Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Milli Görüş'ün Amerika İle İlişkileri

Burada Necmettin Erbakan'ın Geçmişi hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Milli Görüş'ün Amerika İle İlişkileri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 29 Tem 2012, 15:14

AMERİKA İLE İLİŞKİLER

AET: Çözüm Laiklik Değil

1980 yılından sonra Türkiye’deki İslam’cı akımların giderek güç kazanmasına ilk dikkati AET çekti.

AET Komisyonu Akdeniz Ülkeleri Sorumlusu Claude Cheysson 26 Şubat 1987 tarihinde Siyasi Komisyon toplantısında, Türkiye’deki İslam’cı akımların güçlendiğini belirterek “Türkiye’de bu akımlara karşı en iyi çözüm laiklik değil, ılımlı bir dini uygulamadır.

Ortadoğu ülkeleri ile iyi ilişkileri bulunan Türkiye bizim için de önemlidir. AET ülkeleri de Türkiye ile ilişkiler içinde olmalıdır” diyordu.

Cheysson’un bu sözlerine Ecevit sert bir yanıt veriyordu: “Belli ki Sayın Cheysson, Cumhuriyet Türkiyesi’nin laiklik ve demokrasi ile başka Ortadoğu ülkeleri halklarını baştan çıkarmasından korkmaktadır. Devletimizin ve Atatürk devriminin temeline yönelen ve içişlerimize müdahale niteliği taşıyan bu son derece münasebetsiz sözlere karşı Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin derhal gereken sert tepkiyi göstermesi gerekir.’'

Bu bölümde Ilımlı İslam' tanımlaması ile sık sık karşılaşacaksınız. Buradaki ‘Ilımlı İslam’ radikal İslam’cıların, anti -Amerikancı Müslüman’ların karşısındaki Suudi Arabistan destekli İslam’i Cephenin adıdır. ABD denetiminde olan İslam’a bu ad verilmektedir. Yoksa şeriatı ‘yumuşak' uygulayan (uygulayacak) ülkeler, partiler, örgütler için ‘Ilımlı İslam' tanımlaması kullanılmıyor. Ortadoğu’nun en bağnaz, yobaz yönetimi Suudi Arabistan bugün ‘Ilımlı İslam’ı temsil etmektedir.

ANAP hükümeti Cheysson’un sözlerini duymamazlığa getirdi. Yanıt bile vermedi. Aslında Cheysson’un sözleri ABD’nin ve Batı’nın görüşlerini yansıtıyordu. Ancak Cheysson biraz erken konuşmuştu...

CIA Raporu

CIA, Amerika’daki araştırma kurumlan (thing-tank) ile sıkı bir işbirliği içindedir. Rand Corporation bu thing-tank’lerden biridir.

ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) 1989 yılında Rand Corporation’dan, “Türkiye’de İslam Köktenciliğinin Geleceği” başlıklı bir rapor istedi. Rand Corporation, CIA’nin Ortadoğu Dairesi Sorumlusu ve en önemli isimlerinden Graham Fuller başkanlığında bir ekip kurdu. Bu ekibin içinde Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Sabri Sayarı gibi Türklerin yanında CIA’nın Ankara İstasyon Şefi Paul Henze gibi istihbaratçılar da vardı.

İngilizce orijinali 79 sayfa olan rapor beş bölümden oluşuyor. Giriş bölümünde Osmanlı’dan günümüze İslam’ın ‘seyir defteri’ anlatılıyordu: “Türk halkı arasında İslam’a ve bunun ifadesine ilgi büyük ölçüde artmakta; üniversitelerde başlarını örten kız öğrenci sayısı artıyor ve bunun sonucu olarak konulan türban yasağı ülkede büyük tartışmalara yol açıyor. Ramazan ayında oruç tutanların sayısı eskisinden daha fazla. Camilere gidenler çoğalmakta ve İslamcı yayınlarda büyük bir patlama görülmekte... Türk fundamentalistleri ya da İslam’cıları) Müslüman dünyadaki diğer İslam’cılarla aynı görünümü ve hedefleri paylaşıyorlar. İslam kanunu ya da şeriat) esaslarına göre bir İslam cumhuriyeti kurmak istiyorlar...” Raporda İran’ın Türkiye’deki İslam’i hareketi desteklediği ima edilirken, Suudi Arabistan’dan hiç söz edilmiyordu!

“İran, Türkiye’nin büyük şehirlerindeki konsoloslukları ve ‘İran kültür merkezleri’ vasıtasıyla ileride bu ülkedeki İslam’cı unsurları yönetebilir. Mamafih, genel olarak sıradan bir Türk vatandaşı İslam cumhuriyetinin ve İranlıların hayranı değil.”

Konunun “ABD açısından önemi” ise şöyle belirtiliyordu: “Bu inceleme, Türkiye’de İslam’cıların iktidara gelmelerinin mümkün olmadığı sonucuna varmakla birlikte; onları, dikkate alınması gereken bir güç olarak değerlendirir. Türkiye’de İslam’cı duygular gelişirken herhangi bir Türk hükümeti ve ABD, bu İslam’cı tebaanın varlığını, görünümünü, duyarlılığını ve çıkarlarını hiç aklından çıkartmamalıdır.”

Rapor, radikal İslam’ın önlenmesi için bu güçlerin siyasi hayata katılmasına izin verilmesi önerisinde bulunuyor: “Böyle bir katılım, İslam’cıları, fikirlerini serbest bir siyasi ortamda ve seçimler vasıtasıyla açıklamaya zorlar. ABD’nin demokratik rejimi desteklemesi, mevcut din aleyhtarı kanunlar tarafından kendilerini baskı altında gören İslam’cılar için memnuniyet verici olacaktır.”

Bu raporu mu dikkate aldılar bilinmez; hemen sonra Türk Ceza Kanunu’ndaki 163’üncü madde kaldırıldı. Artık şeriat isteyenler fikirlerini özgürce söyleyip örgütlenebileceklerdi. Ancak şimdiye kadar şeriatçı bir parti kurulmadı. Herhalde RP dışında bir başka partiye ihtiyaç duyulmadı!

CIA Raporu yakın gelecekteki muhtemel gelişmeleri ise şöyle değerlendiriyor:


“Her şeyden önce, İslam’cı hareketin güleceği Türkiye’de istikrarlı bir demokratik rejim kurulmasına bağlıdır. İslam’cı hareketin mevcut sistemin parçası olması ya da sistem aleyhtarı bir güç haline gelerek kitleleri yasadışı yollardan harekete geçirmesi, açık, çoğulcu ve rekabetçi bir siyasi düzenin devam edip etmemesine bağlıdır. Teşkilatlanmış Müslüman’ların siyasi sisteme katılması, siyasi istikrar açısından olumlu başka faktörler getirir. Onları demokratik siyasi sisteme alıştırır ve bunu muhafaza etmek için bir şans verir, onları çatışmaya değil uzlaşmaya iter ve küçük radikal azınlığı çoğunluktan tecrit eder.”

Amerika II. Dünya Savaşı’ndan sonra komünist hareketlerin gelişmesini durdurabilmek için nasıl reformist sosyal demokrat partileri destekledi ise bu kez radikal İslam’cı hareketlerin karşısına reformist İslam’cı partileri çıkarmak istiyordu!..

ABD İslam’cı Uyanış’a Nasıl Yanıt Verecek?

Türkiye’deki İslam’i uyanış’a ABD nasıl yanıt vermeliydi? Bu soruların yanıtı raporun son bölümünde ele alınıyor:

“ABD Türkiye’deki bu ‘İslam’i uyanış’a en iyi cevabı nasıl verebilir? Kabul etmeliyiz ki bunun cevapları kolay değil. İslam’ın 1980’lerde uyanışı Türkiye’deki iç gelişmelerden ve Ortadoğu’da İslam’cı faaliyetlerin yayılmasından kaynaklandı. ABD’nin bu gelişmelerden hiçbirini kontrol etme imkânı olmadı. Aynı şekilde yakın gelecekte İslam’cı muhalefetin takip edeceği yol da büyük ölçüde Türkiye’deki iç gelişmelere ve bölgedeki İslam’cı fundamentalizmin geleceğine bağlı. ABD’nin Türkiye’deki İslam’cı uyanışla karşı karşıya pozisyonu bu raporda incelenen olayların gidişatının belirlenmesinde başrol oyuncusu durumuna düşmüş olmasıyla daha da karmaşık hale geldi. İslam’cılar; ABD hükümetinin Türkiye ve Ortadoğu’nun diğer ülkelerindeki İslam ‘davasına’ aşırı derecede düşman olduğuna inanıyorlar. İslam Türkiye’deki Amerikan çıkarlarına tehdit oluşturduğu için ABD’nin İslam’cı hareketi ‘bastırma’ yollarını aktif olarak araştırdığını sanıyorlar. Türkiye’de laikler tarafından aşırı dincilere gösterilen tepkilerden dolayı da ABD sorumlu tutuluyor. ABD’nin Türkiye’deki İslam’cı harekete başka bir şekilde karıştığı iddiaları da var. Radikal solculara göre fundamentalist güçler, antikomünizm politikasının bir parçası olarak, ABD tarafından teşvik ediliyor ve destekleniyor. ABD hükümetinin İslam’cı hareketi, hem Marksist güçlerin Türkiye’de yükselmesini önlemek, hem de geniş çaplı bir destabilizasyon stratejisinin parçası olarak Sovyetler Birliği’ndeki Müslüman Türk azınlık arasında dini duyguları alevlendirmek amacıyla aktif biçimde desteklediği öne sürülüyor.

Bu yüzden bugün Türkiye’deki İslam’cı uyanış olgusuna temkinli bir yaklaşımda bulunmak gerekiyor. ABD’nin çıkarları en iyi, ihtiyatlı ve gürültüsüz politikalarla korunabilir. İslam’ın bugünkü rolüyle ilgili olayların sonuçlarını etkileyecek her türlü açık girişim, ABD çıkarları açısından olumsuz sonuçlar doğurabilir. ABD hükümeti, politikalarını çizerken Türkiye’nin laik hükümet biçimini desteklemekle, İslam’cı güçlerle açıkça yüzleşmekten kaçınmak arasındaki ince yolda yürümelidir.

Son olarak ABD, Türkiye’deki İslam’cıların amaçları, ideolojileri ve destekleri konusunda daha fazla bilgi edinmek için çaba göstermelidir. Bu bilgiler edinilmeden ABD’nin Türkiye’deki çıkarlarını koruması zordur. Türkiye’deki İslam’ın rolü konusunda Amerikalı politikacılar uzmanlık seviyesinde bilgi edinmelidir. Ek olarak, İslam’cı hareketin ılımlı üyeleriyle gayri resmi ve ihtiyatlı temaslarda bulunmak faydalı olabilir.”

CIA Ajanının Görüşü

CIA ajanı Graham Fuller, 26 Şubat 1990 tarihinde Cumhuriyet gazetesinde Ufuk Güldemir ile yaptığı görüşmede ABD’nin Türkiye’deki İslam’cı akımlara nasıl baktığını ortaya koyuyordu:

“Atatürk’ün düşünceleri, çağı için son derece güçlü düşüncelerdi. Ama onun sayesinde yaratılmış olan bugünün, kendisine entelektüel güven duyan güçlü Türkiyesi, artık ulusal kimliğini, yörüngesini, dünyadaki rolünü hattâ İslam’ın günlük yaşamdaki yerini yeniden düşünebilmelidir,

“Bugün Türkiye’nin İslam’i düşünce ve eğilimler konusunda daha esnek olabilmesi mümkündür. ‘İran gibi olun’ demiyorum, ama İslam’ın özel yaşam ve kamu yaşamındaki rolü konusunda esnek olmak ve İslam’ın Türkiye’nin kültürel ve entelektüel mirasının önemli bir parçası olduğunu, bastırılması gerekmediğini kabul etmek, katılaşmayı önlemek için kendisini ifade etmesine olanak sağlamak mümkündür.

“İslam’a bakmanın çeşitli yolları var. Bence otomatik bir tehdit olarak kabul edilmesi yanlıştır. Hareketin hangi siyasi görüşleri savunduğuna bağlı. Eğer laik bir hükümet yıkılarak yerine İran türü bir rejim kurulmak isteniyorsa bu, demokratik yapıya hasmane bir tutum. Ama diğer yandan insanlar İslam dininin, kültürünün gereklerinin daha çok gözetilmesini, İslam’i eğitimin yaygınlaşmasını istiyorsa, bu otomatik bir tehdit ol arak kabul edilmemeli ki, bu üstelik Türkiye’nin ulusal ve kültürel mirasının parçasıdır. ‘Zamanıdır’ demiyorum, ama parçasıdır. Son elli yılda yapay olarak bastırılmasının bazı meşru nedenleri olabilir. Ama artık Türkiye bu bakımdan kendisiyle barışmalıdır. Eğer siz İslam’a dayalı olduğunu söyleyen siyasi partileri, daha fazla siyasileşmeye, parlamentoya katılmaya çekebilirseniz, tartışmaya açık bir platform yaratabilirseniz bu çok daha değerli olur.

“Türkiye geçmişte Ortadoğu için bir modeldi bugün de olmaya devam ediyor. Hele demokrasi ile İslam’i bir arada yaşatabileceği modern bir formül bulursa, İran ve Arap dünyasına olağanüstü büyük bir entelektüel öncülük yapmış olacak. İslam dünyası için geleceğin modeli olacak.”

Fuller’in Türkiye’ye önerisi; “ılımlı İslam”dı. Bu şekilde Türkiye’nin Ortadoğu’nun önderi olacağını belirtiyordu.

CIA ajanı, 2. Cumhuriyet istiyordu...

Batı Ilımlı İslamı Desteklemelidir

80’li yılların sonlarına doğru ABD’de, radikal İslam’a karşı ‘ılımlı İslam’ın’ desteklenmesi görüşü giderek ağırlık kazandı. Araştırma kurumlan, stratejik merkezler Amerika’nın İslam’a bakış açısını değiştirmesini önerdiler.

Washington’daki Uluslararası Stratejik Etüdler Merkezi mensubu Barry Rubin, Washington Quarterly’de yayımlanan makalesinde şöyle diyordu: “Batı ılımlı İslam’dan korkmamalıdır, desteklemelidir. Çünkü ılımlı İslam, bağnaz ve devrimci İslam’a karşı bir numaralı panzehirdir. Hattâ Sünni İslam’da ruhban sınıfı (tarikatlar) devrimci İslam’a direnç gösterirler. Bu yüzden de ABD devrimci İslam’a direnen İslam sektörünü desteklemelidir.”

Eski Başbakan Carter’ın başında bulunduğu Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi’nin Ekim (1994) ayında yayımladıkları raporda bakın ne diyorlar; “Ortadoğu’da din faktörü dikkate alınmadı ve ABD büyük kayıplara uğradı.”

“Balkanlarda ve Türki Cumhuriyetlerde de din adına hareket ettiklerini öne süren liderler dikkate alınmamıştır. Bu da hata oldu.”

Raporda Sudanlı Haşan el Turabi’den, Cezayirli Ali Ben Hacı ve Abbasi Madani’ye, Mısırlı Abdel Rahman’dan, HAMAS’ın başı Şeyh Ahmet Yasin’e, Filistinli Raşit Gannuçi’den Pakistanlı Gazi Hüseyin Ahmet’e kadar birçok “İslam’i isim” sıralanıyor, bu ürünlerin tümü için; “temas kurulması özel şartlar gerektiriyor” notu var. Raporda tek istisnai isim; Necmettin Erbakan. “Ilımlı tek İslami lider” deniyor. “Bu parti kitle partisi olma yolundadır. Yani dünyevi hale gelmiştir. Temas kurulabilir.”

CIA, Nikaragua Devrimi’nde devrik diktatör Somoza’ya karşı olan kilise ile devrimcileri aynı kefeye koymakla yanlış hareket ettiğini itiraf etmişti. Bir benzer yanlışı da Filipinlerle yapmıştı; kilise Marcos’a karşıydı ve CIA kiliseyi yine devrimcilerle bir tutmuştu.

CIA bir kez daha özeleştiri yaptı. Çıkardığı bu dersler sonucu Ortadoğu’daki İslam’cılar konusunda artık farklı hareket ediyordu...

ABD’de oluşturulan ‘Ilımlı İslam’ teorisinin Türkiye’ye ihraç edilmesi” gerekiyordu. 80’lerin sonu ile 90’lı yılların başında CIA ajanları Fuller’ler, Henze’ler Türkiye’ye akın akın gelmeye başladılar. Söyledikleri tek şey vardı: “Türkiye’de Kemalist dönem bitmiştir. Ortadoğu’da ‘ılımlı İslam’ın önderi olun.”

15-20 Eylül 1992 tarihinde yapılan Bodrum Yalıkavak toplantıları gibi sempozyumlar arka arkaya yapılmaya başlandı.

CIA’nın ‘emekli’ ajanları İslam’cı entelektüellerle görüşmeler yapmaya başladılar. Sordukları; Türkiye’nin yeni kimliğinin ne olacağıydı.

Graham Fuller (23 Şubat 1992 tarihli Yeni Ülke) Refah Partisi yöneticileriyle de görüşmeler yapmıştı. Yeni Ülke’ye göre RP ile ABD, dostluk ilişkileri geliştirmeye karar vermişlerdi.

Aslında Amerika, RP ile ilişkiye çok önceden geçmişti. Örneğin, ABD Adana Konsolosu Harry Cole RP Diyarbakır il örgütünü sık sık ziyaret ediyordu. (Cumhuriyet, 8.10.1988)

ABD İzmir Konsolosu Eugene Zajac da RP İzmir il teşkilatına ziyarete gidiyordu. (Milliyet 28.11.1991)

ABD Himayesindeki İslam’cı Örgütler

Amerika sadece Türkiye’deki İslam’cı akımlarla ilgilenmiyor. Ortadoğu’daki birçok reformist veya radikal İslam’cı örgütlerle ABD’nin ilişkisi olduğu biliniyor. Özellikle son zamanlarda radikal ve antiemperyalist söylemleriyle dikkat çeken birçok İslam’cı aydın, örgüt lideri, parti başkanının ABD’ye ziyarete gitmesi gözden kaçmıyor. Kuşkusuz ABD ve Batı’ya her giden, yetkililerle görüşen, temaslar kuran, sığınmacı olarak bulunan kişilere ABD ile uzlaşıyor, işbirliği yapıyor demek de yanlış olur. Ancak ABD’nin de kendi ulusal ve uluslararası çıkarlarına zarar veren (veya verecek) örgütlerin Amerika’da ellerini kollarını sallayarak dolaşmasına, cemiyetler kurmasına, toplantılar yapmasına izin vermeyeceği de bir gerçektir. Bu tespitten sonra Amerika-İslam’cı örgütler ilişkisine kısaca bir göz atmak yararlı olacaktır.

Bu notlarımızı yazdıktan sonra son yıllarda örgütlenip hızla büyüyen Amerika’daki bazı İslam’cı örgütlerden bahsedelim:

Müslüman Arap Gençler Birliği; Çoğunluğunu Mısırlı ve Ürdünlülerin oluşturduğu bu örgüt Ortadoğu ülkelerindeki birçok İslam şahsiyetini ve akademisyenini ABD’ye çağırıyor. Gelen kişilerin gezilerini, görüşmelerini finanse ediyor. 1991 aralık ayında yapılan olağan kongresine çeşitli ülkelerden tanınmış İslam’cıları davet etti. Arizona’da yapılan kongreye, İslam’abad Siyasi Araştırmalar Estitüsü Müdürü ve Mısır kökenli Dr. Kemal el Helbawi, Mısır İhvan örgütünün önde gelenlerinden el Ferhan, Mısırlı din adamlarından Yusuf el Kardawi, Tunus (Suudi) yanlısı el Haşimi el Hamidi, Irak İslam hareketinin önde gelen isimlerinden olup Birleşik Arap Emirlikleri’nde oturan Prof. Muhammed Ahmet el Raşid, Kuveytli Dr. Nasır el Sunui, Ürdün İslam’i Hareketi yayın organı el Rubat’ın genel yayın yönetmeni Kemal Reşid, Mısırlı İslam’cı el Amel Partisi yayın organı el Şaab’ın yayın yönetmeni Prof. Adil Haşan.

Toplantıya katılan isimlerin geldikleri ülkelere bakıldığında ve katılanların örgütleri incelendiğinde ABD ile yakın ilişkileri oldukları görülmektedir. Zaten Müslüman Arap Gençler Birliği Yönetim Kurulu’nda da ABD’de belirli bir ünvanı olan, hükümetle iyi ilişkiler içindeki kişiler oldukları bilinmektedir.

Hamas Konusundaki İddialar

Ortadoğu’daki örgütlerin arkasında hangi güçlerin olduğu, kimin kiminle işbirliği yaptığı, kısaca kimin elinin kimin cebinde olduğu öyle kolay kolay anlaşılmaz. Örneğin Ortadoğu’daki en radikal örgütlerden İslam’cı Hamas konusunda çeşitli iddialar ortaya atıldı. İsrail’e göre işgal altındaki topraklarda faaliyet gösteren radikal İslam’cı Hamas örgütünün arkasında ABD ve İngiltere vardı! İsrail, iddiasının kanıtı olarak Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nde yakaladıkları Amerikan vatandaşı üç İslam’cı Filistinliyi gösteriyordu. Amerikan vatandaşı Filistinlıler Hamas’a parasal yardım yaparken yakalanmışlardı!

Radikal İslam’cı Hamas ne kadar Amerikancı bilinmez. Ancak bilinen, Hamas örgütünün üst düzey yetkilılerin sık sık ABD’ye gittikleri. Müslüman Arap Gençler Birliği kongresine Hamas lideri Şeyh Mahfuz el Nehmah (Cezayir) davet edilmişti.

Amerika’daki ‘ABD ve Kanada Filistinli İslam Federasyonu’ adına Amerika’da çeşitli faaliyetlerde bulunuyor. Örneğin intifadanın 3’üncü yılında düzenlenen şenliğe Hamas’a yakınlığı ile tanınan Dr. Mahmud el Zahar; ABD’ye çağrıldı. Zahar, Amerika’da ateşli konuşmalar yaptı, ancak Zahar konuşmalarında nedense İsrail’i eleştirmekten kaçınmıştı. Buna karşın FKÖ’yü ve Arafat’ı şiddetle eleştirmişti. Bunun üzerine bir kısım Filistinli, Zahar’ı, “İsrail basınını kullanarak Filistin yurtsever hareketi ile İslam’cı hareketin arasını bozmakla suçladılar.

Ilımlı İslam’i Destekle, Radikal İslam’a Göz Kırp!

İslam’cıların bir bölümü ABD’yi çok seviyor.

Öyle ki Ürdün İslam’i harektinin önde gelen isimlerinden, İhvan mensubu Dr. Ahmed Newfel Büyük Şeytan olarak adlandırdığı ABD’yi her yıl üç kez ziyaret etmekten geri durmaz!

Bir diğer örnek; Sudan İslam’i Milli Cephe lideri, Afrika ile İran arasındaki radikal İslam’cıların simgesi durumundaki Dr. Haşan el Turabi’dir. Daha önce vize verilmeyen el Turabi de ABD’ye artık kolay giriş yapan radikal İslam’cılardan. El Turabi’nin Amerika ziyareti hakkında 24 Eylül 1992 tarihli el Hayat gazetesi şu değerlendirmeyi yapıyordu:

“Amerikan Kongresi’ndeki Afrika Komitesi önünde yaptığı konuşmada kendi İslam’cı ideolojisine ters düşen bir profil sundu. Her şeyden önce, ant içme anlamında el hareketi yaparken parmaklarına İslam’i geleneklere göre değil, Batı geleneklerine göre biçim verdi. Ayrıca komite önünde defalarca liberalizm, modernlik ve modern elit (seçkin) kesimden söz ederek gelenekçilik, enternasyonalizm, kişisel hak ve özgürlükler ile sosyalizm türü ifadeler kullanmaktan özenle kaçındı. Hattâ İslam’cıların bile genelde reddettikleri fundamentalizm deyişini, nezaket açısından ve bolca kullanarak bunun korkulacak radikalizm türünden bir şey olmadığını; tersine İslam’da uyanış ve tecdid anlamına geldiğini söyledi. Daha da ileri giderek köktenciliğin Avrupa’daki ‘Aydınlanma’ya denk düşen Rönesans anlamında kullanıldığını bile ileri sürdü. Bu düzlemde fundamentalizmin; toplumda ıslahı öngören İslam’i fikirde tecdid ve teceddüt’e tekabül ettiğini, geleneksel toplumlardaki katı dogmaları içermediğini, dolayısıyla irticai ve muhafazakâr bir niteliğe sahip olmadığını bile söyledi. İslam’i fikirleri bireylerin kişisel kimlik arayışları biçiminde yorumlayan el Turabi, İslam’cı köktenciliğe siyasi bir özellik vermekten kaçınarak onun kültürel niteliğini ön plana çıkardı. İslam’cı fikirlerin toplumu değiştirmekten çok ıslah etmeyi amaçladığını belirten el Turabi, hedeflerinden birinin de Batı’ya açılmak ve Batı uygarlığına yetişmek olduğuna işaret etti. El Turabi ayrıca İslam’i ekonomi programının, özünde liberal olduğunu vurgulayarak bu düzlemde Batı ile İslam arasında ortak noktalar bulunduğuna; her ikisinin de sosyalizme karşı olduğuna değindi.”

Kör İmam CIA Ajanı ?

Radikal İslam’cı örgütlerin ABD ile yakınlaşması yanında, bazı İslam’cı liderler içinde CIA ajanı olduğu iddia edilen ünlü isimler bile vardı. New York’taki Ticaret Merkezine bomba atma eylemlerinin beyni olduğu iddia edilen Mısır el Cihad örgütünün manevi lideri Dr. Ömer Abdurrahman bunlardan biriydi.

Kör İmam olarak da bilinen Dr. Abdurrahman, 1938 Mısır el Daphilliye doğumlu. Doğumundan birkaç ay sonra geçirdiği bir hastalık nedeniyle kör oldu. İslam dünyasının ünlü el Ezher Üniversitesi’ne bağlı ilk ve ortaöğrenimde eğitim gördü. Gençliğinde cami ve mescitlerde vaaz vermeye başladı. İhvan hareketinin üyesi oldu. Daha sonra el Ezher’de lisans, yüksek lisans ve doktorasını tamamlayarak öğretim üyesi oldu.

Dr. Abdurrahman 60’lı yıllar boyunca İhvan hareketine yönelik baskı ve soruşturmalardan nasibini aldı. Tutuklandı. Enver Sedat’ın İslam’cılarla yakınlaşması sonucu çıkardığı afla salıverildi. 1971-78 yılları arasında çeşitli Arap ülkelerini dolaştı.

Enver Sedat’ın öldürülmesi için fetva verip vermediği bugün hâlâ tartışma konusudur. Dr. Abdurrahman’ın 1987 yılında RP Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın davetlisi olarak Türkiye’ye geldiğinde, Enver Sedat’ın öldürülmesi için fetva verdiğini bizzat söylediği belirtiliyor.

Enver Sedat öldürüldükten sonra Dr. Abdurrahman’ın 1985 ile 88 yılları arasında (kesin saptanamayan bir tarihte) Türkiye’de yaşadığı anlaşıldı.

El Cihad örgütünün manevi lideri gerek Mısır’da gerekse Batı’da oldukça ünlendi. Mısır’da aranıyordu. Sudan’a kaçtı. 1990 yılında aldığı bir vize ile ABD’ye gitti. Böyle tehlikeli bir kişiye Amerika kapısını nasıl açmıştı?

Dr. Abdurrahman ile ABD’nin ilişkisinin Afganistan’ın Sovyetler Birliği tarafından işgal edildiği dönemde başladığı söyleniyor. El Cihad’ın birçok militanının Afgan gerillalarına yardım için bu ülkeye gittikleri dönemde ABD ile Dr. Abdurrahman’ın işbirliği yaptığı belirtiliyor. Kör İmam’a ABD’ye giriş için vize veren kişinin CIA ajanı olduğu, Ticaret Merkezinin bombalanmasından sonra yapılan soruşturmada ortaya çıktı. Ayrıca Dr. Abdurrahman’ın yanında bulunan Emad Salem adlı kişinin de FBI ajanı olduğu tespit edildi!..

Gelin de çıkın işin içinden!

En güzel yanıtı 19 Temmuz 1992 tarihinde Arap dünyasının en tanınmış yayın organlarından el Vatan el Arabi veriyor: “Doğrudur; Amerikan anayasası, dini inançlara ve faaliyetlere geniş özgürlükler tanımış bir ülkedir. Fakat aynı Amerika, kendi ulusal ve uluslararası çıkarlarına ters düşen faaliyetlere uzun zaman tahammül edemez. Kaldı ki Amerikan istihbaratı İslam’cıların faaliyetlerini geniş biçimde gözleyip izliyor. Haklarında dosya tutuyor. Özellikle de bu İslam’cılar, Amerika ve siyasetine düşman olduklarını açıkça söylüyorlar. Amerikan yönetiminin bu düşmanlarına karşı alabileceği en basit önlem ülkeye girmek isteyen İslam’cılara gerekli olan vizeyi vermemek, genel çıkarlarını tehlikeye düşürebilecek gösteri yapmalarını, konferans düzenlemelerini engellemek olacaktı.”

Ancak ABD bunları yapmıyordu!

Niye yapmadığının yanıtını 20 Kasım 1993 tarihli sağ eğilimli Fransız L’Express dergisi veriyor. Dergi yayımladığı uzun inceleme yazısında radikal İslam’cı hareketlerin geçtiğimiz yıllarda CIA tarafından beslendiğini öne sürüyor.

CIA’nın 1981-87 yılları arasında başkanlığını yapan William Casey’in, ‘Komünizme karşı İslam kartını oynadığına’ dikkat çeken dergi, Afganlı Gutbettin Hikmetyar, ‘Kör İmam’ Dr. Abdurrahman, Tunus el Nahda Örgütü Başkanı Raşid Gannuşi ve Sudan’ın Humeyni’si olarak değerlendirdiği Haşan el Turabi gibi isimlerin CIA ile temasları olduğunu iddia ediyordu!.. Benzer iddiayı International Herald Tribüne (29.12.1994) öne sürüyordu. Gazetenin haberine göre; Fransa, Washington’un Cezayir’deki radikal İslam’cılarla gizli ilişki kurduğuna inanıyordu. Fransız yetkililer özel sohbetlerinde Cezayir’de şimdiye kadar öldürülen çok sayıda yabancı arasında tek bir Amerikalının bile bulunmadığına dikkati çekiyorlar.

The European gazetesiyse; Almanya’nın da İslam’i Selamet Cephesi ile gizlice ilişki kurduğunu yazıyordu. Nitekim Fransız yetkilıleri ABD ile Almanya’nın Cezayir hükümetine ekonomik yardımı artırmaktan kaçındıklarını ve radikal İslam’cılara sığınma hakkı tanıdıklarını belirterek iki ülkeyi de sert bir biçimde eleştiriyorlar.

RP, ‘CIA ile temasta’ olduğu iddia edilen bu isimlerle yakın ilişki içindeydi. Örneğin bu isimlerin çoğunun katıldığı 1993 yılının Aralık ayı başında Sudan’da toplanan “II. Arap-İslam Halk Kongresi’nde Erbakan Hareketi adına Çorum Milletvekili Yasin Hatipoğlu bulunmuştu...

Erbakan ABD’ye niçin gizli gidiyor?

Bu notlarımızdan sonra, gelelim Erbakan-Amerika ilişkisine.

26 Şubat 1989 tarihinde 2000’e Doğru Ankara Temsilcisi Haşan Yalçın, RP Genel Sekreteri Oğuzhan Asiltürk’e soruyor: “RP’ye karşı ABD’nin tavrı nedir?”

RP Genel Sekreteri Asiltürk’ün yanıtı çok kişi için şaşırtıcı olabilir: “Birçok defalar ABD cumhurbaşkanlarının ağzından seçimlerde bizim başarılı olmamız gerektiğine, hükümetlere girmemiz gerektiğine dair beyanlar kamuoyuna yansıdı. Suudi Arabistan’la çok içli dışlı, Amerika ile Suudi Arabistan RP’ne iyi bakıyor.

Oğuzhan Asiltürk bu sözleri söylerken diğer parti yöneticileri farklı konuşmuyordu. Ev sohbetlerinde, “Amerika’nın onaylamadığı bir İslam’i hükümetin Türkiye’de işbaşına gelemeyeceğini, artık Amerikalıların da kimsenin kıyafetine, geleneklerine, hukuk kurallarına ve anayasasına karışmadığını, tek isteklerinin güçlü işbirliğinden yana olduğu” konuşuluyordu...

Bu ev sohbetleri, sonunda amacına ulaştı. Erbakan gizlice Amerika’ya gitti. 1992 yazında RP Genel Başkam Erbakan’ın önce İngiltere’ye oradan aldığı biletle ABD’ye gittiğinin bilgisi sadece RP’nin bazı yöneticilerine bildirildi. Nedense Erbakan’ın bu gezisi gizli tutulmuştu. Erbakan, ABD ilişkisini tabanından gelecek tepkilerden çekindiği için gizli tutuyordu.

Erbakan’ın bu seyahatlerde kimlerle görüştüğü bugüne kadar açıklığa kavuşmadı. Bu konuda^ tek bilgi Aktüel dergisi muhabiri Hakan Aygün ile Erbakan’ın 4 Kasım 1992’deki görüşmesinde ortaya çıktı:

- Siz Suudilerle işbirliği yapıyorsunuz. Suudiler de Amerika ile. Sizin ileride Clinton ile kol kola girmeyeceğiniz nereden belli? Clinton’ ı da seviyorsunuz zaten!

- Tabii, ama bir yere güvenmeye mecbursun bir. Hiç güvenmezsen daha kötü olursun iki. Ameller niyetlere bağlı. Siz bir işi niçin yapıyorsanız, o niyetinize göre sevap alırsınız. Müslüman ülkeler ile ne konuşuluyor, ne yapmak istiyorsak hepsi o. Dünyadaki zulüm düzenini değiştirmek istiyoruz. Biz ABD seyahatimizde de bunları anlattık.

- ABD’de Amerikan emperyalizminden, Siyonizm’den bahsettiniz mi?

- Tabii, biz orada bütün bunları münasip bir lisanla kendilerine söyledik. Dobra dobra.

- Münasip lisanla, dobra dobra nasıl oluyor?

- Siz dünyayı sömürüyorsunuz. Vazgeçin, yaptığınız şeyler zulüm. Bu devam etmez. Siz çifte standart kullanıyorsunuz. Siz bu kafayla dünyada huzuru, barışı temin edemezsiniz. Aklınızı başınıza toplayın, dedik.

- Sizin ABD’ye karşı takiyye yaptığınız söyleniyor. Söyleşimizden çıkan sonuca göre, siz zaten Türkiye’de iç politikada değil, asıl Suudi Arabistan’a filan takiyye yapıyorsunuz?

- Bizim bütün insanların saadetini istediğimiz hiçbir yerde takiyeye ihtiyacımız yok. Çünkü biz 6 milyar insanın, İsrail’de yaşayan insanın da, ABD’deki zencilerin de saadetini istiyoruz.

- Bir ABD seferi daha yapmaya niyetiniz var mı peki?

- Tabii (Clinton’ı) kabul etmesi önemli değil de... Ama şu günkü meşgaleleri arasında söylenenin kulağına girip girmeyeceği önemli...

Erbakan’ın ABD gezisinin masraflarını kim karşıladı? Acaba, Refah Partisi’nin düzenlediği toplantılara katılmak için sık sık ABD’den gelen, Amerikan vatandaşı Suud kökenli işadamları; Y. Ahmad Khaıry A. Rahman, Mahmoud Badr Abdel Baset, Zubaır Mohammed Kadı karşılamış olabilir mi? Bilinmez!..

Erbakan 1992 yılından başlayarak, ABD (ve Batı) aleyhinde konuşmamaya özen gösterir olmuştu.

10 Ekim 1993 tarihinde yapılan RP olağan kongresinde, iktidara geldiklerinde gerek Batılı ülkelerle gerekse ABD ile ilişkilerin bozulmayacağını ancak onurlu bir ilişki kuracaklarını söylüyordu. Üstelik bu ilişkileri arttırarak devam edeceklerini üstüne basa basa söylüyordu. (Aydınlık, 11 Ekim 1993)

Erbakan’a Yönelik Eleştiriler

Erbakan’ın ABD’ye yakınlaşma çabası içinde olduğu, Türkiye’deki radikal İslam’cıların da gözünden kaçmıyordu.

Yeni Zemin dergisinden Osman Tunç, Erbakan’ın RP’nin 4’ünca Olağan Kongresi’nde anti-Amerikancı bir söylemden kaçınmasını eleştirerek şöyle diyor: “Erbakan’ın açış konuşmasında dikkati çekici noktalar Kürt meselesi, çok hukuklu çoğulcu sistem, Batı ve ABD ile iyi geçinme sinyalleriydi. RP’nin yeni Kürt politikası ABD ve Avrupa karşısındaki yumuşak tavrı, orduya ve laik çevreler karşı güven verici bir söylem tarzı geliştirmeye çalışması parti içinde dalgalanmalara neden olabilir.”

Nehir dergisi yazarlarından Kenan Çamurcu; “RP’nin 4’üncü Olağan Kongresi’nde Erbakan tarafından fotoğrafı sunulan yeni konum, Almanya eksenli değerlendirmelere öncelik verdiği bilinen RP resmi çizgisinin iç politika zemininde ABD ile kesişen bir trendi şeklinde de okunabilir” diyordu. (EP dergisi 24.10.1993)

Ak-Zuhur dergisi yazarlarından Şükrü Sak: “İslam fundamentalizminin Hıristiyanlaştırılmış bir İslam’a dönüştürülerek düzen içinde eritilmek istendiğini” söylüyor. Bunun başlıca görevinin ise ABD ve Batı tarafından Erbakan’a verildiğini belirtiyor: “Refah Partisi’nin son ara yerel seçimlerindeki (1 Kasım 1992) ‘başarısı’ hoşgörüyle karşılanıyor. İşadamları ve kapitalist çevreler Refah’taki gelişmelerin ABD’nin ve Batı’nın kontrolünde olduğundan emin. Uyarı ve tedbir girişimlerinde bile bulunmuyorlar. Yeni Dünya Düzeni Türkiye’de ‘oturtulma’ denemesinde. Emperyalizm Refah vasıtasıyla Müslüman’lara yönelik karanlık hesaplar peşinde...”

Amerika İle İlişkiler Sıklaşıyor

Erbakan Amerika gezileri nedeniyle parti içinden ve dışından çok eleştiri aldı. Ancak bunları önemsemedi. 25 yıllık ‘kurt politikacının’ bir bildiği vardı kuşkusuz. Belki de Amerika onaylamadan hükümet olamayacağını düşünüyordu...

17 Ekim 1994 tarihinde Erbakan yine ABD’ye gitti. Bir haftalık gezisi boyunca başta Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi ve Dışişleri Bakanlığı’nda çeşitli görüşmeler yaptı.

Georgetown Üniversitesi’ndeki basına kapalı toplantıda yaptığı konuşmayı CIA’nin de dinlediği bildirildi. Türkiye’de “Erbakan’ın toplantısını CIA izledi mi, izlemedi mi” tartışması sürerken, Erbakan konuya açıklık getirdi:

“CIA’nın en yüksek uzmanlarının suallerini cevapladık. Oradaki insanların RP’ye ilgi duydukları için bilgi almak istediklerini duymak bizi memnun etti.” (Sabah, 23 Ekim 1994)

Erbakan Türkiye’ye döndükten sonra ABD yönetimi ile perde arkası temasları ortaya çıkmaya başladı. Erbakan ABD yönetimi ile daha iyi dialog kurmak için Katolik bir lobi şirketiyle ilişkiye geçmişti. Erbakan’ın gezisine katılan RP’nin Dış İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Abdullah Gül bu görüşmeyi doğruluyordu: “Şu anda Türkiye’de hizmet veren ve aralarında Katoliklerin de bulunduğu lobi şirketleriyle defalarca görüştük. Şimdi bir partinin bir şirkete para verip bizim için çalış demesi zor. Ama zaten para vererek yaptıracağınız şeylerden çok, gerçekten başarılı olmanızı isteyen, bizim görüşlerimizi paylaşan insanlar ve kuruluşlar var.”

Erbakan’ın Amerikalılarla ilişkisi artık öyle bir noktaya geldi ki, ABD Büyükelçisi Marc Grossman’ın RP Genel Merkezi’nde mutad görüşmeler yapması, basında sıradan haberler içinde yer alıyordu.

Batı karşıtı olmakla övünen, kendi dışındaki partileri de “Batı taklitçisi” diye eleştiren RP ile ABD’li diplomatik yetkililerin arasından su sızmıyordu.

Yeni Yüzyıl gazetesinin (19.12.1994) haberine göre, Refah Partisi lideri Necmettin Erbakan’ın ABD’ye yaptığı son ziyaretten sonraki dokuz ay içinde RP’lilerle ABD’liler arasında toplam 15 ziyaret gerçekleşmişti.

Öyle ki ABD Büyükelçiliği RP’lilerle temas kurmak için elçilikten bir “memuru” görevlendirmişti: Dean Deal.

RP Genel Merkezi’nin ziyaretçileri yalnızca ABD Büyükelçiliği mensupları değildi. Amerika’da yaşayan ve “Müthiş Türk” diye anılan işadamı Ali Rıza Bozkurt da gizlice Ankara’ya gelerek Erbakan’la görüşme yapıyordu. “Müthiş Türk” 2 milyar dolarlık Haliç Projesinin kendisine verilmesine karşılık, ABD’de RP’nin lobi faaliyetlerini yürütmeyi öneriyordu. Buluşmayı sağlayan RP Merkez Karar ve Yürütme Kurulu Üyesi Haşan Hüseyin Ceylan görüşme konusunda bir açıklama yapmıyordu. “Size görüşme konusunda bilgi veremem ama Sayın Bozkurt ABD’de çok etkin bir isimdir” diyordu.

Kaynakça
Kitap: Milli Nizam’dan Fazilet’e HANGİ ERBAKAN
Yazar: Soner Yalçın
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Necmettin Erbakan'ın Geçmişi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir