Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Refah Partisi'ndeki Kapışma

Burada Necmettin Erbakan'ın Geçmişi hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Refah Partisi'ndeki Kapışma

Mesajgönderen TurkmenCopur » 29 Tem 2012, 15:15

REFAH PARTİSİ’NDEKİ KAPIŞMA

Yeni Şeyh

Prof. Esat Coşan İslam’cı çevreler için önemli bir şahsiyet; Nakşibendi Şeyhi Mehmet Zahid Kotku’nun damadı. Şeyh Kotku vefat edince yerine damadı Esat Coşan geçti.

Esat Coşan 1938 yılında Çanakkale’de dünyaya geldi. Çok küçük yaşta ailesi ile İstanbul’a göçtü Büyükdedesi Molla Abdullah Ziyaüddin, Gümüşhanevi tarikatının içindeydi. Babası da aynı tarikatın şeyhlerine bağlıydı.

Esat Coşan Vefa Lisesi’ni bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Arap-Fars Filolojisi’ne girdi. Arap Dili ve Edebiyatı, İran Dili ve Edebiyatı, Ortaçağ Tarihi ile Türk-İslam Sanatı’nda öğrenim gördü. 1960 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin Klasik Dini Türkçe Metinler Kürsüsü’nde profesör oldu. 1987 yılında ise daha rahat çalışma yapmak için emeklıliğini istedi.

Prof. Esat Coşan üniversite öğretim üyeliğini sürdürürken kayınpederi Şeyh Mehmet Zahid Kotku’nun İskender Paşa Camii’ndeki derslerini kaçırmıyordu. Daha sonraki yıllarda ise Prof. Coşan ders vermeye başladı.

1983 yılı Eylül ayında aylık yayımlanan İslam dergisini çıkarmaya başladı. Üniversitede çalıştığı için yazılarında Prof. Halıl Necatioğlu müstear adını kullanıyordu.

Lütfü Doğan, Ömer Zülfü Zararsız, İrfan Gündüz, Raşit Küçük gibi MSP’li isimler İslam dergisinin yazarlarıydı.

Kadın ve Aile, İlim ve Sanat, Gülçocuk dergileri Prof. Esat Coşan’ın çıkardığı diğer yayın organlarıydı. Ayrıca Hak Yol Vakfı’nın başında bulunuyordu...

Prof. Esat Coşan’ın çıkardığı yayın organlarını titizlikle inceleyen gazeteci Ruşen Çakır, Ayet ve Slogan adlı kitabında Coşan çevresinin Ortadoğu’daki İslam’cı hareketlere nasıl baktığını şöyle anlatıyor:

“İslam ülkelerindeki İslam’i hareketler genel olarak desteklendi. Bir ülke içinde tercih söz konusu olduğunda çoğunlukla Mısır’da Müslüman Kardeşler’in (kısaca İhvan SY) oluşturduğu ‘evrimci’ geleneğe yakın olanlara daha fazla önem verildi.”

Otorite Kavgası

Prof. Esat Coşan Refah Partisi’ni destekliyordu. RP’yi desteklemekle kalmıyor müritlerini bu parti için çalışmaya çağırıyordu. Ancak 27 Kasım 1987 erken genel seçimlerinde RP barajı aşamayıp Meclis’e giremeyince Esat Coşan üstü kapalı bir şekilde Erbakan’a ağır eleştiriler yöneltti. Eski defterler yeniden açıldı. Erbakan’ın, Şeyh Mehmet Zaid Kotku’yu dinlemediği için, MSP’yi 12 Eylül’de sıkıntıya soktuğu konuşulmaya başlandı.

Bu arada Esat Coşan ile Erbakan arasında otorite mücadelesi başladı. Esat Coşan, Erbakan’ın kendisine biat etmesini istiyordu. Erbakan içinse Esat Coşan sadece bir öğretim üyesi ve Kotku’nun damadıydı. Erbakan için Esat Coşan dünyevi biriydi.

Esat Coşan sonunda patladı. 26 Mayıs 1990 tarihinde İstanbul Alfa Dershanesi Vefa Yayıncılık Tesisleri’nde yapılan bir toplantıda, Erbakan aleyhinde sert bir konuşma yaptı. Bu konuşma Erbakan-Nakşibendi ilişkilerini göstermesi bakımından oldukça önemlidir. Bunun için olduğu gibi aktarıyoruz:

Dergâhın Partisi

(...)

“Size beni takdim eden kardeşimizin ismime eklediği sıfatlara aldanmamanız için ispat ve ihtar ederim. Ben bir aciz naçiz kardeşinizim. Tüm dünya bizim olsa; bir elimize ayı, bir elimize kameri, güneşi verseler ne kıymeti var. Biz tüm düşünceleri, felsefeleri, gayeleri elekten geçiren büyüklerimizin izindeyiz. Onların naçiz talebeleriyiz. Gayemiz Allah’ın rızasını kazanmak. Onu kazanabilirsek ne mutlu. Kazanamazsak, faaliyetlerin şanlı olması, taraftarın çok olması, bunların hepsi hepsi dünyanın faniliği içinde onunla beraber yok olacak şeyler. Bunu hissediyorum ve hayatımı buna göre tanzim etmeye çalışıyorum. Size de bunu tavsiye ederim.

Umumiyetle bana sorulan sorular MNP-MSP-RP ile ilgili. Çeşitli sorular, diyorlar ki, ‘Bir müddet desteklediniz siz de, şimdi bir ihtilaftan bahsediliyor, niye?’

Efendim, destekleme hocamızın (Şeyh Mehmed Zahid Kotku) zamanından beri oldu. Parti -partiyi kastediyorum genel olarak partileri değil- dergâhımızın belli bir aksiyonu olarak başladı. Hocamıza belli kişiler geldiler, dediler ki; ‘Hocam,böyle böyle şeyler yapalım mı?’ (Şeyh Kotku) emir buyurdu, istikamet gösterdi, yapın buyurdu. Ayrıca eleman verdi. Bazı kişiler, ‘Efendim, bana filanca kardeşim şöyle teklifte bulunuyor, ne yapayım? Uygun görür müsünüz, çalışayım mı?’ diye sordular. Onlara ‘Uygundur, çalışın’ diye emir buyurdular. Vazife verdiler. Böylece bizim dergâhımızın bir aksiyonu olarak politik bir çalışma başladı. Hocamız destekledi. Ben Ankara’daydım ama zaman zaman beraber olurduk.

Muhtelif yerlerde muhtelif kimselere, ‘Kardeşimizdir, tekkemizin mensubudur, elbette desteklememiz lazım,’ diyerek ortaya çıkmış kardeşlerimize yardımcı olunmasını istedi.

Çok bariz bir misalini Samsun’da hatırlarım. Amasya’dan Samsun’a geçmiştik. Suluova’da Ali Efendi diye çok yaşlı bir şeyh vardı. Bizim dergâhla ilgilidir. O, Süleyman Demirel’i tutuyordu. Hâlâ da belki öyledir. Evine misafir etti (bizi), Hoca Efendi (Kotku) ona çok nasihat etti. ‘Bu bizim kardeşimiz iken öbür tarafı tutmak uygun olmaz’, dedi. Yine Samsun’da bir başka kitapçı hacı amcamız vardı. Büyük zat, tanınmış kişi. Mustafa Bağışlayıcı. O zat da MHP’yi tutardı. Hocamız ona da nasihat etti. Yani orayı tutmamasını, burayı tutmasını, desteklemesini nasihat etti.

Biz de zaman zaman Ankara’da üniversitede vazifeli iken çağrılırdık, giderdik. Gazete (Milli Gazete), ‘Esat Hoca falanca yerde konferans vercek’ diye ilan çıkarırdı. Sonradan haberdar olurdum. ‘Hocam’, derlerdi, 'gazetede ilan çıktı. İşte Samsun’da konferans olacak, ayıp olur, lütfen hadi buyurun’, filan, biz de emrivakiler karşısında giderdik, konuşurduk, muhtelif yerlerde.

Bakanlara Seminer

‘Partinin, parti içi seminerlerinde, ‘Efendim sizden rica ediyoruz, güzel ahlâk ve nefsin terbiyesi konusunda lütfen partide çalışacak kimselere bilgi verir misiniz?’ diye çağırılırdık. Yöneticiler de bu toplantılarda bulunurlardı. Bir keresinde hatırlıyorum, bazı kardeşlerimiz bakan iken, başbakan yardımcısı iken Karacabey Harası’nın salonlarında birkaç gün toplanılmıştı, ordan efendim Fehmi Cumalıoğlu kardeşimizle Bursa’ya beraber gelmiştik. Balkan Türklerinin bir toplantısı vardı. Batı Türkleri, Bulgar Türkleri vs. ile ilgili, ona katılmıştık.

Böylece tekkemizin bir aksiyonu olması dolayısıyla tepeden tırnağa destekleyerek devam etmiştik. Öyle zamanlar oldu ki siyasi olaylarda hocamızın ikazları oldu, nasihatları, tavsiyeleri oldu.

‘Söyleyin şöyle yapsın. Söyleyin onlara böyle yapmasın. Sakın şöyle bir karar çıkartmasınlar. Ama sakın şu olmasın’ tarzında. Bunların da bir kısmına bizzat şahidim, çok şahitler de vardır. Askeri harekâttan önce hatırlıyorum; ‘Partinin gençlik kollarını söyleyin kapatsın şunlar, bu çocukları mahvedecekler’ dediklerini hatırlıyorum. İsim olarak meselâ Kayseri’den Tevfik Rıza Çavuş (Akıncı Gençler Derneği Başkanı) kardeşimizi hatırlıyorum. Onlar gelip ‘Aman hocam siz böyle böyle diyormuşsunuz. Evet, ama o zaman meydan şunlara kalır, bunlara kalır. Kapatır mıyız, kapatırsak nice olur halimiz?’ diye itiraz ettiklerini biliyorum. İtiraz edenlerin hepsi sonra hapishanede, ‘medrese-i yusufiye’de biraz zahmet çektiler, üç beş sene kaldılar, hâlâ mahkemeleri devam edenler vardır, yani hocamızın tavsiyesini tutmadıkları için.

Sonra bir ara başındaki şahsa, ‘Söyleyin Necmi’ye partinin başkanlığından ayrılsın’ dediğini hatırlıyorum. Bunu temin etmek için kayınbiraderi Osman Çataklı’nın görevlendirildiğini, bir sebeple bizzat kendisinin gidip söylediğini biliyorum. Fakat oradan ayrılmadılar. Sonra gene benim yorumlamama göre, şefkatten kaynaklanıyordu. Hocasıydı, görüyordu. Benim tahminlerime ve inancıma göre olacakları görüyordu, seziyordu ve her radyo yayınını, her haber ajansını dinledi: 11, 1, 3, 5, 7, 9, 11... Yanında böyle bir el radyosu vardı, şıp açar dinlerdi, hiçbirini kaçırmazdı. Ben kendi kendime, 'Hocamız bir şey bekliyor galiba’ derdim.

İşte o sırada söz dinleyenler rahat ettiler, onlardan bir tanesi de müşahhas bir misal olsun diye size söyleyeyim: Yahya Oğuz Bey Sanayi Bakanlığı Müsteşarı’ydı. ‘Yahya ayrılsın, bu vazifeden’ demiş. Ertesi gün Yahya Oğuz atlamış, gelmiş İstanbul’a, ‘Efendim’, demiş, ‘emriniz başım üstüne ama siz hakkaten söylediniz mi, söylemediniz mi diye tetkik için huzurunuza kadar geldim, böyle bir emriniz var mı?’ ‘Evet var.’ İstifasını hemen vermiş, Sanayi Bakanlığı Müsteşarlığı’ndan ayrılmış. Hiç de sıkıntı çekmedi, Yahya Oğuz ne Uzunada’ya gitti, ne İnceada’ya gitti ne başka bir yere gitti.

Almanya Günleri

80 harekâtından sonra örfi idare devreleri oldu, çeşitli sıkıntılar oldu, parti yasaklamaları oldu, bu sırada bizim yurtiçinde, dışında partiye muhabbet eden kardeşlerimizle eğitim çalışması olarak, konferans olarak çeşitli faaliyetlerimiz oldu.

O zamanlarda parti bizim bir yan teşebbüsümüzdür, bizim bir parçamızdır, kardeşlerimizin müessesesidir diye o gözle destek olmaktaydık. Hiç kimse ‘Efendim parti bizimdir, sizin değildir’ diye bizi dışlayarak buna girişmez diye düşünüyorduk. Fakülteden zor izin alırdık, çünkü bir taraftan fakültede görevimiz olduğu için, izin alarak, ‘Falanca zamanda buyurun, filanca toplantı olacak buyurun’ diye rica ederlerdi.Almanya’ya giderdik ve oralardaki toplantılarda bizi öyle bir ünvanlarla takdim ederlerdi ki buradaki takdim solda sıfır kalır.

‘Çok büyük mürşit’ filan diye, ‘çok büyük evliyatullahtan’ diye takdim etmeye kalkarlardı. Ben mani olmaya çalışırdım. Merkez merkez, şehir şehir dolaşırdık, şu gruplar gibi kalabalık cami cemaatleri ve yüzlerce insan katılırdı, ihvanımız (kardeşlerimiz) olurdu, sizin gibi kardeşler haline gelirdi ve âdeta Almanya’da 2 milyon kadar işçi kardeşimiz var, eşleriyle çocuklarıyla Türk nüfusu onlara, bunun tabii bir kısmı camiyle, namazla, niyazla ilgili değildir maalesef, sanıyorum onda biri kadarı camilerle ilgilidir. Onların içinden bir kısmı da partinin yönettiği camilerle ilgilidir.

Büyük bir kısmı biracıdır, içkicidir, Almanlarla evlenmiştir filan yani çok acınacak durumdadırlar. Onlara hizmet götürmemiz lazım aslında. Bugün Almanya’da Müslüman olanların büyük çoğunluğu eğer soracak olursanız, eğer daha önceden bir yere intisap etmemişlerse bizim ihvanımızdır, kardeşimizdir. Ama daha önceden Sami Efendi’ye mensup olanlar vardı, onlar tabii o tarzda devam etmişlerdir.

Verilen Elemanlar

Şimdi biz bu kardeşlik duygusuyla, sevgisiyle partinin merkez yönetim kuruluna eleman vererek, başkanlıklarına, başkan yardımcılıklarına, gençlik teşekküllerine eleman vererek böyle devam ediyor idik. O zamanlar Milli Gazete’nin Almanya baskısında, ‘Bizim âdabımız tekke âdabıdır’ diye yazılıyordu. Her gün bir kuşak halinde, hiç değişmeyen bir kuşak halinde iri harflerle, iri puntolarla değişik renkte bir zemin üzerine, ‘Bizim âdabımız tekke âdabıdır’ diye yazılıyordu. Ve ‘Her toplantıda bir kişinin mutlaka intisabı gerekiyordu’ diye söylüyorlardı. Almanya’daki kardeşlerimiz bilirler, Almanya’da akrabası olanlar, onlara mektup yazıp bu durumları sorabilirler. Şimdi, bu tavır bir zaman sonra bariz bir değişikliğe uğradı, Hoca’ya karşı. Ve parti şeylerinde bize karşı bir tavır başladı. Üç sene önceden, dört sene önceden, beş, altı sene önceden bir tavır başladı. Nasıl bir tavır başladı? Bizim dergimizin nasıl çalıştığını biliyorsunuz, neden yazdığımı biliyorsunuz, beğeniyorsunuz veya efendim okuyorsunuz, alıyorsunuz. Biz bu dergileri şu bakımdan çıkartmıştık, örfi idare var, ben İskender Paşa’da konuşuyorum. Ankara’da konuşma iznim var, muhtelif yerlerde izinler alabilmişim, konuşuyorum ama yasaklanabilir. ‘Sen Diyanet’e bağlı bir kimse değilsin. Emeklisin konuşamazsın diyebilirler. Onun için ben ihvanıma, yani kardeşlerime, ahiret yoldaşlarıma ulaşabileyim, mesajımı iletebileyim, mektuplaşabileyim diye çıkartıyorum bu dergileri.

Kotku’nun Vasiyeti

Birkaç tane mektubu vardır. Hocamız Kotku’nun mektubu, ihvanlarımızın misafir odalarının duvarlarında asılıdır, selam ile başlar. 20-30, nasihati şey yapar, hattâ en son mektubunu ben kaleme aldım yataktayken... Hocamız vasiyet ediyormuş, o sene vefatı olunca o zaman anladım vasiyeti olduğunu. Çünkü ben Hocamızın yüz otuz-yüz kırk yıl yaşayacağını sanıyordum. Kafkasyalılar çok yaşar. O Kafkasya’dan göçmüş gelmiş. Latife ederdi benim mahdumun, Nurettin’in torununu göreceğini söylerdi. Ben de sanırdım ki benim Nurettin evlenecek, onun çocuğunu görecek, torununu görecek sanırdım. Ben evlendiğim zaman evladım benim yerime sen geçersin diye de söylerdi. Ben de o kadar yaşar mıyım diye düşünürdüm. Onun için anlayamadım onun vasiyeti olduğunu. Hocamız, rüyalarda da vasiyet ederdi. Nasihat ederdi. Pek çok kimsenin hatıralarından bilirim. Vedalaştığı, konuştuğunu biliyorum rüyalarında. Bendeniz de dergilerimizle sizlere ulaşmayı düşünürdüm. Şimdi bu Almanya’daki partici kardeşlerimiz başladılar ‘Bu dergiler bizim dergilerimiz değildir’ demeye. Ama dergimiz çıktığı zaman Milli Gazete bayram yapıyordu. İki üç günlük malzeme çıktı, dergilerden alırız rahat ederiz diyorlardı. Hakikaten de kardeşlerimizce günlerce, emeklerle hazırlanmış dosyalar, yazılarda özetleniyordu, yayımlanıyordu filan... Dergimizden istifade ediyor ama dergiler bizim dergilerimiz değil, abone olmak yok, abone olmaya engel var Almanya’da. Sadece bizi seven bir kardeşimiz vardı; Hamburg’da o da ihvanımızdır, hocamız ders verme selahiyeti vermiştir kendisine, devam demiştir. O kardeşimiz bizim orda biraz muavinimiz gibi olduğu için Genel Merkez’den saklı olarak, gizli olarak bir şeyler yapmaya çalışmıştır, cüzi, az bir şeyler yapmaya çalışmıştır.

RP’liler Hak Yol Vakfı’nı Dışlıyor

Bizim vakfımızdan bazı kimseler kazara bir tüccarın yanına gitmişler üç dört sene önce, biz demişler, ‘Hak-Yol için, talebeler için para topluyoruz, siz de katılır mısınız? Yardım eder misiniz?’ demişler. Aldıkları cevap, ‘Bizim partiye soracağız, verilen cevaba göre yardım ederiz veya etmeyiz, biz doğrudan doğruya yardım yapamıyoruz’, filan demişler. Sormuşlar partiye, sonra da, ‘Yapamayız’, demişler, ‘Bu vakıf bizim değil’, demişler. Halbuki Hak-Yol Vakfı’nı rahmetli Hocamız kurmuştu, Hak-Yol Vakfı’nı dışlamışlar, beğenmiyorlar ve yardım yapmıyorlar. Ama iktibas gazetesi sahibi Ercüment Özkan’ın adamları Almanya’ya gittiği zaman, Almanya’daki mescitlerde para topladıklarını ve buraya geldikleri zaman da radikal Müslüman kardeşlerin, cuma kılmayan, cumayı uygun görmeyen kardeşlerin yurtlarına bu paraların harcandığını biliyorum. Yani biz onlardan geri sayılmışız. Yardım edilmeme durumu var. Bizzat Necmettin Bey Konya’ya geldiği zaman bir buçuk sene önce, ‘Efendim böyle bir şey olmaz, hem Hak Yol’a yardım edeceksiniz, hem ‘Milli Gençlik’e olmaz. Sadece Milli Gençlik’e yardım edeceksiniz’, demiştir. Konyalılar hurdadırlar. Yani vakfımıza karşı tavır, dergilerimize karşı tavır, efendim, benim aciz naçiz şahsıma karşı tavır, kitaplarıma karşı tavır ‘bu kitapları okutmayın’ filan tarzında. Fakat Milli Gençlik için ‘hocam Düzce’de konuşma yapar mısınız?’ Eee yolumun üzeri Ankara’ya gideceğim, vaaz için yaparım, ben giderim onların vakıflarında konuşurum. Milli Gençlik Vakfı’nın başındakiler daha önce bizim ihvanımızdır aslında. Yani onlardan böyle ikili bir tavır, vakfımıza yardım etmeme, kitaplarımızı, dergilerimizi okutmama ama onlarca imkânlarıyla elemanlarımızdan faydalanma...

Tarikata Karşı İsyan

Böyle bir acayip durum. Uzun zaman belki düzelirler, yanlışlarını anlarlar diye bekledik, dayandık. Bizim elemanlar seçimlerde yardımcı oldular, seçim konuşmalarına giderler, ilahiyat fakültesindeki kardeşlerimiz her tarafa dağılırlar, Almanya’dan gelen kardeşlerimiz arabaları ile seçim için seferber olurlardı, onların tavrı böyleydi. Sonradan iş daha da keskin bir hale geldi. Sonradan başladılar partinin eğitim seminerlerinde, geçenlerde bunlardan birisi Yalova’da yapıldı. Tarikata karşı bir tavır, tasavvufa karşı bir tavır. Hadi benim şahsıma karşı bir tavır olsa bir şey değil ama tasavvufa karşı bir tavır, benim yoluma, müritlerime, benim bağlandığım şeye tavırdır. ‘Tasavvuf da neymiş, şeyhler laf üretmekten başka ne yaparlar?’ Tarihi bilmiyor, tasavvuf tarihini bilmiyorlar. Cahiller.’

Hesap Sorun

Vahdet gazetesinden bir kardeşimiz geldi... ‘Hocam ne dersiniz Müslüman’lar bir şûra kurmalı mı?’ diye bir soruyla başladı. Dedim, ‘Öyle şey olmaz, bu benim şahsıma bağlı bir şey değil. Bu Kuran-ı Kerim’in ayetin koyduğu bir kural’, dedim. Ben mevki makam peşinde değilim ki, benim taraftarlarımın sayısı az olmuş onun peşinde değilim ki yani ben Hacı Bayram Veli’den daha güçlü bir insan mıyım onun bir buçuk müridi varmış, benim o kadar da yoktur belki. Belki Allah daha fazlasını lütfetmiştir, belki Allah benim zayıflığımdan dolayı bana takviye olsun diye daha çok vermiştir. Sonra Milli Gazete’de bir yazar gıybet olmasın diye ismini söylemeyeyim, şûra ile ilgili bir yazı yazmış dalga geçmiş. ‘Şimdi bir de İslam şûrası meselesi çıktı, eğitim şûrasından, efendim, spor şûrasından sonra bir de şimdi İslam şûrası modası çıktı.’ Hayır bu moda peygamber efendimizin zamanından yani Kuran-ı Kerim’in modası. Böyle dini gerçeklerle alay edilmez, bunu yapanlar sapıtmış, şaşırmış, dostunu düşmanını ayırt edemeyecek hale gelmiş. Böyle saçma şey olmaz Kuran-ı Kerim hakikatiyle alay edilmez. Böyle kimselerle dostlukla, arkadaşlıkla, ihvanlıkla ilişkim yok. Böyle bir yolla, böyle bir teşkilatla ilişkim yok. Böyle bir kafayla benim ilişkim olamaz. Bizim uğraşımız Allah rızasını kazanmak. Ne gerekirse yaparız. Susmak gerekirse şükür de ibadettir, uyku gerektiği zaman uyurum, gündüz gider mışıl mışıl uyurum. Peygamber efendimiz gündüz uykusu vardır diyerek, sünnettir diyerek uyurum, bu da ibadettir. Süt içerin, peygamber efendimiz süt içmeyi sever diye süt içerim. Süt içmek de ibadet olur. Susmaksa susmak, konuşmaksa konuşmak, kavgaysa kavga, ölmekse ölmek. Ben Kuran-ı Kerim’e aykırı bir şey söylüyorsam, sünnete aykırı bir şey söylüyorsam yapmayın, ama başkası da söylüyorsa yapmayın, onu da yapmayın. Hesap sorur, ‘niye sen Kuran’daki hakikatle alay ediyorsun?’ diye hesap sorun.

Desteğimi 1990 Yılında Çektim

Şimdi birçok insan hesap sormadığı için şımarıyor, çünkü bazı insanlar değişiyor, şımarıyor, Değişen ben değilim. 1990 yılının ocak ayına kadar bütün kusurlarıyla bu kardeşlerimizi destekledim, adam olurlarsa ilerde de desteklerim, doğru yolda giderlerse desteklerim, doğru yolda gitmezlerse babam olsa dinlemem, sizi de dinlemem, doğru bildiğim şeyi yaparım. Bile bile susmak doğru mu? Avrupa’da hoca yok mu? Niye söylemiyorlar? Tek başıma kalabilirim, hiçkimse destek olmayabilir ama ben yanlış gördüğüm şeyi söylerim. Şûra’ya dil uzatmak İslam’i hareket değildir.

‘Cihat yapıyoruz’ diyor. ‘Ben cihat emiriyim’ diyor. Muhterem kardeşlerim şu anda harp var mı Türkiye’de? Var mı, yani harp yok, yani silahlı bir çatışma yok, irşat var, tebliğ var, terbiye var, hakkı söylemek var, çeşitli çalışmalar var. Cihat kâfirlerle olur. Sen cihat yaptın mı kâfirlerle? Afganistan’a gittin mi? Orda düşmana silah attın mı? Mercedeslere kurulup saltanat sürüyorsun, yaptın mı cihadı? Cihat Emiri: Nerde cihat emirliği yaptın? Yapmadın. Sadece nutuk attın. ‘Neler yaptık şu vatan için’ dediği gibi şairin, kimimiz öldük kimimiz nutuk söyledik, sadece nutuk söyledin. Hain de öyle yapıyor. Sen kendini doğru yolda sanabilirsin ama öteki de kendini öyle sanır onun için Şafi mezhebi vardır, onun için Hanefi mezhebi vardır, Maliki mezhebi vardır, Hambeli mezhebi vardır, şu mezhep vardır, bu mezhep vardır ve biz onlara hak mezhep diyoruz.

Bulunmaz Hint Kumaşı mısın

‘Bana biat etmeyen kendine din arasın’ diyor. Yani insanlıktan mı çıkıyor? Böyle saçma şey olur mu? Sen nesin? Bulunmaz Hint kumaşı mısın ki ben sana itimat etmediğim zaman, kusurlu görmüşüm şey yapmışım, zaten ekseriyeti sağlayamamışsın, tüm desteğimize rağmen yüzde 7’lerde kalmışsın, 46 milletvekili artı 3 senatörle Meclis’e girmişken, şimdi sıfıra indirmişsin yani ben ne diye sana uyayım? Beğenmiyorum ki metodunu, benim metodum o değil ki! Benim metodum sevgi, kardeşlik, vefa, ahde vefa. Hani nerde ahde vefa? Peygamber efendimiz buyuruyor ki, ‘ahdine vefası olmayanın dini yoktur’ diyor. Hani, nerde ahde vefa? Hani nerde 20-30 yıllık 40 yıllık arkadaşlık? Hani nerde iyiliğe iyilikle mukabele etme? Ben seni 90 yılına kadar desteklemişim, sen benim vakfımı niye desteklemiyorsun? Sen benim vakfımı desteklemiyorsun! Sen benim kitabımda İslam’a aykırı ne gördün? Kendi keyfine göre bir yol tutturmuş, “Cihat emiriyim’ ne cihadı? Böyle Allah yoluna bir cihat değil ki bu!

Suud’dan Gelen Paralarla Şey Yapmış İnsansın

40 yıldır tanıdığım insan, 40 yıldır tanışırız, 40 yıldır desteklediğimiz insan. Beklediğimiz insan, varlığımızın her çeşidiyle katıldığımız insan, kardeşlerimizin parasıyla bütçesi kabarmış, şişmiş insan, Almanya’dan vaizlerle gelen paralarla zenginleşmiş insan. Suud’dan, Kuveyt’ten gelen paralarla şey yapmış insan bütün gençlerimizle, okuyan talebelerle, kendi damatlarım dahil, kendim dahil, seçim meydanlarında, Erzurum’un dağlarında, Samsun’un, Terme’nin, Havza’nın şeylerinde desteklediğimiz şey, bu mudur ahde vefa? bu mudur dervişlik? Sen bu tekkenin mensubu değil miydin? Sen ‘bizim yolumuz tekke âdabıdır’ demiyor muydun? Sen ‘herkesin intisabı olması lazım’ demiyor muydun? Derviş, şeyhin sözünü dinlemezse dervişliği nerde kalır? Öyle saçma şey mi olur?

İyi yetişmemiş insanlardan İslam’i aksiyon çok zarar görüyor. Biz insanların nefsinin esiri olmaması, Allah’a kulluk, Allah’ın rızasını kazanma esasına göre, çalışması gayretindeyiz. Bu gayret değerlendirilmesi Allahü Taala hazretlerine kalmıştır. Biz naçiz kullarız, eksiğimiz, kusurumuz çoktur, hareketlerimizde kusur olabilir ama tuttuğumuz yol güzeldir, sevgi yoludur, kardeşlik yoludur. Bize hücum eden radikal Müslumanlara cevap bile vermemişim. Hürriyet gazetesi aleyhimize yazmış, Emin Çölaşan, İsmail Nacar aleyhimize yazmış, Ercüment Özkan aleyhimize yazmış, cevap vermedik. Niye? Müslüman’dır, onlarla hesabımız daha sonra ahirette.

En Yakın Arkadaşlarını Kırmışsın

Aradan 20 yıl geçtikten sonra 46 milletvekili artı 3 senatör, 49 parlamenteri sıfıra indirdiğimizde yüzde yedi, yüzde on bir şey. Bundan sonraki seçimlerde ne tahmin ediyorsunuz? En iyi tahminlerle diye soruyorum: Yüzde on, yüzde on beş. Halbuki Türkiye’nin yüzde doksan dokuzu Müslüman. Niye sağlanamamış bu birlik ve beraberlik? Biz bunun hatasını görüyoruz. Biz Müslümanların kardeşliğinin tam ifade edilmediğini görüyoruz. Cihat literatürü ifade ediyorlar. Cihat literatüründen coşan gönülleri Müslüman’lar üzerine tevci ediyorlar. Öyle şey olmaz, Cihat Müslümanlarla olmaz, Müslüman Müslüman’la cihat etmez. Biz bunu anlatmaya çalışıyoruz, ‘dervişlik metodunu kullanalım’ diyoruz. ‘Kusuru kendimizde arayalım’ diyoruz. Millet kusuru kendisinde görmüyor. ‘Efendim yüzde doksan dokuz Müslüman hatalı’ diyor. Kendisini destekleyenler tamam, desteklemeyenlere tabir aynen kendisinin ‘patates dininden’ diyor. Alay ediyor yani. Cihadı methediyor, ediyor ondan sonra da ‘En büyük cihat parti sandığında parti müşahidi olmaktır’ diyor. Peki öyleyse, niye reye en çok ihtiyacı olduğu dönemde hem de seni en son seçimde bile desteklemiş dergâhla savaşa kalkıyorsun? Niye benim dergilerime, vakıflarıma, şahsıma savaş açmış durumdasın? Biraz kusuru kendinde görsen! Biraz söz dinlesen. ‘Hocalardan şûra kurayım da hocalardan başıma bela mı alayım’, demiş Rıfat Boynukalın’a. Şûrayı kabul etmiyor ki adam, ben diyor, emirim diyor. Kendisine bağlı diyor ve ‘Ben de istediğim gibi içtihat ederim’ diyor.

Sen içtihat edemezsin, çünkü sen ne ayet bilirsin, ne Arapça bilirsin, ne de içtihatın şartlarından herhangi birine sahipsin, ne de ekseriyetle tasvip görmüş seçilmiş bir insansın. Senin eski yol arkadaşların bile sana kırılmış, senden ayrılmışlar. Sana son ana kadar yardım etmeye çalışmış, yaralarını sarmaya çalışmış insanları bile bile karşına almış, tavır almışsın, nasıl cihat edeceksin? Neyle cihat edeceksin? Ne biçim anlayış! Bu kafayla nereye varırsın?

Kime Biat

Sorduğunuz soruların cevabı bu. Böyle tavırlar olduğu için, böyle davranışlar olduğu için efendin biz ilan ettik. Dikkat ederseniz yazılarıma, ocak yazımda, ‘Yazıklar olsun kardeşi kardeşten ayırana’ dedik. Neden? Biz kardeşlerimizi ona emanet ettik, ‘buyur çalış sana kadro olsun’ dedik.

Kardeşimizin şimdi tekkeye bakışı, tasavvuf anlayışı, biati darmadağın dağıldı. Senin biata hakkın yok ki! Senin intisap ettirmeye hakkın yok ki! Her komutan kendisine biat ettirirse, yüzbaşıya bir biat, binbaşıya bir biat, generale bir biat, böyle saçma şey mi olur? Peygamber Efendimiz zamanında insanlar kime biat ediyordu bağlanıyordu? Peygamberimize. İkilik var mıydı devlet yöneticisiyle şey arasında. İmanının, imamını bilmeyen cahildir.

Üç kişi bir araya gelse birini imam seçmesi lazım. Onun için İslâmî bilmiyorlar, İslam’i doğru uygulamıyorlar, Fanatizme düştüler, yanlış uygulamaya geçtiler. Lütfü Doğan Hoca benim yanıma gelirken, ‘Efendim, zatıâlılerinize hürmetleri var, ellerinizden öpüyor.’ ‘Ben istemem kardeşim, benim elimi ne diye öpüyor, ben öyle bir şey demiyorum, istemiyorum. Ama “ellerinden öperim’ deyip arkasından kuyu kazmak İslam’da yok.

Parti kurabilirim

Bir başka soru diyor ki, ‘Hocam parti kuracak mışsınız?’ Parti kurabilirim, o benim hakkım, hiçbir zaman kurmam demedim, yani parti kurma hiçbir zaman bir şahsın inhisarında değil, hele beceriksiz olduktan sonra, hele başaramadıktan sonra. Eğitimlerinde söylüyorlar; ‘İkinci bir baş çıkarsa başını kesmek lazım’ diyorlar. Literatürlerinde kesmek var, hem de kaç seneden beri! Adapazarlı kardeşlerim bilirler, partinin eğitimi içinde bu vardır, kesmek vardır. Bu onların kararıyla olacak bir şey değil, düşünülür, tartışılır, kendim bir hareket yaparım bu kendimi bağlar, beğenilirse siz de katılırsınız. Daha iyi niyetli daha çok Müslüman’ı kucaklayacak bir parti kurmak bugün Müslüman’ların boynunun borcudur. Kim kurmuyorsa, kim kurmaya yanaşmıyorsa, kim yan çiziyorsa, kim başka başka partilere girip asıl yapması gereken işten kaçıyorsa vallahi de billahi de Allah indinde mesul olur.

Çünkü Müslüman’ların kendi öz siyasi teşkilatını kurması lazım. ‘İşçiler birleşin patronlar sizi sömürmesin’ diyorlar. Demokratik düzenlerde herkes menfaatlarını korumak için kanunların verdiği imkânlar içinde çalışıyor. Biz niye Müslüman’lık menfaatimizi korumak için bir organizasyon kuramamışız, ekseriyeti sağlayamamışız?

Cuma namazı günü tatil olsun diye bir önerge veriyor, partisinin bütün adamları gelmiyor, cuma tatili olmuyor. Cuma tatili olsa ne olur? Bir kanunluk canı var yani. Meclis’te şu kadar insan parmağını kaldırırsa cuma tatil olur, herkes cuma namazına gider, hutbe dinler, vaaz dinler, Allah’ın bir farzını yerine getirmiş olur, böylece de birçok hayırlar hasıl olur. Ama yapmıyor. 20 yıl çalışıp da bir sonuç götüremeyenden Allah hesabını soracak. ‘Sen 20 yıl ne yaptın, 20 yıldır politika sahasında çalışıyorsun, geldiğin nokta nedir’ diye sormayacak mı? Cemalettin Hoca çıkmış, ‘Efendim bu iş politikayla olmaz.’ Politikayla olmazsa nasıl olur? Mevcut şartlar içinde yapabileceğin her şeyi yaparsın, ona göre çalışırsın, kendi imkânlarınla hiç kimse kalmasa da sen doğru bildiğin şeyi yaparsın. Müslüman’ların ekseriyeti temsil eden bir partiyi kurmaları boyunlarının borcudur, kurarlarsa kurarlar. Kurmazlarsa Allah hesabını sorar.”

Esat Coşan “Allah hepinizden razı olsun” diyerek toplantıyı bitiriyor.

Coşan’ı Kızdıran Sözler

Nakşibendi Şeyhi Esat Coşan’ın bu sözleri Refah Partisi’nde şok etkisi yarattı. Huzursuzluk olduğunu çok Vişi biliyordu. Ancak Esat Coşan’ın bu derece açık ve sert konuşacağını kimse tahmin etmiyordu.

Esat Coşan’ın, Nakşibendilerin bir bölümünü RP’den alıp yeni ber parti kuracağı yorumları yapılmaya başlanmıştı. Erbakan’ın 13 Mayıs 1990 tarihinde Eğitim Semineri için çağrıldığı (Sıcakçermik) Sivas’ta yaptığı konuşma Esat Coşan’ı çok kızdırmıştı.

Erbakan’ın Sivas’taki bu konuşması RP Genel Merkezi tarafından bildiri olarak hazırlanıp dağıtıldı. Esat Coşan’ı öfkelendiren Erbakan’ın Sivas konuşmasını da olduğu gibi aktarıyoruz:

“Köylere dağılıp temsilci ve müşahitleri tespit etmek ve çalıştırmayı cihat biliniz. Bunlar çalışırsa, cihat ettiklerinden dolayı İslam hâkim olur. Cihat delisi olmadan mümin olunmaz. Cihadı takatinizin sonuna kadar yapacaksınız. Oyunuzu RP’ye verin diye üç köye gitmiş birisine ahirette, biz sana beş köye gidecek takat verdik diğerlerine niye gitmedin diye yanacaksın, denilecek. Cihat farzı ilk önce eda edilecek farzdır. Bir emir seçip ona biat edip orduyu oluşturmak, ilk farzdır.

Her ilçeden üç-beş-on tane insan köylerle ilgilenecek, benim dükkânım var demeyecek. Yeteri kadar çalıştıktan sonra dükkânına ancak gidebilir. Bu kişi dükkânına cihat etmeden giderse olmaz. Aptessiz namaz kılmak gibi olur. Hepimiz bir günü ve bir geceyi cihada ayıracağız. Bu gece toplantı var oraya gideceğiz, şu gün köylere gideceğiz.

Hutbe haftalık cihat talimatıdır, bugün hutbeler böyle değil. Biz nasıl cumamızın telafisi olsun diye Zuhr-i Ahir kılıyorsak her sandık bölgesinde haftalık sohbet yapacağız bu sohbet de hutbe-i ahirdir. Onları da şuurlu Müslüman, yani Refahçı yapacağız. Yapamazsak en büyük suçu işlemiş oluruz. Refah İslam’i cihat ordusudur. Hepimiz bu orduya asker olacağız. Cihat eden, Müslüman âlimden de şeyhten de daha üstündür. Ahirette âlimden de şeyhten de cihat eden daha üstün cennetlere gider.

Ameller niyetlere göredir. Zara’ya müşahitler tespit etmeye, Refah iktidar olsun diye gitmeye niyet ettiğin zaman altı milyar insanın cehennemden kurtulmasına vesile olmuş gibi sevap alırsın. Şu toplantıya gelmek ne demek, bir bilsen şuraya sürünerek gelirsin.

Bir cihat ne kadar oruca denk? Sizin her gün oruç tutmaya, her gün namaz kılmaya gücünüz yeter mi? Sen RP’ye hizmet etmezsen hiçbir ibadetin kabul olmaz ve diğer partileri destekleyen ve balağa düşen insanların sorumlusu sensin çünkü başka türlü Müslümanlık olmaz, başka türlü kurtuluş yok.

Bütün ehli sünnet vel’cemaat olarak, REFAH’ın emrine itaat edeceğiz, bu orduya dahil olacağız. Olmayanlar patates dinindendir. Dahil olmak kalben niyet etmektir. REFAH: Bu ordudur. Bütün gücünle bu ordunun büyümesi için çalışacaksın. Çalışmaz isen patates dinindensin. Cihat emrine uymak farzdır. Refah cihat ordusu, ona katılmak zorundayız. Sen gözünle emirin günah işlediğini görsen bile emire itaat edeceksin. Meselâ içki içtiğini gördün, sonra da ayıkken sana geldi emir verdi, itaat edeceksin. Herkes bölgesindeki RP’nin başkanına itaat edecek.

Şeyh tarikatın öncüsüdür. Ders tarifini anlatır. Şeyhler de cihat emrine itaat etmek zorundadırlar. Cihatta asker vardır. Kumandan vardır. Şeyh de bir askerdir. Cihat etmek için mutlaka karargâha bağlı olacağız. Aksi taktirde tefrika olur, bu haramdır. Bu cahillerin yapacağı iştir. İslam’i bir hizmet yapmak için karargâha gelip, nasıl yapacağımızı soracağız, itaat edeceğiz. Uygun görülürse emredilip yapılır. Uygun görülmezse yapılmaz.,

Cihada para verilmeden Müslüman olunmaz. Kişinin Müslümanlığı cihada verdiği parayla ölçülür. Bir Müslüman zekatını götürüp fakire veremez. Zekatını beyt-ül male, cihat ordusunun karargâhına verecektir. Sen kendi kendine zekat veremezsin. Beyt-ül mal dağıtır. Parti çalışmaları için zekat parasından harcama yapılır. Zara’ya ilçe müşahitleri seçmeye gideceksin. Atladın arabaya, arabanın benzini yok: İşte bu zekat parasıyla arabanın benzinini alabilirsin. Zekatı REFAH’a vereceğiz, o uygun yerlere dağıtacak. Bunu böyle yapmakla zekatın kimin tarafından verildiği belli olmayacak, daha çok sevap alınacak, alanın kalbi REFAH’a ısınacak. Böylece insanları REFAH’a yani İslam’a çeviriyoruz.

Biz Müslüman’ız, biz Kuranı hâkim kılmak isteyene gideceğiz. Hepimiz REFAH’çı olmaya mecburuz, çünkü cihat ediyoruz. Bize ayrı çalışalım, bunlar çalışmıyor diyemezsin. Boynun kılıçla vurulur. REFAH’çı olmadan Müslüman olman mümkün değildir!

“Niye REFAH’çı olmak zorundayız?” diye sorarlarsa “Bu namazı niçin kılıyorsam onun için REFAH’çı olmak zorundayım!” diyeceksin. Cihat farzı bu orduya katılmadan ve biat etmeden olmaz. Altı milyar insan, REFAH’çı olmak zorunda. Madem ki Müslümansın “REFAH’ÇIYIM DEMELİSİN!” REFAH’çı olmakla oturduğun yerden sevap alıyorsun be akılsız adam.

Şuurla Refah’a çalışan cennete gidiyor. Neden? Çünkü Refah demek Kuran’ın nizamını hâkim kılmak demektir. Sen herkese faydalı olmaya mecbursun. En faydalı olan, cihat edendir.”

Esat Coşan ve Erbakan arasındaki tartışmalara taban da katıldı. Erbakan bu tartışmalarda direkt olarak hedef alınmıyordu. Ancak Oğuzhan Asiltürk, Şevket Kazan gibi yıllardır parti yönetiminde bulunan isimlere yoğun eleştiriler yapılıyordu. Bu isimlerin parti tabanına yabancılaştığı belirtiliyordu. Yönetim tekelciliğine karşı çıkılıyordu.

Bu tartışmalarla Refah Partisi üçüncü olağan kongresine gidildi. 7 Ekim 1990 tarihinde yapılan kongrede Erbakan 552 oydan 551’ini aldı! Merkez Karar ve Yönetim Kurulu ise yine aynı isimlerden oluştu.

Nasıl oluyor da Erbakan bu kadar yüksek oy alıyordu?

Bu sorunun yanıtı Refah Partisi’nin iç işleyişi ile ilgiliydi...

Kaynakça
Kitap: Milli Nizam’dan Fazilet’e HANGİ ERBAKAN
Yazar: Soner Yalçın
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: Refah Partisi'ndeki Kapışma

Mesajgönderen TurkmenCopur » 29 Tem 2012, 15:15

Parti İçi Demokrasi Örnekleri

RP’nde parti içi demokrasi nasıl işliyor?

25 Nisan 1993 tarihinde yapılacak Bursa İl Kongresi için merkez ilçe yöneticilerinden Zekeriya Yılmazgöz il başkanlığına aday olduğunu açıkladı. RP Genel Merkezi kendilerinden izinsiz bu tür açıklamaları hoş görmediği için Zekeriya Yılmazgöz’e uyarıda bulundu: “Biz Genel Merkez olarak Bursa’da tek liste çıkaracağız. İl Başkanı olarak M. Altan Karapaşaoğlu’nu istiyoruz. Sen adaylığını koyma.”

Refah Partisi il ve ilçe kongrelerinde çoğunlukla tek liste çıkar. Onu da genel merkez hazırlar.

Aksilik. Zekeriya Yılmazgöz yılmadı, adaylığında ısrar etti.

Sonunda Bursa il kongresi yapıldı. Yılmazgöz ve listesi kazandı! Refah Partisi Genel Merkez Karar ve Yönetim Kurulu acilen toplandı. Bursa il kongresi iptal edildi! Bursa’ya ‘il başkanının atama ile yapılması’ karara bağlandı. İl başkanı olarak kim atandı dersiniz? Seçimi kaybeden M. Altan Karapaşaoğlu! Refah demokrasisi!

M. Altan Karapaşaoğlu’nun Oğuzhan Asiltürk’ün ortağı olduğu, DYP’li eski Bakan Cavit Çağlar ile girdiği ticari ilişkiler sonucu partiye çok yararlı hizmetlerde bulunduğu gibi birçok dedikodu üretildi...

Bursa’nın bir benzeri de Yozgat’ta yaşandı. Yine devreye MKYK girdi, kongreyi iptal etti, kendi adayını atama ile Yozgat’a il başkanı yaptı.

Korkut Özal’la Yapılan Toplantı

Tarih 5 Mart 1989. RP Genel Sekreteri, MSP’deki muhalifi Korkut Özal için Hürriyet gazetesine şunları söylüyor:

“Korkut Özal faizcidir. Kendisiyle ahbaplık yapabiliriz ama siyasi mücadelede güvenemeyiz. Kendisinin şimdi trilyoner olduğu ifade ediliyor. Nasıl olduğunu doğrusu ben bilmiyorum. Demek ki çok büyük bir dehası varmış da biz anlayamamışız zamanında!”

Tarih 15 Temmuz 1993. Korkut Özal’ın İspa Ticaret Sanayi ve Pazarlama A.Ş.’deki ortağı Haşan Kalyoncu’nun evinde bir toplantı yapılır. Toplantıya; Korkut Özal, Abdülkadir Aksu, Cemil Çiçek, RP’ni temsilen Recai Kutan, Abdullah Gül katılır. Sohbetin konusu Korkut Özal ve arkadaşlarının RP’ye katılmalarıdır.

Korkut Özal ve arkadaşları Esat Coşan’la da çok samimiydiler. “Dargınlıklar unutulsun” diyorlardı. RP’ye sıcak bakıyorlardı. Ancak talepleri vardı. 10 Ekim 1993 tarihinde yapılacak RP’nin 4’üncü Olağan Kongresinde hemen hepsi Merkez Karar ve Yönetim Kurulu’nda yer alacaklardı. Bazı arkadaşları belediye adayı olarak gösterilecekti. Ayrıca üstü kapalı bir biçimde 1978’deki isteği tekrarlıyorlardı: “Erbakan Hoca iyi liderdir ama çevresi artık değişmelidir. Refah Partisi kitle partisi olmalıdır. Partinin önemli görevlerindeki isimleri de değiştirmeliyiz ki kamuoyu bizim kitle partisi olduğumuza kanaat getirsin.”

Korkut Özal ve arkadaşlarının istemediği Oğuzhan Asiltürk, Şevket Kazan, MSP döneminden beri partinin üst yönetiminde bulunan kişilerdi.

Korkut Özal ve arkadaşlarının RP’ye gelmeleri, üstelik belli talepler ileri sürmeleri Asiltürk-Kazan İkilisini harekete geçirdi. Biraz da Erbakan’a darılmışlardı. Böyle bir toplantıdan haberleri olmamıştı. Üstelik Erbakan bu toplantıya yeni prensi Abdullah Gül’ü göndermişti. Demek ki Korkut Özal ve arkadaşlarının partiye gelmelerine sıcak bakıyordu!

Asiltürk-Kazan İkilisi Korkut Özal’ın manevrasının önüne geçmek için kolları sıvadılar. Parti tabanındaki güçlerini harekete geçirdiler: “Yıllarca partinin yükünü omuzlarında çekmiş, cezaevlerinde sıkıntıya düşmüş, partiyi tekrar diriltmiş bunca kişinin bir kenara atılıp Korkut Özal ve arkadaşlarının yollarına kırmızı halı döşenmesini istemiyoruz. Eğer gelirlerse kapımız onlara açıktır, ancak partinin üyesi olabilirler. Üst yönetim birimlerinde görev alamazlar” diyorlardı. Bu görüş RP içinde giderek destek kazanmaya başladı.

Korkut Özal ile Oğuzhan Asiltürk bir kez daha karşı karşıya gelmişlerdi...

Korkut Özal ile Erbakan arasındaki dolaylı görüşmeler RP’nin 10 Ekim’de yapacağı kongre gününün sabahına kadar sürdü. Bir taraf partinin yönetiminde etkili görev istiyor, diğer taraf, “şimdilik sadece üye olun, ileride o görevlere gelirsiniz” diyordu.

Atatürk Spor Salonu’nu il ve ilçelerinden gelen RP’liler doldurmuştu. Salonun dışında ise en az 10 bin kişi vardı. Erbakan görkemli bir kongre istemişti. Salona giremeyeceklerini bilmelerine rağmen binlerce partili kongreye davet edilmişti.

Ankara dışından gelen RP’liler Korkut Özal ve arkadaşlarının partilerine katılacağını umut etmişlerdi. Anons edilmesi beklenen katılmalar gerçekleşmedi.

Bu arada şunu da eklemek gerekiyor: Erbakan’ın, Korkut Özal ve arkadaşlarını istemesinin en önemli nedeni Nakşibendilerin Prof. Esat Coşan nedeniyle küsen bazı gruplarını tekrar RP’ye kazanmaktı. Erbakan biliyordu ki, Korkut Özal’ın arkasında Esat Coşan vardı. Erbakan için Esat Coşan ve Korkut Özal demek aynı zamanda para demekti. Özellikle İstanbul ve İzmir gibi büyük sanayi kentlerindeki işadamları bu grupla birlikte hareket ediyorlardı.

Diğer yanda ise Korkut Özal-Esat Coşan İkilisi siyasi tercihleri konusunda sıkışmışlardı. Önce parti kurma teşebbüsünde bulunmuş ancak başarısız olmuşlardı. Turgut Özal’ın vefatından sonra Mesut Yılmaz’ın genel başkanlığını yaptığı ANAP’tan kopardıkları bir güçle RP’nin kapısına geldiler. Ancak kapı şimdilik açık değildi.

RP’den umduğunu bulamayan Korkut Özal-Esat Coşan ANAP’ı destekleme kararı aldılar. Bunun üzerine başta Abdulkadir Aksu, Cemil Çiçek gibi isimler tekrar ANAP’a döndüler...

RP’nin Generalleri

RP’nin, emekli subaylar ile ilişkisinin son yıllarda başladığını düşünenler yanılgı içindedir. Bu yakınlaşma daha önceki bölümlerde de yazdığımız gibi özellikle MSP Genel Merkezi’ndeki Halkla İlişkiler biriminin başına emekli subayları; milletvekili, senato seçimlerinde liste başına emekli generalleri getirerek başlamıştır. Erbakan bu çevrelerle ilişkilerini her zaman sıcak tutmak istemiştir.

Aynı olayın bu kez Refah Partisi’nde yaşandığına tanık oluyoruz. Erbakan, partisine katılan emekli subayları görkemli toplantılarla kamuoyuna duyuruyor. Amaç yine aynı: Ordu bize karşı değildir havasını yaratmak! Bugün ise özellikle “RP iktidar olursa Türkiye Cezayir’ e döner” imajını yıkmak...

Emekli subayların RP’ye katılmalarını parti yöneticileri çok önemsemektedir. Öyle ki Milli Gazete’de 10 Kasım 1993 tarihinde yapılan RP 4.’üncü Olağan Kongre’sinde partiye katılan 35 emekli subay listesi, kongrede oluşan Merkez Karar ve Yönetim Kurulu listesinden daha fazla yer kaplamaktaydı!

“Refah Partisi sandıktan çıkarsa, ordu bu partiyi iktidar yapmaz” anlayışı kamuoyunda olduğu gibi parti tabanında da hissediliyor. Bu nedenle toplantılarda mitinglerde ordunun kalbini kazanacak mesajlar verilmesine sık sık tanık olunuyor. Örneğin, Ordu- Refah el ele sloganı artık RP toplantılarında sıkça atılıyor. Erbakan, “Ordu bizimdir, asker bizimdir, ordu başımızın tacıdır” gibi sözleri dilinden düşürmüyor.

İslam’cı- Yazar Kaplan RP’nin ordu yakınlaşmasını şöyle tahlıl ediyor:

“RP’nin ordu mesajlarıyla son zamanlarda kurmaya çalıştığı sıcak ilişkiler, bugüne kadar kendisine sıkı sıkıya kapalı tutulmuş bazı kapıları zorlamaya çalışması olarak görülebilir. Sadece orduya değil iş dünyasına, istihbarat servislerine ve dış güçler diye nitelendirilen güç odaklarına karşı da RP’yi harekete geçmiş görüyorum. Bu harekete geçiş bir çatışma veya bir uyuşma, uzlaşma şeklinde anlaşılmamalıdır. Refah sadece kendisini tanıtmaya çalışıyor. Ama bunu bir tür kumar olarak de; değerlendirmek mümkün. Hangi tarafın kazanacağı belli olmayan bir kumar.”

RP 4.’üncü Olağan Kongresinde partiye katılan 35 emekli subayın emekli olmadan önce Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki görevleri, RP’de tartışma başlattı.

RP İstanbul milletvekili Haşan Mezarcı, “Kontrgerilla RP içine de girdi” şeklinde demeç verdi. (Cumhuriyet 15.10.1993)

Aydınlık Gazetesi RP’ye katılan 35 emekli subaydan 10’unun istihbaratçı olduğunu iddia ediyordu. Gazeteye göre subayları partiye getiren kişi emekli Tuğgeneral Sami Karamısır’dı. İddiaya göre; Faisal Finans Kurumu’na bağlı FEY Vakfı’nın Başkanı Sami Karamısır, CIA ve Suudilerle birlikte çalışan kontrgerillacı bir subaydı.

RP’ye katılan bir diğer emekli Korgeneral Erşan Nuri Kayra, Özel Harp Dairesi ve Milli İstihbarat Dairesi’nde görev yapmıştı.

Emekli Tuğgeneral Haşan Sağlam da İslam’cılar arasında MİT'çi diye biliniyordu. Başta Haşan Sağlam olmak üzere emekli subayların bir bölümü zaten MSP üyesiydiler. Ancak Erbakan bunları partiye yeni katılım olarak sunuyordu!

Aydınlık, İstahbaratçı olduğu bilinen RP üyesi emekli subayların listesini yayımlıyordu: Tuğgeneral Sami Karamısır, Albay Hasan Eke, Hakim Albay Ertuğrul Perim, Albay Haşan Yıldız, Albay Mahir Alkan, Dr. Yarbay Haluk Kaygun, Albay Alaaddin Yandırma, Albay Kamil Şen.

Kuşkusuz, RP’ye katılanlar arasında istihbaratçı olmayan emekli subaylar da vardı. Tuğgeneral Osman Başbuğ bunlardan biriydi. Emekli olmadan önceki görev yeri, İstanbul Kara Kuvvetleri Komutanlığı Personel Okul Komutanlığı’ydı. Burada subaylara iftar yemeği vermesi, şeriatı savunan Rehber İlmihali dağıtması basın tarafından gündeme getirilmişti. Tuğgeneral Başbuğ’un dağıttığı İlmihalin arka kapağında şu satırlar yazılıydı:

"Dünyaya gönül bağulma, Akar su ömür gibi I Şeriata uyan kimse, her dem olur şadüman / Komünistler hep yalanla, gençleri aldatıyor I İslam’i yok edecekler artık gafletten uyan.”

Bu arada Erbakan, ordudan emekli kırk kişilik uzman bir ekibe alternatif ordu projesi hazırlattığını basma sızdırıyordu.

40 kişilik emekli subay ekibinin hazırladığı alternatif ordu projesi genel hatlarıyla şöyleydi:

•Ordunun Atatürk tabusu olmayacak,

•Ordu inançlı kişilerden oluşacak,

•RP’nin programı, ordunun birleştirici harcı yani ideolojisi olacak,

•Ordu dış güdümden, ABD ve Avrupa etkisinden kurtulacak,

•Kendi silahını ve kendi harp sanayisini oluşturacak, •NATO’dan çıkacak,

•İslam Ülkeler Birliği kurulacak. İslam ülkeleriyle yeni bir askeri ittifak oluşturulacak,

•Ordunun uluslararası caydırıcılık gücü çok fazla olacak,

•Olası bir savaş hali durumunda ordunun silah ve savunma donanımı çok yüksek olacak,

•Darbeci gelenekten sıyrılacak.

Erbakan bu projeyi Akis Dergisine (30 Ekim 1993) anlatmıştı. Ancak daha sonra yapılan araştırmalarda RP’de kırk kişilik bir ekip oluşturulmadığı, dolayısıyla bir alternatif ordu projesi hazırlatılmadığı ortaya çıkacaktı.

UtangaçKapitalist

Refah Partisi yönetiminin sınıfsal analizinde işadamı ve tüccar ağırlığı göze çarpıyordu. Peki RP iktidara geldiğinde bu kadro ile nasıl bir ekonomik sistem kuracaktı?

Necmettin Erbakan’ın “Adil Ekonomik Düzen” adlı kitabında kurulacak sistemin “ne olduğu” da tam anlaşılamıyor. Zaten bu Adil Düzen’in ne olduğu pek açık değil. Kimilerine göre, Adil Düzen şeriat düzeninin örtülü adı. Kimilerine göre ise, İslam toplumuna geçiş döneminin ara formülü.

Adil Ekonomik Düzen kitabına baktığınızda kurulacak sistemde gelir vergisi ve KDV’nin kaldırıldığını görüyorsunuz. Erbakan bir kalemde 177 trilyon liralık vergi gelirini siliyor. Güzel. Yerine ne geliyor?

Yerine gelen “aynî vergi” uygulaması. 160 tavuğu olan bir kişi bunun 4’ünü devlete verecek! Yani kişi sahip olduğu malın 40’ta birini devlete vermek zorunda. Para yerine tavuk! Peki devlet topladığı tavukları ne yapacak? Alıcı bulup satacak. Ya satamazsa? Bunun yanıtı henüz yok!..

Peki hadi diyelim tavuk işini halletti. Diğer aynî vergiler ne olacak? Kamyon, otomobil, buzdolabı, çamaşır makinesi, omo, tursil, persil, diş macunu, terlik, eldiven, kaset...

Ya Manukyan’ın vergisi!..

Adil Ekonomik Düzen’nin uygulanabilirliği yok. Üstelik bir aldatmaca var, malınızın yüzde 2.5’ini devlete veriyorsunuz. Peki verilen bu malların bir parasal değeri yok mu? Var. Bunun adı nasıl vergi olmuyor? Olmuyor işte!..

Erbakan kitabında “fiyatlar arz ve talep kaidesine göre belirlenir” diyor. Peki bu kurala göre talep arza yetişmezse fiyatların artması ve aşırı kazançlar nasıl önlenecek? Önlenecek işte...

Erbakan, Adil Düzen’i kurduğu zaman; teşvik belgesi yerine teminatlı ehliyet vesikası; oda üyelik belgesi yerine de ahlâki topluluğun verdiği teminatlı tezkiye belgesi verecek! İş olsun da kolay gelsin...

Adil Ekonomik Düzen’in en büyük kozu, “hakkı müktesep karşılığı kredi!” Bu kredi şöyle işleyecek: Bir bankaya 1000 lira yatıran mudi, 1 yıl sonra 1 ay vade ile 12 bin lira alacak. 1 yıl vade ile almak istediğinde ise müktesep hak (kazanılmış hak) kredisi 1000 lira olacak! İyi güzel de alınan yüksek tutardaki krediyle 1 ay içinde bir iş çevirme olanağı yok. Ancak vade 1 yıla uzadığında, alınan kredi yatırılan paraya eşit oluyor. Bu durumda siz olsanız bankaya para yatırır mısınız? Yatırırsınız, yatırırsınız değil mi?.. Faiz yerine ticarete iştirak payı gibi girişimler Mısır’da İslam’i bankaları hızla geliştirdi. Ancak iki yıl önce büyük bir skandal ile hepsi çöktü. Bu kuramların başındaki Müslüman işadamları ise dindaşlarının paraları alıp yurtdışına kaçtılar. Canım orası Mısır!..

Erbakan, ileri teknoloji alanında yatırım yapacak müteşebbislere faizsiz kredi vereceğini söylüyor. Erbakan’ın bu söylediklerinin “patent hakkı” 1946 yılında ABD’de General George Doriot tarafından ortaya atıldı. Doriot’un bir başka özelliği ise Mason olmasıydı. Erbakan’ın modelinde mason parmağı vardı!..

Biraz da Kari Marks parmağı vardı! Erbakan yazdığı kitapta, “Devlet toprağın, madenlerin, ormanların, meraların sahibidir” diyor...

Refah Partisi serbest piyasayı savunmaktadır. Serbest piyasa ve kârın olduğu her koşulda faiz ve tekelleşme kaçınılmazdır. Serbest piyasanın ve kârın adı ise kapitalizmdir. Refah Partisi’nin değişikliği biçimseldir, gerçekte değişen bir şey yoktur.

Zaten faize karşı çıkarak kapitalizmden kopmak mümkün değildir. İdeal kapitalizm de faize karşıdır. Erbakan’ın yazdığı gibi faizin karşılığı hiçbir zaman açıktan para basılarak verilmez. Bu, paranın değer kaybetmesidir. Bunu hangi kapitalist ister.

Erbakan “eserinde” faizin çeşitli tanımlarından yararlanmaktadır, ancak “faiz” sözcüğünden kaçınmaktadır. Bütün olay da budur!

Adil Ekonomik Düzen, mülkiyeti Allah’a dayandıracak kadar kapitalizmden bile ileri gitmiştir. Selem senedi gibi “buluşlarla” tefeciliği güçlendirmektedir. Kârın paylaşımında ve mülkiyet ilişkilerinde kapitalizmden daha acımasız sömürü ilişkilerini savunmaktadır.

MNP ve MSP “önce ahlâk ve maneviyat” sloganıyla ortaya çıktı. Ancak RP özellikle 1980’li yılların ortalarından başlayarak yeni bir strateji benimsedi. Sadece cami cemaatına hitap ederek “amaçlanan” yere ulaşamayacağını anladı. Doktrin partisi olmaktan çıkıp kitle partisi olmak için işe önce parti vitrinindeki aksesuarları değiştirerek başladı. “Erbakan Hareketi”nin yeni ideolojisi İslam liberalizmiydi...

“Çok hukuklu sistem”, “Çoğulcu toplum”, “yerel yönetimlerin yetkilerinin artırılması”, “hâkim devlet yerine hadim devlet”, “özelleştirme”, “Alevilerin kardeşliği”, “Kürtlerin tabii haklarının varlığı”, “Atatürk ve laiklik karşıtı değiliz”, “ABD ve Batı ile ilişkiler bozulmayacak” gibi RP yöneticilerinin ağızlarından duyulmayan sözler son günlerde özellikle Erbakan tarafından dile getiriliyor.

“Erbakan hareketi” bu söylemlerle 27 Mart 1994 yerel seçimlerine giriyor. İslam liberalizmini savunan “Erbakan Hareketi”nin bu seçimlerdeki baş sloganı; “Yeni Bir Dünya.” “Yeni Bir Dünya”dan kastedilense; Amerika merkezli, “Yeni Dünya Düzeni”ne uyum...

Grafiği Yükseliyor

27 Mart 1994 yerel seçimlerinde RP başta İstanbul, Ankara, Konya, Kayseri, Erzurum, Diyarbakır gibi büyükşehirler olmak üzere 28 il ve 400’e yakın ilçe ve beldede belediye başkanlığını kazandı. Aynı başarı iki yıl sonra gelen genel seçimlerde de sürdü. RP oyları 6 milyonu aştı. Artık Türkiye’nin en büyük partisiydi. Meclis’e 158 milletvekili soktu. Oy oranı yüzde 21.4 olarak gerçekleşti.

Erbakan hükümeti kurma girişimini ilk olarak ANAP lideri Mesut Yılmaz ile görüşerek başlattı. Ancak kamuoyundan gelen tepkiler üzerine RP-ANAP koalisyonu gerçekleşemedi.

ANAP-DYP koalisyon hükümeti kuruldu. Ancak, RP’nin Çiller aleyhine verdiği meclis araştırma önergesine ANAP’ın destek vermesi koalisyon hükümetinin yıkılmasına neden oldu.

Bu arada ilginç bir gelişme yaşandı. Seçim öncesi RP ile kesinlikle koalisyon kurmayacağını söyleyen DYP lideri Tansu Çiller, Erbakan’ın Başbakanlığında RP-DYP koalisyon hükümetinin kurulmasını kabul etti. RP-DYP Koalisyon Hükümeti 28 Haziran 1996’da kuruldu, 8 Temmuz günü meclisten güvenoyu aldı.

Türkiye siyasal tarihinde artık yeni bir dönem açılmıştı.

Erbakan artık başbakan olmuştu!

Erbakan’ın başbakanlığı dönemi hep çalkantılar içinde geçti.

Önce Başbakan Erbakan’ın Libya, İran gezileri kamuoyunda günlerce tartışıldı. Refah Partisi, Cumhuriyetten beri süregelen Batı’ya yakın Türk dış politikasını değiştirip İslam ülkelerine yakınlaşıyordu.

Gerginlik sadece dış politikada yaşanmıyordu.

Erbakan’ın ramazan ayında mesai saatlerini oruca göre ayarlamak istemesi, Başbakanlık Konutu’nda tarikatlara iftar yemekleri vermesi ortalığı karıştırdı.

28 Şubat Süreci Başlıyor

Kör-topal yürüyen hükümetle Türkiye 28 Şubat sürecine girdi.

28 Şubat’ta yapılan tarihi Milli Güvenlik Kurulu toplantısında, imam hatiplerin kapatılması başta olmak üzere, irticai faaliyetleri önleyecek bir dizi karar Erbakan’ın önüne geldi. Altında Erbakan ile DYP lideri Çiller’in de imzaları bulunan 18 maddelik kararlar şöyleydi:

• Anayasa’mızda cumhuriyetin temel nitelikleri arasında yer alan ve yine Anayasa’mızın 4. maddesi ile teminat altına alman laiklik ilkesi büyük bir titizlik ve hassasiyetle korunacak. Bunun korunması için mevcut yasalar hiçbir ayırım gözetmeksiniz uygulanmalı. Mevcut yasalar uygulamada yetersiz görülüyorsa yeni düzenlemeler yapılmalı.

• Tarikatlarla bağlantılı özel yurt, vakıf ve okullar devletin yetkili organlarınca denetim altına alınarak, Tevhidi Tedrisat Kanunu gereği Milli Eğitim Bakanlığı’na devri sağlanmalıdır.

• Genç nesillerin öncelikle cumhuriyet, Atatürk, vatan ve millet sevgisi, Türk milletini çağdaş uygarlık düzeyine çıkarma ülkü ve amacı doğrultusunda bilinçlendirilmesi ve çeşitli mihrakların etkisinden korunması bakımından;

a) 8 yıllık kesintisiz eğitim, tüm yurtta uygulamaya konulmalı.

b) Temel eğitim almış çocukların ailelerinin isteğine bağlı olarak devam edilecek Kur’an kurslarının Milli Eğitim Bakanlığı sorumluluğu ve kontrolünde faaliyet göstermeleri için gerekli idari ve yasal düzenlemeler yapılmalıdır.

Başbakan Erbakan’ın da imzaladığı MGK’nın aldığı kararlar bu kadar değildi. Kararlar şöyle devam ediyor:


• Cumhuriyet rejimine ve Atatürk ilke ve inkılaplarına sadık aydın din adamları yetiştirmekle yükümlü, milli eğitim kuruluşlarımız, Tevhidi Tedrisat Kanunu’nun özüne uygun ihtiyaç düzeyinde tutulmalıdır.

• Yurdun çeşitli yerlerinde yapılan dini tesisler belli çevrelere mesaj vermek amacıyla gündemde tutularak siyasi istismar konusu yapılmamalı. Bu tesislere ihtiyaç varsa bunlar Diyanet İşleri Başkanlığınca incelenerek mahalli yönetimler ve ilgili makamlar arasında koordine edilerek gerçekleştirilmelidir.

• Mevcudiyetleri 677 sayılı yasa ile men edilmiş tarikatların ve bu kanunda belirtilen tüm unsurların faaliyetlerine son verilmeli. Toplumun demokratik, siyasi ve sosyal hukuk düzeninin zedelenmesi önlenmelidir.

• İrticai faaliyetleri nedeniyle Yüksek Askeri Şûra kararları ile TSK’dan ilişkileri kesilen personel konusu istismar edilerek, TSK’yı dine karşıymış gibi göstermeye çalışan bazı medya gruplarının Silahlı Kuvvetler ve mensupları aleyhindeki yayınları kontrol altına alınmalıdır.

Dinci Sızmaların Önlenmesi

MGK kararlarında, kamu kuruluşlarına dinci sızmaların olduğundan bahisle önlemler şöyle sıralanmıştı:

• TSK’ya aşırı dinci kesimden sızmaları önlemek için mevcut mevzuat çerçevesinde alınan tedbirler, diğer kamu kurum ve kuruluşları, özellikle üniversite ve diğer eğitim kurumlan ile bürokrasinin her kademesinde ve yargı kuramlarında uygulanmalıdır.

• Ülkemizi çağdışı bir rejimden ve din istismarının sebep olabileceği muhtemel bir çatışmadan korumak için İran İslam Cumhuriyeti’nin ülkemizdeki rejim aleyhtarı faaliyet, tutum ve davranışlarına mani olunmalı. Bu maksatla İran’a karşı komşuluk münasebetlerimizi ve ekonomik ilişkilerimizi bozmayacak, fakat yıkıcı ve zararlı faaliyetlerini önleyecek bir tedbirler paketi hazırlanmalı ve yürürlüğe konmalıdır.

• Aşırı dinci kesimin Türkiye’de mezhep ayrılıklarını körüklemek suretiyle toplumda kutuplaşmalara neden olacak ve dolayısıyla milletimizin düşmanca kamplara ayrılmasına yol açacak çok tehlikeli faaliyetleri yasal ve idari yollarla mutlaka önlenmelidir.

• Kıyafetle ilgili kanuna aykırı olarak ortaya çıkan ve Türkiye’yi çağdışı bir görünüme yöneltecek uygulamalara mani olunmalı, bu konudaki kanun ve Anayasa Mahkemesi kararları taviz verilmeden, öncelikle ve özellikle kamu kurum ve kuruluşlarında titizlikle uygulanmalıdır.

• Çeşitli nedenlerle verilen kısa ve uzun namlulu silahlara ait ruhsat işlemleri polis ve jandarma bölgeleri esas alınarak yeniden düzenlenmeli, bu konuda kısıtlamalar getirilmeli, özellikle pompalı tüfeklere olan talep dikkatle değerlendirilmelidir.

MGK kararları şöyle son buluyordu:

• Kurban derilerinin mali kaynak sağlamayı amaçlayan ve denetimden uzak rejim aleyhtarı örgüt ve kuruluşlar tarafından toplanmasına mani olunmalı. Kanunla verilmiş yetki dışında kurban derisi toplattırılmamalıdır.

• Özel üniforma giydirilmiş korumalar ve buna neden olan sorumlular hakkında yasal işlemler ivedilikle sonuçlandırılmalı, bu tür yasadışı uygulamaların ulaşabileceği vahim boyutlar dikkate alınarak yasa ile öngörülmemiş bütün özel korumalar kaldırılmalıdır.

• Ülke sorunlarımızın çözümüne “millet kavramı yerine ümmet kavramı” bazında ele alarak sonuçlandırmayı amaçlayan ve bölücü terör örgütüne de aynı bazda yaklaşarak onları cesaretlendiren girişimler yasal ve idari yollardan önlenmelidir.

• Büyük kurtarıcı Atatürk’e karşı yapılan saygısızlıklar ve Atatürk aleyhine işlenen suçlar hakkında 5816 sayılı kanunun istismar edilmesine fırsat verilmemelidir.

RP Tabanında İnfial

Erbakan’ın altında imzası bulunan bu kararlar âdeta RP tabanında infial yarattı. Tepkilerin ve milletvekillerinin homurdanmalarının artması üzerine Erbakan’ın kurmayları ısrarla Hoca’nın bu kararları imzalamadığını savundular. Ancak Hoca kararları imzalamıştı. RP’liler daha sonra bunu “Prosedürün yürümesi için atılan imza” olarak lanse etmeye çalıştılarsa da kamuoyunu inandıramadılar. Askerlerle hükümet arasındaki krizle her gün bir yenisi eklendi. Güneydoğu’da PKK tarafından düşürülen helikopterle ilgili Genelkurmay Başkanlığı bir brifing verdi. Bu biriginte, askerlerin isteği olan ek bütçeyi hükümetin vermediği ortaya çıktı. Ortalık yine karıştı. Erbakan, partisinin il başkanları ve Merkez Karar Yönetim Kurulu toplantısının basına kapalı bölümünde, helikopterin düşürülmesiyle birlikte bütçe tartışmasını ortaya atan Genelkurmay yetkililerini eleştirdi: “Başarısızlıklarına kılıf arıyorlar.”

“Millet kavramı yerine ümmet kavramı”nı benimseyen RP’nin ipi yavaş yavaş çekilmeye başlandı. Elrbakan ve RP ile ilgili suçlamalar birbirini izlerken, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş, RP’nin kapatılmasını sağlayacak girişimi başlattı. Savaş’ın bu tutumu günlerce tartışıldı. Savaş, 21 Mayıs 1997 tarihli iddianamesinde özetle şu görüşlere yer verdi: “RP laiklik ilkesine aykırı olan eylemlerin odağı haline gelmiştir. Laik devlet düzenimizi, eylemli olarak ortadan kaldıracak önerilerde bulunmuştur. Dini eğitim, laik ve demokratik düşünebilen vatandaş yetiştirilmesinin önünde en önemli engeldir. Laiklik sosyal hayatın din kurallarından ayrılarak zamana ve yaşamın gereklerine göre saptanmasıdır. Partinin tüm yöneticileri kendilerine oy getirdiği inancı ile halkı kışkırtmışlar, eylemler düzenlemişlerdir. RP’li olmayanların, şayet bu görüş iktidara gelirse, ‘gebertileceklerine’ kadar varan düşmanca hareketlerin hedefi olarak gösterilmektedir. Bu nedenle RP’nin kapatılması gerekir.”

Anayasa Mahkemesi’ndeki kapatma davası süreci de böylece başlamış oldu. Erbakan, bu davadan kurtulmanın yollarını aradı. Aylarca hukukçuları ile savunma hazırlığı yaptı. Yurtiçi ve yurtdışından destek arayışına girdi. Bu amaçla Fransız ırkçı lider Jean- Mari Le Pen’le Altınoluk’ta gizlice görüştü. Basma sızan görüşme günlerce tartışıldı. Anayasa Mahkemesi’ne verdiği usule ve esasa ilişkin savunmaları, “doktora tezi” olarak niteleyen Erbakan, mahkemede on bir saat süren bir savunma yaptı. Erbakan’ın yaptığı savunma, Yeni Şafak Gazetesi yazarlarından Ahmet Taşgetiren’in köşe yazısına, “Seni seviyoruz savunan adam” diye yansıdı. RP’liler bu sözleri daha sonra sloganlaştırdı.

Bir yandan savunma ile uğraşan Erbakan, ortağı Çiller’e seçim koşulu ile başbakanlığı devretmeyi de kabul etti. Bu, sonun başlangıcı oldu. RP’liler daha sonra bu tutumun hata olduğunu kabul ettiler. Erbakan, 18 Temmuz’da Çankaya Köşkü’ne çıkarak istifasını verdi. Çiller ve Erbakan’ın planı tutmadı. Erbakan’ın Demirel’in Çiller’e görevi vereceğini düşünerek yaptığı istifa eylemi, siyasi yaşamının her döneminde karşısına çıkan Demirel’in küçük bir manevrası ile bozuldu. Demirel, Çiller yerine ANAP lideri Yılmaz’a hükümeti kurma görevi verdi. Böylece Erbakan’ın Başbakanlığı, bu şekilde son bulmuş oldu.

Üçüncü Parti, Refah da Kapatıldı

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş, RP’nin “Laiklik karşıtı eylemlerin odağı haline geldiği” gerekçesiyle 21 Mayıs 1997’de hazırladığı 18 sayfalık iddianameyle Anayasa Mahkemesi’nde dava açtı. Dava açılmasına neden olan konuşmalardan üçü, Erbakan’a aitti.

Erbakan’ın 13 Nisan 1994 tarihinde partisinin grup toplantısında, “Adil Düzen kurulacak. Geçiş dönemi sert mi olacak, yumuşak mı olacak? Kansız mı olacak, kanlı mı olacak” şeklindeki sözleri kamuoyunda infial yaratmıştı.

Yine Erbakan’ın 13 Ocak 1991 tarihinde Sivas’ta miting meydanında söylediği sözler de unutulacak gibi değildi: “Sen RP’ye hizmet etmezsen hiçbir ibadetin kabul olmaz. Çünkü başka türlü Müslümanlık olmaz. Başka kurtuluşun yok. Bütün gücünle Refah ordusunun büyümesi için çalışacaksın. Refah Partisi için çalışmazsan patates dinindensin. Bu parti İslami cihad ordusudur.”

Erbakan’ın 23 Mart 1993 tarihinde, “Medine Vesikası”nı anımsatan sözleri, nasıl bir hukuk sistemi istediğini gözler önüne serdi: “Çok hukuklu sistem olmalı, vatandaş genel prensiplerin içerisinde kendi hukukunu kendisi seçmeli. Bu bizim tarihimizde olagelmiştir. Herkes kendi mezhebine göre bir hukuk içinde yaşamıştır ve de herkes huzur içinde yaşamıştır. Niçin ben başkasının kalıbına göre yaşamaya mecbur olayım? Hukuku seçme hakkı, inanç hürriyetinin ayrılmaz bir parçasıdır...”

1995 Genel seçimler öncesi Çayeli mitinginde Şevki Yılmaz’ın “Düzeni ya oyla ya kanla değiştireceğiz” sözleri de savcının harekete geçmesine neden oldu. Refahlılar arka arkaya sert konuşmalar yapıyordu. “Temel eğitim 8 yıla çıkarılamaz, imam hatip liseleri kapatılamaz, kapatırsanız ülke kar gölüne döner” diyen RP Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Halıl Çelik ve 10 Kasım 1996 tarihinde RP Genişletilmiş İl Divanı toplantısına katılan Kayseri B. Şehir Belediye Başkanı Şükrü Karatepe’nin “İçim kan ağlaya ağlaya, görevimiz gereği dinimize, geleneğimize küfredilen bu resmi törenlere katılmak zorunda kalıyoruz. Ey Müslüman’lar sakın ola içinizdeki kini, nefreti, öfkeyi dindirmeyin, gün ola harman ola” sözleri de kamuoyunda bomba etkisi yaptı.

Anayasa Mahkemesi, RP hakkındaki iddianameyi 23 Mayıs’ta bu partiye tebliğ etti. Partinin ön savunmasını vermesi için tanınan yasal süre, 24 Haziran’da dolmasına rağmen, RP’nin ek süre talebini görüşen Anayasa Mahkemesi, ön savunma için 30 gün süre verdi. RP, ön savunmasını 4 Ağustos’ta Anayasa Mahkemesi’ne sundu. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş 6 Ağustos’ta esas hakkında savunmasını Yüksek Mahkemeye iletti, bir örneğini de RP’ye gönderdi.

RP’nin esas hakkındaki savunması için tanınan bir aylık süre de 4 Eylül’de doldu. Ancak RP, bunun için de ek süre talebinde bulundu. Anayasa Mahkemesi, bu istemi de yerinde görerek RP’ye son savunma için 30 gün ek süre verdi. RP, 6 Ekim’de esas hakkındaki son savunmasını Anayasa Mahkemesi’ne iletti.

Anayasa Mahkemesi, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş ile RP Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın sözlü açıklamaları için 11 Kasım tarihini belirledi. Erbakan, Anayasa Mahkemesi’ne başvurarak, Savaş’ın açıklamalarından 15 gün sonra savunma yapmak istediğini belirtti, ancak bu istem kabul edilmedi.

Savaş, 11 Kasım’da sözlü açıklamalarını tamamlarken, ardından Anayasa Mahkemesi Heyeti’nin karşısına çıkan Erbakan, Başsavcı’nın açıklamalarını inceledikten sonra sözlü savunma yapmak için yine 15 günlük süre talebinde bulundu. Anayasa Mahkemesi, bu istemi 7 gün olarak kabul etti ve Erbakan 18 Kasım’da başlayıp 20 Kasım’da tamamladığı sözlü savunmalarında 11 saat konuştu.

Sözlü açıklamaların deşifresi yapılıp taraflara tebliğ edildikten sonra, davanın açıldığı günden beri Raportörlük yapan Yusuf Öztürk, Başsavcı’nın ve Erbakan’ın açıklamalarını da dikkate alarak 470 sayfalık raporunu hazırladı. Öztürk, raporunda, RP’nin kapatılması yönünde görüş bildirdi.

Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör Özden, davaya ilişkin raportör raporunun kendisine ulaşmasından sonra raporu üyelere dağıttı ve heyeti 10 Aralık’ta toplantıya çağırdı. Heyet, bu toplantıda, çalışmalarına “incelemenin derinleştirilmesi” amacıyla 16 Aralık’a kadar ara verdi.

Anayasa Mahkemesi, RP’nin kapatılmasına ilişkin oturumlarına 16 Aralık’tan 31 Aralık’a kadar devam etti. Mahkeme, bu sürede sadece 2 gün, dokunulmazlıkları kaldırılan DYP Elazığ Milletvekili Mehmet Ağar ve DYP Şanlıurfa Milletvekili Sedat Bucak’ın itirazlarını sonuçlandırdı.

Yüksek Mahkeme, bu dava sürerken başkanını da değiştirdi. Eski Başkan Yekta Güngör Özden’in yaş haddinden emekliye ayrılmasının ardından yapılan seçimlerde Ahmet Necdet Sezer, Anayasa Mahkemesi’nin yeni başkanı oldu.

31 Aralık’tan sonra çalışmalarına 8 Ocak’a kadar ara veren Anayasa Mahkemesi Heyeti, bundan sonraki oturumlara, 6 Ocak’ta Başkan seçilen Ahmet Necdet Sezer’in başkanlığında devam etti.

RP bu süreçte 3 ek savunma verdi, dönemin İçişleri Bakanı Meral Akşener ile Başbakanlık Müsteşar Vekili Kadri Keskin’in dinlenmesi talebinde bulundu. RP Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Tekdal da savunma yapmak istediğine ilişkin bir başvuru yaptı. Ancak bütün bu istemler reddedildi. RP, Mahkeme’ye 3 ayrı konuda ek delil de verdi.

Karar oturumlarının en önemli gelişmesi ise Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş’ın 12 Ocak Pazartesi günü RP’ye 1998 yılı için verilecek 1 trilyon 236 milyon liralık Hazine yardımına ihtiyati tedbir konulmasına yönelik istemi oldu. Anayasa Mahkemesi, bu istemi aynı gün görüşerek oybirliği ile kabul etti. Böylece RP’ye verilecek Hazine yardımı durduruldu.

Anayasa Mahkemesi Heyeti, davanın karar oturumları için 16 Aralık’tan itibaren toplam 53 saat görüşme yaptı. Karar, 16 Ocak 1998 günü açıklandı.

Anayasa Mahkemesi, RP'yi, “Laik Cumhuriyet karşıtı eylemleri tespit edildiği” gerekçesiyle kapattı. Karar, 2’ye karşı 9 oy ile alındı. Üyeler Haşim Kılıç ve Sacit Adalı karşı oy kullandı.

Anayasa Mahkemesi’nin saat 14.30’da başlayan ve 15.15’te sona eren karar oturumunun ardından, alınan karar, Anayasa Mahkemesi Başkanı Ahmet Necdet Sezer ile üyelerin katıldığı basın toplantısıyla açıklandı. Sezer, kararı açıklarken şunları kaydetti:

“Refah Partisi’nin kapatılması davası, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 21.5.1998 günlü iddianamesiyle açılmıştır.

Davalı partinin ön ve son savunmaları ile ek savunmaları, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının esas hakkındaki görüşleri alındıktan sonra, Anayasa’nın 149. maddesi gereğince, davalı parti Genel Başkanı’nın sözlü savunması, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının sözlü açıklaması dinlenmiş, tüm sav ve savunma kanıtları incelenmiş ve bugün yargılama sona ermiştir.

Kuşkusuz siyasi partilere yer vermeyen bir demokratik rejim düşünülemez. Anayasa’nın 68. maddesinin 2. fıkrasında da (siyasi partiler, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır) denilmektedir. Ancak, siyasi partilerin demokrasinin vazgeçilmez öğesi olmaları, onların hiçbir sınırlamaya bağlı olmadıkları anlamına gelmez. Nitekim, Anayasa’nın 68. maddesinin 4. fıkrasında, (siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemlerinin, devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağına; sınıf veya zümre diktatörlüğünü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamayacakları, suç işlemeyi teşvik edemeyecekleri öngörülmüştür.

69. maddede de, (siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemlerinin bu hükümlere aykırılığının saptanması halinde, partilerin kapatılacakları) belirtilmiştir.

Devletin niteliklerinin belirlendiği Anayasa’nın 2. maddesinde de açıklandığı gibi, Türkiye Cumhuriyeti Atatürk milliyetçiliğine bağlı, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir. Din ve vicdan özgürlüğünün güvencesi olan laiklik, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel dayanaklarından biridir. Bu ilkeye aykırılık, Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası’nda, partilerin kapatma nedeni sayılmıştır.

Toplanan delillerden, RP’nin laik Cumhuriyet ilkesine aykırı eylemleri saptandığından, kapatılmasına karar verilmiştir.”

Anayasa Mahkeme Başkanı Sezer, Yüksek Mahkeme’nin kararının son bölümünü şöyle açıkladı:

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının, 21.5.1997 günlü, 1997/109 sayılı iddianamesiyle, RP’nin, Anayasa’nın 69. maddesinin 6. fıkrası göndermesiyle, 68. maddesinin 4. fıkrası gereğince kapatılması istenmekle gereği görüşülüp düşünüldü.

1- Laik Cumhuriyet ilkesine aykırı eylemleri nedeniyle Anayasa’nın 68. ve 69. maddeleriyle, 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 101. maddesi B bendi ve 103. maddenin 1. fıkrası gereğince, RP’nin kapatılmasına Haşim Kılıç ile Sacit Adalı’nın karşı oylarıyla, oy çokluğuyla,

2- Beyan ve eylemleriyle partinin kapatılmasına neden olan Konya Milletvekili Necmettin Erbakan, Kocaeli Milletvekili Şevket Kazan, Ankara Milletvekili Ahmet Tekdal, Rize Milletvekili Şevki Yılmaz, Ankara Milletvekili Haşan Hüseyin Ceylan ve Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Halıl Çelik’in milletvekilliklerinin Anayasa’nın 84. maddesinin son fıkrası hükmü gereğince, gerekçeli kararın Resmi Gazete’de yayınlandığı tarihte sona ermesine oybirliğiyle

3- Beyan ve eylemleriyle partinin kapatılmasına neden olan üyeleri Necmettin Erbakan, Şevket Kazan, Ahmet Tekdal, Şevki Yılmaz, Haşan Hüseyin Ceylan, İbrahim Halıl Çelik ile Şükrü Karatepe’nin, Anayasa’nın 69. maddesinin 8. fıkrası gerğince, gerekçeli kararın Resmi Gazete’de yayınlanmasından başlayarak 5 yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamayacaklarına oybirliğiyle,

4- Davalı partinin tüm mallarının 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesi gereğince Hazine’ye geçmesine oybirliğiyle,

5- 1 trilyon 236 milyar lira devlet yardımının partiye ödenmemesine ilişkin 12.1.1998 günlü 1997/1 sayılı tedbirin, gerekçeli kararın Resmi Gazetede yayınlanmasına kadar devamına oybirliğiyle,

6- Gereğinin yerine getirilmesi için karar örneğinin TBMM Başkanlığı’na, Başbakanlığa ve Yargıtay Cumhuriyet Savcılığı’na gönderilmesine, 16.1.1998 gününde karar verilmiştir. Hayırlı olsun.”

Milli Nizam Partisi, Milli Selamet Partisi’nden sonra Refah Partisi de bu kararla tüm doğruları ve yanlışlarıyla tarihe mal oldu.

Partinin kapatılma kararma Refah yönetimi dışında fazla tepki gelmedi.

Batı’dan, özellikle ABD’nden karara sert eleştiriler geldi. ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü James Rubin, “Bizim görüşümüze göre Refah Partisi’nin ya da diğer meşru siyasi partilerin kapatılması, Türkiye’nin çok partili demokratik sistemine güvene zarar veriyor” dedi.

12 Mart-12 Eylül askeri darbeleriyle parti kapatılmalarını görmezlikten gelen; Sosyalist Parti, Türkiye Birleşik Komünist Partisi gibi sol partiler kapatılırken ses çıkarmayan ABD, Refah’ın kapatılmasına neden tepki gösteriyordu acaba?..
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Necmettin Erbakan'ın Geçmişi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir