Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Abbasilerin Dağılması ve Parçalanması ve Tolunoğulları

Burada Tolunoğulları Devleti hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Abbasilerin Dağılması ve Parçalanması ve Tolunoğulları

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 19:20

ABBASİLER HİLAFETİNİN DAĞILMASI VE PARÇALANMASI VE TOLUNOĞULLARI

9. yüzyılın ortalarında Abbasiler hilafetinin dağılması ile bir çok bağımsız ve yarı bağımsız devletler kurulmaya başlar. Bu devletlerden birisi olan Tolunoğulları Devleti'nin genel tarihini araştırırken Abbasiler hilafetinin dağılmasını ve parçalanmasını belirleyen tarihi olayların öğrenilmesi zarureti kendiliğinden ortaya çıkar. Bundan dolayıdır ki, Abbasiler hilafetinin zayıflaması ve dağılmasına ait özel bir bölüm ayrılması kaçınılmazdır.

Öncelikle belirtmek gerekir ki, bu saha şimdiye kadar çok yönlü öğrenilip araştırılmamıştır. Bunun açıklanması ise küçük bir bölümde mümkün değildir. Bundan dolayıdır ki, burada ancak doktora tezinin amacına uygun genel ve esas konulara değinilmesi düşünülmüştür.

Bilindiği gibi, bu sahada yapılan araştırmaların mükemmel olmaması ve aynı zamanda az oluşu genel sonuçlara varılmasında büyük zorluklara sebep olmaktadır.
Diğer bir taraftan ise, Abbasiler hilafetinin zayıflamasını, dağılmasını ve parçalanmasını tarihçiler çeşitli biçimlerde, çeşitli sebeplerle izah ediyorlar. Bu da meselenin çözümünde karışıklıklara sebep olmaktadır.
Tarihçi ve araştırmacıları bu meseleye bakışlarında aşağıdaki gruplara ayırabiliriz (Elbette, bu kesin değildir; bu sistemi değiştirmek, başka şekilde düzenlemek de mümkündür.

Burada yazarlar hilafetin dağılma sürecinde hangi sebebleri daha esas saydıklarına göre gruplandırılmıştır):

1) Türklerin hilafetde siyasi hakimiyetleri kendi nüfuzları altına almalarını en önemli sebep olarak gösterenler;
Arap dilinde yazan ortaçağ tarihçilerinin çoğunluğu, aynı zamanda Yakubi, Taberi, Mes'udi, Megrizi, Bin el-Esir ve diğerleri bu sebebi esas almıştırlar.

Birçok çağdaş Arap tarihçileri C.Zeydan, H.İ.Hasan, M.Heyyat, M.Hasan, A.Emin ve diğerleri bu ve diğer ortaçağ tarihçisinin fikrini esas alarak, meseleye bakışlarında yeni bir (küçük ilaveler değerlendirilmese) fikir belirtmemişler.

Avrupa şarkiyatçılarından S.Len-Pul da Türklerin siyasi hakimiyeti kendi nüfuz dairesine almasını hilafetin dağılmasında esas sebep olarak değerlendirmektedir.

O, ordunun Türklerden teşkil edilmesine işaret ederek:

"Bu, hilafetin büyük parçalarını (ondan) ayıran inkılabın işaretlerinden biri idi ki, Arapların hakimiyetini devirip Türklerin eline geçmesini sağladı, halifenin hakimiyetini zayıflattı ve sonra ise mahvetti" gibi bir görüşü savunmaktadır.

2) Bazı şarkiyatçılar ise hilafetin zayıflaması ve dağılmasında esas rolün tarikatlar arası mücadelede olduğunu vurguluyorlar. A.Müller, A.Mets, V.Bartold ve diğerlerini bu görüşe örnek olarak verebiliriz.

Alman şarkiyatçısı A.Müller Abbasiler hilafetinin dağılmasını bir kaç sebeble izah ediyor. O, farsların araplara karşı ayaklanmasını, İran'da, özellikle Azerbaycan'da Zerdüşt dininin mevcut olmasını ve ateşgedelerin faaliyet göstermesinin, hilafetin hakimiyetinde olan çeşitli halkların arasındaki çekişmelerin, Türklerin hilafetdeki kendi yönetimlerinin tesirlerini belirtir. Ancak bunun yanısıra hilafetin dağılması ve parçalanmasında esas suçlu olarak yalnız Alevileri göstermektedir. Onlar hilafete halifelerin faaliyetsizliğinden, halklar arasındaki düşmanlıktan, Türklerin nizamsız hareketlerinden daha fazla darbe vurdular.15 A.Müller'in bu görüşünü kabul etmek mümkün değildir. Gerçekten de, hilafetin dağılmasında tarikatlar arası ndaki çekişmelerin, şiilerin sünni Abbasilere karşı mücadelesinin rolü vardır. Ancak bu esas sebep değildir. A.Müller daha ileri giderek, Fatımiler olmasaydı, belki de sonradan gelen halifeler (Abbasi halifeleri kasdedilir, E.E.) hilafetin sarsılmış vücudunu güçlendirebilirlerdi... görüşünü savunmaktadır. Buradan yola çıkarak hilafetin dağılmasında Alevilerin propagandasının etkili olduğunu ifade etmektedir.

3) Diğer bir grup araştırmacı ve tarihçiler de vardır ki, Abbasiler hilafetinin dağılması ve parçalanmasında halk hareketlerinin etkisini görmektedirler.

Z.Bünyadov ve "Babekilik" konusunda Arap dilinde doktora tezi hazırlayan Arap alimi Hüseyin Gasim el-Eziz bütün tarihçiler arasında ilk defa Abbasiler hilafetini çöküşe uğratan, onun küçük devletlere parçalanmasını belirleyen gücün Azerbaycan'da Babek'in önderliğinde yürütülen savaşın olduğu görüşünü ileri sürmüştür.

Hüseyin Gasim görüşlerini Z.Bünyadov'un "Azerbaycan 7-9. asırlarda" eserine dayandırmışsa da, Babekiliğin araştırılmasında ileriye doğru yeni bir adım atmıştır ki, bu da gelecek araştırmacılara mutlaka yardımcı olacaktır.

B.N.Zaxoder ve T.İ.Ter-Grigoryan da Babek hareketinin bu sahada büyük rol oynadığına işaret etmiştirler.
Buna rağmen adları geçen yazarlar kendi araştırma sistemlerine uygun hareket ettiklerinden, hilafetin çöküşünde başka sebebler aramamışlar. Bunu onlardan beklemek de doğru olmasa gerek.

A.Masse, E.Ulebi, F.Hitti ve bu gibi tarihçiler ise tarihi olaylar ve unsurların hangisinin esas rol oynadığına dikkat göstermeksizin bazı sebepleri yüzeysel olarak göstermişler. Ancak bunlar da çağdaş bilgilerimizin taleblerini yerine getirmekten uzaktır. Abbasiler hilafetinin çöküşünün alimlerin birlikte işlediği "Umumdünya Tarihi" eserinde de istenilen seviyede işlenmediğini belirtmekte fayda görüyoruz.

Bütün bu gösterilenlerden farklı olarak, N.Mednikov'un "Arap imparatorluğunun çöküşünün sebepleri hakkında" eseri, adından da anlaşıldığı gibi hilafetin çöküşünü anlatmaktadır. Eser hacim itibariyle çok küçüktür. Toplam 16 sayfa ve böyle küçük bir kitapçıkta hilafetin çöküşünü bütün yönleri ile işlemek mümkün değildir. Üstelik yazar olayların açıklanmasında pek çok hatalar yapmış ve hilafete karşı olan halk hareketlerine bir cümleyle de olsa işaret etmemiştir. Hilafetin çöküşünü bir nevi vahid dilin ve dinin olmaması, İran'da, Mısır'da v.s. yerlerde araplaşma siyasetinin uygulanmaması ile izah etmeğe çalışmıştır.

Bütün bu yukarıda gösterilenlerden anlaşılıyor ki hilafetin zayıflaması ve çöküşü, onun sebeb ve sonuçları uygun şekilde açıklanmamıştır.
Bundan dolayıdır ki, bu sahada yine de karanlık kalan ve açıklanmasını bekleyen sorular çoktur.

Yukarıda da belirtildiği gibi, bunu çözmek için çok sayıda ve derin araştırmalar yapmak, içeriği geniş eserler yazmak gerekir. Çünkü büyük bir araziyi kapsayan Yakın ve Orta Doğu halklarının tarihinde büyük rol oynayan böyle bir imparatorluğun çöküşü, parçalanması ve nihayet ortadan kalkması dünya tarihinin önemli olaylarından biridir.

Bu arada ilginç bir noktaya dikkat çekmek istiyoruz, hilafet süratle çökerken onunla ilgili olan ilim ve medeniyet Yakın ve Orta Doğu'da önemli ölçüde gelişme göstermiştir.
7. Yüzyılın sonlarında, Harun er-Reşid'in halifeliği döneminde (786-809) hilafetde feodalizmde gelişme kaydedilmiştir. Feodal toprak mülkiyeti biçimi olan ikta bu devirden itibaren yavaş yavaş yaygınlaşmaya başlamıştı. Hilafetin siyasi hayatında faal rol oynayan Bermekiler sülalesinin İran'da ve Azerbaycan'da geniş toprakları vardı ki, bunları da halife Harun er-Reşid bağışlamıştı.

Bu tür iktalara bazen halife iktası da derlerdi. Bazen ise mülk toprakları olarak değerlendirilmiştir.
Ortaçağ Arap dilinde yazan yazarların "İfrikiye" adlandırdıkları, günümüzdeki Libya, Tunus ve Cezayir'in bir bölümünü kapsayan toprakları Halife Harun 184(800). yılında İbrahim bin Eğleb'in himayesine verdi30 ve üstelik ona ikta toprağı da bağışladı.

Bilindiği gibi, ikta toprakları yüksek görevlerde bulunan memurlara, ordu komutanlarına, yüksek zümreye mensup feodal ailelere verilirdi. Bundan başka ikta topraklarının oluşmasında diğer bir usul de ham, sahipsiz toprakların verilmesiydi. Bu tür topraklara ise "el-Erd el-Mevat" denir.

Ortaçağ Arap tarihçisi Ebu Yusuf (192 H. / 808 M.) "Haraç kitabı"nda: "el-Erd el-Mevat" o (topraklardır ki), kimse ona sahip değil ve kimsenin uhdesinde değil, orada (o topraklarda, E.E.) ne bir ev, ne bir ekin, ne bir otlak, ne bir türbe veya bir ağaçlık vardır"31 diye belirtir.

Bu tür kullanılmayan ham toprakları halife zenginlere sözleşme esasında verirdi. Süre ise üç yıldan beş yıla kadar belirlenirdi. Toprağı alan şahıs bu sürede onu elverişli duruma getiremez ise geri alınır ya başkasına verilir ya da yeniden devlete ait topraklara katılırdı. Aksi halde bu toprak elverişli duruma getirilir, geliri toplanır, oraya su götürülür ve ev yapılırsa o zaman arazi toprağı kullanan şahsın mülkü sayılırdı. Böylece, ikta toprakları oluşmuştur ki, bu ikta'dan yalnız gelir vergisi alınırdı.

Bütün bunlar yalnız 8. yüzyılın sonlarında meydana gelmiştir. Bu da devletin gücünü kaybetmesinin ilk alameti sayılmalıdır. Devlet bu toprakları kullanmaya kendisinde güç bulmayıp ayrı ayrı zengin şahıslara veriyordu.

Tarihçilerin çoğunun Harun er-Reşid döneminin önemine değinmelerine rağmen (bazen de buna hilafetin "Altın çağı" adı verirler. E.E.) bu münasebet siyasi olaylara seyirci bakıştan doğmuş, iktisadi unsurlar ise sezilmemiştir. Elbette, bu unsurlar hilafette merkezi hakimiyetin çöküşü olmasa da her halde zayıflaması idi.

"Azerbaycan 7-9. asırlarda" kitabında: "İkta enstitüsü halife Harun er-Reşid'in zamanında kendi maiyetine göre yenilik idi ve oluşum süreci yaşamaktaydı" gibi bir ifade yer almıştır.
İkta enstitüsünün gelişmeye başlaması, feadolizmin gelişmeye başlaması anlamında idi ki, bu da merkezi hakimiyeti zayıflatıyordu.

Öte yandan da kafkasya'da özellikle Azerbaycan'da, İran'da, Orta Asya ve Mısır'da sık sık isyanlar oluyordu. Şüphesiz bunda hilafetin zayıflamasının etkisi vardı.
Böyle bir dönemde 9. yüzyılın başlarında halife Harun er-Reşid'in ölümünden (809) sonra Abbasiler sülalesinin bünyesinde büyük bir tefrika başladı.
Harun er-Reşid ölmeden önce veliaht olarak büyük oğlu Emin'i seçti.

Emin'den sonra ise diğer oğlu Me'mun'un veliaht olacağını açıkladı. Ahdnameyi yazdırıp, biat ettirdi ve nüshalarını vilayetlere gönderdi. Bu nüshalardan birini de Ka'be'de muhafaza edilmesi için Mekke'ye gönderdi. Aynı zamanda Suriye'nin emirliğini Emin'e, Doğu vilayetlerinin emirliğini ise Me'mun'a verdi. Harun er-Reşid ölürken Me'mun Horasan'da, Emin ise Bağdad'ta idi. Emin halife seçildi. Hutbelerde her zaman Emin'den sonra Me'mun'un adı okunuyordu. Ancak üç yıl sonra Emin'in bir oğlu oldu. Emin kardeşi Me'mun'u veliahtlıktan azledip onun yerine oğlu Musa'ya biat ettirdi. Emin'in bu şekilde hareket etmesinde bir taraftan Me'mun'un nüfuzunun Doğu vilayetlerinde halifenin nüfuzundan daha güçlü olması, diğer taraftan ise vezirlerin çıkardığı fitnelerin büyük etkisi olmuştur.

Veliahtlıktan çıkarıldığını haber alan Me'mun Bağdad'la bütün ilişkilerini keserek, Emin'e tabi olmadığını ilan etti. Emin buna karşılık Me'mun'un üzerine ordu gönderdi. Me'mun ise kendi ordu komutanı, Horasan'ın nüfuzlu şahsiyetlerinden olan Tahir bin Hüseyin'i ona karşı gönderdi. Böylece Abbasiler sülalesinin içerisinde bir birine zıt, iki büyük ihtilaf meydana geldi.

Siyasi iktidar uğrunda şiddetli mücadele başladı. Diğer taraftan ise Suriye'de Emin'e karşı isyan başladı.
Me'mun'un gönderdiği ordu Emin'in ordularını mağlup etti ve 813 yılında Emin öldürüldü.
198 (813) yılında Me'mun'a Bağdad'ta biat ettiler.

Me'mun şiilerin mücadelesinin şiddetlendiğini düşünerek, kendi iktidarını güçlendirmek için barış yolunu seçti ve şiilerin sekizinci imamı sayılan Ali bin Musa er-Rıza'yı kendisine veliaht seçti.
Me'mun'un yürüttüğü politika hilafette nisbi istikrar yaratmak arefesinde idi ki, birden bire sanki her şey alt üst oldu.

Azerbaycan'da Hurremiler Babek'in önderliğinde yeni bir güçle Abbasiler hilafetine karşı isyan bayrağı kaldırdılar. 816-817 yıllarında Azerbaycan'da halk hareketi başladı ki, bu da hem Azerbaycan, hem de Yakın ve Orta Doğu halklarının sosyal, iktisadi ve siyasi hayatında önemli rol oynadı. Babek'in önderliğindeki savaşın dünya tarihinin ayrılmaz bir hissesi olan Asya ve Afrika'nın tarihinde önemli rolü olmuştur.
Çocukluğunda çoban ve sarban (deve kervanları yöneticisi, E.E.) olarak çalışan genç Babek başarılı bir teşkilatçı, yetişkin siyasi önder olarak meydana çıktı.

Alman İslamşünası A.Müller bu konudaki görüşlerini kısaca şöyle ifade eder:

(Hilafet için) her şeyden kötüsü 201 (815-16) yıllarından başlayarak Azerbaycan'da komünistlerin (Hurremiler kasdedilir, E.E.) yeniden harekete geçmesiydi. Heyecan dorukta idi... Kuvvetli ve hilafete karşı isyana her zaman hazır olan dağlılar arasında etrafına çok sayıda taraftar toplamak Babek için zor olmadı.

Bu mücadelenin son yirmi yıldan çoğu (816-837) daha güçlü geçmiş ve hilafete ağır darbeler vurmuştur. Bu devirde ise mücadeleye yüksek askeri ve siyasi yeteneği ile Babek önderlik ettiği için hareketi kısa olarak Babekiler hareketi olarak tanımlayacağız.

Babekiler (yahut Hurremiler) hareketi "Azerbaycan 7-9. asırlarda" ve "Babekilik adlı eserlerde başarılı biçimde araştırıldığından, burada hareketin gidişinden bahsetmeye ihtiyaç yoktur. Ancak, doktora tezinin amacına uygun olarak, bu hareketin hilafetin çöküşünde nasıl rol oynadığını kısa da olsa izah etmek gerekir.

Babekiler hareketi Abbasiler hilafetine hem iktisadi, hem de siyasi yönden öyle ağır darbe vurmuştur ki, hilafet bir daha istikrarı sağlayamayıp, dağılma sürecini yaşamaya başlamıştır. Abbasiler hilafeti babekilere karşı yürüttüğü savaşlarda yarım milyonluk ordu kaybetmiştir. Bu eski dünya ve ortaçağ tarihinde görülen nadir olaylardandır. Tarihten bilindiği gibi hilafet kurulduktan dağılıncaya kadar herhangi bir devletle, hatta Sasaniler ve Bizans gibi büyük imparatorluklarla savaşlarda bile bu kadar kayıp vermemiştir.

Babekilerle savaşta hilafetin, diyebiliriz ki, ekonomisi tamamen bozuldu.
Hilafet bir yandan Babekilerin eline geçen topraklardan uzun süre haraç toplayamadı ki, bu da büyük bir meblağdan mahrum olmak demek idi.

Hilafetin o zamanki haracı hakkında Cahşiyari'nin verdiği rakamlardan Azerbaycan, Muğan ve Aran'dan bir yılda yığılan haracın 9 milyon dirhem (600 bin dinar) olduğu anlaşılmaktadır. Bu meblağa Hemedan vilayeti dahil değildir ki, oradan da her yıl 11.800 bin dirhem (786.666 dinar, 10 dirhem) haraç toplanıyordu. Bu bölgenin pek çok yerini de Babekiler ele geçirmiştiler.

Ortalama hesaplar (toplanan vergi ve haraç hakkındaki kaynakların bazı eksik yönleri yüzünden) göstermektedir ki, Hurremilerin ele geçirdiği topraklardan hilafet bir yılda 2 milyon dinara yakın haraçtan mahrum olmuştur. Halbuki, halife Mü'tezz 869. yılında orduya erzak ihtiyacını karşılamak için gereken toplam 50 bin dinarı hilafetin hazinesinden bile bulamadığı için, Türk ordu komutanları tarafından halifelikten uzaklaştırılarak öldürüldü. Öte yandan Azerbaycan'la sınır olan İran, Ermeniye ve Gürcistan'ın bir sıra emirlikleri Babekilerin büyük zaferlerinden yararlanarak, hilafete tabi olmaktan ve vergi vermekten kurtuluyordular.

Hilafet zor bir savaş yürüttüğü için ona tabi olan topraklardan çok sayıda asker toplamaya mecbur kalmıştı, bu da o bölgenin ekonomik hayatını bozmuştu. Şehirlerdeki sanatkarların çoğu ordu için silah hazırlamaya mecbur edilmişti. Çok sayıda insan hilafet orduları için mevziler kurmaya, duvarlar örmeye, hendekler kazmaya, geçitler ve kaleler inşa etmeğe yönlendirilmişti. Batı Midiya'dan Kilikiya'ya kadar, Abbasiler hilafetinin bir ateş halkası içinde olması hilafetin ticari hayatına da büyük zarar vurmuştu. Hilafetin bir çok ülkelerle ticareti için düğüm noktası olan Azerbeycan'dan Abbasiler artık yararlanamıyordular.

Bilindiği gibi, ortaçağlarda Azerbaycan şehirleri dünya ticaretinde önemli yere sahiptiler. Özellikle Bizans imparatorluğunun Zakafkasya'da zayıflayıp onun yerini Arap hilafetinin alması ve hilafetin Volga havzası ile önemli ölçüde ticaret yapması Azerbaycan şehirlerinde ticaretin önemini daha da artırdı.

Z.Bünyadov bu konudaki araştırmalarını şöyle ifade etmektedir:

"Komşu ülkelerle yapılan ticarette hilafetin ticaret hacminde Azerbaycan ve Aran şehirlerinin önceliği Bizans ve Ermeniye'nin dünya ticaretindeki rolünün çöküşünden sonra daha fazla arttı.
Azerbaycan başkentinin Berde'ye taşınmasından sonra Dvin bir ticaret merkezi olarak önemini kaybetti ve 10. yüzyıla kadar Berde, Gence, Şamhor, Derbent, Erdebil, Şabran ve diğer şehirler uluslararası ticaret hayatında Ermeniye şehirlerinden daha önemli rol oynadılar."

Azerbaycan ve Aran'ın şehirleri aracılığı ile hilafet yalnız Kuzey Kafkasya, Volga ve Don havzası ile değil, Avrupa'nın kuzey doğusu ile de ticaret yapılıyordu ki, bunda da Hazar denizinin büyük önemi vardı.

Ayrıca İran'da da Hurremiler hareketi, hilafetin Orta Asya ve Uzak Doğu ülkeleri ile yaptığı ticareti çok azaltmıştı. İsyancılar sık sık ticaret kervanlarının yolunu kesip, bütün malları ele geçirirlerdi.

Savaş yapılan ve hilafet ile komşu olan bir çok yer yakılıp-yıkılmış, dağıtılmış, uzun yıllar hilafet için yararsız, gelirsiz hale düşmüştü. Bundan dolayıdır ki, Vasig'in halifeliği döneminde (842-847) Azerbaycan'da toplanan haraç 200 bin dirheme (13.333 dinar 3 dirhem) kadar düşmüştü.

Orduyu erzak ve parayla donatmak için hilafet büyük harcamalar yapmalıydı. Bu durum ise hilafet hazinesinin tamamen boşalmasına sebep oluyordu.
Babekilere karşı gönderilen ordu için ne kadar para harcandığını kesin rakamlarla hesaplamak mümkün olmasa da, aşağıdaki örnekten onun ne kadar büyük miktarda olduğunu takriben anlamak mümkündür.

Ortaçağ tarihçisi Muhammed Taberi'ye göre (838-923) halife Mu'tesim yalnız Afşin'in savaşla geçen her bir gününe 10 bin dirhem, savaşsız geçen her bir gününe ise 5 bin dirhem öderdi.

Bilindiği gibi, Afşin, Babekilerle savaşan hilafet ordularının son komutanı idi ve ondan önce bu işin uhdesinden gelen bir başka komutan yoktu.
Z.Bünyadov, Afşin'in 3 Haziran 835 yılında Babekilerle savaşan hilafet ordularının komutanı olarak tayin edildiğini kesin şekilde belirlemiştir.

Babek yakalanıp 4 Ocak 838 yılında Samarra'ya getirildi. Afşin'in görevini bu tarihten (yani 4 Ocak'tan) sona ermiş sayarsak hilafet yalnızca Afşin'e 2 yı l 7 ay süren hizmeti süresinde takriben 6 milyon 510 bin dirhem ödemiştir.

837 yılında Halife askerlerin maaşını ödemek için Afşin'e 30 milyon dirhem göndermişti.
Yukarıda kısa olarak değinilen örneklerden hilafetin iktisadi çöküşünde Azerbaycan'da Babekilerle yapılan savaşların harcaması önemli etkendir.

Mu'tesim ölürken (842) hilafetin hazinesinde toplam 8 milyon dirhemin kaldığını söylersek bu tezin doğruluğu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
Corci Zeydan'a göre, Me'mun, Mü'tesim ve Vasig'in topladığı serveti Mütevekkil dağıtmıştır.

Burdan da görüleceği gibi bu yanlış bir fikirdir ve yazar kendisi de bilmeden eserin başka bir yerinde bu fikrine karşı çıkmıştır:

"Me'mun'dan sonra devletin çöküşü ile onun serveti de dağıldı."

Babekiler hareketinin hilafetin iktisadi çöküşüne etkisini yukarıda gösterilen örneklerle izah etmek doğru değildir. İktisadi çöküşün pek çok sebebi siyasi olaylarla izah edildiği için bu sahalara imkan dairesinde yeri geldikçe değinilecektir.
Babekiler hareketinin sosyal, siyasi etkisi daha güçlü olmuştur. Bu sosyal siyasi tesir Yakın Doğu'da yalnız 9. yüzyıl boyu değil, hatta ondan sonraki yüzyıllarda da kendisini gösterir.

Babekiler hareketi başladığı ilk yıllardan kendi siyasi etkisini göstermiştir. Bu konuda B.N.Zahoder:

"Babek'in isyanı ile iIgili olarak Me'mun'un bütün politikasında kesin bir dönüşün kendisini ortaya çıkardığını göstermektedir.
Babekiler hareketinin kudretini ilk ortaya çıktığı andan anlayan Me'mun önceden dahili rakiplerini ortadan kaldırmaya başlar. Örnek olarak; O, vezir Fadl bin Sehl'den korktuğu için69 818 yılında onu öldürtmüştür.

Onu öldüren kişiler ele geçirilip idam edilirken Me'mun'a:

"Sen kendin böyle emretmiştin, şimdi ise öldürtüyorsun" diye isyan etmiştiler.

Söz konusu kişiler katledilip, başları Hasan bin Sehl'e (Fadl'ın kardeşine) gönderildi. Bundan kısa bir süre sonra şiilerin sekizinci imamı, veliahd Ali Rıza'nın nüfuzunun güçlendiğini anlayan Me'mun onu da zehirleterek ortadan kaldırır.

821 yılında Sistan'da köylü ayaklanmaları başlar. Babekiler hareketinin etkileri artık bütün İran arazisinde görülmekteydi.
Halife Me'mun halk hareketlerinin gittikçe yayıldığını ve şehirlerde tarikatların mücadelesinin de yeniden canlandığını görüp, hilafeti korumak için büyük toprak sahiplerini yanına çekmek ister ve bunun için de onlara birçok imtiyazlar tanır.

821 yılında hilafet canişinliklere bölünmeğe başlar. Buhara, Belh, Semerkant büyük toprak sahibi olan Samaniler ailesine verilir.
Bir diğer büyük toprak sahibi Tahiriler ailesinden olan ve Emin'Ie olan ihtilafta Me'mun'un yanında yer alan, onun iktidara gelmesine büyük katkılarda bulunan Tahir bin Hasan 821. yılında Horasan'ın canisini tayin edildi. O, Horasan'ın idaresinde bağımsız hareket etmeğe başladı.

A.Müller'e göre son iç savaşlardan sonra Hilafet ordusu Babek ve Bizans ordularını bile yenmek gücüne sahip değildi.
Bizce, bunu hissettiğindendir ki, Tahir 822 yılının Ekim-Kasım aylarının bir Cuma gününde camide hutbe okunurken Me'mun'un isminin hutbeden çıkarılmasını emreder.

Aynı günün sabahı, yani Me'mun'un ismi hutbeden çıkarıldıktan bir gün sonra, Tahir yatağında ölü bulunmuştu.
Doğu eyaletlerinde yüksek nüfuzu olan Tahir'in ortadan kaldırılması Me'mun için bir tehlikeyi yok etse de köklü bir değişiklik sağlamadı.

Babekiler hareketinin dairesi gittikçe büyüyor, etkisini hilafetin her tarafında gösteriyordu. Hele 812 yılında Mısır'da meydana gelen ordu ve köylü karışıklıklarının ortadan kalktığı bir dönemde, 820 li yılların başında yeniden büyük bir güçle kendini gösterdi ki, bu Babekiler hareketinin hilafet içerisinde büyük kargaşaya yol açmasına sebep oldu.

Babekiler hareketi Me'mun'un politikasına büyük etki ederek onun bağımsız politika yürütmesini önlüyordu. Bundan dolayıdır ki, halife Me'mun Horasan'ı kendisine tam tabi kılmak arzusunda olmasına rağmen, bu politikasını devam ettiremedi.

822 yılında halife Me'mun (813-833) Babek hareketinden ve Mısır isyanından çekinerek, yeni bir kargaşaya sebebiyet vermemek için Horasan'ın idaresini oranın canisini Tahir öldükten sonra oğlu Talha'ya verdi. Tahir'in oğlu Talha'nın 828 yılında ölmesine rağmen, Me'mun yine de kendi isteğini gerçekleştirmeye cesaret edemeyip, canişinliği Tahir'in küçük oğlu Abdullah'a verdi. Böylece, Babekiler hareketinin güçlü etkileri sonucunda Horasan'ın (daha doğrusu, İran'ın büyük bir bölümünün) yarıbağımsızlığı elde edildi ve korundu. Bu da Abbasiler hilafetinden büyük arazilerin parçalanıp ayrılması demek idi. Bunun yanısıra, Abbasiler hilafeti yalnız Doğu eyaletlerini değil, aynı zamanda Kuzey Afrika'da da ona tabi olan eyaletleri yitirmeye başladı.

Bilindiği gibi hilafetin hakimiyetinde olan kuzey batı Afrika eyaletleri daha 8. yüzyıldan itibaren Abbasiler hilafetinin hakimiyetinden çıkarak bağımsız olmuştular. Oralarda İdrisiler ve Rüstemiler sülaleleri iktidara gelmişlerdi. Ayrıca daha önce belirtildiği gibi, 800 yılında Libya ve Tunus'un arazisi Harun er-Reşid tarafından Eğlebilerin idaresine verilmişse de, Eğlebiler kendilerini bağımsız gibi görüyordular.

Tarihi olayların gelişimini ve gidişatını ortaçağ kaynakları ile izlediğimiz zaman Eğlebilerin, Me'mun'un ve Mu'tesim'in halifeliği döneminde bağımsız hareket etmeleri ve yalnız kendi isteklerine uygun olarak politika yürüttükleri görülmektedir. Bu da yalnız ve yalnız Babekiler hareketinin hilafetin dikkatini kendisine yöneltmesi, kendisini en tehlikeli bir güç gibi göstermesinden kaynaklanmaktadır.

Babekiler hareketinin güçlenmesi sonucu dağılma sürecine giren hilafette merkezi hakimiyet önceki gücünü yitirdiğinden ona tabi eyaletleri artık hakimiyeti altında tutamadı.
Merkezin gücü zayıfladıkça önce uzak bölgeler merkezin hakimiyetine tabi olmayıp, parçalanarak ondan uzaklaştığı gibi, Abbasiler hilafetinde de merkezi yönetim gücünü kaybedince önce merkeze uzak olan Kuzey Afrika, Orta Asya, Doğu İran eyaletleri parçalanıp uzaklaşmaya, yarı bağımsız ve bağımsız olmaya başladılar. Merkeze yakın diğer eyaletlerde ise bağımsızlık uğrunda mücadele devam ediyordu. 9. yüzyılın diyebiliriz ki, ilk yarısında Azerbaycan, Mısır ve Yemen'de Abbasiler hilafetine karşı mücadele devam etmiştir.

Mesele bu yönüyle araştırıldığı zaman bir tarihi gerçek de ortaya çıkmaktadır. Yalnız Babekiler hareketinin etkisiyle Horasan, Orta Asya'da ise Buhara, Semerkant, Belh v.s. gibi hilafete tabi eyaletlerde yarıbağımsız yönetimler kurulmuş ve hilafetin parçalanması için ilk zeminler ortaya çıkmıştır.

Yukarıda söz konusu olan eyaletlerin yanısıra, Tunus, Libya ve Cezayir'in bir bölümü Babekiler hareketinin devamı süresince hilafetten uzaklaşmış, sonralar ona tabi olmak bir yana, hatta tam bağımsız devletler haline geldiler.

Babekiler hareketi Abbasiler hilafetinde feodal toprak mülkiyetinin gelişmesine büyük katkı sağlamış, bir çok büyük nüfuzlu feodal ailelerinin güçlenmesinde ve bunun yanısıra hilafetin hakimiyetinden uzaklaşmasında önemli rol oynamıştır ki, bu da Abbasiler hilafetinin çöküşüne ve parçalanmasına etki eden esas nedenlerden biri olmuştur.

Babekilik çeşitli isyanlar üzerindeki etkisini yalnız 9. yüzyıl boyu değil, bir kaç yüzyıllar boyu göstermiştir.
Daha önce de belirtildiği gibi, Babekiler hareketi Me'mun'un politikasında kesin dönüşe sebep olmuş diyebiliriz ki, hilafette her şey alt üst olmuştur. Me'mun'un hakimiyeti döneminde devlet aleyhine ayaklanmalar daha geniş yayılmıştı.
"Bu günler (Me'mun dönemi, E.E.) karışıklıklar, savaşlar dönemi idi."

A Belyayev aynı görüştedir:

"İtiraf edilmelidir ki, bu halifenin (Me'mun'un, E.E.) bütün hakimiyet yılları, N A.Mednikov ve A.A.Vesilyev'in belirlediği gibi, karışıklıklar içinde geçmiştir".

820 yılında Güney Irak'ta Zutt kabilesi isyan etti. Öncekinden farklı olarak yalnız ordu güçleri değil, bütün araplar ve Aşağı Mısır'ın büyük eyaletlerinde yaşayan Gübtiler de bu isyana katıldılar. Çoğunluğu köylülerden oluşan Gübtilerin isyana katılması ile "durum daha da gerginleşti."

Alt kesimler hilafetin canişinlerine, vergi toplayan memurlara karşı direniyordular.
Alt kesimlerin 831 yılından sonra isyana katılması ve durumu daha da zorlaştırması, Babekilerin hilafet orduları üzerindeki büyük zaferinden kaynaklanıyordu.
Bilindiği gibi 829-830'lu yıllarda Babekiler hilafetin iki büyük ordusunu (bunlardan birincisi 150 binlik bir ordu idi) dağıtmıştılar.

829-830 lu yıllarda Babekilerin üzerine gönderilen Ali bin Hişam Cebel İsfahan'a geldikten sonra Me'mun'un emrine itaat etmemiş, kendi bildiğini okumaya başlamıştı. Ona karşı gönderilen Yemen hakemi Yceyf bin Enbise'yi ise öldürmek ve Babek'in yanına kaçmak istemiştir.

El-Dineveri bu dönemlere işaret ettiği eserinde olayı şöyle ifade etmektedir:

"Babek'in şöhreti yayılıyordu... Me'mun Abdullah bin Tahir bin el-Hüseyn'i büyük bir ordu ile onun üzerine gönderdi O, (Abdullah bin Tahir, E.E.) el-Bezz'e doğru hareket etti. Babek'in zaferi artık görkemli olmuştu."

Böyle bir zamanda Mısır isyanının da daha güçlü başlaması Me'mun'u meseleyi kesin çözmeğe yöneltti. Onun için de kendisi Mısır'a gidip ordu komutanı Afşin'in yardımı ile isyanı kanlı şekilde bastırdı.

Babekiler hareketinin en büyük etkisi, ilk önce Azerbaycan'la sınır olan ülkelerin bağımsızlık için isyanlarında kendi izlerini bırakmıştır.
837 yılında "kartal yuvası" Bezz'in düşmesi ve 838 yılında Babek'in Samarra'da ağır işkencelerle idam edilmesine rağmen, bundan sonra da hilafete karşı yürütülen isyanların ağırlık merkezi yine de Azerbaycan'da idi.

838-839 lu yıllarda Azerbaycan'da Mingeçevir'in öncülügünde isyan başladı.
234 (848-849) yılında Merend'de yeni bir ayaklanma oldu. Merend kalesinde güçlenen isyancılar hilafet ordularına karşı ciddi direniş gösteriyordular.

Bin el-Esir bu konuda:

"Merend güzel, sulu bağlı bahçeli bir kale idi.... isyancılar kaleden çıkıp hilafet ordularına hücum ediyor, sonra kaleye çekilip kapılarını kapatırlardı."

İsyanı bastırmak görevi ilk önce Azerbaycan'ın canisini Hamidveyh bin Ali'ye verildi. Fakat o, bunun uhdesinden gelemediği için, halife Mütevekkil Türk Zirek'i 200 bin Türk atlısı ile Azerbaycan'a gönderdi. Zirek de hiç bir şey yapamadığından Amir bin Süysil 900 yüz atlı ile Merend'e gönderildi.

Merend kalesinin çevresinde mancınıklar kurulduktan sonra şiddetli hücum başladı. Fakat hilafet orduları şehiri ele geçiremediler. Halife Mütevekkil bu kez küçük Buğa'yı Türklerden ve mağriblilerden oluşan 4 bin kişilik bir ordu ile isyancıların üzerine gönderdi.

Önceden gönderilmiş ordular da Küçük Buğa'nın emrine verildi. Merend'in çevresindeki bağların bütünağaçları kesildikten sonra, çok sayıda mancınıklar kuruldu. Şehire her taraftan şiddetli hücum başladıysa da, hilafet orduları yenilerek geri döndü. Küçük Buğa hileye başvurdu. O, şehirdeki birkaç kişiyi aldatıp kendi tarafına çekebildi ve ihanet sonucu Merend'in kapıları açıldı. Şehire giren halife askerleri isyancıları kılıçtan geçirdiler. Küçük Buğa şehri fethettiğini Mütevekkil'e bildirdi. 235 (849-850) yılında isyancıların lideri Samarra'ya getirilip idam edildi. Aynı yıl Küçük Buğa da Samarra'ya döndü.
850 yılında Azerbaycan'da yeni ayaklanmalar oldu ve kısa bir süre sonra, 851-852 li yıllarda bütün Kafkaslar'da hilafete karşı güçlü ayaklanmalar başladı.

T. İ.Ter-Grigoryan bu konuda görüşünü şöyle ifade ediyor:

"Babek'in kahramanlık hareketinden kısa bir süre sonra Arap işgalcilerine karşı bütünüyle Kafkaslarda isyan başladı."

Kafkaslara yayılan isyanların bastırılması konusunda bir çok tarihçi çeşitli yanlışlıklara düşmüş ve bununla da bazı karışıklıklara sebep olmuşlardır ki, bunların hepsini izah etmek mümkün değildir.

Y.A.Manandyan da eserinde görüşlerini şöyle ifade etmektedir:

Sasun'da büyük bir isyan oldu... Tam halk hareketi özelliği taşıyan 852 yılının genel büyük isyanı tasavvur edilemez şekilde kanla bastırıldı. Mütevekkil, Buğa'nın komutanlığındaki 200 bin kişilik Türk ve Arap ordularını Ermeniye'ye gönderdi.

S.T.Melik-Bahşyan ise bu görüşü biraz değiştirmiştir. Ona göre: "852 yılının ortalarında, hilafetin en gaddar ve kan akıtan komutanlarından biri olan Buğa-Şerabi'nin komutanlığındaki 200 bin kişilik büyük bir ordu Arabistan'dan Ermeniye'ye doğru hareket etti."

T.İ.Ter-Grigoryan'a göre:

"Buğa ordusunu üç kola ayırmış. Birinci bölük Samsun'a, ikinci bölük Merkezi Ermeniye'ye (Ayrarat'a), üçüncü bölük ise Albaniya'ya, Alban kınyazı İsa Ebu Musa'ya karşı hareket etti."

S.Baratov ise Buğa'nın Gürcüstan'a hücumunu böyle ifade ediyor:

"Azerbaycan ve Ermeniye'de 80 bin kişiyi idam ederek gaddarlığı ile tanınan, Türk askerlerinin komutanlarından olan Buğa Gürcüstan'a hareket edip Tiflis'i muhasaraya aldı."

Ancak bu görüşlerin hepsi tek taraflı görüşler olarak elerlendirilmelidir. Çünkü yazarlardan bazısı hilafet ordusunun başında bulunan komutanın ismini kesin söylememiş, bazıları ise yanlış göstermişler ki, bu belli ölçüde de olsa eksik sayılmalıdır. Bilindiği gibi, 9. yüzyılın ortalarında hilafetin siyasi askeri hayatında iki Türk komutanı Büyük Buğa ve Küçük Buğa aktif rol oynamıştır. Bunları yanlış göstermek ise bir sıra tarihi olayların doğru anlaşılmasında zorluklar yaratır. Bu konuda da yeri geldikçe bilgi verilecektir.

Daha önce de belirtildiği gibi, T.Ter-Grigoryan, 850 yılında bütün Kafkaslar'da isyan olduğunu ve Buğa'nın (hangisi olduğu gösterilmiyor, E.E.) ordularını üç kola ayırdıktan sonra birini Albaniya'ya gönderdiğini ifade etmiştir.

Fakat ortaçağ Arapdilli kaynaklardan anlaşılıyor ki, Büyük Buğa'nın komutası altında hilafet orduları 852 yılının ilk aylarında el-Cezire'den Mezopotamiya'dan Kafkaslara doğru harekete geçmiştir.

Belazuri "Ülkelerin fethi" eserinde:

"Ermeniye'nin valisi Yusuf bin Muhammed el-Mervezi'nin Bitrun'da öldürüldüğünü, Emir el-Mü'münin el-Mütevekkil'in Buğa el-Kebir'i (Büyük Buğa'yı) Ermeniye'ye vali tayin ettiğini" belirtir.

Taberi 237 (851-852) yılının olaylarını yazarken:

"Tarun şehrinde canisin Yusuf'un öldürüldüğünü, El-Mütevekkil'in Yusuf'un kanına karşılık Buğa eş-Şerabi'yi Ermeniye'ye gönderdiğini" belirtir.

Taberi'nin eserine dayanarak yazan ve aynı zamanda Belazuri'nin de eserinden eklemeler yapan Bin el-Esir bu olayın tarihini de doğru yazmıştır:

"237 yılında Ermeniye ehli Yusuf bin Muhammed'i öldürdü... Bu (olay) Ramazan ayında olmuştur. Bu haber Mütevekkil'e ulaştı. O, Buğa el-Kebir'i Yusuf'un intikamını alması için onların (Yusufu öldürenlerin, E.E.) üzerine gönderdi."

Buradan anlaşılıyor ki, Yusuf bin Muhammed 852 yılının Şubat ayında öldürülmüş ve bundan sonra halife Mütevekkil Büyük Buğa'yı isyancıların üzerine göndermiştir.
Günümüze ulaşamayan çok sayıda kaynaklardan Bin el-Esir'in yararlandığını düşünerek onun bu bilgisini esas götürmekte hiç bir tereddüt gösterilmemelidir.

Anladığımız kadarıyla, Büyük Buğa 852 yılının Mart-Nisan aylarında el-Cezire'den hareket ederek Musul'dan geçmiş, Erzan şehrinde Yusuf bin Muhammed öldürüldükten sonra yerini zapteden Musa bin Zurare ve onunla birlikte beş kardeşini esir alıp Samarra'ya göndermişti. Büyük Buğa el-Hevisiyye dağına hareket edip, orada 30 bin108 kadar isyancıyı öldürmüştür. Daha sonra O, Aran'daki Albağ'a yürüyerek bölgenin hakemi Aşot bin Hamza Ebu Abbas'ı esir alarak, Nahçıvan'a yerleşmiştir. Büyük Buğa Azerbaycan'da kısa bir süre kaldıktan sonra Debil'e giderek orayı da feth etmiş ve bir ay süreyle Debil'de kalmıştır.

Belazuri ise O'nun (Büyük Buğa'nın) Albağ'dan sonra Gürcüstan'a hücum ettiğini, İshak bin İsmail'i yenip onu öldürdüğünü ve Gürcüstan'ı fethettiğini belirtmektedir.
Taberi ve Bin el-Esir 238 (852 yılının Haziran ayından 853 yılının Mayıs ayına kadar) yılının olaylarını anlatırken aynı yıl Büyük Buğa'nın Tiflis'i muhasaraya aldığını belirtirler.

Tiflis'in muhasarasında bir başka olaya da şahit oluyoruz. Bu kuşatmaya Büyük Buğa'nın yanısıra Zirek Türki de orduları ile katılarak Emeviler'in mevalisi olan İshak bin İsmail'e karşı savaşır. Daha önce Zirek Türki'nin 200 bin Türk atlısı ile Azerbaycan'a gönderildiği ve 850 yılında Merend isyanının bastırılmasında aktif iştirak ettiği belirtilmişti.

Kaynakça
Kitap: TOLUNOĞULLARI DEVLETİ
Yazar: Fazil Gezenferoğlu
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: ABBASİLERİN DAĞILMASI VE PARÇALANMASI VE TOLUNOĞULLARI

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 19:20

Bize göre, Zirek kendi ordusu ile geri dönmemiştir. Çünkü bu konuda hiç bir kaynakta bilgiye rastlanmamıştır. Burdan şöyle netice çıkarabiliriz ki, Zirek Azerbaycan'la kuzeye doğru hareket etmiş ve Tiflis'de Büyük Buğa'nın ordusu ile birleşmiştir. Bu görüşü Girdman, Beylegan ve nihayet Ktiş'te meydana gelen savaşlar hakkında araştırmalar yapan Foma Arcrini'nin verdiği bilgiler de onaylıyor. Arcrini eserinde Büyük Buğa'nın 200 bin kişilik ordu ile kaleyi kuşatmaya aldığını belirtir.

Büyük Buğa Tiflis'i yakıp yıktıktan sonra Zirek'i ordusu ile Girdman kalesinin üzerine gönderir. Zirek Girdman kalesini zaptettikten sonra, Büyük Buğa Tiflis'ten gelerek tekrar Zirek'in ordusu ile birleşmiş ve İsa Ebu Musa'yı itaat ettirmek için Berde'ye doğru hareket etmiştir. Aran'ın (Albaniya'nın) büyük bölümünü elinde tutan İsa Ebu Musa Büyük Buğa'nın ona karşı çok kalabalık ordu ile hareket ettiğini haber alınca Beylegan vilayetindeki Ktiş kalesine çekilmiş ve ordusunu güçlendirmişti.

Hilafet ordularını Berde'de yerleştiren Büyük Buğa bir mektup göndererek İsa Ebu Musa'yı halifeye itaat etmeye çağırmıştır. O, İsa Ebu Musa'dan ağır bir cevap alınca durumu halife Mütevekkil'e bildirmiştir. Mütevekkil ise Büyük Buğa'ya savaşması için emir vermiştir.

Bütün bu araştırmayı gözden geçirdikten sonra bazı sonuçlar kendiliğinden ortaya çıkmaktadır ki, bu da araştırmanın doğruluğu açısından önemlidir.
Araştırmadan anlaşılıyor ki, 852 yılının Mart-Nisan aylarında Musul'dan hareket eden Büyük Buğa Erzenden geçmiş bazı savaşlardan sonra büyük bir mesafe katetmiş ve ancak 852 yılının sonlarında Tiflis'e ulaşmıştır. Tiflis yakılıp yıkıldıktan sonra da Büyük Buğa Abazin çarı Tevdos'la karşılaşmıştı.

S.Baratov bu konuyu şöyle açıklıyor:

"Teodosiy Buğa'nın önünü kesmek için etraf knyazlarla ilişki kurup Suram geçitlerine ordu gönderdi. Buğa'nın gönderdiği birlikler onun (Tevdos'un, E.E.) ordularını mağlup ederek dağıttı".

Buğa ancak bundan sonra Azerbaycan'a doğru hareket etmiştir.

Onun Berde'ye gelerek İsa Ebu Musa ile yazışması ve bu konuda hilafet merkezini haberdar etmesi ve oradan emir alması bütünlükle göz önüne alınırsa aşağıdaki sonuca varmak mümkündür:

Büyük Buğa Ktiş kalesine ilk saldırısını yalnız ve yalnız 852 yılının sonlarında düzenlemiştir. Büyük Buğa ile İsa Ebu Musa arasındaki çatışmaları takriben bir yıl olarak düşünürsek tarihi daha doğru belirleriz ki, buna hiç bir kaynakta rastlanmamıştır.

Araştırmalardan bu neticeye varılıyor ki, isyan 853 yılının sonlarına kadar devam etmiştir.
Bir yıl devam eden çarpışmalarda isyancılar halife ordularını 28 kez mağlup etmişlerdir. Yalnız Büyük Buğa'nın ve Mütevekkilin hilesi sonucunda İsa Ebu Musa aldanmış Aran, Ermeniye ve Sünik'in bazı knyazları ile birlikte kelepçelenip Samarra'ya gönderilmiştir.

Büyük Buğa önce bir kaç yıl Kafkaslar'da kaldı. Aran'da kışlayıp Derbend'e, Şirvan'a, Gürcüstan'a pek çok akınlar düzenleyerek karışıklıkları bastırdı.
Büyük Buğa Osetya'ya saldırılarını tekrarlamak istiyordu ki, halife Mütevekkil Hazarların silahlandığını haber alarak onu geri çağırdı.
Büyük Buğa Muhammed bin Halid'i Azerbaycan'a, Ermeniye'ye, Aran'a ve Tiflis'e hakem tayin edip 241 (855-856) yılında Samarra'ya geri döndü.

S.Melik Bahşyan bu konuda doğru sonuca varmamış nedense tarihi gerçekleri doğru açıklamamıştır:

"854-855'li yıllarda Buğa'nın (Küçük Buğa kastediliyor, E.E.) işleri bozuldu. Ermeni, Gürcü ve Albanlarla savaşlarda Arap ordusu (?) yenilgiye uğrayıp tamamen dağıldı (?) ve Buğa Ermeniye'yi terk etmek zorunda kaldı."

Yukarıda belirtildiği gibi, Büyük Buğa Musul'dan Ermeniye'ye hareket ettiği zaman bazı yazarların bilgi verdiği gibi 200 bin kişilik orduya sahip değildir. Büyük Buğa'nın ordusu yalnız 842 yılında Azerbaycan'a gelmiş Zirek'in 200 bin kişilik ordusu ile Tiflis'te birleştikten sonra artmış ve sonradan birlikte Azerbaycan'a hücum edilmiştir.

Elbette böyle büyük bir ordunun esasen Azerbaycan'a saldırılar düzenlemesinin bazı sebebleri vardı.
"Hilafete karşı isyana her zaman hazır olan" Azerbaycan'da Babekilerin yürüttüğü savaşlar Abbasiler için o kadar ağır sonuçlar yaratmıştır ki, halife Mütevekkil 848 yılında Merend isyanını bastırması için 200 bin kişiden fazla ordu göndermişti.

Bu ordu 848 yılından 856 yılına kadar Azerbaycan'ın pek çok bölgelerine saldırılar düzenlemişti.
Bilindiği gibi bu yıllarda hilafete karşı yürütülen bağımsızlık hareketlerinin ağırlık merkezi Azerbaycan'da olmuştur. Bundan sonra ise hilafetin nüfuzu Kafkaslar'da yok olma sürecine girmiştir. Bütün bunların meydana gelişinde ise Babekiler hareketinin güçlü etkisi görülmektedir. 850-853 yıllarında bütün Kafkaslar'ı saran isyanların başlamasında esasen yerli feodalların aktif rol oynaması, bununla da bağımsızlığa can atmaları, yalnız Babekiler hareketinin bu ülkelerde hilafetin nüfuzunun kırılmasına ve feodalizmin gelişmesine büyük tesirinden doğmuştur.

Babekiler hareketinin Azerbaycan tarihinde oynadığı rolü, Ermeni ve Gürcülerin de tarihine şamil etmek mümkündür.
Y.A.Manandyan'ın eserinden getireceğimiz bazı parçalar da buna açık bir örnektir.

"7. yüzyılın sonunda... Ermeni feodalizmi kendisinin işgenceli can verme anlarını yaşıyordu. Onun sonunun geldiği görünüyordu. Ancak kısa bir süre sonra 9. yüzyılın birinci yarısında onun (feodalizmin -E.E.) canlanması için tamamen uygun olan yeni siyasi ortam doğdu... Kafkasların doğusunda... Babek'in önderliğinde Fars tarikatçılarının (Hurremiler kastediliyor -E.E.) isyanı başladı.

Babek isyanının bastırılmasına hilafet orduları ile birlikte ermeni nahararları (feodalları -E.E.) da kendi orduları ile katılmışlardı. Üstelik onlar bundan önemli ölçüde yararlandılar... Kendi siyasi nüfuzlarını güçlendirip, yeni bölgeler ve mülkleri ele geçirme imkanı kazandılar..." "Bu güçlü hareket" (Babekiler hareketi -E.E.) bazı amaçların yanısıra "Arap hakimiyetini devirmek amacını" da güttüğünden bütün Kafkaslar'da Abbasiler hilafetinin nüfuzunu yoketti. Bundan dolayıdır ki, "9. yüzyılın ilk yarısının sonunda (Babekiler hareketinden on yıl geçmeden -E.E.) nahararlar... o kadar güçlendiler ki, kendi imtiyazlarının yeniden oluşmasına, kendi siyasi hukuklarının imkan dahilinde genişlemesine ve iç bağımsızlığın sağlanmasına çalışıyordular". Bundan dolayıdır ki, bütün Kafkaslar'da 850-853'lü yıllarda isyanlar başladı. Ve bundan hilafetin Kafkaslarda son, üstelik zayıf kökleri kalıyordu.

838-840'lı yıllarda Taberistan'da Mazyar'ın önderliğinde devam eden isyan, Babekiler hareketinin devamı idi. Mazyar isyanın ilk günlerinden başlayarak toprakları ağalardan alarak köylülere dağıtıyor, ağaları ise malikanelerden kovuyordu. Bilindiği gibi Mazyar Hürremi idi ve İslâm'ı yüzeysel olarak kabullenmişti. Mazyar'ın taraftarları da kırmızı elbise giyer, Babek'in prensiplerini açıkça kabul ediyordular. İsyanın gidişatı, şuarları, talepleri Babekiler hareketi ile aynıydı.
Babekiler uzun süre Yakın ve Orta Doğu'nun sosyal, siyasi olaylarında etkili olmuş, Babekilik (Babeizm) ortaçağın güçlü bir ideolojisi olmasıyla birlikte etkisini bir çok dönemlerde göstermiştir.

"Hürremiliğin amaç ve ideolojisi kendisinin en dolgun ifadesini Babek hareketinde bulunduğundan ileride "Hürremiliği" Babekilikle birlikte ifade etsek daha doğru olur.
Babekilik ideolojisinden bahsetmeden önce bu ideolojiye inananların Yakın ve Orta Doğu'daki sosyal hareketlere nasıl yakından katıldıklarına ve faaliyet gösterdiklerine genel hatlarıyla bakalım.

Babekiler'in Mingeçevir el-Fergani'nin ve Mazyar'ın isyanında da esas nüve oldukları inkâr edilmez bir gerçektir.
Babek'in sağlığında taraftarları yalnız Azerbaycan'da 300 binden fazla idi. 833 yılında Hemedan çevresinde Babekiler'in ilk yenilgisinden sonra, takriben 7 ile 14 bin kadar Babeki Bizans toprağına geçmiştir.

Babek'in idamından sonra, Babekiler güçlü takibe uğradıklarından bütün hilafete ve komşu ülkelere dağılmış, ideolojilerini gizli olarak yaymaya başlamışlardı. Babekiler hareketi hilafette yaşayan halkların hafızasında iz bırakmıştır.

Babek'in taraftarları 9. yüzyılın sonlarına dek hilafetteki bütün yeni isyanların nüvesini teşkil etmişlerdir."
Babekiler hareketinin sosyal etkisindendir ki, Mısır'da isyan eden orduya 831 yılında (Babekiler'in büyük zaferler kazandığı yıllarda -E.E.) köylüler ve yoksullar da katılmışlar bundan sonra Mısır isyanı da korkunç boyutlara ulaşmıştır.

Bu hareketin en önemli sosyal etkisi 869 yılında Basra'da şiddetlenen zenci isyanında ve 9. yüzyılın sonlarında başlayan Karmatlılar hareketinde görülmüştür. Bunun Babekiler hareketinin sosyal taleplerini, ortaçağda hilafet topraklarında yasayan bütün alt tabakaların istek ve ihtiyaçlarını kapsadığı düşünülür. Bunun için de Babekilik ideolojisi yoksul köylü ve sanatçıların, kölelerin, çeşitli zamanlarda hilafete karşı kesin silahı olmuştur.

Hale Harun er-Reşid'in zamanından Basra limanında çalışan Afrika'dan getirilmiş zenci köleler çok büyük zorluklarla yaşıyordular.
"Bu aç ve sefil liman işçileri arasında, Babekizmin fikirleri yayıldı ve onlarda zengin tüccar sınıfına karşı bir kin doğdu... Bunlar Babekiliğin esaslarını kabul ederek yeni bir tarikat kurmuşlardı."

Türk tarihçisi Enver Behnan Babekilerin taraftarları hakkındaki görüşlerini şöyle ifade ediyor:

"Babekizm taraftarları fakir ve topraksız halktı. Zenginlerin topraklarında boğaz tokluğuna çalışan işçilerdi. Bunlar mevcut düzeni tanımıyorlar, mal ve mülk sahibi olmak istiyorlardı."

Zenciler ve Karmatlılar kendi tarikatlarını Babekilik ideolojisinin sosyal talepleri üzerinde kurmuş, ancak üzerine başka bir siyasi örtü çekmişlerdi.

Babekilik hareketi Karmatlıların hareketini o kadar güçlü etkilemiştir ki Enver Behnan Karmatlılığı Babekiliğin devamı gibi göstermiştir:

"Babek öldürüldü. Fakat Babekizm İran'da gizli olarak yaşadı. Karamita adıyla tekrar canlandı".

Azerbaycan'a 942-952'li yıllarda seyahat eden tarihçi Ebu Dulef ve 943 yılında seyahat eden Mes'udi'ye göre, bir çok köy ve nahiyelerin ahalisi yine de Babekiliye itaat ediyor, onun yeniden ortaya çıkmasını bekliyorlardı.
Ortaçağda Arap dilinde yazan ünlü tarihçilerden Bin Miskeveyh "Halkların tecrübeleri" adlı eserinde ilginç bir bilgi vermiştir.

Yazar 327 (933) yılında Ali bin Büveyh'in Gerç'i zaptetmesinden bahsederken şunları yazıyor:

"...ülkenin canisini Ali bin Büveyh'in himayesini kabullendi ve onlar buralarda yaşayan Hürremilerin elinde bulunan bir kaleyi fethetmek için ittifak
kurdular."

Hürremilerden çoğu 10. yüzyılda İsmaililerin propagandasına aldanmışlardı.
11. yüzyılın sonlarında yeni bir güç ile isyan eden Batinilerin Yakın Doğu'da korkunç bir harekete dönüşmesinde de Babekiliğin önemli etkisi olmuştur.

Mevcut iktidara karşı mücadele eden Hasan Sabbah Rey'de başarısızlığa uğradıktan sonra Mısır'a, Şam'a, Bağdad'a, Diyarbakır'a gittiyse de hiç bir yenilik elde edemedi. Daha sonra ise Horasan, oradan da Orta Asya'ya, hatta Kaşkar'a kadar ulaştı. Ancak kendisine güçlü taraftarlar toplayamadı. Yakın Doğu'yu karış karış gezen Hasan Sabbah Azerbaycan'a geldi. O, Babekiliğin hele de buralarda güçlü olduğunu görerek vaktiyle Babekilerin savunduğu sosyal talepleri ortaya attı.

Enver Behnan araştırmalarını şöyle ifade ediyor:

Hasan Sabbah nihayet Babekizm fikirlerinin yayıldığı Mazendaran vilayetine geldi. Kısa sürede kendisine çok sayıda taraftar bulan Hasan Sabbah 1090 yılında Gazvin'in kuzeyinde Elemut kalesinin hakimini kovarak orayı zaptetti. Kısa bir sürede Azerbaycan'ın güney vilayetlerinden çevresine çok sayıda adam toplandı. Sonralar bu sosyal mücadeleye İsmailizm tarikat örtüsü çekilse de yine de onun esas nüvesini Babekiler oluşturuyordu.
Selçuklu hükümdarlarının veziri Nizamü'l-Mülk'ün "Siyasetname" eserinden alınan bir parça bu açıdan oldukça değerlidir.

Yazarın, "Hükümdarların ve İslâm'ın düşmanı olan zındıkların emellerinin zuhuru hakkında" başlığı ile aktardığı bölüm şöyledir:

"...Allah eylemesin, eğer mevcut yönetimi (Yüce Allah kendisi onu güçlü kılsın) herhangi bir bedbahtlık haklasa veya isyan olsa... bu köpekler gizli yerlerden çıkacak, bu hakimiyete (devlete) karşı isyan edecekler (onu) parçalamaya çalışacaklar; onların esas güçleri ise rafizilerden ve hürremidinlerden (ibaret) olacaktır;
karışıklıklar, zındıklık ve bu gibi her ne desen bunlardan türeyecektir. Onlar (kalmaya) hiç bir şey koymayacaklar".

Babekiler belli zamanlarda gerçek simasını değişerek Yakın Doğu'da iktidarlara karşı ortaçağda mücadele eden grupların ideolojisi veya ideoloji kaynağı olmuştur. Maalesef Babekilik bir ideoloji gibi şimdiye kadar geniş araştırılmamıştır.

Hilafette meydana gelen hareketlerden hiç birinin mücadelesi İslâm dini ile bu kadar kesin ve ters olarak yüz yüze gelmemiştir.
Işığın zulme, hayrın şerre karşı mücadelesinin gerekli olduğunu ve sonunda "ışığın zulm, hayrın şer üzerinde büyük zaferinin de kaçınılmaz olduğu" propagandasını yürüten Babekilik hem İslâm, hem de Hıristiyan dinine karşıydı. Bu yönden Y.Belyayev doğru sonuca varamamıştır.

O görüşlerini şöyle ifade etmiştir:

"... bir çok bilgilere göre Babek (Bizans) imparatoru Feofil'le yazışmasında kendisini hıristiyan gibi göstermiş ve bütün taraftarlarını da (gelecekte) hıristiyan edeceğine söz vermişti. Babek'in böyle bir ifadesini yalnız diplomatik bir manevra olarak değerlendirmek yanlıştır. Çünkü Hürremiler kendi ideolojilerine göre Hıristiyanlığa İslâm'dan daha yakındılar".

Elbette bu yalnız ve yalnız Babek'in diplomatik manevrasıydı ve buna hiç bir şüphe yoktur.

Çünkü Babek'in son ifadelerinden bu açıkça ortaya koyulmaktadır:

"Ben onlar (araplar) üzerinde zafer kazandıktan sonra bütün araplar ve halife benim dinimi (Babekiliği -E.E.) kabul edecekler ve benim göstereceğim yolda gidecekler. Öyle ki, o zaman ben onları Hıristiyanlığa davet edeceğim ve onlar hıristiyan olacaklar". Bizce Babek'in politikası bellidir.

Babekilik etkisini Azerbaycan'da 16. yüzyılda da göstermiştir. Safevi devletini kuran Şah İsmail Hatayi'nin (1502-1524) babası Şeyh Haydar taraftarları arasında Babekiliği tebliğ etmiştir.

Taberi, Babekiliğin kadınlarla ilgili fikirlerini şöyle açıklıyordu:

"Babek Afşin'in eline geçti, Afşin ona baktı ve onu (Babek'i) askeri kampa gönderdi. Onu süvari giysisiyle kampa götürdüler. Onun (Babek'in -E.E.) tehlikesini yaşayan kadınlar ve çocuklar onu (Babek'i -E.E.) gördükleri zaman kendi elleri ile yüzlerine vurdular, ağladılar, sesleri (arşa) yükseldi.

Afşin onlara dedi ki:

"Dün sizi esir aldığını söylüyordunuz şimdi de onun için ağlıyorsunuz. Allah size lanet eylesin!

Dediler:

O bize çok iyi davranırdı." Babekiler kadınları cemiyetin eşit vatandaşları sayardılar. Kadınlar erkeklerle bir yer, birlikte çalışır, birlikte savaşırdı. Onlardan bir çoğu ise askeri toplantılara da katılırlardı.

Bütün bunları söylemekteki amaç Babekiliğin İslâm, Hıristiyan, Buda dinlerine karşı olduğunu, onların hiç birisiyle yakın olmadığına dikkat çekmektir.
Babekiliğin ortaçağda insanların şuurunu güçlü şekilde etkilediğini inkâr edemeyiz. Hatta Babek'e karşı savaşa gönderilmiş, Abbasiler hilafetinin ünlü simalarından biri olan, ordu komutanı Afşin Babekilerin talimine meyi etmiştir.

Babekiler hareketi hilafetin zayıflamasını ideolojik yönden de etkilemiştir.
Babekiler hareketi Abbasiler hilafetini çöküşe uğratmakla, onun parçalamasına ve nihayet dağılmasına sebep olan diğer büyük etkisini de sonradan merkezi siyasi iktidarı ellerine alan ve halifeleri bir oyuncağa dönderen Türklerden oluşan askeri birliklerinin oluşmasında göstermiştir.

Bilindiği gibi, Abbasiler hilafetinin parçalanmasında bu Türk birliklerinin ve komutanlarının büyük rolü var. Fakat hilafetin çöküşü ve parçalanmasını bütünlükle onlara mal etmek doğru değildir. Öte yandan bunu da kayıt etmek gerekir ki, Türklerin merkezi hakimiyeti ellerine almasında bile Babekiler hareketi esas rol oynamıştır.

Abbasilerin Türklere istinad etmesini tarihçiler çeşitli sebeblerle izah ediyorlar.
K.Brokkelman'a göre, araplarla farslar arasında şiddetli ihtilaflar vardı. Mü'tesim kendini korumak için berberlerden ve çoğunluğu Türklerden oluşan birlikler kurdu.

A.Müller bu konuya biraz daha geniş yer vererek görüşlerini şöyle ifade ediyor:

Araplar ve Farslar hilafetin dahilinde yüz yıllar boyu bazen barış, bazen de silahlı çatışmalar yoluyla iktidar uğrunda mücadele etmişler. Şimdi ise birinin diğerine uzun süre tabi olmayacaklarına yemin ettikten sonra ayrıldılar.

Arapların bir kısmı Arabistan, Suriye ve Mısır'da yeniden serbest hayata başlamış, Iraklılar ise sanatkârlık, esnaflık, âlimlikle meşgul oluyor ve savaşlardaki becerilerini kaybediyorlardı. Bu dönemler de büyük şehirlerde, özellikle Bağdad'da halk arasında hükümete karşı ayaklanma isteği güçleniyordu. Bunun için de Me'mun kendisine Araplara yabancı olan birlikler kurdu. Bu ordunun içerisinde Uşrusene ve Fergane vilayetlerinden olan askerler de hizmet ediyordu... Sonra bunların arasına berberlerden de karıştı.

Halifede ister istemez, ordunun nüvesini artık faydalı olmayan Arap ve Parsların yerine onlardan daha güçlü olan halklardan oluşturmak gerektiği düşüncesi oluştu.
Mü'tesim hakimiyete gelir gelmez binlerle yabancıdan ordu kurulmasını emretti.

Me'mun öldükten sonra ordusu oğlu Abbas'ı iktidara getirmek istediği için, Mü'tesim Türklerden ordu kurulması fikrini kısa sürede hayata geçirdi.
N.Mednikov da Arapların artık ordu için elverişli olmadıklarını, şehir hayatına alıştıklarını, bedevilerin ise kervanları talamakla uğraştığını kayd etmektedir. O devamla belirtmektedir ki, Mansur'un, Harun'un, Me'mun'un zamanında orduda hizmet eden Farslar bağımsız hareket etmişler, Bermekiler siyasi iktidara el koymuşlar. "Parsların sınırları aşan iddiaları halifeleri kendileri için daha itaatkâr olan birlikler aramaya mecbur etti."

Bir çok çağdaş Arap tarihçileri aynı zamanda C.Zeydan, Ahmed Emin, Ali ibrahim Hasan, H.l.Hasan tamamen yanlış, üstelik yüzeysel bir sonuca varmışlar. Bu yazarlar Mü'tesim'in Türklerden oluşan ordulara yönelmesini onun annesinin Türk olmasında görüyorlar.

Mısır tarihçisi M.el-Hudari bey görüşlerini bir iki cümle ile şöyle ifade ediyor:

"Mü'tesim cesaretli (kişilere) meyl gösteriyordu... Bağdad'daki askerler halifelere karşı isyan ettikleri için O Türklerden ordu kurdu".

A.Ulebi'ye göre ise, (hilafet ordusunun esasını teşkil eden) Horasanlı askerler Mü'tesim'in kardeşi Emin'i öldürdükten sonra kendilerini çok çektikleri için, Mü'tesim de Türklerden oluşan mükemmel bir ordu kurdu.

Bilinmelidir ki, bunların bazısı konuya tamamen tek taraflı bakmış, diğer bir bölümü ise tamamen yanlış sebep göstermiştir.
Mü'tesim'in Türklerden oluşan ordu kurmasının pek çok esaslı nedenleri vardır ki, tarihçilerin çoğunluğu bunu doğru tesbit edememişler. Elbette bu nedenler bir kaç yüzyılın ürünü olmanın yanısıra 9. yüzyılın sosyal siyasi olayları ile de ilgilidir. Hilafet ordusunun önceler özünü teşkil eden Arabistan yarımadasının ahalisi büyük işgaller zamanı ve ondan sonra Tyan-Şan'dan başlayıp batıda İspanya'ya kadar, Kafkaslardan başlayıp güneyde Hind okyanusu sahillerine kadar büyük bir araziye dağılmış, kitle biçimini yitirmiştir.

Bunun yanısıra, Mü'tesim'in halifeliğine kadar bütün Kuzey Afrika ve Endelüs Abbasilerin nüfuz bölgesinden tamamen çıkmıştır.
Me'mun'un zamanında ise Mısır'da bilindiği gibi ahali ile birlikte ordu da isyan etmiş, önce Abdullah bin Tahir sonra da Me'mun ve Afşin tarafından isyan iki kez bastırılmış, kitlevi kırgınlar olmuştu. Mü'tesim'in Türklerden ordu kurduğu zamanlar ise Babekiler hilafetin büyük bir parçasını Abbasilerin hakimiyetinden ayırmışlardı. Anlaşılıyor ki, Abbasi halifeleri kendi ordularını

yalnız Arabistan yarımadasının seyrekleşmiş ahalisinden Suriye, Irak, Horasan ve Orta Asya'dan toplayabilirlerdi. Üstelik yalnız müslüman ahalisinden. Bilindiği gibi müslüman olmayanlar orduya alınmıyordu.

Peki, bu son kez isimleri geçen ülkelerde ahalinin genel durumu nasıldı?
O dönemde hilafet ordularını oluşturan esas iki güçten biri olan farslarm durumu da zordu. Ebu Müslüm ve Bermekiler'in Abbasiler tarafından öldürülmesinden dolayı farslarda Abbasilere karşı kin doğmasını ve buna göre de Mü'tesim'in onlara inanmamasını bir sebep olarak kabullenen yazarlar yanlışlık yapıyorlar. Halbuki, Bermekilerin öldürülmesinden kısa bir süre sonra, Me'mun'un ordusunun çoğunluğu farslardan oluşuyordu. Bu da Me'mun'a pek çok zaferler kazandırmıştı.

Bilinmelidir ki, Me'mun'la Emin arasındaki çekişme ve Mısır isyanını ilk kez Abdullah bin Tahir'in bastırması farsların önceki askeri gücünü zayıflatmıştı.
Emin'e karşı savaşa hazırlanan Me'mun güveneceği silahlı güçleri çoğaltmak için Orta Asya Türklerinden orduya askerler celbetmeğe başlamıştı. Fakat bu çok azdı.

Me'mun iktidarının ortalarında hilafet orduları yine de genellikle araplardan ve farslardan oluşuyordu. İşte bu dönemde Abbasilerin bütün siyasetini alt üst eden Babekilerin başarılı hücumları başlar. Hilafetin altı büyük ordusu ardarda savaşta mağlup edilir.

Daha önce de belirtildiği gibi Babekiler hilafetin yarım milyon kadar askeri gücünü mahvettiler. Artık hilafetin yaşayıp yaşamayacağı sorunu ortaya çıkmıştır. Abbasilerin yok olması beklenmektedir.

Halife Me'mun kardeşi Mü'tesim'e vasiyet ederken ölüm anında ağzından son kez bu sözler çıkar:

"Sen onu (Babek'i -E.E.) mahvetmesen O (Babek) seni mahvedecek". Çok büyük zorlukla karşı karşıya kalan Mü'tesim Babekilerin hareketini önlemek için "bütün gücü ile çaba gösterir". Fakat şartlar Mü'tesim için uygun değildi. Defalarca Horasan, Arabistan, Suriye ve Irak'tan toplanan ordular Babekiler tarafından öyle dağıtılmıştı ki, bazı orduların komutanları bile kaçıp kurtulamamıştı. Böylece de onların askeri yönden zayıflık ve eksikleri noksanları ortaya çıkmış, bununla da çağdaş askeri faaliyetler için kendilerinin başarılı olmadıklarını açıkça göstermişlerdi. Böyle bir durumda, Mü'tesim'in yalnız kardeşi Emin'i öldürdüklerine yahut Me'mun'un oğlu Abbas'a taraftar olduklarına göre Horasanlılara (farslara) istinad etmemesini bir esas olarak kabullenen tarihçiler doğru sonuca varmamış olurlar. Mü'tesim'in Türklerden kendi ordusunun temelini oluşturması ne farslara nefretinden, ne de annesinin Türk oluşundan kaynaklanmıştır. "Babek'e karşı yürütülecek büyük mücadele için askeri reformların kaçınılmaz olduğu ortaya çıkmıştı". Azerbaycan'ın dağlarında savaşmayı beceren üstelik dört bir taraftan toplanan, çeşitli feodalların askeri güçlerinden değil yüksek askeri eğitim görmüş veya savaşta çok yönlü tecrübesi olan savaşçılardan oluşan nizamlı bir orduya büyük ihtiyaç vardı.

Bir yandan hilafetin önceki silahlı güçlerininin tükenmesi öte yandan savaş yeteneği üstün olan düzenli bir orduya duyulan ihtiyaç Mü'tesim'i Orta Asya'da, Altay ve Tyanşan dağlarının eteklerinde yaşayan Türklere yönelmeğe, ordusunun temelini onlardan kurmaya mecbur etti.

O her ihtimali de düşünerek Türklere karşı koymak için orduda berberlerden (mağriilerden -E.E.) oluşan alaylar da hazırladı. İşte bu tedbir Mü'tesim'in Türklere inanmadığını gösteriyordu. Fakat "esasen Türkler fizik yönünden güçlü ve yetenekli, hızlı savaşçılar yetiştirdiği için" Mü'tesim onları toplu halde orduya aldı.

Me'mun'un Horasan'da vali iken ordusuna aldığı Türkler kısa sürede askeri yeteneklerini göstermişlerdi. Bunlardan Haydar Afşin çok geçmeden ordu komutanı olmuş, Me'mun halife olduktan sonra onu Berge'ye (Bengazi -E.E.) canisin göndermişti.
İtah, Eşnas Türki, Büyük Buğa, Cafer el-Heyyat, Vasif v. s. Türk komutanlarını Mü'tesim şücaetlerine göre seçip almıştı.

Bütün bu komutanlar büyük askeri tecrübelere sahiptiler. 220 (835) yılından itibaren Buhara, Semerkant, Fergana, Uşrusane v.s. Türk topraklarından askeri güç toplamaya başlayan Mü'tesim 836 yılında Büyük Buğa'yı 837 yılında ise İtah Cafer'i Babekilerin üzerine gönderdi. 836 yılında Mü'tesim 18 bin Türk savaşçı toplayabildi.

Bu ordu için Bağdad'dan 15 mil veya 100 km mesafede Samarra şehrini kurup, kendisi de halifeliğin ikametgahını oraya nakletti.
Samarra'da 250 bin kişilik ordunun yaşaması için askeri kamp kuruldu.

Artık Mü'tesim kendi ordularını güçlendirmeliydi. Kısa bir süre sonra Samarra'ya 70 bin kadar Türk genci toplandı. Bu gençler halifelere hediye olarak gönderilmişlerdi.
Kurulduğu günden bu zamana kadar hilafette ilk kez askeri reformlar yapıldı.
Parayla tutulan daimi ordu kuruldu. Babekilerle yürütülen savaş eski ordu sisteminin faydasız olduğunu göstermişti. Onlara askeri eğitimin dışında, Arap dili, edebiyat dersleri verilmekle dini kaide ve kanunlar öğretilmekteydi. Dersler, eğitimler önce bir kaç yıl Türkçe yapılıyordu. Ordu halktan tamamen soyutlanmıştı. Onlara (askerlere) Türk olmayan halklardan bile evlenmek yasaklanmıştı. Buna göre de Samarra'ya , Bağdad'a ve etraf yerlere çok

sayıda Türk ailesi nakledilmişti. Türklere hilafet topraklarında yerleşme imkanı sağlanmıştı.
Babekiler hareketini bastırdıktan sonra Türklerin nüfuzu oldukça güçlendi. Askeri reformlar hilafet için faydalı sonuçlarını vermeye başlıyordu. 838 yılında Bizans orduları karşısında büyük zafer kazanıldı. Hilafet yeni ordu sayesinde kendisini Babekiler hareketinden, diğer isyan ve savaşlardan kurtardıysa da bu uzun sürmedi.

Türkler artık hilafette siyaset meydanına atılmıştı.
Hilafetin zayıflığını hisseden bu Türk asker ve subaylar bağımsız hareket etmeye, merkezi hakimiyet uğrunda mücadeleye başladılar. Halifelerle Türk komutanları arasında çekişme başladı. Büyük zaferlerden ruhlanan Afşin önemli ölçüde nüfuz kazanmış, artık kimse ile hesaplaşmak istemiyordu. O, hilafet için büyük bir tehlike olmuştu. Ancak bunu hisseden halife Mü'tesim Afşin'i 841 yılında öldürttü.

842 yılında halife Mü'tesim öldükten sonra onun yerine oğlu Vasig halife oldu.
Vasig'in zamanında (842-847) Türk komutanları daha yüksek mevkileri ele geçirmeye başladılar. Bunlardan Eşnas Türki ve İtah hilafette yüksek görevler aldılar.
Vasig (842-843) yılında Eşnas'a "Sultan" lakabı verdi. Ona mücevherle işlenmiş taç, Altın sırmalarla dokunmuş elbise giydirdi.

Vasig'in halifeliğinin son yıllarında Eşnas'ın yerine Türk Vasif tayin edildi. İtah ile Vasif siyasi iktidarı yavaş yavaş ele geçirmeğe başladılar.
847 yılında Vasig, öldükten sonra oğlu Muhammed'e biat etmek istediler. Fakat İtah ve Vasif bunu reddedip, halifeliğe Vasig'in kardeşi Mütevekkil'i ileri sürdüler ve onu 847 yılında tahta çıkardılar. Böylece halifeleri Türkler tayin etmeğe başladı. Abbasilerin merkezi hakimiyetteki nüfuzu da artık kaybolmaya başlamış, ırsi hukukları ellerinden alınmıştı. Yeni seçilen halifeler Türklerin isteklerini yerine getirenler olmuştular. Halife Mütevekkil Türklerin ağalığına son vermek için çaba gösterdi. Bir gün O, şarap içtikten sonra İtah'a sinirlenmiş, İtah karşılığında onu tehdit ederek sarayı terketmişti. Mütevekkil ayıldıktan sonra önlemler almaya başladı.

O, İtah'ı gördüğünde:

"Sen benim babamsın, beni sen büyütmüşsün" diyerek onu sakinleştirmiş ve özel adamlarla onu hacca gitmeğe teşvik etmişti. Halife Türk komutanların büyük bir tehlike olduğunu anlamıştı. O, daha acımasız olan İtah'ı ortadan kaldırmak için onu Mekke'ye ziyarete göndermeğe çalışmıştı.

Mütevekkil çok iyi biliyordu ki, İtah'ı Samarra'da hapsetmek veya onu öldürmek kesinlikle mümkün değil. Çünkü, İtah Vasig'in döneminde bir çok yüksek görevleri eline geçirmişti. Bu dönemde bütün ordu, Türkler, mağribliler, mavaliler, saray koruması, hilafet evi, posta ve haraç divanı ona tabiydi.

Nihayet halifenin hilesi tuttu. O 234 (848-849) yılında İtah'a hediyeler vererek Mekke'ye gönderdi. İtah Mekke'den geri dönünceye kadar Mütevekkil onun görevini Vasif'e verdi.
235 (849-850) yılında İtah hac ziyaretinden dönerken onu oğulları ile birlikte hapsedip öldürürler. Oğulları Mütevekkil'in ömrünün sonuna kadar hapiste kalır.

Mütevekkil İtah'ı öldürttükten sonra, ikinci güçlü bir rakip olan Vasif'i ortadan kaldırmanın yollarını arar. Aynı zamanda o, hilafetin başkentini Demeşk'e nakletmek, bununla da Türk alaylarından uzaklaşmaya çalışmıştır. Demeşk'e sefer eder. Fakat ordunun isteği üzerine orada fazla kalamayıp Samarra'ya geri döner. O 246 (860) yılında Samarra yakınlarında el-Mecuze'de inşa ettirdiği saraya yerleşir ve veziri Feth bin Hakan'a Vasif'in İsfahan ve Cebel'deki mal-mülklerine el koyulmasını emreder.

Bin el-Esir'e göre; Vasif'in mallarının listesi hazırlanır. Bu liste Vasif'e verilir. Türk komutanları Mütevekkil'in hareketlerinden şüphe ediyordular. Üstelik halife ile oğlu Müntezir arasında kırgınlık olmuştu. Mütevekkil İtah'ı öldürttükten sonra Türklerin gücünü zayıflattı. Ancak o, Büyük Buğa'dan ve Vasif'ten de çekiniyordu. Çünki, Büyük Buğa Kafkasya'da isyanları bastırıp Samarra'ya döndükten sonra halife onu Demeşk'e göndermiş ve 244 yılının Rebi el-Ahir ayında (858 yılının Temmuz-Ağustos ayları) oradan Bizans'a hücum etmesini emretmişti.

Büyük Buğa'yı bu yolla başkentten uzaklaştıran Mütevekkil Vasif'i ortadan kaldırmak için önlemler almaya başladı.
Türk komutanlar büyük bir tehlikenin doğduğunu hissederek, Mütevekkil'i susturmak için faaliyete başladılar.

Şarabi lakabı ile ünlü olan Küçük Buğa, halifeyi koruyan özel birliğin ("heres") komutanı Bağır'la irtibat kurdu.
Türkler Mütevekkil'i öldürmeyi kararlaştırdılar. Vasif bu olaya karışamayacağını duyurunca yerine beş oğlu küçük Buğa'ya katıldı.
Beğlun Türki, Suvartekin'in oğlu Harun ve Mütevekkil'in veliahtlıktan mahrum edilen oğlu Müntesir de onlara katıldı.

247 yılı Şevval ayının dördünde (861 yılı Aralık ayının 11'inde) bir bölük Türk Mütevekkil'in sarayına girdi. O gün Büyük Buğa'nın oğlu Musa babasının yerine sarayın korumasında görevliydi. Büyük Buğa ise Sumeysat'taydı. Büyük Buğa'nın o kadar güçlü nüfuzu vardı ki, onun hatta halifelerin akrabalarından evlenmesine de izin verilmişti. O ise Mütevekkil'in halasını almıştı. Musa da o kadından olmuştu. Musa aynı zamanda Mütevekkil'in halası oğlu idi. Ancak Musa da Türklerle işbirliği yaptı ve o gece yani 247 yılı Şevval ayının dördüncü gecesi Türkler halife Mütevekkil'i öldürdüler. Onu korumak isteyen vezir Feth bin Hakan da katledildi.

S.Baratov "Gürcüstan tarihi" eserinde şöyle yazmaktadır:

Buğa (yazar hangi Buğa'nın Büyük veya Küçük olduğunu göstermiyor -E.E.) Gürcüstan'da 16 yıl kaldı.(?)

"... 862 yılında Buğa'nın hilafet başkentine dönmesi ile halife Mütevekkil onun fitne fesadı ve arkadaşlarının kılıcına kurban gitti." Buradan anlaşılıyor ki, Kafkaslara hücum eden Küçük Buğa imiş. Çünkü Büyük Buğa halifenin katlinde iştirak etmemişti. Kendisi de yukarıda gösterildiği gibi 858 yılından itibaren Bizans sınırlarında savaşıyordu. Ayrıca daha önce Kafkasya isyanlarını bastıranın yalnız Büyük Buğa olduğu kaydedilmişti.

Bundan dolayı ne Büyük Buğa ne de Küçük Buğa Gürlcüstan'da 16 yıl kalamazdı.
Halife Mütevekkil ise 862 yılında değil 861 yılında öldürülmüştü. S.Baratov göründüğü gibi her şeyi bir birine karıştırmıştır.
Türkler Müntesir'i iktidara getirdiler. 247 yılı Şeveal ayında ona biat edildi.

Ancak Müntesir de Vasif'ten emin değildi. Bunun için de o, Vasif'i ve Feth'in kardeşi Mezahim bin Hakan'ı 248 (862) yılında Bizans'a karşı savaşa gönderdi.
Türkler Müntesir'in de onlar için yararlı olmadığını görünce 248 yılı Rebi el-Ahir ayının 5'inde (862 yılı Nisan'ın 8'inde) onu da ortadan kaldırdılar. Halifenin özel berberi Bin et-Tayfur zehirli ustura ile ondan kan almış, üç gün sonra Müntesir ölmüştü. O gün Büyük Buğa, Küçük Buğa, Vasif ve Atamış Samarra'da idiler. Onların tavsiyesi ile Ahmed bin Muhammed bin Mü'tesim halife seçildi ve Müste'in ismini kabul etti. Türkler artık hiç kimseyle hesaplaşmıyordular.

Onlar halifeleri sahneden çıkardılar:

Artık Abbasiler sülalesinden hiç kimse halifeliği ırsi veya kanuni yolla talep edemezdi. Türkler kimi isteseydiler onu seçiyordular, istemedikleri halifeyi de öldürüyordular. Ancak Abbasileri siyaset meydanından uzaklaştıran Türk komutanlar kendi aralarında savaşa başladılar.

Müste'in'in veziri, Mısır'a ve Mağrib'e vali tayin edilmiş Atamış'ın nüfuzu güçlenmiş ve istediği gibi hareket ediyordu. Vasif ve Küçük Buğa kenarda kalmışlardı. Onların faaliyetleri sonucu Atamış öldürüldü. Onun yerine vezir tayin edilen Abdullah Ebu Salih'i de Küçük Buğa Samarra'dan kovdu.
Türkler kendi aralarında savaşıyor, halifeleri ise top gibi oynatıyorlar.

Bin Tabataba et-Tigtaga bu konuda görüşlerini şöyle ifade diyor:

Halife onların (Türklerin -E.E.) elinde esir gibiydi. İsteseydiler görevde tutar, uzaklaştırır veya öldürürdüler.
Hilafette büyük bir kargaşa hüküm sürüyordu. 861 yılından 870 yılına kadar ara çekişmelerinde beş halife (Mütevekkil, Müntezir, Müste'in, Mü'tezz, Mühtedi -E.E.) ve hilafetin yedi ünlü ordu komutanı (Bağır Türki, Atamış, Vasif, Vasif'in oğlu Salih, Küçük Buğa, Küçük Buğa'nın oğlu Muhammed, Bayıkbak -E.E.) öldürülmüştü. Bunlardan Atamış, Mü'tezz ve Vasifin öldürülmesinde esas sebeplerden biri de ordunun maaşını ödemek için hilafet hazinesinden bile para bulunamamasıydı.

"Türkler Vasifi öldürdükten sonra da 255 yılının Receb ayına (869 yılı Haziran-Temmuz) kadar kendi haklarını almamışlardı. Onlar Mü'tezz'in yanına gittiler. O toplam 50 bin dinar vermeliydi".
"Beyt'ül-Mal'da da hiç bir şey bulunmadığından" Türkler Mü'tezz'i öldürdüler.

Elbette bütün bunları vurgulamakta amaç Babekiler hareketinin hilafetin çöküşündeki yerini belli ölçüde de olsa tayin etmektir. Çünki 837 yılında Babekilere karşı savaşan askerlerin hakkını ödemek için 30 milyon dirhem (2 milyon dinar E.E.) gönderen Abbasiler hilafeti Mü'tezz'in döneminde 50 bin dinar bulamadı.

Öte yandan Babekiler hareketinin etkisi sonucunda merkezi hakimiyeti ele geçiren Türkler hilafetin parçalanmasını hızlandırıp hilafetin ve halifelerin kaderini belirlemeğe başladılar.

Bin Tabataba görüşlerini şöyle ifade ediyor:

"Mü'tezz hilafet tahtına otururken... müneccimleri huzuruna getirdiler ve söylettiler: Bakın (görelim) O, (Mü'tezz -E.E.) kaç yıl halifelikte kalacak?.. Mecliste bulunanlardan biri şöyle demiştir: Türkler istedikleri sürece".

Halife Mü'tezz Küçük Buğa'nın korkusundan sürekli silahlı geziyor, hatta gece uyurken bile silahını çıkarmıyordu.
Mes'udi yazıyor ki, O (Mü'tezz -E.E.) "(Küçük) Buğa'nın gökten yanına inebileceği veya aniden karşısına çıkabileceğinden" korkuyor ve bunu açı kça ifade ediyordu.

Bizce Abbasilerin merkezi hakimiyette tuttukları "mevki" kaynaklardan alınan bu küçük örneklerden biliniyor. Peki, hilafetin durumu nasıldı?
Daha önce de belirtildiği gibi, Kafkaslar hilafetten uzaklaşmış, Horasan'da Tahiriler ve Kuzey Afrika'da Eğlebiler serbest hareket etmeğe başlamışlardı.

860 yılından 870 yılına kadar pek çok eyalet canişin ve memurları hilafetin zayıflığından merkezi hakimiyet uğrunda devam eden çekişmelerin ortaya çıkardığı kargaşadan yararlanarak hilafete tabi olmaktan imtina ediyor, bazıları ise hilafetten yeni topraklar koparıyordu.

863 yılında Taberistan ve Deylem'de Aleviler devletinin temeli koyuldu. Bu devletin kurucusu Hasan bin Zeyd olduğu için Zeydiler devleti olarak da tanınır.
Secistan'a sahip olan Yakub bin Leys es-Seffar 248(862) yılında Herat'a doğru hareket etti. 868 yılında O Herat'ı ele geçirip 255 (869) yılında Kırnam'ı istila etti.

B.Zahoder Yakub bin Leys'in bu başarılı hücumunu sanatkârlar ve köylüler arası nda güçlü destekleri olan, Herat'ta ve onun çevresinde yaşayan Hürremilerin ona yardımı ile izah ediyor.

Böylece hilafetin doğu eyaletlerinde yeni bir bağımsız devlet kuruldu. Öte yandan Orta Asya'da Semaniler gitgide güçleniyordu.
256 (870) yılında Filistin ve Urdu'nun canisini İsa bin Şeyh Demeşk'i kuşattı. O daha sonra Mısır'a ve bütün Şam'a sahip olmak arzusundaydı ki, bu konuyu Tolunoğulları Devleti ile ilgili ikinci bölümde ele alacağız.

868 yılında Mısır'da Tulunoğulları Devleti'nin kuruluş süreci başladı. Böylece hilafette ilk bağımsız Türk sülalesi hakimiyeti sağlıyordu.
9. yüzyılın 60'lı yıllarının sonunda Abbasiler hilafeti için daha tehlikeli olan Zenciler isyanı alevlenmeye başladı. Bununla da geçici de olsa hilafetin merkezini oluşturan Irak'ta büyük bir eyalet Abbasilerin hakimiyetinden çıktı ve Zenciler isyanı hilafet için büyük bir tehlikeye dönüştü.

9. yüzyılda Abbasiler hilafeti küçük bir emirliği hatırlatacak derecede küçüldü. Büyük bir imparatorluğun böyle çöküşü ve parçalanmasındaki esas sebep ise 816-837 yıllarda meydana gelen Babekiler hareketi olmuştur.

"Babekiler hareketi güçlü Abbasiler devletinin ayrı ayrı devletlere parçalanmasını belirleyen asıl siyasi güçlerden biri" olmasının yanısıra üstelik en önemli sebeptir.
7. yüzyılın sonlarında Çin sınırlarında ve Orta Asya'da işgalci politikalar yürüten Abbasiler, Babekiler hareketinden sonra hilafete tabi olan ülkelerin yanısıra, kendi nüfuzlarını Bağdad'ta bile koruyamadılar.
Babekiler hareketi Çin, Orta Asya ve Bizans'ı ağır savaşlardan kurtardı.

Bütün bunları araştırarak genel sonuçlara varabiliriz:

Babekiler hareketi Abbasilerin iktisadi gücünü mahvetti. Öte yandan hilafetin hakimiyet gücünün esas unsuru olan ordusu dağıldı ve bunun sonucunda da Abbasiler için sonradan güçlü bir tehlike -Türklerden oluşan ordu kuruldu.

Hilafetin tabiiliğinde olmayan halkların Abbasilerle savaş tehlikesini ortadan kaldırdı.
Abbasiler hilafetinin parçalanması ile ilişkin olarak yarıbağımsız ve bağımsız ülkelerde feodal ilişkiler hızla gelişti. Abbasiler hegemonyasından kurtulan feodallar ülkeden topladıkları haracı artık hilafet hazinesine göndermiyor, kendi topraklarında sarfediyordu ki, bu da feodal üretim usulünü hakim güce döndermişti. Sulama şebekeleri kuruluyordu. Bununla ilişkin olarak "köylülerin durumu belli ölçüde iyileşmeğe" başlıyordu. Üretim sahalarının gelişmesine dikkat gösteriliyordu. Topraktan yüksek gelir elde ediliyor, hatta zengin esnaflar bile büyük topraklar alyorlardı ki, bu durum feodal toprak mülkiyetinin gelişmesine neden oluyordu.

Kanallar yapılıyor, bentler, barajlar inşa ediliyor, hayvan gücü ve elle ^çalıştırılan değirmenlerin yerini su ile çalışan değirmenler alıyordu. Bu devirde dokumacılık, testicilik, kağıt tekniği ile birlikte metal imalatı da gelişiyor ayrı ayrı vilayetler, ülkeler arasında ticaret mallarının alım-satımı gitgide artıyordu. Bütün Yakın ve Orta Doğu'da büyük ölçüde ekonomik canlanma başlamıştı. Bununla ilişkin olarak ilim, medeniyet de süratle gelişiyordu.

Bunun yanısıra Babekiler hareketinin etkisi altında tarikatların ideolojik mücadelesi daha da şiddetleniyordu. İslam kurallarına karşı mücadele başlatan bazı yeni gruplar, tarikatlar da kuruluyordu. Bazı tarihçiler tarafından İsmaili sayılan Karmatlılar bile dini ayinlerin icrasına önem vermiyor, Kur'an'da yazılanlara itikad göstermiyorlardı. Mekke'ye ziyarete gidenleri ya geri gönderiyor, ya da mallarını soyup talıyor ve işgence ediyorlardı. Çok ilginçtir ki, Karmatlılar 171 (929) yılında Mekke'ye hücum edip şehri dağıttıktan ve hacı adaylarını soyduktan sonra Ka'be'deki Kara taşı da başkentleri el-Hesa şehrine götürmüşlerdi.

Abbasiler hilafetinin parçalanması feodal ilişkilerin gelişmesi için geniş imkanlar yarattı. Gittikçe güçlenmeye başlayan feodallerin menfaatleri çatıştığı için aralarında şiddetli mücadeleler başladı ve bu mücadeleler savaşlara neden oluyordu.

Böyle bir durumda hür düşünce için uygun ortam doğmuştu. Bununla ilişkin olarak, ideolojik mücadele daha çeşitli üstelik şiddetli ve bir birine ters biçim alıyordu. Mücadele uzun süre kalemle yürütülüyor, çoğunluğunda ise sonuçta kılıçlara el atılıyordu.

Böyle bir ortam Yakın ve Orta Doğu düşüncesinin oluşması ve gelişmesinde önemli rol oynadı.
Abbasiler hilafetinin parçalanması sonucunda meydana çıkan pek çok yarıbağımsız ve bağımsız devletler böyle bir ortamda faaliyet gösterdiler.
Tolunoğulları Devleti bu tür devletlerin tipik bir örneğidir. Ancak kendisine has siyasi yapıya ve ekonomik, sosyal düzene sahiptir.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Tolunoğulları Devleti

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir