Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Şeybani'nin Katı Zaferi

Burada Babür İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Şeybani'nin Katı Zaferi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 29 Tem 2012, 16:21

ŞEYBANİ’NİN KATI ZAFERİ

Şeybani'nin 1504 ilkbahar seferi-hanların ordusunun mahv ve kendilerinin esir edilmesi - Moğolların Türkistandan kat’i olarak atılışı. - Babür'ün bir sene dağlar içinde ve karlar arasında barınması. - Dağlar arasındaki zahmetli yürüyüşlerin husule getirdiği elim vaziyet.- Şeybani’nin Ahmet Tenbel üzerine hareketi. - Babür ün Hisar taraflarına yürümesi.- Kunduz havalisinden Hüsrev şahın kaçışı.- Bunun asker ve ahalisinin Babür e gelmesi Babür’ün kendini kuvvetli ve hareketinde müstakil görmesi.- Şeybani ile kendi arasına büyük ve tabii mani koymak üzere Babürün Hindu Kuş dağlarını aşarak Kabil'e hareket etmesi.-

1504 ilkbaharında hanların Endican havalisinde bulunuşundan ürkmüş olan Tenbel Şeybani’yi tekrar sefere çağırdı. O zaman ve o memleket için pek büyük sayılabilen (30000) mevcutlü bir ordu ile harekata başlıyan Şeybani, çok şiddetli hareket etmekteydi. Hanlar vaziyeti tehlikeli bularak şarka Namangan’a çekilmek istediler. Sadakat ve vefa hasletleri çok yüksek olan Babür ahvalin müsadesizliğini görmekle beraber dayılarını bırakıp gitmedi.

Şeybani Oratepe ve Taşkent arasından geçerek Oratepe’deki düşman fırkasını ezdi. Ve ayni gece de hareket ederek Arhitan’da hanların ordusunu bastırdı. Ve onları darma dağınık ederek hanları esir aldı. Ve gene zaman kaybetmeksizin Taşkent’e yürüyerek o havalinin itaatini temin etti. Ve han ordusundan esir alınan (30000) kişiyi de kendi ordusuna kattı; (zaferimi sizin hareketinize borçluyum) diye hanlarla alay eden Şeybani onların hürriyet ve hayatlarını bağışlamasına mukabil Çağatay hanedanına sıhriyetle bağlandı. Genç Ahmet han bu inhizamdan sonra Moğalistana giderek kederinden öldü. Mahmut han Sitep garbindeki memleketinde hükümdar olmadansa Taşkentte tabi olmağı tercih ederek Şeybani’ye sığındığından bunu tehlikeli bulan Şeybani beş oğlu ile kendisini öldürttü. 1508


Babür dayılariyle birlikte savaşa iştirak etmişti. Ricatte şimale çıkan yollan kapalı görerek dolaşık yollardan cenuba dönmüş ve Ferganaya hakim olan yüksek dağların tepelerinde muvakkat bir sığınma yeri buldu. Kendisiyle annesi ve ailesi, birkaç asker ve hizmetçileri vardı. Babür tam bir sene altı bin metre yüksekliğindeki bu karlı şahikalar içinde dağlı bir asi hayatı yaşadı. Hüznengiz ve vahşi kayalıklar üstünde yalnız Kırgız çobanları ve uzaklarda çamurdan yapılmış on, onbeş damdan ibaret sefil köyler görülüyordu. Babür burada her şeyden mahrum, fakat emniyet içinde yaşıyordu. Kırgızlar efsaneleşen büyük başbuğun (Timur)un mukaddes kanından olan bu zatı himaye etmekle övünüyorlardı. Her tehlikeye karşı onu koruyacaklardı. Babür bir insana nasip olan hayatın en son hadlerini yaşamıştı. Kısa bir zaman evel büyük Timur’un tahtında oturdu. Bugün sefalet içinde bir serseri halindeydi.

O bu on beş senelik hayatı içinde sadakatlerin devamsızlığını dostların hiyanetini menfaat karşısında, hemen kimsenin sözünü tutmadığını, ilah... tecrübe etti. Ve insanların bu halinden şikayet eder şiirler yazdı.

On senelik uğraşma, emek, entrika; babasının yurdu, Fergana’da Sultan Ahmet Tenbel’in, ecdadının tahtı üzerinde de, Siteplerden gelmiş olan Şeybani hanın yerleşmesiyle nihayet bulmuştu.
Babür güzel şiirlerinde bin bir şekil altında kendi hayallerini yaşatıyordu. Bu sıralarda şunu da söylemişti. (Bu bir gecelik harap kulübe içinde Dara ve Sarhas’in muhteşem saraylariyle uğraşmak neye yarar eğer bunlardan birşey kalırsa bu ancak bir tırnağın sökebileceği bir isim bir yazı olabilir.) Bu düşünüş Babür’ün yeniden faaliyete geçeceğine delalet ediyordu. Onun kafasında gene Semerkant veya Herat’ı almak dolaşıyordu. Hint henüz düşünce sahasından hariçti. Gerçekten aylar vardı ki o bulunduğu kayalar üzerinden yeniden faaliyete geçebilmek için fırsat gözetmekteydi. Fakat zaptedilen yerlerde Tenbel’in de Şeybaninin de hüküm ve nüfuzları tamdı. Nihayet Şeybani ahvali şüpheli görünen Tenbeli mahvetmeği kurarak Fergana üzerine yürüdü. Bu sırada boşaltılan Hisar istikametinde hareket eden Babür’de Herat’a giderek padişah ve Timur ailesinin reisi makamında bulunan Sultan Hüseyin Baykaray’ı görecekti. Haziranda Seyhun ve Ceyhun havzalarını; İran yüksek dağlarını aşarak (Surhab) a indiler. Vaktiyle Babil ve Sura taşınan Çin ipeki yolu bu çukur havzadan geçiyordu. Daha Hisara varmadan dünyanın en çetin arazisinde yapılmış olan bu yürüyüş onları sefil bir hale düşürmüş üstleri param parça olmuş, gıda bulamıyarak zayıf düşmüşlerdi. Yanlarındaki iki çadır ancak kadınlarına yettiğinden Babür dahi ağaç dalları altında yatıyordu. Hisar ve Kunduz da Hüseyin Baykaraya tabi olmak üzere Husrev şah icrayı hükümet ediyordu. Hükümdar neslinden olmıyan bu adam her türlü ahlaksız hareketiyle hükümdarların teveccühünü kazanarak bu mevkii elde etmişti. Yirmi bin askeri ve zengin bir hazinesi vardı. Babür ve maiyeti doğuşunun tesiriyle Husrev’den bir misafir perverlik göreceklerini umuyorlardı. Husrev ise ancak ahvali tarassut ve gidilecek yolları bildirmek için hiçten bir adam göndermekle Babür’e hiç ehemmiyet vermedi. Bununla beraber Babür memlekette derin bir hoşnutsuzluğun ve kendisine karşı da büyük ecdadının tesiriyle kalbi bir muhabbetin uyandığını sezerek memnuniyetle yoluna davam ediyordu. Yolunda kendisine katılanlar çoktu. Ceyhunu (Ubaj) geçidinden geçen Babür dağları 3800 metre yüksekliğindeki boğazdan aşarak derin Kahmer vadisine indi. Ve burada yamaçta inşa edilmiş (Hacir) kalesine kadın, çocuk ve hastaları bıraktı. (Surhap) ile (Anderap)’ın birleştiği bir istikamette hareket ederken Şeybani’nin yıldırım süratiyle vukubulmuş harekatından haberdar oldu. Kırk günde Endicanı zapt ve Tenbeli öldürerek Ferganayı itaat altına alan Şeybani, bir kolorduyu da Husrev üzerine yollıyarak onu acele memleketi terketmeğe icbar etmişti.

Herat’taki Hüseyin Baykara ise ihtiyarlık dolayısiyle Şeybani’ye karşı büyük bir taarruz yapmak istemiyerek ancak payitahta gelen yollan, boğazları tahkim etmek ve tıkamakla iktifa etmişti.

Husrev’in mahvoluşu Babür’ü tehdit eder gibi ise de bilakis bir düşmanın mahvoluşu kendisine vakit kazandırmış ve onun ordusunun enkaziyle kuvvetlenerek ikinci düşmana karşı harekete imkan vermiş olmasiyle Babür’ü kurtarmıştı. Hüsrev tek başına kalarak bütün bey ve askerleri Babür’ün emrine girdiler. Husrev de Babür'e sığınmağa mecbur oldu. Toprak üzerinde ve bir ağaç altında seccadede oturan Babür’e; teşrifatın müsaadesinden çok uzaklarda attan inerek Ulcaşa, ulcaşa ve diz çökerek tazimlerini sunan dünkü mütegallip ve hanları beğenmiyen kibirli adam; şimdi en büyük zillet içindeydi. Babür de dün birkaç arkadaşiyle sonu bilinmiyen bir serseri hayat yaşarken bu gün (20000) kişilik bir ordunun başı olmuştu.

Kendisiyle Husrev’in dününü ve bugününü düşünen hakim ruhlu Babür “saltanat ancak şenindir. Sen onu istediğine verir, arzu etmediğinden alırsın.„ Mealindeki ayeti okuyordu. Evvelce kardeşi öldürülmüş olan Mirza hanın, Husrev’i öldürmesine Babür kat’iyyen mümanaat etmiş ve onu dört katar hayvanla ancak taşınan hertürlü servetiyle Horasan’a göndermişti. Babür hertürlü istiklal vasıtalarını bulmuş olduğundan artık Herat’a gitmeğe de lüzum kalmadı. Bundan başka kendi kuvvetlerinin çok zayıf olması yüzünden Şeybani’nin kuvvetli olduğu kadar da müthiş olan ordusiyle de karşılaşmak fikrinde değildi. Hatta daha ziyade emniyette bulunmak için Şeybani ile kendi arasına büyük bir tabii mani koymağı yerinde bir tedbir olarak kabul etti. Ve derhal garbe gitmekten sarfınazar ederek cenuba döndü. O; bugünlerde bir Afgan beyi tarafından yeğeninin çıkarıldığı Kabil’e gidecekti. (5000) metre yüksekliğindeki Hindü- Küş’u aştı. Ve buradan cenup ufkunda gördüğü parlak yıldızı gördü. Bu Süheyldi.. Yanındakilerden biri kendisine [Süheyl; senin parlak gözlerini üstüne diktiğin adam ne bahtiyardır.] mısraını hatırlattı.

Babür Kabil’e doğru Hindü - Küş'un sert yamaçlarını inerken baskınlara karşı daima hazır bulunmak, sert bir ahali ve çetin bir arazide yürümek, bununla beraber esirleri ve sürüleri muhafaza etmek çok güç oluyordu. Yolu müdafaa eden düşman kuvvetlerini ezdi. Yolda Kunduzdan kaçan Moğol ve Türklerden de çok kuvvet almıştı.

İkinci teşrinde Kabil önüne geldiğinde kış yaklaşmıştı. Uzun sürecek bir muhasaraya başlamak mı? Yoksa kış ordugahına girmek mi? Lazım geleceğini beylerin büyükleriyle müzakere etti. Bu, onların candan hareketlerini temin için lüzum görülmüş bir tedbirdi. Ve derhal ileri gitmeğe karar verdi. Ve siyasal ve cenksel tedbirleri birlikte tatbik etmeğe başladı. Kabil ve havalisinin (1469) da büyük dedesi elinde olduğundan tutturarak memleketin meşru sahibi sıfatiyle Mukim Argun’dan isterken bir taraftan kalenin eteklerine karşı bütün ahalinin toplanıp heyecanla seyreylediği gürültülü ve parlak hareketlerle ordusunun çokluğunu ve silahça üstünlüğünü gösterdi. Ve neticede Mukim Argun mal ve ailesini alarak serbest çıkıp gitmek şartiyle şehri teslim etti. Bunu Babür ancak Timur’un neslinden olmak suretiyle ve kendi zeka ve cesaretinin tesiriyle kazanmıştı.

Kabil’in zaptı onu Hindü - Küş dağlarından Gazne’ye kadar (250) kilometrelik geniş bir memleketin sahibi kılmıştı. Halbuki henüz merhamete şayan bir halde kendi sığınağından ayrılışının dördüncü ayında bulunuyordu. Babür bu suretle kendi ocak ve talihini steplere bitişik sahalardan (950) kilometre uzağa Hint denizi mailesine getirmiş oluyordu.

Babür derhal hükümetini o devrin maruf ve müteamil esasına uygun olarak kurdu. Araziyi eski beyleriyle son harekette kendisiyle birlikte hareket etmiş olanlar arasında tevzi etti. Özbeklerin taarruzu önünde Semerkant, Hisar, Fergana vilayetlerinden kaçmış ve birlikte gelmiş olan ahaliye de yer, erzak, akça vererek yerleştirdi. Devlet kuruluşunun umumi tarz ve manzarası askeri bir mahiyet arzediyordu. Memleketin idaresini, adıl ve emniyetini tesise çalıştı. Fakir olan bu diyarda vergi, mamur ve zengin olan Kabil ve Gazne şehirlerinden başka taraflarda zorlukla alınabiliyordu. Bu yoksul memlekette vergi toplanmasında kalemden ziyade kılınç işliyordu. Fakat memleketin bu halini gören Babür ona acımış ve kendisini bu kadar iyi kabul eden bu memleketi sonraları hiç sıkmamıştı. Memleketin asıl değeri Hindistanın fethi için güzel bir hareket üssü olmasmdaydı. Nitekim Babür de bütün hazırlıklarını burada tedarik ve temin ederek Hindi fetih ve imparatorluğunu kurmuştu. Gerek bu muvaffakiyete uyuşundan ve gerekse çok sevdiği güzel bahçelerinden dolayı da aylarca uzakta olmasına rağmen türbesini de gene Kabil yanında seçmiş bulunuyordu. Kabil İran yaylasının Hint ovalarına doğru bir taraşa şeklinde gittikçe alçalan şark ucuna yakındır. Memleket kendisi bile sert, uzun ve hareketi güçleştiren dar boğazlarla kapanmış bir kale halinde görülebilir. Arkasında senenin beş ayında karla kapalı dağlar vardır. Şehir 1760 rakımında olup cenubi Irak’ın bulunduğu arz dairesindedir. O, (45) derece sıcak ve (18) derece soğukla Semerkandı andırırsa da sıcak son baharları çok latiftir. Hava, kuru, temiz ve berrak olup kar ve yağmur senede ancak mart ayında yağar.

Babür; tepeler üzerinde taze yeşillikleri, akar suları, ağaçlık ve meyvalıkları bazı mes’ut köylerde çıkan kuzu sürülerini, Hindu-Küş’un azametli yamaçlarını seyretmeğe doyamazdı. Bu vadi Hint ve Iran arasında mecburi bir durak yeri olup orada Herat, Isfahan, Tebriz, Bağdat’tan meşhur (Hurmuz) boğazından Delhi’den, Golkond’dan, Bengale’den ve Semer kant, Buhara, Fergana, Kaşgar, hatta Çin’den karvanlar karşılaşırdı.

Babürün kurduğu hükümet bugünkü Afganistanın şimal ve dağlık kısmındaydı. içinde hemen on bir lisan konuşulan bir Babil kulesi halindeydi. Memleket hernekadar küçük ve yoksul ise de şimdiye kadar Hinde giren fatihlerin geçtiği güzergah ve kapı bu olduğundan ehemmiyetli idi. Zannediliyor ki, Babür Kabil’e yerleşir yerleşmez kader onun dehasını zengin Hint ve Ganj ovalarına teveccüh ettirdi. Her şey onu buna sürmüşe benziyor, coğrafya kadar tarihte onu itiyordu. Methal ve yol onun elinde idi. O atası Timur’un hukukunu hamildi, o bin seneden ve hatta öncüler de sayılarak on beş asırdan beri bu memleketin sahibi bulunan Türk ırkındandı. Hayır; hakikatte o taşı oynamazdan evvel çok düşündü. Bu onun için gidilmemiş bir yoldu ve sonra kendi arzusu hilafına Hint kıt’alarının imparatoru oldu. O; kendi mensupları arasında parlamak, kendi hanedanı prenslerine kumanda etmek Semerkant ve Herat’ta kendi hanedanının payitahtında hükümran olmak iştiyakında idi. Onun kalbi alıştığı adet ve manzaralara çocukluğundaki eşhas ve eşyaya bağlıydı. Onun ruhunu onun kendi dilini konuşan ilim ve zevk sahiplerinin sosyetesinde, şen şair ve artistler arasında tutuyordu. Vücudunun sıhhat ve neşesi için ona kışın şiddetli soğuğu, yazın fazla sıcaklığı ilkbaharın serinliği ve güzel tatlı havası, çayırlar, dağların akar suları, bahçelerin gölgelikleri, meyvaları lazımdı. Yabancı Hint ona bir menfa ve müstemleke gibi geldi. Bununla beraber Kabil’e yerleşir yerleşmez Hinde birinci seferini yaptı. Fakat bunu yaparken istikbal için henüz bir tasavvuru yoktu. O bu teşebbüsünde bilhassa bu havaliyi tanımak ve bir de para kadar kumaş, zahire tedarik ederek kendi menfaatlerini takip için etrafında birikmiş olan taraftarlarının acil ihtiyaçlarını tatmin etmek istemişti.

Babürün türbesi Çardih mevkiinde kain, ve Bagıt-Babür denilen bahçe dahilinde ve bu semtte geniş ve haşmetli bir manzaraya malik olan yerde ve Kabil nehrinin membaı olan çeşmesi yanındadır.

Dönüşünde bir başka yoldan hareket edilerek istifadenin büyüklüğü gösterildi.

(1505) İkinci kanununda o seferber ordusu ile Pişaver’e hareket etti. Dağlar aşıldıktan sonra görülen yeni bir alem onu hayretler içinde bıraktı. Burada İran ve Anadolu yaylalarında ve Avrupanın bazı taraflarında bulunan mutedil ve kuru hava birdenbire rutubetli ve çok sıcak bir hava haline geldi. (50) kilometre uzunluğundaki dar koridor. Hayber boğazı, seferi Attak ovasına çıkardı. Babür nehri geçmek istediyse de onun nüfuzlu komutanı Bakı Caganiyani onu vaz geçirerek sağ sahil dağları boyunca cenuba doğru yürüttü. Çok ganimet elde edilmişti. Afganlar dehalet ve itaatlerini arzediyorlardı. Kayalar üzerinde mukavemet eden itaatsizlere karşı çok şiddet gösterildi. Dere Gazi’ye geldiğinde bir yarım dönüş yapılmış ve tekrar ovadan platoya çıkılmıştı. Yağmur ve su taşmaları hareketi ve iaşeyi çok güçleştirdi.

Babür Abi-İstade civarında semada alevler halinde tahavvül eden serabı seyrediyordu. Nihayet mayısta Kabil’e döndü. O (1800) kilometre dolaşmış bulunuyordu. Adamları ganaimden memnun değildi. Bir kısmı kendisinden ayrıldı. Bir kısmı Hindu-Küş şimalindeki Şeybani’ya karşı isyan eden Bedehşan’a gidecek olan Nasır Mirza’ya katıldı. Bu çok iyi bir tasfiye olmuştu. Bedehşan’a gidenler de Şeybani’den Bedehşan’ı kurtarmışlardı.

Bu sefer, her ne kadar iyi netice vermese de uzaklarda bir ismi tanıttırdı. Ve henüz belli olmıyan bir yarini duyurdu. Bunu takip eden aylarda da Babür çok kısa cevelanlar yaptı.

Bunlar hatta kış içinde ve kaim kar tabakaları arasında yapılıyordu. Bunda patikalar kayboluyor eyere kadar kara gömülüyordu. Maksat güzergah üzerindeki aşiretleri ezip itaat altına alarak gelecekte vukubulacak hareketi hazırlamaktı.

Kunduz’da hükümdar olan kardeşi Hüsrev şahı bırakarak Babür’ün emri altına girmiş olan Bakı Caganiyani yaşlı bir adamdı. Genç gördüğü Babürü eline alacağım sanmıştı. Babürün ordusuna katılmış olan ve sayısı çok bulunan Moğollar üzerinde de nüfuzu olduğundan Babür’e karşı da gururlu bir tavır takınmıştı. Sadık değildi. Ancak kendi menfaatini gözetirdi. Babür orduda inzibatı muhafaza için onu başvekil yerinde ve

Pişaver vadisinde Sint nehirini Attak, pencapte Nilab ve Sint vadisine yaklaştığı sırada Sint nehri diyorlar.

rolünde bulundurarak gururunu okşamakta idi. Yapmak istediği son bir fesat üzerine mevkiinden çıkarıldı.

Bu fesattan sonra da Cihangir Mirzanın yeni bir isyan teşebbüsü haber alındı. Fakat Babürün vaktinde alınmış tedbirleri bunu da kan dökülmeden bastırdı. Şeybani han on ay muhasara ile Hiveyi aldıktan sonra artık Belhe gelmiş ve Heratı korkutmağa başlamıştı. Padişah makamında olan Hüseyin Baykara çok kuvvetli bulunan bu düşmana karşı müdafaa için Timur neslinden olan bütün hanları, kendi hidivlerini; oğullarını; yardıma çağırmıştı.

Babür “herkesin ayakla gittiği bu sefere ben başımla giderim„ diyerek umumi düşman olduğu kadar kendi felaketlerinin de müsebbibi bulunan Şeybani ile dövüşmeğe can atıyordu. Mayısta Hüseyin Baykara öldü. Artık İrandan Timur saltanatının en son kısımları da gaip edilmiş oluyordu. Zaten daha evvel şimali şarkiden Türkmenler, garbi şimaliden Akkoyunlular birçok yerleri zaptetmişlerdi. Hüseyin Baykaranın yerine oğulları Bediuzzaman ve Muzaffer Mirzalar hükümetin başına geçtilerse de Çelebi mizaç olup ordu işleriyle pek alakalı olmadılar. Belhe yardım edilemediğinden düştü. Müttehit ordunun beri tarafta aylarca hareketsiz beklemesi yüzünden Şeybani han serbest, serbest çekilip gitti. Müttehit ordu artık kış ordugahına girmişti. İlkbahara kadar beklenecekti.

Fakat henüz tamamiyle ısınmamış olan Afganistandan aylarca mesafelerde ve çok zaman ayrı bulunmak Babürü çok düşündürmekteydi. Bununla beraber büyük Mirzaların ısrarı üzerine geri dönmedi. Ve kışın Heratın bedialarını, abidelerini temaşaya başladı. Babür hergün bir Mirza veya büyük Beyin ziyafetinde bulunuyor, en latif nağme ve musikiyi dinliyordu. Onun en büyük itinası Molla Cami şöhreti altında tanılmış olan şair Nurettin Abdurrahmanın türbesini ziyaret oldu.

Babür onu “methe muhtaç olmaktan çok yüksek ve bütün şairlerin en büyüğü„ diyerek anmaktadır. Zaten farisi edebiyatı Timur ve onun ardılları zamanında olduğu kadar hiçbir devirde parlamamıştı. Bir buçuk asır içinde (188) büyük muharrir ve en az olarak birinci dereceden (12) şair yetişmişti.

Kış geçti. (1509) yılının ilkbaharında Babürün ordusundaki Moğollar Argunlarla birlikte olarak Abdürrezakın emrinde bir isyan çıkardılar. İsyan edenler ayrılınca Babürün yanında ancak sadık (500) kişi kalabildi. Mücadele çok şiddetli oldu. Bu sıralarda bu gibi hallerde milliyet, ırk, din, İçtimai sınıf, hemşehrilik ayni kabileden bulunuş hiçbir işe yaramaz. Ancak şahsiyet kaim olup ve aileler arasındaki münasebet biribiriyle birleşmeğe yaradığı gibi biribirinden şiddetle ayrılmağa da sebep olurdu. Şahsi cesareti ve kılıç kullanmaktaki mehareti sayesinde galebe Babür tarafında kaldı. Ve Abdürrezaktan başka bütün asileri affile sevindirdi.

On üçüncü asırda Erdebil kasabasında Safi-ud-din isminde bir şeyh zuhûr etti. Bu zat yedinci batında İmamı Aliye mensup olduğunu iddia ediyordu. Tarikati her tarafa yayıldı. Dördüncü evladı zamanında şeyhin emriyle harekete hazır on bin silahlı müridi mevcuttu. Ve bu zat Akkoyunluların en kudretli hükümdarı ve garbi İranla Elcezire ve Irakın sahibi bulunan Uzun Haşanın hemşiresini aldı. Bunun oğlu Haydar Uzun Haşanın kızı ve Trabzon İmparatoru Jan Komnenin torunu ile evlenmişti. Uzun Haşan Haydarın vefatında bu tehlikeli aileyi öldürttü. Henüz bir yaşında olduğundan Gilan ormanlarında gizli yaşatılmış olan İsmail (1500) senesi on üç yaşında harekete geçti. Ve yedi arkadaşiyle işe başladı. Ecdadının taraftarları ve kendi kuvvetini vücude getiren yedi Türk aşiretini topladı. Şirvan şahını öldürerek Bakûyu aldı. Türkmenleri ezerek Tebrizi zaptetti. Ve taç giyerek şah oldu. Ve yedi yıl içinde Akkoyunluların son mukavemetini de kırdı. Ve Şirazi aldı ve İran içinde biribiriyle çarpışan yedi küçük hükümeti zaptetti. Bağdadı da aldı. (21) yaşında (1,300,000) kilometre murabbaı genişliğinde bir memleketin hükümdarı olmuştu. Venedik Seyyahı Katerino Zeno Anjiyolello, onun latif çehresiyle kahraman tavrını canlı surette tasvir eylediği gibi askerlerinin kendisine tapındığını bildirmişti. Şah İsmailin hudutları şarka Özbeklerin hududuna da ulaştı. Ve bazı hadiseler de işi muharebeye getirdi. Şeybani han

(1509) Kazak konfederasyonuna karşı bir muvaffakiyet kazanamadı.

(1510) süvarileri Hilment boyundaki Hezarelerle muharebede ezilmiş ve tekrar tanzim için geri çekilmiş olduğu sırada idi ki, Merv civarında bunları bastıran Şah İsmail düşmanını tamamiyle ezdi. Ve Şeybaninin başını kestirdi. Parçalanan vücudü mücavir beylere ihtar için dağıtıldı. Başı Istanbula ikinci Beyazıda gönderilmiş ve kafatası altınla işlenerek kendisi için kadeh haline konulmuştu. Herata giren Şah İsmail Heratın ulema ve eşrafına en şiddetli hareketleri reva gördü. Orada cebren ve kahren şiiliği yaydırdı. Şimdi Fırattan Kandahara ve Kafkastan Hint Okyanosuna kadar uzıyan ve hükümdarı Şah İsmail bulunan memleket 2,800,000 kilometreyi bulmuş bu genişlik sekiz buçuk asır evvelki Sasani hükümetinin vüs’atini geçmişti. Bu yeni siyasi kuruluşta vatan, ırk, dil, mefhumları yoktu. Burada görünen bir millet için temel dini bir kısmın muvaffakiyeti olan şiilikti. Büyük eyaletler türkçe veya arapça konuşuyordu. Safevi sarayında türkçe konuşulur, kudretlerinin temeli ise Türk kabileleri idi. İranilerin Osmanlı ve Özbek Türkleri için şiddetli bir kin beslemelerinin sebebi münhasıran dini idi. Kurulan Yeni İran Şahlığı ve onun ruhu ve temeli olan şiilik ve hatta şiiliğin çekip getirdiği müthiş Osmanlı taarruzu; yalnız Babürün hareket etmekte olduğu memleketlerde vukua gelen hadiseleri değiştirmekle kalmadı, gene bu kudretli avamil Babürün talih ve mukadderatı üzerine de hakim ve makûs bir amil oldu.

Kaynakça
Kitap: TİMURLULAR ZAMANINDA HİNDİSTAN TÜRK İMPARATORLUĞU
Yazar: HALİS BIYIKTAY
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Babür İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir