunda sözü grup başkanvekillerinin seçilmesine getirdi:

“Süleyman Arif Emre’nin hukuki bilgisi, parlamento tecrübesi var. Konuşma üslubu ve ağırbaşlılığı bu vazife için çok uygun. Ancak çok ağır hareket ediyor, meselelerin üzerine süratle gitmiyor, dinamik ve cevval değil. Fakat bu görevi layıkı ile yerine getirir.” Erbakan, Haşan Aksay hakkında ise, “Sempatik, güleryüzlü. Ancak biraz dağınık çalışıyor. Randevularına zamanında gelmiyor. Verilen işi zamanında yetiştiremiyor. İlgi çekici konuşmasına rağmen sonunda ne dediği kolay kolay anlaşılamıyor” diyordu. Nurcuların adayı Gündüz Sevilgen içinse şunları söylüyordu: “Sayın Sevilgen CHP’ye karşı çok acımasızca muhalif oldu. İkinci kongrede cereyan eden hadiseler dolayısıyla Sayın Sevilgen’in böylesine önemli bir vazifeye getirilmesi teşkilatta birçok yorumlara sebep olur, parti idaresindeki zaafa hamledilir.”

Erbakan sözünün sonunu, gruptan üç aylık bir süre isteği ile bitiriyordu. Bu süre boyunca istediği gibi hareket edecekti. Daha sonra bir değerlendirme yapılacak, eğer partide olumlu bir gelişme olmamışsa Erbakan her konuda grup kararına göre hareket edecekti.

Üç aylık süre Erbakan’a verildi. Erbakan ilk iş olarak grup başkanvekilliklerine S. Arif Emre ile Haşan Aksay’ı seçti. Nurcular bir kez daha oyuna gelmişti.

Faize Onay

CHP-MSP Koalisyon hükümeti yıkıldıktan sonra Türkiye’de uzun süreli bir hükümet bunalımı daha yaşandı. Sadi Irmak Hükümeti de Meclis’ten güvenoyu alamayınca 31 Mart 1975 tarihinde AP-MSP-MHP-CGP’yi DP’den ayrılan, başta Sadettin Bilgiç olmak üzere 9 bağımsız milletvekilinin de desteklenmesi ile 1. Milliyetçi Cephe (MC) kuruldu. Koalisyonun kurulmasında “Türk-İslam Sentezi” ideologlarının bulunduğu Aydınlar Ocağı başrolü oynamıştı. Erbakan yine başbakan yardımcısı olmuştu.

1. MC kurulurken Demirel uzun uzun düşünmüştü; sonunda kararını vermişti. Planı şuydu: “Bu cepheyi kurarak 1973 seçimlerinde bölünen oylarımı toparlayabilirim. Önce MHP’yi parçalar, tavanın yarısı ile birlikte tabanını toplarım. MHP’nin sokaktaki kadrosunu kullanır, dağa taşa adımı yazdırırım. CGP’yi safıma kalar, 500 bin oyunu alırım. MSP’yi hükümet sorumluluğuna ortak eder, bana hücum etmemesini sağlar ve bu şekilde oy bölünmesini önlerim.”

Demirel’in planı sadece bu muydu? Hayır.

Milliyetçi Cephe ortaklığı kolay olmadı. Aralarında çıkar çatışmaları olan sağ partiler sadece tek amaç için bir araya geldiler: “Komünizm tehlikesi!” Oysa o günlerde nispeten yumuşak bir siyasi ortam vardı. Üstelik 12 Mart cuntası sonrası devrimci örgütler büyük tahribata uğrayıp dağılmışlardı. Bu nedenle, “komünizm tehlikesi” inandırıcı değildi. İşte tam o sıralarda Demirel hergün televizyon ekranında “komünizm tehlikesinden” bahsetmeye başladı. Ne tesadüf! Aynı günlerde MHP’liler tam 8 sol görüşlü kişiyi öldürdüler! Birden şiddet yurt sathına yayıldı! Silahlar, bombalar patlamaya başladı. Sonuçta 1. MC kuruldu...

Erbakan’ın, Odalar Birliği Başkanlığı’ndan polis zoruyla dışarı atılıp, AP’den de veto edildiği günden sonra Demirel hakkında neler söylediği biliniyor.

MSP Genel Sekreteri Oğuzhan Asiltürk Genel Başkanı’ndan hiç de aşağı kalmıyordu. 1973 seçimlerinden önce radyoda 13 Ekim günü yaptığı konuşmada bakın ne diyordu:

“AP liberal, renksiz zihniyetin partisidir. Özü sömürücüdür. Asıl aşırı, asıl gerici AP’dir.”

Partinin ilk genel başkanı Süleyman Arif Emre, 10 Ekim 1973 günü Yozgat’ta halka hitap ederken bakın ne demişti: “En zayıf koalisyon Demirel iktidarından iyidir!”

1. MC kurulmadan önce MSP’Iilerle AP’liler Meclis’te birbirleri hakkında olmadık sözler sarf ediyorlardı. MSP’liler “Allah belanızı versin” diye bağırırken; AP’liler “Din pazarlamacıları”, “Yeşil komünistler” diye yanıt veriyorlardı.

Hepsi unutuldu. Demirel ile Erbakan koalisyon protokolünü imzalayıp öpüştüler.

1. MC çalışmaya başladı. “Faizci AP” faizlerin yüzde 30’dan yüzde 75’e çıkarılması teklifini bakanlar kuruluna getirdi. “Faize karşı” Erbakan ile MSP’li bakanlar teklifi kabul edip kararnamenin altına imzayı attılar...

1. MC’nin Protokol Metni

AP, MSP, CGP ve MHP arasında imzalanan koalisyon protokolü 31 Mart 1975 tarihinde imzalandı ve aynı gün basına açıklandı.

19 sayfadan oluşan protokol metni şöyle başlıyordu:

“Memleketimizin içinde bulunduğu ve git gide ağırlaşan iç ve dış şartları göz önünde tutan Adalet Partisi, Milli Selamet Partisi, Cumhuriyetçi Güven Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi aşağıdaki temel hedefler ve görüşler etrafında bir koalisyon hükümeti kurarak beraberce çalışmaya karar vermişlerdir;

(...)

•Türk milliyetçiliği ilham kaynağımızdır.

•Milli ve manevi değerlere bağlı ve saygılıyız.

•Hür demokratik rejimi, insan haysiyetine uygun yegane idare şekli sayıyoruz.

•Türkiye’nin en kısa zamanda gelişmiş ve sanayileşmiş bir ülke haline getirilmesi, temel hedefimizdir.

•Kurulacak hükümet milliyetçi; hızlı kalkınmayı, sosyal adalet ve sosyal güvenliği sağlayıcı; iç barışı, huzur ve güveni kısa zamanda tesis etmeyi hedef bilen ve milli savunma gücümüzü hızla geliştirmeye kararlı bir politikayı esas alacaktır.”

Ahlâk dersleri CHP-MSP koalisyon hükümetinde ilk ve ortaöğrenim programına alınmıştı. Bu koalisyon hükümeti ise ahlâk dersini kimin vereceğini belirliyordu: “Ahlak dersleri gayesine uygun ve milli ahlâk esaslarına göre düzenlenecek ve bu dersleri öncelikle, ilahiyat fakültesi, yüksek İslam enstitüsü ve İmam Hatip okulları mezunları okutacaktır.”

1. MC hükümetinin Milli Eğitim politikasına birkaç örnek daha sıralayalım:

• İl ve ilçelerde binaları tamamlanmış İmam Hatip okulları hemen öğrenime açılacak.

• Müfredat programlarının milli kültürümüze uymayan kısımları değiştirilecek.

• Türkçemizin iki ayrı dil haline gelmesine yol açan aşırılıklardan ve ilim dışı zorlamalardan kaçınılacaktır.

Komünizmle mücadele ise protokol metninin tüm sayfalarına yansımıştı.

Koalisyon hükümetinin ekonomi programı ise şöyleydi: “Türkiye’nin, hür ve demokratik rejim içinde, planlı, dengeli, sosyal adalet ve sosyal güvenliğe gerekli önemi veren hür teşebbüse, mülkiyet hakkına ve meşru kazanca saygılı bir ekonomik sistemle kalkınması sağlanacaktır.”

“Ağır sanayi hamlesi” de hükümet koalisyon metninde yer almamazlık edemezdi: “Sanayii, temel üretim mallan üreten ve bu meyanda bilhassa milli harp sanayi kurulmasına imkân verecek bir yapıda sağlanacaktır.”

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kıbrıs’a asker çıkarmasına sert tepki gösteren ABD, Türkiye’ye ambargo uyguluyordu. Bu nedenle koalisyon protokolünde en fazla yer ayrılan bir başka konu ABD ile ilişkiler oluyordu. ABD Kongresi’nin ambargo kararını hemen kaldırması isteniyordu. Yoksa, “mevcut ilişkiler yeni şartlara göre yeniden belirlenecekti.”

AET ile işbirliğinin “milli yararlarımıza uygun” bir şekilde yürütülmesine çalışılacaktı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Milli Selamet Partisi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 29 Tem 2012, 05:05

MSP’den İlk İstifa

1. MC hükümeti MSP’ye “uğursuz” gelmişti! Muş Milletvekili Ahmet Hamdi Çelebi, “MSP yobazların eline geçiyor” diyerek partisinden ayrılıp CHP’ye geçti.

İstifa haberi üzerine Erbakan; Korkut Özal, Fehim Adak gibi partinin ağır toplarını Çelebi’yi vazgeçirmesi için ricaya gönderdi. Ancak Çelebi kararından vazgeçmedi. MSP’nin Meclis’teki sandalye sayısı bir eksilmişti.

Çelebi’nin parti değiştirmesi ile Meclis’te milletvekili pazarlıkları da başlamıştı. MSP geri durur mu? Bitlis bağımsız Milletvekili Muhiyettin Mutlu ile Erzurum bağımsız Milletvekili Şeyh Sait’in torunu Fuat Fırat’ı transfer ediverdiler.

Aradan bir zaman geçti, Sivas Milletvekili emekli Albay İhsan Karaçam ile Zonguldak milletvekili Zeki Okur MSP’den ayrıldılar. Bu milletvekili transferlerinden MSP zararlı çıkmıştı. Sonuçta bir sandalyesi eksilmişti.

İstifa olaylarını farklı yorumlayanlar vardı. Ancak MSP’li bir il başkanının sözleri çok ilgi çekiciydi:


“Bu yeni genel merkez bize uğursuz geldi. Baksanıza sağında solunda hep içki içilen yerler var!”

MSP Temmuz ayında genel merkezini Karanfil Sokak’a taşımıştı. Parti büyük bir genel merkeze kavuşmuştu, ancak içkili lokantaların bulunduğu Karanfil Sokak MSP’ye “uğursuz” gelmişti!

Partilıler, yeni genel merkezin “uğursuz” olduğuna üç ay sonra daha da inanacaklardı...

Bize Para Getirecek Biri Lazım

MSP’nin Haziran ayından beri genel idare kurulu toplantılarının baş konusu 12 Ekim 1975’te yapılacak seçimdi. 54 senatörlük ile 6 milletvekilliği için seçim yapılacaktı.

Koalisyon hükümeti partilerince daha önce seçimlerde ittifak yapmak konusunda girişimler yapılmıştı. Hattâ bir metin bile hazırlanmıştı. Ancak AP ve MSP seçim ittifakına karşı çıktılar. 1. MC’yi oluşturan partiler seçimlere ittifaksız gireceklerdi.

MSP’nin 30 Haziran’da yaptığı genel idare kurulu toplantısında yöneticiler, partinin seçimlerine güçlü girmesi için parasal kaynaklara ihtiyaç olduğunu dile getirdiler. Erbakan; Oğuzhan Asiltürk, Ali Oğuz ve Yasin Hatipoğlu’ndan Almanya’ya giderek Türk işçilerinden para toplama işini organize etmelerini istedi. Erbakan’a göre bu seçimlerde Almanya’dan bin araçlık bir konvoy MSP için çalışmak üzere Türkiye’ye gelecekti.

Para işi halledildikten sonra sıra geldi, aday bulmaya. MSP’de adayların nasıl tespit edildiğini MSP Milletvekili M. Gündüz Sevilgen şöyle anlatıyor:

“Nihayet aday tespit günü geldi çattı. 3 Eyül 1975 günü bu maksatla genel idare kurulu toplandı. Seçim şansı olmayan iller için aday temini güç oluyordu. Ama az da olsa seçim şansı olan iller için talipler çoktu. Urfa böyle illerden biri idi. Daha evvel teşkilat ve Genel Başkan bir şahsa söz vermişler; o kişi gidip Urfa’da karargâh kurmuş, çalışmaya başlamış. Sonradan ortaya yeni bir isim çıkmıştı. Bu son çıkan kişi epeyce zengin biriydi. Partiye önemli miktarda maddi yardım yapacağını söylemişti. Bu sefer Genel Başkan evvelce verdiği sözden caymış, ille bu yeni çıkan kişiyi birinci sıraya koymaya gayret ediyordu. Evvelce kendine söz verilen kişi MSP fikriyatına daha uygun bir kişi olduğundan ve kendisine söz de verilmiş bulunulduğundan bazı arkadaşlar bu isim üzerinde duruyorlar ve onun birinci sırada aday olmasını istiyorlardı. Genel Başkan fikrini şöyle ortaya koyuyordu: ‘Bize şimdi hem rey getirecek ve hem de maddi yardım edecek kimse lazımdır’. Ve ilave ediyordu: ‘Evvelce kendisine söz verilen kişi maddi yardımda bulunamaz.’ Bütün ısrarlara rağmen maddi yardım yapacak kişi Urfa’da birinci sıradan aday yapıldı.”

Ordu İle Flört

Bir başka sorun da Ankara adayları konusunda çıkacaktı. Erbakan Ankara listesinin başına üç emekli generali koymuştu. Partilıler üç emekli generalin arka arkaya sıralanmasını eleştiriyorlardı. Erbakan eleştirileri kısa yanıtlıyordu: “Bizim bazı çevrelere hoş görünmemiz lazım. Bu nedenle bu kişilerin aday olması gerekiyor.”

Erbakan askerlerle ilişkiyi hep sıcak tutmak isteyecekti. Seçimlerden hemen sonra MSP Genel Merkezi’nde bir halkla ilişkiler bürosu kurdurup, başına da yine üç emekli generali oturtacaktı. Partinin idare amiri de emekli bir albaydı!..

MSP, bu seçimden kaç senatör çıkaracaktı? Erbakan Milli Gazete’ye demeç veriyordu: “54 senatörlüğün 27’si bizim!”

O günlerde televizyon yaygın değil. Partiler radyodan propaganda yapıyordu.

30 Eylül’den başlayarak, 11 Ekim’e kadar MSP her gün radyoda konuşma olanağı buldu. Parti adına ilk konuşmacı Erbakan’dı: “Bu seçimler sadece 54 senatörün değişmesi ve Millet Meclisi’ne 6 yeni milletvekilinin gelmesinden ibaret değildir. Milletimiz başına kendisini idare etmek üzere hangi zihniyeti getirmek istediğine karar verecektir.”

Erbakan konuşmasında ağırlığı imam-hatip okullarına ayırmıştı: “101 imam-hatip okulu açtık. Bu yıl binası biten 34 imam hatip okulunu daha açtırmaya çalışıyoruz.

Yüksek İslam enstitülerinin talebe sayısını artırıyoruz. Bu kıymetli ilim yuvalarını akademi haline getirmeye çalışıyoruz. Geçen yıl beş bin imam, müezzin ve Kur’an kursu kadrosu dağıttık. Bu yıl bir o kadar daha kadro vereceğiz.”

1 Ekim’deki konuşmacı MSP Genel Başkan Yardımcısı Recai Kutan’dı. Kutan, Milli Görüşü şöyle anlatıyordu:

“Bu görüşte israf yoktur. ‘Milli Görüş’ faizci sisteme kesinlikle karşıdır. Vergi sadece mali gücü olandan alınacaktır. ‘Milli Görüş’ bakanların yanlış ve sakat tatbikatını da ıslah edecektir. ‘Milli Görüş’ bugüne kadar alışıla gelmişlerden tamamen farklı bir yatırım modeli teklif etmektedir. ‘Milli Görüş’ bin yıldan beri büyük milletimizin tatbik ettiği, yaşadığı görüştür. Dedelerimizin içinde bir tek solcu, bir tek liberal yoktu ve hepsi de Milli Görüş sahibi idi.” Erbakan konuşmasında AP’ye hiç çatmıyordu artık. Ne de olsa koalisyon ortağıydı.

Diğer konuşmacılardan; A. Remzi Hatib “Milli Harp Sanayii”; Kasım Savaş bir tek sendika sözcüğü kullanmadan işçi halkları; emekli General A. Cemal Özkan “dış mihraklar”; Fehmi Cumalıoğlu, Lütfü Doğan, Korkut Özal ülke sorunları hakkında konuştular. İçişleri Bakanı Oğuzhan Asiltürk ise Türkiye’nin dış politikası hakkında konuşurken en renkli konuşmayı Bursa milletvekili adayı avukat İsmail Hakkı Hatipoğlu yapıyordu:

“Kuşadası’nda çıplaklar kampı inşa etmek için 1973 yılı bütçesinden ayrılan para 1.5 milyon liradır. Bu para fakir çocukların tamamının bir yıllık kitap, defter masrafını karşılar. İstanbul’da bir opera binası varken devlet, Taksim Meydanı’na yenisini inşa etmek için 220 milyon lira harcamıştır. Opera seyretmek için gidenlerin sayısı bin kişiyi geçmez. Bu para ile en az 250 bin köyün ilkokul ihtiyacı karşılanır. Her yıl bu binanın masraflarını karşılamak üzere bütçeye 25 milyon lira konur. Bununla her sene 500 köyün ilkokulu yapılır.

“Side’de turistlerin kumarlarını rahat oynayabilmeleri, içkilerini denizi seyrederek içebilmeleri için yapılacak olan tesise ayrılan para 5 milyon 490 bindir. Burası için yılda sarf edilecek olan meblağa bütün Türkiye’deki fakir talebelerin bedava yatıp kalkacakları yurt binaları yapılır.

Avrupalı artistler Türkiye’ye geldiklerinde onları karşılamak, ağırlamak üzere bütçeye konan para 18 milyon 327 bin liradır. Bu para ile fakir talebelerin parasız yemek yiyebilecekleri 200’den fazla aşevi yapılabilir.”

Avukat Hatipoğlu hesabı nasıl yaptı bilmiyoruz, ancak israf israf dediklerinin; opera binaları, turizm yatırımları olduğu ortaya çıkmıştı!..

Son konuşmayı yine Genel Başkan Erbakan yaptı. Erbakan, ara seçimi genel seçim havasına sokmuştu. Radyodan şöyle sesleniyordu:

“Ey tarihin en büyük ve en şerefli milleti. Yarın artık bütün vebal senin omuzların üzerindedir. Vereceğin oylarla ya sonu ahlâk çöküntüsü, pahalılık, sömürü, huzursuzluk yolunu seçmiş olacaksın ve yahut da hemen bir pehlivan gibi ayağa kalkıp şahlanıp Yeniden Büyük Türkiye’yi kuracaksın. Sen tarih boyunca zaferden zafere koştun. Yarın büyük zafer seni bekliyor. Göreyim seni. Haklı yolu seç. Allah yarın milletimize Selamet’in büyük zaferini nasip etsin inşallah.”

Erbakan’ın zafer dediği 54 senatörlükten 27’sini almaktı. Olmadı, sadece 2 senatör çıkarabildi.

Olmayan bir başka istek daha vardı: Yurtdışından bir araba yerine sadece 36 otomobil gelmişti.

Erbakan Raporu

Erbakan, 1. MC hükümetinde Başbakan’ın bir numaralı yardımcısıydı. Erbakan’ın bir özelliğini artık bakanlar kurulu üyeleri gibi bürokratlar da öğrenmişlerdi: Erbakan, randevularına mutlaka geç gelirdi. Erbakan’ın tam saatinde geldiği bir Bakanlar Kurulu Toplantısı olmamıştı.

Erbakan’ın bir diğer özelliği ise cuma öğleden sonraları “haleti - ruhiyesi”nin çok iyi olmasıydı. Özel kalem müdürleri kararnameleri imzalatabilmek için cuma öğle sonlarını iple çekerlerdi.

Cuma öğleden sonralarının Erbakan için eşref saati olmasının nedeni cuma namazlarıydı. Erbakan cuma namazını kıldıktan sonraki birkaç saat içinde çevresindekilere çok iyi davranıyor, güleç yüzlü oluyordu.

Ancak 1975 Ağustos’unun son cuma günü canı çok sıkkındı. Sanayi Bakanlığı’ndan bir bürokrat, bakanlıkla ilgili rapor hazırlayıp Başbakan Demirel’e sunmuştu. Hazırlanan rapor, Sanayi Bakanlığınca, elektronik motor ve aktarma organları konusunda kurulması planlanan şirketlere ilişkindi. Erbakan, MSP’li Sanayi Bakanı Abdülkerim Doğru’ya Testaş, Matsan, Tatsan, Tümosan ve Timsan adları altında beş büyük şirket kurulması talimatını vermişti.

Rapora göre Başbakan Yardımcısı Erbakan bu beş şirketi MSP’nin malvarlığı haline getirmek istiyordu!

İşte rapordan birkaç alıntı:

“Yüksek Planlama Kurulu’na sunulan 5 yatırımın halen ciddi mahiyette fizibiliteleri mevcut değildir. Bu, gayriciddi bir tutumdur.

Sermaye kompozisyonunda dikkati çeken bir husus, Şekerbank ile Türkiye Vakıflar Bankası’nın ortaklıklarıdır. Her iki banka da koalisyonun MSP’li bakanlara verilen bakanlıklarına bağlı olup bünye ve bankacılık yönünden zayıf bankalardır. İş Bankası, Akbank, Yapı Kredi Bankası gibi özel sektörün güçlü bankaları hiç düşünülmemiş; yine Emlak ve Kredi Bankası, Ziraat Bankası, Etibank gibi güçlü yüksek sermayeye sahip kamu bankaları da düşünülmemiştir. Şekerbank ve Vakıflar Bankası söylediğimiz özelliklerinden dolayı seçilmişlerdir.

Sermaye kompozisyonunda dikkati çeken bir husus da hiç Hazine ortaklığının olmamasıdır. Halbuki tüm KİT’lerde Hazine’nin payı dikkati çekecek oranda bulunmaktadır. Hazine katkısının olmamasının nedeni, Maliye Bakanlığı temsilcisinin müdahalelerinden kaçınma düşüncesidir. Öte yandan sermayenin finansmanı ile yatırımın finansmanı meselesinde dikkati çeken bir diğer husus da kamu kaynaklarının zorlanmasıdır.”

Rapor, hükümetçe, “Aklı evvel MSP’lilerin devlet eliyle bir an önce sermaye birikimi sağlama çabalarını belgelemektedir” şeklinde değerlendiriliyordu.

Kimbilir, bu şirketler zinciri planını, belki de yine Nakşibendi Şeyhi Mehmet Zahid Kotku hazırlamıştı.

İmam-Hatiplılere Harp Okulu Projesinin Sahibi MSP’liler

Erbakan’ın özelliklerinden biri de dinlenmeden saatlerce konuşmaktı. Erbakan partinin genel idare toplantılarında, grup toplantılarında, basın toplantılarında, miting meydanlarında nerede bir mikrofon görse dayanamıyor saatlerce konuşuyordu.

Erbakan’ın gevezeliğinden partilıler bıkmışlardı. Konya Milletvekili Şener Battal bir gün, “Yahu Hoca’ya bir ikaz edilse, çok konuşmasa. Konya’da kendisine İsmail Dümbüllü diye ad takmışlar” diyordu. Erbakan’ın gevezeliği bazen partisine zarar veriyor ama doğrusu Türkiye’nin lehine oluyordu.

926 sayılı Askeri Personel Kanunu’nun bazı maddelerini değiştirmek için Meclis Adalet Komisyonu’na bir tasarı gelir. Tasarı komisyonda görüşülürken bazı MSP ve AP milletvekilleri Harp Okulu’na alınacak öğrencilerle ilgili bir maddede değişiklik isterler.

Harp okullarında, askeri liseler ile sivil liselerin fen kolunu iyi derece ile bitirmiş öğrenciler almıyordu. İstenen değişiklik ise şöyleydi: “Harp Okullarına askeri lise mezunları ile lise ve dengi okulların mezunlarından, yapılacak imtihanı kazananlar alınır.” Lise ve dengi okullardan kast edilen İmam-Hatip liseleriydi. İmam Hatip lisesi diye yazmamaları olayın hemen öğrenilmesini istememeleriydi.

Bundan sonraki gelişmeleri MSP Milletvekili M. Gündüz Sevilgen’den öğrenelim:

“Kanun sessiz sakin görüşülecek ve mesele hallolacaktı. Ama Necmettin Erbakan’ın dili durur muydu? Nereden duydu ise duymuş bunu. Trabzon’da yapılan bir parti toplantısında İmam Hatip okulu mezunlarının da harp okullarına girmesini sağladık diye esip yağdı. Daha kanunun çıktığı yok, olmuş yok, olan yok. Ama sanki olmuş gibi anlatıyor. Bu sözleri bazı çevrelerde reaksiyona neden oldu. İki gün sonra kanun Meclis’te görüşülürken zamanın Milli Savunma Bakanı Ferit Melen’in müdahalesi ile madde değiştirilip eski hale getirildi.”

Aynı oyun yıllar sonra yine tekrarlanacak ve yine başarısızlıkla sonuçlanacaktı.

Nurcular Görevlerinden Ayrılıyor

MSP’nin Üçüncü Büyük Kongresi bir önceki kongrenin tekrarı biçiminde geçti. Nakşibendiler ile Nurcular bir kez daha kapıştılar.

Kongre 24 Ekim 1976 tarihinde yapılacaktı. Genel idare kurulunun kimlerden oluşacağı tartışmaları yine son güne bırakıldı. Erbakan genel idare kurulunda yine bir değişiklik istemiyordu. Eğer değişiklik düşünen kişiler varsa tekliflerini Erbakan’la yapacakları yüz yüze görüşmelerde dile getireceklerdi. Sonuçta Erbakan listeyi kendisi hazırlayacaktı.

Yine anlaşma olmadı; Nurcular ayrı bir liste çıkardılar. Bu arada kongre salonunda üçüncü bir listenin daha dolaştığı gözlendi. İsmail Müftüoğlu da ayrı liste hazırlamıştı. Ancak Müftüoğlu adının Erbakan’ın hazırladığı listede olduğunu görünce listesini hemen çekti.

Erbakan, Nurcuların önde gelen isimlerinden A. Tevfik Paksu’yu da listesine dahil etmişti. Nurcuları küstürmek istemiyordu. Zaten bu nedenle A. Tevfik Paksu’yu Çalışma Bakanlığı’na getirmişti. Ancak Erbakan’ın oyunu bu kongrede bozuldu.

Kongreyi “Hoca’nın listesi” kazandı. Nurcular itiraz ettiler. Kongrede bulunmayan delegelerin kartları başka şahıslara verilmişti. Halen devlet memuru olan ve delege olarak gösterilen kişilere oy kullandırılmıştı. Bunların bazıları genel idare kuruluna girmişti.

Erbakan itirazları dinlemedi bile. Bunun üzerine 26 Ekim günü A. Tevfik Paksu Çalışma Bakanlığı ve genel idare kurulu üyeliğinden istifa etti. Paksu’dan sonra yine Nurcuların önde gelen isimlerinden Rasim Hancıoğlu TBMM Başkanvekilliği’nden ayrıldı.

Nakşi-Nurcu kavgası kıyasıya sürüyordu.

Nurcular Şeyhlerden Oluşan Hakem Kurulu İstiyor

MSP’nin Üçüncü Büyük Kongresi’nden sonra 16 Nurcu milletvekili isyan bayrağını açtı. A. Tevfik Paksu ve Rasim Hancıoğlu’nun istifalarından sonra 16 milletvekili partinin Meclis grup toplantılarına gitmiyordu.

Sonunda 16 Ocak günü A. Tevfik Paksu, Hüsamettin Akmumcu, Reşat Saruhan, Ali Acar, Ahmet Akçael, Vahdettin Karaçorlu, Rasim Hancıoğlu, Cemal Cebeci, M. Hulusi Özkul, Yahya Akdağ,

H. Cahit Koçkar, Sabri Dörtkol ve Hüseyin Abbas imzaları ile bir metin hazırladılar. Erbakan’a verilen metin şöyleydi:

“Her halimizle hadimi olduğumuz haklı davamızda kabil-i telif olmayan hususları üzülerek müşahade etmiş bulunuyoruz. Şöyle ki;


1. En mühim meselelerde dahi usulüne uygun istişare etmediniz.

2. Halisane ikazlarımıza aldırmadınız.

3. Davamıza samimiyetle bağlı kardeşlerimiz arasında meşrep farkı gözeterek cemaat taassubu ile iftiraklara sebebiyet verdiniz.

4. Her işinizde sizi metheden bir kısım insanların etrafınızda toplanmasına ve şaibeli menfaatperestlerin mühim mevkilere gelmesine müsait bulundunuz. Emaneti ehline vermediniz.

5. Muhtelif beyanlarınızla efkârı ammede davamızın hafife alınmasına vesile oldunuz.

6. Fikriyatımızın hakimiyetine medar olacak ilmi çalışmalar yerine, politikanın süfli usullerine tevessül ettiniz.

7. Nihayet “Maslahat icabıdır diyerek” Mümin yalan söylemez düsturunu da ihlal ettiniz.

Bu şerait altında kendimizi ve muhatabımızı vebalden vikaye arzusu ile sizi ve ekibinizi desteklemeye devam etmeyeceğiz.

8. Ancak, “ihtilaflarınızı Kur’an ve sünnet ile hallediniz” emrine ittiba-en bütün ihtilaf ve meselelerimizi neticeye bağlayacak bir usulün tatbikini yegâne çare olarak görmekteyiz.”

Aynı gün MSP Meclis grup odasına Erbakan çağrılarak metin okundu. Metni dikkatle dinleyen Erbakan tane tane konuşmaya başladı:

“Zikredilenlerden biri hariç diğerlerine katılıyorum. Evet büyük hatalar işlemiş olabiliriz. Ama bu acemiliğimize ve devlet tecrübelerimizin azlığına verilmelidir. İştirak etmediğim husus; yedinci maddedeki yalan söylediğimi zannettiğiniz hususlar, mensuplarımıza hedef göstermek, ümit vermek ve temennide bulunmak maksadıyla söylenmiş sözlerdir.”

Bu sözler üzerine Nurcu milletvekilleri Erbakan’a bir öneride bulundular. İhtilaflı konular için tarafların hakem tayin etmeleri isteniyordu. Hakemlerin huzurunda sorunlar tartışılacaktı. Hakemlerin vereceği kararlara iki taraf da kayıtsız şartsız uyacaktı. Hakemler ise daha önce “fetva veren makamlarda” oturan kişilerden seçilecekti. Nurcular MSP’nin yönetimindeki Nakşibendi ağırlığından rahatsız olmuşlardı. Bu nedenle Genel Başkan Erbakan’ın üzerinde din bilginlerinden, şeyhlerden oluşan bir hakem kurulu istiyorlardı.

Erbakan metni ve öneriyi dinledikten sonra, “Bu hususu bir de arkadaşlarıma konuşayım” diye izin istedi.

Aradan uzun bir zaman geçti ama Erbakan’dan ses çıkmadı. Erbakan’ın yanıt vermemesinin nedeni, Meclis’te erken seçim tartışmaları yapılmasıydı. Her an erken seçim kararı çıkabilirdi. Eh seçim döneminde de bu tür konular tartışılmazdı. Erbakan’ın işi rast gitti. Meclis 5 Haziran 1977 tarihinde erken seçim yapmaya karar verdi.

Nurcu milletvekilleri Erbakan’ın bir türlü yanıt vermemesi üzerine, 10 Nisan 1977 tarihinde “seçimlerde aday olmayacaklarını” bildiren bir metin hazırlayıp Genel Başkanlarına gönderdiler.

MNP ve MSP’nin İslam’i çevrelerin ittifakı ile kurulduğu biliniyor. MNP ve MSP’nin kuruluşunda Türkiye’nin en büyük tarikatlarından biri olan Süleymancılar yer almamıştı.

Süleymancılar, MNP ve MSP’ye hep uzak durdular. MNP ve MSP de Süleymancılar’a soğuk baktı. Öyle ki Süleymancılar’a karşı “savaş” açmış Tarsus Müftüsü Süleyman Tekin, İskenderun Müftüsü Zübeyir Koç, Adana Müftüsü Cemalettin Kaplan gibi isimleri MSP’den milletvekili adayı gösterdiler.

Nurcuların ise sadece “Yazıcılar” grubu MNP ve MSP’ye destek vermişti. Onlar da 1977 seçimlerine girerken desteklerini çekiyorlardı. Nurcuların daha sonra kurdukları “Nizam Partisi” bir tabela partisi olmaktan kurtulamayacaktı.

Ancak Erbakan bazı Nurcular'ı ikna edip MSP listelerine aldı.

Özal Kardeşlerin Gizli Hesabı

1977 yılının daha ilk aylarında MC politikaları çıkmaz bir noktaya gelip, dayanmıştı. Ekonomik bunalım derinleşmiş, tıkanma noktasına ulaşmıştı. Hükümet ekonominin işleyebilmesi, üretimin sürmesi için gerekli olan dış krediyi bulamıyordu. “70 Cent’e muhtaç” olunmuştu. Üstelik Bakanlar Kurulu’nda MSP’liler ile CGP’liler birbirlerinin üzerlerine yürüyecek kadar sert tartışmalar yapıyorlardı. Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu Başkam Halit Narin ile Sanayi Odası Başkanı Sakıp Sabancı AP ve CHP liderleriyle görüşmeler yaptılar. Tercihlerinin erken seçim olduğunu liderlere söylediklerini beyan ettiler. Bu görüşmelerden kısa bir süre sonra AP erken seçim çağrısı yaptı. CHP kabul etti. Ekim 1977’de yapılması gereken seçimler 5 Haziran 1977 tarihine alındı.

MSP seçim propagandası çalışmasına başladı. MSP’nin ajitasyon konusunda yararlandığı bir isim vardı: Turgut Özal.

Turgut Özal adını Türkiye’de herkes biliyor. 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra 1983 yılında Cumhurbaşkanlığı koltuğuna da oturdu.

Turgut Özal, MSP’li Korkut Özal’ın ağabeyiydi. MSP ile ilgisi sadece kardeşi nedeniyle değildi.

1. MC döneminde Başbakan Demirel, Turgut Özal’ı Merkez Bankası’nın başına getirmek istedi. Ancak Başbakan Yardımcısı Erbakan karşı çıktı, istemedi.

İşte Erbakan, 2 yıl önce istemediği Turgut Özal’ı 1977 seçimlerinde İzmir’den milletvekili adayı olarak ilk sıraya koydu.

Turgut Özal’a daha önce de MHP yöneticilerinden senatörlük teklifi gelmiş; “Gel seni İstanbul’dan birinci sıraya koyalım. İstanbul’dan kesin seçilirsin” demişlerdi. Özal seçilme şansı görmediği için MHP’nin teklifini reddetmişti.

Turgut Özal’a 1977 seçimleri için teklif götüren partilerden biri de AP’ydi. Demirel; Seyfi Öztürk ve Nahit Menteşe’yi Turgut Özal’a gönderdi. Özal’a Bursa liste başı teklif edildi. Ancak Turgut Özal, Seyfi Öztürk’e; “Abi çok teşekkür ederim. MSP’ye söz verdim. AP’den milletvekili olmayı çok isterdim, ama şimdi sözümden caymak da olmaz. Hem arada Korkut var” dedi.

Turgut Özal aslında AP’den milletvekili olmayı istiyordu. Fakat kardeşi Korkut ile birlikte Erbakan’ı genel başkanlıktan düşünüp MSP’nin başına geçmek istiyorlardı. Tabiiki bu hesapları o günlerde Erbakan bilmiyordu.

Özal’ın MSP Adına Yaptığı Radyo Konuşması

Turgut Özal MSP’den aday oldu. Seçimler öncesi 27 Mayıs 1977 günü saat 20.50-21.00 arası radyodan MSP adına konuştu:

“Aziz ve muhterem kardeşlerim,

“Uzun yıllar devletimizin bir müessesi olan, beş yıllık kalkınma planları ve yıllık programları hazırlayan Devlet Planlama Teşkilatı’nın başında bulunmuş ve Türkiyemizin kalkınma, gelişme ve sosyal meselelerini iyi bilen bir kişi olarak sizlere hakiki maddi kalkınmadan söz edeceğim.

“Güzel memleketimizin kalkınmasında zaman içinde değişik meselelerle karşılaşmamız tabiidir. Ancak bazı meselelerimiz vardır ki uzun yıllardan beri halledilmemiştir. Gerekli tedbirler alınıp, köklü bir icraat yapılmadığı müddetçe bu meseleler durmaya ve büyümeye devam edecektir.

“Bütün bu konuların halli yanında kalkınma hedefimiz; ikinci sınıf değil birinci sınıf bir ülke ve yeniden büyük Türkiye’dir. Kıbrıs sonrası hadiseler bu meselede “Milli Görüş”ün ne kadar haklı olduğunu göstermiştir. Artık bütün memleket yeniden güçlü, büyük Türkiye hedefini bir hayal değil, arzulanan bir gaye olarak görmektedir.

“Karşılaştığımız meselelerin hallinde en başta hızlı, yaygın ve ağır sanayileşmeden başka bir yol olmadığı açık bir suretle ortadadır. Bu şekilde bir sanayileşme ile işsizliğe, güçsüzlüğe çare bulunabileceği gibi dış ödemeler dengesinin düzeltilmesi de imkân dahiline girecektir. Hedefimiz ilk hamlede çelik, gübre, petrokimya gibi temel maddelerin; motorlar, motorlu araçlar, takım tezgâhları, makineler, elektro-mekanik teçhizat ve fabrikaların ve nihayet memleketi koruyacak her nevi silah, araç, gereç ve teçhizatın ithaline paydos diyerek bunların tamamıyla yerli yapılmasıdır. Böylece gurbet ellerde vatan hasreti çeken yüz binlerce işçi kardeşimizin aileleriyle bu güzel memlekette bir araya gelebilmeleri de imkân dahiline girecektir.

“İşte Milli Selamet Partisi bayrağı altında bütün yurtta başlatılan ağır sanayi hamlesinin gayesi budur.

“Milli Selamet Partisi’nin sanayileşme hamlesinin ana planı, küçük sanayiin küçük sanayi sitelerinde, orta büyüklükteki sanayinin organize sanayi bölgelerinde geliştirilerek bütün yurda yayılması ve ağır sanayi kuruluşlarıyla, bir zincirin üç halkası gibi birbirini tamamlayan bir bütün meydana getirmesidir.

“Sanayi hamlesinin başarılmasında müteşebbislerimizden en iyi şekilde faydalanılması esastır. Türk özel teşebbüsü ağır sanayi hamlemizin yürütülmesinde önemli bir güç kaynağı olacaktır.

“Türkiye’mizde köyden şehire nüfus akışı hızlanmakta, şehirler dengesiz bir şekilde genişlemektedir. Ankara, İstanbul, İzmir gibi büyük şehirlerimizde evinden işine giden dargelirli kardeşlerimiz saatlerini yollarda geçirmektedir. Mesken, trafik ve sosyo-ekonomik meseleler bir çığ gibi büyümektedir. Bir taraftan gecekondular, diğer taraftan lüks konutlar yapılarak dengesizlik bir uçuruma dönüşmektedir. Memleketimizin istikbali genç ailelerimizin en büyük arzusu muhakkak ki kısa zamanda yuvasını huzur içinde kurabileceği bir meskene sahip olmaktır. Şimdiye kadar iktidarda olan büyük partilerce takip edilen yanlış mesken politikası yüzünden genç ailelerin ev sahibi olmaları mümkün değildir.

“Bu durum yeni yetişen nesilleri büyük bir boşluğa itmekte, aile bağlarını zayıflatmakta, anarşi ve huzursuzluğun önemli sebeplerinden biri olmaktadır. Şehirlerimizin bu büyük dertleri dururken ne hazindir ki, büyük şehirlerden oy alan partiler, aldıkları oyları tapulu malları sanarak şehirlerin dertlerini bir kenara bıraktılar ve ellerindeki imkânları oy avcılığı için kullanmayı tercih ettiler. Bu duruma büyük şehirlerimizde oturan kardeşlerimiz her gün yakından şahit olmaktadır. Buna sebep olan partilerin 5 Haziran’da milletimizin hak ettikleri cevabı alacaklarına inanıyorum.

(...)

“Huzur içinde yaşayan bir toplumda üretimin çok artacağı ve memleket ekonomisine olan katkısının faizsiz kredi ile yapılan yardımı kat be kat aşacağı muhakkaktır.

(...)

“Aziz ve muhterem kardeşlerim,

“Tarımda makinalaşma Milli Selamet Partisi’nin iktidarda bulunduğu dönemde hızla gerçekleşmektedir. Son yıllarda görülen bol mahsulün sebeplerinden biri de budur. Milli Selamet Partisi’nin ana gayelerinden biri de tarımda faizsiz kredi tatbikatını yaygınlaştırmaktır. İlk olarak küçük çiftçimizin aile işletmelerine muhtelif tarım kredilerinin faizsiz verilmesi ele alınmıştır. Bir sosyal yardım anlayışı içinde yapılacak bu tatbikatın “sosyal devlet” kavramına tam manasıyla uygun olacağı açıktır.

(...)

“Aziz ve muhterem kardeşlerim,

“Sizlere maddi kalkınmamızın meselelerini ve bunların çözüm yollarını Milli Selamet Partisi’nin “Milli Görüş”ü içinde anlatmaya çalıştım. Maddi kalkınma ve memlekette özlediğimiz huzurun temininin ancak ve ancak manevi kalkınma ile beraber yapılacağına inanıyorum. Uzun yıllar elde ettiğim tecrübeler, memleket içinde ve dışında gördüklerim bende bu kanaati kesin olarak yerleştirmiştir. Birbirini seven, sayan, komşusunu gözeten, herkesin hakkına riayet eden milletlerin yükseldiğine tarihte de şahit oluruz.

“Oy karşılığı hizmet anlayışı bizi hiçbir yere götürmez. Hizmetin karşılıksız olması, oy versin vermesin her vatandaşa aynı şekilde davranılması esastır. Bizim hizmet anlayışımızda karşılık sadece Cenab-ı Hakk’ın rızasını temin etmektir. Memleketin kalkınma meselelerinin çözümünde böyle bir hizmet anlayışı yanında, bu hizmeti yürütecek güçlü kadrolara ihtiyaç vardır. Bu kadroların bilgili ve cesur olduğu kadar imanlı olmaları da lazımdır. Uzun yıllar devlet tecrübem, başarı için inanmanın en önemli şart olduğunu göstermiştir. Bilgili fakat inançsız insanların ne kendilerine ne de memleketlerine hiçbir faydaları yoktur. Bunların faydadan çok zararları olduğu bilinen bir hakikattir.

“Milli Selamet Partisi kadrolarının bugün Türkiye’nin meselelerini en iyi bilen, çok güçlü bir teknik kadro olduğundan hiç kimsenin şüphesi kalmamıştır. Bu kadronun bilgili olduğu kadar imanlı olduğu, Hak yolunda hizmet yaptığı, gene bütün kardeşlerimizin malumlarıdır. “1977 seçimlerinde bu kadronun çok daha güçleneceğine ve Milli Görüş’ün bütün halkımızca benimseneceğine ve destekleneceğine kalpten inanıyoruz.

“5 Haziran 1977 seçimleri sonunda bu memleketin has evlatlarına hizmet kapısını açmasını ve milletimizi doğru yolda hızla yükseltmesini Cenab-ı Hak’tan niyaz ediyorum. Hepinizi hürmet ve muhabbetle selamlarım. Benim aziz ve muhterem kardeşlerim.”

Turgut Özal, “Erbakan Hocamız”, “Faiz haramdır”, “Milli Görüş”, “Ağır Sanayii hamlesi” demiştir ama seçilememiştir.

Milli Selamet Orduları İleri...”

Erbakan seçim stardım daha sonra genel merkez binası olacak Hoşdere’deki seçim karargâhında adayları tanıtırken verdi:

“1 Nisan günü yüz bin kişilik Milli Selamet teşkilat ordusunun izinleri kaldırılmıştır. 4 Nisan günü bütün Milli Selamet ordusuna hazır ol, siperlere gir emri verilmiştir. 10 Nisan günü Halılurrahman Meydanı’nda büyük 4 bin senelik tarihiyle Hakk’ın batıla galip geldiği Urfa’mızın o güzel meydanında Milli Selamet ordularına ileri emri verilmiştir. Bugün bir hafta sonra 17 Nisandır şimdi 500 tane tankla hücum emri veriliyor. Bu manevi harple nereye gideceğiz, ne yapacağız? Allahın izniyle bütün dünyanın gözü önünde Amerika’sından Filipinler’e kadar o büyük manevi muharebede bu sefer ulaşmak istediğimiz husus tepeye bayrağı çekmektedir.”

Erbakan sözlerine devam ediyor:

“1973 seçimlerinde köprü başını tuttuk. 67 ilin pek çoğunda birer ikişer milletvekili çıkarttık. Bu, köprü başıydı. Sene 73 idi ve bu milletin büyük manevi ordusu yeni bir cihadı başlatıp köprü başı tutmuş idi. Şimdi ikinci bir büyük meydan muharebesine giriyoruz. Bu, 5 Haziran meydan muharebesidir. Bu meydan muharebesinde bütün Milli Selamet ordularının hedefi, bayrağı götürüp tepeye dikmektir.

“Bakınız bu bayraklar tepeye dikildiği zaman bu Millet Meclisi’nde asgari 150 milletvekili yapar. Cenab-ı Hakk’ın hâzineleri genişler. Bu muharebe kati muharebedir. Milli Selamet 150 milletvekili çıkardığı zaman her iş bitmiştir. Karşımızdakiler anahtarı getirip teslim edeceklerdir. Duramazlar. Milli Selamet 150 milletvekili çıkardığı zaman 50 milyon şehit vererek neye ulaşmak istiyorsak ona ulaşmış oluruz. Bu aşkla, bu azimle çalışacağız.

“Babalarımız, dedelerimiz bu neticeyi almak için canlarını verdiler. Önümüzdeki 50 günlük bir devrede Milli Selametçiler açlık duydukça, susuzluk duydukça içinden sevinecekler. Cenab-ı Hakkın bir kula en büyük nasiplerinden bir tanesi ona inanç vermesi ve ona inandığı yolda çalışmayı nasip etmesidir. Bir insanın hayatında bahtiyarlık budur. Ve asıl en büyük mükâfat budur. Diğer neticeler mühim değildir. Bir kul için en büyük mükâfat ve nasibin asıl ta kendisi budur. Cenab-ı Hak’ın ona emanet etmiş olduğu; ömür, sıhhat, sağlık, para, bilgi, gençlik... Bütün bunları hak yolda Cenab-ı Hakkın rızası için harcamanın nasip oluşunun kendisi en büyük mükâfattır. Diğer neticelerin hepsi teferruattan ibarettir. Ondan dolayıdır ki, hayatımız boyunca bulamayacağımız bir kıymetli devrin içerisine giriyoruz.”

MSP seçim mitingini Malatya’da yaptı: “Battal Gazi Mitingi.” Erbakan bu ilk mitingin adını neden “Battal Gazi” koyduklarını o gün Malatyalılara şöyle anlatıyordu:

“Bu muhteşem mitinge Battal Gazi Mitingi adını vermemizin bir büyük manası vardır. Bir milli kahraman olan Battal Gazi, Hakkın batılı yenmesinin sembolüdür. Malatyamızda Milli Selamet’in Battal Gazi gibi kılıcını çekip bir manevi nara atarak hodri meydan deyişi elbette tarihi bir hadise olacaktır.”

Otomobil Bagajındaki Temel

Erbakan, seçim mitingleri öncesi gittiği yerlerde mutlaka bir fabrikanın temelini atıyordu: “Adıyaman’da bundan başka bir büyük çimento fabrikası kuruyoruz. Bu çimento fabrikasının müteahhidi şimdi inşaat sahasındadır. Aynı zamanda Adıyaman’da bütün çimento fabrikalarının makine teçhizatını yapma ihtisasına sahip ağır makine fabrikası kuruyoruz. Yarın Adıyaman’da birtakım teknik okullar, mühendislik fabrikaları açılmasına yardımcı olacağız. Adıyaman’da organize sanayi bölgesini kuracağız. Programımızdadır.”
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Milli Selamet Partisi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 29 Tem 2012, 05:05

Erbakan, Kırşehir konuşmasında “100’den fazla fabrikanın temelini” attığını söylüyordu.

Erbakan’ın attığı temellerden birini üzerinden üç yıl geçtikten sonra CHP Erzincan Senatörü Niyazi Ünsal arabasının bagajına koyup Meclis’e getirecekti. Üç yıl önce atılan temele bir çivi bile çakılmamıştı. Burada bir hatırlatma yapmadan geçemeyeceğiz. Erbakan, 70’li yılların büyük bir bölümünde koalisyon ortağı olarak Başbakan Yardımcılığı görevini sürdürdü. Ve hep temel attı. Yıl 1994; Erbakan’ın temel attığı bazı yerlerin son durumu şudur:

•Bingöl ve Kütahya: Emet Çimento Fabrikası sahaları ve üzerindeki yarım kalmış tesisler, Orman İdaresi’ne iade edildi.

•Kahramanmaraş Çimento Fabrikası arazisi ve üzerinde yarım kalmış tesisler. 570 milyon lira bedelle Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi’ne devredildi.

•Bitlis-Adilcevaz Çimento Fabrikası arazisi istimlak yoluyla alındı, ancak 1983’te yatırım faaliyeti durduruldu.

•Kastamonu-Araç ve Manisa-Alaşehir çimento fabrikaları için, arazileri satın alıp inşaat çalışmalarına başlanılmasından bir süre sonra tasfiye kararı verildi.

•Antalya, Kayseri, Tekirdağ ve Muğla-Milas çimento fabrikaları için arazi temin edilemediğinden herhangi bir yatırım yapılamadı.

•Manisa, Şırnak, Mazdağı, Sivas, Konya, Erzurum, Yozgat, Tekirdağ, Trabzon, Kars, Aydın, Urfa azot (gübre) fabrikaları yatırım programından çıkarıldı. Bu fabrikalardan Şırnak, Mazıdağı, Konya ve Yozgat’ta bulunanların sosyal tesisleri kısmen yapılmıştı.

•Yozgat-Akdağmadeni Büyük Döküm Fabrikası, bazı bölümlerinin kaba inşaatlarının tamamlanmasını takiben 1984’te 87 milyon lira bedelle Akdağmadeni Belediye Başkanlığı’na devredildi.

•Kütahya Büyük Pres Fabrikası, bazı sosyal tesislerin tamamlanmasından sonra 1983’te 142 milyon lira bedelle Anadolu Üniversitesi’nde devredildi.

•Afyon-Sandıklı Büyük Dövme Fabrikası, kaba inşaatı kısmen bittikten sonra 87 milyon lira bedelle Sandıklı Belediye Başkanlığına satıldı.

•Kütahya-Gediz Tav Fırınları Fabrikası: Arazi üzerinde herhangi bir yatırım yapılmadan, tapu çıkarılma aşamasında Sümerbank’a devredildi.

•Kahramanmaraş Tav Fırınları Fabrikası: Misafirhane ve lojmanların kaba inşaatları bitince, 1986’da 76 milyon liraya OD-TÜ’ye devredildi.

•Adıyaman Çimento Tesisleri İmal Fabrikası: Müdüriyet binası, lokal ve lojmanlarının kaba inşaatının tamamlanmasının ardından 1985’te malatya İnönü Üniversitesi’ne devredildi.

•Gaziantep Şişe Doldurma Makineleri İmal Fabrikası: Lokal, müdüriyet binası ve bir kısım lojmanların kaba inşaatının bitiminin ardından 1985’te 75 milyon lira bedelle Gaziantep İl Özel İdare Müdürlüğü’ne devredildi.

•Giresun Ambalaj Makineleri Fabrikası: Bir bölümünün kaba inşaatı yapılmıştı. 1983’te 35 milyon lira bedelle eski mal sahiplerine devredildi.

•Kırşehir Kesici Takımlar Fabrikası: 1978’de yatırım programından çıkartıldı.

•Tokat-Artova Kesici Takım İmal Fabrikası: İnşaatları kısmen bitmişti. 1985’te 94 milyon bedelle Tokat İl Özel İdare Müdürlüğü’ne devredildi.

•Gümüşhane-Bayburt Kesici Takım İmal Fabrikası: Kaba inşaatı kısmen bitmişti. 1986’da 58 milyon lira bedelle DSİ Genel Müdürlüğü’ne devredildi.

Erbakan o yıllarda temel atmaya ve bol bol vaatte bulunmaya devam ediyordu: “Malatyalı kardeşlerimize bir müjde daha vereceğiz; uçak sanayiinin jet motorlarını Malatya’da yapacağız!”

Seçim mitinglerinde Erbakan yeri geliyor hiç hükümetlerde yer almamış gibi konuşuyordu:

“Bugün dargelirli bir vatandaşımız çarşıda pazarda 100 liralık bir mal satın alsa, bunun içerisinde 30 lira vergi ve 30 lira da ağır faiz ödemektedir. Milletimizi, hayat pahalılığı içinde ezen bu yüklerden kurtarmak lazım.” (Kırşehir konuşması.)

Ancak koalisyonun “olumlu icraatlarından” da kendine pay çıkarıyordu: “Milli Selamet dün bir bugün iki, iktidara gelir gelmez kendinden öncekilerin biriktirdikleri meseleleri çözmek için köklü icraata geçmiştir. Bir yanda manevi kalkınmayı başlatmış diğer yanda ağır sanayii kurmaya başlamıştır. Diğer yanda herkese refah programını tatbik etmeye başlamıştır. Bu kadar kısa bir sürede bu kadar büyük iş başarılmasının altında inanç yatıyor.”

Erbakan’ın IMF’ye Armağanı

12 Ekim ara seçimlerinde AP’ye hiç çatmayan Erbakan bu seçimlerde her iki koalisyon ortağına çatmaktan da geri durmuyordu:

“Biz AP gibi yabancı sermayenin trafik memuru değiliz. Çünkü onlar memleketi hep yabancı sermayeye terk ettiler.” (Adıyaman konuşması)

Burada parantez açıp bir noktaya dikkat çekmek gerekiyor. 1. MC döneminde “70 Cent’e muhtaç olan” Türkiye’de koalisyon hükümeti kararı ile DÇM (dövize çevrilebilir mevduat) uygulamaları başladı. DÇM, Türkiye’deki bankalarda içeriden ve dışarıdan açılabilecek bir tür döviz hesabıydı. Dışarıdan dövizi gönderecek olanlara ve bunları içeride kullanacak olan özel şirketlere büyük kârlar sağladığı için yabancı sermayeden Türkiye’ye döviz akışı sağlanıyordu. DÇM uygulaması IMF’nin dayatmasıydı. Uluslararası kuruluşlar Türkiye’ye döviz göndermiştir. Türkiye bu dövizle mal satın almıştır. Bunun sonucunda ülkede “ithal ikamesi” yaratılmasını önlemişler, Türkiye’nin dış borcunu artırarak kendilerine daha bağımlı hale getirmişler ve halkın sırtındaki yükü daha da ağırlaştırmışlardır. Kısaca DÇM’ler borç tuzağıydı. Bugün Türkiye’nin milyarlarca dolarlık dış borcunun içinde DÇM uygulamalarını unutmamak gerekiyor. DÇM olayını Institutional Invester dergisi, “Türkiye armağan dağıtıyor” diye haber yapmıştı!.. Bu armağanda Erbakan’ın da büyük payı vardı.

DÇM kararlarının altında imzası olan Erbakan, seçim meydanlarında kuşkusuz farklı konuşacaktı!

Erbakan, Adnan Menderes’in Demokrat Partisi’ni bazen övüyor bazen yeriyordu:

“Sen yine 1950’de Demokrat Parti’ye oy verdin arkadaş; o hareket neydi? Evet, inanan insanların bir zulme karşı hareketiydi. O gün onu yapmanın esbabı mucibesi neyse bugün aynı sebepten dolayı Milli Selametçi olmaya mecbursun.” (Ankara aday tanıtımı toplantısı)

Kahramanmaraş konuşmasında;

“Milletimiz takriben 25 yıl solcu CHP idaresinde inananlara tahakküm devrini yaşadı. 25 yıl da liberal görüş idaresinde gazozmontaj devrini yaşadı. Kıymetli kalkınma yılları oyalama ve idarei maslahatçılıkla boşa geçti. Montaj tesisleri ile gazoz fabrikaları ile kalkınma olmaz” diyordu.

Meleyen İnekler

Bugün hâlâ ne olduğu tam anlaşılamayan “Milli Görüş”ü Erbakan, o günler de şöyle anlatıyordu:

“Milli Görüş milletimizin şanlı tarihi boyunca Malazgit’te heyecandan coşan, Kosova’da bir kılıç gibi parlayan, Niğbolu’ya yıldırım gibi yetişen, İstanbul’u fetheden, İstiklal Harbimizi yapan ve en son Kıbrıs’ta yeniden büyük harikalar ortaya koyan cevher, ruh ve manadır. Şehidi şehit yapan, gaziyi gazi yapan manadır.” (K. Maraş konuşmasından)

Erbakan, Balıkesir mitinginde de faizi anlatıyor MSP’lilere; “Aziz kardeşlerim, köylü kardeşlerimize en büyük müjdeyi veriyoruz; Ziraat Bankası borçlarını ortadan kaldırıyoruz. Bundan sonra da zirai krediler faizsiz verilecek. Vaktiyle biz “faizi kaldıracağız” dediğimiz zaman bazı dar görüşlüler, “Bu Erbakan faizi kaldıracakmış, faiz nasıl kalkar, deli mi bu adam” diye söylemediklerini bırakmadılar. Balıkesir’li kardeşlerim ne oldu şimdi? Gelsinler hesaplaşalım. Bre zavallı, senin ecdadın İstanbul’u fethederken, Viyana’yı fethederken faizle mi fethetti be hey gafil? Faiz bizde daha 60 seneyi bulmuyor. Daha dün Avrupa’dan gelmiş bulaşmış bir hastalıktır. İçinde kıvır kıvır kıvranıyorsun da farkında değilsin.

Seni ne hale getirmişler? Sen ne doktor ne de ilaç tanıyorsun. Allah şifa versin. İşte biz şimdi faizi kaldırıyoruz. Bir ucundan tuttuk kaldırdık bile, kimsenin haberi yok. 1 milyar liralık hayvancılık kredisini faizsiz dağıttık. Ne oldu? Ne oldu, alanlar çok memnun. Bu kredi ile beslenen güzel ineklerimiz, afedersiniz, çayırlarda neşeli neşeli meliyor!”

Erbakan Hoca konuştukça coşuyordu. Bazen kuzu yerine inekleri böyle neşeli neşeli meletiyordu!

Film Festivaline Eleştiri

Erbakan Samsun konuşmasında da Antalya Film Festivali’ni eleştiriyordu: “Antalya’da her sene belli zamanda Altın Portakal diye bir müsabaka yapılıyor. Bunu gazetelerde okuyorsunuz. Antalya Valisi gidiyor bazı artistlere Altın Portakal veriyor. Madalya olarak bazı gazetelere geçiyor. Radyolara geçiyor. Millet alkışlayıp duruyor. Nedir bu yapılan hadise dersiniz, incelerseniz ne görüyorsunuz? Filmlerin bir tanesinde artistlerden biri, bir evli erkek, hanımından başkasıyla alâka kuruyor. Gayri ahlâki bir şey. Çok güzel oynamış, yaşa-varol, ne güzel ettin diye buna madalya takılıyor. Meselenin içindeki hadise bu. Bu kötülükler alkışlanırsa yarın sen inim inim inlersin bundan dolayı!..”

Erbakan “Türkiye’de ağır sanayi hamlesini gerçekleştirdikten” sonra ülkenin ihracat patlaması yapacağını belirtiyor. Hangi “kardeş” ülkelere malzeme satacağını, hangi “kardeş” ülkelerle kişisel ilişkisi olduğunu açıklıyor.

Balıkesir konuşmasından: “10 mayıs tarihini unutmayın. 50’ye yakın Müslüman ülke ile İstanbul’da İslam Konferansı’nı düzenledik. Asırlar boyu bir arada yaşadığımız bu kardeşlerimiz, “gene bizi kalkındırın, önümüze düşün” demişlerdir. Bugüne kadar yapılan ihmalleri tamir ediyoruz. O ülkelerle kardeşliğimizi ilerletiyoruz. Bugüne kadar yanlış yollara sapıldı, bu milletin tarihi bağı olduğu milletlerle ilişkisi kesilmek istendi. Hepsini bir kenara attık. Balıkesir Kâğıt Fabrikası’ndan Suudi Arabistan’a kâğıdı biz satacağız. Konya Motor Fabrikası’ndan, Libya’ya, Irak’a motor satacağız.”

Bursa konuşmasından: “Bursa’daki fabrikalardan Libya’nın uçağını biz göndereceğiz. Allah’ın izniyle, Suudi Arabistan’ın kamyonunu biz göndereceğiz.”

Kırşehir konuşmasından: “Şimdi herkes Anadolumuzun en ücra köylerine içme sularını getiren, on yıl öncesinde bile Kuveyt ile işbirliği yapan, köylümüze bol gübre vermek için Müslüman ülkelerle işbirliği yaparak gübre fabrikalarını kuran sayısız isimsiz kahramanların Milli Selamet bayrağı altında toplandığını görmektedir.”

Erbakan diğer siyasi partilere “hodri meydan” diyordu: “Ateş-i Nemrut’tan korkar mı İbrahim olan/ Hodri meydan, hodri meydan, hodri meydan.”

AnahtarMaymuncukOldu

Sonuç MSP için şok oldu: Olayları yüzde 11.8’den, 8.6’ya düşmüştü. 48 olan milletvekili sayısı ise yarıya iniyordu: 24 milletvekili, bir senatör çıkarabilmişlerdi.

CHP oylarını yüzde 8.1 artırarak 41.4’e, AP ise oylarını 7.1 artırarak 36.9’a yükseltmişlerdi. CHP 213, AP 189 milletvekili çıkardı.

1973 seçimlerinin “flaş” partileri DP ile CGP de hezimete uğradılar. DP yüzde 1.9 ile bir milletvekili, CGP ise yüzde 1.9 oy oranı ile üç milletvekili çıkardı.

MHP oy patlaması yapmıştı. Oylarını yüzde 3.3’ten yüzde 6.4’e çıkararak 16 milletvekilini Meclis’e sokmayı başardı.

MSP 1973 seçimlerinde büyük başarı gösterdiği Elazığ, Erzincan, Çorum, Sivas, Tokat, Yozgat, Nevşehir, Çankırı’da büyük oy kaybına uğruyordu. Bu bölgelerde MHP oylarını oldukça çok artırıyordu.

MSP; Bitlis, Hakkâri Mardin, Muş, Siirt Urfa ve Van’da oylarını artırıyordu.

Türkiye’nin 40’ıncı hükümetini kurmak için hiçbir parti 226 milletvekilini çıkaramamıştı.

CHP 213 milletvekili ile hükümet kurmaya en yakın partiydi.

Bir kez daha CHP-MSP kolalisyon hükümeti lafları kulislerde konuşulmaya başladı. Erbakan çok istekli görünüyordu. Ancak işi bu kez 1974’ten daha zordu. Partisi ağır bir yenilgi almıştı. Taban Erbakan’a sitem ediyordu. Hoca’nın artık genel başkanlıktan ayrılması gerektiği konuşuluyordu. Üstelik oy kaybına neden olarak da CHP ile yapılan koalisyon gösteriliyordu. Erbakan istemeye istemeye CHP’den gelen koalisyon teklifini reddetti.

Cumhurbaşkanı Korutürk, hükümeti kurmakla CHP lideri Ecevit’i görevlendirdi. 40’ıncı hükümet 21 Haziran 1977 tarihinde kuruldu. Bir ay sonra güvenoyu alamadığı için düştü.

Cumhurbaşkanı, bu kez hükümeti kurma görevini AP lideri Süleyman Demirel’e verdi. İkinci MC kurulma çalışmaları başladı. AP-MSP-MHP anlaştılar. 21 Temmuz günü yeni Bakanlar Kurulu listesi radyodan okundu. Necmettin Erbakan yine Başbakan Yardımcısı olmuştu. MSP’nin ilk genel başkanı Süleyman Arif Emre, Devlet Bakanılığı’na getirilmişti. İmar ve İskan bakanı Recai Kutan, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Oğuzhan Asiltürk, Çalışma Bakanı Fehmi Cumalıoğlu, Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Fehim Adak ve İçişleri Bakanı Korkut Özal olmuştu.

Korkut Özal 2. MC dönemindeki görevinde o kadar başarılı oluyor ki İçişleri Bakanlığındaki kadrosu ancak yıllar sonra tasfiye edilebiliyor! Abdülkadir Aksu, Galip Demirel, Saffet Arıkan Bedük. Vecdi Gönül gibi isimler hep Korkut Özal’ın dolayısıyla Nakşibendi Tarikatı’nın müritleri olarak İçişleri Bakanlığı’nda yıllarca “Türk-İslam Sentezi”ni yerleştirmeye çalıştılar. Başarılı da oldular. 120 bin kadrolu polis teşkilatının çoğunluğu bu görüşteydi.

MSP’nin anahtarı artık “maymuncuk” olmuştu: Her kapıyı açıyordu! Bu kez de 2. MC hükümetinin partisiydi...

2. MC hükümeti 17 Ocak 1978 günü Meclis’te güven oylamasına sunulacaktı. Güven oylamasına birkaç gün kala bir haber bomba gibi patladı: “Cumhuriyet Başsavcılığı MSP hakkında kapatma davası açtı.”

MSP’ye Oy Vermezseniz Camileri Ahır Yaparlar

Yargıtay Başkam Cevdet Menteş, “Geç bile kalındı” diyordu. Dava açılmasını Erbakan, “Allah sözcüğünün söylenmesini istemeyenler var” diye değerlendiriyordu.

Dava konusu konuşmayı Erbakan, Ş. Urfa’da 4 Aralık 1977 tarihinde yapmıştı:

“Çok aziz ve muhterem Urfalı kardeşlerim imam hatip okullarının biz iktidara geldiğimiz zaman orta kısımları kapatılmış, lise kısımları kapatılmak üzereydi. Elinde din kitabı olan, okuyan, alınıp hapse atılıyordu. Beraberce dua ettin diye insanlar ağır ceza mahkemelerine sevk ediliyorlardı. MSP’ye oy vermek demek ‘biz din düşmanlığı istemiyoruz’ demektir. “Biz insan haklarına saygı istiyoruz demektir.” Her izanlı insan Milli Selamet’e oyunu bir tane fazla artırmasını en mukaddes vazife bilir, aksi takdirde Allah vermesin, eğer Milli Selamet’te bir zayıflama olursa bu camileri tekrar ahır yaparlar, Allah vermesin hayvan deposu yaparlar.”

Erbakan’ın bu konuşmasını polis memurları Mehmet Ali Özlü ile Kemal Erkan teybe kaydetmişlerdi.

Bant 29 Aralık 1977 tarihli resmi yazı ile Urfa Emniyet Müdürlüğü 1. Şube Müdürlüğü tarafından, Urfa Cumhuriyet Savcılığı’na gönderiliyor. Urfa Cumhuriyet Savcılığı ise bantı Yargıtay 8. Daire başkanı Orhan Erdoğan’a ulaştırıyor. Burada bilirkişiler Ayhan Çiftçioğlu, Sami Ataman, Erol Sayar; MSP Genel Başkanı Erbakan’ı, Genel Sekreter Asiltürk’ü dinliyor sonra bantları inceliyorlar. Bantlardaki ses ile Erbakan’ın sesinin aynı olduğu kararını veriyorlar.

Ayrıca İstanbul Cumhuriyet Savcılığı tarafından bilirkişiler Prof. Nevzat Güreli, Kayhan İçel ve Doç. Dr. Koksal Bayraktar’a da bant üzerinde inceleme yaptırılıyor. Karar aynı: Banttaki konuşma Erbakan’a aittir.

Erbakan, 6187 sayılı “Vicdan ve Toplanma Hürriyetinin Korunması Hakkındaki Kanun”u ihlal etmişti. Yani dini duyguları istismar edip, dini siyasete bulaştırmıştı.

MSP’nin kapatılması, Erbakan’ın dokunulmazlığının kaldırılması isteniyordu.

Kulislerde, Erbakan’ın genel başkanlıktan ayrılarak MSP’yi kapatmaktan kurtaracağı sözleri dolaşıyordu.

Sonuçta ne mi oldu? Partiler yasasında “ufak” bir değişiklik yapıldı. Cumhurbaşkanı Korutürk değişikliği onayladı ve MSP ile Erbakan kurtuldu.

Muhalefetteki MSP Hırçınlaşıyor

77 seçimleri Erbakan’ı parti içinde güç durumlara sokmuştu. Seçimlerden hemen sonra olağanüstü genel kurul istekleri karşısında Erbakan, “Hele bir yerel seçimleri atlatalım, ondan sonra” yanıtını veriyordu. Daha sonra Erbakan’ın imdadına yeni kurulan 2. MC hükümeti yetişti. Ancak ömrü kısa sürdü. Bu arada Erbakan’a hep kongre sözü hatırlatıyordu. MSP içinde Korkut-Turgut Özal kardeşlerin başını çektiği muhalefet grubu her geçen gün seslerini yükseltiyorlardı. “Erbakan”a itirazımız yok, etrafındakiler değişsin” deniyordu. Ancak alttan alta Erbakan’a yoğun eleştiriler yapılıyordu.

Böyle bir ortamda 15 Ekim 1978 tarihinde yapıldı MSP kongresi. Özal kardeşler Erbakan’a karşı bir liste çıkarmışlardı. Erbakancı Şener Battal, Özal kardeşleri kongrede yaptığı konuşmada şöyle eleştiriyordu:

“Bir elde kadeh, bir elde Kuran

Bir helaldir işimiz, bir haram

Şu yarım yamalak dünyada

Ne tam kâfiriz ne Müslüman”

Erbakan kongrede yaptığı konuşmada artık bildik sözleri tekrarlıyordu: “Bütün mekteplere ahlâk dersini koyma şerefi Milli Selamet’indir. Dört yılda 350’ye yakın imam hatip okulu açtık. (Doğru rakam 296. SY) İkiyüzbin evladın maneviyatlı evlat olarak yetişmesine vesile olan siz Milli Selamet ordususunuz. Batılı dinlemeyeceğiz, Hakkı dinleyeceğiz. Gazanız mübarek olsun.”

Kongreyi Erbakan kazandı. Ancak Korkut Özal iki arkadaşıyla (Kadir Mısırlıoğlu ve Mustafa Yazgan) Erbakan’ın listesini deldi.

MSP’nin 4’üncü Büyük Kongresi; kulisleri, çekişmeleriyle basında yer almadı. Daha ilginç bir gelişme olmuştu: Kongrenin yapıldığı Atatürk Spor Salonu’nda asılı duran büyük boy Atatürk resminin gözleri oyulmuştu. Spor salonunun duvarlarına; “İslam Devleti Kurulsun”, “Şeriat İslam”, “Ya İslam, Ya Ölüm”, “Şeriat Türkiye’de Kurulacak” sloganları yazılmıştı.

MSP hırçınlaşıyordu. Bunun çeşitli nedenleri vardı:

•Oyları düşüyordu.

•2. MC’nin yaşamı kısa sürüyor ve ilk kez muhalefet partisi oluyordu.

•İran İslam’i hareketi giderek güçleniyor ve nihayet iktidara geliyordu. Bu da MSP’li gençleri radikalleştiriyordu.

Eroini Erbakan’dan Aldım

Ne AP Milletvekili Zekariya Kürşat İsveç’te 4.5 kilo uyuşturucu ile yakalandığında, ne de MHP Senatörü Kudret Bayhan Fransa’da 146 kilo baz morfinle ele geçirildiğinde parti genel başkanlarınin adını vermişlerdi.

Ancak, 18 Ekim 1978 günü Almanya’nın Duisburg kentinde 3 kilo 399 gram eroinle yakalanan eski MSP Milletvekili Halit Kahraman, “Eroinleri MSP Genel Başkanı Necmettin Erbakan’dan aldım!” diyordu!..

MSP’li Kahraman, Duisburg polisine verdiği ifadede şunları söylüyordu:

“Diyarbakır’da çiftçilik yapıyordum. 1973 yılında Erbakan tarafından kurulan Milli Selamet Partisi’ne girdim. Tanıdıklarımla birlikte MSP’nin Diyarbakır bölgesi örgütünü kurdum. 1973 seçimlerinde milletvekili seçilerek, 1977 seçimlerine kadar parlamentoda kaldım. 1977 tarihindeki seçimlerde seçilemedim. Tekrar çiftçiliğe başladım. Ancak mali durumum giderek bozuldu. 1978 Ağustos ayı ortasında Erbakan’a başvurdum. Güç durumda olduğumu söyledim. Bunun üzerine Erbakan çok dikkatli bir şekilde konuyu eroin satışına getirdi. Bana; “Eroin satışıyla para kazanabilirsin” dedi. Almanya, İngiltere ve Amerika’da çok para kazanabileceğimi söyledi. Ancak dil bilmediğim için işimin çok zor olduğunu belirterek bir taşıyıcı bulmamı istedi.

“Erbakan’ın bu sözleri üzerine taşıyıcı bulmak için Diyarbakır’a döndüm. Burada kendisini 15-20 yıldan beri tanıdığım Almanya’da çalışan ve tatilini geçirmek için Diyarbakır’a gelen Nusrettin Gündüzhan’ı buldum. Durumu anlattım. Gündüzhan eroini Almanya’ya götüreceğini söyledi. Bunun üzerine tekrar Eylül başında Ankara’ya geldim, Erbakan’a gittim.

“Genel merkez binasına gittiğimde Erbakan’ın yanında Fehim Adak da vardı. Fehim Adak’ın yanında konuyu açmak istemedim. Ancak Erbakan açık bir şekilde Adak’ın huzurunda, mali durumumun bozuk olduğunu, yardım edilmesi gerektiğini ve eroin temin edilmesinin lazım geldiğini söyledi. Aynca eroinin nerede, ne zaman teslim edileceğini Fehim Adak’ın bana telefonla bildireceğini de söyledi.

“Bu konuşmadan sonra Ankara’daki evime gittim. O günün akşamı Fehim Adak telefon etti. Malların hazır olduğunu söyledi. Eroini alacağım yeri tarif etti. Ankara’nın mahallelerinden Oran’da bulaşacaktık. Fehim Adak buraya piyasa taksisi ile geldi. Şoför taksiden inerek bana plastik bir torba verdi. Torba içine baktığımda 6-7 küçük plastik torba daha vardı. Bilahare Adak geldiği arabayla gitti. Torbayı yol kenarındaki çalılıklara sakladım. Evime döndüm. Daha sonra Nusrettin Gündüzhan’ın otomobiliyle gidip paketi aldık. Gündüzhan paketi arabasının arka bagajına koydu. Tekrar evime döndüm. Eve az mesafe kala arabadan indim. Daha sonra Gündüzhan’la kararlaştırdığımız gün Almanya’ya hareket ettik.”

Eski MSP Milletvekili Kahraman, olayın Almanya’daki gelişmeleri ve yakalanmalarını da ayrıntılarıyla anlatıyor.

Halit Kahraman’la birlikte yakalanan Nusrettin Gündüzhan ise verdiği ifadesinde şöyle diyordu: “Polisler tarafından yakalandığımızda Halit Kahraman şok halindeydi. Bana, ‘Bunun hepsi Erbakan’ın suçu. Beni Erbakan mahvetti’ dedi.”

Duisburg sulh mahkemesi eski MSP Milletvekili Halit Kahraman ile Nusrettin Gündüzhan’ı mahkûm etti. Gillstrasse 1 schwerte cezaevine gönderdi. Ancak olayın Türkiye boyutu da vardı. Erbakan ile Fehim Adak hakkındaki iddialar çok büyüktü.

Doğal olarak dava açıldı. (Hazırlık no: 1979/20945, 1980/17570 Esas no: 1980/15462) Necmettin Erbakan ile Fehim Adak “teşekkül halinde kaçak eroin imal ve ihraç etmek” iddiasıyla yargılandılar. Erbakan ve Adak ifadelerinde, Halit Kahraman’ın 1977 seçimlerinde Diyarbakır’da liste başına değil de 3’üncü sıraya konulmasına çok kızdığını ve intikam almak için kendilerine iftira ettiğini söylediler.

Sonunda mahkeme inandırıcı ve ikna edici bir delıl olmadığı için Erbakan ve Adak’ın beraatine karar verdi.

Erbakan-Muhsin Batur Dostluğu

1980 yılının Meclis gündeminin en önemli konusu Cumhurbaşkanlığı seçimiydi. AP’den Sadettin Bilgiç, Faik Türün aday olmuşlar, ama seçilmek için yeterli çoğunluğu elde edememişlerdi.

CHP’nin adayı ise Muhsin Batur’du. Muhsin Batur 12 Mart askeri darbesinin önemli isimlerinden biriydi. Hava Kuvvetleri Komutanı olarak darbeye imzasını atmıştı.

Darbenin o sıcak günlerinde Erbakan’ı parti kurup AP’nin oylarını bölmesi için İsviçre’den Türkiye’ye getiren kişinin Orgeneral Muhsin Batur olduğu iddia edilmişti.

Aradan yıllar geçmiş, Muhsin Batur CHP Senatörü olarak Meclis’e girip Cumhurbaşkanlığı’na aday olmuştu.

Meclis’te turlar devam ediyor, hiçbir aday çoğunluğu alamıyordu. İşte o günlerde 12 Mart askeri darbesinin Diyanet İşleri Başkanlığından Sorumlu Devlet Bakanı (Aynı zamanda 12 Eylül darbesinin de Diyanet İşleri Başkanlığından Sorumlu Devlet Bakanı) Mehmet Özgüneş, MSP Genel Başkan Yardımcısı Recai Kutan’a Cumhurbaşkanının bir türlü seçilememesinden dolayı duyduğu üzüntüyü dile getiriyor. Arkasından da ekliyor: “MSP, Muhsin Batur’u niçin desteklemiyor. Sizin ikinizi yan yana getireyim, isterseniz.”

Birkaç gün sonra, Recai Kutan, Mehmet Özgüneş ve Muhsin Batur yan yana geliyorlar. Muhsin Batur, “Türkiye çok kritik günler yaşıyor. Anarşi ve terör bir yandan, Cumhurbaşkanlığı seçimindeki kilitlenme diğer yandan ihtilal heveslılerine imkân ve cesaret veriyor. Ben ihtilalcilerin metot ve yöntemlerini en iyi bilenlerden biriyim. Çünkü ben de o camiadan geliyorum. Muhtemel ihtilalcileri de, kabiliyet ve zaaflarıyla çok yakından tanıyorum. Dolayısıyla bu muhtemel ihtilali şayet ben cumhurbaşkanı olursam önleyeceğime inanıyorum” diyor.

Recai Kutan bu görüşmeyide Muhsin Batur’un söylediklerini tüm detaylarıyla Genel Başkan’ı Erbakan’a anlatıyor. Bu kez, Erbakan, Muhsin Batur’la yan yana gelip görüşüyor. Bir kez değil, hem de dört defa yan yana geliyorlar.

Erbakan, Muhsin Batur’u destekleyeceklerini MSP grubunda açıklıyor. Bazı MSP’li milletvekilleri Cumhurbaşkanlığı seçiminde oylarını Muhsin Batur’a veriyor. Ancak Batur yine de çoğunluğu elde edemiyor. Aradan yıllar geçiyor. Muhsin Batur, 5 Mart 1993 tarihli İslam’cı Cuma dergisine şu açıklamayı yapıyor: “Sayın Erbakan ve Asiltürk Bey’le birlikte bir grup MSP’li beni desteklediler. Ama Korkut Özal ve bir grup MSP’li de beni desteklemediler. Niye desteklemediler bilmiyorum.”

Recai Kutan ve Erbakan, Muhsin Batur’la gizli görüşmeler yaparken, dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, Recai Kutan’ı Genelkurmay’a çay içmeye davet ediyor. Evren, MSP’lilerin Cumhurbaşkanlığı seçiminde kimi destekleyeceklerini öğrenmek istiyor.

Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, Recai Kutan’a desteklemeleri için bir aday mı empoze etti, bilinmiyor. O günlerde Genelkurmay da kimi destekleyeceğini şaşırmıştı!

Bir yanda 12 Mart askeri darbesinin Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhsin Batur. Diğer yanda 12 Mart askeri darbesinin İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Orgeneral Faik Türün.

Askerler sonunda kararlarını verdiler: Kendi Cumhurbaşkanı adayları Kenan Evren’i iki yıl sonra seçtiler.

Lira’ya Hayır, Dinar’a Evet

1977 seçimlerinde MSP’nin oy kaybetmesi partide yeni bir dönemi başlattı. Başta Genel Başkan Erbakan olmak üzere parti yöneticileri daha sert bir üslup kullanmaya başladılar. MSP artık kapatılmaktan korkmuyordu.

Oylarındaki büyük düşüş nedeniyle “ihtiyatı” elden bırakmışlardı. İmam Hatip okullarının açılması, cami yapılması gibi “masum” istekler; yerini daha siyasi taleplere bırakıyordu.

Erbakan 12 Haziran 1979’da İzmir il teşkilatının “maarif’ konulu toplantısında isteklerini açıklıyordu:

“MSP ‘hafta tatili cuma gününe gelsin’ diyor. AP ve CHP ‘hayır’ diyor. Mübarek mukaddes cuma tatilini bırakmış, elin gâvurunun pazarını kendine tatil yapmış. ‘Nikâhı müftüler kıysın’ diyoruz. ‘mekteplere Kuran dersi koyalım’ diyoruz. Bu milletin mektep kitapları niye Allah adıyla başlamıyor?”

Erbakan, Çanakkale’de 25 Ağustos 1980’de “İntepe İslam Ülkeleri Gençlik Asamblesi Toplantısı’nın açılış konuşmasını şöyle yapıyordu:

“Muhterem Müslüman kardeşlerim, İslam âlemi hep beraber yardımlaşarak en kısa zamanda şu beş hedefi gerçekleştirmelidir; Kendi Birleşmiş Milletlerini kurmalıdır. İkinci önemli husus, Müslüman ülkeler kendi ortak pazarlarını kurmalıdır. Bir üçüncü hedef bütün Müslüman ülkelerin hepsi aynı müşterek sağlam paraya geçmelidir. İslam dinarına geçmelidir.

“İslam’a göre çalışan mektep kitaplarının yazılması lazım. İslam’a göre çalışan maarif ve mekteplerin açılması lazım. Acaba mekteplerde şu şekil sırada oturmamız bile en verimli şekil midir? Yoksa bir üstadın önüne diz çökerek oturup okumak mı daha doğrudur?

“Hak, hakikat ve hayrın tek kaynağı İslam’dır. Türkiye’de bir büyük cihadın yapılmakta olduğunu da bütün Müslüman ülkelerin evlatları olarak bilmenizde yarar gördüğüm için söylüyorum.”

Ziya Ül-Hak, Humeyni Hayranlığı

Artık MSP mitinglerinde “Dinsiz devlet yıkılacak elbet”, “Şeriat gelecek vahşet bitecek” gibi sloganlar atılıyordu. 77 seçimlerinden önce bu tür slogan atanları MSP yöneticileri susturuyordu. Kısıtlama 77 seçimlerinden sonra kalktı.

Atılan sloganlardan “Erbakan, Ziya, Humeyni, yaşasın İslam Birliği” ile “İran Pakistan sıra bizde Müslüman” şeklinde olanları

1980 yılına doğru en rağbet edilenleriydi.

MSP’liler, Pakistan’da askeri darbe yapan Ziya ül-Hak’ı çok beğeniyorlardı.

Beğendikleri bir başka İslam’i şahsiyet ise Humeyni’ydi. “İran’da Humeyni Türkiye’de Erbakan” diye bağırıyorlardı. Gazeteciler Erbakan’a “Türkiye’nin Demirel’i İran’ın Şah’ıdır dediniz. Türkiye’nin Humeyni’sinin kim olacağını söyler misiniz” diye sorduklarında şu yanıtı alıyorlardı:

“Şah’ın zihniyet ve tutumu Batıcı kulüp(dür). Türkiye’nin seçtiği yol bellidir: Bu yol nasıl bir yol istediğini sorma yoludur. Bizdeki sistemin temeli budur. Hakkı bulma hususunda 50 milyon insanın hepsi eğer Humeyni’yi haklı bulmanın bir işareti sayıyorsa, hepsi Humeyni gibi biz Hakkı istiyoruz diyebilir.”

Erbakan konuşmalarında sık sık, “Son İslam devleti Osmanlı devletidir” diyordu.

9 Ekim 1979 tarihinde Samsun’da yaptığı konuşmada Erbakan laiklik tanımı üzerinde duruyordu:

“AP laiklik anlayışım Halk Partisi ile aynıdır diyor. Ben komünizmin karşısında olduğum kadar şeriatın karşısındayım diyor. “Şeriatı (haşa) telin ediyorum” diyor. İşte felaket buradan geliyor. Evlatlarımızı ateşe atmamak için Milli Selametçiyiz, yoksa partici olduğumuz için değil.”

Erbakan, Samsun’da koalisyon hükümetleri içinde yer alarak ne kadar cami, Kuran kursu, imam-hatip okulu açtıklarını anlatırken bir farklı konuya daha değiniyordu:

“Bizim 4 senemizde 67 vilayetin 40 tane valisi 5 vakit namazını kılan insan oldu. Konya Valimiz Oktay Başer şimdi Konya milletvekili adayımız.”

Radikalleşen sadece Genel Başkan Erbakan değildi. Genel Başkan Yardımcısı Şevket Kazan yurtdışındaki konuşmalarında bakın Almanya’daki Stutgard’da; neler söylüyordu: “Hayatın her safhasını taalük eden hükümler vardır. Maalesef bugün aile hukukunda, ticari hayatımızda, ceza sahasında, milli ve devlet sahasında Kur’an’ın sözü geçmiyor. Bu sahalarda kimin sözü geçiyor? Türk Medeni Kanunu’nun. Menşei nedir? İsviçre. Ticaret Kanunu, Almanya’dan; Ceza Kanunu, İtalya’dan; Anayasa, Fransa ve Alman anayasalarından. Memleketimizde birçok şey kötüye gidiyor. İşte nedeni bunlardır.

“Din siyasete karışamaz demek, ‘Allah’ın kanunu hükmedemez’ demektir. ‘Onun sözü dinlenmez’ demektir. Milli Selamet denen topluluk Yahudi ve Hıristiyan hegemonyası altında 55 seneden beri inim inim inleyen memleketimizde, bu hegemonyaya son vermek ve Allah’ın kanununu hâkim kılmak için vardır.”

Şevket Kazan benzer bir konuşmayı Hollanda’nın Rotterdam kentinde yapıyordu: “Cihat nedir? Cihat, bir zamanda ve bir ülkede Hak hâkim değilse Hakkın hâkimiyeti için her Müslüman’ın malı ile canı ile yapılması lazım gelen mücadelenin adıdır.”

MSP’liler artık halkı cihat’a çağrıyorlardı.

Erbakan’ın İstihbarat Ağı

Erbakan genel başkan olarak il ve ilçe teşkilatlarına birçok tamim göndermişti. 1979 yılındaki 13 numaralı tamim oldukça ilgi çekicidir. Söz konusu tamim haber alma çalışmaları hakkındaydı:

“1- Milli Selamet Partisi çalışmalarımız açısından haber alma çalışmalarının da büyük önemi vardır.

2- Bütün il ve ilçe teşkilatlarımızın haber alma başkanları ve köy mahalle temsilcileri, sandık müşahitleri kendi bölgelerinde önemli konuları süratle il teşkilatlarına ve gereken hallerde, Genel Merkezin Haber-Alma Başkanlığı’na duyurmaya büyük önem vereceklerdir.

3- Diğer partilerin faaliyetleri, toplantıları, yaptıkları her çeşit propagandalar hakkında il veya ilçe, ilin ve gereken hallerde de Genel Merkezin Haber-Alma Başkanlığı’na rapor halinde lüzumlu bilgileri süratle duyurmaya hususi bir itina göstereceklerdir. Menfi propagandanın zamanında müdahale ile önlenmesi çok mühimdir. MSP aleyhinde yayılmaya çalışılan menfi propagandalar, derhal genel merkeze intikal ettirilmeli, gereken hallerde alınacak talimata göre hareket edilmelidir.

4- İl veya ilçe teşkilatları haber alma başkanları ve köy ve mahalle temsilcilerimiz önemli konularda, bilhassa iktisadi ve içtimai yönden hayatı etkileyen hadiseleri, müesseseler ve şahıslar hakkında temin ettikleri bilgileri gereken hallerde Genel Merkez Haber Alma Başkanlığı’na süratle duyurmalıdırlar.

5- Yukarıda belirtilen hususlara dikkat ve itina gösterilmelidir.

Teşkilatımıza başarılar diler, selam ve sevgilerimi sunarım.”

Son Kongre

MSP’nin 5’inci kongre çalışmalarını Erbakan sıkı tutmuştu. 1980 yılı ramazan ayında İstanbul’da Milli Gazete’nin iftar yemeğinde Erbakan bir grubun alternatif liste çıkaracağını, bunun hizipleşme olduğunu belirterek; “Bu tür hizipleşmenin olmaması için sizden söz istiyorum” diyordu. Sonra yemekte bulunanlara bir beyaz kâğıt dağıtıldı. Herkesin verilen kâğıdın altına imza atması istendi.

Erbakan kendisine biat edilmesini istiyordu. Erbakan’ın imzalattırdığı bu kâğıtlar 12 Eylül darbesinden sonra Genel Merkez binasının aranmasında ortaya çıkacaktı.

Erbakan’ın “biat” kâğıtlarını imzalatmasının nedeni, parti içindeki muhalefet kanadının güçlenmesiydi. Korkut Özal’ın başını çektiği grup sesini giderek yükseltiyordu. Ayrıca Kadir Mısırlıoğlu’nun Sebil, Yılmaz Yalçıner’in Şûra, Selahattin Eş’in Tevhid ve Hicret dergileri Erbakan’a sert muhalefet yapıyorlardı.

MSP’de “kim daha radikal yarışması” başlamıştı.

Erbakan, “ılımlı, yumuşak” şeklindeki eleştirilere Konya mitingi ile yanıt verdi.

Konya Mitingi

MSP giderek sertleşiyor. Erbakan 23 Nisan Ulusal Egemenlik Bayramı gibi törenlere katılmadı. Anıtkabir’e gitmeyi protesto etti. Erbakan bir başka bayrama hazırlanıyordu: “Kudüs’ü Kurtarma ve Gençlik Mitingi.” Miting hazırlıkları bir ay önce başlamıştı.

Erbakan, Çanakkale İntepe’deki konuşmasının son bölümünü 6 Eylül 1980 tarihinde yapılacak bir mitinge ayırmıştı: “Bir teşekkür, bir davet, bir dua ile toplantıyı kapatacağım. Davetim şudur; Şimdi sizin çalışmalarınız 4 Eylül günü bitiyor. Sizi buradan alıp hepinizi

Konya’ya götürmek istiyoruz. Konya’da 6 Eylül günü “Kudüs’ü Kurtarma Günü” tanzim etmiş bulunuyoruz. İnşallah Türkiye’nin muhtelif yerlerinden gelen 100 bin genç iştirak edecektir.”

MSP Genel Başkan Yardımcısı Şevket Kazan’ın, 11 Ağustos 1980 tarihinde MSP il başkanlıklarına; aynı tarihte MSP Gençlik Teşkilatı Başkanı Ahmet Oğuz’un da il gençlik teşkilat başkanlıklarına gönderdikleri tamimlerde, “Konya’daki mitinge herkesin katılması” isteniyordu.

Genel Merkez’in gönderdiği tamimleri alan il ve ilçe başkanlıkları çalışmalar için kolları sıvıyorlardı. Örneğin Balıkesir İl Teşkilatı 28 Ağustos 1980 günü aldıkları karar ile “Konya mitingine gideceklerin otobüs masraflarının yarısını vermeyi taahhüt” ediyordu.

“Kudüs ve Gençlik Günü” mitinginin tertip komitesi; Konya MSP Senatörü Ahmet Remzi Hatip; Konya MSP Milletvekili Şener Battal; Akıncı Gençler Derneği’nin yayın organı Seriyye dergisinin yazarı Süleyman Yeğenler’den oluşuyordu.

Tarih 6 Eylül 1980. Yürüyüş ve mitinge katılmak için Türkiye’nin çeşitli yerlerinden sabahın erken saatlerinde Konya’ya gelenler, tespit edilen İstasyon bölgesinde toplanmaları gerekirken “Mevlana’yı ziyaret edeceğiz” bahanesiyle Mevlana Meydanı’nda toplanmaya başladılar. Giderek sayılarını artıran bu grup slogan atarak çevredeki içki satan dükkânlara saldırmaya başladı. Turistlerin bulunduğu Berga Oteli’ne de saldıran grup, otelin camlarını kırdı, bazı müşterileri dövdü. Bu arada güvenlik kuvvetlerinin müdahalesi ile yıllar sonra yaşanacak Sivas Madımak Oteli’ne benzer bir facia önleniyordu. Sonunda grup istasyon bölgesine gitmeye başladı. Saat 14.30’da kortejin başında MSP Genel Başkanı Necmettin Erbakan olmak üzere binlerce kişi İstasyon bölgesinden, mitingin yapılacağı Nalçacı İtfaiye Meydam’na doğru yürüyüşe geçti.

Takkeli, sarıklı, yeşil cüppeli ve boyunlarında yumruk büyüklüğünde tespihler bulunan kişiler şu sloganları atıyorlardı:

“Dinsiz Devlet Yıkılacak Elbet”, “Şeriat Gelecek Gözyaşı Dinecek”, “Şerirat İslam’dır, Anayasa Kurandır”, “Şeriat Hakkımız

Söke Söke Alırız”, “Komutan Erbakan Akıncı Asker”, “Yaşasın İslam Devleti Kavgamız”, “Vur de Vuralım, Öl de Ölelim.”

Taşınan pankartlardan bazıları ise şöyleydi: “Ne Doğu Ne Batı Tek Yol İslam”, “Hak Yol İslam”, “Sabır Savaş Zafer Adım Müslüman”, “Cihadımız Devletimizi Kuruncaya Dek”, “Ya Şeriat Ya Ölüm”, “Hak ile Hükmetmeyen Zalimdir”, “Tek Halife Tek Devlet”, “Hocam Sabırla Emrini Bekliyoruz.”

Kortej miting alanına girdi. Burada, yaşamlarını kaybeden “Akıncılar” için saygı duruşu yapıldı. Arkasından İstiklal Marşı başladığında bir grubun yerlere oturduğu görüldü. Bu grup “Ezan sesi istiyoruz” diye slogan atıyordu. İstiklal Marşı bitimi ile slogan atanlar sustu. Mitingde ilk konuşmayı MSP Konya Belediye Başkanı Mehmet Keçeciler yaptı. Son konuşmayı ise Erbakan:

“İstanbul fethinde çalışkanlık, cihat aşkı, çalışma azmi bize örnek olmalıdır. Sultan Fatih’in yeni ordusu, fetihler sizin olsun, gazanız mübarek olsun. Kılıçlarımızı bileyeceğiz, hazır olun. Hep beraber milletimizin saadeti ve selameti için, Milli Selamet’in başarısı için bütün gücümüzle çalışacağımıza söz veriyoruz. Esselamünaleyküm.”

Başta Suudi Arabistan Riyad Şeriat Fakültesi Rektör Yardımcısı olmak üzere birçok yabancı konuk MSP’nin davetlisi olarak mitingde bulunuyordu.

Kılık Kıyafet Kanunu’na, devletin siyasi, iktisadi, hukuk kurallarını yıkmaya kadar birçok kanun maddesine aykırılıktan Konya mitingi hakkında dava açıldı. 42 kişi tutuklandı. Sonuçta hepsi beraat etti.

MSP, Konya mitingine benzer birçok toplantı ve yürüyüş yaptı:

10 Haziran 1979 Bursa mitingi, 31 Mayıs 1980 Sivas mitingi hiç de Konya’yı aratmayacak manzaralarla doluydu.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Necmettin Erbakan'ın Geçmişi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir