Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Selamet Koğuşu

Burada Necmettin Erbakan'ın Geçmişi hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Selamet Koğuşu

Mesajgönderen TurkmenCopur » 29 Tem 2012, 15:09

SELAMET KOĞUŞU

Erbakan’a Uzatılan Mektup

12 Eylül 1980 Cuma Günü, sabah 04.00 sıralarında Ankara Güvenlik Caddesi asker kaynıyor. Başlarında yüzbaşı bulunan bir grup asker, Güven Sokak 28 numaradaki apartmanın 8. No.lu dairesinin kapısını çaldılar.

Kapıyı MSP Genel Başkanı Necmettin Erbakan açtı. Yüzbaşı elindeki mektubu Erbakan’a uzattı. Mektubu alan Erbakan elleri titreyerek zarfı açtı ve okudu:

“Sayın Necmettin Erbakan,

Yapılan bütün uyarılara rağmen, siyasi partilerin takındıkları tutum ve aşırı uçlara sempati gösterilmesi veya destek sağlanması; anarşi, terör ve bölücülüğü büyük boyutlara ulaştırarak ülkemizi parçalanma noktasına getirmiştir.

Türk Silahlı Kuvvetleri ülke bütünlüğünü korumak, milli birlik ve beraberliği sağlamak, muhtemel bir iç savaşı ve kardeş kavgasını önlemek, devlet otoritesini ve varlığını yeniden tesis etmek ve demokratik düzenin işlemesine mani olan sebepleri ortadan kaldırmak maksadıyla; iç Hizmet Yasası’nın kendisine tevdi ettiği cumhuriyeti kollama ve koruma yetkisine dayanarak yüce Türk milleti adına ülke yönetimine el koymuştur.

Parlamento ve hükümet feshedilmiş, siyasi faaliyetler durdurulmuştur.

Parlamento üyeliği sıfatınız kaldırılmıştır. Hiçbir konuda beyanat vermeye yetkiniz yoktur.

Can güvenliğiniz Türk Silahlı Kuvvetleri’nin teminatı altındadır. Bu maksatla, emniyet içinde evinizden havaalanına götürülecek, oradan uçakla Uzunada/İzmir’e gideceksiniz. Arzu ettiğiniz takdirde ailenizi de yanınızda götürebilirsiniz. Geçici bir süre ikamet edeceğiniz adres aşağıdadır. Bir saat içinde hazırlanıp harekete hazır olduğunuzu güvenlik için gelen subaya bildiriniz. Talimatı getiren subayın ikazlarına uyunuz.

Bu talimat ile belirtilenler dışındaki her türlü tutum ve davranışlarınız suçtur.

Rica ederim.

Adresiniz, Uzunada/İzmir.”

İmza: Orgeneral Kenan Evren

Genelkurmay ve Milli Güvenlik Konseyi Başkanı...

Erbakan bir saat içinde hazırlandı. Yanına eşi Nermin Hanım’la daha bir yaşını doldurmamış oğlu Mehmet Fatih’i aldı. Eskerler Erbakan’ı, eşi ve çocuğuyla birlikte Etimesgut Havaalanı’na götürdüler. Havaalanında AP lideri Süleyman Demirel’le eşi Nazmiye Hanım, CHP lideri Bülent Ecevit ve eşi Rahşan Hanım vardı.

Kenan Evren CHP, AP ve MHP liderlerine de aynı mektubu göndermişti. Ancak MHP Genel Başkanı Alpaslan Türkeş evinde bulunamamıştı. Emekli albay Türkeş darbe yapılacağının istihbaratını alıp kaçmıştı.

Parlamentoda bulunan partilerden sadece CGP Genel Başkanı Turan Feyzioğlu’na mektup gönderilmemişti.

Pervaneli uçak üç siyasi parti lideri ile ailelerini alıp havalandı. Erbakan ve ailesini İzmir’de bırakıp, Ecevit ve Demirel’i Çanakkale’ye götürdüler.

650 bin kişinin gözaltına alındığı, 48 kişinin idam edildiği, 177 kişinin işkencede öldürüldüğü, 14 bin kişinin vatandaşlıktan çıkarıldığı, 210 bin davanın açıldığı “yeni bir askeri dönem” daha yaşamaya başlıyordu Türkiye...

Siyasi parti liderlerini evlerinden toplayan askerler, parti yöneticilerinin, milletvekillerinin de kapılarını çaldılar. CHP’liler, AP’liler, MSP’liler, MHP’liler evlerinden alınıp minübüslere otobüslere dolduruldular.

Araçlara binenler nereye götürüleceklerinin belirsizliğiyle sessizce oturuyorlardı. Minibüs ve otobüs konvoyu önce Harbiye’ye gitti. Nizamiye önünde bir saat beklenildi. Yanlış gelindiği anlaşılınca bu kez Amerikan Askeri Yardım Heyeti (JUSMATT) binasına gidildi. Yine yanlış gelinmişti.

Konvoy sonunda doğru yeri buldu: Ankara Merkez Komutanlığı’nın arkasında bulunan Ordu İstihbarat Okulu. İki katlı İstihbarat okulu, devleti yönetmiş “yeni konuklara” “Ordu Dil Okulu” olarak tanıtıldı.

Erbakan Tutuklanıyor

Oğuzhan Asiltürk, Şevket Kazan, Fehim Adak, Tahir Büyükkörükçü, Ahmet Remzi Hatip, Şener Battal, Temel Karamollaoğlu MSP’lilerden ilk gözaltına alınan isimlerdi.

Erbakan’ın İzmir Uzunada’daki “misafirliği” üç hafta sürdü. Sonra da diğer MSP’li yönetciler gibi Ordu İstihbarat Okulu’na getirildi.

Erbakan getirildiği İstihbarat Okulu’nun zemin katında iki gün tek kişilik odada kaldı. Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı’nda ifadesi alındıktan sonra diğer MSP’lilerin bulunduğu üst kata çıkarıldı. Burada mitinglerde “Fatih’in Akşemsettin’i varsa Erbakan’ın Tahir Hocası var” diye takdim edelin Tahir Büyükkörükçü ile iki kişilik odada kaldı.

Albay Hamdi Sevinç

8 Ekim 1980 günü askeri savcılık MSP, MHP, Halkevleri ve Türkiye İşçi Köylü Partisi (TİKP) hakkında düzenlediği dosyaları Sıkıyönetim 1 No.lu Askeri Mahkemesi’ne gönderdi.

Hakim Binbaşı Vural Özenirler Halkevleri dosyasını; Hakim Binbaşı Üstün Günsan MHP dosyasını; Hakim Binbaşı İlhami Uğuryılmaz TİKP dosyasını; Albay Hamdi Sevinç ise MHP dosyasını aldı.

Hakim Albay Hamdi Sevinç 9 ekim günü İstihbarat Okulu’ndaki MSP’lilerin sorgusunu yaptı. Sabaha kadar süren ifade alma işlemi akşam 19.00’da bitti. Hakim Albay Hamdi Sevinç, “kesin delıl ve emare bulunmadığından” Necmettin Erbakan, Tahir Büyükkörükçü ve Temel Karamollaoğlu dışındaki MSP’lilerin hepsini tahliye etti.

Hakim Albay Hamdi Sevinç’in bu aceleci kararı ortalığı karıştırdı. Ancak karar gereği MSP’liler serbest bırakıldı.

MSP’lilerin sevinçleri uzun sürmedi. 15 Ekim günü tekrar gözaltına alındılar. Çıkarıldıkları ilk mahkemede tutuklandılar.

MSP’lilerin salıverilmeleri olayı üzerine yıllarca çeşitli spekülasyonlar yapıldı. Bir grup; MSP’lilerin haklı olarak tahliye edildiklerini söylerken, bir diğer grup; kararın acele verilmesini siyasi olarak değerlendirdiler. Tartışma 1993 yılında son buldu. Tartışmaya noktayı koyan isim ise Hakim Albay Hamdi Sevinç’ti.

Emekli Hakim Albay Hamdi Sevinç 10 Ekim 1993 tarihinde Refah Partisi’ne üye oldu!..

MSP’lilerin Cezaevi Programı

“İstihbarat Dil Okulu”nda MSP’lilerin kaldığı bölümün resmi adı E koğuşu idi, ancak MSP’liler buraya “Selamet Koğuşu” adını verdiler. Bu bölümün amiri ve tutukevi yönetimi tarafından belirlendi: Şener Battal. MSP’liler bu nedenle Şener Battal’a takılıyorlardı: “Milli Güvenlik Konseyi’nin, ihtilalcilerin uzantısı” diye!

İstihbarat Okulu’nda bulunanlar rahattılar. Diğer tarafta Mamak Cezaevi’nde yatanlar işkence görüyorlardı. TİKP Genel Başkanı Doğu Perinçek, kendilerinin de bir siyasi parti olduklarını; Konsey’in partiler arasında ayırım yaparak MSP’li CHP’li, AP’li yöneticilere farklı davrandığını belirterek kendilerinin de İstihbarat Dil Okulu’na gönderilmelerini istedi. Mamak’taki MHP’liler ve TİKP’liler, AP, CHP ve MSP’lilerin yanma geldiler. Mamak’tan gelenlere İstihbarat Okulu cennet gibi gelmişti.

2, 8 ve 10’ar kişilik odalar; ayrı tuvalet ve banyo, giysi dolapları; salonda televizyon; bu konfor Mamak’tan gelenleri oldukça şaşırtmıştı.

MSP’lilerin klasik hale gelen günlük programları şöyleydi:

Saat 05.30 namaza kalkış/ 06.00 Sabah namazı/ 07.30 İşrak namazı ve kahvaltı/ 08-10.00 istihbarat, gazete ve kitap okuma/ 10-

10.30 havalandırma, bahçede spor/ 10.30-12.00 istirahat/ 12.15- 13.00 öğle yemeği/ 13.00-15.00 istirahat, sohbet, okuma/ 15.00-

15.30 Bahçeye çıkış ve spor 16.00 ikindi namazı/ 16.45-17.45 Lütfü Doğan’ın hadis dersi/ 18.00 akşam yemeği/ 18.30 Akşam namazı/ 19.30 Yatsı namazı/ 20.30-21.30 Yatak sohbeti.

Selamet Koğuşu’nun imamı Lütfü Doğan’dı. Müezzinliği ise MHP’li (daha sonra DYP milletvekili olan) Tahir Şaşmaz yapıyordu.

MSP’lilerin “İlahi Grubu” da vardı. Şevket Kazan’ın yönettiği İlahi Grubu’nun üyeleri ise Fehim Adak, Recai Kutan, Temel Karamollaoğlu, Ahmet Remzi Hatip’ten oluşuyordu. İlahi Grubu yatsı namazından sonra bir yatağın üzerinde bir araya gelip ilahiler söylüyordu.

Sesi en güzel olan Şevket Kazan’dı. “Seher vakti, Hak Hak derken/ Beni de unutma bülbül!.." Şevket Kazan’ın içli sesi Selamet Koğuşu’nda bulunanları ağlatırdı.

Şevket Kazan bırakır Fehim Adak başlardı: “Bülbüller sazda/ Güller niyazda/ Söyle namazda/ Elhamdülıllah."

En çok okunan âşık Yunus’un Neva Makamındaki şu ilahisiydi:

“mülk-ü bekadan gelmişem. fani cihanı neylerim,

Ben dost cemalin görmüşem, hür-i cihanı neylerim."

MSP’lilerin şiir sevgisi tutukevinde başlamamıştı. Nakşibendi Tarikatı’nın müritlerini “etkileme yollarının” başlıca aracı şiirsellikti. Şeyh Mehmet Zahid Kotku “güvensizlik ve umutsuzluk” içinde modernleşen topluma uyum sağlayamayan müritlerinin “iç huzur arayışım” şiirle gideriyordu. MSP’liler ilahileri, şiirleri Şeyh Mehmet Zahid Kotku’nun ev sohbetlerinde dinlemiş, öğrenmiş ve söylemişlerdi.

Şeyh’in Erbakan’a Sitemi

Şeyh Mehmet Zahid Kotku, radikal İslam’i hareketlere karşıydı. “77 seçimlerinden sonra giderek radikalleşen Akıncıların silahlanmasına, kamplar kurmasına göz yuman, izin veren MSP yönetimini eleştiriyordu. Kotku, Erbakan’ın MSP Genel Başkanlığı’ndan ayrılmasını istiyordu. Ancak mürit bu kez “Şeyhi”nin sözünü dinlemiyordu.

O günleri Şeyh Mehmet Zahid Kotku’nun damadı Prof. Esat Coşan müritlerine şöyle anlatıyor: (Bu konuşmaya daha sonra ayrıntılı olarak yer vereceğiz) (...) “Tekkemizin bir aksiyonu olması dolayısıyla tepeden tırnağa destekleyerek devam etmiştik. Öyle zamanlar oldu ki siyasi olaylarda Hocamızın ikazları oldu. Nasihatları oldu, tavsiyeleri oldu. Söyleyin şöyle şöyle yapsın, söyleyin onlara şöyle yapmasın. Sakın şöyle bir karar çıkartmasınlar. Aman sakın şu olmasın tarzında. Bunların da bir kısmına bizzat şahidim ve çok şahitler de vardır. Askeri harekâttan önce hatırlıyorum; ‘Partinin gençlik kollarını söyleyin kapatsın şunlar, bu çocukları mahvedecekler’ dediklerini hatırlıyorum. Onun üzerine muhtelif yerlerden geldiklerini hatırlıyorum. İsim olarak meselâ Kayseri’den Tevfik Rıza Çavuş (Akıncı Gençler Derneği Başkanı-SY) kardeşimizi hatırlıyorum. Onlar gelip, ‘ama o zaman meydan şunlara kalır, bunlara kalır. Kapatır mıyız, kapatırsak nice olur halimiz?’ diye itiraz ettiklerini biliyorum. İtiraz edenlerin hepsi sonra hapishanede, medrese-i yusufiye’de biraz zahmet çektiler. Üç sene beş sene kaldılar, hâlâ muhakemeleri devam edenler vardır. Yani Hocamızın tavsiyesini tutmadıkları için.

“Sonra bir ara başındaki şahsa, ‘Söyleyin Necmi’ye partinin başkanlığından ayrılsın’ dediğini hatırlıyorum. Bunu temin etmek için kayınbiraderi Osman Çataklı’nın görevlendirildiğini, bir sebeple bizzat kendisinin gidip söylediğini biliyorum. Fakat oradan ayrılmadılar. İşte o sırada söz dinleyenler rahat ettiler, onlardan bir tanesini de müşahhas bir misal olsun diye size söyleyeyim.

“Yahya Oğuz Bey Sanayi Bakanlığı Müsteşarı’ydı. Hocamız ‘Yahya ayrılsın bu vazifeden’ demiş. Ertesi gün Yahya Oğuz atlamış gelmiş İstanbul’a, ‘Efendim’ demiş, ‘Emriniz başım üstüne ama siz hakkaten söylediniz mi söylemediniz mi diye tetkik için huzurunuza kadar geldim. Böyle bir emriniz var mı?’ ‘Evet var.’ Hemen istifasını vermiş, Sanayi Bakanlığı Müsteşarlığı’ndan ayrılmış. Hiç sıkıntı çekmedi Yahya Oğuz, ne İzmir Uzunyayla’ya gitti ne İnceada’ya gitti, ne başka bir yere gitti.”

Şeyh Kotku, Erbakan’a kızmıştı. Bir iddiaya göre Özal kardeşlerden birini MSP’nin başına getirmek istiyordu. Ancak Erbakan şeyh, tarikat dinlemiyor, koltuğunu kimseye bırakmıyordu!

Mehmet Zahid Kotku, Erbakan’a kızdığı için mi, askeri darbenin olacağını bildiğinden midir nedir; 1979 yılında uzun bir süre kalmak için Suudi Arabistan’a gitti.

Ne tesadüf, Nakşibendilerin bir kolu olan “Erenköy Cemaati”nin şeyhi Mahmut Sami Ramazanoğlu da aynı yıl Suudi Arabistan’a gitti. Kotku, 1980 Şubat’ında mide ameliyatı olmak için Türkiye’ye geldi. Ameliyat oldu. Bir ay sonra tekrar Suudi Arabistan’a gitti. Son kez ağır hasta olarak 6 Kasım 1980’de Suudi Arabistan’dan döndü. 13 Kasım günü 83 yaşında yaşama gözlerini yumdu.

Milli Güvenlik Konseyi özel izniyle Süleymaniye Camii yanındaki Gümüşhaneli Dergâhı’nda, şeyhlerinin bulunduğu yere gömüldü.

Vefatından sonra kararname ile defnedilen bir kişi de dönemin Başbakanı Turgut Özal’ın annesi Hafize Hanım’dı. Hafize Özal, vasiyeti gereği Şeyh Mehmet Zahid Kotku’nun yanına defnedildi.

MSP’liler Ağlıyor

Şevket Kazan eşi ve çocuklarıyla görüşmesi bittikten sonra ellerindeki paketlerle Selamet Koğuşu’na girdi. Ağlıyordu. Ağzından sözcükler mırıltı gibi çıktı: “Büyük mürşit, büyük âlim Muhammed Zahid Efendi İstanbul’da Allah’ın rahmetine kavuşmuş.”

Recai Kutan, Fehim Adak, Temel Karamollaoğlu, Yaşar Göçmen ağlamaya başladı.

O anları Recai Kutan şöyle anlatıyor:

“İnanamadım. Sanki dünyam yıkılmış gibi oldu. Koğuşta o anda bir üzüntü fırtınası esti. Uzun süren bir sessizlik, sadece gözyaşları ve hıçkırıklar. Koğuşa dönüp de acı haberi duyan diğer arkadaşlarda da aynı şaşkınlık ve üzüntü. Sessizliği Lütfü Doğan Hoca bozdu; ‘el Hükmü Lıllah. Hepimizin başı sağ olsun. Cenab-ı Hak cümlemizi, Evliyaullah’ın, büyüklerimizin şefaatından ayırmasın. Bundan sonra yapılacak tek şey dua etmektir’ dedi.

“O gece doğru dürüst uyuyamadım. Yüreğime sanki kocaman bir taş oturmuştu. Erken kalktık. Sabah namazını kıldık. Hüzünlü bir sonbahar sabahı. Uyandığımızdan beri gönlüm İstanbul’da. Eminim ki dün akşam Türkiye’nin dört bir tarafından, otobüsler, arabalar, trenler, uçaklar İstanbul’a gözleri yaşlı, kalpleri kırık yolcu taşıdılar.”

Kendi İçeride Fikri İktidarda

MSP’li yöneticiler “Hocaefendi’lerini dinleseler belki de tutukevinde olmayacaklardı. Ancak o günlerde MHP’lilerin 12 Eylül yönetimine karşı söyledikleri bir laf vardı: “Kendimiz içerideyiz, fikrimiz iktidarda.”

Peki, bu söz MSP’liler için de geçerli değil miydi?

Milli Güvenlik Konseyi Başkanı Orgeneral Kenan Evren bakın o günlerde neler söylüyor:

“Allah’ın rahmeti üzerinize olsun.”

(16 Ocak 1981 Adana konuşması)

“Biz aynı dinin evlatlarıyız. Bizim dinimizde kindarlık yoktur. Bizim dinimiz affedicidir. Şeriat’ın kestiği parmak acımaz derler.” (14 Ekim 1980 Diyarbakır konuşması)

“Dinsiz bir millet düşünülmez. Dinimize sımsıkı sarılmalıyız.” (15 Ocak 1981 Konya konuşması)

“Tanrısı bir, Kur’an’ı bir, peygamberi bir, aynı sesleniş ve yakarışla namaz kılanları birbirinden koparmaya imkân yoktur.”

(17 Ocak 1981 Hatay konuşması)

12 Eylül yönetimi sadece sözlerle yetinmedi. MSP’lilerin bile başaramadığı, din derslerini okullarda mecburi hale getirdi!

12 Eylül’ün İslamiyet’e bakışı Kenan Evren’in şu sözleri ile aslında tüm gerçeği ortaya döküyor:

“Başınızı örtün ama yüzünüzü açın.” (Erzurum, 6.7.1986)

O günlerde çıkarılan, “Türkiye’de Yıkıcı ve Bölücü Akımlar” isimli kitapta ima yolu ile MSP’ye dikkat çekiliyordu. Ayrıca Erbakan’ın fotoğrafı da kitapta yer alıyordu. Erbakan tutukluydu, ancak görüşleri iktidardı. MSP’lilerin sloganlaştırdığı Pakistan’lı Ziya ül Hak Evren’in kardeşi olmuştu. Kemalizmi yeniden tanımlayıp: “Türk-İslam Sentezi”ne sarıldılar. Rabıta ile bağlantılar, İslam bankalarına, finans kuramlarına sağlanan kolaylıklar, Diyanet İşleri Başkanlığı’na ayrılan kaynakların birkaç kat artırılması, okullara mecburi din dersi konulması, yeni yeni imam hatipler, ilahiyat fakülteleri açmak hep askeri cunta döneminde gerçekleşiyordu. Tüm bu devreyi daha iyi anlatabilmek için devletin şu “gizli raporuna” göz atmak yeterli.

Bir Gizli Raporun Yazdıkları

12 Eylülcüler MSP’lileri cezaevlerine doldurmuşlardı. Ama bu partilerin bile yapamadığını kendi yönetimleri gerçekleştiriyordu.

Başbakan Bülent Ulusu 7 Mayıs 1981 tarihinde Diyanet’ten sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Özgüneş’e gönderdiği yazıda: “Türkiye’deki din eğitimi ve din istismarı” konusunda bilgi istiyor.

Devlet Bakanı Mehmet Özgüneş koordinatörlüğünde 15 Mayıs

1981 tarihinde Adalet, İçişleri, Dışişleri, Milli Eğitim, Köyişleri ve Kooperatifler, Gençlik ve Spor bakanları ile Diyanet İşleri Başkanı’ndan bir üst kurul oluşturuluyor.

Bu üst kurul “din eğitimi” ve “din istismarı” üzerinde çalışmak için iki teknik komisyon kuruyor.

Milli Eğitim Bakanlığı koordinatörlüğünde; Adalet, Dışişleri, Milli Eğitim, Gençlik ve Spor bakanlıkları ile Diyanet İşleri Başkanlığı, TRT Genel Müdürlüğü, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, Atatürk Üniversitesi İslam’i İlimler Fakültesi, İstanbul ve Konya Yüksek İslam Enstitüleri temsilcilerinden “Din Eğitimi İnceleme Alt Komisyonu” kuruluyor.

İçişleri Bakanlığı koordinatörlüğünde; Genelkurmay Başkanlığı, Adalet, İçişleri, Dışişleri, Milli Eğitim, Gençlik ve Spor Bakanlıkları, Diyanet İşleri Başkanlığı ve MİT Müsteşarlığı temsilcilerinden kurulan “Din İstismarı İnceleme Alt Grubu” oluşturuluyor.

Bu alt grupların çalışmaları sonucu bir rapor hazırlanıyor. İşte rapordan bazı cümleler:

“Yüklü ihtiyaç karşısında imam hatip liseleri sayı hatta ehliyet açısından yetersiz kalıyor. Henüz mezun vermeyen imam hatip liselerinin devreye girmesinden sonra bile önümüzdeki 10 yılda Diyanet İşleri Başkanlığı’nın din görevlisi ihtiyacı karşılanamayacaktır.” (Sayfa: 11-Raporun yazıldığı 1981 yılında Türkiye’de 374 imam hatip okulu vardı. SY.)

“Din bilgisi dersleri, ilkokullardan başlayarak ilk ve ortaöğretimde mecburi olarak okutulmalı.” (Sayfa: 19)

“Din derslerinin branş öğretmenlerince okutulmasını sağlamak üzere her öğretim seviyesinde gerekli tedbirler ve düzenlemeler yapılmalı (yani imam hatip okulları, ilahiyat fakülteleri, yüksek İslam enstitüsü daha fazla açılmalı- SY.) Bu sağlanıncaya kadar özellikle temel eğitimin birinci kademesi öğretmenlerinden bu dersleri okutacak olanlar, acilen, hizmet içi eğitim kurslarında yetiştirilmelidirler.” (Sayfa: 20)

“Yüksek İslam enstitüleri 6 yıllık öğrenim kurumlan haline getirilmeli.” (Sayfa: 22)

“Halkın basılı dini yayın ihtiyacı tespit edilmeli, her yaş ve kültür seviyesinden insanın ihtiyacı olan dini neşriyatın yaygınlaştırılmasına önem verilmeli.” (Sayfa: 22)

“TRT’de yapılan dini yayınlar güçlendirilmeli.” (Sayfa: 23) “Cami bulunmayan yerleşme merkezlerine vatandaşlarımızın bu konudaki istekleri dikkate alınarak ve duyarlı bölgelere öncelik verilerek cami yapılması sağlanmalı” (sayfa: 28- 12 Eylül darbesinin Alevi köylere neden zorla cami yaptırdığı daha iyi anlaşılıyor!..SY) “Kadrosu bulunmayan yaklaşık 18 bin köy camiine kadro verilmesi sağlanmalı.” (sayfa: 29)

Peki din istismarını kimler yapıyordu? Raporun 25’inci sayfasında bu sorunun da yanıtı var:

“Türk vatanını bölmek isteyen gizli İm reler, etnik ayrılık, mezhep farklılığı, dinin ilerici yorumu gibi istismarlarla zaman zaman yüce dini ve inananları siyasi ve ekonomik tartışmaların içerisine çekmeye çalışmıştır. Bunlar çoğunlukla din kivesine bürünmeye çalışan Marksistlerdir.” (!)

Yahu o halde zavallı MSP’lileri niçin tutukladınız?

Ne diyebilirsiniz ki; pes doğrusu!..

Koğuşun Sansürcüsü

Oğuzhan Asiltürk’ün Selamet Koğuşu’ndaki görevi; her sabah saat 09.30-10.00 arası gelen gazetelerdeki çıplak kadın fotoğraflarını kalın uçlu keçe kalemiyle boyamaktı. Asiltürk çıplak kadınlara elindeki kalemle elbise giydiriyordu. Tesettür kurallarına uymayan kadınları Asiltürk elindeki kalemle yola getiriyordu. Kadınların yüzleri ve ayak bilekleri dışındaki taraflarım görünmeyecek bir şekilde boyuyordu.

MSP’li eski Bakan’ın sansüründen sıkılanlar da vardı. MSP muhasibi Abdürrahim Bezci bir gün Tuncay Mataracı’nın odasında Erkekçe dergisini okurken yakalandı.

Asiltürk gazetelerdeki fotoğrafları tesettürlü hale getiridiği gibi, güneş banyosu yapan diğer partilılere de müdahale ediyordu. Göbeğini açarak güneşlenenleri göbeklerini kapatmaları için hemen uyarıyordu. Bu uyarılardan sıkılan CHP’li Temel Ateş bir gün dayanamayıp; “Kardeşim sende göbek hastalığı mı var? Homoseksüel misin nesin?” diye Asiltürk’e bağırmak zorunda kalıyordu.

Şafak Restaurant

İstihbarat Dil Okulu’nda tutuklulara kahvaltı olarak bazen çorba, bazen de ekmek, zeytin ve çay verirlerdi. MSP’liler bu kahvaltı mönüsüne “pek heves” etmezlerdi.

Şevket Kazan omzuna peçetesini atar, kahvaltı hazırlardı. Öyle sıradan bir kahvaltı değil: Peynir, zeytin, bal, reçel, sucuk, mevsimine göre domates, salatalık.

Kahvaltı masası Şevket Kazan’ın yatağının üzeriydi. Bu yatağın adını “Şafak Restaurant” koymuşlardı. Kazan’ın daimi müşterileri Erbakan, Recai Kutan, Fehmi Cumalıoğlu, Süleyman Arif Emre, Lütfü Doğan’dı.

Selamet Koğuşu’nun çiğköftelerini Fehim Adak yapardı. Çiğköftenin malzemesini ise Süleyman Arif Emre’nin ailesi getirirdi.

Yatak çarşafı, yastık kılıfı değiştirilmesi; battaniyelerin nevresim içine yerleştirilmesi; Erbakan’ın, Lütfü Doğan’ın, Tahir Büyükkörükçü’nün yataklarının düzeltilmesi, yemek yenen masanın silinmesi, yemeğin hazır olduğunun bildirilmesi gibi işler “Akıncıların akıl hocası” Temel Karamollaoğlu’na aitti.

Karamollaoğlu içeride en uzun kalan MSP’lilerden biriydi. 11 Ekim 1980’de tutuklandı, 24 Temmuz 1981 tarihinde tahliye oldu.

Mahkeme Başlıyor

Tarih 3 Nisan 1981. Ulusal Egemenlik Bayramı tüm yurtta kutlanıyor. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışı üzerinden tam 61 yıl geçmişti.

23 Nisan 1981 tarihinin MSP’liler için başka bir anlamı vardı; o gün ilk kez mahkeme karşısına çıkacaklardı. Gözaltına alındıkları 12 Eylül 1980 tarihinden bu yana, tam 223 gündür tutukluydular.

MSP’liler Ankara Sıkıyönetim 1 No.lu Askeri Mahkemesi’nde yargılanmak üzere Mamak’a götürüldüler. Başsavcı Albay Nurettin Soyer iddianameyi okumaya başladı. Süre yetmediği için dava bir gün sonraya bırakıldı. Ertesi gün Başsavcı Soyer kaldığı yerden iddianameyi okumayı sürdürdü.

MSP’liler, partilerini laikliğe aykırı olarak devletin sosyal, ekonomik, siyasi ve hukuki temel kanunlarını topyekûn dini inançlara uydurmak amacıyla illegal cemiyete dönüştürmek; sevk ve idare etmek; propaganda yapmak; şeriat devleti kurulmasına yönelik çalışmalar yapmak iddiasıyla yargılanıyorlardı.

Necmettin Erbakan ve 34 arkadaşının şeriat devleti kurulması amacına yönelik faaliyetlerde bulunduklarının delıli olarak, çeşitli yerlerde yapmış oldukları konuşmalar gösteriliyordu.

MSP davasına bakan mahkemenin başkanı Hakim Albay Niyazi Çağın’dı. Diğer hakimler, Binbaşı İlhami Uğur Yılmaz ile sivil hakim Kayahan Özden’di.

MSP Genel Başkan Yardımcısı sanık Recai Kutan, mahkeme heyetini bakın nasıl anlatıyor.

“Ortada kıpkırmızı suratlı, kısa boylu, üzerindeki hakim cüppesi yana kaçmış sivil duruşma hakimi Kayahan Özden oturuyordu. Onun sağ tarafında, uzun boylu, atletik yapılı, zarif, yakışıklı ve mert yüzlü bir topçu albay oturuyordu. Yakasında da pilot brövesi vardı. Mahkeme Başkanı olan bu albayın adı Niyazi Çağın idi. Duruşma hakiminin sol tarafında ise babayiğit yapılı, mert tavırlı Hakim Binbaşı oturuyordu. İsmi ise İlhami Uğur Yılmaz idi.”

Bakalım bu mahkeme de kararını, Hamdi Sevinç gibi mi verecekti?

Mahkemede Ağlayan Hakim Albay

Başsavcı Albay Soyer, iddianamesini okuduktan sonra sanıkların ifadeleri alındı. 24 Nisan 1981 tarihindeki duruşmada süre yeterli olmadığı için dava 1 Mayıs 1981 tarihine bırakıldı. Sonunda tüm sanıklar dinlendi. Mahkeme 15 Mayıs’a erteledi duruşmayı.

15 Mayıs’ta 13 MSP’li; Lütfü Doğan, Ali Oğuz, Abdurrahim Tomba, Ahmet Remzi Hatip, Ali Rıza Öztürk ve Şener Battal tahliye edildiler. Kararı sivil hakim Kayahan Özden’in red oyuna karşın, “zarif yakışıklı” Albay Niyazi Çağın ile “babayiğit yapılı” Binbaşı İlhami Uğur Yılmaz vermişti.

5 Haziran 1981 tarihli duruşmada yine askeri hakimlerin lehte, sivil hakimin aleyhte karar vermesi sonucu Korkut Özal ile Mehmet Okul tahliye oldular.

26 Haziran’daki duruşmada ilginç bir olay oldu. Fehmi Cumalıoğlu söz istedi. 70 yıllık ömrünün tek gayesinin millete hizmet olduğunu, ancak kendisinin 9 aydır tutuklu olduğunu söyleyince “zarif, yakışıklı” mahkeme Başkanı Albay Niyazi Çağın ağlamaya başladı. Albay Çağın ağladığı görülmesin diye cebinden bir renkli gözlük çıkarıp takıyordu.

Aynı duruşmada Fehmi Cumalıoğlu, Süleyman Arif Emre ve Oğuzhan Asiltürk için “zarif, yakışıklı, gözü yaşlı” Albay Niyazi Çağın tahliye istedi. Ancak diğer iki hakimin kararı ile talep reddedildi.

24 Temmuz 1981, sabah saat 09.30, sanıklar ve mahkeme heyeti yerlerini aldılar. Dava başladı. Erbakan başta olmak üzere MSP’lilerin çeşitli yerlerde yapmış oldukları konuşmaların bantları dinlendi. Bantların delıl olup olmayacağı tartışıldı. Sonunda mahkeme heyeti kararını vermek için odasına çekildi. 45 dakika süren bu toplantıdan sonra karar açıklandı:

“Yakışıklı, zarif ve gözü yaşlı” Albay Niyazi Çağın ile “babayiğit yapılı” Binbaşı İlhami Uğur Yılmaz lehte, “pancar suratlı” sivil hakim Kayahan Özden aleyhte oy kullandı. Çoğunluk kararıyla MSP’lilerin hepsi tahliye edildi.

Bu karar karşısında MSP’liler bile şoke oldular! Ancak Erbakan, 6 Ekim 1981 tarihinden 16 Ekim gününe kadar ikinci bir tutukluluk hayatı daha yaşadı.

ikinci Beraat Kararını Veren Hakim Şimdi Nerede?

MSP’liler tahliye oldular ama davaları hâlâ sürüyordu. Bu arada mahkeme heyetinde değişiklik oldu: “Yakışıklı, zarif ve gözü yaşlı” Mahkeme Başkanı Albay Niyazi Çağın Diyarbakır’a, bir iddiaya göre tayin, bir diğer iddiaya göre ise sürgün edilmişti.

Recai Kutan bu değişikliği şöyle anlatıyor: “Bu tayine doğrusu çok üzüldüm. Arkadaşlarımız da üzülmüşlerdi. Bu mert, bu hakka ve hakikata bağlı olduğunu çeşitli vesilelerle ispat etmiş olan değerli albayın ayrılışı elbette bizleri üzecekti. Ne diyelim, Allah Niyazi Çağın Albay’a selamet versin.”

Albay Niyazi Çağın bir süre sonra emeklıliğini istedi. Emekli Hakim Albay Çağın daha sonra binlerce dolarlık bir iş bulup Arabistan’a gitti! Bugünlerde de ENKA-KUTLUTAŞ şirketlerinin Suudi Arabistan’daki Sosyal İşler Müdürlüğü’nü yapıyor! Anlaşılan Suudilerle arası çok iyi. Kimbilir belki de Türkiye’den götürdüğü referansı çok güçlüdür.

MSP’lilere tahliye kararı veren Niyazi Çağın’ın yerine Hakim Albay Tekin Özcan getirildi. Tahliye kararında imzası olan diğer hakim Binbaşı İlhami Uğur Yılmaz da Elazığ’a tayin edildi. Onun yerine ise Hakim Yüzbaşı Mehmet Sever getirildi.

İdida makamında ise daha önce değişiklik yapılmıştı: Başsavcı Albay Nurettin Soyer’in yerine Yarbay Atilla Tülay getirilmişti. Mahkeme savcının “Esas hakkındaki mütalaası”, sanıkların ifadeleri ile sürdü gitti. 24.2.1983’te MSP’liler bir şok daha yaşadılar. Mahkeme Erbakan hakkında 4 yıl ağır hapis cezası ile 1 yıl 4 ay Eskişehir’de zorunlu ikamet cezası kararı vermişti. Diğer sanıklar 2 ile 4 yıl arasında değişen çeşitli hapis cezalarına çarptırıldı.

MSP’liler kararı Askeri Yargıtay’a götürdüler. Yargıtay kararı bozdu. Askeri Yargıtay 4’üncü dairesi tarafından verilen boznja kararı üzerine Sıkıyönetim Askeri Savcılığı, 31 Ekim 1984 tarihinde Hakim Binbaşı Mustafa Uğur imzasıyla mahkemeye karşı yazı gönderdi: “Askeri Yargıtay 4’üncü dairesinin sübut, noksan soruşturma ve delıl yetersizliği nedenleriyle verdiği bozma kararına uyulmayarak, eski kararda direnilmesine karar verilmesi mütalaa ve talep olunur.”

Hakim Binbaşı Mustafa Uğur’un bu yazısı MSP’lileri mahkûm eden mahkeme başkanı Hakim Albay Tekin Özcan’a ulaşamadı. Çünkü Hakim Albay Özcan’ın yerine yeni bir başkan atanmıştı: Hakim Albay Hikmet Şahin.

Hakim Albay Şahin, Sıkıyönetim Askeri Savcılığı’nın yazısını dikkate almadı. 13 Şubat 1985 tarihinde MSP’lilerin hepsi hakkında beraat kararı verdi.

Bu kadar tesadüf olur mu? Son beraat kararı veren Hakim Albay Hikmet Şahin de emekli olur olmaz soluğu Refah Partisi’nde aldı! MSP’lileri aklayan üç askeri hakimden ikisi RP’li olmuş, bir diğeri Suudi Arabistan’a yüklüce bir maaşla gitmişti.

Kuşkusuz MSP ve yöneticileri hakkındaki doğru kararı tarih verecektir.

MSP davasının kararını bozan Askeri Yargıtay Dairesi’ne muhalefet eden Yargıç Tümamiral Yusuf Eryılmaz, yıllar sonra 9 Mayıs 1990 tarihinde Milliyet gazetesinden Çetin Yetkin’e şunları söyleyecekti: “Türkiye’nin haline çok üzülüyorum. Maalesef Atatürk’ün laiklik ilkesinden uzaklaşılmaktadır. Bir vatan evladı olarak endişe duyuyorum. 12 Eylül döneminde askeri savcılar irticanın üzerine fazla gidemediler.”

Dün olduğu gibi bugün de meydanlarda, televizyonlarda laiklik konusunda neler söylediği bilinen Erbakan bakın mahkemeye verdiği yazılı “layiha”sında (Dosya no: 1981/126) neler diyor: “TC Anayasası devletin temel düzeni olarak cumhuriyeti yani hür parlamenter demokratik sistemi esas almıştır. Anayasa bu sistemin esasları olarak da, bağımsızlık, insan hak ve hürriyetlerine saygı, hukuk devleti, milli, demokratik, laik sosyal devlet prensiplerini esas almıştır. “Bu esasların hepsi birlikte mütalaa edildiği takdirde anayasanın üç temel esası ortaya çıkar:

1. Laiklik: İddianamede ifade edildiği gibi, “Genel olarak devletin din işlerine, dinin devlet işlerine karışmaması ve devletin dinler ve din mefhumları arasında fark gözetmemesi, tarafsız kalması” diye tarif edilebilir.

2. TC Anayasası materyalist, inkarcı felsefeyi esas almış bir anayasa değildir. Bilakis manevi gelişmeye ehemmiyet veren ve genel ahlâkı koruyan maneviyatçı bir anayasadır.

3. Laiklik dinsizlik ve din düşmanlığı demek değildir.”

Miting meydanlarında Anayasadan laiklik ilkesinin çıkarılması

için Meclis’e yasa değişikliği teklifi götürdüğünü söyleyen; AP’nin, “bizim laiklik anlayışımız CHP’nin laiklik anlayışı ile aynı” şeklindeki konuşmasını eleştiren Erbakan, mahkemede başka türlü konuşuyordu!..

Ve tarih 12 Aralık 1993, İslam’cı Vakit gazetesinin manşetinde Erbakan’ın sözleri var: “Laiklik anayasadan çıksın.”

ŞeriatMahkemesi

Necmettin Erbakan beraat etmişti. Ancak 10 yıllık bir siyaset yasağı vardı. Yıllarını boş geçirmedi, “mahkeme başkanlığı” yaptı.

25 ekim 1987 tarihinde gazeteci Emin Çölaşan’ın CHP eski milletvekili Mikail İlçin ile Hürriyet gazetesindeki görüşmesini yorumsuz, özetleyerek aktaralım:

-Sayın Mikail İlçin, beni uzun zamandan beri başınızdan geçen ilginç bir olayı anlatmak için arıyordunuz. Ancak sizinle bir araya gelmek uzun süre mümkün olmadı. Bir gün yine bana telefon ettiniz ve yaşadığınız olayı telefonda anlattınız. Anlattığınız olay gerçekten çok ilginçti. Şimdi teyplerimizi açtım. Bunu okuyucularımız için aynen anlatmanızı rica ediyorum. Ancak konuşmamızın en başında sizden bir ricam var. Anlattığınız her şeyin doğru olduğuna yemin eder misiniz?
-Sayın Çölaşan, işte size Kur’an-ı Kerim üzerine yemin ediyorum ki anlatacağım her şey doğrudur. Kur’an-ı Kerim üzerine işte el basıyorum.

-Tamamdır efendim... Buyurun anlatın.

-Sayın Çölaşan, ben 1973 seçimlerinde CHP Hakkari milletvekili seçildim. 1977 yılına kadar milletvekili olarak hizmet yaptım. Biliyorsunuz bizim dönemimizde CHP-MSP koalisyon hükümeti vardı. Dolayısıyla ben o zamanlar, MSP’nin milletvekillerini ve bakanlarını yakından tanımış oldum. Aralarında çok büyük saygı duyduğum insanlar vardı. Bunlar dindar insanlardı. Memleketimize şeriat düzeni getirmek istiyorlardı. Ben buna karşıydım, ama MSP’lilerin çoğunu tanıyordum ve bunlar dinci oldukları için vallahi onlara çok güveniyordum... Hiç değilse namuslarına ve ahlâklarına sonsuz güvenim vardı.

-Sonra milletvekilliğiniz 1977 seçimlerinde bitti mi?

-Bitti efendim. Ben bundan sonra, 1983 yılına kadar bazı kamu kuruluşlarında ve bakanlıklarda murakıp (denetçi) olarak görev yaptım. Beyefendi ben bu murakıplık görevime 1983 yılına kadar devam ettim. Ondan sonra da ticaret yapmaya karar verdim. Karşıma iyi bir iş çıkmıştı, onu değerlendireyim diye düşündüm. Ve beyefendi, bendeniz Karakaya Barajı inşaatını yapan İtalya (Holstron de Torna SPA) firmasından bir iş temin ettim. Hay etmez olaydım beyefendi... Biliyorsunuz, Karakaya Barajı’nın müteahhit firması, bir İtalyan firmasıdır. Ben onlara demir imalat işi yapacaktım. Çok büyük ve çok kârlı bir işti. Fakat işin çok büyük olması nedeniyle, büyük bir müteahhit karnesi gerekiyordu. Ben kalktım Ankara’ya geldim. CHP-MSP koalisyonu döneminden çok iyi tanıdığım, dünyanın en büyük Müslüman’ı olarak bildiğim eski Mardin Milletvekili Fehim Adak’a gittim. Fehim Adak bu memlekette Bayındırlık Bakanı olmuş, Ticaret Bakanı olmuş fevkalâde muhterem bir zat. Benim bildiğim öyle...

Mütahhit karnem yetişmedi. Onun için gittim. Bunlar on adet hacı ortak olmuşlar ve Malatya’da büyük bir şirket kurmuşlar. Büyük işler yapıyorlar. Hacı Fehim de bu şirketin ortağı ve genel koordinatörü. Bütün yetki kendisinde.

-Fehim Bey’in mesleği nedir?

-İnşaat mühendisidir. Ben böylece kendisine gittim efendim. Zaten dediğim gibi, onu daha önceden de, siyasetten tanırdım. Ben ticarete ilk defa atılmış olduğum için tabiiki işlerin içyüzünü biliyordum. Kendisine dedim ki; “Şeyhim, bu işi sizinle birlikte yapalım. Bu işte iyi para var...” Hemen aklı yattı ve “Hay hay” deyip bana bir vekâletname verdi. Ondan sonra da aramızda noterden sözleşme yapıldı.

-Yani siz Halk Partili, o Milli Selamet Partili... Peki siz dindar bir insan mısınız aslında?

-Beyefendi ben dinine son derece bağlı bir insanım. Ama ben dürüst Müslüman’ın ve dürüst dincilerin ellerini öperim. Din sahtekârlarının ve din sömürücülerinin bir numaralı düşmanıyım. Çok şükür Allah’a yobazlardan değilim. Allah beni yobazlardan saymasın. Bu arada hacca da gittim çok şükür. Beyefendi, ben bu Fehim Adak’ı iyi tanırım. Ben onu din sahasında kendimden çok üstün biliyordum. Hem de okumuştur kendisi. İlmi yönü de vardır. Hem de bu zat, altı yedi defa hacca ve umreye de gitmiştir. Üç defa bakanlık yapmıştır bu memlekette. Bu adama benim sonsuz güvenim vardı... Neyse, sözleşmeyi bizzat Şeyh Fehim kaleme aldı ve sıra bu sözleşmenin son satırına geldi. Bana dedi ki: “İhtilaf durumunda ne yapalım? Hangi makama başvuracağımızı yazalım?”

-Yani noterde sözleşme yapıyorsunuz, öyle mi?

-Notere götürmek üzere kendisi sözleşmeyi hazırlıyor. Ben de kendisine dedim ki: “Fehim Bey bu işte hırsızlık, haksızlık olmaz. Böyle bir şeyi ben yapmam, siz de yapmazsınız. Hırsızlığın ve haksızlığın olmayacağı bir yerde mahkeme tayin etmek gereksizdir. Eğer aramızda bir ihtilaf çıkarsa, siz hakem olursunuz.” Yani Emin Bey, ben bu adama böyle güveniyorum. Böyle bir şeyin benzeri dünyada görülmemiştir. Kardeşler arasında yapılan sözleşmelerde bile “İhtilaf çıkarsa falanca mahkemeye başvurulacaktır” diye hüküm olur. Ben bu adama öyle güvenmiştim ki: “Siz hakem olun” dedim. Böylece noter sözleşmesinin son satırına “ihtilaf vukuunda Sayın Fehim Adak bizzat halle yetkilidir” hükmünü koydurmuş olduk. İşte belgesi burada beyefendi, buyurun bakın...

-Ve böylece Fehim Adak’la ortak mı oldunuz?

-Ben Şark şirketiyle bu iş için yüzde elli ortak oldum. Bu şirketin merkezi Malatya’da. Şirketin ortağı olarak dokuz tane hacı var. Bir de şirketin yetkilisi ve ortağı Fehim Adak var. Etti sana on hacı. Yani on hacıyla ortak olan bir CHP milletvekili... Yüzde elli benim, yüzde elli hacıların... Neyse sözleşme bitti, notere tasdik ettirdik ve ben Karakaya Barajı’na gidip iş düzenimizi kurdum. Sözleşmeye göre işi müştereken idare etmemiz lazım. Ben oğlumu kendi yerime koydum, onlar da hacıları koydular. İş yerimizde devamlı olarak bir hacı bulunuyor. Sonra beyefendi, ben bu hacılara özendim ve kendi kendime dedim ki: “Yahu bunlar on tane hacı. Ben de yaşım geçmeden bir hacca gideyim.” Ve ben de hacı oldum.

-Allah kabul etsin. Sonra neler oldu Mikail Bey?

-Sayın Çölaşan bir de baktım ki, bizim hacılar şantiyede paraları çarçur etmeye başladılar. Çünkü iyi para gelmeye başlamıştı İtalyalardan. Bizim ortak paraları, helal haram demeden, gelişigüzel harcamaya başladılar bunlar... Bu durumda ben Fehim Bey’e gittim. Şirketin başında ne olsa kendisi var. Dedim ki: “Şeyhim, ortaklarınız paraları çarçur ediyorlar. Bu doğru değildir. Kendilerine lütfen talimat verin. Ben onlara bir şey söylemek istemiyorum. Siz bu işte hakem durumundasınız.” Fakat Fehim Adak benim bu ikazlarıma rahatsızlık göstermeye başladı. Birkaç sefer “İdare ediver” falan dedi. Ben de dedim ki “Yahu Fehim Bey nasıl idare edeyim? Giden paraların yarısı bana ait...”

-Bu arada aldıkları paralardan sizin payınıza düşenleri vermiyorlar mı?

-Beyefendi bir miktar veriyorlar, ama eksik veriyorlar. Meselâ bankada bloke edilmesi gereken 75 milyon lirayı kendi hesaplarına geçiriyorlar, kendi adlarına çalıştırıyorlar.

-Peki bunlar faiz de alıyorlar mı?

-Sayın Çölaşan bunlar daha da beterini alıyorlar. Keşke sadece faiz alsalar... Bunlar kul hakkını zimmetlerine geçiriyorlar. Cenabı Hak, Kur’an-ı Kerim’de “Kul hakkı ile huzuruma gelme” diye buyurmuştur. Kul hakkım yemek, faiz almaktan bile beterdir. Allah diyor ki: “Benim koyduğum nizama aykırı hareket edenler kâfirdir.” Allah’ın emrettiği ile hükmetmeyenler kâfirdir, zalimdir beyefendi. Sayın Çölaşan başınızı ağrıtmayayım, sonuçta bu hacılar işin başından benim çocukları uzaklaştırdılar. Mahesebeciyi, satın alma görevlılerini falan, jandarma vasıtasıyla işyerinden çıkarttırdılar. Hacılar bunu İtalyan şirketine söylemişler, İtalyanlar da jandarmaya haber verip bizimkilerin işyerinden çıkarılmalarını sağlamış. Ben bunu duyunca Fehim Adak’a yine bastırmaya başladım. Dedim ki “Beyefendi bu işe bir son verin artık. Bu yapılanlar ayıptır...” Bana bağırdı çağırdı ve dedi ki “Elbette yapacaklar.” Ben çok şaşırdım. Ve bu arada kendisi Şark şirketine diyor ki: “Beni görevden uzaklaştırmış olun ki, artık bu adam bana bir şey söylemesin.” Ve böylece, diğer ortaklar olan dokuz hacı, Fehim Adak’ı görevden uzaklaştırmış oldular. Bana da dediler ki: “Biz Fehim Adak’a başkalarıyla ortaklık kurma yetkisi vermemiştik. Bundan sonra sen başının çaresine bak” Sayın Çölaşan, bunlar artık bana para da vermemeye başladılar. Ben anladım ki, bu adamların Müslüman’lıkla fazla bir ilgileri yoktur. Peki ben şimdi ne yapacağım? Bu durumu uzun uzun düşündüm ve sonunda muhterem Necmettin Erbakan’a gitmeye karar verdim. Ne de olsa Erbakan, Müslüman adamdır. Müslüman’ın Müslüman’a kazık atmasına izin vermez. Hele Fehim Adak gibi bir yakınının böyle şeyler yapmasına herhalde çok kızar.

-Yani paraları kurtarmak için mi gidiyorsunuz Erbakan’a?

-Erbakan’a gidiyorum, çünkü artık kişisel şeyi bir tarafa bıraktım. Ben nasıl olsa ileride davamı açarım ve paramı bunlardan mahkeme kararıyla alırım. Ama beyefendi, benim bu Fehim Adak’a çok asabım bozuldu. Hani bunlar şeriat şeyi istiyorlar ya... Öteden beri durumları budur. Şeriat düzeni isterler. Zaten daha önce de birkaç defa hacı Fehim’e dedim ki, “Şeyhim, biz bu meseleyi

Allah’ın emirleri doğrultusunda çözelim. Bak, sen din adamı olduğunu söylüyorsun. Ben de sana güvenip seni hakem yapmışım, otur masaya ve bu ihtilafı şeriata göre çöz.” Ama sözümü dinletemedim. Biliyorsunuz, bu şeriatçıların başı Erbakan’dır. Dedim ki: “Hele bir de Erbakan Hocamıza gideyim. Onların başı, hocası budur. Onun sözünü dinlerler...” Ve ben kendisine gittim beyefendi.

-Evine mi gittiniz?

-Ankara’daki evine gittim beyefendi. Bir de Kur’an-ı Kerim götürdüm hediye olarak. Kendisine dedim ki: “Sayın hocam, biz Fehim Adak’la bir ihtilafa düştük. Bunlar benim hakkımı yiyorlar. Kul hakkını yiyorlar. Fehim Adak şeriatın savunucusudur. Siz de öylesiniz. Ben de bu durumda size gelmişim. Bu sorunu Allah’ın nizamı ile halledin, şeriata göre halledin.”

-Bu konuşma sırasında yanınızda tanık var mı?

-Efendim Erbakan’ın yanında MSP Milletvekili Lütfü Göktaş var. Aynen tanıktır. Erbakan bana, “Hay hay muhterem kardeşim. Biz bu meseleyi “Milli Görüş” doğrultusunda hallederiz. Ama bunun karşılığında sizden bir istirhamımız olur. Bundan sonra bize yardım edeceksin tabii” dedi.

-Para yardımı mı istiyor?

-Hayır, politik yardım istiyor. Ben de “Elimden geleni yaparım hocam” dedim. Beyefendi bunun hemen arkasından Erbakan bana dedi ki: “Şimdi bu meseleyi şeriata ve Allah’ın hükümlerine göre halledeceğiz. Bunun için üç kişilik bir şeriat heyeti kuracağız. Bizim Lütfü Göktaş hukukçudur. Heyete Recai Kutan ve Lütfü Doğan’ı da üye olarak alırız. Bu şeriat heyeti meseleyi Allah’ın emirleri doğrultusunda çözer.” Ben de çok mutlu oldum tabii Emin Bey...

-Mikail Bey şeriat heyetine geçmeden önce burada okuyucularımıza kısa bir- hatırlatma yapalım... Recai Kutan yüksek mühendis, eski MSP milletvekilidir. Ayrıca MSP’den bakanlık yapmıştır. Lütfi Doğan eski MSP milletvekili ve MSP döneminin Diyanet İşleri Başkanıdır. Üçüncü üye Lütfü Göktaş’ı tanımıyorum ama eski MSP milletvekili olduğunu biliyorum. Evet efendim, şeriat heyeti kuruldu... Sonra neler oldu?
-Şimdi beyefendi benim bütün merakım, bu adamlar işin içine şeriat girince ne yapacaklar? Para çıkarları mı önde gelecek, yoksa Allah’ın emirleri mi? Ben öğrenmek istiyorum, bakalım şeriatı kendilerine nasıl uygulayacaklar diye çok merak ediyorum. Ve efendim, on gün sonra şeriat heyeti Ankara’da, Fehim Adak’ın yazıhanesinde toplandı. Ben geldim tabii CHP’li olarak... Malatya’dan öbür hacılar geldiler. Yani bizim ortak hacılar. Şeyh Fehim var, şeriat heyetinin üç üyesi var.

-Fehim’in yazıhanesi nerede?

-Ankara’da Meşrutiyet Caddesi"nde beyefendi... Ben orada şeriat heyetine kısa bir konuşama yaptım ve “Efendim ben sizi Nizam Partisi olarak Milli Selamet Partisi olarak ve Refah Partisi olarak uzun zamandan beri savunucusu olduğunuz şeriat nizamını çok iyi biliyorum. Bu ihtilafın Allah’ın şeriatına ve nizamına göre çözülmesini istirham ediyorum” dedim. Onlar da bana “hay hay muhterem kardeşim” dediler. Bu durumda Recai Kutan bir zabıt tanzim etti. O zaptı da imzaladık. O zabıttan bana vermedi.

-Tamam da Mikail Bey, diğer ortak hacılar hani Fehim Adak’ı şirketten azletmişlerdi? Hani onu uzaklaştırmışlardı?.. Fehim yine devrede mi yani?

-Elbette beyefendi... Allah kelamına göre çözecek. Bir hafta sonra ben bütün dosyayı şeriat heyetine takdim ettim. Bütün yazışmaları, noterden çektiğim protestoları, Şeyh Fehim’e yazdığım mektupları, hepsini heyet başkanı Lütfü Doğan’a takdim ettim.

-Peki bu şeriat heyeti bu iş için .para alacak mı, yoksa Allah rızası için mi yapacak hakemliği?

-Allah rızası için beyefendi, Allah rızası için. Efendim, bir de baktım ki, bunlar da beni süründürmeye başladılar. Bizim şeriat heyetinin de Fehim Adak’ı himaye etmeye başladığını gördüm. Ben umudu kestim. İki üç ay sonra, bunların da hikâye olduğunu anladım. Bu meyanda ben defalarca giderim Erbakan’a ve derim ki: “Etme eyleme hoca efendi, ben ‘Milli Görüş’ün himayesine sığındım, ama adamların işi savsaklıyor. Açıkça Fehim Adak’ı kolluyorlar...” Bu arada bir Kur’an-ı Kerim daha götürdüm evine.

“Al Sayın Erbakan, Allah’ın emridir. Sen Kur’an-ı Kerim’e bağlıydın. Etme eyleme, araya kitap konuyor. Bunun hatırı için bunu hallet. Toplanın bir el koyun duruma. Bu arada benim ayda on milyon liram gidiyor. Giden paramın hesabını ben de şaşırdım vallahi.” Ama bunlar hep inşallah, maşallah, inşallah maşallah... Fakat Sayın Çölaşan burada bir şey söylemezsem Allah bana günah yazar. Şeriat heyeti başkanı Lütfü Doğan var ya... Allah için dürüst ve Müslüman adammış. Temiz insan. Onun bir art niyeti yoktur. Allah’ın emri neyse, aynen ona göre hareket eder adam.

-Sonuçta şeriat heyeti hiç toplanmadı mı?

-Efendim bir kere toplanıp bir ara kararı verdi. Onun da belgesini işte size takdim ediyorum. Üçünün de imzaları vardır. Beyefendi bir gün biz Lütfü Doğan hocayla birlikte kalktık ve Fehim Adak’ın yazıhanesine gittik. Bu arada Fehim Adak yine hacca gidip gelmiş. Ve benim paramla, yani haram parayla gitmiş beyim. Bunu rahatça söyleyebilirim.

-Kaç paranız gitti bu durumda?

-Benim hesabıma göre, faizleriyle birlikte 300 milyondan fazla param gitmiştir beyefendi. Hepsini haram ettim onlara! On tane hacı, bunu aralarında paylaştılar. Şimdi ben bunları mahkemeye de vereceğim beyefendi ama benim bugüne kadar esas amacım, bunların nasıl Müslüman olduklarını ortaya çıkarmaktı. Eğer siz bu konuştuklarımızı aynen yazarsanız, bu yazı yayınlandığı anda bu adamların Müslüman’lığı düşmüş olacak. Burada vatandaşlarıma uyarıda bulunuyorum ki, hiç kimse bunların sakalına ve ibadetlerine kanmasın. Tabii bunların içinde Müslüman adamlar vardır ama ben bu olayı yaşadım. Hattâ bir gün Erbakan bana, “Ne yapayım, Fehim beni dinlemiyor” deyince ben kendisine, “O halde bu adamı camianızdan çıkarın” demiştim. Ama Erbakan şimdi Refah’ın başına geçti ve bir baktık ki, Fehim Adak’la yine kol kola girmiş. Şimdi bakınız Sayın Çölaşan, ben bu mücadeleye bu adamlardan paramı alıncaya kadar devam edeceğim. Şimdi ben bunlarla kişisel bir mücadele yapıyorum. Benim mücadelem İslamiyet ve insanlık adınadır. Ben en sonunda bunları, “Biz aslında şeriatçı falan değiliz” diye bağırtacağım. Buna mecburlar. Ya gelip bana hesap verecekler ve paramı ödeyecekler ya da şeriatçı falan olmadıklarını kabul edecekler. Ben şimdi şunu istiyorum Sayın Çölaşan. Gelsinler, bir heyet huzurunda istedikleri yerde bir açıkoturum yapalım. Gazeteciler, din adamları, hukukçular gelsin. Bunların huzurunda bir tarafa ben oturayım, bir tarafa da Erbakan ve Şeyh Fehim otursunlar. Bunların bana yaptıklarını Bulgarlar oradaki Türkler’e yapmadı beyefendi. Yahudiler Müslamanlara yapmadı. Bu adamlar ha bire diyorlar ki; “Biz iktidar olursak şeriat düzeni getireceğiz.” Ben de diyorum ki; “Kardeşim sen şeriat düzenini ve büyük Allah’ın emirlerini önce kendine uygula. Kul hakkı yeme. Haram para yeme.” Para büyük olunca şeriat nerede kaldı beyefendi? Demek ki, para büyük olunca, Allah’ın ve Peygamber’in emirleri ortadan yok ediliyor bunlar tarafından! İşlerine gelince Allah, işlerine gelmeyince para... Şimdi beyefendi ben şeriat düzeni istemiyorum ama gerçek Müslüman’ım. Eğer bu benim işimi şeriata göre Türkiye’de çözmeye korkuluyorsa, ben bunları Suudi Arabistan’a davet ediyorum. Medine’de İslam Üniversitesi’nin şeriat fakültesi vardır. Orada Profesör Ekrem Ziya Ömeri’ye gidelim. Kahire’de el Ezher Üniversitesi’ne gidelim. Orada din adamlarına başvuralım. Veya istedikleri din adamına başvuralım.

Kaynakça
Kitap: Milli Nizam’dan Fazilet’e HANGİ ERBAKAN
Yazar: Soner Yalçın
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Necmettin Erbakan'ın Geçmişi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir