Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Hu-Yen-Ti Yabgu (M. Ö. 85-68)

Burada Asya Hun İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Hu-Yen-Ti Yabgu (M. Ö. 85-68)

Mesajgönderen TurkmenCopur » 26 Ara 2010, 18:44

Hu-Yen-Ti Yabgu (M. Ö. 85-68)

Hunlar'da Yabgunun ölümünü uzun süre gizleyebilmek mümkün değildi. Ama vasiyeti değiştirmek, ileri gelen ekibin elinde! Nitekim, yabgu adına yalan söyleyerek Batı Prensinin geçmesi gereken taht'a Doğu Prensi'nin genç oğlu Hu-yen-ti'yi getirdiler. Sancılı bir yola girilmişti. Taht'a aday dört prensten biri hileyle seçilmiş, seçicilerin parmaklarında oynatabileceklerine inandıkları, genç ve tecrübesiz biriydi. Kabile reisleri bu seçimi uygun bulmamışlar, çocukta aranan vasıfların olmadığına inanıyorlar, fakat geleneklere bağlılık, "Yabgunun mensup olduğu boya itaat etme ve ona saygı gösterme" alışkanlığı itirazlarına mani oluyordu.

Yabgu seçilen prensin, bilhassa yaşının küçüklüğü devleti yönetmeye engeldi. Ama ne gam, bu işe meraklı olan annesi ve Çin'den gelip Hunlar arasında kalan eski Hunlu Wei-Liu idareyi ellerine aldılar. Gidişatın iç açıcı olduğunu söylemek mümkün değildi. Kendilerini tahta layık gören prenslerden ikisininde sıtkı sıyrılmış, mevcut duruma tabi olmayı kesinlikle istemiyorlardı. Zira, kellelerinini uçurulması ihtimali de uzak değildi. Önlerinde, ömürlerini devam ettirebilecekleri bir yol vardı ve bu yol Çin'e gidiyordu. Kaçmak, arzu etmek kadar basit olmadığı için hileye başvurdular. Çungarya'nın güneyinde Wu-sunlar'a komşu olan Hü-chui kabilesi prensine bel bağlayıp, onun yardımıyla Çin'e kaçma imkanı bulacaklardı. Her iki prens gizlice adı geçen kabilenin prensine gittiler. İstedikleri şu: Wu-sunlar Hunlarla savaşmaya kışkırtılsın; ortalık karışsın, toz duman arasında, iki prens taraftarlarını da alarak, aradan savaşsınlar!

Milli birlik ağır yara almış, en yüksek payed bir çok insanın gözünde devletin bekası diye bir şey kalmamış, ama böyle olmayanlar da vardı. Ma'mafih Hü-chui prensi bunun bir ihanet olacağı düşüncesindeydi ve alet olmak niyetinde değildi. Aldığı teklifi Hakana duyuran prens Doğu ve Batı prenslerinin planım suya düşürdü.

Huzursuzluk bulaşıcıydı. Prenslerin Çin'e kaçamayışları, başka insanların da böyle bir teşebbüse geçmelerine mani olabilmişse de karışıklık hat safhadaydı. Yabgu küçük, dertler büyük, idareyi ederinde tutanlar dertlere derman olmaktan uzak. Yalan tarihe kadar yabancı bir çok kavimlerden alınan esirler bile Hun diyarında mutlu oluyor, serbest bırakılsalar dahi memleketlerine gitmek istemiyorlardı. Şimdi ise Hunlu fertler şaşkın durumdalar. İçtimai-sosyal-dertler azmakta, sevgisizlik büyümekte, çınarın özü çürümekte...

Bu karamsarlığın sonu karanlık. Ama biz şöyle, az biraz, filmi geriye saracağız: Baştan beri gördüğümüz, Hunlu demek savaşçı demekti. Savaşta, hayatın olmazsa olmazı. Bunun sebepleri bir çok kez vurgulanmıştı. Çok güçlü durumda iken, ihtiyaç duyulan gıda maddeleri vs. Çinden hediye adıyla haraç olarak geliyordu. Bazen da sınır kasabalarına yapılan akınlarla bu ihtiyaçlar temin edilirdi. Ziraatçılık küçümsenirdi Hunlular tarafından, ama gıda ihtiyacı da zaruri idi. Bunu kendileri yapmak istemediklerinden ekip biçme işine girdilersede, kölelerini kullanıyorlardı. Ve, Çinden mülteci olarak çok sayıda insan geliyordu. "Bunlar, esir düşen ve Hunlar'la birlikte kalan Çinli subaylarla askerleri; onların ülkelerinde perişan duruma düştükleri için sınır ötesine geçen aileleri; sınır boylarında yaşayan ve Hunlar'da hayatin daha kolay olduğu düşüncesiyle Çin'den kaçan erkek ve kadın köleler ile özgürlüğü ve can güvenliğini kuzey steplerinde bulan haydutlar, hırsızlar ve diğer suçlulardı. Bundan başka, Hun İmparatorluğu zamanında 119 yılında hakimiyet altına alınan; "İnsanların sürülerini, mallarım, kadın ve çocuklarım ellerinden alıp, zulmetmeyi kendisine adet edinmiş Çinli memur ve cerrahların zulmünden illAllah diyerek komşu ülkelerden kaçıp gelenler de vardı."

Çin'in kuralları. Vatan haini ilan edilmek için bir savaşta başarılı olmamak yeterdi. Kolayca idam cezası verilen bir ülkenin vatandaşları, fırsat bulunca komşu ülkeye sığınmaktan kaçınmıyordu. Şöyle böyle yollardan Hunlar'a sığman, tabi olan bilemediğimiz miktarda insan bulunmaktaydı. Hepsinden bilgi-beceri ve mevkisine göre yararlanılıyordu. Faydalı oldukları kesindi, ama işin bir diğer cephesi daha vardı ve fakat bunu Hunlular fark edemiyorlardı.

Hangi sebeple olursa olsun Hunlara sığınmış olanlardan bazıları ahlaki zaafa müptela, bazıları da hala içlerinde vatan sevgisi taşıyor ve bunlar her fırsatta gölgesinde barındıkları, içine sığındıkları çadırların direklerini çelmeliyorlardı. Hunlar henüz, geniş bozkırın bahşettiği gönül zenginliği ile, safiyetlerini bozmamışlar, aleyhlerine cereyan eden gelişmeleri göremiyorlardı. Aradan geçen seneler, etkileme sistemiyle Hunlardan bazılarım değiştirdi. Çinliler gibi düşünüp, davranan insanlar, daha doğrusu özünü yitiren insanlar türedi. Bir-iki nesil değişimiyle Çinliler amaçlarına ulaştılar. Anlatmaya çalıştığımız prensler kavgasının temeli derinlerde. Ölen Yabgu'nun değiştirilen vasiyeti, uygun olmayan prensin tahta çıkarılışı, yanlışlığı hazmedemeyen prenslerin isyankarlığı, bir çok kişinin kellesinin uçurulması sadece Hunluların hatalarının sonucu olan işler değil, işin için de Çin asıllılar var. Yabgunun annesi bir Çinli prenses idi ve Çin'de eğitilmiş olan Wei-Liu onun en yakınıydı. Aslen Hunlu olduğu, bu yüzden, elçi olarak geldiği ana vatanında kaldığı, hatta çok faydalı hizmetlerde bulunduğu bilinen Wei-Liu'da, sonradan Çin kültürü ağırlığını hissettirmeye başladı, bu da Hunlular için zararlıydı.

Wei-Liu/dan Tavsiyeler

Taht'ta çocuk yaşta bir Yabgu, onun adına ülkeyi yöneten bir Çin asidi anne, bu anneye yardıma olan Çinden gelme Hunlu vezir ve memnuniyetsiz geniş kitleler. Çin de münasebetlerin nasıl yürüdüğünü bilmiyoruz, genç Han'ın Ta-Tum-Fu vilayetine asker gönderdiği bundan bazı yararlar sağladığı" söylenmekte, bununda yeni bir tehlike doğuracağı vurgulanmaktadır. Hunların kardeş kavgalarıyla çalkalandığı Çinliler için sır değildi Her zaman diş bileyen bir düşman olarak, böyle bir havada Hunlar'a saldırmak Çin'e kar getirebilirdi.

Wei-Liu zeki adamdı. Yabgunun annesi tarafından üstün insan muamelesi görmek onu kurtarmıyor; çünkü her ikisi de Hunluların deri gelenleri tarafından sevilmiyordu. İtibarlar sıfırlanmıştı. Wei-Liu kendisini boşlukta bırakmaya rıza gösterecek adam mı? Sırtını dayayacağı bir dağ lazımdı, bunu bulduğunu zannetti; belki dağ değildi bulduğu, ama yine de yaslanılabilir.

Yabgu'ya dedi ki:

Durumumuz zayıfladı. Yarın bir Çin saldırısı olursa başa çıkmamız zor. Hiç olmazsa kuyular açtırıp, erzak ve zahirelerimizi orada saklayalım. Bunların yanı sıra kaleler yapalım ve muhafızlar olarak Tsinlerden yararlanalım! Tsinler bir kaç nesil önce Hun memleketine gelip, soyunu-nesebini korumuş Çinliler idi.

Wei-Liu'nun tavsiyesi istikametinde harekete geçilip, ormanlardan ağaçlar eksilmeye başlandı. Hunlar'ın aksakalları, yaşlanmış boy prensleri yapılmakta olan işin sakıncalarını anlatarak Yabgu'yu bu proje'den vazgeçirdiler. Onların itiraz noktası şöyleydi. Şayet Çinliler buraları zaptedecek olurlarsa, iaşe sıkıntısına düşmeyecekler, hazır kendileri için stoklanmış zahire'nin üstüne konacaklar. Öte yandan, Hunlarla kale savunmasının münasebeti yok; hiç alışık olmadıkları bir usul ve bu yönden kaleler kurmakta mahzurludur. Yabgu mecburen ikna oldu, Wei-Liu'nun gayreti boşa gitti. Onun gerçek amacım herkes gönlüne göre yorumlayabilir; Çin adına adım attığı biraz abartılı olur, ama bunu da yapan var. Sanılıyor ki, içini korku bürümüştü. Kuvvetli bir Çin saldırısı, sallanmakta olan Hun duvarım yerle bir edebilir. Erzak stoku ve kale kurulması teklifi itibarsız addedilince başka bir şey düşündü ve Hakana bunu söyledi. "Çin de barış yapılsın; şayet eski savaş esirleri serbest bırakılır, memleketine gitmek isteyenlere yol verilirse, bu imparatorun hoşuna gider, dolayısıyla barış anlaşması zor olmaz" "Ama Hun prensleri Wei-Liu'ya inanmadıkları ve böyle bir şeye razı olmadıkları için, bu plan uygulanamadı. Wei - Liu 80 yılında ölünce, yönetim yaşlı Hunlar grubunun eline geçti ve Çin'le yeni bir savaş başladı."

Bu Gidiş Nereye?

Esasen, her şey ayan beyan ortada. Kaya, bütünlüğünü muhafaza yeteneğini yitirdi; azar azar parçalar kopacak, cesarete bağlı olarak güç erimesi yaşanacak.
Genç Yabgu milletim yönetebilecek hiçbir vasfa haiz değildi. Etrafım kuşatan çember ona insiyatif vermemiş, her ne yapıldı ise Wei-Liu, yabgunun Çinli annesi ve bunlara yakın bazı danışmanlar tarafından yapılmıştı. Bu grup savaştan kaçıyor, Çin de dostane yaşamaya can atıyordu. Wei-Liu'nun 80 yılında öldüğü bildirilirken, ondan daha mühim rol oynayan Yabgunun annesinden söz edilmiyor. Kimbilir belki o da öldü, yahut hiç hükmü kalmadı.

Çin ile savaş karan alanlar iktidara hakim olan yaşlı prensler grubu idi. Fakat bu arada doğu da Wu-huanlar, batıda ise Wu-sunlar ve Soğdiyanalılar Hun hakimiyetinden çıkmışlardı.

Yeni Bir Savaş

Çin pek iyi durumda değildi. Bundan önce yaptığı savaşlarda gerek maddi, gerek insani yönden çok büyük kayıplara uğramıştı. Hunların saldıracağı sınır boylarıydı ve buraların korunması Çinlilerde değil, imparator tarafından yerleştirilen Ch'iang, Wu-huan ve Hunlu sığınmacılar da idi. Doğrusunu söylemek icab ederse bu kavimler Çinlilerden daha iyi savaşıyorlardı. Bu yüzden de imparatorun yaptığı iş akıllıcaydı.

Yabgu Huyen-ti beş seneyi doldurmuş, çocukluktan çıkmıştı. Casuslar vasıtasıyla Çin'in hudutlardaki durumunu öğrendi; aldığı rapor olumlu. Karşı tarafta casus kutlanıyordu ve bu işin piri sayılırdı. Hunların dört kola ayrılan 20 bin kişilik ordusu, 9 bin ölü ve esir bırakarak geri döndü.

(M.Ö. 80. sene)

Yapılan hareketler bazen kördöğüşünü andırıyor. Hunlarda, kuvvetli zamanların disiplini kalmadı. Devlet yapısının özelliği de, bu yıllarda sahip olunan imkanların uyumsuzluğu bir felakete doğru sürüklenmeyi teşvik ediyordu. Şöyle: Devletin merkezinde Yabgunun sarsılmaz hakimiyeti vardı. Taşrada boylar, onların başlarında prensleri bulunur, topyekin bağlılık Yabguyadır. Boyların ve prenslerin sayısı çok artmış, savaşlarda ele geçirilen ganimetler, aynca hediye adıyla gelen haraçlar herkesi zenginliğe alıştırmıştı. Öyle bir noktaya gelinmişki, devlete bağlılığın ölçüsü sahip olunan maddi imkanlara göre ayarlanıyordu. Yabgu prensleri bolluğa farkedemez, prensler boy ailelerini rahata kavuşturamazsa, aşağıdan yukarıya doğru bağlılık ve güven duygusu zayıflıyor, devlet susuz topraklar gibi çatlamaya başlıyor. "Kırk katır mı kırk satır mı" imtihanı Hunların bu yıllan için gayet münasip düşer. Saldırıya geçilmese ganimete alışık insanlar sürüden ayrılacak, geçilse ne olacağı belli değil ve 80'de biraz da belli oldu; büyük kayıp verildi.

Çivi çiviyi söksün diye, 80'de verilen kayıpların telafisi için 79'da sınırlara alan tekrarlandı; bir kale kuşatıldı, netice yok. Bir sene sonra Çin sınırlarının ahvalini öğrenmeleri için casuslar gönderildi. Müspet haber gelince, saldın hazırlığına geçildi; ama bu seferde, "Hunların arasında yaşayan bazı Çinliler vakit geçirmeden durumu imparatora haber verdikleri için Çinliler kendilerim savunmaya hazırlandılar. "

Büyük ordularla değil üç-beş bin kişiyle kısa bir sefer düzenliyorlar, biraz dünyalık alıp dönecekler. Çin, haberli olup, hazırlıklı karşılayınca bu şansı Hunlar'a vermiyor. Kayıp kayıp üstüne geliyor, yenilgder öz güveni aşındırıyordu. Yine de iş iştir misali boş durulmadı.

Ordos'a 77'de bir alan düzenlediler; bu defa şansları açık gitti ama çalışan insan sayısı azdı; yani ganimet veya yağma için ne kadar çok adam giderse o kadar çok mal getirir; tabii, galibiyet şartıyla.
Hunlar devamlı güç kaybediyor; onlar zayıfladıkça, bağlı kabileler bağımsızlıklarını ilan ediyor, Çin, elinden geldiğince vaziyetten istifadeye çalışıyor. Yapılan ufak tefek akınlar, çin, sınır nöbetçileri tarafından verilen ateşle işaretler aracalığıyla asker topluyor, saldıranlardan daha kalabalık ordularla yetişip püskürtmeyi başarıyordu. Eski haşmetli savaşların yerini, tamamen vur kaç olayları aldı, bunun getirişi hiç mesabesindeydi.
Hunlara bağlı kabilelerden, yalnız Wu-sunlar sadakatlerini bir zaman için bozmadılar. Wu-huanlar, Mete Yabgu döneminde aldıkları darbenin acısını unutmamış, fırsat bekliyorlardı. Zamanın geldiğine inanmaya başladılar, ama yine de açıktan bir hücuma cesaret edemeyerek Hun'ların mezarlarına saldırdılar. Burası, ülkenin doğusunda, ölen Hun Hakanlarının gömüldüğü ve Hunlarca mukaddes saydan bir yerdi.

Bu yapılan terbiyesizlikti, hazmı zordu. Derhal atlarına adayan Hunlular, Wu-huanları sindirip, tekrar itaat altına aldılar. Çinliler, Hunlar lehine gelişen her olaydan müthiş rahatsızlık duyarlardı. Teşvikleri de yağmalattıkları Hunların mezarlarına sevinmişler, bilahare itaat altına girişlerine kızmıştılar. Öfkelerini almak için saldıran Çinliler Wu-huanları kılıçtan geçirdiler, ama tebaalık önlenemedi; bu da yaşlı Hunlar grubunun başarısı olarak kabul edildi.

Çinlilerle Hunlular Arasında Wu - Şunlar

Wu-sunlar Çin'e uzak Hun diyarına yalan bir yerde yaşarlar, önce imparator onların dostluğunu kazanmak için çırpındı, krallarına bir prenses gönderdi. Bunu haber alan Hun Hakanı da bir Hun kızı gönderince kral Çin prensesine itibar etmedi. Bu kızcağız çok acılar çekmiş, ağıtlar dizmiş, ağlaya ağlaya ölmüştü. Çinden ikinci prenses gönderilip, dostluğun önemi vurgulanmış, yeni gelin geldiği yere ısınmış, çocuklar doğurup dal budak salmış. M. ö. 108- 107 yıllarından, 72 yılına kadar geçen zamanda Hun kızından doğan çocuklar da Çin kızından doğanlarda yetişmişler, Wu-sunların ülkesinde, büyük orduların yapamayacağı derecede Çin propagandası yapılıyor, adeta küçük Çin'e dönen bir manzaraya şahit olunuyordu. Gerçi Hun kızı da doğurduğu çocuklarla, aynı şeyi Hunlu'luk adına yapmaya çalışıyor ya, bu alanda bir Hunlu'nun bir Çinli de boy ölçüşmesi ne mümkün!

M.Ö. 73 senesinde Çin tahtına Hsüon-ti çıkmıştı. Önceki imparatordan daha fazla savaş meraklısıydı. Wu-sunlar arasında huzursuzluk yaşanmaktaydı. Turfan Vadisinde küçük bir prenslik olan Ch'e-shih kervan yoluna hakimdi ve Hunlarla müttefik idi. Nihayet, Ch'e-shih halkı Hunlarla beraber Wu-sunlara saldırdılar, bunları mağlup ettiler. Aksu- Kuça ve havalisini istila edip, Türkistan yolunu Çintile-re kapadılar.

Az Kaldı Biteceklerdi

Wu-sunlar büyük bir devletle akraba olduklarım gerektiğinde onlardan yardım alabileceklerini unutmamışlardı. Uğradıkları yerdiği yalnız kendilerine değil Çin'e de vurulmuş darbe idi. Bir Çinli prenses de yeni evlenmiş olan Wu-sunların hakimi eşini yanına alarak imparatorluğun yolunu tuttu. Yeni ve enerjik imparator misafirlerini kabul etti, can kulağı ile dinledi ve Hunlara karşı müşterek harekette anlaştılar. Acilen savaş hazırlığına başlandı.

Esas savaş Çin de Hunlar arasında yapılacak olmakla beraber, Wu-sunlarda kar'a ortak olmayı düşünüyorlardı ve bunun için 50 bin askerle ortaya atılmaya söz verdiler.
Çin sessizce, acele de 160 bin kişilik hafif süvari ordusunu donattı. 72 senesinde, beş koldan sınır ötesine, Hun ülkesine doğru harekete geçtiler Hunları gafti avlamayı düşünüyorlardı; fakat o kadar basit değildi bu iş. Casuslar vasıtasıyla durumu öğrenen yabgu her zamanki gibi tedbir almıştı. Yani, bu büyük Çin ordusu de başa çıkmanın zor olduğu bilinirken, tuzağa düşmemek isteyen yabgu başka bir tarafa göç etti. Çin'in beş ayn noktadan Hun diyarına girişi, önemli bir kazanç sağlamadı. Onların bu kadar kalabalık ve teçhizatlı ordusunun yaptığından daha fazlasını, onlara, Hunların üç-dört bin askeri yapıyordu.

En namlı Çin generallerinden beşi 30 binerlik ordularıyla avare avare dolaştılar, ancak ikisi yüzlerce kilometre içerilere girip, biraz ganimet elde ettiler. "70 bin at, sığır ve koyun" alarak avundular. Çin de savaşla ilgili kuralların katılığı defalarca görülmüştü. Yapdan masrafın ve bir de Çin onurunun boşa gitmesi hazmedilemezdi. Generallerden ikisi, ancak 700'ü bulan Hunlu ölü sayısı de memleketine dönmeye utanıyor ve korkuyordu. "Bu yüzden, rakamlarla oynayarak seferi haddinden fazla başardı suçu" işlediler. Generaller mahkemeye verildiler, neticenin aleyhlerine tecelli edeceğinden şüpheleri yoktu. Bunun için "bunlarda intihar ederek hayatlarına son verdiler."

Ya Wu-sunlar? Büyük düşman eli boş dönerken yurduna, küçük taş baş yarmıştı. Eğer karşı cepheden bakarsak Wu-sunlar müthiş bir başarı elde etmişlerdi. Eski efendilerinden, ezilmişliklerinin acısını çıkarmak için çılgınlık derecesine varan hareketlere giriştiler. "Bati Lu-Li-prens'in otağını yerle bir ettiler; Yabgu'nun kaynatasını, gelinini, prenslerini ve binbaşılardan başka toplam 39 bin asker esir almışlar ve 700 bin de aç sığır ele geçirmişlerdi. Bu arada Hunlar, alelacele kaçarken, pek çok sığır ve özellikle hızlı yürüyüşe dayanamayarak yorgunluktan ölen koyunlarını kaybetmişlerdi."

Ölmek var dönmek yok. Hayvanlar telef edilmiş, insanlar esir verilmiş, cardı nüfus azalmış, toprak kayıpları ve tabilerin kopmaları ile nüfuz da kalmamışta. Son ağır zayiata verdirenler ağız cezayı hak etmiştiler. Eldeki imkanlar nispetinde toparlanıp 72/71 kışında Wu-sunlara saldırdılar. Eli ayağı tutanlar tabanları yağlayınca Hunlu kılıç ve oklarının hedefinde yaşlılar, çocuklar ve kadınlar kalmış talar ve bunlar can verdiler.

Bu savaşın-saldırının intikam alma amacıyla yapıldığı, hiçbir canlıya açınmadığından belli. Ne de olsa içleri rahatlamışta. Fakat, yurtlarına dönerken öyle bir kışa yakalandılar ki, hem atlan hem kendileri yoğun kara dondurucu ayaza göğüs geremediler. Hayvanlar ot bulamadığı için açlıktan kırıldı, süvariler soğuktan korunamayıp öldüler. "Neredeyse ordunun tamamı telef olacakta."

Hunlu olmak cesur, atak, hiçbir şeyden yılmayan, devamlı rakiplerini yıldıran demekti. Şimdi bir kötürümler topluluğu manzarası arz ediyor. İçinde bulunulan zaaf, zayıf düşmanların dahi cesaretini kırbaçlıyordu. Pir anaların durumuna düştüler. Vaktiyle emirlerini dinlettikleri Wu-sunlar, Wu-huanlar ve Tin-Lingler fırsatı kaçırmamak için, hep birden hücuma geçip, "çocuğa, kadına bakmadan bütün Hunları öldürüyorlardı."

Bu, son vurgunlarda Hunlar nüfuslarının üçte birini kaybettiler.
İçini kurt kemirmiş, özü çürümüş ulu ağaçlar gibi ayakta zor duruyorlardı. Bağlı kabileler sadece düşman olarak karşılarına çıkıyorlar, asli unsur kendini müdafaadan aciz, tekme yiyip duruyor. Öyle hale geldiler ki Çin'in 160 binlik ordularının yapamadığım üç bin kişilik süvari birliği yaptı. Bozkıra dalan bu küçük birlik Hunları, sürüleriyle beraber toplayıp götürdü.

(Sene 70)

Çin'de Hava


Hunlar kendi derdine düşmüş, kardeş kardeşin boğazım boğmaya çabalıyor. Düşmanla savaşa ne takat var ne arzu. Ya Çin? Senelerdir o kadar masraflı ordular hazırlamış, maddi açıdan o kadar bunalmışlardı ki, kesin zaruret olmadıkça küçük bir orduyu cepheye sürmek istemiyorlardı. İki devlet arasında kendiliğinden süregelen barış, tarafların halsizliği yüzünden belki de devam edip gidecektir, ama garantisi yok. Gerçi anlaşmaların da kıymeti harbiyesi bir taraf kendine gelene kadar ya, olsun, yine de belirsizlikten iyidir.

Yabgu Hu-lü-kuan-ku büyük bir toplantı düzenleyip, burada Çin de kalıcı barış yapmak istediğini açıkladı. Maaş vermemek için askerlerini terhis eden imparator bu teklife çok sevinecekti; bunu, Yabgu biliyordu; çünkü casusları vasıtasıyla, Çin'in ne kadar maddi bunalımda olduğunu öğrenmişti.

Kızının kovulmasından ötürü Yabgu'ya kin besleyen "önemli Hun büyüğü" dediğimiz, Doğu Ulu Chü-ch'üsü Hunlu'luk şuurunu bir tarafa atıp, kendi boyu'nun gayretini güdüyordu. Bu asırların özel hastalığı budur. Kabilecilik durağında demirlenmiş beyinler milliyetçilik büyük meydanından bîhaberdiler. Bilhassa Hunlar için böyle değil, bu umumî duygu ve davranış biçimidir. Her millette farklı sebeplerle tezahür edebilir ama esas değişmemekte...

Bir av partisi düzenleyen Doğu Ulu Chü ch'üsü yanma bir prensi de alıp, 20 bin kişiyle yola çıktı. Muhtemelen anlaşmalı olarak, üç adı Çin sınırını geçip, hakiki niyetin av değil bir saldırı olduğunu bildirdiler. Belki de başka biçimde gerçekleşen bu olay barış arzusunu suya düşürdü.

Hunlar tarafından savaş istendiği fikrine kapılan Çin karşı saldırıya geçerek, hiçbir ziyana uğramadan Hunları püskürttü.
Yeni yabgunun şansı yaver gitmiyordu. Daha ilk senesinin başında barış teşebbüsünde, kendi adamlarının oyununa geldi. Müzmin dertlerden birincisi Hun boylan arasında çekişmeler, biri de kıtlıktır; 68 senesinde bunlar yarış halindeler. Yabgu'ya bağlı esas kütle de bazı kabileler arasında süre gelen anlaşmazlık sonucu Çin'e sığınmalar yaşandı.

Ezeli düşman Çin'in, Hunlardan yana huzursuzluk duymasına sebep kalmadı. Onlar kendi kendilerini imha etmede düşman silahını aratmıyorlardı. Esasen, şunu da görmek lazım: Hunlar da ki kardeş kavgasının kaşağısı Çinlilerdi. Şaraplarıyla, ipekleriyle, casuslarıyla ve hele de kızlarıyla nifak tohumunu atmışlar, istedikleri manzara teşekkül edince de, karşıdan, ellerini ovuşturarak seyrediyorlardı.

Bu karmaşık günlerin bir yabana yazar tarafından anlatılışına bakın:

"... Uzakta, toz bulutları içinde bir birliğin yaklaştığı görüldüğünde, gelenin düşman mı, dost mu olduğunu bilen yoktu. Bazen, işi tesadüfe bırakan bir birlik, keçe çadırlar içinde oturanların ne taraftan olduğunu sormadan saldırıyordu. Düşmana yöneldiğinde, o ırkın baş edilmez gücü, kendi soydaşlarına döndüğünde, zayıflığı olan savaşma ve imha etme hasletleri her zamankinden fazla ortaya çıkmıştı."

Sağdan-soldan, önden-arkadan saldıran saldırana. Çin'in, zahmete girmesine gerek duyulmadan istediği oluyordu. Önceden dost olan ve tabi bulunan kavimler, kardeşler, akrabalar, dostlardan beter idiler. Bunlar, Çin de aralarında yaşanan olayların sonucu Hunlara hücuma mecbur bırakılıyordu. Ting-lingler 63'de saldırıya geçtiler. "Hunlardan bir çok esir aldılar. Pek çok ganimetler de elde ettiler."

Hunlar, daha çok hayatta kalabilmenin mücadelesine sürüklenmişler, bunda da fazla başardı olamıyorlardı. Tabi olan basit kavimler bile girdikleri Hun topraklarını tarumar edebiliyordu.

Yine de durmak yok, zira boğaz yemek istiyor. İhtiyaç duyulan her şeyin menbaı Çin idi, bunun için Yabgu 62'de saldırmaya hazırlandı. Zamanımızda en amansız hastalıkların aşısı bulunduğu halde hainliğin aşısı bulunamamıştır, o zamanlar daha kötüydü. Yabgu'nun niyeti marifetli bir hain tarafından imparator'a sızdırıldı. Hun ordusu, kendisinden daha kuvvetti Çin ordusu tarafından karşılandı. Ümitsiz bir savaşa girmeyip, geri döndüler. "Yabgu'nun barış anlaşması teklifine de Çin imparatorundan her hangi bir cevap gelmedi."Ümitleri, güveni, gücü, hevesi tükenen Yabgu 60 senesinde öldü.

Kaynakça
Kitap: TANRININ ASKERLERİ
Yazar: NAZIM TEKTAŞ
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Asya Hun İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir