Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Baybars I. (1223-1277)

Burada Memlük İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Baybars I. (1223-1277)

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 20:25

BAYBARS I.
EL-MELİK EL-ZAHİR SEYFEDDİN EL-SALİHi EL-BUNDUKDARİ (1223-1277)


Bahri Memluklerinin 4. sultanı olup, bir rivayete göre, 1223 (640) ve diğer bir rivayete göre de, 1228 (625) yılında Kıpçak ülkesinde doğmuştur. Kıpçak kabilelerinden A kabilesine [bk. KIPÇAK] mensup olan Baybars, bir çapul esnasında süt kardeşi ile beraber yakalanarak, esir tacirleri tarafından Sivas'a, oradan Halep'e ve sonra Şam'a götürüldü, önce Şamlı bir kuyumcuya satılan Baybars, daha sonra, Hama'da mahpus bulunan emir Alaeddin Aytigin el-Bundukdari el-Salihi tarafından satın alındı. Mısır Eyyubi hükümdarı Melik el-Salih Necmeddin Eyyub tarafından affedilerek, Kahire'ye gelen Alaeddin ile beraber, Baybars da Kahire'ye geldi ve burada hükümdarın, Bahri unvanım taşıyan köleleri arasına geçti. Bir rivayete göre, bu hadise daha Alaeddin'in Hama kalesine sürülmesinden evvel olmuştur. Onun Salihi lakabını taşıması da, Melik el-Salih'in memluklerinden olması sebebi iledir.

Uzun boylu, esmer, mavi gözlü, gür sesli, güzel ve kuvvetli bir genç olan Baybars, zeka ve kabiliyeti, faaliyeti ile az zamanda kendini gösterdi. Sultanın 1249 (647)'da ölümü üzerine tahta çıkan oğlu Turanşah zamanında. Dimyat'ı zapt ederek, Manşura'ye kadar ilerleyen ve Mısır'ın istilası niyetine düşen Fransa Kralı St. Louis'nin, Manşura'de büyük bir hezimete uğrayarak, ordusu ile beraber, Memluklere esir düşmesinde Baybars'ın büyük bir rolü oldu. Lakin Turanşah'ın Memluk emirlerine karşı fena niyetler beslemesi ve onlara hiç danışmadan, Fransa Kralı ile sulh yapmağa kalkışması, onun öldürülmesi ile neticelendi. Baybars bu suikastın tertibinde en büyük amil olmuştu. Bu vaka üzerine saltanat nüfuzunu eline alan Aybeg, bir müddet sonra, Baybars'ın en yakın arkadaşlarından emir Aktay'ı öldürtünce, Baybars onun fena niyetlerinden şüphelenerek, şair bazı arkadaşları ile beraber, Mısır'dan kaçtı; Şam ve Kerek Eyyubi hükümdarlarının yanında kaldı. Aybeg'in katli ve saltanata emir Seyfeddin Kutuz'un geçmesi üzerine, tekrar Kahire'ye dönerek, onun hizmetine girdi. Bu esnada Suriye'yi istila eden Moğollara karşı, Kutuz kuvvetli bir ordu hazırladı ve öncü kuvvetlerin kumandasını Baybars'a verdi. Ayn-Calut muharebesinde (658/1260) Moğollar, kanlı bir mağlubiyete uğrayarak, çekilmeYe mecbur oldular. Askeri mahareti ve şahsi cesareti ile bu zaferin kazanılmasında büyük bir hissesi olan Baybars, bu hizmete mükafat olarak, Halep naibliğinin (umumi valilik) kendisine verileceğini kuvvetle umuyordu. Lakin Baybars'ın büyük ihtirasını ve cüretini pek iyi bilen Kutuz, ona bu mühim vazifeyi vermeyi tehlikeli buldu, intikam almaya karar veren Baybars, birkaç arkadaşı ile birlikte, bir suikast hazırladı. Bunu haber alan Kutuz, daha evvel davranarak, Baybars'ı ilk fırsatta ortadan kaldırmak kararını verdi. Lakin Baybars bunu öğrenince, Salihiya civarındaki bir av eğlencesi sırasında, bir fırsat kollayarak, birkaç arkadaşının da yardımı ile Kutuz'u öldürdü (22 teşrin 1. 1260). Kutuz'un şiddetinden esasen memnun olmayan Memluk emirleri, hiçbir itirazda bulunmaksızın, Baybars'ın sultanlığını kabul ettiler.

Kahire'ye hükümdar sıfatı ile giren ve ilk iş olarak Kutuz'un Moğol harbine hazırlanmak için koymuş olduğu ağır vergileri kaldıran Baybars'ı, Kahire halkı büyük bir sevinç ile karşıladılar. Yeni hükümdar kendi sadık adamlarını mühim mevkilere tayin etti. Kendisini Melikü'l-mücahid unvanı ile sultan ilan etmeye kalkışan Şam naibi Sancar'ı kolayca mağlup ve esir ederek, Kahire zindanına attırdı (20 kanun II. 1261). Mamafih umumi vaziyet, içeriden ve dışarıdan, birçok tehlikeler ile dolu idi; şarkta henüz çok kuvvetli ve Ayn-Calut'un intikamını almaya susamış muazzam İlhanlılar İmparatorluğu vardı; şimaldeki küçük Ermenistan krallığı, Suriye'nin sahil mıntıkalarındaki Frenkler, Kıbrıs krallığı, cenuptaki cengaver Nubyalılar, garptaki asi ve harpçi Berberiler, Memluklar İmparatorluğu için, daimi bir endişe kaynağı teşkil ediyorlardı. Bundan başka, Avrupa'dan yeni haçlı ordularının gelebilmesi ihtimali de yok değildi. Bütün bu düşmanların, bilhassa Hristiyanlar ile Moğolların, müşterek bir hareket ihtimalleri daima göz önünde bulundurulmak lazımdı. İmparatorluğun iç vaziyeti de bundan daha az korkulu değildi. Suriye ve Mısır'da İsmaililer ve şair kuvvetli Şii unsurları, Eyyübi sülalesinin kuruluşundan beri takip edilen Sünnilik siyasetine düşmandılar; imparatorluk içinde kendi küçük malikanelerinde (ikta) yaşayan Eyyübi prenslerinden herhangi biri, meşruiyet (legitimisme) esasına dayanarak, sultanlık iddiasına kalkışabilirdi; herhangi bir memluk emiri de, kuvvet ve fırsat bulunca, böyle bir iddiada bulunabilirdi.

Taliinden ve kuvvetinden daima emin olan bu sarsılmaz iradeli hükümdar, bu karışık ve tehlikeli vaziyetten hiç yılmadı. Her tarafa dağılmış olan Bahri memluklerini kendi etrafına topladı; ordudaki büyük nüfuzunu daha kuvvetlendirecek ve askerleri kendi şahsına bağlayacak muhtelif tedbirleri aldı; vergileri hafifletmek suretiyle, büyük şehirler halkının ve çiftçi sınıfının sevgisini kazandı. Abbasiler ailesinden halife el-Zahir'in oğlu olup, Bağdad'ın Moğollar tarafından istilasında her nasılsa kaçıp kurtulmuş ve Şam'a gelmiş olan Ahmed'i Kahire'ye getirterek, parlak merasimle ona biat etti (9 Recep 659/1261). Bu suretle, İslam aleminde kaç asırdan beri manevi ehemmiyetini muhafaza eden Abbasi halifeliği tekrar kurulmuş oluyordu. El-Mustansir-billah lakabım alan yeni halife, Kasimü'd-devle unvanını verdiği Baybars'a bir menşur ile Mısır'ın, Suriye'nin ve bütün fethedilecek memleketlerin hükümdarlığını tevcih etti.

Bu suretle fiili vaziyetine, İslam hukuk an'anelerine uygun olarak, tam bir meşruiyet şekli veren Baybars, dahilde saltanat iddiasına kalkışacak olanlara karşı bir müdafaa silahı elde etmiş olduğu gibi, dış siyaseti için de yeni bir vasıta kazanmış oluyordu:

artık, bütün Müslümanların meşru emiri (emirü'l-mü'minin) sıfatı ile Hicaz'da, yani Müslümanlığın mukaddes şehirleri üzerinde de yüksek hakimiyetini tanıtabilirdi. Baybars, 3 Eylül 1261'de, halife ile birlikte, Suriye'ye hareket ederek, 7 teşrin I.'de büyük bir alayla Şam'a girdi ve 6 günlük bir ikametten sonra Kahire'ye döndü. Abbasi halifesi, maiyetine verilmiş olan küçük bir askeri kuvvetle, dedelerinin tahtına oturmak üzere, Bağdad'a doğru yola çıktı ise de, Hit civarında Moğollar tarafından öldürüldü. Baybars, bunun üzerine, yine Abbasi ailesinden Ahmed isminde birini, el-Hakim bi Emrillah lakabı ile halife ilan etti ise de, bu yeni halifenin, hutbede ismi zikrolunmaktan başka, hiçbir rolü yoktu.

Baybars bundan sonra, imparatorluk içindeki nüfuzunu sağlamlamak ve dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı hazır bulunmak maksadı ile faaliyete girişti. Evvela, Kerek'teki Eyyubi prensini kandırarak, bu müstahkem mevkii ele geçirdi (1263); sonra da onu, oğlu ile beraber, Kahire'ye getirterek, öldürttü. 1264'te Moğolların Birecik üzerine hücumlarını haber alarak, büyük bir ordu ile Suriye'ye hareket etti (Kanun II. 1265). Lakin daha yolda iken, Moğolların çekildiğini ve Hama'daki Eyyubi hükümdarı tarafından gönderilen kuvvetlerin şehri kurtardıklarını öğrendi. Seyahatini Birecik'e kadar uzatan hükümdar, bu kaleyi yeni baştan tahkim ve teçhiz ettikten sonra, bu işlerde gayretleri görülenlere hil'atlar ve ihsanlar dağıtarak, geri döndü. Suriye kıyılarındaki müstahkem mevkilerde bulunan Frenklerin Moğollar ile kendi aleyhine münasebetlerde ve hazırlıklarda bulunduklarını bilen Baybars, bunları ortadan kaldırmak üzere, harekete geçti. 5 Mart 1265'te Filistin'deki Kaysariya (Cesaree) ve 26 Nisan'da Arsuf kalelerini zaptetti.

29 Mayıs'ta Kahire'ye dönen hükümdar, ertesi yıl tekrar Suriye hareketine devam etti ve 23 Mayıs 1206'da Safad'ı da ele geçirdi. Bundan 10 gün sonra Şam'a gelen Baybars, Moğolların ve Suriye Frenklerinin menfaati olan küçük Ermenistan krallığını cezalandırmak için, Hama Eyyübi hükümdarının kumandası altında, bir ordu yolladı. Küçük krallık müthiş ve kanlı bir mağlubiyete uğratılarak, kral esir edildi; krallığın başlıca şehirleri ve bilhassa payitahtı olan Sis şehri, büyük bir tahribe ve yağmaya uğradı. Bu parlak zaferden çok memnun olan Baybars, muzaffer ordusunu karşılamak üzere, yola çıktı. Kara kalesi civarından geçerken, buradaki Hristiyanların Suriye Frenkleri ile münasebette bulunduklarını ve o civardaki Müslüman köylerine büyük zararlar yaptıklarını öğrenerek, burasını tahrip ve kilisesini mescide tebdil ettirdi. Bu hadiseyi hatırlatmak üzere konulan kitabede Baybars, "İskender-i zaman" ve "sahib kıran" lakapları ile tekrim olunmaktadır ki, bu lakaplara Selçukluların ve Harizmşahların resmi titülatüründe tesadüf olunur.

Bu zaferden sonra, bir müddet Suriye kalelerinin tahkim ve teçhizi ile uğraşan Baybars, Moğolların yeni bir istila teşebbüsünü haber alarak, ordusunu süratle hazırladı ve 19 Şubat 1268'de Kahire'den çıktı. Yolda, Frenklerin elinde bulunan Şakif (Beaufort) kalesini zaptederek (15 Nisan), Trablus-Şam, Humus ve Hama yolu ile Antakya önüne gelerek, kaleyi zapt ve bütün halkını esir etti. Burada küçük Ermenistan kralı ile sulh yaparak, birtakım kaleleri ve Behisni (Besni) şehrini aldı ve 9 Haziran'da Şam'a döndü. Burada Akka'dan gelen Frenk sefirleri ile bir mütareke imzaladı. Sultanın ölümüne kadar mer'iyet mevkiinde kalan bu mütareke mucibince, Hayfa şehri, 3 köyü ile birlikte, Frenklerde kalacak, Akka ve mülhakatı 2 taraf arasında taksim edilecek, Sayda'nın ovalık mıntıkaları Frenklerin ve dağlık mıntıkaları Müslümanların elinde olacaktı. 30 Temmuz'da Mısır'a dönen sultan, 16 Şubat 1269'da tekrar Suriye'ye gelerek, bazı teftişlerde bulunduktan sonra, 2 Temmuz'da Kerek'e geldi ve oradan hac niyeti ile Hicaz'a hareket etti. Medine ve Mekke'yi ziyaretten sonra, 30 Ağustos'ta tekrar Kerek'te bulunuyordu. Buradan Halep'e kadar bir teftiş seyahati yaptıktan sonra, Kahire'ye döndü. Lakin Moğollar ile Frenklerin ittifak yaptıklarını ve hücuma hazırlandıklarını haber alınca, ordusu ile Mısır'dan çıkarak, süratle Şam'a geldi. Sultanın hareketini duyan Moğollar, geri çekilmişler, lakin Frenkler Safad'a karşı fena bir mağlubiyet ile neticelenen bir taarruzda bulunmak cüretini göstermişlerdi.

23 Kanun I.'da Şam'a dönen sultan, birden bire İsmaililer üzerine yürüyerek, onları ilk defa olarak Mısır devletine vergi vermeğe mecbur etti. 1270 ilkbaharında Şam'da bulunduğu sırada, Fransa Kralı St. Louis'nin büyük bir ordu ve donanma ile denize açıldığını haber alarak, deniz kuvvetlerinin ve sahil kalelerinin süratle hazırlanmasını emretti ve hemen Mısır'a döndü (25 Mayıs). Lakin St. Louis bu sırada Tunus'a çıkmış ve orada ölmesi üzerine, Fransız kuvveti yeri dönmüştü. Bunu öğrenen Baybars, hazırlıklarını keserek. 25 Eylül'de Askalan (Ascalon)'a müteveccihen yola çıktı. Frenklerin işgal etmeleri ihtimaline karşı buradaki surların hemen yıkılmasını emretmişti. 25 Teşrin II.'de Kahire'ye dönen sultan, Frenk taarruzu tehlikesinin artık ortadan kalktığını görünce, onlara karşı taarruz kararını verdi. Kanun II. 1271'de Kahire'den çıkarak, şövalyelerin meşhur Kerek (Crac) kalesini zapt etti (8 Nisan); Akka'nın muhasarasına başladı ve Trablus-Şam üzerine yürüdü. Lakin bu sırada Akka'ya yardımcı kuvvetler geldiğini öğrenince, Trabluslular ile kendisi için mühim menfaatler temin eden, bir sulh imzaladı. Sonra, İsmaililerin bir müstahkem mevkiini zaptetti. Akka civarındaki vaziyeti tetkik ettiği sırada, Kıbrıs adasına karşı giriştiği bir hücum teşebbüsünün fena bir muvaffakıyetsizliğe uğradığını haber aldı ve 23 Temmuz'da Kahire'ye döndü.

Sultan, yeni bir filo hazırlamakla meşgul olduğu bu sırada, Suriye'deki bedevi Arap reisinin isyan teşebbüsünü haber aldı. Frenklere karşı sefere çıkacağı haberini yayarak, süratle Suriye'ye geldi. Bu esnada Ayıntab civarına kadar gelen Moğollara karşı, Halep'te ordusunu toplayıp, gönderdiği küçük kuvvetlerle Moğolları çekilmeye mecbur etti. Bu hareketle müterafik olarak, Frenklerin yapmak istedikleri bazı hareketleri önledi. Lakin hava şartları Frenklere karşı yapmak istediği taarruza mani oldu. Ertesi yılın mühim bir kısmını Suriye kalelerinin teftişi ile geçirdi ve tekrar Kahire'ye geldi (10 Ağustos 1272).

Moğolların yeni bir hücum teşebbüsünü haber alan Baybars, büyük bir taarruz için derhal askeri hazırlıklara başladı ve 6 gün sonra Kahire'den ayrıldı. Şam'da, İlhan Abaka'nın sefirleri, sulh istemek için, geldilerse de, fena bir kabul gördüler. Mamafih bu heyetin, sırf Baybars'ı oyalamak için gönderildiği, bir az sonra Birecik'in Moğollar tarafından kuşatıldığı haberi gelince, layıkı ile anlaşıldı. Hemen harekete geçen Baybars, 3 kola ayırdığı ordusunun bir kolunu doğrudan doğruya kendi kumandasına alarak, Fırat'a doğru ilerledi. Arabalarla taşıttığı nehir kayıklarından mürekkep bir küçük filo da yanında bulunuyordu. Nehrin dar bir yerinden Fırat'ı geçen Kala'un kumandasındaki kol, Moğolları mağlup etti; diğer kollar da Fırat'ın karşı kıyısına geçtiler. Bu hezimet üzerine, Moğollar Birecik'in muhasarasını bırakarak, süratle çekildiler; bu muvaffakiyetten sonra, sultan da Kahire'ye döndü (17 Kanun II. 1273). Mamafih Moğollar bu mağlubiyetten yılmadılar. Temmuzda yeni bir Moğol taarruzunu haber alan Baybars, daha büyük bir ordu topladı ise de, bu rivayetin aslı çıkmadı. Ancak büyük askeri hazırlıklarda bulunmuş olan sultan, 1274'te küçük Ermenistan'a karşı hareket için ufak bir öncü kuvvet gönderdi; kendisi de arkadan yetişerek, Sis'i zapt ve yağma etti; Mısır filosu da, Ayaş'a kadar, bütün Kilikya kıyılarına saldırdı. Bu seferden Şam'a dönen Baybars, iç kaleyi her ihtimale karşı tekrar tahkim ettirdi.

17 Kanun II. 1276'da Kahire'ye dönen Baybars, bu defa da payitahtında uzun müddet kalamadı. Moğolların tabii ve müttefiki olan Anadolu Selçuklu devleti, bu sırada vezir Muiniddin Pervane'nin tahakkümü altında bulunuyordu. Ya onun tahakkümünden yahut müşrik Moğollara karşı duydukları nefretten dolayı, kaçıp Şam'a gelmiş olan bazı Anadolu emirleri Baybars'ı Anadolu'daki Moğol hakimiyetini yıkmağa teşvik ediyorlardı. Müslüman Anadolu Türklerinin, Moğol boyunduruğundan kurtulmak için, kendisine yardım edeceklerini düşünen hükümdar bu teklifi iyi karşıladı. Başlıca kumandanları ile bu hususta müzakerelerde bulunan Baybars, böyle bir taarruz için hareket üssü vazifesini görecek olan Halep'e kadar gittikten sonra, 26 Ağustosta Kahire'ye döndü. Bir gün içinde bütün askerlerini sıkı bir teftişten geçirdi. Hazırlıklarını tamamladıktan sonra, 27 Şubat 1277'de hareket ederek, 24 Martta Şam'a ve 6 Nisanda Halep'e vardı. Elbistan civarında Muiniddin Pervane kumandasındaki muhtelit Selçuk-Moğol ordusu büyük bir hezimete uğradı; kurtulabilenler Tokat'a kadar çekilmeğe mecbur oldular. Baybars, hiç bir mukavemet ile karşılaşmadan, ilerleyerek, 2 Mayısta Kayseri'ye girdi ve kendi adına hutbe okuttu. Lakin bu, maddi neticeleri bakımından, Memluk hükümdarı için olduğu kadar, Anadolu Türkleri için de tamamiyle faydasız ve neticesiz bir hareket idi. Mağlup edilen kuvvet, asıl Moğol ordusu değil, Moğolların Suriye-Anadolu hudutlarında bulunan ehemmiyetsiz müfrezeleri idi ve Selçuklu ordusu tarafından hemen hemen kendi başına bırakılmıştı. Üslerinden bu kadar uzak bir sahada kalamayacak olan Mısır ordusu çekildikten sonra, Moğollar bu hareketin intikamını şiddetle aldılar; Anadolu'nun bu sahalardaki Türk halkından on binlercesini -o devir müverrihleri bunu 200.000 olarak gösterirler- ve bir çok Selçuk ricalini öldürdüler ve Anadolu'da Türklere karşı gösterdikleri zulüm ve şiddeti bir kat daha arttırdılar. Antakya yolu ile Şam'a dönen Baybars, orada birden bire hastalanarak, 14 gün süren bir dizanteri neticesinde öldü (28 Muharrem 676 / 30 Haziran 1277). Bu ölümün başka birine verilmek üzere hazırlanmış bir zehrin, yanlışlıkla Baybars'a verilmesi neticesi olduğu da rivayet edilir. Baybars'ın cesedi bir müddet saklandıktan sonra, vasiyeti mucibince, kendisi için Şam'da yaptırılan türbeye gömüldü. Bu büyük kahramanın birdenbire ölüvermesi, İslam muhitlerinde büyük bir teessür uyandırmış, birçok şairler tarafından bu hususta samimi mersiyeler yazılmıştır.

Hayatının en faal bir devrinde ve saltanatının en parlak ve kudretli bir zamanında ölen Baybars, ortaçağ İslam-Türk tarihinin en büyük simalarından biridir. Siyasi hayatının ilk zamanlarından başlayarak, daima faal bir rol oynamış, etrafına taraftarlar toplamış, bilhassa Manşura zaferinin başlıca kahramanı sıfatı ile Memluklar arasında haklı bir şöhret kazanmış, Ayn-Calut'ta Moğol ordusunun yenilmesinde büyük bir hizmet etmişti. Önce Turan Şah'ın, sonra Kotuz'un katillerinde önayak olması, Orta Çağ'ın siyasi ahlak telakkilerine göre, onun büyük hizmetlerini unutturabi-lecek mahiyetle hareketler değildi. Ruhundaki sonsuz ihtiras onu hükümdarlık mevkiine yükselttikten sonra, 18 yıl süren saltanatı esnasında, bu ihtirasın büyük ve hayırlı işler görmek niyet ve kudretinden doğduğunu isbat eden bir yığın parlak muvaffakiyetler kazandı. Yakın Şark İslam dünyası, Hristiyan aleminin darbelerine karşı koymaktan aciz kaldığı bir sırada, şarktan müşrik Moğolların korkunç saldırısı, hemen her taraftan düşman kuvvetleri ile sarılan Mısır ve Suriye halkı arasında müthiş bir telaş ve korku uyandırmıştı. İşte Baybars, dahili ve harici icraatı ile bütün bu tehlikeleri önleyerek, Suriye-Mısır Türk imparatorluğunun temellerini sağlamlaştırmış, haleflerinin istikbalde takip edecekleri siyasetin ana hatlarını çizmiş ve onların muvaffakiyet unsurlarını hazırlamıştır. Bu kahraman İslam mücahidinin, halk hikayelerine mevzu teşkil edecek kadar, derin bir şöhret kazanması [krş. BAYBARS HİKAYESİ], halkın müşterek muhayyilesinde ne büyük bir yer tuttuğuna pekiyi anlatabilir.

Baybars maddi ve manevi birçok meziyetleri şahsında toplamış müstesna bir insandı. Çok sağlam bir bünyeye, sarsılmaz bir iradeye, emsalsiz bir cesarete, keskin bir zekaya sahip idi. En cüretli hareketlerinde bile daima hesaplı ve ihtiyatlı hareket eder ve en küçük tedbirleri bile almakta ihmal göstermezdi. Eğlence, sefahat, para hırslarından tamamiyle uzaktı. Bütün hayatında eğlenmek değil, dinlenmek ihtiyacını bile duymamış, boş vakitlerinde yalnız av eğlenceleri ve kuy-u çevgan oyunu gibi silahşorluk ve binicilik idmanları ile meşgul olmuştur. Bu işlerdeki mahareti ve kudreti, Memluklar arasında, adeta darb-ı mesel olmuştu. Harplerin en şüpheli ve kati anlarında, basit bir nefer gibi, en ön saflara atılmaktan ve hayatını en büyük tehlikelere koymaktan çekinmezdi. Çok samimi bir Müslümandı; gerek alelade fert ve gerek hükümdar olarak, şeriat hükümlerine riayete çok dikkat ederdi. Devlete büyük bir gelir temin etmesine rağmen, müskiratı menettiği gibi, fuhşu da şiddetle yasak etmişti. Şeyhlere ve din alimlerine karşı büyük bir hürmet ve tevazu gösterirdi. Zamanının birtakım meşhur şeyhlerine imparatorluğun muhtelif sahalarında birçok tekkeler yaptırmıştı. Bilhassa Şeyh Hızır adlı bir sufiye karşı büyük bir itikadı vardı ve onun bütün dileklerini yerine getirirdi; onun dervişleri için, imparatorluğun muhtelif şehirlerinde tekkeler yaptırmış ve bunlara vakıflar tahsis eylemişti. Bu dervişler, Baybars devrinde, bütün memlekette hakim olan mukaddes cihat fikrini geniş halk tabakaları arasında yaymak için, birer propaganda vasıtası idiler. Kemankeşler için de hususi bir zaviye yaptırmıştı.

Medrese, imaret ve hastahane gibi, din ve hayır müesseseleri kurmak, İslam büyüklerinin ve eski mücahit kahramanların türbelerini tamir etmek, dervişlere ve din adamlarına, yoksullara yardımlarda bulunmak gibi hareketlerle muhtelif halk tabakalarının sevgisini kazanan Baybars, şeri mahiyette sayılmayan örfi vergilere ve fevkalade mali tedbirlere, çok nadir olarak, müracaat ederdi. Mütemadi zaferlerin temin ettiği ganimetler ve bilhassa idarenin intizamı sayesinde, devlet hazinesi mali ihtiyaçları kolaylıkla karşılıyordu. Yeni baştan tensik ve tevsi ettiği idari ve askeri teşkilatın ve mütemadi harplerin zaruri masraflarına rağmen, sert ve hafif vergilerle bu masrafların karşılanmasında ve iç ve dış ticaretin bu devirdeki büyük inkişafı neticesinde, bu varidatla tabii bir şekilde çoğalması da esaslı bir amil olmuştur. İmparatorluğun coğrafi durumu itibarı ile Baybars ticari münasebetlerin inkişafına büyük ehemmiyet veriyordu; muhtelif Avrupa hükümdarları ile Bizanslılar ile ve Altın-Ordu ile dostça münasebetleri, Kızıldeniz ve Hind denizi yollarının emniyeti, imparatorluk içinde asayişin temini ve ticaret yollarının tanzimi, tacirler sınıfının himayesi, bu inkişafta büyük birer amil oluyordu. Baybars'ın askeri kudretine ve zaferlerine dayanan siyasi nüfuzu, imparatorluk tacirlerinin her tarafta emniyetle iş görmelerini pek ziyade kolaylaştırıyordu. Kuriye Frenklerine ve Ermenilere karşı kazanılan zaferler de, imparatorluktaki iktisadi inkişaf üzerinde tesirsiz kalmamıştı.

Baybars çok çalışkan ve muntazam bir devlet adamı idi. İmparatorluk idaresinin her türlü işlerini sıkı bir murakabe altında bulundurur, en çok itimadını kazanmış adamlarını bile daimi bir teftişe tabi tutardı. Ayrıca adli işlerin iyi gitmesine büyük bir ehemmiyet verir, çok defa kadı meclislerinde hazır bulunur, mahkeme karşısında büyük, küçük her kesin müsavi muamele görmesine dikkat ederdi; hatta bir defa kadı huzurunda ikame ettiği bir davada, müddei sıfatı ile bizzat hazır bulunmuştu. Büyük servet sahiplerinin ölümünde mirasçılara haklarını tamamiyle bırakır, zapt ve müsadere gibi keyfi hareketlere kalkışmazdı.

4 büyük sünni mezhebine mensup tebaasının işlerini görmek için, her mezhebe mensup ayrı ayrı kadıların başına kadıü'l-kuzat'lar tayini usulünü iptida o koymuştu. Altta-Ordu ve İlhanlı sahalarından gelen Türk-Moğol milliyetçiler arasındaki davalar ve miras meseleleri de Türk-Moğol hukuki örflerine göre halledilirdi ki, bu iş için hususi bir teşkilat vücuda getirilmişti; Baybars devrinde Mısır'da Cengiz yasasının tatbik edildiği hakkında bazı Mısır tarihçilerinin rivayetleri bundan doğmuştur.

Baybars, Eyyübiler devrinde adeta feodal mahiyette bulunan ve bundan dolayı az zamanda dahili mücadeleler ile yıpranan imparatorluğu merkeziyetçi bir devlet haline sokup kuvvetlendirmek için, bütün gayretini sarf etti. Evvela bütün memleketi, muntazam bir yol şebekesi ile Kahire'ye bağladı. Mısır'daki yollar oldukça iyi idi; bu sebeple, Suriye'nin kaç asırdır, harpler yüzünden, harap bulunan yollarını ve köprülerini tanzim etti; asayişi temin için, muayyen merhalelerde ve tehlikeli yerlerde küçük kalelere benzeyen kervansaraylar yaptırdı. Bu suretle, yalnız idari değil, askeri ve ticari bakımlardan da büyük faydalar elde edildi. İmparatorluğun her tarafından süratle haber alabilmek için, Moğolların mükemmel bir şekilde tatbik ettikleri yam veya ulak usulü taklit edilerek, yollar üzerinde muntazam posta menzilleri kurulda. Her menzilde hazır bulunan kuvvetli posta atları ve hecin develeri sayesinde, devlet postası en büyük süratle sevkolunabiliyordu (Şam'dan Kahire'ye kadar güya 3 günde).

Ayrıca güvercin postaları da tanzim edildi. Bu teşkilat, büyük masraflara mal olmakla beraber, kuvvetli bir merkezi idarenin kurulabilmesi için, birinci şarttı. Bu teşkilat ile müterafik olarak, imparatorluğun her tarafında çok geniş bir istihbarat ve emniyet şebekesi kuruldu; hükümetin casusları, en büyük emirlerden en basit halk tabakalarına kadar, her tarafta faaliyette bulunuyorlar ve her şeyi derhal hükümdara bildiriyorlardı. Bu teşkilat yabancı memleketlere kadar da uzanıyordu. Casusların vazifelerini suistimal etmemeleri ve ihmal göstermemeleri için, onları takip eden başka casuslar da vardı. Mühim şahsiyetlerin birbirleri ile sıkı münasebetlerde bulunmaları, toplantılar yapmaları ve şarap meclisleri kurmaları şiddetle menedilmişti.

Bu teşkilatlar sayesinde bütün kuvveti elinde toplayan Baybars, yalnız dahili asayişi değil, hudutların muhafazasını ve imparatorluğun himayesini de temin için, kuvvetli ve muntazam bir ordu vücuda getirdi. Ordusunun en mükemmel silahlar ile teçhizine, daimi talimler ile askerinin en iyi şekilde hazırlanmasına büyük ehemmiyet veriyordu, O devrin en mükemmel muhasara aletleri ve harp makineleri, Baybars'ın imalathanelerinde yapılıyordu; bunları kullanacak hususi askeri sınıfların yetiştirilmesi ve bu aletlerin mükemmelleştirilmesi, Baybars'ın başlıca meşgalesi idi. İmparatorluğun coğrafi vaziyeti itibarı ile deniz kuvvetinin oynadığı rolü iyi takdir eden hükümdar, İskenderiye, Kahire ve Dimyat tersanelerini ıslah ve tevsi ederek, gemi inşaatına ve teçhizatına büyük bir hız vermişti. Hudut kaleleri mütemadi surette, ıslah ve tahkim ediliyor, yeni harp aletleri ile kuvvetlendiriliyor, mebzul miktarda yiyecek ve mühimmat ile ve yeni yeni muhafaza kıtaları ile takviye olunuyordu. Mühim noktalarda, düşmanın her hangi bir hareketini gözetlemek için, hususi tarassut kuleleri yapılmıştı. Büyük Selçuklular devrinde olduğu gibi, orduda, sefer esnasında, seyyal hastananeler de bulunuyordu. Kendilerinden daimi bir faaliyet ve fedakarlık istediği askerlerini, maddi bakımdan, tatmin etmek lüzumunu pekiyi bilen hükümdar, harp ganimetlerinden kendisine hiçbir hisse ayırmayarak, hepsini ordusuna taksim ediyor, yararlıkları görülenlere ayrıca birçok ihsanlarda ve iltifatlarda bulunuyordu. Ölen askerlerin ailelerini sefaletten korumak için bütün gayretini sarf ediyordu. Planlarını herkesten gizleyen, askeri, idari ve kazai her işi daimi murakabesi altında bulunduran Baybars, adil ve lütufkar olduğu kadar da, sert ve merhametsizdi. Verdiği emirler, memleketin en uzak köşelerinde bile derhal ciddiyetle tatbik olunuyordu. Hiç kimseye haber vermeyerek, en umulmayan zamanlarda memleketin bir ucundan o bir ucuna koşar, her işi incedep inceye teftiş eder, emirlerinin tatbikindeki en ufak bir ihmali en korkunç şekilde cezalandırırdı. En küçük neferden en büyük devlet adamına kadar herkes, hiçbir hizmeti mükafatsız bırakmayan ve en küçük ihmali affetmeyen bu demir el tazyikini kendi üstünde hissederdi. Gayesine ermek için, her vasıtayı meşru görürdü; verdiği sözü tutmaz, her türlü hile ve desiseye müracaattan çekinmez, zehirlemek ve öldürmek gibi hareketleri tabii sayardı. İlhanlılara faydalan dokunacağını tahmin ettiği bazı büyük Türk emirlerini kendi hizmetine alabilmek için, türlü desiselere başvurmuştu; bir takım insanların hayatı bahasına mal olmakla beraber, düşmanlarını zayıf düşürecek bu türlü hareketlerin icrasında Baybars hiç bir tereddüt göstermezdi.

Baybars'ın dış siyaseti, imparatorluğun o devirdeki ihtiyaçlarına ve kendi hissi temayüllerine tamamiyle uygun İslami bir siyasettir. Suriye ve Kıbrıs Frenkleri, Ermeniler ve müşrik Moğollar (İlhanlılar) gibi, Müslüman Memluk İmparatorluğu'nu yıkmak hususunda birbiri ile müttefik bulunan düşmanlara karşı, Baybars adeta mukaddes bir cihat açmış ve kuvvetli ordusu ile bunlara ağır darbeler indirerek, Yakın Şark İslam dünyasını büyük tehlikelerden korumuştur. İlhanlıların o sırada şark ve şimal hudutlarında birtakım gaileler ile meşgul olmaları, St. Louis'nin ölümü, Baybars için büyük bir kazanç oldu ve bu sayede Trablus hükümdarı Bohemond'a, Templier ve Hospitalier şövalyelerine ve küçük Ermenistan krallığına ezici darbeler indirdi; ayrıca, bu düşmanlar ile işbirliği eden Suriye İsmaili (Batıni'lerinin eski kudretini kırarak, bazı işlerde onları kendi hizmetinde kullanmağa muvaffak oldu. Her fırsattan istifadeyi bilen bu hükümdarın, Hrıstiyan ve Moğol alemlerinin dahili karışıklıklarından da faydalanmak istediği, Altın-Ordu'nun Müslüman hükümdarı Bereke Han ile olan çok samimi rabıtalarından ve ayrıca Hohenstaufen'lardan Kral Manfred, Anjou ailesinden Charles, Aragon kralı Jacop, Kastilla hükümdarı Alphonso ve Bizans İmparatoru Michel Paleolog ile münasebetlerinden anlaşılır. Abbasi Halifeliğini Mısır'da yeniden kurması, yalnız dahili siyasetinde değil, imparatorluk dışındaki İslam memleketlerine karşı takip ettiği siyasette de bunu bir vasıta gibi kullanmak istediğini açıkça göstermektedir.

İslam dininin ve Müslümanların hamisi ve "hadimü'l-harameyn" sıfatlarını takınan, önceden taşıdığı Rükneddin lakabını, Hristiyanlar ile müşrik Moğollara karşı kazandığı zaferlerden sonra, Seyfeddin'e tebdil eden Baybars, bu sıfatlara ve lakaplara tamamiyle layıktı ve kendisini tam bir İslam mücahidi addederken de, tamamiyle samimi idi. Abbasi halifesi Na-sır li-dinillah'ın yeni baştan teşkilatlandırarak, Yakın Şark İslam memleketlerinde kendisi için yardımcı bir kuvvet gibi kullanmak istediği ve muhtelif İslam hükümdarlarını da içine aldığı fütüvve tarikatine hemen girmiş olması, onun bu İslami siyasetini ve bu hususta hiç bir vasıtayı ihmal etmediğini gösteren diğer bir delildir. Maiyetine muhtelif sahalardan gelen Türkleri toplamak, Suriye'nin askerlik bakımından mühim bazı yerlerine Türkmenleri yerleştirmek, Türk Memluklerini çoğaltmak, kımız içmek, Türk-Moğol hukuki an'anelerine kıymet vermek, Moğollardan kaçan Harezm Türk emirlerinin en kudretlilerinden Berke Han'ın kızını almak, daha hayatında veliaht ilan ettiği oğluna bu Türk adını vermek gibi, bir çok hareketleri, milli şuura, Orta Çağ İslam muhitindeki umumi şartların ve telakkilerin bıraktığı imkan dairesinde, yabancı olmadığını gösterebilir. Memluk emirlerinde adet olduğu veçhile, kendisine renk, şahsi arma olmak üzere, bars'ı kabul etmişti ki, bunun taşıdığı isimle alakası pek açıktır. Evvelce Melikü'l-kahir lakabını aldığı halde, sonradan, bu lakabın şeametinden çekinerek, bunu Melikü'z-zahir'e çevirmişti. Gayesine erişmek için, her vasıtayı meşru görmek ve kan dökmekten çekinmemek gibi, birtakım ahlaki kusurlarına rağmen, devlet reisi ve kumandan olarak, Baybars Orta Çağ İslam-Türk tarihinin en büyük simalarındandı. Karşılaştığı zorluklara ve tehlikelere rağmen, yaptığı işin azameti ve devamlılığı bakımından Selahaddin Eyyubi ile onun arasında yapılacak bir mukayese, daha ziyade Baybars'ın lehine çıkar.

Kaynakça
Kitap: TARİH ARAŞTIRMALARI I
Yazar: M. Fuad KÖPRÜLÜ
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Memlük İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir