Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Tolunoğulları Devleti

Burada Tolunoğulları Devleti hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Tolunoğulları Devleti

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 19:23

TOLUNOĞULLARI DEVLETİ'NİN KURULUŞU

A) KURULUŞU VE GELİŞMESİ


Tolunoğulları Devleti hakkında ortaçağdan başlayarak günümüze kadar çeşitli boyutlarda eserler yazılmasına rağmen, bu sahada yine de yeterli çalışmaların yapılmadığı görülmektedir. Şimdiye kadar yapılan çalışmalarda da yanlışlıklar ve bir birini yalanlayan deliller ve görüşler yer almaktadır.

Bu deliller ve görüşlerin yanlış ve karışık oluşu bir yandan araştırmanın doğru yürütülmesinde zorluklara yol açarken, öte yandan da kesin fikirler elde etme imkanını zorlaştırmaktadır.

Kurulduğu günden yıkıldığı güne kadar 36 yıl, 3 buçuk ay varlığını devam ettiren (23 Ramazan 254 1-2 Rebi el-evvel = 15 Eylül 868 yılından 11-12 Ocak 905 yılına kadar) Tolunoğulları Devleti hakkında ortaçağ kaynaklarında kesin bilgilerin olmasına rağmen, son yüzyılda yazılmış bir çok tarihi eserde bu kesin bilgilerin net olarak kaydedilmediği görülmektedir.

A.Müller Tolunoğulları'nın iktidarının 37 yıl sürdüğünü, A.Krımski ise 40 yıl olduğunu gösterir. Bazıları ise bu devletin genel siyasi durumunu doğru belirlememiştir. Örneğin, N.Medrükov sülalenin ilk beği Ahmed bin Tolun'u "Mısır ve Suriye'nin yarıbağımsız hakemi" olarak gösterir. Halbuki, Ahmed bin Tolun Suriye topraklarında hakimiyetini sağladığı dönemde tam bağımsız olmuştur ki, bu konuya ileride ayrıntılı olarak değinilecektir.

Genel hatlarıyla ele alındığında Tolunoğulları Devleti bağımsız bir devlet olmuştur. Ancak bunun yanısıra sülalenin bazı temsilcilerinin hakimiyeti döneminde bu devlet hilafete haraç vermeğe başlamıştır ki, bu da tam bağımsızlık sayılamaz. Bunun için de Abbasiler hilafetinin parçalanması sonucunda kurulmuş bu tür devletlerin belirli zamanlarda yarıbağımsız, diğer bir zamanda ise tam bağımsız olmaları kaydedilmelidir ki, bu da onları biri birinden ayırır. Çeşitli dönemde tam bağımsız olan Tolunoğulları, Saffari, Saci, İhşidi ve Karmet devletleri bu yönden Tahiri, Samani ve Eğlebi devletlerinden ayrılırlar. Çünki söz konusu devletlerden Tolunoğulları ve diğerleri belirli dönemlerde hilafete vergi vermemiş, halifenin ismini Cuma günü okunan hutbeden tamamen çıkarmış, hatta onlara kendilerine tabi camilerde lanetler okutmuşlar. Tolunoğulları ve Saffariler bir dönem daha ileri giderek kendi adlarına sikke bastırmış, halifenin adını sikkeye yazdırmamışlardır. Üstelik bu olay Arap hilafeti kurulduktan söz konusu

döneme kadar ilk kez gerçekleştirilmişti. Bütün bunlar ise tam bağımsızlığın en açık örnekleri idi.
Tolunoğulları Devleti bu tür devletlerin ilkidir. Bu devletin kuruluşu ve tam bağımsızlığa ulaşması bir yönüyle siyasi ve sosyal olaylarla ilgili iken, diğer yönüyle sülalenin beği Ahmed bin Tolun'un faaliyeti ile de ilgilidir. Ahmed'in babası Tolun Orta Asya Türklerinden Oğuzlardan olup, Buhara hakemi Nuh bin Esad bin Saman (es-Samani) tarafından mal, binek atları ve kölelerden oluşan hediyeler arasında hicri takvimin 200 (815-816) yılında Me'mun'a bağışlanmıştı.

Me'mun o dönemde Horasan'da idi. Onun gönderdiği ordu kardeşi Emin'i öldürmüş, halifelik ona kalmıştı. O, şimdilik Bağdad'da yaşamak istemiyor ve bunun için bir takım faaliyetlerde bulunuyordu. Me'mun bu amaçla ordusunu güçlendirdi. Emin'in döneminde hilafetin Doğu vilayetlerine vali olan Me'mun Orta Asya'da bir çok Türk tayfası ile savaşmış ve kendi nüfuzunu bu bölgelere kabul ettirmişti. Ancak onun nüfuzu çok güçlü değildi. Bunun için de yerli feodalların desteğini kazanmaya çalışmış, Türklerden ordusu için de asker toplamıştı.

Aynı dönemde Orta Asya'daki büyük arazi sahibi feodallardan biri olan Nuh bin Esad es-Samani, Me'mun Horasan'dayken ona büyük hediyeler vererek kendi konumunu güçlendirmek istemiştir. Me'mun'un ihtiyacını düşünerek, bu feodallar ona hediyeler arasında, orduya elverişli Türk gençlerini de gönderiyordular. Bu dönemden itibaren hilafet ordusunda Türk unsurları çoğalmaya başladı. Tolun da bu yolla Me'mun'un sarayına girmişti.

818. yılın Ağustos ayında Me'mun'la birlikte onun mevalileri de Bağdad'a gelmişti. Bundan sonra Tolun Bağdad'da hizmet etmeğe başlamış ve yeteneği ve becerisi sayesinde sarayda emirlik rütbesine kadar yükselmişti. Me'mun öldükten (833) sonra da Tolun bu görevde kalmıştı. Oğlu Ahmed hicri 220. yıl 23 Ramazan'da (835. yıl, 20 Eylül) Bağdad'da doğmuştur.
Bin Helligan Ahmed'in Samarra'da doğduğunu söyler.

Bin Teğriberdi ise:

"Onun (Tolun -E.E.) oğlu Ahmed'in 220 yılında veya 214 (829) yılında Bağdad'da (ayrıca) Samarra'da doğduğunu" belirtir.
G.Gayl da Bin Teğriberdi'nin söylediklerini olduğu gibi vermiş, kendi fikrini belirtmemiştir.

Mevcut bütün kaynaklarda Ahmed bin Tolun'un doğum tarihinin gerek 214 (829) yılını, gerekse 220 (835) yılını kabul etsek bile her iki halde de onun Samarra'da doğduğu iddiasının dayanağı yoktur. Bilindiği gibi Samarra şehri 836 yılında kurulmuştur.Türkler Bağdad'tan Samarra'ya göçürülürken Tolun'un ailesi de oraya göçmüş ve Ahmed Samarra'da büyüyüp eğitim görmüştür. Bu dönemde Samarra hilafetin ikametgahından daha çok bir ordugahı hatırlatıyordu. Şehir askeri kamplara bölünmüş ve orada savaş eğitimleri yapılıyordu. Ayrıca nüfusun bir Türk şehri olduğunu hatırlatıyordu. Şehirde hakim dil ise Türk diliydi. Hatta bazı ordu komutanları halife ile konuşmalarda tercümecilerden faydalanıyordular. Türk çocukları ve gençleri ise çeşitli eğitimler alıp Arap dilini, şeriatı ve askeri kuralları öğreniyordular. Ahmed bin Tolun da böyle bir ortamda büyümüştü. O oldukça yetenekli, becerikliydi. Ahmed'in annesi Kasım Tolun'un cariyelerinden biridir. Daha sonra Samarra'da yaşarken onun bir kardeşi ve iki bacısı da doğmuştur ki, oğlanın ismi Musa, kızların ismi ise Hebsiyye ve Semane idi.

240 (854-855) yılında Tolun öldü. O, ölümünden kısa bir süre önce halife Mütevekkil'i koruyan özel birliğin (heres) komutanı idi. Mütevekkil (847861) Tolun'un görevini oğlu Ahmed'e verdi.

Bin Teğriberdi'ye göre o görevini başarıyla yapar, bunun yanısıra imkan buldukça Türklere ve onların çocuklarına yardım ederdi.
Tolun öldükten sonra Ahmed'in annesi Bayıkbak isimli bir Türk emiriyle evlenmiş ve aile onun himayesine geçmişti.

Ahmed bin Tolun ise Yargüç isimli diğer bir Türk komutanın Hatun isimli kızı ile evlenmişti ki, bu komutan Ahmed, Mısır'da canişin görevini üstlendiğinde onun bütün yönetimi ele geçirmesine yardımcı olmuştu. Ahmed'in Hatun'dan 242 (856-857) yılında Abbas isimli oğlu olmuştur. O bazen Ebu-l-Abbas Ahmed bin Tolun olarak da tanınır. Ahmed'in Hatun'dan Fatime isimli bir kızı da olmuştur.

Ahmed babasının ölümündan bir süre sonra cihad savaşı için halife Mütevekkil'in veziri Ubeydullah bin Yahya bin Hakan'dan Tartus şehrinin onun himayesine verilmesini rica eder ve izin aldıktan sonra oraya gider.

Mevcut kaynak litaratürlerde Ahmed bin Tolun'un Samarra'dan Tartus'a ne zaman gittiği gösterilmiyor. Ancak onun yedi yıla yakın Tartus'ta kaldığı, orada şeriata, fıkh ve çeşitli ilmi toplantılara katıldığı; Hanefi, Şafii mezheplerine ait hadisleri, sufi âlimlerinin konuşmalarını dinlediği ve Tartus'un Bizanslılara karşı savunulmasına katıldığı yer alır. O, sonradan annesini görmek amacıyla Samarra'ya gelmiş ve bir daha Tartus'a geri dönmemiştir. Ahmed bin Tolun birliği ile Samarra'ya gelirken yolda er-Ruha kalesinde eşkiyaların hücumuna maruz kalmıştır. Bu savaşta Ahmed adamları ile eşkıyaların bir kısmını öldürmüş kalanları ise kaçmağa mecbur etmiştir.

Bizans'tan dönen ticaret kervanı da onlarla birlikte Samarra'ya gidiyordu. Kervanda halife Müste'in'in (862-865) hizmetçisi de varmış ve Konstantinopol'dan, imparatordan halifeye değerli hediyeler ve giyim eşyaları getiriyormuş; bu eşyaları eşkiyalar ele geçirmişse de, Ahmed bin Tolun onları geri almıştır.

Onlar Samarra'ya ulaştıktan sonra halife hizmetçisi aracılığıyla bu olaydan haberdar olur.
Müste'in Ahmed'e gizli olarak aynı hizmetçisi ile bin dinar gönderir ve Ahmed'e "özel rağbet beslediğini ve bir daha saraya geldiğinde onunla tanışmak istediğini" söylemesini emreder.

Bin Teğriberdi eserinde:

"Bin Tolun'un (Ahmed -E.E.) Türklerle birlikte halifenin hizmetinde bulunduğu zaman halife (Müste'in'in) ona gizli selam verdiğini" belirtir.

Halife gücünü o denli yitirmişti ki, hatta pek çok kişiye karşı düşüncelerini bile açık belirtmek gücünde değildi. Ancak bilinen bir gerçek vardı. Halife, Ahmed'in gösterdiği şucaete göre, ona Meyyas isimli bir cariye bağışlamış ve ondan 250 yılının Muharrem ayının 15'inde (27 Şubat 864 yılı) oğlu Humaraveyh olmuştur.

Bütün bu söylenilenlerden anlaşılıyor ki, Ahmed bin Tolun'un Tartus'tan döndüğü tarih 864 yılına (oğlu Humaraveyh'in doğduğu yıl) rastlar.
Ahmed'in Tartus'da yedi yıla yakın yaşadığı ve oraya gitmek için yalnız oğlu Abbas doğduktan (856 yılı) sonra vezirden izin istediğini gösteren tarihi bilgilerden şöyle bir sonuca varmak mümkündür. Ahmed, 856 yılının ortalarında Samarra'dan Tartus'a gitmiş ve oradan 863 yılının ilk aylarında geri dönmüştür.

Ahmed Tartus'tan döndükten sonra Samarra'da yaşamaya başlar. O dönemde Samarra ve Bağdad'da büyük bir karmaşa hakimdi. Türkler halifeleri siyasi faaliyet sahnelerinden uzaklaştırmış, aralarında hakimiyet mücadelesi başlamıştı. Bu mücadelede ise Abbasiler sülalesinin bu veya diğer temsilcilerinden faydalanıyordular.

Bağır, Küçük Buğa ve Vasif halife Müste'in'i (862-866) kendi nüfuzları altında tutuyordu. Bağır'ın nüfuzu daha güçlüydü ve çok sayıda ikta sahibiydi. Bu iktaları ise onun atadığı vekiller yönetiyordu.

Bağır bu vekillerden birisi olan bin Mariye'ni hapsetmiş ve öldürmek istemiş, buna karşılık Mariye hilafette yüksek görevde bulunan Delil'e sığındığı için Bağır her ikisini de ortadan kaldırmaya çalışmıştır. Ancak Küçük Buğa buna izin vermeyince onların arasında ihtilaf doğmuştur. Ancak Bağır'ın nüfuzu çok güçlü idi. O, bin Mariye'yi, Delil'i, Müste'in'i öldürtmek, Küçük Buğa'yı ve Vasif'i ortadan kaldırmak istiyordu. Küçük Buğa ve Vasif birleşip Bağır'ı hapsederler. Samarra'da büyük olaylar olur. Türkler el-Cevsag'ı, "" kuşatmaya alıp, Bağır'ın onlara verilmesini isterler.

251 (865) yılında Vasif'le Küçük Buğa Bağır'ı öldürttürür. Onlar Müste'in'i de alıp kendi taraftarları ile kayığa binerek gizlice Bağdad'a kaçarlar.
Müstein 251 yılı 5 Muharrem'de (6 Şubat 865) Bağdad'a ulaşır. Küçük Buğa ve Vasif Müste'in'i orada hakim olan Muhammed bin Tahir'in evinde saklarlar. Fars ve Araplardan oluşan hilafet polisinin (şurte) başkanı Muhammed bin Tahir Müste'in'i savunmaya başlar. Türklerden bir az bölümü de onlarla birliktedir.

Samarra'da yaşayan Türkler Müste'in'den geri dönmesini talep ederler. Müste'in ise birlikte olduğu Türklerin talebine göre geri dönmeğe itiraz eder. Halife, Vasif ve Küçük Buğa'nın elinde esir olmuştu.

Adı bilinmeyen bir şair tarafından söylenmiş ve ortaçağ kaynaklarının çoğunluğunda rastlanılan bu beyit Müste'in'in o dönemdeki Bağdad hayatına aittir:

Halife fi gefesin beyne Vasif ve Buğa
Yegulu me gale lehu keme tegulu-l-bebbeğe.

(Halife Vasif ve Buğa'nın arasında bir kafestedir.
Onların (Vasif ve Küçük Buğa'nın -E.E.) ona söylediklerini o, papağan gibi tekrar ediyor).

Böylece Bağdad'tan red cevabı alan Türkler halifenin Samarra'ya gelmesini yasaklayarak, onun halifelikten ayrıldığını ilan ettiler, sonra ise Mütevekkil'in oğlu Mü'tezz'i hapisten çıkararak Müste'in'in yerine seçtiler. 251 yılının Muharrem ayında (Şubat 865) Samarra'da Mü'tezz'e biat edilir. Böylece hilafette iki başlılık başlar. Yakubi, Taberi, bin Patrik, Mes'udi, Suyuti gibi ortaçağ tarihçilerinin verdikleri bilgilerden 250 yılının Zu-l-hicce ayında (Ocak 865) Türk ordu komutanlarının (Bağır, Vasif ve Küçük Buğa) ihtilafı sonucunda Müste'in'le (862 Şubat-866 Ocak) Mü'tezz arasında da halifelik uğrunda mücadelenin başladığı anlaşılmaktadır.

Daha önce de belirtildiği gibi, Abbasiler sülalesinin temsilcileri hiç bir faaliyet gösteremiyordular, ancak Türkler onların bazılarını ihtiyaç duydukları zaman ileri sürmekte, gerekli görmedikleri zamanlarda ise geri çekmekteydiler. Şimdi de durum böyle bir şekil almıştı. Türklerin bir bölümü daha doğrusu küçük bir bölümü Müste'in'i diğer bir bölümü ise Mü'tezz'i sanki satranç tahtası üzerine çıkarmıştı. Aslında mücadele yine de Türklerden oluşan ordu komutanları arasındaydı. Halifeler ise oyuncak gibi oynatılıyordu.

251 yılı Muharrem ayının 23'ünde (24 Şubat 865) Türklerden oluşan 50 bin kişilik bir ordu Mü'tezz'in kardeşi Ebu Ahmed el-Müveffeg'in komutası altında Bağdad'a doğru hücum başlatır ve Bağdad'ı kuşatma altında tutarlar.

"Samarra'dan gelenler yine de Müste'in'in geri dönmesini isterler ve onlar ondan sonra veliahd Mü'tezz'in halife olması şartını ileri sürerler. Müste'in bu şartı reddetmiştir.
Savaş başlar, bir yıl süren savaş boyunca taraflar aralıklarla üstünlüğü ele geçirirler.

Neredeyse bir yıl süren savaşta Bayıkbak Küçük Buğa'nın komutası altında olduğu için Müste'in'i savunur. Mü'tezz'i savunan Türklerle savaşa katılmıştı. Birinci çarpışmada o, Ebu Saç tarafından mağlup edilirse de askeri faaliyetini devam ettirir bazı siyasi olaylarda aktif rol oynar. Ancak bunun yanısıra Samarra'dan gelen Türkler gitgide hücumlarını şiddetlendirirler. Bununla da ilişkili olarak hilafetin her yerinde karmaşa başlar. Genel durum hem Bağdad'da hem de Samarra'da kötüleşir.

Yakubi bu dönem Bağdad ve Samarra'da fiyatların arttığını, gıda sıkıntısının başladığını gösterir.
Pazarlarda gıda maddeleri gitgide azalır, tahılın fiyatı görülmemiş ölçüde yükselmiştir.

İstediklerinin gerçekleşmediğini gören Vasif ve Küçük Buğa Müste'in'i savunmaktan vazgeçerler. Zor durumdan çıkmak için çaba harcayan Müste'in'in bütün çabaları boşa çıkar. Durumun gerginliğinden telaşa kapılan Müste'in barış isteyip, 252 yılının Muharrem ayında (Ocak 866) halifelikten çekilmeye mecbur olur ve yerini Mü'tezz'e bırakarak ona biat eder.

Mü'tezz'e ikinci kez 252 yılı Muharrem ayının 23'ünde (3 Şubat 866) Bağdad'da biat edildi. Mısır, Filistin, İsfahan ve Halep hariç diğer eyaletlerde Mü'tezz'e biat ettiler. Sonradan yukarıda isimleri geçen eyaletlere gönderilen orduların baskıları sonucunda onların canişin ve valileri Mü'tezz'in halifeliğini tanımaya mecbur oldular.

Tahttan düşürülen Müste'in'in Mekke'ye gitmesini yasaklayarak onu Vasit'e gönderdiler. Rivayete göre Müste'in'e bir müvekkil seçmek gerekirmiş. O da Ahmed bin Tolun'u istemiştir.

Cemaleddin el-Ezdi'ye göre Mü'tezz onu (bin Tolun'u -E.E.) Müste'in'e vekil tayin etti. Ahmed Müste'in'le iyi geçinir, ona gezme ve avlanma imkanı sağlardı.
Türklerin baskısı altında halife Mü'tezz'in annesi Gebihe'nin baskısı ile Ahmed bin Tolun'dan Müste'in'i öldürmesi, karşılığında Mü'tezz'in ona Vasit'in valiliğini vaat ettiği bildirilir. Ancak bin Tolun bu işe razı olmadığı için, Türkler 252 yılı Ramazan ayında (Eylül-Ekim 866) saray muhafızlarından Seid bin Salih'i gönderip Ahmed bin Tolun'a Müste'in'i ona teslim etmesini bildirirler. O, Müste'in'i Seid'e teslim eder. Seid ise 252 yılı Şevval ayının 3'ünde (17 Ekim 866) Müste'in'in kafasını kesip Mü'tezz'e getirir.

Ahmed bin Tolun Müste'in'in cesetini kefene sarıp defneder. Daha sonra Samarra'ya dönerek orada yaşamaya başlar.
Bu zamanlar halife Mü'tezz Türklerin elinde yeni bir oyuncak olarak onların isteklerini yerine getiriyordu. O esasen Türklerden oluşan ordu komutanlarına geniş topraklar veriyor, hatta bir ülkeyi bile tamamen onlara teslim ediyordu.

Bazen halifeler bunu kendisi için tehlikeli saydığı kişileri başkentten uzaklaştırmak amacı ile uygulardılar. Bazen ise onların rağbetini kazanmak için vilayetleri bütünlükle toprak payı halinde bağışlamaya mecbur olurdular. "İkta" adlanan bu tür pay topraklarının sahipleri ise o araziden gelen haracın bir bölümünü ordu ve ülkenin dahilinde bazı işler için sarfeder, belirli miktarını hilafetin hazinesine verir, kalanını ise kendileri için ayırırdılar.

Bu komutanlardan bazıları (örneğin, Bağır, Büyük Buğa, Küçük Buğa, Vasif ve diğerleri) halifenin yanında kalır, onlara verilen iktayı yönetmek için kendilerinin seçtiği yardımcılarını gönderirdiler. O yardımcılar ise genellikle düşük rütbeli Türk subayları olurdu.

Merkezi hakimiyette bu zamanlar Bayıkbak aktif rol oynuyordu. Bilindiği gibi Bayıkbak Müste'in'i savunan Küçük Buğa'nın komutası altında olan Türk bölüğünün komutanlarından biriydi. Müste'in düşürüldükten sonra Küçük Buğa ve Vasif Bağdad'da kalmaya mecbur oldular. Bağdad polisinin başkanı da Muhammed bin Abdullah idi. 252 (866) yılının Rebi-el-evvel ayında (Mart-Nisan) yani Mü'tezz'e Bağdad'ta biat edilmeye başlandığı tarihten iki ay geçmeden, Mü'tezz Muhammed bin Abdullah'a Küçük Buğa ile Vasif'in ve onların taraftarlarının adlarının ordu divanından çıkarılmasını ister. Sonra Mü'tezz Muhammed bin Ebu Avn isimli polis başkanı aracılığıyla onları öldürtmek isterse de Samarra'daki tanıdıklarının bu haberi vaktinde Küçük Buğa ve Vasife ulaştırması öldürme olayını önler. Onlar tedbir alarak kendilerini savunurlar. Çeşitli gelişmelerden onlara halife Mü'tezz onları bağışlar ve Türklerin talebine göre onları Samarra'ya davet eder. Mü'tezz'in mektubunu Bayıkbak Samarra'dan Bağdad'a getirir. 300 kişilik bir bölük de onun komutasındadır. Bu ordu Vasif ve Küçük Buğa'yı savunmak için hazırlanmıştı. Vasif ve Küçük Buğa Samarra'ya geldikten sonra Mü'tezz onlara önceki görevlerini verir.

Daha sonraları Bayıkbak'ın faaliyet sahasının genişlediğini görmekteyiz.
Türklerle Mağribliler arasındaki şiddetli ihtilaf sonucunda pek çok savaşlar yaşanır. Türkler Bayıkbak'ın evine toplanırlar. Anlaşılıyor ki, bu tefrikayı Mağribliler başlatmıştır. Bu durum Türklerin kendilerini haddinden fazla ağa gibi görmelerinden ileri gelmektedir.

Taberi'ye göre Mağribliler Türklere:

"Her gün bir halife öldürerek yeni birisini halife ilan ediyor, vezir öldürüyorsunuz" diye itirazlarını bildiriyordular.

Mağriblilerin Türklere karşı olmaları her şeyden önce Mü'tezz'in politikası ile ilgiliydi. Yeni halife Türklerin kontrolünden kurtulmak için Mağriblileri onlara karşı kışkırtmaya çalışıyordu.

K.Brokkelman'a göre Mü'tezz kendisini koruyan alayı Türklere karşı kullanmak için Mağriblilerden oluşturmaya çalışıyordu. Bundan anlaşılıyor ki, Mağriblilerin Türklere karşı savaşmasının esas sebeplerinden birisi de budur. Ancak kısa bir süre sonra Bayıkbak Mağriblilerin iki ünlü komutanını öldürttürür ve Mağriblileri susturur. Böylece, Mü'tezz'in mağriblilerin desteğini sağlamak amacıyla hazırladığı ilk plan boşa çıkar.

253 (867) yılında Vasif maaşlarını alamayan askerler tarafından öldürülür. Onun bütün görevleri ise Küçük Buğa'ya verilir. Buğa hilafette bir numaralı şahsiyet olarak kabul görür. Mü'tezz Küçük Buğa'nın korkusundan hatta yatarken bile silahlarını soyunmazmış. Küçük Buğa Mü'tezz'i öldürmek ister ancak plan başarılı olmaz. Çünkü aynı dönemde Küçük Buğa, Bayıkbak'ı tahkir ettiği için Bayıkbak ondan uzaklaşmış ve kendi birliği ile ordudan ayrılmıştı. Bayıkbak Küçük Buğa'dan korkuyor ve onu ortadan kaldırmak için fırsat gözlüyordu. Sonuçta Mü'tezz'le Bayıkbak ittifak kurar.

254 (868) yılında Bayıkbak Küçük Buğa'yı öldürttürür. O, bundan sonra büyük güç toplayıp Türklere önderlik etmeye başlar. Türkler halife Mü'tezz'i sıkıştırmaya başlar. O dönemde Mü'tezz Mısır'ı Bayıkbak'a toprak payı olarak vermişti. O ise oğulluğu Ahmed bin Tolun'u emir seçip Mısır'a gönderdi. Ahmed bin Tolun seçme askerleri ile birlikte bir ordu ile 254 yılı Ramazan ayının 23'ünde (15 Eylül 868) Mısır'a girdi. Bin Tolun'un ordu ile gelmesinden amaç, görevinden alınacak valinin herhangi bir itirazına karşı önceden alınmış tedbirdi. Eğer vali ona karşı isyan ederse ordu isyanı bastıracaktı.

Bazı tarihçiler Bin Tolun'un 23 Ramazan 254 yılında (15 Eylül 868) Fustat'a girdiğini belirtirler. Bu tarih Ahmed bin Tolun'un Mısır'a girdiği günden itibaren sayılmalıdır. Çünkü yukarıda belirtildiği gibi bin Helligan'da olduğu gibi Ahmed bin Tolun'u Mısır'a 254 yılı Ramazan ayının 25'inde girdiğini söyleyenlere rastlayabiliriz.
Bu görüş Ahmed'in Fustat'a girdiği tarih olarak alınmalıdır. Çünkü o dönem ulaşımında Mısır'dan Filistin sınırı takip edilerek (o, ancak buradan gidebilirdi, çünkü en yakın ve daha güvenli yol idi) Fustat'a iki günde gidilebilirdi. Böylece 17 Eylül 868 yılında Ahmed bin Tolun gelip Fustat'ta yerleşti. Bu dönemde Mısır (çağdaş anlamda) nasıl bir askeri, idari yapıya sahipti? Mısır'ın iktisadi, siyasi, askeri durumu nasıl idi? Elbette bu sorulara genel hatlarıyla da olsa cevab verilmelidir. Bu her şeyden önce Tolunoğulları Devleti'nin nasıl bir zemin üzerinde kurulduğu ve gelişmesi hakkında doğru bilgiler elde etmek için zaruridir.

Bilindiği gibi, hicretin 19 (640) yılında Halife Ömer'in döneminde Arap komutanlarından Emr bin el-As Mısır'a hücum ederek 20 (641) yılına dek, orayı ele geçirdi. O, 3 bin 500 kişilik bir ordu ile İskenderiye hariç Mısır'ın bütün Nil boyunca yerleşen topraklarını zaptetti. 641 yılının sonlarında Antik Mısır'ın (şehir kastediliyor) batısında karargah kurdu ve böylece Fustat şehri kurulmaya başlandı.

Bu Müslümanların Mısır ülkesinde kurduğu ilk şehir oldu ve Mısır'ın başkentine dönüştü. Araplar 23-25 yıllarında zaptedebildiler.
Bundan sonra bütün Mısır ülkesi hilafete tabi edildi. Emeviler devrinde Mısır'da ikinci Müslüman şehri olan Hilvan inşa edildi. Ancak Fustat başkent olarak kaldı.

Bilindiği gibi, ortaçağ İslâm coğrafyacıları dünyayı yedi iklim bölgesine ayırıyordular. Mısır ülkesinin bir bölümünü ikinci, bir bölümünü ise üçüncü iklim bölgesine dahil ediyordular. Mısır ülkesi Asyot şehrinden güneye ikinci iklime, kuzeyde Akdenize kadar ise üçüncü iklime dahil edilmektedir.

"Mısır" ismi altında iki görüş vardır:

1) Önce Mısır şehri kurulmuş, sonradan onun çevresinde Fustat, Geta'i, Kahire şehirleri kurulmuştur.
2) Mısır ülkesidir ki, bunun da arazisi çeşitli zamanlarda büyüyüp küçülmüş ve Mısır ismi ile bazen büyük bir arazi bazen de küçük bir eyalet olarak sayılmıştır.

Megrizi, Heredot ve bin Hordadbeh'den alarak Mısır ülkesinin sınırlarını aşağıdaki gösterildiği gibi tasvir eder ki, bu ortaçağ kaynaklarının çoğunluğunda takriben aynıdır:

"... Mısır arazisinin sınırları er-Rum denizinde İskenderiyye'den başlayıp, Berge'de vahaların arkasına kadar, (oradan) en-Nube (Nubiyye -E.E.) ülkesine doğru (uzanır). Daha sonra Asuan yakınlarında en-Nube sınırlarına, Asuan'ın güneyinden el-Gelzem denizine varıncaya kadar es-Sibhe uzanır el-Gelzem'den Turi-Sina'ya kadar devam eder...
Sınırlan El-Eriş'in arkasından Beni İsrail sahrasına (doğru) uzanır, er-Rum denizinde Marra sahiline döner (oradan) ise İskenderiye'ye (ulaşır)".

Müslümanlar tarafından fethedildiği dönemden Mü'tesim'in halifeliğine kadar Mısır ülkesini Arap canişinler idare ettiler. Bilindiği gibi yalnız 826-829 yıllarında Me'mun tarafından gönderilen Abdullah bin Tahir Fars idi.

834 yılında Mü'tesim Mısır valiliğine Türk Aşnas'ı atadı. Aynı yıldan başlayarak Fatimilerin Mısır'ı işgaline (969 yılına) kadar oranın bütün emir, vali, canişin ve hükümdarları, Enbise bin İshak'ın (233-242 = 852-867) dışında, Türk olmuştur. Enbise bin İshak ise son Arap canişin idi.

Ne Aşnas (834-844) ne İtah (848-849) ne de Vasif ve Küçük Buğa vali seçilirken, Mısır'a gelmemiş, ülkeyi idare etmek için kendi yardımcılarını (naib) göndermişlerdi. Bayıkbak da böyle bir yol izlemişti.
Ahmed bin Tolun Bayıkbak'ın bir yardımcısı olarak Mısır'a geldiği zaman yani 868 yılında ülkenin idari ve siyasi yapısı nasıldı?

Mısır idari açıdan bir çok vilayetlere bölünmüştü. Bunlardan önemlileri şunlardır:

1. İskenderiye
2. Berge
3. Dumyat
4. Kırmızı deniz sahili (Mısır'a ait bölümü)
5. Tennis
6. Seid
7. Fustat

Bunlardan Seid nahiyesi ikiye bölünüyordu:

a. Aşağı Seid
b. Yukarı Seid

Adeta Seid, Fustat'la birlikte sayılır ve Mısır olarak tanımlanırdı. Böylece, merkezi Fustat olan eyalet en büyük eyalet idi.
Bayıkbak, Ahmed bin Tolun'u yalnız bu eyalet üzere kendisine yardımcı tayin etmişti.

254 (868) yılında Ahmed bin Tolun dördüncü kişi idi ki, Mısır'a canişin tayin edilmişti. Ondan önceki canişinlerin üçü halife Mü'tezz tarafından atanmışlardı. Bir yılın içinde atanan üç canişinin hiç biri görevinde uzun süre kalamamıştır. Önce Mezahim bin Hakan, onun yerine ise oğlu Ahmed, daha sonra Ulug Tarhan oğlu Erkez atanmıştır. Bunların her üçü de Türk idi. Mezahim bin Hakan öldükten sonra onun yerine oğlunun atanması ise gösteriyor ki, o dönemde canişinlik görevi irsi olarak babadan oğula geçiyordu.

Bütün bu canişinlerden farklı olarak, Ahmed bin Tolun kaydedildiği gibi, halife tarafından değil Bayıkbak tarafından gönderilmişti. Mısır'ın genelde asıl hakimi ve valisi Bayıkbak idi. Bin Tolun'un halife tarafından, yahut Bayıkbak tarafından canişin seçilmesi ilk bakışta sanki öyle bir ciddi önem taşımamaktadır. Ancak bunun bazı yönden büyük önemi vardır. Bin Tolun'un halife tarafından atanmış olması normal bir olaydı. Eğer o, Bayıkbak tarafından atanmış ise, bu tamamen farklıdır. Bu iktidarın hangi imtiyazlara sahip olduğunu ve ona verilen iktayı serbest idare edebildiğini gösterir. Bu durum ayrıca özel bir anlam taşır ki, vilayetin idaresi halifeden çok onun valisinin uhdesindedir. Böyle bir özellik Yergüç Mısır'a canişin atandıktan sonra daha net bir biçimde görülür ki, bu konuyu ileride ele alacağız.

Mısır'ın diğer vilayetleri ise çeşitli şahıslara tabiydi. İskenderiyye Ishak bin Dinar'a, Berge Ahmed bin İsa'ya verilmiş, Dumyat, Kırmızı deniz sahili oradaki askeri bölüklerin komutanlarının uhdesine bırakılmıştı. Bütün bunların yanısıra, Mısır'ın mahkeme işlerini oranın kadısı Bekkar bin Kuteybe yürütüyordu.

Bilindiği gibi, Kadı ülkede dini kaide ve kanunlar uygulamanın yanısıra hükümette hukuk işlerini de yürütürdü. Çoğunlukla kadının hükmü canişinin hükmünden daha geçerli olup yerine getirildi. Bundan dolayıdır ki, ortaçağda kadı, aynı zamanda devrinin hukukçusu gibi ele alınmalıdır. Kadıları ise halifeler seçip gönderirdi.

Mısır'ın posta işleri Mü'tezz'in annesi Gebihe'nin hizmetçisi Şegir'e verilmişti. Posta reisi ülke dahilinde meydana gelen bütün olayları çokyönlü kontrol eder küçük bir iş hakkında bile hilafetin merkezine haber verirdi.

Mısır'ın vergi (haraç) işlerinden ise Türk Ahmed bin Muhammed bin el-Müdebbir sorumluydu.
Bu sonuncuların her üçü - kadı Bekkar, posta reisi Şeğir, vergi ağası (sahibul-harac) Ahmed el-Müdebbir - valiye bağlı değil, bağımsız hareket eder ve doğrudan halifeye tabi idiler.

Bütün bu bilgilerden Ahmed bin Tolun'un hangi şartlarda canişinlik görevini yürüttüğü yeterince anlaşılmaktadır. Öte yandan bin Tolun'un canişin tayin edildiği eyaletin bir kısmı eşkiya ve kaçakların diğer bir kısmı ise isyancıların elindeydi. Ayrıca bin Tolun, Mısır'a gelirken hiç bir araziye ve imtiyaza sahip değildi. O, yalnız kendisi ile birlikte getirdiği askeri bölüğün tam yetkili komutanı idi. Bir taraftan ona karşı olan güçlerin tamamen dağınık halde olması, diğer bir taraftan önceler onun babalığının, ondan sonra ise kayınpederinin hilafette birinci adam sayılmaları, üçüncüsü ise şahsi becerisi Ahmed bin Tolun'a büyük başarılar kazandırdı. O, Fustat'ta kendi bölüğünü yerleştirip, büyük bir enerji ile çalışmaya başladı. Gelişinden 34 gün sonra yani 254 yılı Şevval ayının 19'unda (868 yılı Ekim ayının 21'inde) polis (şurta) idaresini ele geçirip reisini görevden aldı ve yerine Türk Bozan'ı atadı. Aynı yılın Zul-ge'de ayında yani bu olaydan bir ay geçmeden ondan önceki canişin Ergöz Mısır'ı terkederek Mekke'ye gitti.

Ahmed Bin Tolun için en tehlikeli olan Ahmed bin el-Müdebbir idi ki, kurnazlık ve yeni vergi türleri uygulamakta ün kazanmıştı. Ancak bin Tolun'un faaliyetini gören bin el-Müdebbir'in kendisi de ondan çekiniyordu. O, bin Tolun'u elde etmek için on bin dinar değerinde rüşveti hediye adı ile ona gönderir. Ancak Wüstenfeld hem Ali bin Seid (Sa'id) el-Bağdadi'nin, hem de Ahmed bin Müdebbir'in bin Tolun'a on bin dinarlık hediye gönderdiklerini gösterir. Fakat araştırmalara göre bu olay tarihi ispatlardan ziyade rivayete dayandırılmıştır.

Mütevekkil'in halifeliği zamanı Demeşk emirliğine atanan Ahmed bin el-Müdebbir 250 (864) yılından sonra Mısır'ın haracını toplamıştır. Bu devirde onun çok sayıda hizmetçileri vardı ki, onların arasında özel timler de yer alırdı. Bunu bilen Ahmed bin Tolun Müdebbir'in gönderdiği hediyeyi reddederek karşılığında ondan hizmetçilerinden bir kaçını ister.

Ahmed bin el-Müdebbir bu cevab karşısında Bağdad'da halife divanında çalışan tanıdıkları özellikle de kardeşi İbrahim el-Müdebbir'den bin Tolun'un Mısır'dan uzaklaştırılmasını sağlamalarını ister. O, bu işte posta reisi Şegir ile iş birliği yapar.
Bundan haberi olan bin Tolun adamlarına durumu bildirir.

Yukarıda bin Tolun'un üvey babası Bayıkbak'ın halifeyi kontrolde tutan bir bölük Türk askerinin komutanı olduğu belirtilmişti. Bundan anlaşılıyor ki, halife Mü'tezz Bayıkbak'ın etkisiyle bin Müdebbir'in görevden alınmasına razı olmuştur.

255 yılının Recep ayının 24'ünde (12 Temmuz 869 yılı) Vasif'in oğlu Salih et-Türki'nin komutasındaki Türk askerlerin bir bölüğü halife Mü'tezz'in sarayına girerek onun görevden avrıldığını ilan etmesini isterler. Askerler taleplerini yerine getirdikten sonra Mü'tezz'i bir odaya hapsederek ona yemek ve içecek verilmesini de yasaklarlar. Askerler Receb ayının 27'inde (16 Temmuz) Mü'tezz öldükten sonra onun yerine Vasig'in oğlu Muhtedi'yi seçerler. 869 yılının 18 Temmuz'unda Mü'tezz'in görevden kendi isteği ile ayrıldığı iddia edilir. Buna delil olarak da onun kendi el yazısıyla yazdığı kağıdı (?) okudular ve Muhtedi'ye biat ettiler. Halife Muhtedi Mısır'ın haracının toplanması işini yeniden Ahmed bin Müdebbir'e verdi. Ancak aradan üç ay geçmeden Bayıkbak bin Müdebbir'in görevden alınarak yerine Muhammed bin Hilal'ın atanmasını Ahmed bin Tolun'a bildirdi. Yakubi'ye göre, Bayıkbak'ın isteği yerine getirilmiştir.

A.İ.Hasan'ın verdiği bilgilerden, Kahire'de "Arap abideleri evinde" sergilenen 872 nolu ipek kumaş eşya üzerinde, Muhammed bin Hilal'in Mısır'a 256 (869-870) yılında geldiği yazılmıştır. Bundan da anlaşılıyor ki, Bayıkbak tarafından gönderilen bin Hilal o yıldan itibaren haraç toplama görevine tayin edilmiştir. Kısa bir süre sonra ise bin Tolun, bin el-Müdebbir'i hapseder.

Ahmed bin Tolun Mısır'a geldiği dönemde ülkede eşkiyaların ve hırsızların neredeyse hakim oldukları vurgulanmıştı. Bunlardan bazısı hatta Mısır'ın çeşitli bölgelerine sahip olmuştu. Bin Tolun onlara karşı acımasızca davranarak ülkedeki kargaşayı ortadan kaldırdı. Ancak bu istikrar uzun sürmedi. Çünki Küçük Buğa olarak tanınan bin Muhammed bin Abdullah bin Tabataba'nın önderliğinde 255 yılının Camada-l-ula ayında (Nisan-Mayıs 869) Berge ile İskenderiye arasında el-Kenais adlı yerde köylülerin isyanı başladı. İsyancılar Yukarı Mısır'a (es-Said'e) doğru hareket edip bazı bölgeleri ele geçirdiler. Ahmed bin Tolun isyanın yayılacağından çekinerek özel alayını onların üzerine gönderdi. Aynı yıl Şaban ayının 18'inde (1 Ağustos) isyancılarla Ahmed'in adamları arasında başlayan şiddetli savaşta Küçük Buğa öldürüldü kafası kesilerek Fustat'a götürüldü.

Küçük Buğa'nın isyanı bastırıldı, ancak Yukarı Mısır bin Tolun'a tabi olmadı. Yukarı Mısır'ın çeşitli yerlerinde isyanlar devam ediyordu. Üstelik 253 (867) yılında isyan etmiş, daha sonra geri çekilerek Yukarı Mısır'da yerleşen İbrahim bin Muhammed bin es-Sufi Alevi 255 yılının Zu-l-ge'de (869 Ekim-Kasım) ayında İsna şehrine hücum ederek şehri zapteder.

Yukarı Mısır'ın diğer bir bölümünü ise Abdurrahman el-Umeri (Ömeri -E.E.) ele geçirmişti. O, bölgede yaşayan ve Becce () ismiyle bilinen tayfaları yenmiş onları kendi hakimiyeti altına almıştı. Hıristiyan olan Becceler Mısır'ın güneyinde uzak bölgelerde yaşamakta, ülkenin vali ve canişinlerine çeşitli vergiler aynı zamanda can vergisi (cüz'iye) veriyordular. Abdurrahman el-Umeri ise bütün bunları ele geçirmişti.

Böylece çok geçmeden Yukarı Mısır'ın nahiyelerinden biri yeniden isyancıların eline geçer.
256 (870) yılı Ahmed bin Tolun'un faaliyetinin ikinci dönemi olarak tanımlanabilir. Bu yıl Tolunoğulları Devleti'nin kurulup güçlenmesi ve bağımsız olması için esas olan bir sıra olayın meydana geldiği yıldır. 870 yılında hilafette başlayan bu siyasi olaylar Tolunoğulları Devleti'nin bağımsızlığının temel taşlarını oluşturur.

Birbirinin peşisıra başlayan bu siyasi olaylar o kadar karışıktır ki, bu zamana kadar Tolunoğulları Devleti'nden bahseden bütün tarihçiler bunları açık gösterememiş ve bir çok anlaşılmazlığa, karışıklığa sebep olmuşlardır. Bazıları ise konunun derinden araştırılmasına çalışmadan olaylara yüzeysel bakmıştırlar.

Genel olarak belirtirsek şimdiye kadar hiç bir eserde (elbette bizim bildiklerimiz söz konusudur) Tolunoğulları Devletinin söz konusu yıldaki siyasi olayları ayrıntısıyla açıklanmamış bunların birinde bir olaya, diğerinde ise başka bir olaya dikkat gösterilmiştir. Bundan dolayıdır ki, Tolunoğulları Devleti'nin geleceğinde önemli rol oynayan bu olayları mümkün olduğunca geniş açıklamak ve genel sonuçlara varmak ihtiyacı duyulmaktadır.

O dönemde Yukarı Mısır'ın büyük bölümü isyancıların elinde olduğu ve Tolunoğulları'nı ciddi bir tehlikenin beklemesine rağmen, hilafetin merkezinden Ahmed bin Tolun'a yeni ordu kurarak Filistin, Ürdün ve Demeşk üzerine yürümesi ve oranın canişinin halifenin itaatini kabul etmesini sağlamasına dair emir verilir. Bu emrin ne zaman ve hangi halife tarafından verildiği ise, kaynaklarda çeşitli biçimdedir. Yeri geldikçe kayd edilmelidir ki, N.Mednikov'un gösterdiği gibi Taberi ve Bin el-Esir, ayrıca Mes'udi, Said bin Batrik, Suyuti v.s. gibi bir çok kaynak sahipleri bu konuda ufak da olsa bilgi vermemişler. Diğer kaynak ve literatürün diyebiliriz ki, tamamında (Kindi'nin "Mısır valileri" eserinin dışında) Ahmed bin Tolun'a bu emrin verildiği kesin tarih belirtilmesi, hatta Tolunoğulları devleti hakkında ayrıca araştırmalar yapmış bir çok 20. yüzyıl tarihçileri aynı zamanda Z.M.Hasan, A.A.Mahmud ve diğerleri ayrıca tarihi eserlerinde bu devlet hakkında da yazan A.Müller, F.Wüstenfeld, K.Brokkelman, Len-Pul, A.Krımskiy, F.Hitti, Yılmaz Öztuna, H.İ.Hasan, A.İ.Hasan v.s. yazarlardan bazıları bu olaya hiç dokunmamış, bazıları ise olayı doğru izah edememiştir.

Filistin, Ürdün ve Demeşk emirinin (bunun kim olduğu tartışmalıdır ve onu da doğru belirtmeye çalışacağız) itaat etmesinin sağlanmasının Ahmed bin Tolun'a emredilmesi ve onun sonucu hakkında en geniş araştırma yapan N.Mednikov'dur. Ancak N.Mednikov da bunu gereğince yerine getirtmemiş esas kaynakları karşılaştırarak olayların yılını kesinleştirmişse de, hangi ayda meydana geldiğini net olarak ortaya koyamamıştır. Bunun da Tolunoğulları Devleti'nin tarihi için büyük önemi vardır. Anlaşılıyor ki, N.Mednikov bu konuda araştırma yaparken Mısır tarihçisi Kindi'nin "Mısır valileri" eserinden faydalanmamıştır. Bunun için de yazar söz konusu tarihin kesinleştirilmesinde dolaylı yollara el atmış, vardığı sonuçlarda ise bir kaç ay yanlışlık yapmıştır.

Bizce olayların gidişi ve tarihi aşağıdaki gibidir:

Ebu-l-Fida (1332 yılında ölmüştür) 252 (866) yılının olaylarından bahsederken: "Türklerin Irak'ta başlattıkları karışıklıktan yararlanan Remle sahibi İsa bin Şeyh eş-Şeybani'nin Demeşk'i ve nahiyelerini ele geçirdiğini, Şam'dan hilafete ne gönderiyor idiyseler kesilip mal varlığına el konulduğunu" belirtir.

Yakubi'ye göre Nuşiri et-Turki Ürdün'de İsa bin Şeyh'le savaşır ve İsa bin Şeyh yenilip Mısır'a çekilir. Bu savaşta Nuşiri'nin oğlu öldürülmüştür.
Bundan bir süre sonra Mü'tezz Türklerden Muhammed bin el-Müvelled'i Filistin'e gönderir. O, Filistin'e ulaştığında Nuşiri oradan ayrılır, İsa bin Şeyh ise Mısır'dan Remle'ye döner ve Mü'tezz'in halifeliğini tanır. Bunun yanısıra o, kısa bir süre sonra Filistin'in ve Ürdün'ün yeniden canişini olur. Mü'tezz'in halifeliğinin sonlarında Ahmed bin el-Müdebbir'in Mısır'dan Bağdad'a hilafet hazinesine gönderdiği 750 bin dinarı ele geçirir ve Bağdad'a göndermez.

Yakubi'ye göre bundan sonra onun çevresine Araplardan çok sayıda adam toplanır ve İsa bin Şeyh, Remle şehrinin kenarında bir kale yaptırarak adını el-Husami koyar. Ancak belirtmemiz gerekir ki, Yakubi, Taberi, Bin el-Esir, Ebu-l-Fida v.s. ortaçağ tarihçileri bütün bu işleri yapan şahsın İsa bin Şeyh eş-Şeybani olduğunu gösterirken, Megrizi'ye göre:

"Ahmed bin İsa bin Şeyh eş-Şeybani Filistin ve el-Ürdün vilayetlerine hakim olmuş, o öldükten sonra ise oğlu vilayetlere hücum ederek tamamen ele geçirmişti".
Wüstenfeld Megrizi'nin eserindeki görüşü olduğu gibi vermekle birlikte aynı zamanda Ahmed bin İsa Şeyh eş-Şeybani'nin oğlu Ebu Musa İsa bin Şeyh'in Demeşk'de hakim Iduktan sonra, Mısır'dan Bağdad'a gönderilen 750 bin dinara da el koyduğunu belirtir.

Bin el-Edim, H.İ.Hasan, A.İ.Hasan'a göre bu itaatsizliği Ahmed bin İsa bin Şeyh göstermişti. Anlaşılacağı üzere bu sülalenin temsilcileri bir biriyle karıştırılmıştır.
Yakubi'nin aynı dönemde yaşadığını düşünerek (897 yılında ölmüştür) burada da İsa bin Şeyh gösterilmelidir.

İsa bin Şeyh Mühtedi'nin döneminde (255 Receb-256 Receb = 869 Haziran) Dimeşk'i zaptetmiş ve bütünüyle Şam'ı ve Mısır'ı ele geçirmek istiyordu.
Bilindiği gibi bu konuda geniş araştırmalar yapan N.Mednikov bir çok Arapdilli kaynakları karşılaştırarak böyle bir sonuca varmıştır ki, 256 yılının Cümed es-Seni ayının 6'da Bağdad'tan Ahmed bin Tolun'a ordu hazırlayarak Şam'a hücum etmesi ve İsa bin Şeyh'i itaat ettirmesi için emir verilir. N.Mednikov Megrizi ve Bin Haldun'un yanlışlık yaptığını belirlemiş, emrin 257 yılında değil, 256 yılında gönderildiğini göstermiştir. Ancak yine de o tarihi kesinleştirememiştir.

Yakubi Mühtedi'nin halifeliğinden bahsederken şöyle yazar:

"O, (Mühtedi -E.E.) bütün asayişi bozanlar (müteherrik) ve karışıklık yaratanlar (mütegellib) için af fermanı (aman) yazdı, İsa bin Şeyh er-Rebi'ye fermanında ayrıca Mısır ve saire yerlerden kabullendiği bütün malları da yükleyip getirmesini emretti. O, (İsa bin Şeyh -E.E.) imtina etti. Bin Tolun'a emir verildi ki, ona karşı harekete geçilsin. O, (bin Tolun -E.E.) ona karşı hareket başlattı."

Bu olayın kesin tarihi hiç bir kaynakta gösterilmemiştir. Yani emrin Ahmed bin Tolun'a ne zaman gönderildiği belirtilmemiştir. Bütün kaynak ve litaratür dikkatle gözden geçirildiği zaman yalnız Kindi'nin "Mısır'ın valileri" eserinde bir tarihe rastlanmaktadır.

O, bu olaydan bahsederken:

"Mu'temid'in Ahmed bin Tolun'a verdiği emirde, ona (İsa bin Şeyh'e -E.E.) karşı çıkmasını ve eyaletlerini teslim almasını ister. Ahmed bin Tolun bir süre düşündükten sonra zencilerden (es-Sudan) oluşan çok sayıda kişiyi orduya aldı. Bu 256 yılının Sefer ayında olmuştu". Bu bilgiden de bir çok olayların nedenleri açı klanabilir.

Yakubi, Muhtedi halife olduktan (27 Receb 255 yılı) sonra meydana gelen olaylardan şöyle bahseder:

"O, (Muhtedi -E.E.) Ahmed bin el-Müdebbir'i Mısır'ın haraç işine görevlendirdi. O, 90 gün boyunca bu görevde kaldı. Daha sonra, Babkibak'ın (Bayıkbak'ın -E.E.) bin el-Müdebbir'in dışlanması hakkındaki emri Ahmed bin Tolun'a ulaştırıldı... O, (Ahmed bin Tolun -E.E.) emri yerine getirdi."

Yakubi'nin belirttiği bilgilerden anlaşılıyor ki, bu olaydan sonra Ahmed bin Tolun İsa bin Şeyh'i itaat ettirmek emrini almıştı.
Mühtedi'nin 27 Receb 255 yılında (11 Temmuz 869 yılı) halifeliğe geçmesini ve ondan sonra Mısır'ın haracının toplanması görevine Ahmed bin Müdebbir'i getirmesini, Ahmed bin Müdebbir'in bu görevde üç ay kaldığını, yalnız ondan sonra Ahmed bin Tolun'un İsa bin Şeyh'e karşı hücum edilmesi emri aldığını gözden kaçırmamak şartı ile, bir yönü de unutmamak gerekir. Kindi'nin verdiği bilgilere göre Ahmed bin Tolun 256 yılının Sefer ayında hücuma hazır olduğunu bildirmiştir. Demek ki, Ahmed bin Tolun emri yalnız üç ayın ya 255 yılının Zülge'de ve Zül-hicce veya 256 yılının Muharrem ayında almıştı. Bunun yanısıra bir gerçek de anlaşılıyor ki, Ahmed bin Tolun 256 yılının Sefer ayında hücuma hazır olduğunu bildirdiği zaman yüz bin kişilik bir ordu hazırlamıştı. Böyle bir ordunun hazırlanmasına ise ona Bağdad'tan gelen emirden sonra izin verilmişti. Elbette böyle bir ordunun Mısır'da hazırlanması o kadar da kolay değildi.

Bizce Ahmed bin Tolun emri 255 yılının Zül-gede ayında almıştır ki, 256 yılının Sefer ayına kadar yani üç ay süresinde 100 bin kişilik bir ordu hazırlayabilmişti. N.Mednikov'a göre emir 256 yılının Cümad es-Seni ayının 6'ında gönderilmişti.

10. yüzyılın Mısır tarihçisi Kindi'ye göre 256 yılının Sefer ayında (yani Mednikov'un gösterdiği tarihten dört ay önce) Ahmed bin Tolun İsa bin Şeyh'e karşı hücum etmeye hazır olduğunu bildirmiş ve emri ondan da önce almıştı.

Kaynakça
Kitap: TOLUNOĞULLARI DEVLETİ
Yazar: Fazil Gezenferoğlu
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: TOLUNOĞULLARI DEVLETİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 19:23

Yukarıda Kindi'den alınan örnekte Mü'temid ismine rastlanıyor. O zaman şöyle bir görüş ortaya çıkar ki, bu emri Mü'temid göndermişti. Mü'temid ise 256 yılının Receb ayından (870 yılı Haziran) sonra halife olmuştur. Ancak yeri gelmişken belirtilmelidir ki, "Mü'temid" ismini sonradan eseri basan doktor Hüseyin Nessar ilave etmiş ve dipnotta bu ilavenin zaruri olduğunu göstermiştir. Halbuki, Kindi tarafından verilen bu bilginin sonundan anlaşılıyor ki, Ahmed bin Tolun emirden sonra ordu toplayıp 256 yılının Sefer ayında hücuma hazır olduğunu bildirmiştir. Mü'temid ise bundan beş ay sonra halife olmuştur. Anlaşılıyor ki, naşir "Mü'temid" sözünü gereksiz yere ilave etmiş ve bununla da karışıklık yaratmıştır. Buna göre de burada o cümle "Mü'temid Ahmed bin Tolun'a emir verdi" yerine sadece ve doğru olarak Kindi'nin kendisinin gösterdiği gibi "Ahmed bin Tolun'a emir verildi" okunmalıdır.

Bütün bu karşılaştırmalardan anlaşılıyor ki, halife Mü'temid'in döneminde yani 255 yılının Zülge'de ayında İsa bin Şeyh'i itaat ettirmek emrini alan Ahmed bin Tolun ordu hazırlamağa başladı. O böyle bir emirden yararlanarak 24 bin Türk, 40 bin zenci, 7 bin Arap diğeri ise yunanlılar ve diğer halklardan olan 100 bin kişilik ordu hazırlar ve 256 yılının Sefer ayında hücuma hazır olduğunu bildirir. Ancak hücum etmeyip İsa bin Şeyh'le yazışmaya başlar ve onu itaate davet eder. Ahmed bin Tolun'un hücumu geciktirmesi Mısır'da o dönemde meydana gelen siyasi olaylardan kaynaklanmaktaydı. Daha önce de belirtildiği gibi, Yukarı Mısır'ın büyük bölümünü isyancılar canişin hakimiyetinden kurtarmışlardı. 100 bin kişilik ordu hazırlayarak askeri desteğini güçlendiren bin Tolun ilk önce onun için tehlikeli olan isyanları bastırmağa başlar O, isyancılara karşı ordu gönderir. Ancak bu ordu 256 yılının Reb'i el-evvel (870 Şubat) ayında isyancılara mağlup olur. Bundan sonra bin Tolun isyancılara karşı yeni bir ordu gönderir. Aynı yılın Rebi-es-seni (Mart) ayında İhmiş yakınlarında meydana gelen savaşta isyancılar yenilip vahalara çekilirler.

Bundan anlaşılıyor ki, yalnız bundan sonra yani isyanları geçici olarak bastırdıktan sonra 256 yılının Cümed el-ehire ayının 6'ında Ahmed bin Tolun kardeşi Musa bin Tolun'u Mısır'da kendi yerine tayin ederek Suriye'ye doğru hücuma geçer.

Aynı dönemde hilafetin merkezinde siyasi olaylar yeni bir şekil alır ki, bu da Ahmed bin Tolun'un hücumunu durdurur. Halife Mühtedi Büyük Buğa'nın oğlu Musa'ya komutasındaki askerleri ordu komutanı Bayıkbak'a teslim etmesini emreder. Bayıkbak'a da askerleri teslim aldıktan sonra Musa'yı öldürmesini emreder. Ancak Bayıkbak bunu Musa'ya bildirir.

Onlar Bayıkbak'ın halifenin yanına gidip Musa'yı affetmesi için ricada bulunması yönünde anlaşırlar. Anlaşmaya göre daha sonra birleşip halifeyi öldürmeye çalışacaklar.
Bayıkbak Samarra'ya gelir. Ancak halife onun sözünü dikkate almaz. Bayıkbak halifeyi öldürmekle tehdid eder. Ancak bir kaç Türk komutan aynı zamanda Yergüç, Asartekin ve Tabayğu halifeyi kendi himayelerine alıp 256 yılının Receb ayının 12'sinde (15 Haziran 870) Bayıkbak'ı hapsederler.

Halifenin çevresine toplananlar ona demişler ki, "Bu ki, (yani Bayıkbak -E.E.) Ebu Müslüm'den tehlikeli değildir. Bütün Horasan ahalisi onun tarafında idi. Askerleri de bunun askerlerinden fazla idi. Kafasını yüzdüler, herkes sustu. Sen de böyle etsen onlar (Türkler -E.E.) susarlar".

Böylece, Bayıkbak hapsedildikten bir kaç gün sonra öldürülür. Onun öldürülmesinde aktif rol oynayan Yargüç yüksek görevlere getirilir. Mısır'ın valiliği de ona verilir.
Bu olaydan sonra Türkler Bayıkbak'ın kardeşi Doğutaya'nın çevresine toplanıp Musa ile birleşirler. Onlar 256 yılı Receb ayının 18'inde (21 Haziran 870) halife Mühtedi'yi öldürür, Bayıkbak ve Muhammed bin-Buğa'nın (Musa'nın kardeşi) cesetlerini alıp defnederler.

Mühtedi'nin yerine Mü'temid halife seçilir. Yargüç görevinde kalır. O, Ahmed bin Tolun'a gönderdiği fermanda şöyle yazar: "Kendin kendinden teslim al!". Bu o demekti ki, Ahmed bin Tolun görevinde kalıyordu.

Halife ayrıca, Ahmed bin Tolun'a, hücumu durdurarak Mısır'a dönmesini emreder.
Şam valiliği Türk Amakor'a verildi ve o bir ordu ile İsa bin Şeyh'i ortadan kaldırması için Demeşk'e gönderildi. Amakor İsa bin Şeyh'in ordusunu savaşta yendikten sonra Şam'ın eyaletlerini sahiplendi. İsa bin Şeyh ise Ermeniye'ye canişin tayin edilip 257 yılının Cumad es-seni ayında (870 Nisan-Mayıs) oraya gönderilir. Hilafetin merkezinden hücumu durdurması için emir alan Ahmed bin Tolun 256 yılının Şaban ayında Suriye sınırlarından Mısır'a döner. Kindi'ye göre o, Fustat'a döndükten sonra bir meydan hazırlatmaya başlar ve bunun için yahudiler ile hıristiyanların mezarlığının ortadan kaldırılarak yerine meydan yapılmasını emreder.

Kindi ve onun eserlerinden çok faydalanan Megrizi'ye göre 257 yılının Cumad el-ehire ayında Ahmed bin Tolun iki oğlunu - Humaraveyh ve Abbas'ı - kardeşi Musa ile birlikte Irak'a gönderir. Ancak kardeşini yoldan geri çağırtıp polis amirliği görevini ona verir.

Megrizi Kindi'den farklı olarak 257 (871) yılında Abbas ve Humaraveyh'in Irak'tan çıkıp Mekke yolu ile Fustat'a döndüklerini bildirir.
Sonraki olaylardan anlaşılıyor ki, Ahmed bin Tolun'un oğullarını Irak'a göndermesi sebepsiz değilmiş.

Kaynaklar dikkatle araştırıldığında Yakubi'nin eserlerinde şöyle bir bilgiye rastlanılır:

"Mısır hazinesinde beytu-l-malda toplanan 2 milyon 100 bin dirhemi Ahmed bin Tolun Emir el-Mömününe (halife Mü'temid'e -E.E.) gönderdi.
Yazarın eserinden anlaşılıyor ki, bu olay 257 yılının Receb ayından (871 Mayıs-Haziran) sonra olmuştur. Yani bin Tolun'un iki oğlu Mısır'dan ayrıldıktan iki ay sonra meydana gelmistir. Onun oğulları Abbas ve Humaraveyh Fustat'a döndükten sonra yeni bir olayla karşılaşıyoruz. Kindi'ye göre Yargüç'ten Ahmed bin Tolun'a mektup gelmiştir. Orada Mısır toprağının dışında olan eyaletlerin de teslim alınması bildirilmisti.

Böylece, Ahmed bin Tolun 257 yılı Ramazan ayının 23 de (871 14 Ağustos) İskenderiye'ye gidip, şehri İshak bin Dinar'dan teslim alır. Aynı yıl Berge hakemi Ahmed bin İsa görevden uzaklaştırılarak yerine Tolun'un istediği adam atanır. 256 yılının Zül-ge'de ayında yeni halife Mü'temid Mısır'ın vergisini toplama görevini tekrar Ahmed bin Müdebbir'e vermiştir. Muhammed bin Hilal ise vergi toplama görevinden azad edilmişti.

Yakubi'ye göre Ahmed bin Müdebbir'i bin Tolun hapsetmişti... O, 256 yılı Zülge'de ayının 23'ünde serbest bırakıldı. Haraç toplama işi ona verildi. Böylece, Mısır'ın haracı yine de Ahmed bin Müdebbir'in uhdesine geçti. Fakat Ahmed bin Tolun artık daha güçlüydü. Çünki onun İsa bin Şeyh'i itaat ettirmek için topladığı 100 bin kişilik ordu kendi uhdesinde kalmış, Mısır tamamen onun emrine verilmişti. Halife Mü'temid'in Ahmed bin Müdebbir'i vergi işlerine, Şegir'i posta işlerine yeniden tayin etmesi artık Ahmed bin Tolun için o kadar da tehlikeli değildi.

Halife Mü'temid Ahmed bin Tolun'a Mısır'ın vergisini göndermesini emreder. O ise halifeye:

"Buna benim gücüm yetmez, haraç başkasının (kişinin) elindedir" diye cevap verir. Ahmed bin Müdebbir de artık Mısır'da tam yetki sahibi olan Ahmed bin Tolun'dan korkarak halife divanında çalışan kardeşi İbrahim bin Müdebbir et-Türki'ye artık Mısır'da kalmak istemediğini bildirir. O, Şam'ın vergi işlerine tayin edilmesini rica ediyordu. Böylece o 257 yılının Ramazan ayında (871 Temmuz-Ağustos) Şam'ın vergisini toplama görevine tayin edildi. Mısır'ın vergi işleri ise Ahmed bin Tolun'a verilir. O da bu göreve Bin Uht el-Vezir adı ile tanınmış Ahmed bin Muhammed Şüca'nı tayin eder. Bin Tolun Şegir'i görevden alıp posta işini de Ahmed bin Ahvazi'ye verir.

Şam'ın (Dimeşk, Filistin ve Ürdün dahil) vergisini toplamakla görevlendirilirken Ahmed bin Müdebbir 258 yılının Muharrem ayında (871 Kasım-Aralık) Mısır'ı terkeder.
Böylece, Ahmed bin Tolun Mısır'da dahili düşmanlarını sıkıştırıp tamamen ortadan kaldırır.

258 (871) yılında halife Mü'temid hilafetin Batı eyaletlerini aynı zamanda Diyar Müdar'i, Ginnesrin'i ve Şam'ı kardeşi Müveffeg'in uhdesine bırakır. Şam'ın yeni canişini Amakor (bazı eserlerde bu isim Macur da yazılır) Mısır'da her geçen gün güçlenen Ahmed bin Tolun'dan çekinmeğe başlar. Amakor, Şam'ın onun elinden alınmasından korkuyordu. O. Müveffeg'den bin Tolun'u başka göreve atamasını rica ediyordu. Öte yandan bin Tolun bu zamana kadar toplam bir kez Mısır'dan halife Mü'temid'e 2 milyon 100 bin dirhem (140 bin dinar) para ve biraz da diğer vergi türleri, at, üzerine değerli taşlar dizilmiş ipek kumaşlar göndermişti.

Mısır'ın haracından ve diğer vergilerden gelen gelirlerin kalan büyük bölümünü ise kendisi bildiği gibi harclamaya başlamıştı. Bu da Müveffeg'in tepkisine neden olmuştu. Bunun için de o, Amakor'un isteğini öğrendikten sonra bin Tolun'a Irak'a gelmesini emreder. O fermanda vilayetin sözde bazı işleri ile ilgili önlemler için çağrıldığını da belirtir.

Müveffeg'in gerçek niyetini önceden anlayan bin Tolun katibi Ahmed bin Muhammed el-Vasiti'yi para ve hediyelerle Yargüç'ün yanına gönderir. Anlaşılıyor ki, bundan sonra Yargüç Müveffeg ile anlaşamayarak, Ahmed bin Tolun'u Irak'a gelmek mecburiyetinden kurtarır. Bundan sonra da bin Tolun faaliyetlerini daha da güçlendirir.

258 yılının Ramazan ayında (872 Temmuz-Ağustos) bin Tolun'un kayınpederi Yargüç Samarra'da öldürüldü. Bundan sonra Ahmed bin Tolun Mısır'da her şeye hakim oldu ayrıca onun karşısına çıkacak ikinci bir kişi yokdu. Bunu anlayan Ahmed bin Tolun Yargüç öldürüldükten sonra orduya parayla tuttuğu savaşçıları ve sair adamları toplayarak ona düşmanlık edene düşman, dost olana dost, onunla savaşacaklara (karşı) savaşmaları için and içtirdi.

868 yılında Mısır vali yardımcılığına tayin edilen Ahmed bin Tolun 872 yılında oranın yarıbağımsız hakimi oldu. Ancak o, ülkedeki nüfuzunu tam anlamıyla güçlendirememişti. Çünki 870 yılının başlarında mağlup olup vahalara çekilen isyancılar 259 yılının Muharrem ayında (872 Kasım) yeniden isyan ederek bin Sufi'nin önderliği ile Yukarı Mısır'da Eşmunin şehrini ele geçirdiler.

257 (870-871) yılında yine Yukarı denize kadar olan araziyi ele geçiren Mısır köylüleri Abdurrahman el-Umeri'nin önderliğinde direnişe devam ediyordular.
Ahmed bin Tolun Mısır valilerinin canişini olduğu takriben dört yıl süresince, Yukarı Mısır'da meydana gelen isyanlara karşı çok ciddi önlemler alamamıştı. İsyancılarla onun askerleri arasında meydana gelen bazı çarpışmalar ise hücum değil savunma niteliği taşıyordu.

Kendisi hakim olduktan ve nüfuzunu güçlendirdikten sonra o, Yukarı Mısır'ın büyük bir bölümünde hakim olan isyancılara karşı harekete geçer ve köylü isyanlarını bastırmak için ordular gönderir.

Ayrı ayrı nahiyelerde isyan eden köylüler arasındaki irtibat zayıf, oldukça zayıf idi. Bu da bin Tolun'un karşı savaşını kolaylaştırıyordu. Bin Tolun'un gönderdiği beş yüz kişilik ordu bin Sufi el-Alevi'nin liderliğinde hareket eden isyancıları 872 yılının sonlarında Ehmim yakınlarında mağlup etti. Bu yenilgiden sonra isyancılar güneye doğru çekildiler. Ehmim çevresinde yenilen bin Sufi'nin güçleri geri çekildiğinde Asuan'a hücum eder. Bilindiği gibi bu eyaletleri de Abdurrahman el-Umeri'nin taraftarları ele geçirmiştiler.

Bin Sufi Asuan'ı ele geçirdikten sonra biraz daha ilerlerler. El-Umeri'nin taraftarları ile bin Sufi'nin taraftarları arasında şiddetli savaşlar olur. Bu savaşta mağlup olan bin Sufi Asuan'a geri çekilir ve orada güçlenir. Ancak aynı dönemde bin Sufi'nin taraftarları arasında ihtilaf başlar.

Ahmed bin Tolun onların son ikametgahı olan Asuan'a güçlü ordu gönderir ve isyancılar mağlup edilir.
Bin Sufi Asuan'dan Kızıl deniz sahiline çekilir, oradan da gemi ile Mekke'ye gider. Ancak Mekke'nin canişini onu tutuklatarak bin Tolun'a gönderir.

Abdurrahman bin Umeri'yi ise kendi taraftarları öldürüp kafasını bin Tolun'a getirirler.
Böylece Yukarı Mısır'da başlayan bütün köylü isyanları bastırılır ve Ahmed bin Tolun nüfuzunu Yukarı Mısır'da da güçlendirmeğe başlar. Mısır'ı baştan başa kendi iktidarına tabi eden Ahmed bin Tolun ülkede vahit despot yönetim kurarak askeri, dış ve iç işlerini uhdesine aldı. O, kudretli bir yöneticiye dönüştüğü dönemde Abbasiler hilafetinin genel siyasi manzarası yeni boyut kazanmış büyük değişiklikler meydana gelmişti.

Seffariler devletinin kurucusu Yakub bin Leys 255 (869) yılında Kirman'a ve Fars'a yönelmiş.244 259 (873) yılında Nişabur'u ve çevre bölgeleri de zaptederek hızla ilerliyordu. Büyük bir arazi Abbasiler hilafetinden ayrılarak bağımsız olmuştu.

Yine de 255 (869) yılında Basra limanı yakınlarında meydana gelen Zenciler isyanı yayılıyordu. Çok geçmeden onlar 257 (871) yılında bütün Basra'yı ele geçirdiler. Zenciler isyanının gitgide korkunç bir hal aldığını gören halife Mü'temid kardeşi Müveffeg'i Mekke'den çağırtıp Kufe'yi, Mekke yolunu, Yemen'i, Bağdad, Vasit, Dicle havzasını, Basra, Ehvaz v.s. bir sıra Doğu eyaletlerini onun uhdesine verdi ve isyan eden zencilere karşı savaşma görevini de ona verdi. Halife Mü'temid 261 (874-875) yılında veliahdlığı oğlu Cafer'e verdi. Afrika, Mısır, Şam, el-Cezire, Musul, Ermeniye v.s. eyaletlere onu vali tayin etti. Musa bin Buğa'yı da ona yardımcı olarak görevlendirdi.

Yukarıda isimleri geçen ülkelerden Mısır'ın da valiliğini resmen olarak Mü'temid oğluna vermiş olsa da, oranın gerçek hakimi Ahmed bin Tolun idi. Hilafet onun işlerine müdahale etmek gücünü kendisinde görmüyordu.

Böyle bir zamanda yani 261 yılında Berge'nin isyan eden ahalisi bin Tolun tarafından atanmış canişin Muhammed bin Ferec el-Ferğani'yi şehirden çıkarıp bin Tolun'a tabi olmadılar.
Bin Tolun Lölö'nün komutanlığında oraya ordu gönderdi ve isyancılara mülayim davranılmasını emretti. "Bu politika bir netice vermedi." Bergeliler onun askerlerinden bir kaçını öldürdüler. Daha sonra şehire şiddetli hücum edilmesi emredildi. Hükümet güçleri mancınıglardan yararlanarak şehire saldırdılar. Kuşatma çemberi gitgide daralıyordu. Durumun zorlaştığını gören isyancılar barış istediler. Şehir kapıları açıldıktan sonra oraya giren bin Tolun'un askerleri isyancıların önderini esir ederek öldürdü ve bir kaç isyancıyı da esir alarak Fustat'a256 döndüler. Böylece, Berge isyanı kanla bastırıldı.

Bu devirde Batı sınırlarında da durum gergindi. Çünki Bizanslılar Akdenizde Şam'ın limanlarına sık sık saldırıyor, sahil bölgeleri için tehlike yaratıyorlardı. Bilindiği gibi 9. yüzyılda hilafetle Bizans arasında iki önemli ihtilaflı bölge vardır. Bunlardan birisi el-Evasim ikincisi ise Şam Suğurları veya Suriye suğurları olarak bilinir. Antakya, Tartus, Sümeysat, Adana, İskenderun, Belis ve bazı büyük şehirler bu bölgedeydi. Bu şehirlerde askeri alaylar yerleştirilmiş, Müslümanlar Bizanslılara karşı sık sık cihad ilan ederlerdi. Daha önce de belirtildiği gibi, Ahmed bin Tolun da cihad savaşı yapmak için gençliğinde Tartus şehrine gitmiş, yaklaşık yedi yıl orada askeri bölüğün komutanı olmuştur.

Halife Me'mun'un döneminde (813-833) burada stratejik öneme sahip Lulue kalesi inşa edilmiştir. 870 yıllarında hilafetin zayıfladığını gören Bizanslılar el-Evasim ve Şam Suğurlarına bir kaç kez saldırdılar. Onlar 259 (873) yılında Sümeysat'a düzenlenen baskından sonra 261 (874-875) yılında Lulue kalesini Müslümanların elinden aldılar.

Bizanslılarla savaşta hilafetin güçsüzlüğünü gören halife Mü'temid Şam suğurlarını Ahmed bin Tolun'un emrine verdi.
Ahmed bin Tolun da kardeşi Musa bin Tolun'u Tartus'a emir tayin etti.

Aynı dönemde hilafet merkezinde vaziyet gitgide gerginleşiyordu. Zenciler isyanı yayılıyor, Müveffeg'in orduları yeniliyordu. Müveffeg kendi ordusunu güçlendirmekde zorluk çekiyor, para ve maaşın yetersizliğinden şikayet ediyordu. Diğer yönden de hilafetin her tarafında özellikle Irak'ta her şeyin değeri oldukça yükselmişti. Hilafetin ordularına yardım için Ahmed bin Tolun Irak'a bir milyon 200 bin dinar gönderir. Ancak Müveffeg buna razı olmaz ve rahatsızlığını bildirir. O yine de para, köle, at v.s. şeyler gönderilmesini emreder.

Buna sinirlenen Ahmed bin Tolun Müveffeg'e:

"Ben sana tabi değilim, bu malları da Abbasiler devletini korku altında tutan tehlikeyi anladığım için gönderdim" şeklinde cevap verir.
Buradan da anlaşıldığı gibi, Ahmed bin Tolun hilafete tabi olmasa da üstelik Müveffeg'le şiddetli ihtilafına rağmen Zenciler hareketinin sosyal sonuçlarından çekinerek isyanın bastırılması için belli miktarda da olsa harcama yapmış ve isyanın bastırılması için çaba göstermişti. Ancak o bütün bunların yanısıra bu kez hiç bir şey göndermedi. Duruma sinirlenen Müveffeg bin Tolun'un yerine yeni bir canişin tayin etmeyi düşünür.

Bilindiği gibi bu dönemde Mü'temid bütün idari işlerini kardeşi Müveffeg'e vermişti.
Müveffeg istediğini gerçekleştirmek için çok çaba harcadı.

Bu konuda bin el-Esir görüşlerini şöyle ifade etmektedir:

"Müveffeg Mısır diyarına vali atamak için adam istedi, ancak kimse bulunamadı. Çünkü bin Tolun Irak'taki mensep sahiplerine ve ordu komutanlarına devamlı olarak hizmetçiler ve hediyeler gönderiyordu." Bundan sonra Müveffeg Ahmed bin Tolun'dan itaat göstermesini talep eder aksi halde onu canişin görevinden uzaklaştırmakla tehdid eder. Bin Tolun mektubu alınca ona aşağılayıcı bir cevab gönderir. Aldığı tedbirlerin sonuçsuz kaldığını gören Müveffeg Musa bin Buğa'yı büyük bir ordu ile Mısır'a hücuma gönderir.

Bu olay Taberi'nin eserinde şöyle anlatılır:

262 yılı Ramazan ayının yarısında (6 Ağustos 876) Musa bin Buğa Regge'ye doğru hareket ederken el-Anbar'a geldi. (Yazar Musa bin Buğa'nın Regge'ye doğru hangi amaçla hareket ettiğini göstermese de, Kindi'nin verdiği bilgilerden bu hareketin sebebi anlaşılmaktadır. -E.E.)

Kindi eserinde ayrıca Müveffeg'in:

"Ahmed bin Tolun'un Mısır'dan uzaklaştırılması ve yerine Macu et-Türki'nin tayin edilmesini Musa bin Buğa'ya emrettiğini" belirtmektedir.

Bin Haldun ve Megrizi de Kindi'nin eserinde olduğu gibi bilgi vermişlerdir ki, bu da her iki yazarın Kindi'nin "Mısır valileri" (yahut "emirleri") eserinden geniş faydalandıklarından kaynaklanmıştır.

Bunlardan farklı olarak Suyuti'nin "Husn el-Muhadara fi ahbar Mısır ve el-Kahire" eserinde Mısır tarihçisi el-Gudai'ye isnad ederek verdiği bilgilerden anlaşılıyor ki, güya Musa bin Buğa "Mısır'a vali" atanarak Irak'tan hareket etti. Gerçekte ise Amakor Türki Mısır'a canişin tayin edilmişti. Ancak o, bin Tolun'la savaşa girmekten korktuğundan bu emrin yerine getirilmesi Musa bin Buğa'ya verilmişti.
Musa bin Buğa Regge'ye ulaşır ulaşmaz Ahmed bin Tolun'a Musa'nın Mısır'a saldırmak amacıyla geldiği bildirilir. Bin Tolun ciddi olarak savaşa hazırlanır.

O Fustat şehri yakınlarında Nil'in ortasında yerleşen önceler "Ceziretu Mısır" sonralar ise "er-Revde" isimli adada kale yaptırır:

Hazineyi ve ailesini oraya nakleder. 100 savaş gemisini adanın sahiline çeker. Bundan sonra savunma için bazı askeri tedbirler de görür, o yeni savaş gemileri yaptırır ve Musa bin Buğa'nın olası saldırısına karşı hazır olduğunu bildirir.
Anlaşılacağı gibi para veya gıda maddelerinin yokluğu hilafetin herhangi bir aleyhtarına karşı önlem alınmasında önemli engeldi.

Gıda maddeleri, para ve mal yetersizliği Musa bin Buğa'nın Mısır'a doğru hareket etmesine de engel oldu. O on ay Regge şehrinde kaldıktan sonra geri döndü ve 264 yılı Muharrem ayının 11'inde (23 Eylül 877) Bağdad'ta öldü. Bütün ümitlerini kaybeden Müveffeg'in teşviki ile Mü'temid bin Tolun'un el-Evasim ve Şam Suğurlarındaki hakimiyetini reddederek, oraya Musul'un canişini Muhammed bin Harun el-Teğlibi'yi tayin etti. Ancak el-Teğlibi oraya giderken yolunu kaybetmiş, rüzgar onun gemisini Dicle'nin diğer bir sahiline götürmüştü. Orada ise Hariciler onu tutuklayıp öldürmüşler.

Tehlikelerden kurtulan Ahmed bin Tolun 264 (877) yılının başlarında Fustat şehrinden uzakta yeni bir cami inşa ettirmeğe başlar. Bu cami Mısır'da İslâm mimarlığının en kadim abidelerinden biridir ve bugüne kadar da kalmaktadır. ("Bin Tolun Camisi" olarak tanınan cami hakkında 3. bölümde etraflı bilgi verilecektir. -E.E.) Caminin çevresinde ayrıca "bimaristan" -hastane de inşa edilmiştir ki, bu da Müslümanlann Mısır'ı işgalinden sonra orada inşa edilmiş ilk hastanedir.

Müveffeg'in faaliyetleri sonucunda Suğurlarda Ahmed bin Tolun'un nüfuzu azalmış bir çok şehirleri hilafet tarafından tayin edilen emirler idare etmeğe başlamıştır. Mısır'ın bin Tolun'dan önce canişini olan Ergöz bin Ulug bin Tarhan Tartus'un hakemi tayin edilmişti. Ancak o elde edilen geliri zimmetine geçirerek, Lulue kalesi ahalisinin yiyecek ihtiyacının karşılanmasına önem vermiyordu. Lulue kalesi ise stratejik açıdan büyük öneme sahipti.

Bin el-Esir bu konuda düşüncelerini şöyle ifade etmektedir:

"O (kale -E.E.) düşmanın boğazında bir kemik idi. Rumlar (Bizanslılar -E.E.) ister karadan, isterse de sudan çıktıklarında mutlaka kaleden görünürdüler".
Bu dönemde Lulue kalesinin ahalisi Tartus'a gıda ve yiyecek maddeleri gönderilmemesi halinde kalenin Bizanslılara teslim edileceğini bildirir.

Öte yandan Suğurların şehirlerinden birinin komutanı Abdullah bin Reşid Bizans'ın içlerine doğru gerçekleştirdiği hücumların birinde 254 (877-878) yılında başarısızlığa uğramış kendisi de esir düşmüştü. Böylece Suğurlarda durum gitgide kötüleşiyordu.

Daha öncede belirtildiği gibi, İsa bin Şeyh Demeşk'ten uzaklaştırıldıktan sonra, Amakor et-Turki Şam'ın canişini tayin edilmişti. 264 yılının Şaban ayında (878 Nisan) Amakor Demeşk'te öldü ve onun yerine oğlu Ali canişin tayin edildi.

Hilafetin genel durumunu iyi bilen Ahmed bin Tolun bu son olaylardan netice çıkararak, Ali bin Amakor'dan ona tabi olmasını ister. Bin Amakor da gönüllü olarak ona itaat eder.
Ahmed bin Tolun zaman kaybetmeden 264 yılı Şaban ayının 21'inde292 (28 Nisan 878) oğlu Abbas'ı Mısır'da kendi yerine seçip büyük bir ordu ile Şam'a hareket eder. Ahmed bin Tolun bu hücumunda hiç bir devletle danışmamış, üstelik hilafetten de emir almamıştı. O bağımsız olarak kendi tedbirlerini hayata geçirmeğe başlamıştı. Bu dönemden itibaren Tolunoğulları Devleti tam bağımsız bir devlet oldu.

Aynı dönemde ikinci tam bağımsız bir devlet de hilafetin doğusunda kurulmuştu. Bu da İran arazisinin çoğunluğunu kendi hakimiyetine alan ve Bağdad üzerine saldıran Saffariler Devleti idi.

868 yılından 878 yılına kadar geçen on yıl süresinde Tolunoğulları Devleti gelişme sürecini yaşamış ve tam bağımsız bir devlet olmuştu. 878 yılından sonra ise hilafete meydan okuyarak işgalci siyaset uygulamaya başlamıştı. Firavunlar döneminden 878 yılına kadar Mısır'da ilk kez olarak tam bağımsız bir devlet kurulmuş ve bu Mısır'ın tarihinde yeni bir dönüm noktası olmuştur. Uzun yüzyıllardan beri elden ele geçerek bu veya diğer büyük imparatorlukların bir eyaleti olan Mısır'da bağımsız Tolunoğulları Devleti kurulmuş ve hilafetin diğer vilayetlerini ele geçirmeye başlamıştı. Ahmed bin Tolun 878 yılı Nisan ayının sonunda Şam'ın güney eyaleti olan Remle'ye girdi. Onu Remle'nin Amakor tarafından tayin edilen canişini Muhammed bin Ebu Rafi sınırda karşılayarak tabi olduğunu bildirdi. Bin Tolun onu önceki görevine iade ederek Demeşk'e hareket etti. Demeşk'i aldıktan sonra Şam'ın diğer şehirlerini aynı zamanda Hims ve Hema'yı ele geçirdi, Halep üzerine yürüdü. Halep'in Müveffeg tarafından tayin edilen canişini Sima et-Tevil Antakya'ya çekildi. Hiç bir direnişle karşılaşmadan bin Tolun gelip Halep'e ulaştı.

Suğurlarda durumun zorlaştığını gören ve bin Tolun'un askeri gücünü anlayan halife Mütemid Suğurların da idaresini yeniden onun uhdesine bıraktı. Böyle bir fırsatı bekleyen bin Tolun "bu ülkeleri bir daha halifeye geri vermeme kararına geldi." Bunun için de Sima et-Tevil'i mağlup etmek ve Antakya'yı ele geçirmek, daha sonra da Evasim ve Suğurlarda güçlenmeği düşünüyordu.

Tabi olmak istemeyen Sima Antakya'da güçlenerek bölgeyi savunmaya hazırlanıyordu.
265 yılının Muharrem ayında (878 Eylül) Ahmed bin Tolun büyük bir ordu ile Antakya'ya doğru hareket etti ve aynı ay şehri kuşattı. Şiddetli savaşlardan sonra yerli ahaliden bir bölümünün de yardımı ile bin Tolun'un askerleri şehire girdiler.

Muharrem ayı sona ermeden Antakya Mısır ordusu tarafından işgal edildi ve Sima et-Tevil et-Türki öldürüldü.
Ahmed bin Tolun hücumu devam ettirerek, Kinnesrin ve el-Evasim'i tamamen zaptetti. Böylece bu eyaletler de bin Tolun ölünceye kadar onun elinde kaldı. Kısa bir sürede bütün Şam'ı ve onun çevresinde bulunan bazı eyaletleri işgal eden bin Tolun devletinin sınırlarını Kuzey Afrika'da Trablus sınırından başlayarak (Berge vilayeti de dahil olmak üzere) doğudan Fırat nehrine, Kuzeyde Bizans sınırlarına kadar hilafete tabi ülkelerin arazilerini ele geçiriyordu. Böylece yakın doğuda hem Abbasiler hilafeti hem de Bizans imparatorluğu için tehlikeli olacak güçlü devlet kuruldu. Bu tehlikeyi iyice hisseden Bizans imparatoru Tolunoğulları Devleti ile anlaşmaya çalışıyordu. Bizanslılar tarafından esir alınan Abdullah bin Reşid çok sayıda Müslüman esir ile birlikte 265 yılının son aylarında (879 yılında) imparator I. Vasili tarafından Ahmed bin Tolun'a verildi. I. Vasili bin Tolun'a hediye olarak da bir kaç nüsha Kur'an da göndermişti.

Bin Kesir bu konudaki görüşlerini şöyle ifade ediyor:

"Rum (Bizans -E.E.) melikinin hediyeleri ona (bin Tolun'a -E.E.) getirildi. Hediyelerin içerisinde Müslüman esirleri ve her esirin elinde bir meshef (Kur'an) vardı."

Bu bilgilerden anlaşılıyor ki, hilafetin batısında Tolunoğullarının nüfuzu artık Abbasilerin nüfuzundan güçlüydü. Suriye, Lübnan, Ürdün, Filistin, Diyar Mudur, Evasim ve Suğurlar hilafetten koparılmış Tolunoğulları Devletine katılmıştı.

Ahmed bin Tolun 875 yılında vergi vermekten imtina ederek Abbasilerin nüfuzuna Mısır'da darbe vurmuşsa da, 878 yılında Şam sınırlarına ordu göndermekle hilafete meydan okumuş, kısa bir sürede (takriben bir yıl) hilafetin büyük bir bölümünü zaptetmişti.

Tolunoğullarının büyük başarıları bir taraftan hilafetin hızlı çöküşünden kaynaklanırken diğer yandan da kendi devrinin sosyal, siyasi olayları ile ilgiliydi. Hilafet için çokyönlü büyük tehlikeye dönüşen Zenciler hareketine karşı "savaşan Müveffeg" ordusunun ikinci bir düşmana karşı koyma gücü yoktu. Bu durum da Ahmed bin Tolun'un başarılar kazanmasına imkan sağladı. "Suriye Firavunlar zamanında olduğu gibi Mısır'ın tabiliğine geçti".

Bizans imparatorluğu artık Abbasilerle değil, Tolunoğulları ile hesaplaşmaya başladı. Abbasiler bu dönemde hilafet topraklarının büyük bölümünü kaybetmiş, büyük Abbasiler hilafeti sıradan bir emirlik haline gelmişti.

Bizans imparatorunun barış talebine rağmen, Ahmed bin Tolun Tartus'u ele geçirdikten sonra yeni işgaller için Bizans'a yaklaşmaya başladı. Bu günlerde Mısır'dan gelen kötü haber onu hücumdan vazgeçmek zorunda bıraktı. Kendi yerine tayin edip geldiği oğlu Abbas babasına karşı çıkmıştı. Ahmed bin Tolun'un hele 868 yılından Bayıkbak tarafından tayin edilen katibi Ahmed bin Muhammed el-Vasiti onunla birlikte Mısır'a gelmiş ve orada kalıyordu. El-Vasiti divanların tertibinde, vergi işlerinde ve diğer sahalarda bin Tolun'un en yakın yardımcılarından biriydi. Bin Tolun'dan korkan bir kaç ordu komutanı Abbas'a, Mısır'a hakim olması ve Ahmed bin Muhammed el-Vasiti'yi hapsetmesini tavsiye ediyorlardı. Bunu bilen el-Vasiti haberi Bizans sınırlarında olan bin Tolun'a ulaştırır. Ahmed bin Tolun O'na Mısır'a dönünceye kadar sabretmesini bildirir.

Bin Haldun bu olayı şöyle izah eder:

"Ahmed bin Tolun Şam'a giderken oğlu Abbas'ı kendi yerine atamıştı. Ahmed bin (Muhammed) el-Vasiti de devletin münsifi ("muhakkem") idi. Abbas'ın bazı arkadaşları vardı ki, ona edebiyat ve nehv öğretirlerdi. Abbas onlardan bazılarını görevlere getirmek istiyordu. Ancak buna el-Vasiti engel oluyordu". Abbas el-Vasiti'yi sıkıştırmaya başlar. Vasiti bin Tolun'a şikayet eder, ancak aynı dönemde Ahmed bin Tolun Şam'da savaştığı için şikayeti gereğince değerlendirmez. O, döndükten sonra kendisinin her şeyi çözeceğini bildirir.

Bu yazışmadan haberi olan Abbas babasından korkarak kendi uhdesinde olan silah, erzak, diğer malları ve Mısır hazinesindeki paraları zimmetine geçirerek Fustat'tan ayrılmaya hazırlanır. Bin Haldun'a göre Abbas esnaflardan da 200 bin dinar borç almıştır.

Bin el-Esir'e göre ise:

"Çevresinde olan bazı kişiler ona (Abbas'a -E.E.) bir miktar mal götürüp Berge'ye çekilmesini tavsiye ederler. O da bu tavsiyelere uyarak (265 yılı) Re-biu-l-evvel ayında Berge'ye gelir".

Kindi bu tarihi farklı vermiştir:

"Sonra Abbas onunla olan kişilerle birlikte (harekete başladı) el-Vasiti de onunlaydı. 265 yılının Şe'ban ayının 8'inde pazar günü el-Cize'ye hareket etti. Megrizi de Kindi'nin eserinde olduğu gibi vermiştir.

Fustat'tan ayrılan Abbas yerine kardeşi Rebi'e bin Ahmed'i tayin ederek, güya babasından aldığı mektuba göre İskenderiye'ye doğru hareket edeceğini bildiriyor. Abbas İskenderiye'den geçerek Berge'ye gitti. Abbas'ın bütün hareketleri hakkında Ahmed bin Tolun'a haber veriliyordu. O, tehlikenin büyüdüğünü gördükten sonra Bizans sınırlarındaki saldırıları durdurup Herran ve Berge şehirlerinde ordu yerleştirerek Mısır'a döndü.
265 yılı Ramazan ayının 4'ünde (879 yılı 30 Nisan) Fustat'a geldi.

Kindi'nin ve Megrizi'nin gösterdiği bu tarih esas alınırsa Abbas'ın 265 yılı Şe'ban ayının 8'inde Fustat'ı terketmesi pek doğru olmasa gerek. Üstelik bunlar biri birine zıt görünüyor. Çünkü her iki yazara göre Abbas Fustat'tan ayrıldıktan, yani Şe'ban ayının 8'inden sonra el-Cize'de kamp kurmuş, bir kaç gün orada kaldıktan sonra güya babasından gelen emre göre İskenderiye'ye gitmesi gerektiğini bildirerek hareket etmişti. Şüphesiz bu davranışın sebebi bu konuda şüpheye düşüp ona engel olunmasını önlemektir. Böylece o yalnız Berge'ye gittikten sonra amacı ortaya çıkmıştır ve bu konuda Bizans sınırlarında bin Tolun'a haber vermişlerdi. Bundan sonra bin Tolun bazı şehirlerde ordu yerleştirmiş ve başka tedbirler alarak geri dönüp Ramazan ayının 4'ünde Fustat'a gelmişti.

Bütün bu olaylar 25 gün içinde meydana gelemezdi. Bunun için de bin el-Esir'in gösterdiği tarih daha doğru olur.
Bin Tolun Fustat'a döndükten sonra oğlundan geri dönmesini rica eder ve onu bağışlayacağını bildirir. Bazı yüksek görevli şahısları, aynı zamanda Mısır'ın kadısı es-Sabun Me'mer el-Cevheri'yi oğlunun yanına gönderir ki, onu geri dönmeye teşvik etsinler. Bin Tolun oğluna "Ey gozumun bebeği ve bana en yakın adam" cümlesiyle başlayan bir mektup da gönderir. Ancak oğlu geri dönmez. Daha doğrusu, silahdaşları onu geri dönmekten alıkoyarlar. Bin Tolun'un gaddarlığını iyi bildiklerinden onlar emindiler ki, eğer dönseler Ahmed bin Tolun onları bu olayda esas aracı oldukları için cezalandıracaktır. Bunun için de onlar Abbas'ı geri dönmeye bırakmadılar. Bin Tolun'un gönderdiği adamlar ise 265 yılı Zül-hicce ayının başlarında Fustat'a geri dönüp durumu ona haber verirler.

Abbas ordusu ile Berge eyaletinin içerilerine doğru çekilip orada güçlenmeye çalışır ve yeni bir bağımsız emirlik kurmaya çaba gösterir. O, Kuzey Afrika'da Tolunoğulları Devleti'ne tabi olmayan bazı yerleri de ele geçirip bazı berberi aşiretlerini kendisine tabi ettirir. Bundan sonra o, Eğlebiler'in hakimiyeti altında olan topraklara saldırılar düzenler.

O dönemde Eğlebiler Devleti oldukça güçlüydü. Eğlebiler de bağımsız bir devlet kurmuş ve hilafetten uzaklaşmışlardı. Ancak yine de hilafetin bir bölümü sayılıyor ve hutbe okunduğu zamanlarda Abbasi halifesinin adı çekilir daha sonra Eğlebilerden olan hakemin ismi gelirdi. Bastırılan halifenin ismi yazılırdı. Diğer siyasi ve sosyal olaylarda ise politikada kendi amaçlarına uygun hareket ederlerdi. 261 yılının Cümed el-ule ayından sonra (875 Şubat-Mart) iktidara gelen İbrahim bin Ahmed bin Muhammed bin el-Eğleb'in faaliyetleri sayesinde Eğlebiler Devleti daha da güçlenmeğe başladı.
Abbas İbrahim bin Eğleb'e gönderdiği haberde halife Mü'temid'in onu İfrigiye'ye emir tayin ettiğini bildirmiş ve halifeye itaat etmesini talep etmiştir.

Merakeşi bu konudaki araştırmalarını şöyle ifade ediyor:

"O (Abbas -E.E.) gözlenilmeyen şekilde Lebd'e ve Trablis'e yaklaştı."Abbas 266 yılının Cumed el-ule ayında (879 Aralık ve 880 Ocak) Lebd'e kalesine yaklaşarak kaleyi zaptetti. Bu olay Trablis'de korku yarattı. Bundan çevredeki aşiretler de rahatsız olmaya başladılar. Trablis eyaletinden güneye doğru büyük bir arazide yaşayan berberi aşiretleri hele de bağımsız yaşıyor, ne Hilafet'e ne Eğlebiler'e ne de Tolunoğullarına tabi değildiler. Bu berberi aşiretlerinden en büyüyü ve nüfuzlusu Nefuse idi. Nefuse aşiretinin lideri ve İbadilerin reisi Niyas bin Mensur el-Nefusi bir çok berberi aşiretinden ordu toplayarak Abbas'a karşı hazırlanır. İbrahim bin Eğleb Trablis'in canişini Ahmed bin Gerheb'i 1.700 atlı ile Abbas'a karşı savaşa gönderir ve Lebde çevresinde Abbas'ın taraftarları ile savaş başlar.

Merakeşi'nin bu konuda görüşleri şöyledir:

"Onların arasında kısa süreli çarpışmalar oldu, Ahmed bin Gergeb yenilgiye uğradı".
(Söz konusu savaş ve Eğlebilerin ordusunun yenilgisi hakkında başka hiç bir kaynakda bilgi yoktur -E.E.)

Bin Tolun'un oğlu Abbas Eğlebilerin ordusunu yendikten sonra daha içlere doğru hareket ederek, Trablis şehrini kuşatır ve şehir 43 gün kuşatmada kalır. İbrahim bin Eğleb yardımcısı Bulağ ile Gerheb'in yardımına yeni bir ordu gönderir.

İbadilerin reisi İlyas en-Nefusi 12 bin kişilik ordu ile Abbas'a hücum eder. Eğlebilerin askerleri ile birleştikten sonra "/iki ordu/ Abbas'ı dört bir yandan kuşatır."Böylece Abbas'ın ordusu zor durumda kalır. Şiddetli çarpışmalardan sonra Mısırlılar yenildiler. Berberi aşiretleri bu savaşta daha aktif rol oynadılar. Haricilerin (İbadilerin) bu savaşa katılmaları Eğlebilere zafer kazandırır.

Ordusu tamamen dağılan Abbas büyük zorluklarla kuşatmayı yararak Berge'ye çekildi. Bu savaşta Abbas'ın ordu komutanları öldürüldü, bütün silah ve cephane ile erzak v.s. düşman eline geçti.

Bin Tolun Berge'deki oğlu Abbas'la bir kaç kez mektuplaşıp onu itaat etmeye çağırırsa da oğlu reddeder. Taraftarları ise onu babasına karşı direnişe sevkederler.
Batı sınırlarında büyük bir kargaşanın meydana geldiğini gören Ahmed bin Tolun oğlunun talanlarını önlemek için 267 yılı Ramazan (881 Nisan) ayında polis şefi İbrahim'i bir ordu ile Berge'ye gönderdi.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: TOLUNOĞULLARI DEVLETİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 19:23

İbrahim ordusu ile gelip Berge ile İskenderiye arasında yerleşti.

Bütün bunlar Ahmed bin Tolun için yeterli değildi. O, bu sürede diğer bazı işlerle de meşgul olmuştu ki, bu konuda ileride ayrıntılı şekilde bahsedilecek.
Ahmed bin Tolun devletin batısında meydana gelen çekişmelere bir defalık son vermeyi düşünerek yüz bin kişilik ordu toplayıp 268 yılının Rebi-el-evvel ayının 12'de (881 10 Ekim) Fustat'tan çıkıp İskendireye'ye yöneldi. O, İskenderiye şehrine geldiğinde Abbas'ın hapsedip Berge'de tuttuğu el-Vasiti hapisten kaçarak35 onun yanına geldi. Ahmed bin Tolun ordusunu bir kaç bölüme ayırıp bazı komutanlarını Berge'ye oğlunun taraftarları ile savaşa gönderdi. 268 yılı Cümad el-ehire ayının 20'de (882 15 Ocak) bin Tolun'un ordusu ile oğlunun taraftarları arasında yapılan savaşta Abbas'ın adamları yenildiler taraftarlarından çok sayıda savaşçı öldürüldü, kendisi de esir alındı. 268 yılı Receb ayının 13'de bin Tolun Fustat'a döndü. 268 yılı Şevval ayının 21'de (882 14 Mayıs) esirlerle birlikte
Fustat'a geldi.

Ahmed bin Tolun oğlunu ne kadar sevse de iktidarına karşı çıktığı için onu cezalandırmaktan çekinmedi. Ahmed bin Tolun oğlu Abbas'a bütün esir alınmış taraftarlarının ellerini ve bacaklarını kesmesini emretti. Daha sonra da oğlunu hapsettirdi. Böylece Tolunoğulları Devleti'nin batı sınırlarında yaratılan tehlikeli olaylara son verildi.

Aynı dönemde Doğu bölgelerindeki vaziyet nasıldı? Ahmed bin Tolun devletin yapısında neler gerçekleştirmişti?

Ahmed bin Tolun Mısır'ın gelirinden yılda "4 milyon 300 bin dinar" elde edip hilafete hiç bir vergi vermiyor, bütün geliri çeşitli sahalara aynı zamanda ordunun mükemmelleşmeğine, kanallar yapılması, binaların inşası ve kültür sahalarına harcıyordu. Bu zaman diliminde caminin (bin Tolun camisinin, hastanenin inşaatını tamamlatmış, Nil nehrinin debisini ölçen aygıtlardan eskilerini tamir ettirip yenilerini yaptırmıştı. Fustat'la Yeşkur dağı arasında yeni bir şehir kurdurmuş, adını el-Geta'i koymuştu. Önceki canişinlerin yerleştiği ikametgahı da el-Geta'i şehrine nakletmişti.

O 267 (878-879) yılında Mısır'dan çıkarıldıktan sonra Şam'da, Suriye, Filistin ve Ürdün'de haraç toplama görevine tayin edilen Ahmed bin el-Müdebber'i görevinden alıp hapsettirdi. Onun mal varlığını müsadere ederek topladığı 600 bin dinarı da eline geçirdi. Ahmed bin Tolun Arabistan yarımadasını da hakimiyeti altına almaya çalışıyordu.
Taberi'nin verdiği bilgilerden anlaşılıyor ki, Amir bin Leyse de Saffariler Devleti'nin nüfuzunu Mekke'ye kabul ettirmeğe çalışıyordu. Bunun için her iki taraf hem Tolunoğulları hem de Saffariler tarafından Mekke'ye 267 (880¬881) yılında ziyaretçilerle birlikte askerî bölük de gönderilmişti.

Ahmed bin Tolun'un gönderdiği adamlar başarısızlığa uğramıştı. Suğurlarda meydana gelen olaylar ise o an için Tolunoğulları Devleti'nin zararınaydı.
Ahmed bin Tolun 266 (879-880) yılında Mısır'a dönerken Suğurlarda hakem tayin ettiği Sima aynı yıl Bizans topraklarına saldırılar düzenleyerek küçük de olsa bazı zaferler kazanmıştı.

Tolunoğullarının diğer bir emiri Halef el-Ferganî 268 (881-882) yılında hücum edip Şam suğurlarının bazı yerleşim merkezlerini Bizanslıların elinden aldı, çok sayıda ganimet elde etti.

Ahmed bin Tolun 266 (879-880) yılında kendi adına sikke bastırdı. Böyle bir olay -halifenin değil de bir başkasının adına sikke bastırılması hilafetin tarihinde ilk kez oluyordu. "Ahmedi" olarak bilinen bu sikkelerin her biri bir dinar değerinde idi.

Şam'ın bazı vilayetlerinde de Tolunoğulları'nın nüfuzu güçleniyordu. Ahmed bin Tolun'un 266 (879-880) yılında Mısır'a dönerken Halep, Hims, Ginnesrin, Diyar Mudar'a ve Regge'ye hakem tayin ettiği Lulu isimli kölesi Şam'da Tolunoğulları hakimiyetine karşı çıkan ve Ebu Muhammed Müveffeg'e itaat eden Abdul Melik bin Salih'i 268 (881-882) yılında mağlub etmiş ve bu vilayetlerde Tolunoğulları'nın hakimiyetinin zayıflamasına fırsat vermemiştir. Ancak ifade edilen bütün bu olaylarla da Ahmed bin Tolun'un başarılı yükselişi bitmiş oldu.

Lulu Tolunoğulları'na karşı çıkışları bastırdıktan sonra 268 (882) yılının sonlarında kendisi Ahmed bin Tolun'a karşı çıkarak onun hakimiyetini tanımaktan imtina etti. Lulu'nun uhdesinde olan Halep, Ginnesrin, Hims, Diyar Mudar'da da Tolunoğulları'nın hakimiyetine son verdi.

Suğurlarda da durum kötüleşmeğe başlıyordu. Bunun sebebi ise Bizanslılar değil, Feth bin Hakan'ın valilerinden olan Yazman el-Hadim idi.
Ahmed bin Tolun devletin doğu ve kuzey vilayetlerinde meydana gelen olaylara son vermek için 269 yılı Sefer (882 Eylül-Ekim) ayında yerine oğlu Humaraveyh'i bırakıp hapisteki oğlu Abbas'ı da yanına alarak Şam'a doğru büyük bir ordu ile hareket etti ve gelip Demeşk'e yerleşti. Demeşk'de Tartus ahalisinin de ona karşı çıktığını haber verdiler. Ahmed bin Tolun isyan eden Lulu'nun üzerine hücum başlattı. Tartus'taki canisini Halef el-Ferğanî'ye de Yazman'ı hapsedip yanına getirmesini emretti.

269 yılının Rebi el-Evvel ayında Halef el-Ferğanî Yazman'ı hapsetti. Ancak Tartus'un ahalisi Yazman'ı kurtararak "el-Ferğanî'yi öldürmek istediler." el-Ferğanî Tartus'tan kaçtı. Tartus Tolunoğulları'nın hakimiyetinden çıkarak, hilafetin hakimiyetini kabul etti. Ancak bu gerçek anlamda hilafetin tabiliğinde olma gibi düşünülemezdi. Gerçekte ise gerek Tolunoğulları gerek diğer devletlerden hiç biri Tartus üzerinde hakimiyet kuramadılar. Orada bütün işleri Yazman idare etmeğe başladı.

Ahmed bin Tolun'un saldırıya geçeceğini haber alan Lulu 269 yılı Cümad el-ule (882 Kasım-Aralık) ayında sahip olduğu mal varlığını da yanına alarak Belis'e oradan da Bağdad'a - Müveffeg'in yanına kaçtı. Ahmed bin Tolun önce Lulu'nun yönetimine bıraktığı eyaletleri yeniden kendisine tabi ettirip Demeşk'e döndü. O, Tartus'a saldırıya hazırlanıyordu ki, halife Mü'temid'den bir mektup aldı. Daha önce de belirtildiği gibi halife Mü'temid hilafetin idari işlerini kardeşi Müveffeg'e bırakmıştı. Bundan yararlanan Müveffeg Mü'temid'i devlet işlerinden tamamen uzaklaştırmıştı.

Mü'temid'e bir halife gibi yalnız minberlerde hutbe okunuyor, adına sikkeler bastırılıyordu. Ancak hakimiyeti yöneten ise Müveffeg idi. Buna razı olmayan Mü'temid bin Tolun'a yazdığı mektupta durumundan şikayet ediyordu. Gerçekte de Mü'temid yalnız isim olarak halife idi ve siyaset ortamından tamamen dışlanmıştı. Ayrıca kardeşi ile arasında şiddetli ihtilaf vardı.

Bin Tolun hilafet merkezinde meydana gelen olaylar hakkında adamları aracılığıyla haber alıyor ve bu konudaki pekçok meseleyi biliyordu. O bu fırsattan yararlanarak halife Mü'temid'i tarafına çekmeye çalıştı.

Bilindiği gibi Ahmed bin Tolun o dönemde büyük bir devlet kurmuştu ve kendi adına para bastırmıştı. Tam bağımsız güçlü bir devlet olan Tolunoğulları Devleti hilafetin en büyük rakiplerinden biri olmuştu. Bin Tolun Yakın Doğu'da kendi dini hakimiyetini de güçlendirmeğe çalışıyordu. O tehlikeli bir rakip olan Müveffeg'e ağır darbe vurmak, onu siyaset meydanından silmek için halifeden yararlanmayı düşünüyordu. Hilafetin gerçek varisi olan Mü'temid'in "koruyucusu" olarak biliyordu ki, Müveffeg'e karşı mücadelesi kolaylaşacaktır. Bunun için de gizli olarak Mü'temid'e Mısır'a gelmesini haber verdi.

Bin Tolun Suğurlar üzerine hareketini durdurup Demeşk'te bekledi, iki ordu komutanını askerî bölüklerle Regge şehirine gönderdi. Hazırlanan plana göre Mü'temid Samarra'dan ayrılıp Demeşk'e gelecek. Ve orada bin Tolun'la görüşeceklerdi.

269 yılının Cümad el-ule (882 Kasım-Aralık) ayında Mü'temid ava çıkmak bahanesiyle Samarra'yı terkedip bazı ordu komutanları ile birlikte Regge şehrine yönelir. Bütün bu tedbirler ne kadar gizlenmişse de Müveffeg haber almıştı. O, veziri Said bin Mühellef'i Bağdad'tan Samarra'ya gönderir. Said aynı yılın Cümed el-ehire ayında Samarra'ya ulaşır. Ancak Mü'temid Samarra'yı terketmişti.

Bilindiği gibi, Mü'temid Regge'ye gitmek için el-Cezire'den (Mezopotomya) geçmeliydi. Musur'un ve bütün40 el-Cezire'nin canisini olan İshak bin Kundac'a Mü'temid'in önünü kesip Regge'ye gitmesini önlemesi için haber gönderilir. Mü'temid ona da avlanmak için bu taraflara hareket ettiğini söyler.
Tolunoğulları Devleti'nin sınırlarına yaklaşınca, İshak bin Kundac Mü'temid'in ve komutanlarının önünü keser.

Onlara der ki:

"Siz bin Tolun'un vilayetine yaklaştınız Regge'de onun komutanları vardır. Siz eğer bin Tolun'un /yanına/ giderseniz hüküm onun hükmüdür onun koruması altında
olacaksınız."

Mü'temid Kundac'a karşı çıkamadı. O, komutanları ile çadırda iken, Kundac komutanları gezmek bahanesi ile aldatır, oradan çıkarıp kendi çadırına götürerek kollarını bağlattırır.

Mü'temid'in katiyetsizliği Ahmed bin Tolun'a hazırladığı planları hayata geçirmeğe fırsat vermedi. Mü'temid ilk halifeydi ki, hilafetin başkentini bırakıp kaçmaya, başka hükümdarların sarayında kendisine sığınak bulmaya çaba gösterdiyse de başaramadı. İshak bin Kundac onu bir esir gibi tutuklayıp 269 yılının Şe'ban ayının 5'de (883 17 Şubat) Samarra'ya getirdi.

Zehebi bu konuyu şöyle anlatır:

"(Bin Kundac) onu (Mü'temid'i -E.E.) Samarra'ya dönderdi. Hilafet evine girmesine bile engel oldu. Onun (hilafet evinin -E.E.) kapısına korumalar yerleştirilmişti ve hiç kimse /içeri/ bırakılmıyordu".

Bir noktaya dikkat çekilmelidir; Mısır'ın ortaçağ tarihçilerinden Suyuti, Mü'temid'i "aşağılanmış ilk halife" olarak gösteriyorsa da bu o kadar da gerçeği yansıtmıyor.

Bilindiği gibi, Mütevekkil'in halifeliğinden (847-861) başlayarak, bütün Abbasi halifeleri Türklerden oluşan ordu komutanları tarafından her an aşağılanmış, azap verilmiş, öldürülmüşler ki, bunların bazılarından daha öncede bahsedildi.

Halife Mü'temid geri döndükten sonra, Müveffeg özel polis idaresinin yönetimini Kundac'a verdi. Bin Tolun'un tabiliğinde bulunan vilayetleri onun uhdesine verdi ve Bağdad'tan başlayarak Kuzey Afrika'ya kadar resmi olarak hilafet topraklarının bir bölümü sayılan büyük bir araziye İshak bin Kundac'ı vali tayin etti.

Hilafette meydana gelen bu olaylar Demeşk'te Ahmed bin Tolun'a haber verildiğinde O, devletindeki bütün kadıları ve nüfuzlu insanları Demeşk'e topladı ve onlara Mü'temid'in yanında yer alınması Ebu Ahmed el-Müveffeg'in ise veliahtlıktan çıkarılmasının gerektiğini bildirdi.

Bin Tolun taleplerinde Müveffeg'i halifenin itaatinden çıkmak ve onu esir etmekle suçluyordu.
Tolunoğulları Devleti'nin baş kadısı fekih Bakkar bin Guteybe bu isteği kabul etmeyerek bin Tolun'a karşı çıktı.
Kadılardan Muhammed el-İskenderani ve Fehd bin Musa da onun yanında yer aldılar.

Bu itirazlara rağmen, Ahmed bin Tolun Müveffeg'in adını veliahtlıktan çıkarıp, onun uhdesinde olan bütün camilerin minberlerinden lanet okutturdu ve adına taraz gönderilmesine son verdi. Ona itiraz eden kadı ve fekih Bukkar bin Guteybe'yi hapsettirip mal mülküne el koydurdu.

Gelişmeleri öğrenen Müveffeg de bin Tolun'a karşı çıktı. Kardeşi Mü'temid'den Ahmed bin Tolun'a her yerde lanetler okutmasını ve kendisinin de Mısır'dan uzaklaştırıldığını ilan etmesini istedi. Mü'temid kardeşinin isteğini yerine getirmeğe mecbur oldu.

Böylece Tolunoğulları Devleti ile Abbasiler Devleti arasında olan küçük ilişkiler de tamamen kesildi. Her iki devlet bir birine karşı şiddet siyaseti yürütmeğe başladı. Abbasiler Ahmed bin Tolun'un Mısır'dan uzaklaştırıldığını resmen ilan ettiyseler de, bu yönde ciddi bir adım atamadılar. Çünkü, hilafet Tolunoğulları Devletine karşı askeri bir hareket düzenleyecek güçte değildi.

Her iki devlet birbirine karşı propaganda yapıyor, biri diğerinin nüfuzunu zayıflatmaya çalışıyordu. Bunun için de onlar kendi isteklerini gerçekleştirebilmek için Mekke'den istifade etmeyi kararlaştırdılar.

Ahmed bin Tolun 269 yılının Zül-ge'de (883 Mayıs-Haziran) ayında ordusundan iki bölük ayırarak "ziyarete giden" iki bin kişiyle birlikte Mekke'ye gönderdi. Bu Mekke'yi ele geçirmek ve oradan hilafetin aleyhine istifade etmek için teşkil olunmuştu. Zül-ge'de ayının 26'da (6 Haziran) bin Tolun'un gönderdiği kişiler Mekke'ye ulaştı. Bir kaç gün geçmeden, yani Zü-l-hicce ayının 3'de (13 Haziran) Irak'tan da iki bölük asker çok sayıda hacı adayı ile birlikte Mekke'ye geldi.

Ahmed bin Tolun'un gönderdiği askerler Mekke'yi ele geçirmeye çalışırken, oranın canisini Cafer bin el-Bağmurdi onlara karşı çıktı ve savaş başladı.
Taberi'nin verdiği bilgilerden anlaşılıyor ki, Saffariler'in lideri Amir bin Leys de atlı askerler göndermişti.

Hilafetin doğusundan giden ziyaretçilerin Iraklılarla birlikte savaşmaları Tolunoğulları'nın işini zorlaştırdı. Mekke'nin merkezinde yapılan şiddetli savaştan sonra bin Tolun'un taraftarları yenildiler ve Mekke camilerinde, Ka'be'de Ahmed bin Tolun'a lanetler okundu. Böylece bin Tolun'un Mekke'yi ele geçirmek çabası boşa çıktı. Bundan sonra Ahmed bin Tolun ona karşı çıkan Yazman'ı itaat ettirmek için Demeşk'ten Tartus'a doğru hareket etti.

Yazman bin Tolun'un saldıracağı haberini alınca Tartus'ta ordusunu güçlendirdi ve ona karşı koymak için şehiri savunma durumuna getirdi.
Ahmed bin Tolun Adana şehrine girdikten sonra Tartus'un kendisine teslim edilmesi için kuşatmaya aldı. Mancınıklar kurup hücuma hazırlandı.

Yazman şehri savunamayacağını anlayınca, el-Bereden nehrinde bentleri açıp şehirin çevresindeki kanalları su ile doldurdu. Tarihçilere göre o günler kış mevsimiydi ve hava çok soğuktu. Bin Tolun'un askerleri geri çekildi. Kendisi de hastalandı. Bin Tolun Adana'ya çekildi ve hastalığının ağırlaştığını görüp Mısır'a dönmeğe mecbur oldu.

Kindi'ye göre bin Tolun:

"Ferma /şehrine/ ulaştığında hastalığı daha da arttı ve o /gemiye/ binip 270 yılı Cümad elel-ehire ayının 19'da (24 Aralık 883) Fustat'a geldi". Ancak onun sağlık durumu gitgide ağırlaşıyordu.

Said bin Batrik'e göre:

"Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudilere emir verildi ki, el-Mukattam dağına çıkıp dua etsinler. Onlar emre uydular. Dualar okuyarak bölük bölük dağa çıktılar".

Bin Tolun'un özel hekimleri ona perhiz etmesini tavsiye ettilerse de o doktorları dinlemedi. 270 yılı Zül-ge'de ayının 10'da (10 Mayıs 884) Ahmed bin Tolun mide-bağırsak hastalığından öldü ve el-Mukattam dağının eteğinde defnedildi. Bazı tarihçiler yanlışlık yaparak, Ahmed bin Tolun'un 26 yıl (hicrî hesabı ile) iktidarda olduğunu gösterirler.
Mü'temid Ahmed bin Tolun'un ölümünü duyunca üzülmüş ve kendisi bir mersiye de yazmıştır. O mersiyeyi aşağıdaki sözlerle bitirir.

Onun yitirilmesinden devletin şikayet etti lAhıl o devletlerin süsü idi.
Ahmed bin Tolun öldükten sonra onun yerine ikinci oğlu Humaraveyh geçti.

Bilindiği gibi hakimiyet babadan büyük oğula geçiyordu. Böyle durumda Ahmed'in büyük oğlu Abbas hakimiyetin asıl varisi sayılırdı. Ancak ordu ve eyanlar, din adamları Humaraveyh'i hakimiyete getirdiler. Devletteki bazı yüksek görev sahipleri aynı zamanda el-Vasiti daha önce de belirtildiği gibi Abbas'a karşı çıkmış ve bunun sonucunda da Abbas ile babası arasında ihtilaf meydana gelmişti. Şimdi ise Abbas'ın hakimiyete gelmesi söz konusu kişilerin ortadan kaldırılması anlamındaydı. Bunun için de onlar Ahmed bin Tolun ölür ölmez andiçme töreni düzenleyip Humaraveyh'i tahta oturttular.

Abbas ise kardeşinin onun yerine iktidara gelmesine razı olmayarak ona oy vermekten imtina etti. El-Vasiti'nin teşviki ile Humaraveyh kendi kardeşini öldürdü.
Ahmed bin Tolun'un ölümünden yararlanarak Tolunoğulları devletini parçalamak ve kendi vilayetlerine katmak için Musul'un, el-Cezire'nin canisini İshak bin Kundac ile Küfe ve Anbar'ın canisini, Fırat ve Rehb yollarının reisi Muhammed bin Divdad Ebu-s-Sac faaliyete başladılar.

Bin Haldun'a göre:

"(Onlar) Şam mülküne iştah kabarttılar."

Öte yandan Müveffeg de Humaraveyh'in hakimiyetini tanımadı ve "bin Tolun'un eyaletlerine oğlu Ebu Abbas'ı vali tayin etti." Müveffeg Tolunoğulları ile savaşmak için hilafetin güçsüzlüğünü dikkate alarak "güçlü vassalın" üzerine tekbaşına hücum etmemeyi düşündü."
Böyle bir zamanda Demeşk'in canisini de Humaraveyh'e karşı çıkmıştı.

Devleti yönetmek konusunda o kadar da tecrübesi olmayan ve 20 yaşını yeni doldurmuş Humaraveyh büyük zorluklarla karşı karşıya kaldı. O ordudan büyük alaylar ayırıp Demeşk'e göndermeği kararlaştırdı. 270 yılı Zül-ge'de ayının 6'da (5 Haziran 884) Ahmed el-Vasiti'nin komutasında Demeşk'e ordu gönderdi. Aynı ayın sonlarında ise Se'd el-Eyser adlı ordu komutanını yeni bir ordu, askeri gemilerle Şam sahillerine gönderdi.

Böylece Şam uğrunda çarpışmalar başladı. Bu dönemde Suriye'de meydana gelen olaylar hiç bir tarihi kaynakta doğru gösterilmemiştir. Söz konusu olaylara işaret eden bu veya diğer tarihçiler ya tarihçilik kurallarını bozmuş yani kronolojik prensiplere uymamış, ya bu konuya yüzeysel eğilmiş ya da oldukça karışık vermiştir. Bu eserlerde bir birinden farklı olan çeşitli tarihler gösterilmektedir ki, bu da olayların tarihi süreç içerisinde araştırılmasında oldukça büyük zorluklar yaratır. Burada olayların tarihi kronolojik sırasıyla gösterilmesine çalışılacak ve bir çok yazarın görüşleri ifade edilecek.

Tarihçilerin çoğu bu dönemde Şam'da meydana gelen olayların Ahmed bin Tolun öldükten sonra (10 Zül-ge'de 270 = 10 Mayıs 884) geliştiğini belirtirlerken, Taberi bazı olayları ondan önceki tarihe mal etmiştir. Bilindiği gibi Şam'a yöneltilen saldırılar yalnız ve yalnız Ahmed bin Tolun öldükten sonra olmuştur. Demeşk'in Tolunoğulları tarafından atanan canisini Humaraveyh'i tanımayınca bin Kundac da Şam'ın kuzey eyaletlerine saldırılar başlatmıştı.

270 yılı Zü-l-hicce ayının sonunda Filistin'e gönderilen Ahmed el-Vasiti Humaraveyh'in aleyhine hilafet merkezinden, Şam'a ordu gönderip oranın ele geçirilmesini rica ediyordu. O, Humaraveyh'ten uzaklaşmaya çaba gösteriyordu. El-Vasiti kendi kardeşini öldürmeğe sevkettiği için Humaraveyh'in ondan intikam almasından korkuyordu.

Müveffeg bundan sonra bin Kundac ve Muhammed Ebu-s-Sac'ın Şam'a hücum etmelerine taraftar oldu ve oğlu Ebu Abbas'ı yardıma göndereceğini bildirdi.
Bin Kundac ve Muhammed Ebu-s-Sac birlikte hücum edip Halep, Hins, Antakya ve Regge'yi zaptettiler.
Ancak bu konuda Taberi, Said bin Battik, Kindi, Megrizi, Teğriberdi, Suyuti, bin Kesir, bin el-Cavzi v.s. tarihçiler görüş belirtmiyorlar.

Taberi 270'li yılların olaylarından söz ederken yalnız bir olaya işaret eder; bu yılın Şevval (Nisan) ayında Regge ve onun nahiyelerini, Suğur ve Evasim'i bin Tolun adına yöneten bin Dağbaş'la sultan adına Musul'u yöneten bin Kundac arasında savaş oldu.

Bu konudan söz eden bin el-Esir, bin Haldun ("İber"de) ve Halep tarihini yazan bin el-Edim ise söz konusu olayın bin Tolun'un ölümünden sonra meydana geldiğini belirtirler.
Taberi ise anlaşıldığı gibi bu tarihi bir kaç ay ileri çekmiş olayı tam vermemiş ve nasıl sonuçlandığını göstermemiştir.

Şam bir kaç yönden saldırıya uğramıştı. Tolunoğulları'nın ordusu Demeşk'e girip şehri kuşatınca şehirin naibi kaçarak bin Kundac'ın ve Ebu-s-Sac'ın tarafı na geçmişti.
Tolunoğulları'nın Şam'ın kuzey ve doğu eyaletlerinden geri dönen orduları ise Mısır'dan gelen bölüklerle birleşmiş, Me'erreti Nu'man yakınlarında Şeyzer'e kadar uzanan yerleri ele geçirerek güçlenmişti. Bin Kundac ile Ebu-s-Sac saldırıları devam ettirmek için Bağdad'dan yardım bekliyorlardı.

Şam'ın kuzey ve doğu eyaletlerinin bin Kundac ile Ebu-s-Sac tarafından ele geçirilmesinden sonra kimin iktidarına tabi olunacağı da hatta bu meseleden söz eden tarihçiler tarafından bile açık şekilde gösterilmemiştir.
Bin el-Esir ve Bin Haldun ele geçirilen bu eyaletleri bin Kundac'ın hakimiyetine aldığını gösterirler.

Bu olaylara işaret eden 19 ve 20. yüzyılın tarihçilerinden (elbette elde edebildiğimiz eserlere göre diyebiliriz) yalnız Wüstenfeld olmuştur ki, o da Antakya, Hims ve Haleb'e bin Kundac'ın hakim olduğunu belirtir.

Bu adı geçen yazarlardan farklı olarak yalnız bin el-Edim Müveffeg'in Halep ve etraf bölgelerine Muhammed bin Ebu-s-Sac'ı vali atadığını belirterek: "Müveffeg'in kendisine veliahd tayin ettiği oğlu Ebu-l-Abbas Ahmed bin Telha'yı hücuma gönderdiğini, onun da 271 yılı Rebi el-e'her (884 Ekim) ayında Haleb'e geldiğini, oranın ise valisinin bu dönemde el-Efşin adı ile tanınan Muhammed bin Divdaz J J * bin Ebu-s-Sac olduğunu" bildirmektedir.

Ahmed bin Tolun öldükten sonra Tolunoğulları Devleti'nin kuzey ve doğu vilayetlerinde meydana gelen bu önemli olaylara hatta Tolunoğulları hakkında Fransız dilinde büyük bir eser (335 sayfadır) yazan Z.M.Hasan da işaret etmemiştir. Z.M.Hasan'ın eserinden anlaşılıyor ki, ilk önce Ebu Abbas hücuma hazırlanmış ve bin Kundac'la Muhammed bin Ebu-s-Sac onunla ittifak kurmuştur. Yazar yukarıda bahsedilen olaylara değinmeden direk olarak Şeyzer alındıktan sonra meydana gelen olaylara geçmektedir.
A.Müller, Kürd Ali ve N.Mednikov da görüşlerini takriben aynı şekilde belirtmişlerdir.

K.Brokelman'a göre:

"Ahmed bin Tolun tarafından (?) / tayin edilen/ Musul canisini Demeşk canisini ile birleşti ve Humaraveyh'e itaat /için/ and içmek istemedi. Humaraveyh'in orduları ona karşı gelerek askerlerini ilk yenilgiye uğrattıktan sonra kış mevsimini geçirmek için orada kamp kurdular. Ancak kısa bir süre sonra Müveffeg oğlu Ahmed'i bir ordunun başında isyancılara (?) yardıma gönderdi. Mısırlılar ağır yenilgiye uğradılar."

Çağdaş Mısır tarihçisi Hasan İbrahim bu konuya yüzeysel eğilmiş ve konuyla ilgili cümlesinde de pekçok karışıklığa ve yanlışa düşmüştür. Hasan İbrahim olayı şöyle anlatır:

"El-Müveffeg (?) Bağdad'tan çıktı. Musul'un valisi bin Kundac, Ermeniye (?) ve el-Cibel'in valisi (?) Muhammed bin Ebu's-Sac'da onunla birleşerek Demeşk'e hakim oldular".

Yukarıda bin el-Edim'in verdiği bilgiler dikkate alınarak Müveffeg'in oğlu Ebu Abbas'ın 884 yılının Ekim ayında Haleb'e girdiği belirtilmişti.
Daha sonra Bin Kundac, Muhammed bin Ebu-s-Sac ve Ebu Abbas'ın orduları birleşerek Şeyzer'de kış mevsiminin bitmesini bekleyen Mısır ordusunun üzerine birlikte hücum ettiler. Kışın soğuğundan etkilenen Mısır savaşçıları ortamdan da faydalanarak Şeyzer'de evlere
dağılmışlardı.

Bin Kundac, Muhammed bin Ebu-s-Sac ve Ebu Abbas'ın orduları mevzileri ortadan kaldırarak Tolunoğulları'nın askerlerini darmadağın ettiler. Çok geçmeden onlar Demeşk'i daha sonra da Filistin'in bir kısmını ele geçirdiler.

Tolunoğulları ordusunun kalan askerleri Remle'ye çekildi ve yaşanan olayları Mısır'da Humaraveyh'e bildirdiler.
Kürd Ali, bin Tolun'un tercümeyi halini yazan tarihçilere dayanarak, bin Tolun öldüğü zaman onun Mısır ve Şam'daki ordusunun bin kadar olduğunu belirtir.

Humaraveyh haber alır almaz beklemeden 70 bin kişilik ordu ile Şam'a hücum etti.
Humaraveyh savaşa başlamadan önce onun rakipleri arasında ihtilaflar meydana gelmiş, İshak bin Kundac ile Muhammed bin Ebu-s-Sac küserek Ebu Abbas'ı Filistin'de terketmiş ve geri dönmüşlerdi. Ebu Abbas onlara kötü davranmış, Muhammed bin Ebu-s-Sac'a aşağılayıcı sözler söylemiş onları korkaklıkta suçlamıştı.

Müttefikleri çekip gittikten sonra, Ebu Abbas'ın 4 bin askerden oluşan kendi ordusu kaldı.
271 yılı Şevval ayının 16'da (6 Nisan 885) Demeşk'le Remle'nin arasında Ebu Futrus nehri yakınlarında et-Tevahin ("Değirmenler") denilen yerde Tolunoğulları'nın ordusu ile hilafet ordusu arasında şiddetli savaşlar oldu. Tarihte "Tevahin döyüşü" olarak bilinen bu savaşlarda ilk önce hilafet ordusu Humaraveyh'in ordularının sağ cenahını darmadağın etti. Savaşta hiç bir tecrübesi olmayan Humaraveyh savaş meydanından çekilip hızla geriye -Mısır'a döndü. Zaferden cesaretlenen hilafet ordusu Humaraveyh'in boş kampına girerek önemli miktarda erzak ve askerî levazimat ele geçirdiler. Ebu Abbas zafer kazandığından şüphe etmiyordu.

Humaraveyh'in pusuda gözleyen yedek güçleri bu yenilgiden haberdar değildi. Yedek güçler pusudan çıkarak Se'd el-Eyser, Ahmed bin İsmail el-Ecemi, Çirkin ^^ye Hutarmuş'un komutasında hilafet ordusuna karşı saldırıya geçti. Ebu Abbas mağlub edilerek 12 mil geri çekilmişti.

Böylece meşhur Tehavin doyuşu hilafet ordusunun yenilgisi ile sonuçlandı. Bu savaşta Ebu Abbas çok sayıda kayıp vererek Demeşk'e yöneldi. Ancak Demeşk'in ahalisi onu şehire bırakmadı. Öte yandan ise Se'd el-Eyser'in güçleri onu takip ediyordu. Demeşk'e giremeyen Ebu Abbas Antakya'ya çekildi. Oradan da Tartus'a doğru ilerledi.

Taberi'ye göre Ebu Abbas Tartus'a giderken taraftarlarından çok az bir kısmı onun yanındaydı. Bundan, onun ordusunun tamamen dağıldığı anlaşılıyor.
Tartus ahalisi de kale kapılarını kapatıp şehri savunmaya kalkıştı ve Ebu Abbas'ın şehre girmesini önledi.

O daha sonra Mer'eş'e, oradan da Keysum ve Sumeysat'a gitti. Tevahin savaşından önce ondan ayrılıp geri çekilen Muhammed bin Ebu-s-Sac Haleb'e dönmüş ve oranın yönetimi ile uğraşıyordu. Bunu öğrenen Ebu Abbas Halep'den yolunu değiştirip Bağdad'a döndü.

Hilafet ordusunu yenilgiye uğrattıktan sonra Tolunoğulları'nın komutanı Se'd el-Eyser Demeşk'e girerek Humaraveyh'in hakimiyetini Demeşk'de yeniden sağladı. Zafer haberi Humaraveyh'e ulaştırıldı. O, Se'd el-Eyser et-Türki'yi Demeşk'e vali tayin etti. Ancak çok geçmeden Se'd el-Eyser Humaraveyh'e karşı çıktı. Humaraveyh'in savaş meydanından kaçması onu çok etkilemişti. Üstelik o, Humaraveyh'i çocuk sayıyordu.

272 yılının Zül-ge'de ayında (886 Eylül) Humaraveyh Şam'a doğru hareket etti. O Se'd el-Eyser'i öldürüp "bedevi arapların" "isyanını" da bastırdı.
Humaraveyh 273 yılı Muharrem ayının 7'de (14 Haziran 886) Demeşk'e girdi.

Humaraveyh'in Demeşk'i ele geçirmesine rağmen Tolunoğulları'nın hakimiyeti Şam'da tamamen sağlanamamıştı. Şam'ın kuzey ve kuzey doğu eyaletlerinde bin Kundac ve bin Ebu-s-Sac hakemdiler ve onlar hilafete de Tolunoğulları'na da tabi olmak istemiyordular. Onlar hilafetin hakimiyetini yüzeysel olarak tanıyordular.

İshak bin Kundac yine de el-Cezire ve Musul'da bin Ebu-s-Sac ise Ginnesrin ve Halep'de canisin görevindeydiler. Şam'ın kuzey bölgelerinde her ikisinin de nüfuzları güçlüydü. Kısa bir süre sonra bu iki müttefik arasında şiddetli ihtilaf meydana geldi. 273 yılı Cumada el-ule ayının 9'da (886 yılı 13 Ekim) onlar Regge'de birbirlerine saldırdılar. Muhammed bin Divdad bin Ebu-s-Sac Humaraveyh'e tabi olduğunu bildirdi. Bunun anlamı ise Humaraveyh'i yardıma çağırmaktı. Humaraveyh ordusu ile Haleb'e gelince bin Ebu-s-Sac da onun tarafına geçti ve İshak bin Kundac'a karşı hücuma hazırlandılar.

Bin Kundac el-Rafigiyye'de onlarla karşı karşıya geldi. Bin Kundac yenilerek Mardin'e çekildi. Ancak Muhammed bin Ebu-s-Sac ve Humaraveyh onu izlemeye başladılar. Kısa bir süre sonra bütün kuzey Mezopotomya Tolunoğulları'nın hakimiyetine geçti. Humaraveyh ve Muhammed bin Ebu-s-Sac geniş bir bölgeyi ele geçirerek bin Kundac'ı tamamen sıkıştırıp Dicle nehrinin sol sahiline attılar.

Bir çok ortaçağ tarihçileri olayı şöyle anlatırlar:

Humaraveyh'in ordusunun öncü güçleri Samarra'ya ulaştılar. Diyebiliriz ki, hilafetin merkez vilayeti gözlenmiyen tehlike ile karşı karşıyaydı. Halife Mü'temid ve kardeşi Müveffeg Humataveyh'le barışmak için onun yanına adam gönderdiler. Humaraveyh barışa hazır olduğunu bildirdi. O, Diclenin sağ sahilinde bir taht taç kurdurdu bir kaç gün orada kaldıktan sonra vilayetlere emirler tayin ederek Demeşk'e çekildi. Dicle'nin sağ sahilinde taht taç kurdurmak etraf eyaletlerde hakimiyetini kurmak anlamındaydı.

273 yılı Receb ayında (886 Aralık) hilafetin saray hizmetçisi Faik Humaraveyh'in yanına gönderildi. O Humaraveyh'in hakemliğini kabul eden halife fermanını da getirmişti. Fermanda Mısır, Şam ve Suğurların bütünlükle 30 yıl süresince Humaraveyh'in hakimiyetine verilmesi de kaydedilmişti. Bu fermanı getiren Faik Humaraveyh'e fermanı halife Mü'temid, kardeşi Müveffeg ve Müveffeg'in oğlu Ebu Abbas'ın imzaladığını da bildirdi.

Bütün bu yeni zaferlere rağmen, devletin yönetilmesinde özel bir becerisi olmayan ve devrin sosyal siyasî olaylarını derinden anlamayan Humaraveyh, Tolunoğulları Devleti'nin güç açısından diğer devletlerden üstün olmasından yararlanamadı. Ahmed bin Tolun'un topladığı serveti dağıtmaya başladı. Hilafet hazinesinin boş olmasına rağmen, Mısır hazinesinde Ahmed bin Tolun öldükten sonra kalan 10 milyon altın dinarı Humaraveyh gereksiz yerlere harcayarak devlet hakimiyetinin esasını teşkil eden ekonomik gücü sağlığında yok etti.

Bin el-Edim'e göre; Muhammed bin Ebu-s-Sac Humaraveyh'in hakimiyetini tanıdıktan sonra "Humaraveyh ona 200 binden fazla, taraftarlarına 20 bin (Ebu-s-Sac'm -E.E.), katibine de 20 bin dinar verdi. Muhammed bin Ebu-s-Sac kendi oğlunu Humaraveyh'e rehin verdi. Karşılığında Humaraveyh ona 30 bin dinar gönderdi."

Ayrıca 886 yılında Humaraveyh hilafetle büyük tavizler karşılığında barış sağladı. Belirtildiği gibi Tolunoğulları Devleti'nin ordusunun öncü güçleri Samarra'ya kadar ilerlemişti. Humaraveyh bu zaferden yeterince faydalanamadı. O hilafete hatta vergi vermeğe de razı oldu.

273 yılı Receb (886 Aralık) ayının sonlarında Fustat'a giren Humaraveyh, Müveffeg'e karşı yürütülen propagandayı durdurup ona camilerde dua okutturdu. Bu da onun hakimiyetini tanımak anlamındaydı. Ayrıca Humaraveyh fazlasıyla israf ediyor, debdebeli hayat için çeşitli etkinlikler yapıyordu. Babasının yaptırdığı askerî geçit ve eğitim meydanını sökerek güllü çiçekli bağlar yaptırıyor, dünyanın çeşitli çiçeklerini, kuşlarını o bağa topluyordu.

Şam'da ise çekişmeler devam ediyordu. Bin Kundac mağlup edilse de Muhammed bin Ebu-s-Sac'a tabi olmak istemiyordu. Bununla ilgili olarak 273 yılı Zül-ge'de ayının 14'de (887 yılı 12 Mayıs) onların arasında yeniden savaş başladı. Bu kez de bin Kundac yenildi. O bundan sonra Mısır'a gidip Humaraveyh'in tarafına geçti. Muhammed bin Ebu-s-Sac Humaraveyh'in onu kendi himayesi altına almasından rahatsız olup, Humaraveyh'e karşı çıktı. O ordusu ile Demeşk'e hücum etti. Bu haber Mısır'da Humaraveyh'e ulaştıktan sonra 274 yılı Zül-ge'de ayında (888 Mart-Nisan) Mısır'dan Şam'a doğru yürüdü. 275 yılının Muharrem ayında (888 Mayıs-Haziran) her iki ordu Demeşk'in doğusunda Seniyyetu-l-Ugab denilen bölgede karşılaştı. Son savaşlardan sonra Muhammed bin Ebu-s-Sac'ın ordusu yenildi. O, Hims şehrine çekilmek isterken, Humaraveyh asker gönderip, onun şehire girmesini engelledi. Bin Ebu-s-Sac Haleb'e döndü. Ancak orada güçlenemedi. Çünki, Humaraveyh ve bin Kundac onu izlemeğe başladı. Muhammed bin Ebu-s-Sac Fırat'ı geçerek Regge'ye geldi, oradan da hareket ederek Dicle'nin sol sahiline geçti. Humaraveyh kendisi sağ sahilde durup bin Kundac'ı 20 bin kişilik orduyla onun üzerine gönderdi. Kendisi ise Fırat'ın sahilinde taht kurdurdu.

Dicle'nin sol sahilinde Bin Kundac'la Bin Ebu-s-Sac arasında yapılan savaşta Bin Ebu-s-Sac "ordusunun azlığına rağmen, Bin Kundac'ı mağlup etti ve halifenin övgüsünü kazandı." Ancak çok çekmeden Humaraveyh tarafı ndan yeni güçle desteklenen bin Kundac Muhammed bin Ebu-s-Sac'ı sıkıştırmaya başladı. Muhammed bin Divdad bin Ebu-s-Sac 276 (889) yılında bütün savaşlardan uzaklaşarak Bağdad'a geldi. Aynı yılda da Azerbaycan'a hakem tayin edildi.

Humaraveyh 276 yılı Cumada el-ehire ayının 23'de (889 yılı 23 Ekim) bin Kundac'ı Mezopotamya'da Bin Ebu-s-Sac'a karşı koyarak Mısır'a dönmüştü. Bin Kundac Diyar-Rebie ve Diyar-Mudar'a hakim olduktan sonra kendisini Humaraveyh'in naibi ilan etti. Böylece, Tolunoğulları'nın hakimiyeti bütün Mezopotomya'da da yayıldı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: TOLUNOĞULLARI DEVLETİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 19:23

Humaraveyh Tuğc bin Cuffi Haleb'e hakem tayin etti.
Bu dönemde resmen Tolunoğulları'nın hakimiyetine verilen Suğur ve Evasimler'de durum nasıldı?

Daha önce de belirtildiği gibi, Yazman Tartus'u ele geçirmiş ve hilafetin hakimiyetini yüzeysel olarak kabullenmişti. Yazman Bizans sınırlarında ve denizde Bizanslılara karşı bir kaç başarılı saldırılar düzenlemiş ve nüfuzunu bütün Suğurlar'da güçlendirmişti. Müveffeg'in oğlu Ebu Abbas Tehavin savaşında yenilip geri çekildiğinde, Tartus'un ahalisi Yazman'ı savunarak hilafet askerlerini Avasim'den çıkarmışlar. Bu durum Yazman'ın hiç kimseye tabi olmadığı anlamı taşıyordu.

Humaraveyh Tolunoğulları'nın hakimiyetini yeniden Suğurlar ve Evasim'de sağlamak için Yazman'a 30 bin dinar, çok sayıda pahalı elbise, binek atları ve silah gönderdi. Bunları alan Yazman 277 yılının Cumada el-ahire ayı nda (890 Eylül-Ekim) Humaraveyh'in hakimiyetini kabullendi böylece Şam Suğurları ve Evasim de yeniden Tolunoğulları Devleti'ne katıldı.

890 yılının sonlarında Tolunoğulları Devleti'nin arazisi büyüklüğünün son noktasına ulaştı. Aynı dönemde Yakın Doğu'da en güçlü, arazi yönünden de en büyük devlet idi. Sınırları güneyde Sudan'dan başlıyordu, kuzeyde Adana'ya kadar, batıda Libya vahalarından doğuda Dicle nehrinin sahiline kadar uzanan bir arazi tamamen Tolunoğulları Devleti'nin hakimiyeti altındaydı. Böyle bir zamanda Tolunoğulları'nın bir çok rakibi de ortadan kaldırıldı. Ancak Humaraveyh müsait ortamdan yararlanamayarak devletin iktisadî gücünü zayıflatıyordu.

Yazman Tolunoğulları'nın hakimiyetini kabullendikten sonra da Humaraveyh ona 50 bin dinar gönderdi.

278 yılı Sefer ayının 21'de (891 yılı 4 Haziran) Müveffeg Azerbaycan'da iken hastalanıp öldü. Bundan bir süre sonra yani aynı yılın Receb ayında (891 Ekim) Bizans'a düzenlenen saldırıda mancınıktan atılan taş Yazman'a isabet ederek öldürdü. Yazman'ın görevine onunla aynı savaşa katılan el-Uceyfî tayin edildi. Ancak kısa bir süre sonra Humaraveyh onu Mısır'a çağırıp, Tartus'un emirliğini amcası oğlu Muhammed bin Musa bin Tolun'a
verdi.

Olaylar gitgide çeşitli biçimler alıyordu. Humaraveyh'in politikada liberal bir yol tutması Tolunoğulları Devleti'nin daha da güçlenmesini önlüyordu. Devlet dış görünüşten toprak bütünlüğünü ve gücünü koruyorduysa da gerçek böyle değildi.

B) ZAYIFLAMASI ve ÇÖKÜŞÜ

Mezopotomya'da Tolunoğulları Devleti'nin hakimiyetini sağlamak için çok sayıda askerî ve maddî zararlar çekilmesine rağmen, Humaraveyh oranın yönetimini tamamen elde edemedi üstelik O bunu yeterince önemsemiyordu. Bin Kundac Tolunoğulları'nın adını yalnız Cuma günleri okunan hutbelerde okutuyordu. Diğer hiç bir yönde ne ekonomik ne de siyasî yönden Mezopotomya Tolunoğulları devletine tamamen bağlı değildi.

Dicle'nin sağ sahilinde Humaraveyh taht kurarak bu eyaletlerin de Tolunoğulları'na tabi olduğunu ilan etse de, sonradan orada hakimiyetini güçlendirmek ve Mezopotomya'yı Tolunoğulları Devleti'nin arazisine tamamen katmak için hiç bir ciddi tedbir görmedi.

Müveffeg ömrünün sonlarında Suğurları hilafetin hakimiyetine tabi etmek için tedbirler görmeğe başlamıştı. O, Rağib isimli bir mevalisini güya hıristiyanlara karşı cihad savaşı yapmak için Tartus'a göndermeğe hazırlamıştı. Müveffeg öldükten sonra Rağib Bağdad'tan özel bir ordu ile Tartus'a doğru yola koyulur. O, Şam'dan geçerken orduyu askerî levazımatlarla kendi askerlerinden olan Meknun'un emrine vererek Meknun'u Tartus'a gönderir. Kendisinin ise Demeşk'e gitmesi gerekir. O zaman Humaraveyh Demeşk'teydi. Rağib'in Humaraveyh'in yanına gitmesinin nedenini ortaçağ tarihçileri çeşitli biçimde açıklamaktadırlar.

Örneğin Taberi olayı şöyle ifade eder:

"Tuğc bin Cuff Halep'de Rağib'i karşılayıp Humaraveyh bin Ahmed'in onunla (Rağib'le -E.E.) görüşmek istediğini bildirir. Rağib baş hizmetçisi ile Halep'den ayrılarak Mısır'a gider."
Bin el-Esir ise bunu farklı şekilde izah eder.

Ona göre:

"O, (Rağib -E.E.) Humaraveyh'i ziyaret etmek ve tanışmak için süratle onun (Humaraveyh'in -E.E.) yanına gitmiştir".

Rağib Demeşk'e gittikten sonra Tuğc bin Cuff el-Ferğani valisi Muhammed bin Musa'ya, Meknun'u oraya gelir gelmez hapsetmesini söyler.

Muhammed bin Musa da öyle yapar. Ancak Tartus ahalisi Meknun'u hapisten kurtarır. Böylece aralarında 279 yılı Cumada el-ule ayının 21'de (892 yılı 19 Ağustos) şiddetli savaş başlar. Sonuçta Muhammed bin Musa bin Tolun'u hapsederler. Üstelik şaya yayılır ki, Humaraveyh Rağib'i hapsetmiştir. Humaraveyh'e Rağib bırakılıncaya kadar Muhammed bin Musa'nın rehin tutulacağını bildirirler. Humaraveyh amcasının oğlu Muhammed bin Musa'nın yerine el-Uceyfi'yi Suğurlara vali tayin ederek Rağib'le birlikte Tartus'a göndermistir. Onlar Tartus'a ulaştıktan sonra bin Musa serbest bırakılır ve O Tartus'ta kalmayıp Kudüs şehrine gider.

279 yılı Receb ayının 19'da (892 yılı 15 Ekim) halife Mü'temid öldü. Müveffeg'in oğlu Ebu Abbas "el-Mü'tezid" lakabı ile halife oldu. Bundan sonra Humaraveyh devleti yönetememekteki beceriksizliğini ortaya çıkardı ve sonuçta Tolunoğulları Devleti'nin önceki kudreti yavaş yavaş kaybolmaya başladı.

Humaraveyh Mü'tezid'in halifeliğine biat etmenin yanısıra ona çok sayıda hediyeler gönderdi. Bunun yanısıra O Mü'tezid'e Getre-n-Nede isimli kızını oğlu Ali bin Mü'tezid'e almasını teklif etti.

Humaraveyh bu yolla kendi hanedanını Abbasiler hanedanı ile yaklaştırıp halifeliği de nüfuz altına almak istiyordu. Devleti güçlendirmek için iç güçlerin geliştirilmesi, siyasî ve ekonomik unsurların güçlendirilmesine değil, hilafetle ilişkileri geliştirmeğe ve barış ortamı sağlamaya çalışıyordu. Halbuki hilafet o kadar zayıflamıştı ki, adeta can verme dönemini yaşıyordu. Hilafetin hazinesi Babekilerle yapılan savaşlarda tamamen boşalmış, sonradan elde edilen gelir ise Zenciler hareketini bastırmak için sarfedilmişti. Zencilerle mücadele etmek için çoğu zaman maddî zorluklarla karşılaşan Müveffeg hatta ona yakın olan zengin kişileri hapsediyor, mallarına ise el koyarak askeri sahalara harcıyordu.

Bin el-Esir, Mü'temid'in çoğu zaman 300 dinara ihtiyacı olduğunu, ancak bulamadığını yazmaktadır. Hilafetin böyle bir döneminde Humaraveyh ona yaklaşmaya başlamış, hatta Tolunoğulları Devleti'nin tam bağımsızlığının kaybedilmesine de razı olmuştu.

38 yaşındaki Mü'tezid 10-12 yaşlarında olan Getre-n-Neden'i oğluna değil kendisine alacağını Humaraveyh'e bildirdi. Kızının çok güzel olmasına rağmen, Humaraveyh bu teklifi kabul etti. Artık Tolunoğulları Devleti'ne daha sonra vurulacak ilk büyük darbeler için zemin hazırlanmıştı.

Mü'tezid bundan sonra Humaraveyh'i etkisine alabildi. O önce Fırat'tan Berge'ye kadar uzanan araziyi 30 yıllığına Humaraveyh'in ve onun evlatlarının hakimiyetine verdi. Bu "ferman" Kindi'nin belirttiğine göre 280 yılı Rebi el-Evvel ayının 25'de (14 Haziran 893) Humaraveyh'e ulaştırıldı. Bu arazinin bütün vilayetleri, haraç ve mahkeme işleri de fermanda belirtilmişti. Anlaşılacağı üzere bu "ferman" Tolunoğulları Devleti hiç bir önem taşımıyordu. Çünki "ferman"da gösterilenlerin hepsi Tolunoğulları'nın hakimiyetindeydi. Bu ancak ve ancak mevcut bir hakimiyeti kanunileştirmekten başka bir şey değildi.

Güçsüz, ancak dinî nüfuzu olan halifenin kayınpederi olacağından "gurur duyan" Humaraveyh Tolunoğulları Devleti için hiç bir faydası olmayan bir şartı da kabullendi.Halife Mü'tezid'in isteğine göre o, geçen her yılın hesabına hilafet hazinesine 200 bin dinar, gelecek her bir yıl içinde ise 300 bin dinar göndermeye razı oldu. O, ölünceye kadar "bir yıl bile aksatmadan" bu meblağı devamlı olarak hilafet hazinesine gönderiyordu. Siyasetten uzak olan Humaraveyh bununla da yetinmeyerek böylesine büyük bir hata yaptı. Onun dış politikada attığı her bir adım Tolunoğulları Devleti'nin kudretinin zayıflaması ile sonuçlandı.

231 (894) yılında Mü'tezid (Humaraveyh'in kızı) Getren-Nede ile nikah kıydı.

Humaraveyh kızını Bağdad'a götüren heyetin dinlenmesi için bütün yol boyu köşkler yaptırdı. Getre-n-Nede 281 yılının sonu 282 yılının başlarında Bağdad'a geldi. Humaraveyh kızının düğün merasimi ve çehizi için Tolunoğulları Devleti'nin hazinesinde kalanları da harcadı. Kızı için öyle bir çehiz hazırlattı ki "eşi benzeri yoktu". Humaraveyh kızına çehiz olarak 20 katır yükü mal, 10 karabaş, altın ve gümüş koşunlu çok sayıda at, 2 sandık kıymetli taşlarla süslenmiş elbise, 1000 sele altın verdi. Kızına çehiz hazırlamak için o, Bin Cessas isimli kahyasının başkanlığında özel bir heyet de oluşturmuştu. Humaraveyh kızının "düğününe ve çehizine bir buçuk milyon altın dinar harcamasına" rağmen, halife adına kızını karşılamaya çıkanlar "hilafet hazinesinden yalnız 4 kokulu mum ve 4 gümüş şamdan buldular." Getra-n-Nede'ye Mısır'dan Bağdad'a kadar eşlik eden 400 kızın her birinin elinde altın ve gümüş şamdanlar ve şamdanlar içerisinde kokulu mumlar vardı.

Humaraveyh babasının doldurduğu Mısır hazinesini tamamen boşalttı. Hazinenin bir bölümü emirlerin, canişinlerin cebini, bir bölümü de hilafetin boş hazinesini doldurdu. Bundan sonradır ki, Tolunoğulları Devleti'nin çökme süreci başladı. Hilafet ise nisbî de olsa güçlendi.

Öte yandan Humaraveyh Suğur ve Evasim'de Bizanslılarla savaşı şiddetlendiriyor, bölgeye sık sık ordular gönderiyordu. Şüphesiz bu durum devletin çöküşünü hızlandırırdı. Humaraveyh 280 yılı Receb ayının 5'de (20 Eylül 893) Ahmed bin Abbas'a 281 yılı Cumada el-ehire ayının ortalarında (894 Eylül'ün başlarında) Tuğc bin Cuff'a ordu vererek Bizans'a hücum edilmesi için Tartus'a gönderdi.
Tolunoğulları Bizans'a yönelik saldırılarda bazı zaferler kazandılar. Belegsur ve Maluriya zaptedildi, Bizanslılar sıkıştırıldı.

Evasim ve Suğurlar Tolunoğulları'nın hakimiyetine tabi edildikten itibaren müslümanlar önemli başarılar kazanıyor, sık sık yapılan savaşlar genellikle Tolunoğulları'nın zaferi ile sonuçlanıyordu. Ancak bütün bunların yanısıra uzun süre devam eden savaşlar Tolunoğulları Devleti'nin askerî kudretinin zayıflamasında etkili oluyor, diğer meselelerin çözümünü zorlaştırıyordu. Tolunoğulları Devleti'nin başkenti Ahmed bin Tolun'un kurduğu el-Ge'ta şehrinin olmasına rağmen, Demeşk Humaraveyh'in bir ikametgahına dönüşmüştü. Humaraveyh Demeşk'e sık sık gidiyor ve orada aylarla kalıyordu.

Humaraveyh Mısır'dan sonuncu kez 282 yılı Şe'ban ayının 8'de (2 Ekim 895) çıkarak Şam'a doğru hareket etti. O Şam yakınlarında Merran manastırından (veng) aşağı Gaysun dağının eteyinde bir köşk inşa ettirmişti ve sık sık gelerek söz konusu köşkte kalıyordu. Humaraveyh önce Demeşk'e geldi, daha sonra yine köşke döndü. O köşkte bir kaç ay kaldıktan sonra 282 yılı Zül-ge'de ayının 28'de (8 Ocak 896) köşkte gece hizmetçileri tarafından kafası kesilmek suretiyle ödürüldü.

Bu konuda yazan tarihçilerin çoğu Humaraveyh'in öldürülme tarihini bir birinden farklı biçimde gösterirler. Yalnız Kindi ve bin Helligan bu tarih hakkında çok küçük fark gösterirler. Örneğin, Kindi'nin eserinde bu tarih "282 yılı Zül-ge'de ayının 28'i, pazar gecesi" gösterilirken, Bin Helligan'ın eserinde "282 yılı Zül-ge'de ayının 27'si pazar gecesi"571 olarak gösterilmiştir. Bin Helligan'ın bu küçük yanlışı Zül-ge'de ayının 27'si değil, Kindi'de olduğu gibi 28'i pazar günü olmalıdır. "Nezm el-Cevher" eserinin yazarı Said bin Batrik'in verdiği tarihle, Bin Helligan'ın eserinde gösterilen tarih aynıdır.

Mes'udî ise kesin tarih vermemiştir. Bu olayları tamamen Kindi'nin "Mısır valileri" eserinde olduğu gibi yazan Megrizi nedense hiç bir ay ve gün göstermemiştir.
Yukarıda ismi geçen tarihçilerden Said bin Batrik ve Kindi'nin diğer tarihçilere oranla söz konusu döneme yakın olmaları onların eserlerinin değerini daha da artırıyor, bundan dolayıdır ki, Said bin Batrik ile Kindi'nin araştı rmaları daha doğru kabul edildiği için "27-28'i Zül-ge'de" tarihini almak doğru olur.

Bunun yanısıra, Bin Helligan da aynı tarihi gösterir. Mes'udi ise bu olayın ayını isimleri geçen yazarların eserlerinde olduğu gibi vermiştir. Ancak daha sonraki yüzyılların tarihçileri aynı zamanda Bin el-Cavzi, Ebu-l-Fida, Bin Kesir, Bin Haldun, Bin Teğriberdi, Suyutî v.s. öncekilerden farklıdır.

Taberi bu konuyu şöyle yazmaktadır:

"İbrahim bin Ahmed el-Mezerai Zü-l-hicce ayının 17-18'de Demeşk'ten çıktı. Kara yolu ile 12 günde Bağdad'a ulaştı ve Mü'tezid'e Humaraveyh'in kafasının kesildiği haberini ulaştırdı. Bu olayda Humaraveyh'in yirmiden fazla adamı onun katlinde eli olmakla suçlanıyordu."

Z.M.Hasan da bu tarihe sessiz kalmıştır.
Yukarıda belirtildiği gibi, Humaraveyh Demeşk'te katledilmişti. Bu olayda büyük oğlu Ceyş de oradaydı. O, babası öldürüldükten sonra hakimiyete geçti. Olaydan kısa bir süre sonra Tolunoğulları'nın en ünlü komutanlarından Tuğc bin Cuff cinayet olayına katılanları hapsetti. Onlardan bazıları komşu ülkelere kaçmak isterken Tuğc bin Cuff tarafından takip edilerek tutuklanıp geri gönderildi. Humaraveyh'in öldürülmesi olayına katılmakla suçlanan 20 kişinin kafası kesilip Fustat'a gönderildi.

Humaraveyh'in ceseti tabuta koyulup Demeşk'ten Fustat'a götürüldü ve orada babası Bin Tolun'un mezarının yanında defnedildi.
Demeşk'te hakimiyeti ele alan Ceyş bin Humaraveyh Mısır'a geldi. Ancak bazı ordu komutanları ve devlet memurları onun hakimiyete geçmesine razı değildiler. Bunun için de onlarla Ceyş arasında ihtilaf başladı. Bazı ordu komutanları Tolunoğulları'nın ordusunu terkedip, kendi birlikleri ile Kufe'ye doğru çekildiler. Ancak onlar gelip Kufe'ye ulaşıncayadek askerlerin çoğu yolda açlıktan ve susuzluktan helak olmuştu. Kalanları halife Mü'tezid'in tarafına geçip hilafet ordusuna katıldı. Bu ordu komutanlarından özellikle Muhammed bin İshak bin Kundac, Hakan el-Müfellehi, Bedr bin Cuff (Tuğc bin Cuff'un kardeşi) ve Muhammed bin Gümüşgöz'ün birlikleri ile çekip gitmesi Tolunoğulları'nın askerî gücünü daha da zayıflattı. Yukarıda isimleri geçen komutanlar Ceyş'i öldürmek istemişlerse de başaramamışlar. Bundan sonra ise ordu arasında ihtilaflar meydana gelmişti.

Ceyş bin Humaraveyh Demeşk'i terkettikten kısa bir süre sonra Demeşk ve Haleb'in hakemi, Tolunoğulları'nın Suriye'deki askerî güçlerinin komutanı Tuğc bin Cuff Ceyş'e karşı çıkıp hakimiyetini reddetti. Tuğc'un çağrısı üzerine bütün Suriye ve eyaletleri Ceyş'in hakimiyetini tanımaktan imtina ettiler.

Suğurlara Tolunoğulları tarafından hakemlik eden Ahmed bin Tugan da Tuğc bin Cuff'a katıldı. Böylece bütün Şam Ceyş'in hakimiyetinden çıkmış oldu. Mısır'da da ona tabi olmak istemiyorlardı.

Araştırmalardan anlaşılıyor ki, bu ordu komutanları Ceyş'in değil, onun amcası Nesr bin Ahmed bin Tolun'un hakimiyete geçmesini istiyorlarmış. Orduda olan "Meğribliler ve Berberiler de Ceyş'e karşı çıkarak iktidarı amcasına devretmesini talep ediyordular.

Ceyş bin Humaraveyh iktidarı elinde tutmak için Nesr bin Ahmed'i ve onunla birlikte diğer bir amcasını da öldürdü.
Tolunoğulları Devleti büyük bir kargaşa içerisindeydi. Berge ve daha pek çok yerlerde karışıklıklar başladı. Artık Ceyş'in iktidarı hiç bir surette sağlanamadı. 283 yılı Cümada el-ehire ayının 10'da (25 Temmuz 896) Türklerden ibaret bir kaç ordu komutanı hücum ederek Ceyş bin Humaraveyh'in taraftarlarını mağlub etti ve Ceyş'i de hapsettiler. Artık Tolunoğulları Devleti'nde de merkezî hükümetin kaderini ordu komutanları ve diğer nüfuzlu şahıslar tayin etmeğe başlamıştı. Onlar Harun bin Humaraveyh'i Ceyş'in yerine seçtiler. Ancak yönetimdeki bir grup buna itiraz ederek Harun'un amcası Rebie bin Ahmed bin Tolun'un tarafına geçti. Bu dönemde İskenderiye'de güçlenen Rebie etrafına ordu toplayıp iktidarı ele geçirmek için başkente doğru ilerledi. Rebie bin Ahmed öte yandan da Fustat'ın ahalisine güveniyordu. Çünki ona başkente gelmesi halinde bütün ahalinin onun tarafına geçeceyi, yardım edeceyi haberi ulaştırılmıştı. Ancak Rebie Fustat'a yaklaştığında kimse onun yardımına gitmedi ve Harun'un gönderdiği ordu onunla savaşa girdi.

Bu savaşta Rebie esir alınıp başkente getirildi. Bundan sonra Harun'a karşı çıkacak öyle bir güçlü rakip yoktu. Suriye'yi istediği gibi yöneten Tuğc bin Cuff ise Harun'un hakimiyetini tanıdı.

Harun'un iktidara geçmesinden (25 Temmuz 896) sonra hilafetin Tolunoğulları Devleti'ne bakışı hakkında ortaçağ Arapdilli kaynaklarda hiçbir bilgiye rastlanmamıştır. Söz konusu kaynaklara dayanan Avrupa tarihçileri de bu konuda bilgi vermiyorlar. Hilafetle Tolunoğulları arasında 285 (898) yılından sonraki münasebetlere kadar ne gibi olayların meydana geldiği nedense karanlıktır, Tolunoğulları Devleti hakkında değerli eser yazan Z.M.Hasan ve Wüstenfeld de bu olaya değinmemiştirler.
Mevcut bütün kaynaklar dikkatle incelendiğinde bazı bilgilere rastlanıyor.

Kürd Ali "Hitet eş-Şam" eserinde şöyle yazmaktadır:

"Harun bin Humaraveyh halifeye (bu dönemde halife Mü'tezid idi -E.E.) karşı çıktı. Pek çok savaştan (?) sonra 286 yılında Abbasi halifesi ile Harun arasında barış anlaşması imzalandı."

Kürd Ali'nin bu yazdığı ile bazı ermeni ve gürcü tarihçilerinin verdiği bilgi (bazı yanlışlıklara rağmen -E.E.) uygun geliyor.

11. yüzyıl Ermeni tarihçisi Stepanos Asohik araştırmalarını şöyle ifade ediyor:

"Smbat Şirak'ta kilise inşa etti... sonra o, Ahmed'le (?) savaşa başladı. /Ahmed/ zafer kazandı ve onu kaçmaya mecbur etti. /Smbat/ büyük kayıplar /vermişti/".

Gürcü tarihçisi S.Baratov ise olayı şöyle anlatıyor:

"896 yılında kral (Smbat kasdediliyor -E.E.) her halde sadakatini halifeye göstermek amacı ile hilafetin hakimiyetinden çıkan emir Ahmed'e (?) karşı Mezopotomya'da hücuma geçti. Ancak ağır mağlubiyete uğrayıp düzensiz halde geri çekildi".

Anlaşılıyor ki, Tolunoğulları'nın ordusu, Harun iktidara geçtikten sonra Mezopotomya'da savaşmıştır. Çünki halife Harun'un iktidarı ele geçirmesini kabullenemiyor ve Tolunoğulları'ndan arazi koparmaya çalışıyordu. Ancak bu dönemde Şam'da bilindiği gibi, tecrübeli komutan Tuğc bin Cuff Tolunoğulları'nın ordusuna komutanlık ediyordu. Bundan dolayıdır ki, Tolunoğulları ordusu yenmiş, hilafetin içlerine doğru ilerlemesini engellemiş ve Karın çevresinde Smbat'ın da 100 bin kişilik ordusunu darmadağın etmiştir.

Öyleyse, Stepanos Asohik ve S.Baratov'un yanlışları nerededir? Bilindiği gibi, bu dönemde Ahmed bin Tolun'un torunu Harun iktidarda idi. Ahmed 884 yılında ölmüştü, Smbat ise hiç iktidara gelmemişti. Ahmed öldükten sonra Smbat iktidara geldiği için ikisinin savaşması hiç mümkün değildi.

Tolunoğulları'nın bu zaferlerine rağmen, devlet içi çekişmeler içerisinde bulunduğundan hilafetle tavizkar barış imzalandı.
Hilafet Tolunoğulları Devleti'nde olan ara çekişmelerinden yararlanarak Evasim ve Suğurlar'ı ele geçirmeğe çalışıyordu.

Artık Rağib Tartus'ta Tolunoğulları'na karşı çıkıp, Mü'tezid'in mevalisi olan Bedr'i kendisinin hakemi olarak tanıdı. Tolunoğulları tarafından Evasim ve Suğurlara emir tayin edilen Ahmed bin Tuğan bu dönemde müslümanların Bizanslılarla yaptığı Feda savaşını bitirip geri dönüyordu. O gemiyle gelip Tartus'un yanından geçti kendisi şehre girmeyip yardımcısı Demyane'ni Tartus'a emir gönderdi. Demyane Rağib'e çıkarak Tartus'u yeniden Tolunoğulları Devleti'ne katmak istedi. O 284 yılının Sefer ayında (897 Mart-Nisan) Bin Tuğan'ın Tartus'a gönderdiği Yusuf bin el-Bağmurdi ve bin el-Yetim ile birleşerek Rağib'i Tartus'tan uzaklaştırmak için hücuma geçti. Ancak bu savaşta Rağib galip gelerek onların üçünü de esir alıp Bağdad'a gönderdi. Böylece, "Rağib Tolunoğulları'nın eyaletlerinden Tartus ve Suğurları /onlardan/ kopardı."

Taberi'ye göre, 284 yılının Sefer ayında (897 Mart) Tartus ahalisinden bir grup sultanın (halifenin -E.E.) yanına gelip, valilerinin olmadığını bildirerek ülkelerine vali tayin etmesini rica ettiler".

Bu dönemde Mısır ve Suriye'deki şartlar Tolunoğulları'nın aleyhine değişiyordu. Orduda tam parçalanma başlamıştı. Harun'u iktidara getiren komutanlardan Bedr, Faik ve Safi hepsi bir bölüğe komutanlık ediyor ve bazı nahiyeleri ellerine geçirerek kendi bölükleri ile çekilip orada yaşıyordular.
Bütün ordunun komutasını, Ebu Cafer bin Ebba eline almış ve Harun'a himayedarlık ediyordu. Daha doğrusu Harun onun kontrolü altındaydı.

Tuğc bin Cuff Demeşk'te oturarak, Şam'ı bağımsız yönetiyor, şehri her hangi bir saldırıdan koruyordu. 284 (897) yılında Harun Bedr el-Hemmami ve Hasan bin Ahmed el-Mezari'yi Şam'a gönderdi. Onlar Harun'un adından Tuğc'u Demeşk'e vali tayin edip, bütün Şam'ın yönetilmesini ona verdiler. Kendileri ise Mısır'a döndüler. Aynı dönemde Bin Güreyş isimli bir kişi Harun'a karşı çıkarak onun hakimiyetini reddetti. Bin Güreyş genellikle bütün Tolunoğulları'na karşı çıkmıştı. O hakimiyetin Peygamberin neslinden olan her hangi birine verilmesi gerektiğini iddia ediyordu. Şüphesiz bu iddia o dönemde Kuzey Afrika'da güçlenmekte olan Fatimilerin propagandasının sonucuydu.

285 yılı Cumada el-ule ayında (898 Haziran) Bin Güreyş mağlup edilerek hapsedildi. Kırbaç cezasından iki gün sonra öldü.
Harun bin Humaraveyh devletin sarsılmış vücudunu hiç bir surette doğrultamıyordu. O iktidarını güçlendirmesini sağlayacak imkandan yoksun idi. Babası Humaraveyh'in zamanında devletin bütün hazinesi boşaltılmış, uzun süre devam eden dış ve iç çekişmeler, Tolunoğulları ailesi içinde olan ihtilaflar devleti oldukça zayıflatmıştı. Artık komutanlar, emirler ve eyanlar merkezi hakimiyete tabi olmuyor, her biri kendi isteğine göre hareket ederdi.

Hiç bir sosyal, siyasî ve ekonomik güce dayanmayan Harun kendi iktidarını kanunileştirmek için hilafetle ilişkiye girmeğe çalışıyordu. O, ilk önce halife Mü'tezid'e temsilci göndererek babası Humaraveyh'in zamanında olduğu gibi onun da hakimiyetini tastiklemesini istedi. Ancak halife bu talebi kabul etmedi. Halife Humaraveyh'ten farklı olarak Harun'un göndermesini istedi. Mü'tezid şartların kabul edilmesi için 285 (898) yılının sonunda Abdullah bin el-Feth'i Harun'un yanına gönderdi. Bin el-Feth 286 (899) yılının başlarında Mısır'dan dönüp Harun'un imzaladığı anlaşmayı getirdi.

Bu anlaşmaya göre Harun bin Humaraveyh Ginnesrin ve Evasim'le birlikte Haleb'i de hilafete ve bu vilayetlerden çekiliyordu. Tolunoğulları'nın hakimiyetinde yalnız Mısır ve Şam kaldı. Bundan dolayı da Harun her yıl hilafet hazinesine 450 bin dinar göndermeliydi.

Böylece her iki taraf bu şartlarla anlaşarak barış imzaladı. Tolunoğulları Devleti'nin emir, canisin v.s. yöneticileri Eva-sim, Suğurları ve Haleb'i terkettiler. Bu vilayetlere halifenin adamları tayin edildi. Bununla da 286 yılı Cümad el-ule ayında (899 Mayıs-Haziran) yukarıda isimleri geçen ülkelerde Tolu-noğullan'mn hakimiyeti tamamen sona erdi.

Görüldüğü gibi, güçlerin münasebeti Tulımoğulları'nın aleyhine, Abbasilerin lehine değişiyordu.
Bu iki devlet arasında sağlanan barış, Şam'da ve Irak'ta bir istikrar yaratmak ve her iki devletin nisbi de olsa güvenliğini sağlamaya yönelik idi ki, bu dönem de her iki devlet için tehlikeli olan Karmatlılar isyanı başladı. "Bu zencilerin isyanından da tehlikeliydi".

C) DAĞILMASI

Sonraki siyasî olayların gidişatı hakkında doğru bilgi verebilmek için Karmatlıların doğuşuna genel hatlarıyla da olsa bakmak gerekiyor.

Bütün dünya tarihçilerinden ve dilcilerinden bir çoğu "karmat" sözünün etimolojisini öğrenmeye çaba göstermişse de, bu sahada şimdiye kadar öyle değerli ve tam doğru sonuca varılamamıştır.

Bu sözün nasıl doğduğu hakkında çeşitli rivayetler ve ihtimaller vardır ki, bu konuya değinmeye ihtiyaç duymuyoruz.
Yalnız bilinmelidir ki, bazı araştırmacılar "karmat" sözünün Türk dilindeki "kırmızı" sözünden meydana geldiğini, bazıları Nebati dilinde "kırmızı gözlü", bazıları Süryani dilinde "gizli muallim" anlamını taşıdığını söylerler. Bazıları ise bu tarikatın banisinin Keremiyye isminde biri olduğunu ve buradan da "karmet" sözünün meydana geldiğini ileri sürerler. Genellikle bu sözün etimolojisi hakkında neredeyse on beşe kadar farziye ve ihtimaller vardır.

Bütün bu belirtilenlerden daha fazla, bizi Karmatlıların esasen ideolojisi ve siyasî sosyal talepleri ilgilendirmelidir. Karmatlıların kendi ideolojilerini Şiilik kisvesine büründürmelerine rağmen gerçekte ise bu tamamen yüzeyseldir. Bundan dolayıdır ki bir çok tarihçi ve araştırmacılar Karmatlılığı Şiilik, daha doğrusu İsmaililikle gerekenden fazla yaklaştırırlar. Ancak Karmatlılığın asıl mahiyetini tayin etmek için öncelikle onların ortaya koyduğu dinî akıma değil, sosyal ve siyasî taleplerine bakmak gerekir ve bu da esas götürülmelidir.

Karmatlılar kendilerine has özelliklerine göre diğer tarikat, mezhep ve dinî cereyanlardan çok farklıdır. Onlar görünüşte Hz. Muhammed ve Hz. Ali'yi esas alarak, onlara inandıklarını söylüyordularsa da, öte yandan namaz kılmayı, hacca gitmeği o kadar da önemsemiyor, şarap içmeği helal sayı yordular. Müslümanlar için aynı zamanda Hz. Muhammed ve Hz. Ali'nin kendisi için bile icrası gereken ve Allah'ın kelamları hesap olunan Kur'an âyetlerini onlar tamamen yanlış, kendi isteklerine uygun biçimde izah ediyordular.

Kur'an'da Ramazan'da bütün ay boyunca oruç tutmak şart koşuluyorsa da, Karmatlılar yılda yalnız iki gün oruç tutuyordular. Bunlardan biri Nevruz diğeri ise Mehrican gününde olmalı idi. Onlar cennet ve cehennem fikrini tamamen reddediyor bu dünyada zevk içinde yaşamaya önem veriyordular.

Karmatlılar kendi sosyal taleplerine göre Babekilere ve Zencilere daha çok yakındılar. Bu yakınlık sosyal şartların bütün bu üç hareket için nisbetle aynı olduğundan doğmuştur. Çünkü Babekiler, Zenciler ve Karmatlılar isyan bayrağı kaldırdıklarında öncelikle böyle bir talebi ileri sürmüşler ki, maddî nimetlerden yararlanma konusunda bütün insanlar eşit olmalıdır. Bunun için de bütün zenginlerin malikaneleri isyancılar tarafından ele geçirildikçe, onların varı devleti yoksullara paylaştırılıyordu. Bu özellikde her üç hareketin başlangıcında bütün açıklığı ile görülmüştür.

Karmatlılar bir teşkilat seviyesinde 890 yıllarında Küfe çevresinde doğmuş, sonra Karmatlılık Fırat nehrinin sağ sahili boyunca Küfe ve Basra arasında yayılmıştı.
286 yılı Cümada el-ehire (899 Haziran-Temmuz) ayında Karmatlılar Ebu Said el-Cennabi'nin önderliği altında yeni bir güçle ayaklandılar. Onlar bazı yerleri zaptederek Basra üzerine hücum ederek şehire girmeye çalıştılar.

Bin el-Cavzi'ye göre:

"Onlar önce köyleri tutmuş, sonra el-Getif'e hücum etmişler... Dicle havzasını ve Basra'yı kendilerine bağlayarak vergi almışlar".

Karmatlılık artık doğmuş ve büyük bir güç kazanmıştı. Onlar Sünni Abbasilere karşı görünüşte Şii tarikatlarının bazı inanışlarını koruyordular. Ayrıca bazı hıristiyan kurallarını da uyguluyordular. Örneğin Kudüs şehrini kendilerine kıble seçtiler. Karmatlılar bütün bunlarla göstermek istiyordular ki, güya zulüm, istismar ve işgenceye sebeb olan yalnız hakimiyetteki sünni Abbasiler ve onların eyanlarıdır. Bundan amaç ise cahil halk kitlelerini mevcut sisteme karşı isyana yöneltmekdi. Karmatlılar 289 (902) yılında Zikreveyh bin Mihreveyh'in önderliğinde Kufe'yi ele geçirip, Şam'a doğru hücuma hazırlandılar. Bedevi Arap aşiretlerinden Asad, Tayy, Temim v.s. çok sayıda kişi Karmatlıların tarafına geçdi.. Karmatlılar adamlarını tebligat yapmak için Basra ve Demeşk arasındaki nahiyelere gönderdiler. Şam'a büyük hücum hazırlanıyordu. Tolunoğulları Devleti'ni korkunç bir tehlike bekliyordu. Bu zamana kadar Karmatlıların hücumları hilafete karşı idiyse bundan sonra onlar hücumlarının yönünü Şam'a - Tolunoğulları Devleti'nin arazisine yönelttiler.

Bu dönemde yani 289 yılı Rebi el-ehir ayının 20'de (3 Nisan 902) halife Mü'tezid öldü, yerine oğlu Mügtefi geçti. Yeni halife Karmatlıların hücumlarının önünü almak için ciddi tedbirler görmeye başladı. O ordudan bir kaç alayı silahlandırıp Fırat'ın sol sahillerine gönderdi. Karmatlılar artık Fars körfezinden başlayarak Şam sınırlarına kadar Fırat'ın sağ sahili boyunca bütün araziyi hilafetin hakimiyetinden çıkararak ele geçirmiştiler.

Karmatlılar, Mügtefi iktidara geçtikten sonra büyük bir güç ile Zikreveyh'in oğlu Yahya Ebu-l-Gasim'in önderliğinde hilafetin hakimiyetinde olan Regge nahiyesine hücum ettiler. Ancak hilafet orduları onların hücumuna başarıyla karşı koydu. Bundan sonra Karmatlılar bütün hücumlarını Şam'a doğru yönelttiler.
289 yılının Receb ayında (902 Haziran-Temmuz) Demeşk yakınlarında Karmatlılarla Şam'ın Tolunoğulları tarafından tayin edilen valisi Tuğc bin Cuff'un ordusu arasında savaş başladı. Her iki taraf şiddetli döyüşlerden sonra çok sayıda kayıp vererek geri çekildi.
290 yılı Rebi el-ehire ayının 6'da (9 Mart 903) Tuğc bin Cuff kendi komutanlarından olan Beşir'in komutasında Karmatlılara karşı ordu gönderdi. Savaşta Tuğc'un ordusu yenilerek dağınık halde geri çekildi. Tolunoğulları'nın ordusu tamamen dağıtılmış, ordu komutanı Beşir ise öldürülmüştü. Tolunoğulları artık Karmatlıların önünü alamıyordu. Gönderilen silahlı güçler ardarda Karmatlılar tarafından yenilgiye uğratılıyordu.

Taberi 290 (903) yılının olaylarından bahsederken görüşlerini şöyle ifade ediyor:

"Esnafların Demeşk'ten /gönderdikleri/ 22 Cümada el-ehire tarihli mektupları Cümada el-ule ayının yarısında (16 Nisan -E.E.) Bağdad'a ulaştı. Orada (mektuplarda -E.E.) eş-Şeyh lakablı Karmatlının defalarca Tuğc'u mağlup ettiği ve çok sayıda taraftarlarını öldürdüğü bildiriliyordu. Sonuçta o (Tuğc -E.E.) az bir /adamla/ kalmış ve hücuma /geçmekten/ imtina etmiştir. Karmatlılar Yahya bin Zikreveyh'in komutasında hücumlarını şiddetlendiriyordular.

Onlar diyebiliriz ki, Suriye'nin bütün doğu eyaletlerini ele geçirmiştiler. Böylece çok geçmeden Demeşk'i de kuşatmaya aldılar. Harun bin Humaraveyh ordu komutanlarından Bedr el-Hemmami'nin komutasında Tuğc bin Cuff'a yardım için büyük bir ordu gönderdi. Tolunoğulları'nın birleşmiş güçleri Karmatlılarla savaşa giriştiler. Karmatlıların lideri Yahya bin Zikreveyh el-Şeyh öldürüldüyse de sonuçta Tolunoğulları'nın ordusu yenilgiye uğradı. Karmatlılar öldürülen liderlerinin yerine kardeşi Hüseyin bin Zikreveyh'i seçtiler. Hüseyin'in yüzünde ben olduğundan o tarihte "sahip eş-şame" ("hallı") lakabı ile tanınır. Hüseyin bin Zikreveyh ilk Karmatlı lideriydi ki, ona "Emir el-mü'minün" adı verilmişti. Liderlik Hüseyin bin Zikreveyh'e geçtikten sonra Karmatlıların faaliyeti daha da güçlendi. Çevrede yaşayan bedeviler, yoksullar akın akın gelip Karmatlıların çevresinde birleşiyordu.

"Güçlendiğini" hisseden Hüseyin bin Zikreveyh bütün birlikleri ile hücuma geçerek Demeşk'i yeniden kuşatmaya aldı. Mısır'ın ve Şam'ın güçleri darmadağın edilip, çok sayıda asker ve komutan öldürüldü. Demeşk ahalisi durumun zorlaştığını görerek Karmatlılara haraç vermeye başladı. Bundan sonra onlar Demeşk'i ele geçirme düşüncesinden vazgeçerek Hims şehrine doğru hareket ettiler. Kısa bir süre sonra Karmatlılar Şam'ın bir çok kuzey eyaletlerini aynı zamanda Hims, Hema, Me'erret ve en-Numan, Be'lbek ve Selemiyye'yi ele geçirdiler.
Mes'udi bu olayların tarihin diğer ortaçağ tarihçilerine göre daha açık vermiştir.

Mes'udi'ye göre:

"Karmatlı /Hüseyin bin Zikreveyh/ bu yıl /290/ Receb ayının 17'de (12 Haziran) / Demeşk'ten/ çıkıp Hims'e gitmiştir.

Taberi'nin gösterdiği diğer bir olayın tarihi Karmatlılarm bu hücumu hakkında müeyyen fikir yaratır.

Yazar 290 (903) yılının olaylarından şöyle bahsediyor:

"Bu yıl Ramazan ayının 2'de (30 Temmuz 903) /halife/ Mügtefi ordunun erzağının verilmesini ve Şam'da Karmatlılarla savaşa gönderilmesi için hazırlanmasını emretti. O, ordu için bir defalık 100 bin dinar verdi... Ramazan ayının yarısında (12 Ağustos) Ebu-l-Eğerr Haleb'e gitti. O, Halep yakınlarında Butnan vadisinde /yerleşti/ ... Sahih eş-Şame /lakabı/ ile tanınan Karmatlının ordusu geldi ve el-Mütavvag onları (Ebu-l-Eğerr'i ve onun ordusunu -E.E.) gafil avladı... Onlardan çok sayıda adam öldürüldü ve ordu yağmalandı. Ebu-l-Eğerr kendi silahtaşlarından /olan/ bir kaç yüz kişiyle kaçarak Haleb'e geldi. Onunla bin kadar adam oradan çıkmıştı ki, onlar /önce/10 bin kişiydi".

Mes'udi ve Taberi'nin bilgileri karşılaştırıldığında öyle anlaşılıyor ki, 290 yılı Receb ayının 17'de Demeşk'ten Hims'e doğru hücuma geçen Karmatlılar aynı yıl Ramazan ayının 15-17'de Halep yakınlarında hilafet ordusunu ağır yenilgiye uğratmışlar. Anlaşılıyor ki, Karmatlılar Demeşk'ten Haleb'e kadar bütün Kuzey Suriye'yi neredeyse 58 gün içinde ele geçirmişler. Bu bir taraftan yoksul kitlelerin Karmatlılar hareketine katılarak ona yeni yeni güçler katmasından kaynaklanırken, öte yandan Tolunoğulları Devleti'nin ve hilafetin zayıflığından kaynaklanıyordu.

Bütün bunların yanısıra hareketin ağırlaşan bir yönü kendisini gösteriyordu. Karmatlılar aynı zamanda iki devlete - hem Abbasiler hem de Tolunoğulları Devleti'ne - karşı mücadele etmeliydiler. Karmatlılar aynı zamanda Tolunoğulları'nın güçleri ile güneyde, hilafet orduları ile de kuzeyde savaşıyordular. Tolunoğulları Devleti Karmatlılarla yapılan savaşların hiç birini kazanamamış, her zaman yenik düşmüştü.

Hilafet ise Tolunoğulları Devleti'ne nisbetle az da olsa güçlenme dönemindeydi. Bu da gerçektir ki, 291 (904) yılına kadar hilafet Karmatlılara karşı yapılan savaşlarda pek başarılı olmamış aksine bir kaç kez ciddi yenilgiye uğramıştır. Ancak hilafetin genel durumu Tolunoğulları devletine nisbetle güçlüydü. Tolunoğulları Devleti'nin iç çekişmeleri devam ederken Abbasiler Devleti'nde bu durum o kadar da açık değildi.

Orta Asya'da, Horasan'da ve İran'ın diğer vilayetlerinde Semaniler, Seffariler ve Zeydiler arasında şiddetli mücadeleler devam ettiği için Abbasiler devleti bu taraftan bir nevi tehlikeden uzaktı.

Kafkaslarda bu mücadele daha çok Sacilerin temsilcisi Yusuf bin Ebu-s-Sac'la 1. Smbat arasında cereyan etmeğe başlamış, Abbasiler bu ihtilaflı bölgeden de biraz uzaktılar.
Abbasilerin diğer bir rakibi olan Bizans imparatorluğu da aynı dönemde iç çekişmeler içinde yaşıyordu.
Bütün bu gösterilenler Abbasilerin bütün güçlerinin Karmatlılara karşı yönelmesine imkan veriyordu. Onların Ebu-l-Eğerr'in komutasındaki ordusu Halep çevresinde darmadağın edildikten sonra, Karmatlılar Haleb'i kuşatmaya aldıysa da, şehir ahalisinin Ebu-l-Eğerr'e yardımı sonucunda hilafet ordusunun kalan güçleri Haleb'i koruyabildiler. Bu dönemde halife Mügtefi Bağdad'tan Regge'ye gelerek Karmatlıların üzerine bir birinin ardınca ordu gönderdi.

290 (903) yılının sonlarında Mügtefi bütün alayları birleştirip komutanları ile birlikte Muhammed bin Süleyman et-Türki'nin emrine verdi. Abbasilerin orduları Regge ile Halep arasında toplanıp Karmatlıların üzerine yürümek için ciddi hazırlık görüyordu. 903 yılının Ekim ayı sonlarında Abbasilerin birleşmiş seçme alayları Şam'ın içerilerine doğru hücuma başladı. Mügtedir Haleb'e vali tayin ettiği Hüseyin bin Hemdan bin "Hemdun"u da Muhammed bin Süleyman'la birlikte hücuma gönderdi.

291 yılının Muharrem ayının 6'da (29 Ekim 903) Hema şehirinden 12 mil uzakta Abbasilerin ordusu ile Karmatlılar karşılaştılar. Karmatlıların Şam üzerine başarılı yürüyüşleri sona ermiş oldu. Onlar bu savaşta çok sayıda kayı p vererek yenildiler.

Bin Teğriberdi'ye göre savaşta Hüseyin bin Zikreveyh ve amcasının oğlu el-Müdesser arkada idiler. Muhammed bin Süleyman savaşta onların taraftarları yenildikten sonra bu yenilgiyi haber aldı. Hüseyin topladığı mal ve parayı Ebu-l-Feda Kunyeli kardeşine vererek ona güvenli bir yere çekilmesini emretti. Kendisi ise bin el-Müdesser, komutanlarından olan el-Mütavvag ve Delil ile Kufe'ye doğru çekildi. Onlar Fırat yolunda el-Damye adlı yere geldiklerinde Ebu Hubze isimli bir memur tarafından tutuklandılar. Ebu Hubze, Rehb ve Fırat yollarının reisi Ahmed bin Muhammed bin Kuşmerd'in yardımcılarından biriydi. O, Hüseyin bin Zikreveyh'in nerede olduğunu haber aldıktan sonra adamları ile birlikte oraya gitti ve onu silahtaşları ile birlikte tutarak bin Kuşmerd'in yanına getirdi.

291 yılı Muharrem ayının 26'da (19 Aralık 903) Karmatlıların lideri Regge'ye - halife Mügtefi'nin yanına getirildi. Oradan da Bağdad'a getirilip esir alınan bir çok Karmatlılarla birlikle idam edildiler.

Karmatlılarla savaş bir taraftan Tolunoğulları Devleti'nin zayıflığını bütünlükle açığa çıkarırken, öte yandan son desteklerini de mahvetti. Çünki, Tolunoğulları'na sadık kalan az sayıdaki silahlı güçler de Karmatlılarla savaşta öldüler.

Bütün bu olaylarda yakından iştirak eden Abbasi Mügtefi ise Tolunoğulları'nın bu zayıflığını gördü. Daha önce de belirtildiği gibi, hilafetten doğuda ve kuzeyde devam eden çarpışmalara az da olsa tarafsız yaklaşan Mügtefi, Karmatlıların bu / geçici/ suskunluğundan bilavasıta istifade ederek Mısır'ı ve Şam'ı Tolunoğulları'ndan koparmaya hazırlanıyordu." 291 yılı Receb ayının başlarında6 el-Mügtefi ordu kâtibi Muhammed bin Süleyman'a ve komutanlarından bir kaçına aynı zamanda Muhammedi bin İshak bin Kundaccık, (Kundac -E.E.) Ebu-l-Eğerr (ismi ile tanınan) Halife bin Mübarek, Keyğleğ'in oğulları, Bundige ve Gümüşcür (Gümüşgöz -E.E.) ve diğerlerine hediyeler vererek, Muhammed bin Süleyman'a itirazsız tabi olmalarını emretti". Sonra halife, Harun bin Humaraveyh'le savaşması için Muhammed bin Süleyman'a Mısır'a gitmesini emretti".

Kindi'ye göre onun yani Muhammed bin Süleyman'ın Hims'e geleceği haberi Mısır'a ulaştı.
Hele Karmatlılarla savaş devam ederken Tuğc bin Cuff Mısır'a çağırılmış, Şam'ın yönetimi Tolunoğulları'nın komutanlarından biri olan Bedr el-Hemmami'ye verilmişti. Abbasilerin on bin kişilik ordusu bin Süleyman'ın komutanlığında Şam'a girerken Demesk'te oturan Bedr el-Hemmami ordusu ile birlikte Abbasilerin tarafına geçti ve hilafet ordusu ile birleşerek Mısır'a doğru saldırı başlattı. Tolunoğulları'nın Şam şehirlerinde olan bütün alayları gönüllü olarak Muhammed bin Süleyman'ın tarafına geçtiler.

292 yılı Muharrem ayında (904 Aralık) Muhammed bin Süleyman Mısır sınırlarına ulaştı. Halifenin emrine göre hilafetin Akdenizdeki donanması Demyane'nin komutasında denizden Mısır'a saldırdı. Tolunoğulları'nın donanması Tennis boğazını tutarak hilafet donanmasının Mısır'a girmesini önlemeye çalışıyordu. Ancak savaş başlayınca Mısırlılar'ın bir kısmı Demyane'nin tarafına geçti. Tolunoğulları'nın donanma komutanı Vasif el-Getremiz kaçtı. Vasif, Demyane'nin önünü kesmek ve onun Mısır'ın içlerine doğru hareket etmesini engellemek için Dumyat körfezinde yeniden savunma hattı kurdu. Ancak onun bu çabası da boşa çıktı. Tolunoğulları'nın donanmasının kalan kısmı da tamamen dağıldı. Donanma komutanları ve Getremiz esir düştü.

Demyane Tolunoğulları'nın başkentini Nil tarafından ablukaya aldı.
Durumun zorluğunu gören Harun bin Humaraveyh ona sadık kalan güçlerle Abbase'ye çekildi. Hilafetin ordusu karadan ve denizden saldırıya geçerek Mısır'ın bir çok bölgelerini ele geçirdiler. Harun'un taraftarları Fustat yakınlarında Demyane tarafından bir kez daha yenilgiye uğratıldı. Kuşatma çemberi gitgide daralıyordu. Öte yandan ise Tolunoğulları'nın kalan askerleri arasında ihtilaf devam ediyor ve daha da şiddetleniyordu. Bazı kaynak sahiplerine göre ihtilaflar sonucu Harun bin Humaraveyh kendi askerleri tarafından öldürüldü. Bazı araştırmacılar ise Harun'un büyük bir ruh çöküntüsüyle içkiye sarıldığını ve amcası Şeyban bin Ahmed tarafından öldürüldüğünü belirtirler.

292 yılı Sefer ayının 18'de (30 Aralık 904) Harun bin Humaraveyh öldürüldü, onun yerine amcası Şeyban bin Ahmed geçti.
Tolunoğulları'nın neredeyse 12 yıl valilik görevinde bulunmuş bu son temsilcisi hakkında Taberi, Miskeveyh, E'rib bin Said ve bazı tarihçiler az da olsa bilgi vermemiştirler.

Harun'un ölüm haberini alan Muhammed bin Süleyman saldırıya geçti. Harun'un ölümünden sonra Tolunoğulları ordusunun bazı komutanları aynı zamanda Tuğc bin Cuff da askerî kampı terkedip hilafet ordusunun tarafına geçtiler.

Şeyban bin Ahmed son güçlerini toplayıp direniş gösterdiyse de hilafetin üstün güçleri karşısında geri çekilmeye mecbur oldu.
292 yılı Rebi el-evvel ayının 1'de (11 Ocak 905) Tolunoğulları'na sadık kalan son güçler de teslim oldu. Böylece, Tolunoğulları Devleti yıkıldı. Hilafet ordusu Mısır'ı talan etmeğe başladı. Halifenin emriyle Tolunoğulları'nın kalan bütün temsilcileri son kişisinedek tutuklanıp Bağdad'a getirildi. Muhammed bin Süleyman'ın emriyle Tolunoğulları'nın başkenti el-Geta'i şehri yakıldı. Tolunoğulları'nın inşa ettirdiği caminin dışında her şey yanıp kül oldu.

Mısır ve Şam yeniden Abbasiler Devleti'nin hakimiyetine katıldı. Ancak bu birleşme geçici idi. Abbasiler Devleti zaptolunan yerleri kendi hakimiyeti altına tam alamıyordu. Valiler sık sık değiştiriliyor, bütün vilayetlerde başıbozukluk hüküm sürüyordu. Abbasilerin Mısır'ı ve Şam'ı geçici işgal etmesi onların güçlü olmasından değil Tolunoğulları Devleti'nin kendisinın bir sıra nedenlerle haddinden ziyade gücünü kaybetmesinden kaynaklanmıştır. Tolunoğulları Devleti'nin yıkılışını hazırlayan sebepler neler olmuştur? Bu sebepleri doğru belirlemek için bu devletin hangi dayanak noktaları üzerinde durduğunu tesbit etmek gerekir.

Daha önce de belirtildiği gibi, Tolunoğulları Devleti Abbasiler hilafetinin çöküşü ve parçalanması sonucunda kurulmuştu. Bu devletin güçlenmesi ve büyük bir araziyi kendi hakimiyeti altında birleştirmesi ise onun rakiplerinden üstün askeri güce sahip olmasından kaynaklanmıştır. Devletin asıl dayanak noktası da bu askerî güçlerdi. Ayrıca Tolunoğulları'nın güçlü iktidarını sağlayan bir diğer unsur da güçlü polis teşkilatı idi.

Aynı zamanda devletin gelişmesi ve güçlenmesi için öncelikle büyük bir ekonomik göç de gerekliydi ki, bu da özellikle Ahmed bin Tolun'un faaliyetleri sonucunda temin edilmişti. Görüldüğü gibi, devletin ekonomik gücü Humaraveyh'in iktidarı döneminde bozuldu. Böylece Humaraveyh'in iktidarının sonlarında devletin çöküşü için artık zemin oluşmuştu. O, öldükten sonra hanedanın içinde ihtilafların meydana gelmesi ve siyasî iktidar uğrundaki mücadele Tolunoğulları'nın askerî gücünün parçalanmasıyla sonuçlandı.

Sonuçta Tolunoğulları düzenli bir askerî güçten mahrum oldu.
Ekonomik gücün Humaraveyh döneminde yok olması, onunla ilgili olan bütün askerî gücü de Harun'un döneminde sarsıldı. Bu sarsılmış kudreti ise Karmatlılar hareketi dağıttı. Böylece, Tolunoğulları Devleti canverme dönemini yaşıyordu. Bundan yararlanan Abbasiler Devleti Tolunoğulları'nın hakimiyetine son verdiler.

Kurulduğu dönemden yıkılıp-dağılıncaya kadar yaklaşık 36 yıl üç buçuk ay tarih sahnesinde yer alan Tolunoğulları Devleti'nin Yakın Doğu tarihinde, özellikle de Mısır, Suriye, Lübnan, Filistin ve Ürdün tarihinde önemli bir yeri vardır. Aynı dönemde Yakın ve Orta Doğu'da Abbasiler hilafetinin parçalanması sonucunda hızla yükselişe başlayan iktisadî ve kültürel gelişme Mısır'da da kendisini göstermişti.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: TOLUNOĞULLARI DEVLETİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 19:24

TOLUNOĞULLARI'NIN DEVLET YAPISI

Tolunoğulları Devleti'nin sistemi o dönemdeki Müslüman devletlerin sistemiyle benzer özellikler taşısa da, kendine has özellikleri de vardır.
Tolunoğulları Devleti askeri diktatörlüğe dayalı feodal bir devletdi. Devletin tarihi dikkate alındığında genel anlamda bağımsız olduğu görülmektedir. Tolunoğulları Devleti'nin hükümdarları iç ve dış politikada Y.Suvaj'ın dediği gibi "Abbasilerin vassalı" değil, bağımsız hakem idiler. Diyebiliriz ki, devletin başında Tolunoğulları hanedanından olan hükümdar vardı. Hükümdar aynı zamanda bütün silahlı kuvvetlerin komutanı (emiri) sayılırdı. Hakimiyet babadan büyük oğluna adeta irsi olarak geçerdi. Ancak bunun yanısıra hükümdarın seçilmesinde "and içme" yahut bir nevi "oylama" töreni de yapılırdı ki, buna da "biat" derlerdi. Bu törende biat edenler biat edilen şahsın hakimiyetini tanır, ona itirazsız tabi olmaya and içer, diyebiliriz ki, onun hakimiyete geçmesine "oy verirlerdi". Söz konusu törende hanedanın temsilcileri, yüksek düzeyli görevliler ve ordu komutanları aktif rol oynarlardı. Bazı hallerde ise karışıklıklar olur, hanedanın bir kaç temsilcisi hakem olmaya çaba gösterdiği için, bir taraf diğeri karşısında taviz vermek istemezdi. Sonuçta hakimiyetin irsi olarak babadan oğula geçmesi kanunu ihlal edilir, elinde daha fazla gücü olan temsilci hakem olurdu ve ona karşı olanları kısa sürede ortadan kaldırmaya çalışırdı. Bundan dolayıdır ki, yalnız merkezi hakimiyette değil hatta orduda da parçalanmalar meydana gelirdi. Bu da devleti içten zayıflatırdı.

Devlette hükümdardan sonra, memur ağası (sahip et-şurte) ikinci adam sayılırdı. O, yüksek imtiyazlara malikdi ve hükümdardan başka kimseye tabi değildi.
Kindi'nin "Mısır'ın valileri" ve Megrizi'nin "Hitet" eserlerinde Ahmed bin Tolun'un ve oğlu Humaraveyh'in sefere çıktıkları zaman yerlerine memur ağasını tayin ettiklerine sık sık rastlanılır.

Devlette üçüncü yüksek görevli katib idi. Bu görevde uzun süre bin Tolun'la Bağdad'tan gelen el-Vasiti bulunmuştur. O, devlet divanlarının oluşturulması, vergilerin toplanması v.s. işlere nezaret eder, bir nevi vezir rolünü oynardı. Devletin sonraki gelişmesi sonucunda katiblik de büyüyerek vezirliğe dönüştü ve baş katibin bir çok görevini vezir yerine getirir oldu.

A- ORDU

Tolunoğulları Devleti'nin güçlü bir ordusu vardı. Bu ordunun ilk kez nasıl kurulduğu hakkında 2. Bölümde bahsedildi ve kaynaklara dayanarak gösterildi ki, Şam'da hilafete karşı çıkan İsa bin Şeyh'in itaat etmesini sağlamak için hilafetten Ahmed bin Tolun'a ordu hazırlayıp Şam'a saldırması emredildi. Bundan yararlanan Ahmed bin Tolun 100 bin kişilik ordu hazırlattı. Daha sonra İsa bin Şeyh'in itaat ettirilmesi görevi Amakor'a verildiği için Ahmed bin Tolun saldırıyı durdurdu. Kurduğu ordu ise onun komutasında kaldı. Yakubi, Kindi, Bin Haldun, Megrizi, Bin Teğriberdi bu görüşü adeta aynen savunurken 20. yüzyıl Suriye tarihçisi Kürd Ali farklı şekilde gösterir.

O bu konuyu şöyle açıklıyor:

"Bazı tarihçiler Şam'da hilafete karşı çıkanlardan biriyle (büyük ihtimalle O, Sima et-Tevil idi -E.E.) savaşması için hilafetin (?) emrine göre Ahmed bin Tolun'un 100 bin kişilik bir ordu hazırladığını bildirirler".

Daha önce de belirtildiği gibi, Ahmed bin Tolun ile Sima et-Tevil arasındaki ihtilaf ve savaş 264 yılının sonu 265 yılının başlarında (878 yılında) olmuştur. Kürd Ali'nin yazdıklarını kabul etsek Tolunoğulları Devleti'nin ordusunun kuruluş tarihini 878 yılından itibaren almalıyız. Halbuki bu tarihe kadar Tolunoğulları, Filistin, Ürdün ve Taberiyye'yi tamamen, Suriye'nin ise büyük bölümünü zaptetmişlerdi.

Tolunoğulları'nın ordusu 256 yılı Cümada el-ehire (870 Mayıs) ayında artık güçlü bir orduydu ve aynı ayın 6'da (11 Mayıs 870) Ahmed bin Tolun Mısır'dan İsa bin Şeyh'e karşı savaşmak için Şam'a saldırılar başlattı.
Orta Asya'da, Horasan'da, Azerbaycan'da, Irak'ta olduğu gibi, Mısır'da ve Suriye'de de ordunun nüvesi Türklerden oluşuyordu. Ahmed bin Tolun ilk kez ordu kurarken 24 bin Türk savaşçı toplamıştı. Tolunoğulları'nın ordu komutanlarının çoğunluğu da Türklerden oluşuyordu.
Babekiler hareketinden sonra Yakın Doğu'da meydana gelen savaşların çoğuna katılan orduların asıl gücünü de Türkler oluşturmuştur.

Bu konuda 15. yüzyıl Mısır tarihçisi Megrizi (1442 yılında ölmüştür) şöyle yazmaktadır:

"Emir el-mü'minin el-Mü'tesim Billah Ebu İshak Muhammed bin Harun er-Reşid Türklerin kontrolüne girdikten sonra Arapları aşağıladı. Onları divanden çıkardı, isimlerini sildirdi, imtiyazdan mahrum etti. Türkleri ise devletin dayanak noktası, sofrasının ağası etti". Megrizi'nin eserinden alınan bu küçük parçadan anlaşılıyor ki, Mü'tesim'in tedbiri tamamen hilafete ait idi.

Ancak N.Mednikov bunu biraz farklı şekilde vermiştir:

"Me'mun'un halefi Mü'tesim Arapların Mısır'da ordudan çıkarılmasını emretti".

Tolunoğulları Devleti'nin ordusunu Türk emirleri idare ediyordu. En yüksek görevler bu emirlerin elindeydi. Devletin dağılma sürecinde Türk olmayan bazı komutanların da varlığına rastlanılır.

Tolunoğulları ordusunda Habeş, Sudan, Zenci, Nubi, Gubti aşiretlerinden toplanmış ve "Zenciler" (es-Sudan) olarak tanımlananlar sayı itibariyle asıl gücü oluşturuyordu ki, onların sayısı 40 binden fazlaydı. Mısır'ın ve Şam'ın Müslümanlar tarafından ele geçirilmesinden 9. yüzyılın sonuna kadar devam eden tarihini dikkatle incelediğimiz zaman yukarıda gösterilen kuzey doğu Afrika aşiretlerinden oluşan böyle askeri güçten ilk kez yalnız Tolunoğulları Devleti'nden istifade edildiği anlaşılmaktadır. Bu aşiretlerden toplanan güçlerden savaşlarda genellikle yardımcı güç olarak istifade ediliyordu.

Orduda üçüncü kalabalık grubu Araplar ve araplaşmış Mısırlılardan oluşan güçler oluşturuyordu ki, bunların da sayısı önce 7 bine ulaşmış, Humaraveyh'in ve Harun'un zamanında ise artmaya başlamıştı. Saf kan Araplar araplaşmış Mısırlılara oranla çok az sayıdaydılar. Genellikle Arapların ordudaki rolü yok edilmiş, onlardan çoğunlukla orduya hizmet işlerinde faydalanılıyordu.

Bazı çağdaş Arap tarihçileri aynı zamanda Tolunoğulları Devleti hakkında özel araştırma yapan Hasan Ahmed Mahmud kendi eserinde Arapların rolünü büyütmeğe çaba gösterir. Bu yönden de yazar Halenci isimli komutanın Mısırlı olduğunu iddia etmektedir.

H.A.Mahmud fikrine dayanak noktası göstermek için Bin Teğriberdi'ye istinad ederek şöyle yazmaktadır:

"O, (Helenci -E.E.) Fustat'ta doğmuştur". Helenci'nin Mısır'da doğması onun Arap olması için yeterli değildir.

Bin Teğriberdi eserinde Harun bin Humaraveyh bin Ahmed bin Tolun'un da Mısır'da doğduğunu yazmıştır.
Bundan da anlaşılıyor ki, Helenci'nin Mısır'da doğması onun Arap olması için yeterli delil sayılmamalıdır.

Öte yandan bilindiği gibi, Helenci ordu komutanı seviyesine yükselebilmişti. Halbuki Arap savaşçılar böyle yüksek görevlere getirilmiyordu. Bu, "Mısır, Tolunoğulları ve İhşidiler devrinde" eserinin başka bir sayfasında itiraf edilmiştir. Böylece yazar kendi dediğini inkâr etmiş oluyor.

Orada şöyle yazılmaktadır:

"Bu dönemde (Tolunoğulları'nın iktidar dönemi kastediliyor -E.E.) Araplar Mısır'da askeri, siyasi, iktisadi imtiyazlarını yitirdiler". Bundan dolayıdır ki, Araplar Tolunoğulları Devleti'nin ordusunda yardımcı taşınmasında v.s. bu gibi işlerde istifade ediliyordu.

Tolunoğulları Devleti'nin bütün tarihi araştırıldığı zaman Araplardan öyle bir savaşçı, komutan ve yüksek görevli şahısa rastlanmıyor. Yalnız bazı din adamları, şair ve âlimler Arap idiler ki, bu konuda daha sonra söz edilecek.

Tolunoğulları ordusunda kendisini az çok açık biçimde gösteren bir unsur da vardı ki, onlar da Yunanlılardan oluşuyordu. Tolunoğulları'nın iki temsilcisi -Ahmed bin Tolun ve onun oğlu Humaraveyh'in iktidarı döneminde Yunanlılar itaatkârcasına hizmet ediyordular. Ceyş'in ve Harun'un zamanında ise onlardan yüksek rütbelere getirilmiş bir kaçı artık itaatsizlik göstermeğe başlamıştı. Örneğin, Ceyş'e yakın olan Yunan Bunduguş Tolunoğulları hanedanının içinde meydana gelen ihtilaflarda aktif rol oynadı. Ceyş'in zamanında yüksek rütbeye atanmış Safi ise komuta ettiği Yunan bölüğü ile birlikte Harun'un devrinde Tolunoğulları ordusundan ayrılıp, istediği gibi serbest yaşamaya başladı. Sonradan Harun onu merkezden uzaklaştırıp Remle'ye gönderebildi. Onların arasındaki ihtilafın gitgide şiddetlendiği bir dönemde Karmatlılar hareketi Şam'ın bir çok eyaletlerine yayıldı. Karmatlılar hareketi geçici olarak bastırıldıktan sonra, Safi kendi silahlı gücü ile Mısır'a hücum eden hilafet ordusuna katıldı.

Bin Teğriberdi'nin yazdığından anlaşılıyor ki, Yunanlılar Harun'un hakimiyetine tabi olmak istemeyerek tehlikeli bir durum yaratmışlardı. Ancak bu tehlike kısa sürede ortadan kaldırılmıştı.

K.Brockelman, Yunanlılardan oluşan bölük hakkında yukarıdaki bilgileri de dikkate alarak konuyu şöyle açıklamaktadır:

"Bu unsurlardan en görkemlisi Rum (Yunan) bölüğü idi ki, bin Tolun'un döneminde bile tehlikeli olduğunu göstermeğe başladı, onun halefleri devrinde ise sayıca diğer unsurları üsteledikten sonra, tehlikesi daha da büyüdü".

K.Brockelman'ın bu fikrini tamamen kabul etmek doğru değil. Çünki, Tolunoğulları Devleti'nin tarihini ortaçağ kaynakları ile dikatle izlediğimiz zaman gerek Ahmed bin Tolun gerekse oğlu Humaraveyh'in döneminde Yunanlıların küçük bir itaatsizliğine bile rastlanmadığı görülür.

Öte yandan, Tolunoğulları ordusunda Yunanlılar hiç bir zaman Türklerden ve es-Sudanlardan sayıca üstün olmamışlar. Yunanlılardan oluşan ordu komutanlarından tarihte yalnız ikisinin ismi geçer ki, bunlardan da biri belirtildiği gibi Bunguduş, ikincisi ise Safi'dir.

Bin Teğriberdi, Bunguduş hakkında şunları yazmaktadır:

"Bunguduş isimli Rumun ne bir ağırlığı, ne de bir değeri vardı."

Anlaşılıyor ki, bazı güçlü komutanların aynı zamanda Tuğc bin Cuff, Ahmed bin Tuğan'nın ve ordunun büyük bir kısmının ona karşı çıktığını gören Ceyş bin Humaraveyh başka unsurların desteğini kazanmak zorunda kalmıştı. Bunun sonucunda da bazı savaşçı ve aşağı rütbeli subaylar yüksek görevlere gelebilmiştiler. Hatta ağır taşlar ve demir direkler taşıyan, sokak savaşları yapan, daha doğrusu bir nevi gladyatör olan kişiler de Ceyş'in yakın yardımcıları olmuş, onunla beraber hareket ediyor, ve tavsiyelerde bulunuyordular.

Tolunoğulları ordusu hakkındaki araştırmaya dayanarak diyebiliriz ki:

- Bu dönemde bütün Yakın Doğu'nun bir çok ülkelerinde olduğu gibi, Mısır'da ve Şam'da da ordunun esas özeyi Türklerden oluşuyordu. Türkler savaşlarda önemli rol oynuyor, savaş meydanlarında her zaman ön sıralarda savaşıyorlardı.

Savaş tekniğinin üstünlüğü ile diğer bütün unsurlardan seçilen Türkler hakkında 9. yüzyıl Arap şairi Cahiz düşüncelerini şöyle ifade eder:

Savaş zamanı onların dört gözü olur: İkisi önden, ikisi de arkadan.
Türkler hatta dağlarda bile hızla at sürer, mızrak ve oku çok büyük beceri ile kullanırlardı. Türklerin attığı okun sürati Arap poeziyasında adeta bir sembol olmuştu.
Tolunoğulları'na büyük zaferler kazandıran da Türklerden oluşan alaylardır. Bütün bunların yanısıra, Türklerin devlet için korkulu bir tarafı da vardı.

Onlar hakem, emir, yahut ordu komutanının kararsız, beceriksiz veya zayıf iradeli olduğunu hissettikleri an ona tabi olmaktan imtina eder, öldürüp ortadan kaldırmaya çaba gösterirlerdi. Sonuçta ordu biri birine zıt iki değil hatta bir kaç gruba bölünürdü. Bu ise devleti genellikle dağılma, parçalanmaya getirip çıkarırdı. Böyle bir özellik Tolunoğulları devletinin tarihinde de açık şekilde kendisini gösterir.

- Nubi, Sudan ve Kuzey Afrika'nın bazı aşiretlerinden toplanmış usurlar orduda sayı itibariyle ilk sırayı alsalar da, nüfuz açısından Türklerden sonra gelirlerdi.

Daha önce de belirtildiği gibi, bu unsurlar esasen yardımcı rol oynar, bir nevi ihtiyat gücü sayılırdı. Ancak bu da bilinmelidir ki, Humaraveyh'in devrinde söz konusu unsurlar öncekine oranla daha yüksek görevler almaya başladılar. Bu ise Humaraveyh'in özel alayını yeniden oluşturması ile ilişkin idi. O, yukarıda isimleri geçen yerli unsurlardan onu koruyan özel bir alay kurarak "seçilmişler" (el-muhtarre) adını verdi. Ancak ilginçtir ki, bu alaya hatta eşkiyalar ve yelkesenler de alınmıştır.
Humaraveyh'in yerli aşiretlerden seçilmiş kişilerden özel bir alay kurması Sudanlı ve Nubilerin Tolunoğulları Devleti'nin ordusunda nüfuzunu güçlendirmiş oldu.

- Daha önce de belirtildiği gibi, Ceyş iktidara gelir gelmez, Humaraveyh'ten farklı olarak Nubi ve Sudanlıların değil daha çok Yunanlıların desteğini almaya çalıştı.

- Araplar ise Tolunoğulları Devleti kurulduktan parçalanıncaya kadar orduda öyle bir mevki kazanamadılar.

Bütün bu isimleri geçen unsurların yanısıra, orduda birbirinden ayrı azınlık olan çeşitli unsurlar da vardı.
Tolunoğulları ordusundaki alaylar etnik yapılarına göre kurulmuştu. Örneğin, "Türk", "es-Sudan", "Arap", "er-Rum" (Yunan) olarak sınıflandırılan bölükler biri birinden ayrı ayrı dizilir, her biri kendileri için ayrılan bölgelerde yerleştirilirdi. Ancak bütün bunlara rağmen bu bölükler özellikle Ahmed bin Tolun'un döneminde birbirlerine güçlü bağlarla bağlıydı.

Tolunoğulları'nın kurduğu ordu Mısır'ın Müslümanlar tarafından ele geçirilmesinden sonra kurulan ilk nizami ordusu idi. Bu ordu 9. yüzyılda Yakın Doğu'da kurulan yarıbağımsız ve bağımsız devletlerin hiç birisinin ordusundan geri kalmıyor, aksine pek çok özellikleriyle onların çoğundan üstündü.

Tolunoğulları ordusu belirtildiği gibi, paralı askerlerden oluşan, ayrı ayrı feodallara değil, doğrudan devlete tabiydi. Bu ordu her an hazır durumda tutulur ve bütün giderleri devlet tarafından karşılanırdı. Humaraveyh'in döneminde Tolunoğulları ordusunun yıllık para-maaş gideri 999 bin altın dinara ulaşmıştı.

Tolunoğulları ordusu esas olarak başkentte yerleşirdi. Savaşılması gerektiğinde başkentten çıkarak savaş meydanına yönelirdi. Ayrıca bir çok şehirde İskenderiye, Demeşk, Halep ve Tartus'ta askeri garnizonlar vardı ki, bundan da amaç meydana gelebilecek her hangi isyanı bastırmaktır.

Ortaçağ kaynak sahiplerinin verdiği bilgilerden böyle bir sonuca varmak mümkündür:

Tolunoğulları ordusu savaşlarda iki gruba ayrılırmış. Birinci grup savaşa başlarken ikinci grup pusuda dururmuş ki, buna da "kemin" yani "pusu bölüğü" derlermiş.
Hakkında 2. Bölümde söz edilen meşhur Tevahin savaşında (6 Nisan 885 yılı) Tolunoğulları'na zafer kazandıran pusuda duran bölükler olmuştur.

Taberi bir konudaki araştırmalarım şöyle ifade etmektedir:

"Ebu Abbas Humaraveyh'i yendi. Humaraveyh eşeğe binip oradan Mısır'a kaçtı. Ebu Abbas'ın taraftarları garete yöneldiler.
Ebu Abbas Humaraveyh'in köşküne yerleşti. Ancak ne yapacağını bilmiyordu. Humaraveyh'in pusuda bekleyen bölüğü ona karşı çıktı."
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: TOLUNOĞULLARI DEVLETİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 19:25

Humaraveyh, Se'd el-E'ser'i, ordu komutanlarından ve yakın adamlarından bir bölümünü pusuda bekletiyordu. Ebu Abbas'ın adamları silahlarını çıkarıp oturmuşlardı. Humaraveyh'in pusu bölüğü onları sıkıştırdı. Onlar basıldılar.

Said bin Batrik (10. yy) bu konuyu şöyle açıklıyor:

"Humaraveyh bin Ahmed bin Tolun yenildi ve Mısır'a yalnız döndü. O, yolda beş binek hayvanını değişmiş ve onları mahvetmişti.
Taraftarlarından çok sayıda adam ölmüştü. Ebu Abbas, Humaraveyh bin Ahmed'in bütün ordusuna galib gelmişti. Humaraveyh bin Ahmed'in bir "kemin"i (pusuda duran ordu bölüğü -E.E.) vardı ve onun (Humaraveyh'in -E.E.) yenilgisinden habersizdi. Pusuda duran bölüğün bayrakları yükseltildiği zaman Ebu Abbas ve adamları onları (bayrakları -E.E.) gördüler. Onlar bütün kazandıklarını yitirdiler ve yenildiler. Bu savaşta onlardan çok sayıda adam öldürdüler."

Kindi, Bin el-Esir, Bin Haldun, Megrizi, Bin Teğriberdi v.s. tarihçiler de neredeyse Taberi ve Said bin Batrik'in anlattıklarını tekrar etmişler.
Bütün bunları kaydetmekten amaç, Tolunoğulları ordusunun pusuda duran bölüğünün, yani "kemin" adlanan bölüğün ön sırada savaşan bölüklerden hiç de geride kalmadığını ve çoğu zaman netice sağlayan rol oynadığına dikkat çekmektir.

Tolunoğulları Devleti'nin kara ordusu süvarilerden ve piyadelerden oluşmak suretiyle iki gruba bölünürdü. Süvariler için eğitilmiş cins Arap atları, deve ve katırlar kullanılırdı. Söz konusu iki esas grubun dışında diğer bir bölük de vardı ki, o bölük yalnız çeşitli savaş aletlerini kullanırdı. Bu bölük surları delen aletlerle ve ağır taşatan araçlarla (mancınıklar) donatılmıştı.

265 yılının Muharrem (876 Eylül) ayında Ahmed bin Tolun Antakya'yı kuşatırken mancınıklardan istifade ederek şehire girebilmişti.
Bütün bunların yanısıra, Tolunoğulları Devleti'nin ordusunda istihkamcılar, ordunun erzak ve silah mühümmatını taşıyanlar da vardı.

B- DONANMA

Tolunoğulları'nın askeri gücü yalnız karada savaşan ordudan ibaret değildi. Devletin ayrıca güçlü bir donanması da vardı.
Mısır'ı iki taraftan çevreleyen Akdeniz ve Kızıldeniz, diğer bir taraftan Tinnis gölü ve Nil nehri gemiciliğin gelişmesi için çok uygundu.

Mısır bir kaç taraftan sularla çevrili olduğu için gemiciliğin kurulması zaruri bir hal almış ve her zaman ihtiyaç duyulmuştu. Öte yandan denizden düzenlenen baskınların, özellikle de Bizanslıların hücumlarını önlemek için deniz gücüne zaruri ihtiyaç duyuluyordu.

Mısır'ın coğrafi yapısına dikkatle bakıldığında, ülkenin şehirlerinin neredeyse yüzde 95'i, köylerin ise çoğunluğunun ya denizlerin ya da Nil nehrinin sahilinde yerleştiğini görebiliriz. Bundan dolayıdır ki, ülkenin eyaletleri her zaman denizden düzenlenen saldırıların tehlikesi altında kalabilirdi. Daha doğrusu, o dönemde Mısır'da kurulan herhangi bir devletin kaderi kara kuvvetlerinden daha çok deniz kuvvetlerinin kullanımına daha uygundu. Bundan yararlanan Bizanslılar sık sık Mısır sularına donanma çıkarıyor, Nil nehri yoluyla Mısır'ın içerilerine sokuluyor, pek çok şehirleri talan ediyor, dağıtıyor ve kayıp vermeden geri çekilebiliyorlardı.

Ahmed bin Tolun Mısır'ın savunmasında deniz kuvvetlerinin önemli rol oynadığını anlamış, iktidarının ilk döneminden itibaren bu sahaya özel dikkat göstermiştir.
Elbette, bu konuda elimizde yeterli belge olmasa da, söz konusu dönemdeki siyasi olayları dikkatle izlediğimiz zaman bu görüş güçleniyor.

2. Bölümde de ifade edildiği gibi, Müveffeg'in emriyle Musa bin Buğa Ahmed bin Tolun'u Mısır'dan uzaklaştırmak ve yerine Macur Turki'yi tayin etmek için 876. yılının Ağustos ayında Mısır'a doğru hareket etmiştir. Bundan haber alan Ahmed bin Tolun, Ravze adasında kale yaptırarak hazineyi ve ailesini oraya götürür ve 100 savaş kayığını adanın çevresinde yerleştirdikten sonra, Musa bin Buğa'nın hücumuna karşı hazır olduğunu bildirir. Bundan anlaşılıyor ki, Ahmed bin Tolun donanmasının kudretini aynı dönemde artık hazır olan 100 bin kişilik kara ordusunun gücünden çok üstün tutmuş, donanmayı devletin esas dayanak noktası ve kendisinin son ümitgahı hesap etmişti. Bu Tolunoğulları Devleti'nin o dönemde güçlü bir donanmaya sahip olduğunu ve hatta donanmanın ordudan üstün tutulduğunu gösterir.

Ahmed bin Tolun 878 yılında Şam'ı ve Suğurlar'ı ele geçirdikten sonra donanmanın gelişmesine özel dikkat gösterdi. O, Tartus ve Antakya'da savaş gemilerinin sayısını artırıyor, meşhur Akka limanını inşa ettiriyordu. Ahmed bin Tolun ilk önce denizden düzenlenecek herhangi bir saldırıya karşı güçlü direniş gösterebilecek bir kale inşa ettirmiştir ki, bu kale günümüze kadar ulaşmıştır. Kalenin duvarları denizin içlerine doğru uzatılmıştır.

Yakut el-Hemevi konuyu şöyle açıklıyor:

"Ahmed bin Tolun bölgeyi ele geçirinceye (zamana) kadar burada kale yoktu".

Ahmed bin Tolun Akka'ya geldikten sonra, orda bir kale ve liman yaptırmak ister. O, eyaletin sanatkarlarını toplayıp onlara düşüncesini iletir.

Yakut bu konuyu şöyle ifade eder:

"Ona (Ahmed bin Tolun'a -E.E.) dediler ki, bu zamanda kimse suda bina yapmayı beceremez."

Sonradan bulunan mahir bir mimar tarafından yarıdaire şeklinde yaptırılan kale kara ile denizi birleştirmiş, sonuçta yüksek askeri önemi olan bir kale-liman kurulmuştu. Akka kalesinin denizin içlerine doğru uzanan uçları şlyuz vasıtasıyla birleştirilmiş, böylece Şam'da ilk kez kapalı liman inşa edilmişti.

F.Hitti bu olayı şöyle anlatır:

"Tolun Suriye sahilinde Akka şehrini kaleye dönüştürmüş ve orada askeri deniz üssü kurmuştu".

Tolunoğulları'nın askeri güçleri diyebiliriz ki, Akdeniz'de idi. Tartus'da Bizans sınırlarından başlayarak, Şam sahillerinden Berge'ye kadar Tolunoğulları'nın donanması hakimdi.
Akka, Dumyat, İskenderiye şehirlerinde, Tinnis gölü ve er-Ravze adasındaki gemi tersanelerinde savaş ve ticaret için çok sayıda gemi ve kayıklar yapılıyordu.

Ahmed bin Tolun ölürken on binden fazla kayık kalmıştı. Aynı dönemde Tolunoğulları'nın yüzden fazla savaş gemisi ve 300 yolcu veya yük gemisi vardı. Donanmada da esasen Türk unsurlar faal rol oynuyordu. Ayrıca yerli Gutbi, Yunan ve Berberilerden de çok sayıda denizci seçilip orduya alınmıştı. Tersanelerde genellikle yerli sanatkarlar çalışıyordu ki, onlar Mısır'da bu donanmayı kurdular.

Tolunoğulları tarafından temeli atılan er-Ravze ve Akka gibi tersaneler devletin yıkılışından sonra da faaliyetine devam etmiştir. Er-Ravze tersanesi İhşidiler (935-969) döneminde başka yere nakledilmiş ve yerine bağ bahçe yapılmıştır. Akka limanı ve tersanesi ise Şam'ın tarihinde yüzyıllarca önemli rol oynamıştır.

Tolunoğulları'nın son temsilcileri deniz donanmasının gelişmesine önem vermedi. Bunun sonucunda da donanma gücünü kaybetmeye başladı. Ancak Tolunoğulları'nın parçalanma sürecinde de donanmanın kara kuvvetlerinden daha ciddi direniş gösterdiğini vurgulamak gerekir. Kara kuvvetleri biri birinin ardınca hilafet ordusu tarafına geçerken, donanma üç yerde (Tinnis gölü, Dumyat körfezi ve Fustat'da) hilafet donanmasına ciddi direniş gösterip karşı tarafa ciddi kayı plar verdirdi.

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, Tolunoğulları Devleti'nin güçlü bir ordusu ve donanması olmuştur. Ancak devletin çöküş sürecinde bu güçlü hakimiyet silahı da zayıflamıştı.
Tolunoğulları devletinin askeri gücünde daha önce de belirtildiği gibi, asıl gücü piyade, süvari ve denizciler oluşturuyordu. İstihkamcılar, aşçılar, davulcular, arabacılar, bayrak taşıyanlar, meşaleciler ve benzerleri de vardı.

Bilindiği gibi, Tolunoğulları, Dokuz Oğuz tayfalarından idiler. Oğuz tayfalarının her birisinin kendine göre nişanı veya sembolü vardı. Bu genellikle Türk tayfalarına has olan bir özellikdi ki, onlardan da her biri kartal, kaplan veya koyun şeklini bayraklarına çizer veya kendilerine sembol seçerlerdi.

Tulunoğulları da bu geleneği devam ettirmiş, bayraklarına aslan şekli çizdirirdiler. Daha doğrusu aslan şekilli armalarını bayraklara da vururlardı. Tolunoğulları başlarına giydikleri şapkalara da aslan şekli çizdirirlerdi. Ordunun asıl silahı kılıç, mızrak, ok ve süngüydü. Çoğu zaman kement, balta ve sapanlar da kullanırlardı.

Ahmed bin Tolun geçit törenleri için büyük bir meydan yaptırmıştı. Humaraveyh ise "babasının yaptırdığı meydandan daha büyük" bir meydan yaptırmıştı. Zafer kutlamalarında bu meydanlarda askeri gösteriler düzenlenirdi. Her bölük kendine ait kapıdan meydana girerdi. Örneğin, Türkler bir kapıdan, Yunanlılar ise diğer bir kapıdan girip çıkarlardı. Bunun yanısıra at yarışı meydanları da kurulmuştu. Burada at yarışları yalnızca şenlik için değil genellikle savaş hazırlıkları için yapılırdı. Atları savaş meydanlarında kullanma usûlleri genç askerlere öğretilirdi. Bazen bütün süvariler atlarını kumlu çöllere ve tepelere sürer, bazen Nil nehrini yüzerek karşı sahillere geçerlerdi. Ordu için yeni seçilmiş atlar da bu usulle eğitilirdi.

11. yüzyıl Mısır tarihçisi el-Guda'i'nin verdiği bildiriye dayanarak 15. yüzyıl tarihçileri Megrizi ve bin Teğriberdi:

"İslam'da olan dört ilginç işten birinin de atlarla yapılan gösteriler olduğunu" belirtirler.

Bu dört olaydan birincisi Mısır'da at yarışları, ikincisi Mekke'de Ramazan ayı, üçüncüsü Tartus'ta bayram, dördüncüsü Bağdad'ta Cuma günü çok ilginç şekilde geçirilmekteydi.

Megrizi'nin yazdıklarından anlaşılıyor ki, Mısır'da at yarışları ve atlarla gösteri yapılması Ahmed bin Tolun tarafından düzenlenmiş, 11. yüzyılın başlarında ise ortadan kalkmıştı.

Tolunoğulları'nın askeri kuvvetlerinde genel görevler ve rütbeler tanzim edilmişti. En yüksek rütbeli kişi emirdi. Emir rütbesine layık görülenler çok az olurdu. Ülkenin hakemi aynı zamanda ordunun emiri sayılırdı. Ayrıca Tolunoğulları hanedanının bir kaç temsilcisi de emir sayılırdı. Yalnız Tuğc bin Cuff, Tolunoğulları hanedanından olmamasına rağmen, emirlik rütbesine yükselmişti.

Emirden sonra komutan gaid el-ceyş gelirdi. Bu komutanların çoğunluğunu Türkler oluşturuyordu. Ancak Tolunoğulları'nın son döneminde yerli Gutbilerden olan Ahmed el-Kifti, Yunanlılardan Safi, berberilerden Hesif el-Berberi komutan rütbesine yükselebilmişti.

C- MEMURLUK

Tolunoğulları'nın ordudan sonra ikinci en kudretli hakimiyet organı olan memur idaresi (idaret eş-şurte) idi. Memurluk ortaçağın bazı Müslüman devletlerinde güçlü dayanak noktalarından biri sayılıyor ve güçlendirilmesine büyük önem veriliyordu. Ülkenin bütün iç işlerinin kontrolü memur idaresinin uhdesindeydi.

Daha önce de belirtildiği gibi, Ahmed bin Tolun Mısır'ı ele geçirdikten kısa bir süre sonra ve hele hiç bir faaliyete başlamadan önce memurluğu kendi eline almış, memur ağasını (sahip eş-şurte) görevinden alarak onun yerine kendi yakın adamını, yani Türk Bozan'ı tayin etmişti.

Tolunoğulları'nın hakimiyeti döneminde Mısır'ın ve Şam'ın memurluğu oldukça güçlendirilmiş, onun nezaret dairesi çok genişletilmişti. Hatta kadınların matemlerde toplanmasını da memurluk idaresi belirliyordu.

Ahmed bin Tolun Mısır'a gelmeden önce oranın memurluğu iki bölüme ayrılıyordu. Onlardan ilki aşağı memurluk (eş-şurte es-sufla) ikincisi yüksek memurluk (eş-şurte el-ulye) - , olarak tanımlanıyordu. Elbette, bu tür tanımlama onların derecesine göre değil idarelerin yerleştiği coğrafi mevkiye dayanıyordu. Araplar Mısır'ı işgal ettikten sonra orada Fustat şehrini kurdular.

Salih bin Celaleddin bu konuyu şöyle açıklıyor:

"Emr bin el-As İskenderiye'yi ele geçirdikten sonra, askeri güçlerini yerleştirmek için İskenderiye'nin uygun olmadığını düşündü... Kafirlere karşı koymak için Müslüman askerlerinin askeri kaleye ihtiyacı vardı. Emr bin el-As "eski Mısır'a" ilerleyip orada kaleler, çadırlar kurdurdu... Böylece de Fustat şehri kuruldu".

"Araplar Mısır'ı ele geçirdikten sonra, memur idaresi Fustat şehrine nakledildi". Bu, müslümanların Mısır'da kurduğu ilk tek bir memurluk idi ve uzun süre tek olarak faaliyet gösterdi. Ancak Abbasilerin Mısır'a tayin ettikleri ilk canisin Ebu Avn Abdulmelik 133 (750-751) yılında "Fustat'ın harap olmuş bir mahallesi üzerinde" Askeri karargahı kurdu ve orada bir ev inşa ettirip "Yüksek memur evi" olduğunu ilan etti.

Böylece, "yüksek memurluk" olarak bilinen yeni memur idaresi kuruldu. Bu memur idaresi Fustat'ın kuzeyinde Yeşkur dağının eteğinde yerleştiği için, önceki memur idaresine oranla yüksekte idi. Bundan dolayıdır ki, bu adı almıştı. Bundan sonra, eski memur idaresi yenisinin aksine "aşağı memurluk" olarak tanımlanmaya başladı.

Tolunoğulları'nın döneminde de her iki memur idaresi faaliyet gösteriyordu.
Ancak onların ikisine de bir memur ağası başkanlık ediyordu.

Daha önce de belirtildiği gibi, memurluk ülke dahilinde her işi kontrol ediyor ve her hangi bir olay hakkında halifeye yahut hükümdara bilgi sunuyordu. Ülkenin ticaretini, pazarları, fiyatları, gümrük işini, bütün ahalinin hareketlerini kontrol ediyor, hakemin çıkardığı hükümlerin icrasını temin ediyordu. Bütün yolların, aynı zamanda ticaret yollarının güvenliğinden de memur idaresi sorumluydu.

Tolunoğulları'nın döneminde Mısır'da belgelerin hazırlanması ve kayda alınması için divan kurulmuştu ki, buna da "divan el-inşa" derlerdi. Bu divan bazı işlerin yanısıra (bu konu ileride ele alınacaktır -E.E.) vesika (cevaz) ve şehadetnamelerin hazırlanması ve kayda alınması ile de uğraşırdı. Bu işlere ise memurluk bakıyordu.

"880 yılının başlarında hükümdarlığını resmen ilan eden" Ahmed bin Tolun bütün Şam ve Mısır için pek çok kanun kaideler de tesis etti. Herhangi bir seyyah ülkeyi gezerken veya devletin sınırlarından dışarıya çıkarken kimlik belgesini de (cevaz) yanına almalı ve kontrol sırasında göstermeliydi.

A.Mets, 13. yüzyıl Meğrib tarihçisi Ali bin Said'in verdiği bilgiye dayanarak, seyahat eden kişinin belgelerinde hatta onunla birlikte olan kölelerin de isimlerinin kayıtlı olduğunu belirtir.

Ülkeye gelen ve oradan başka ülkelere giden kişilerin belgeleri, taşıdığı yüklerin kontrol edilmesi için kontrol noktaları oluşturulmuştu.
Bin Teğriberdi'nin verdiği bilgiden anlaşılıyor ki, her bir kişinin kimliği hakkında yanında yazılı belgeler olurmuş ve istenilen zaman devlet adamları tarafından kontrol edilirmiş.

Ahmed bin Tolun kendisi bir dilenciden şüphelenmiş ve ondan kimliğini içeren belgeleri (kutub) istemiştir. Sonuçta ise o adamın dilenci değil casus daha doğrusu, bilgi veya haber toplayan (sahib el-haber) olduğu tesbit edilmiştir. Buradan da anlaşılıyor ki, herkesin hatta dilencilerin bile kimliğini belirleyen belgeleri varmış. Bütün bu belgeleri de memur idaresi verirdi. Memurluk idaresinin başkanlığı Tolunoğulları Devleti'nde en yüksek görevlerden biri sayılırdı ve belirtildiği gibi, bu göreve her zaman hükümdara yakın olan adamlar atanırdı. Ülkeyi yöneten hükümdar, vali veya emir zayıf olunca, memur ağası bütün ülkenin yönetimine nezaret eder, kanunlar çıkarır, dilediği gibi hareket ederdi. Böyle bir hal Ahmed bin Tolun Mısır'a gelmeden kısa bir süre açık şekilde görülmüştü.

253 yılı Rebi el-evvel ayının 3'de (13 Mart 867) Mısır'a vali olarak atanan Mezahim bin Hakan, Ergöz'ü Mısır'ın memur ağası tayin eder. Kısa bir süre sonra Ergöz kadınların hamama ve türbelere gitmesini yasaklar, matemlerde ağıt yakan kadınların tutuklanmasını emreder. O, camilerde oturmak için konulan oturacakları, meclis için yapılan döşemeleri kaldırır. Ergöz daha sonra her hangi bir ölüye elbise giydirilmesini, yüzünün karalanmasını ve saçının kestirilmesini yasaklar.

Bunları sıralamaktaki amacımız memur ağasının hangi ölçülerde yetkileri olduğunu ve onun kontrol yetkisinin hangi sahaları kapsadığını göstermektir.
Memur ağası görevinde çalışmak zor ve mesuliyetliydi. Öte yandan, memur ağası yüksek imtiyazlara sahip olduğundan ülkede hakemin aleyhinde işler yürütebilirdi. Bundan dolayıdır ki, Tolunoğulları memur ağalarını sık sık değiştirirlerdi. Onların değiştirilmesi Ahmed bin Tolun'un zamanında sık sık tekrarlanırdı. Ahmed bin Tolun'un 868 yılından 872 yılına kadar olan dört yıl süresinde 9 kez memur ağasını değiştirdiğini kaydetmek yeterli olsa gerek. Kardeşi Musa bin Tolun'u 3 kez, yakın adamlarından olan Musa bin Tunig'i ise 2 kez aynı sürede bu göreve atamış sonra yeniden görevden almıştı.

Belirtmemiz gereken bir nokta da var ki, hakem sefere çıkarken yerine çoğunlukla memur ağasını tayin ederdi. Hatta ülkenin hakemi öldüğü zaman, yeni hakem seçilinceye kadar ülkeyi memur ağası yönetirdi. Memur ağasının yardımcısını da hükümdar tayin ederdi.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: TOLUNOĞULLARI DEVLETİ

Mesajgönderen TurkmenCopur » 03 Oca 2011, 19:25

D- DİVANLAR

Sahip oldukları büyük bir araziye hakim olmak için Tolunoğulları'nın kendilerine has idari yapısı vardı. Bu idari yapı dönemine göre yeni olmasa da, diğer devletlerinkinden az da olsa farklıydı. Ülkeyi yönetmek için onlar bazı divanlar oluşturmuşlardı ki, bunlardan bazısı Mısır ve Şam'da yeniydi.

Tolunoğulları döneminde faaliyet gösteren divanlar şunlardır:

1. Savaş divanı (divan el-ceyş)
2. Yazı divanı (divan el-ınşa)
3. Vergi divanı (divan ed-deraib)
4. Posta divanı (divan el-geda)

Savaş divanı silahlı kuvvetlerin teşkili ve yeni erlerin seçilmesi ile uğraşır, ordunun erzak ve silahının temin olunmasından sorumluydu. Ayrıca Tolunoğulları'nın paralı askerlerinin maaşlarının ödenmesi, onların kalacakları evlerini yapılması işi de Savaş divanının göreviydi.

Yukarıda memur idaresinden söz edilirken Yazı divanının (divan el-inşa) vesika (cevaz) ve kimlik belgelerinin hazırlanması ile de uğraştığını, onun bu şubesine memur idaresinin nezaret ettiği söylenildi. Yazı divanı Tolunoğulları devletinde güçlü ve diğer divanlara oranla daha geniş faaliyet gösteren bir divan olmuştur. Bu, Tolunoğulları'nın kendileri için oluşturdukları ilk divandı.

Elbette, bundan önce başka divanlar mevcut idi, fakat bilindiği gibi, onlar ilk dönemler Ahmed bin Tolun'a tabi değildi. Bin Tolun Mısır'a geldiğinde hiç bir divan onun uhtesine verilmemişti. Ancak Bayıkbak katibi Ahmed el-Vasiti'yi Bağdad'tan Ahmed bin Tolun'un emrine vermişti ve Ahmed el-Vasiti Ahmed bin Tolun'un katibi olmuş ve onun bütün yazı işlerini yürütmeğe başlamıştı. Bundan itibaren de Mısır'da yazı divanının ilk adımı atılmıştı.

Ahmed bin Tolun Mısır'a tam hakim olduktan sonra bütün idari yapıyı eline almış ve yazı divanını güçlendirmiştir. El-Vasiti Yazı divanına başkanlık etmenin yanısıra, bazı yeni divanlar da kurmuştu.

Yazı divanı devlette yürütülen bütün yazışma işlerini yürütüyordu. Kayıt defterlerinin (kutub es-sicillat), arşivlerin, çeşitli görevlere atanırken verilen belgelerin (kutub et-teglidat), çeşitli belge ve mektupların hazırlanmasını Yazı divanı yerine getirirdi. Yazı divanını Tolunoğulları'nın katibi yönetirdi ki, buna da baş katip derlerdi. Ayrı ayrı sahalar üzere de katipler tayin olunmuştu. Tolunoğulları'nın ilk devrinde hükümdarın gizli yazı işlerini de baş katip yürütürdü ki, bu da bildiğimiz gibi, el-Vasiti'dir.
Tolunoğulları Devleti'nin tarihini incelediğimiz zaman Ahmed bin Tolun'un özel yazışmalarını sonradan el-Vasiti'nin değil, Muhammed bin Reca'nın yürüttüğünü öğreniyoruz.

Bin Haldun bu konuyu şöyle açıklıyor:

"Ahmed bin el-Vasiti devletin münsifi (mühekkim) idi... Muhammed bin Reca ise Ahmed bin Tolun'un katibiydi".

Bu katip bin Tolun'un el-Vasiti'ye yazdığı mektup hakkında Abbas bin Ahmed bin Tolun'a bilgi verdiği için bin Tolun görevinden uzaklaştırıp hapseder.
Anlaşılıyor ki, el-Vasiti artık katip değil, devlette başka yüksek görevdeydi. Aynı dönemde Tolunoğulları Devleti fethedilen topraklarla oldukça büyük araziye sahipti. Böyle bir büyük devletin yönetilmesi için toprakların genişlemesinden önceki usul yeterli olamazdı. Bundan dolayıdır ki, el-Vasiti yeni bir idari organı kurması için katiplikten alınmış, yerine başka biri atanmıştı.

Söz konusu idari organ vezirlik (el-vizara) idi. Tolunoğulları Devleti'nde vezir ve vezirlik organının faaliyeti hakkında geniş bilgi olmadığından bir çok çağdaş Avrupa ve Arap tarihçileri bu konuda sessiz kalıyor hatta bazıları Tolunoğulları Devleti'nde vezirliğin olmadığını iddia ediyorlar.

Çağdaş Mısır tarihçisi H.İ.Hasan konuyu şöyle açıklıyor:

"İhşidiler devrinden (935-969) önce Mısır'da vezirlik (el-vizare) tesbit edilmemişti... Ahmed bin Tolun ise Ahmed bin Muhammed el-Vasiti'yi kendisine katip yapmıştı".

Bazı ortaçağ kaynakları H.İ.Hasan'ın bu fikrinin dayanaksız olduğunu gösterir.

Kindi'ye göre (10. yy):

"Ahmed bin Tolun Mısır'da yerine oğlu Abbas'ı bırakarak Ahmed bin Muhammed el-Vasiti'yi bir yönetici (müdebbir) ve (nasıl bir) vezir (?) atadı ve 264 yılı Şaban (ayının) 21'de (878 yılı 28 Nisan) ordusu ile (oradan) çıktı". Tolunoğulları Devleti'nde vezirlik işte bu devirde oluşmuş, sonra da faaliyetini devam ettirmiştir. Bazı kaynaklardaki küçük cümleler bile bu görüşün doğruluğu için yeterlidir.

Mes'udi şöyle yazıyor:

"(Humaraveyh) Ebu Ceyş vezirlik görevine Ali bin Ahmed el-Medarani ve Ebu Bekr bin Ali bin Ahmed el-Medarani'yi tayin etti".

Bin Helligan, Humaraveyh hakkında bilgi verirken "Ebu Bekr Muhammed bin Ali bin Ahmed el-Medaranı'nın onun veziri olduğunu kaydediyor."

Bütün bunları sıralamaktan amaç, vezirliğin de ilk kez H.İ.Hasan'ın söylediği gibi İhşidiler devrinde (935-969) değil Tolunoğulları devrinde (868-905) kurulduğunu göstermektir. Bundan amaç da Tolunoğulları Devleti'nin idari yapısı hakkında doğru tasavvur yaratmaktır.

Vezir devletin yönetilmesinde çok yüksek imtiyazlara malikdi. Bin Haldun'un eserinden anlaşılıyor ki, Ahmed bin Tolun Şam'da iken Mısır'da yerine tayin ettiği oğlu Abbas bile, çeşitli görevlere yakın adamlarını atamak istemiş, ancak el-Vasiti ona engel olmuş ve sonuçta şiddetli ihtilaf meydana gelmişti.

Vezirliğin yanısıra divanların her birine ayrı ayrı katipler başkanlık ediyordu. Hükümdarın özel katibinin dışındaki diğer katipler vezire tabi idiler. Katipler devrinin bilgili kişilerinden seçilirlerdi. Onlar devletin idari işlerinde aktif rol oynadıkları için önemli kişiler olarak değerlendirilirlerdi. Yetenekli katipler çoğu zaman vezir tayin edilirdi. Çünki katiplik ile vezirlik görevleri bir birine yakın çalışmayı gerektirirdi. Yetenekli katipleri olmayan vezirlik talep edilen işleri yerine getirmekte zorluk çekerdi. Böyle bir hal Müktedir'in devrinde hilafette görülmüştü.

Devletin idari işlerinde kargaşalık hisseden halife çözüm yolu aradığı zaman ona:

"Vezirliğin bir katibe ihtiyacı olduğu, (o katibin) ise işlerden anlayan ve ordunun politikasını bilen olması" tavsiye edilir. Bu göreve iki kişi aday gösterilir ki, bunlardan da her ikisi zamanında Tolunoğulları'nın işlerini yürütmüşlerdi. Bunlar da Ebu Ali el-Hüseyin bin Ahmed (O, Ebu Zenbur adı ile tanınır -E.E.) ve Ebu Bekr Muhammed bin Ali el-Mederani idi.

Katipler ve rolleri hakkında etraflı bahseden Hilal es-Sabi yukarıda isimleri geçen bu iki katip hakkında şunları yazar:

"Onların her ikisinin yazıda stajları, tedbir almada tecrübeleri vardır".

Anlaşılıyor ki, Tolunoğulları Devletinin idari işleri devrine göre yüksek seviyelidir ve devlet organlarında yetenekli kişiler çalışmıştır. Şöyle ki, onların vezir ve katipleri yalnız Mısır ve Şam'da değil aynı zamanda Yakın Doğu'nun pek çok bölgelerinde ve Bağdad'ta da tanınır ve büyük değer verilirmiş.

E- DİN ve HUKUK

9. yüzyılın sonuna kadar Yakın ve Orta Doğu'da İslam dininin bünyesinde çok sayıda tarikat, mezhep ve dini gruplar ortaya çıkmıştı ki, bu da sosyal hayatta geniş yayılmıştı. Ayrıca İslam dinine has olmayan bir çok ideolojik cereyanlar da sosyal hayatta aktif rol alıyor, bazı ilişkilerin kurulmasında büyük önem taşıyordu.

9. yüzyılın ikinci yarısında yani Tolunoğulları'nın iktidarı döneminde Mısır ve Şam'da da tarikat, mezhep ve ideoloji cereyanların şiddetli mücadelesi müşahide edilmektedir. Tolunoğulları, İslam dininin Sünni mezhebine mensup sayılırlardı ve devlette Sünni mezhebi ideolojik yönden hakim idi. Sünni mezhebine has olan bir çok tarikatlar ise kendi aralarında çekişirlerdi. Şöyle ki, Hanefi, Şafi, Hanbeli, Maliki mezheplerinin dördü de Mısır'da ve Şam'da faaliyet gösterirdi.

Ahmed bin Tolun Hanefi mezhebine mensup olmasına rağmen, diğer Sünni mezheplerin sıkıştırılmasına izin vermiyor aksine onları barıştırmaya çaba gösterirdi.
Ahmed bin Tolun Mısır'a gelmeden evvel oraya halife Mütevekkil tarafından baş kadı tayin edilen Bekkar bin Guteybe de Hanefi mezhebine mensup idi ve onu tebliğ ederdi. Ahmed bin Tolun Mısır'a hakim olduktan sonra, bin Guteybe'yi görevinde tutarak Hanefi mezhebinin propagandasına imkan sağladı.

Malikiler uzun süreden beri, Mısır'da diğer mezhep ve tarikatlar mensuplarına göre yüksek görevlerdeydiler. 9. yüzyılın ortalarından başlayarak Hanefiler Malikileri sıkıştırmış, nihayet onları üstelemişti. Ancak bütün Yukarı Mısır'da Malikiler yine de görevlerinden ayrılmamıştılar. Tolunoğulları'nın devrinde ise devletin merkezi şehirlerinde de faaliyet gösterirlerdi; şöyle ki, Fustat'da Cuma namazını bazen Malikilerden olan kadılar kıldırırdı.

Şafiler de gitgide konumlarını güçlendiriyordu. Şafilik Şam'da, özellikle Demeşk eyaletinde diğer mezheplerden güçlüydü. Şöyle ki, Demeşk'in baş kadısı Ebu Zur'e Şafi idi. O, sonradan yani 284 (897) yılında Harun bin Humaraveyh tarafından bütün devletin baş kadısı tayin edilmişti.

Kindi, "Mısır kadıları" eserinde şöyle yazmaktadır:

"Harun, Ebu Zur'e Muhammed bin Osman ed-Dimeşki'yi Mısır, Filistin, Ürdün, Demeşk ve diğer yerlerin kadısı seçti". Bundan sonra Ebu Zur'e Mısır'a göçüp orada devletin baş kadısı görevinde çalışmaya başladı.

Şafilerin mevkilerine dokunulmadığı ve onların faaliyet göstermesi için imkan sağlandığı hakkında Bin el-Esir şöyle bir sonuca varmıştı:

"O (Ahmed bin Tolun kasdediliyor -E.E.) Şafi mezhebine rağbet besliyordu".

Tolunoğulları Devleti'nde baş kadı seçilirken kadıların Sünniliğin hangi mezhebine mensup olduğuna bakılmıyor, fark koyulmadan bu veya diğer mezhepten baş kadı seçilirdi. Müslümanlar kendi mezheplerine göre mescitlerde toplanır ve orada dini ayinleri icra ederlerdi. Camilerde ise herhangi Müslüman tarikat ve mezheplerine bakılmaksızın toplanılırdı.

Bu isimleri geçen mezheplerin yanısıra Şii mezhebine mensup olan Alevi tarikatının taraftarlarından Mısır ve Şam'da da vardı.
Hakkında 2. Bölümde bilgi verilen Küçük Buğa Alevi idi ve onun komutanlığı altında isyan edenlerin çoğunluğu Şiiliği kabullenmişlerdi. Ayrıca, Peygamber nesline mensup olan her hangi bir kişiye dini statüsüne bakılmaksızın, büyük ihtiram gösterilirdi." 9. yüzyılın sonlarında Kuzey Afrika'da Fatimilerin güçlü tebligatı ile ilgili olarak Mısır'da da Şiilik öncekine göre güçlenmeye başlar. Hatta hakimiyetin Peygamber neslinden olanlara verilmesini talep edenler de ortaya çı kar.

Bu devirde Mısır ve Şam'da Müslümanların yanısıra çok sayıda Hıristiyan ve Yahudi de yaşıyordu. Yerli Gütbi, Becceli ve Yunanlıların çoğunluğu Hıristiyandı. Onlardan İslam dinini kabul edenlerin olmasına rağmen (aynı devirde de kabul ediyorlardı -E.E.), çoğu dinlerini değiştirmemişti.

9. yüzyılın başlarında Mısır isyanı halife Me'mun tarafından bastırıldıktan sonra, oradaki bir kaç Hıristiyan kilisesi yakılmış, Müslümanlığın kabul ettirilmesi temayülü güçlenmişti. Ancak Tolunoğulları devrinde Hıristiyanlar önceki gibi baskıya uğramıyordu. Hıristiyanlardan kişi başına can vergisi (cüz'iye) alınıyordu ve kiliseler de özel vergi ödemeliydiler. Şöyle ki, Ahmed bin Tolun Mısır'daki Hıristiyan kiliseleri üzerinde 20 bin dinar meblağında vergi koymuştu.

Bu devirde Mısır ve Şam hıristiyanları arasında en yüksek görevlerde Yakubiler bulunuyordu. Daha doğrusu, bu Hıristiyanların çoğunluğu Hıristiyanlığın Yakubi tarikatına mensup idiler. Mısır, Filistin, Antakya ve Evasim'de olan kiliselere İskenderiye kilisesi önderlik ediyordu. Yani Tolunoğulları devletinin hakimiyetinde yaşayan bütün Hıristiyanların dini merkezi İskenderiye'deydi. Her kiliseye bir patrik başkanlık ediyordu ki, bunlar da kendi aralarından seçilerek İskenderiye'de oturan baş patriğe veya patrikler patriğine tabiydiler.

Tolunoğulları devrinde baş patriklerin hepsi Yakubi tarikatına mensuplardı ki, bu da Yakubiliğin daha üstün konumda olması ile ilgiliydi.
Hıristiyan dininde beş esas koldan biri sayılan Yakubiliğin esasını 5-6. yüzyıllarda Azerbaycan'da yaşamış filozof Berdeli Yakub'un oluşturduğunu vurgulamak gerekir. Filozofun adına göre bu tarikat da Yakubi olarak tanımlanmıştır.

Yahudilerin de Hıristiyanlar gibi kendi sinegogları (kiliseleri) vardı, onlar da can vergisi öder, faaliyet gösteren her bir sinegog için devlete çeşitli miktarda para verirlerdi.
Bütün bu dinlerin, tarikatların yanısıra, yalnız bir felsefi cereyan Mısır ve Şam'ın sosyal siyasi hayatında faaliyet gösteriyor ve mevcut düzen ile barışmaz tutum sergiliyordu ki, bu da Sufilik idi. Sufilik 9. yüzyılın ilk yıllarından Mısır'da meydana gelmişti. Genellikle sufilerin bu devirdeki faaliyetleri hakkında çok az bilgi verilir. Yalnız onların ayrı ayrı liderleri hakkındaki bilgilerden şöyle kanaata gelinebilir ki, Tolunoğulları Devleti'nde Sufiliğe kötü davranılmıştı. Çünki, Ahmed bin Tolun sufilerin liderlerinden biri olan Ebu-l-Hasan Buna'yı ona karşı çıktığı için aslanların önüne atmıştı.

Bütün bunların yanısıra belirtmek gerekir ki, Tolunoğulları devrinde Mısır'da İslam dini daha da güçlenmiş ve etkisini yalnız yukarı Mısır'da değil hatta Sudan'da da göstermiştir.
Bir tarihi gerçek kendisini göstermekteydi ki, Yukarı Mısır'da yaşayan Becce, Nubi, Gubti v.s. halklar hala da Hıristiyan olarak kalıyor, Müslüman emir ve canişinlerine çok yönlü tabi olmayıp, onlara ancak çeşitli vergiler vermekle kendi görevlerini bitmiş sayıyordular.

Tolunoğulları Devleti yukarıda isimleri geçen halkların yaşadıkları yerleri tamamen kendi hakimiyetine tabi kılmış, onların bütün işlerini kontrol etmeye başlamıştı. Tolunoğulları'nın diğer dinlere inananlara baskı yapmadıkları da bir gerçektir. Fakat Müslümanlardan farklı olarak onlardan can vergisi (cüz'iye) alınırdı. Bu ise aralarında diğer dini inançların çok da güçlü olmadığı Becce, Nubi ve Gubtiler'in İslam dinini kabullenmesini sağlayabilirdi.

Öte yandan, Tolunoğulları tarafından baskıda tutulan pek çok Müslüman aynı zamanda isyancılar Yukarı Mısır'ın dağlık yerlerine ve Sudan'a çekiliyor, bunun yanısıra aynı yerlerde İslam dinini yayıyorlardı.

Bilindiği gibi, Tolunoğulları Devleti feodal bir devletdi. Feodal cemiyetinde ise din diğer sosyal şuur biçimlerini kendisine tabi ederek hükümranlık ediyordu. İslam dininin hükümran olduğu Tolunoğulları devletinde hukuki ideoloji de dinin esasları üzerinde kurulmuş ve onun etkisi altındaydı. Bunu düşünerek din ve hukuku aynı başlık altında araştırmaktayız.

Hukuk devlet yönetimince konulmuş ve bütün ahali için zorunlu olan kanunlar toplusudur. Tolunoğulları Devleti'nde hukuk sistemi, aynı dönemin diğer feodal devletlerinin hukukuna yakın olsa da, kendisine has öyle yönleri var ki, bunlar tamamen yeniydi. Bundan dolayıdır ki, bu dönemin hukuk sahalarının araştırılması belirli ölçülerde dikkat çekebilir.

Burada Müslüman hukuk ve hukukçuluğundan etraflı bahsetme imkanına sahip değiliz. Ancak bazı sahalarına az da olsa değinmek doğru olur görüşündeyiz.
Hilafetin ilk yıllarında hukuki meseleler Kur'an'a göre değerlendirilir veya çözülürdü. Ancak gitgide hilafetin gelişmesi, diğer halkları kendi hakimiyeti altına alması karışık sistemi olan bir devlet yapısı kurma zorunluluğunu da ortaya koymuş oldu.

Birbirinden farklı örf ve adetleri, hukuk sistemi olan çeşitli halkları birleştirip bütün bir hakimiyet altında tutmak elbette çok zordu ve Kur'an'ın hükümlerine dayalı yürütülen şeriat kanunlarının yeni taleplere tam cevap vermesi de zordu. Bundan dolayıdır ki, Kur'an'ın dini hükümlerine sünnet de eklendi. Bu sünnetler önceleri şifahi halde dilden dile geziyor, kanun ve hükümler için yardımcı rol oynuyordu. Çözülmesi gereken her hangi bir meselenin Kur'an'ın genel hükümlerine göre çözümü mümkün olmadığı zamanlarda sünnetlere başvurulurdu. Müslümanların Peygamber'in söylediği ve onun hakkında söylenilen hadisler bir çok meselenin çözümünde kesin rol oynamaya başladığından, onların yazılı biçime getirilmesi zarureti meydana çıktı. Çok geçmeden, Kur'an'ın kelamlarını yorumlamak ve Peygamber'in söylediklerini ezberlemek için çok sayıda kişi çaba göstermeğe başladı ki, bunun sonucu olarak ilk Müslüman hukukçuları ortaya çıktı.
Müslüman hukuk kuralları (fıkıh) doğdu ve devrine göre hukukçular yetişmeye başladı.

A.Masse bu konuyu şöyle açıklamaktadır:

"(Abbasilerin ilk devrinde) kutsal metinlerin önemi birden bire arttı. Çünkü bu metinlerin öğrenilmesi yalnız mü'minlikle ilgili bir iş olmak değil, aynı zamanda pratik biçimde tatbik olunmaya başlamıştı. Hukukçuluk da ilahi kanuna tamamen uygun biçimde gelişmeğe başlamıştı".

8. yüzyılın ikinci yarısında Abbasiler hilafetinde feodal ilişkiler gelişmeye başladı. Büyük bir imparatorluğun, merkezi hakimiyetin yalnız Kur'an ve Sünnet'in kaide ve kanunları ile korunması kolay değildi. Hazreti Muhammed'in silahtaşları, halefleri ve Müslümanlığı kabullenmiş akrabalarının söylediklerini ve onlar hakkında söylenenleri de Müslüman fakihleri ve ulemaları (din alimleri anlamında -E.E.) Kur'an ve Sünnet'e ilave etmişler. Böylece, sayısız hesapsız hadisler, rivayetler meydana gelmiştir ki, bunların da pek çoğu uydurmaydı. Bu hadisler yukarıda ismi geçen şahısların adına uydurulmuş, ancak aslı ya başka halklardan alınmış veya her hangi bir olaya münasip olarak oluşmuştu. Daha doğrusu, Arabistan'da esası konulan Müslüman hukuk kaideleri, devrin ve diğer halkların talebine tam cevap veremediği için ona çeşitli yerel şartlara, örf ve adetlere uygun olarak meydana getirilen kaide kanunlar eklenmeye başlanmıştı.

Ancak aradan çok geçmeden hukukçular arasında biribirine zıt temayüller ortaya çıktı. Bazıları hadislere inatla dayanırken, bazıları ise bir çok rivayetlerin muteber olmadığını ve çelişkili olduğunu belirleyerek yeni hukuki esaslar arıyorlardı. Tefsirleri ve metodları (usulleri) biri birinden farklı olan hukuk okulları böyle bir dönemde kuruldu.

Hukuk kanunlarını belli bir sisteme oturtmak için ilk teşebbüs Malik bin Enes (795 yılında ölmüştür) tarafından gösterilmiştir. Bundan sonra Müslüman hukuku, özel bir araştırma sahası olması için kurumlaşmaya başlamıştır. Daha doğrusu İslam dininin içerisinden çıkarak, onun güçlü etkisi altında kalmak şartıyla ayrıca bir içtimai şuur biçimine dönüşmüştü. Neredeyse aynı dönemde Ebu Hanife (699¬767) ve bir süre sonra Muhammed bin İdris eş-Şafi'i (767-820) yeni hukuk okulları kurdular. Bu hukuk okullarının birbirinden farklı görüşleri vardı, ancak çok derin değildi. Ancak hakimiyetten uzaklaştıralan Şiiler onların düzenlediği kanun kaideleri, Sünni mezhebinden olanlara uygun rivayetleri (hadisleri) kabul etmiyor, isteklerine uygun rivayetler (ahbar) oluşturuyorlardı.

1. Bölümde belirtildiği gibi Babekilik hareketi aynı zamanda İslam dinine karşı yönelik bir ideolojik savaş karakterindeydi. İşin ilginç yönü ise Müslüman ilahiyatçıları Müslümanların önceki başarılarına dayanarak, bütün bunların Allah'ın iradesi ile olduğunu söylüyordular. Babekilerin başarısını esas alan Hıristiyan-filozof Yakup el-Kindi ise Me'mun'un sarayında Bağdad'ın Müslüman ilahiyatçılarına ve Me'mun'a cevabında şöyle diyordu; zaferlerin Allah'ın iradesi ile olduğunun isbatı doğruysa bu daha inandırıcı görünüyor ki, Babek'e Allah yardım ediyor, bundan dolayı da O, Abbasilerin ona karşı gönderdiği bütün ordulara karşı zaferler kazanıyordu.

Böylece, ideolojik savaş daha da güçleniyor, Abbasiler hilafetinin dahilinde dini tartışmalar geniş yayılıyor, İslam dini mensupları arasında parçalanmalar güçleniyordu. Bunun için de bazı Müslüman ideologları, dini sisteme bazı şeyler ilave etmek ve çağa uygunlaştırmaya çalışıyorlardı. Diğer bir kısım ise dine, herhangi bir yenilik getirmenin kesinlikle aleyhineydi ve dinin nüfuzunun kaldırılmasına çalışıyordu. Daha doğrusu dinin üstünlüğünün hukuki dayanağının kurulmasına çalışıyordu.

Bu devrin yeni hukuk okulunun kurucusu Ahmed bin Hanbel (730-855) bu sonunculardan idi. Onun fikrince "Kanun kaynağını yalnız mukaddes rivayet teşkil etmeliydi". O, dini savunmak için hatta muteber sayılmayan hadisleri de kabul ediyor, şahsi kanaate çok nadir zamanlarda izin veriyordu. Ancak bu yol dini sistemin çağa uygun gelişmesini engelliyordu. 7. yüzyıldan gelen pratik kuralların bir kısmı 9. yüzyılın ideologlarının şuurunda sönük görünüyordu. Bu sönüklüğün oluşmasında ilmin, özellikle de o zamana kadar artık Arap diline çevrilerek yayınlanmış Hint ve Yunan felsefesinin, Aristotel mantığının büyük rolü vardı.

Bu devirde meydana gelen Mutezililer propagandası İslam dini içinde ideolojik tartışmaların boyutlarını daha da genişletti ve sade din tebligatçıları olan Hanbelileri takip ederek ortadan kaldırdılar. Ancak Mü'tezililerin propagandası cemiyette geniş yayılma imkanı bulamadı. Daha doğrusu, bizce buna iki şey imkan vermedi. Bunlardan biri, Türklerin hilafette siyaset sahnesine çıkması, ikincisi ise, sosyal mücadelenin ideolojik sahaya kaymasıydı.

Hazar'ın sahillerinden başlayarak Moğolistan'a kadar büyük bir arazide yaşayan, Abbasiler hilafeti topraklarına gelen ve orada gitgide çoğalan Türklerin (Hazar, Oğuz, Uygur, Tatar v.s. -E.E.) İslam dinini birden bire kabullenip şartlarına uyum sağlamaları kolay değildi ve merkezi siyasi hakimiyeti ele geçirip, halifelerin kaderini belirlemeye başladıkları için de, bunu onlara kabul ettirmek de mümkün değildi.

Bağdad'da doğup Samarra'da büyüyen, çocukluğundan itibaren Arap dilini öğrenen, Kur'an'ı ezberleyen, dini terbiye ile büyümüş Ahmed bin Tolun söz konusu Türkler hakkında şöyle demiştir:

Dinin kutsallığı onlarda önemsiz bir şeydir, onlar dinin nüfuzunu yok ettiler.

11. yüzyılın birinci yarısının sonlarından itibaren halifelerin sivil nüfuzunun kırılmasının yanısıra onların dini nüfuzunun da çöküşü kendini gösterir.
Müslümanlar arasında da pek çok mezhep, tarikat ve dini felsefi cereyanlar biri birine karşı açık mücadele yürütüyordu.

Y.Belyayev haklı olarak şöyle yazıyor:

"Sosyal sahadaki mücadele ideolojik sahada da ortaya çıkıyordu... ideologlar her tür hadis uyduruyorlardı ki, bunlar da belirli sosyal grupların menfaatine uygundu. Böylece, içeriğine ve istikametine göre bazen biri birine zıt olan çok sayıda hadis toplandı."

Hadisler Müslüman devletlerde hukuki meseleleri çözmekte daha aktif ve esas rol oynamaya başladı. Ancak birbirine zıt hadislerin çoğalması Müslüman hukukçularının (fakihlerin) ve mahkeme hakemlerinin (kadıların) işlerini tamamen zorlaştırıyor bu veya diğer meseleye dair hüküm vermek konusunda onları müşkül vaziyette bırakıyordu.

Bu durumda Müslüman ideologları esasen İslam taraftarları arasında yayılmış olan hadisleri toplamaya başladılar ve onların araştırmaları sonucunda vardıkları görüşlere göre uygun gelenler "saf" hadisler, uygun gelmeyenler ise "sahte", "yalan" hadisler gibi değerlendirildi. Böylece çok sayıda hadisin toplandığı hadis kitapları hazırlandı ki, bu eserlerin de içerisinde Muhammed el-Buhari'nin (810-870) "el-Cami es-sehih" ve öğrencisi Müslüm bin el-Heccac'ın (817-865) "es-Sehih" eserleri daha büyük şöhret kazandı. Bununla da iki "büyük kanun kitabı" hazırlanmış oldu. Bunların birincisinde 600 bin, ikincisinde ise 300 bin hadis toplanmıştı. Bu iki büyük kanun kitabı Müslümanlar arasında o kadar mukaddes sayılıyordu ki, nerdeyse Kur'an'a yakın yer tutmaktaydı. Bu, elbette mukaddes sayılmasına göreydi. Hukuki meselelerin çözümünde başlıca rol oynuyordular. Böyle bir durumda hem dini, hem de laik hukuka dayalı çok sayıda kanunlar hazırlandı.

Yukarıdaki bilgileri toplayıp şöyle bir neticeye varmak mümkündür; neredeyse 110 yıl süresince (750-860) meydana gelen çeşitli savaşlar, sosyal mücadeleler, tezatların şiddetlenmesi, feodalizmin gelişmesi, çeşitli sosyal, siyasi, dini grupların çekişmesi sonucunda Müslüman aleminin başlıca dört hukuk okulu (Maliki, Hanefi, Şafii, Hanbeli -E.E.) ve bir kaç hukuki kanun toplusu meydana geldi. Bunun yanısıra, bütün meselelerin çözümünde önemli rol oynayan Kur'an ve hadis kitaplarına istinad eden fıkıh ilmi oluştu. Fakihler, kadılar (bazen emir ve canişinler de -E.E.) bu yukarıda söz konusu olan hukuk abidelerini esas alarak, onlara kendilerinin mensup olduğu hukuk okulu açısından bakıyor, meselenin çözümü için şerh, tefsir, hükümler düzenliyorlardı.

Hem dini hukuk hem de laik hukuk bütün bu yukarıda gösterilenler üzerinde hareket ediyordu. "İslam dininde kanunları belirlemek için resmi bir yasama organı hiçbir zaman olmadığından hukuk kendiliğinden gelişiyor ve laik hukukçuluk, halis dini merasim meseleleri için mecburi olan dini hukukun (şeriat) yanısıra gelişiyor-güçleniyordu"..

Bilinmelidir ki, Müslüman hukukunun doğup şekillenmesi, onun Tolunoğulları devrinden önceki durumu hakkında verilen bu çok kısa tasavvur, Tolunoğulları devlitinde hukukun bazı yönlerinin nasıl olduğunu doğru değerlendirmek için gerekli sayılmalıdır.

Aynı zamanda itiraf olunmalıdır ki, Tolunoğulları Devleti'nde hukukun nasıl bir durumda olduğunu çok yönlü araştırmak imkanımız yoktur. Bu konuda kaynakların azlığı, genellikle Müslüman hukukunun şimdiyedek geniş araştırılmaması, bu sahada olan meselelerin zorluğu ve karışıklığı düşünülürse, bunun ne kadar gerçeği yansıttığı ortaya çıkar.

Bunun için de Tolunoğulları Devleti'nin hukukunun bazı dikkat çekici yönlerine değinilecektir ki, bu da devletin önemli sahaları hakkında çok yönlü tasavvur yaratmak açısından oldukça gereklidir.

Tolunoğulları Devleti'nin arazisinde yaşayan her bir kişi mensup olduğu dinin törenlerini icra etmek konusunda bağımsızdı. Elbette, bu bağımsızlık tam değildi. Hıristiyan ve Yahudilerin dini kurumları devlet tarafından belirlenmiş belli meblağda vergi ödüyordu. Diğer hiç bir yönden her hangi bir baskıya uğramıyorlardı. Aksine, Ahmed bin Tolun her üç dinin (İslam, Hıristiyan, Yahudi dinlerinin -E.E.) faaliyet göstermesine taraftar idi. Demeşk'teyken, savaş zamanı yıkılmış Meryem ana kilisesini tamir etmek için devlet hazinesinden 70 bin dinar ayrılmıştı.

Tolunoğulları Devleti'nde dinlerin faaliyeti (üstelik bu faaliyet süresince onlar birbirine karşı çıkmamalıydı -E.E.) için uygun şartlar oluşturulmasının gerektiği görüşüne sık sık rastlanır. Ancak dini törenlerin icrası için devlet tarafından herhangi bir mecburiyetin konulduğuna mevcut eserlerin hiç birinde rastlanmamıştır. Devlet dini İslam dini olsa da, Hıristiyanların ve Yahudilerin kendi dini ayinlerini icra etmelerine, daha doğrusu, onların dini hukuklarına kimse dokunamazdı. Bu da Tolunoğulları döneminde devlet arazisinde bir kez de olsun devlete karşı dini çıkışların olmamasının asıl nedeniydi.

Bütün bu dinlerin temsilcilerinden yalnız debdebeli dini merasimlerde ve ibadet zamanı Tolunoğulları hanedanına ve hanedandan olan hükümdara dua okunması isteniyordu. Ahmed bin Tolun hatta hastalığında da Müslüman, Hıristiyan ve Yahudilere kendilerinin kutsal kitaplarını ellerine alıp ona dua etmelerini emretmişti.

Tolunoğulları Devleti'nde dini hukuk kuralları daha önce de olduğu gibi sağlanmıştı, ancak belirtildiği gibi, onların yerine getirilmesinde devlet tarafından mecburiyet yok idi.
Laik hukukun ise sahaları birbirinden ayrılmamıştı. Genel hatlarıyla belirtmemiz gerekirse Tolunoğulları Devleti'nde de yasama organı olmadığından laik hukuk dini hukuktan tam ayrılmamış ve çeşitli sahaları oluşmamıştır. Ancak önceki durumuna oranla hayli değiştirilmiştir. Örneğin, uluslararası ilişkilerde, ticaret işlerinde, mahkeme, cinayet işlerinde fıkhın gereklerine değil, pratik hayatın, adet hukukunun esaslarına ve elde edilmiş tecrübeye dayanıyordu. Daha doğrusu, uluslararası hukuk, ticaret hukuku, ceza ve mahkeme hukuku, mülkiyet hukuku ve genel hukuk meseleleri laik hukukçuluk sahasına geçmişti.

Tolunoğulları Devleti'nin kurulup geliştiği devri dikkatle araştırdığımız zaman, dini hakimiyetle laik hakimiyetin mücadelesini açıkça görebiliriz. Sonuçta ise devlet dinden ayrılır. Bundan dolayı da laik hukukla dini hukukun mücadelesi devam eder. Bu mücadele devlet hukuku ve mahkeme hukuku sahalarında daha belirgindi.

Ahmed bin Tolun iktidarının ilk devirlerinde, yani kurduğu devletin tam güçlü olmadığı zamanlarda, kadılara güvenmiş, kendisinin laik hakimiyeti ile onların dini hakimiyetini birleştirerek, her ikisinden kendi amaçları için yararlanmıştır. Bu devirde Mısır'da iki hakimiyet türünün mevcut olduğunu vurgulamamız gerekir. Laik hakimiyet ordu komutanının (emir el-ceyş), vergi divanı başkanının (sahip el-harac), posta reisinin (sahip el-berid), memur ağasının (sahip eş-şurte) ve canisinin (amil) elinde, dini hakimiyet ise çeşitli hukuk okullarından olan hakemlerin (kadı) ve baş dini hakemin (gadu-l-gudat) elindeydi.

Bu laik hakemlerden biri olan Ahmed bin Tolun, belirtildiği gibi, diğer laik hakemleri ortadan kaldırıp, bütün laik hakimiyeti eline aldı ve bu devirde dini hakimiyet liderlerine çok ihtiyatla yaklaştı. Sonradan ise onların da devletin işlerine doğrudan karışma imtiyazlarını lağvetme için tedbirler aldı. Laik hakimiyetin başında Ahmed bin Tolun, dini hakimiyetin başında ise baş hakem (gedu-l-gudat) vardı. Devletin ilk baş kadısı hele 246 (860) yılında halife

Mütevekkil tarafından Mısır'a tayin edilmiş fakih Bekkar bin Guteybe idi. Ahmed bin Tolun baş kadının nüfuzunu önemsiyor, ona yüksek maaş, önemli hediyeler veriyordu. Bütün bunlar Ahmed bin Tolun'un hakimiyetinin başlarında böyleydi ve Bekkar bin Guteybe ister dini, isterse laik hukukçulukta, mahkeme işlerinde dokunulmaz şahsiyet sayılırdı. Bin Tolun tehlikeli rakiplerini ortadan kaldırdıktan sonra ülkenin hukuki işlerine karışmaya başladı, ilk önce o, mahkeme sistemini ayırıp laik (sivil) ve dini (şeriat) mahkemeleri kurdu. Laik mahkeme (en-nazr fil-mezalim) Ahmed bin Tolun tarafından seçilmiş münsifler tarafından yürütülüyordu ki, onun da başında kendisi bulunuyordu.

Böylece O, bir adımla iki iş görmüş oldu. Bir yandan hakemin (baş kadının) önceki "hukukunu" elinden alarak, faaliyet sahasını daraltıp nüfuzunu azaltdı. Öte yandan nüfuzlu din adamlarının idari işlere karışmasına son verip, bir nevi devleti dinden ayırdı.

Adeta laik mahkeme kadının çözüm yetkisi olmayan büyük meselelere - eyalet, şehir ve ülke hakemlerinin (kadıların) hükümlerinden memnun olmayan şikayetçilerin (ehli-l-mezalim) dilekçelerine ve çeşitli iddialara bakıyordu. Ahmed bin Tolun'un kurduğu laik mahkeme ise geniş kapsamlı, daha nüfuzluydu. Bu mahkemeye kendisi başkanlık ediyor, haftada iki gün şikayetleri, iddiaları dinliyor, sonra hüküm çıkarıyordu. Şikayetler sözlü veya yazılı (erize) olurdu. Tartışmalı meseleleri çözmek için tanıklar dinlenir, mahkeme işlerinin araştırılmasında, bazı gereken bilgilerin toplanmasında memurlar (ahli-ş-şurte), posta hizmetçileri (nefer el-berid) ve çeşitli habercilerden (eyn) yararlanılırdı. Böylece, Tolunoğulları Devleti'nde laik mahkeme dini mahkemeden tamamen ayrılarak bağımsız hareket etmeğe başladı ki, bu da devletin dinden ayrılmasının başlangıcı idi. Buradan Tolunoğulları'nın dinin aleyhine olduğu gibi bir sonuç varılmamalıdır. Asla! Aksine, daha önce de vurgulandığı gibi, Tolunoğulları dinin güçlenmesine çaba gösteriyorlardı. Ancak dinin güçlü olduğu bir devirde yüksek makam sahibi din adamları, fakihler ve şeriat hakemleri (kadılar) büyük imtiyaz, geniş haklara sahip idiler ve sık sık devlet işlerine karışırlardı. Bu ise Tolunoğulları'nın isteklerini karşılamıyor ve onların tam hakimiyetine ortak olmak gibi değerlendiriliyordu. Bundan dolayıdır ki, Tolunoğulları dinin değil, din adamlarının, fakihlerin, kadıların nüfuzunu kırmaya çaba gösterirlerdi. Bunun için de laik mahkeme dini mahkemenin "himayesinden" ayrıldı ve iki bağımsız mahkeme meydana geldi. Laik mahkeme, asayiş mahkemesi, askeri mahkeme, mülkiyete ait sivil mahkeme, ticaret mahkemesi, saray mahkemesi, ceza mahkemesi birbirinden ayrılmamış, laik mahkemeye dahil idiler.

İlahi mahkeme, dine ait sivil mahkeme, dini ceza mahkemesi ise dini mahkemenin bünyesindeydi.
Birincisine Ahmed bin Tolun başkanlık ediyordu ve onun kanunları yazılmamıştı. Bütün mahkeme işleri Türk adetlerine göre yürütülürdü. Anlaşılıyor ki, fıkhın yerini adet hukuku (örf, adet, kanun -E.E.) almıştır. Bu adet hukukunun hükümleri, fıkhın kanunlarına oranla daha pratik olduğu ve Ahmed bin Tolun'un mahkeme işlerine çok dikkat göstermesinden dolayı "adamlar kadının (şeriat hakeminin -E.E.) yanına gitmekten vazgeçtiler".

Şeriat mahkemesi ve onun başkanları artık devletin iç işlerine ve vatandaşların laik hukuk esaslarına müdahale edemiyor, bir nevi tarafsızlaştırılmışlardı. Ancak onların nüfuzu tam kırılmamıştı. Anlaşılıyor ki, Tolunoğulları Devleti'nin hilafete ve halifeye bakışlarında din adamları ve şeriat hakemleri kendi mevkilerini koruyorlardı. Çünki, hilafetin en zayıf dönemlerinde bile, kadıları halifeler tayin ediyorlardı. Bütün Müslüman aleminde böyle bir kural her zaman kendisini göstermiştir ki, halifenin tayin etmediği kadı itibarsız sayılır, onunla alay edilirdi.

Halife namaz zamanları imamlığı eyalet imamının uhtesine verdiği gibi, kendisinin mahkeme hakemliği yetkisini de kadıya vermişti.
Ahmed bin Tolun bu kuralı birden bire bozamadı. O, ancak kadının faaliyet sahasını daraltmakla yetindi. Ancak onun bu politikası mahkeme hakemlerinin isteğine hiç de uygun değildi. Şüphesiz kısa bir süre sonra laik hakemle (Ahmed bin Tolun'la -E.E.), dini hakem (kadı el-guzat -E.E.) karşı karşıya gelmeliydi.

Böyle bir durum 269 yılı Şa'ban ayının 5'de (17 Şubat 883) Müveffeg'in emriyle Mü'temid hapsedildikten sonra yaşandı.
Siyasi olayları doğru değerlendirebilen Ahmed bin Tolun zayıf iradeli Mü'temid'i kendi tarafına çekmek, bununla da bütün hilafeti nüfuz altına almak düşüncesindeydi. Bunun için de o, devletinde olan bütün kadıları ve bazı nüfuzlu şahısları Demeşk'e toplayıp onlardan Mü'temid'e taraftar olmaları ve Müveffeg'in veliahtlıktan çıkarıldığını ilan etmelerini istedi.

Daha doğrusu, Müveffeg'in veliahtlığını tanınmaması talebinde bulundu. Tolunoğulları Devleti'nin baş kadısı fakih Bekkar bin Guteybe ve ona katılan diğer kadılar Bin Tolun'a karşı çıktılar.

Suriye tarihçisi Cemaleddin el-Hemevi konuyu şöyle açıklıyor:

"(Ahmed bin Tolun) hakemlerin (kadıların), fakihlerin, eyanların toplanıp Demeşk'e gelmelerini emretti. Onlar orada toplandılar ve Müveffeg'in veliahtlıktan çıkarılmasına razı oldular...

Mısır'ın kadısı Bekkar bin Abdullah bin Guteybe ise Ahmed bin Tolun'a dedi ki:

Sen Mü'temid'den bir parça kağıt getirmiştin ki, Müveffeg onun veliahtıdır. Şimdi ondan Müveffeg'in çıkarılması hakkında da bir kağıt getir.

Bin Tolun cevabında demiştir ki:

O, (Mü'temid -E.E.) şimdi aşağılanarak hapsedilmiştir. Ben de seni serbest kalman için ondan (Mü'temid'den) kağıt getirenedek hapsedeceğim".

Bu şiddetli münakaşadan sonra Ahmed bin Tolun şeriat hakemi Bekkar'ın mal ve mülküne el koyup verdiği ödülleri geri aldı kendisini de tutukladı. Ona karşı çıkan hakemleri işten kovdu. Dini ve laik hakimiyeti tekbaşına ele geçirip laik mahkemeyi bütünlükle eline aldı. Ceza hukukunun önceler az çok esaslandırdığı kanunları ortadan kaldırarak, istediği gibi hüküm vermeğe başladı. Dini mahkeme ile laik mahkeme birleştirilip ona tabi edildi. Bundan sonra Tolunoğulları Devleti'nde artık baş kadı tayin edilmedi. Kadı Bekkar ise Ahmed bin Tolun'un ölümünden bir kaç gün sonra hapishanede öldü. O, hapisanede ölen Müslüman aleminin ilk kadısıydı. Ondan dolayı da, kadılara her zaman büyük saygı gösterilmiş, onları, bir nevi dokunulmaz saymışlardı. Halbuki eyanlar, emirler, vezirler, hatta halifeler bile sık sık tutuklanıp öldürülürlerdi.

Bekkar bin Guteybe tutuklandıktan sonra, devlet neredeyse yedi yıl kadısız kaldı. Bütün meseleler laik mahkemede çözülürdü. Laik mahkemeye (ennezr el-mezalim) daha önce de belirtildiği gibi, Ahmed bin Tolun'un kendisi başkanlık ediyordu. Onun Kur'an'ı ezbere bilmesi, Müslüman hukuk okulları hakkında engin bilgisi dini meseleleri de çözümlemesini sağlıyordu.

Ahmed bin Tolun öldükten sonra yerine geçen oğlu Humaraveyh laik mahkemeye Muhammed bin Ebde isimli bir kişiyi hakem (sahep el-mezalim) tayin etti. Kısa bir süre sonra, yani 277 (890) yılında Bin Ebde aynı zamanda kadı oldu. Diyebiliriz ki, devlette kadı görevi yeniden oluşturuldu. Ama laik mahkemenin hakemi aynı zamanda dini mahkemenin hakemi sayıldığından kadılık öyle bağımsız bir görev değildi. Sonradan bu görev yine lağvedildi, devlet bir kaç yıl daha kadısız kaldı. Yalnız Harun bin Humaraveyh'in döneminde laik mahkeme dini mahkemeden yine ayrıldı ve kadılık bağımsız göreve dönüştü. Türk bin Tugan laik mahkemenin ali başkanı (emir el-mezalim), Arap Ebu Zur'e Muhammed bin Osman ise Mısır, Filistin, Ürdün, Demeşk v.s. eyaletlerin baş kadısı, dini mahkemenin hakemi tayin edildi. Laik mahkeme Demeşk'ten Mısır'a nakledildi.

Tolunoğulları Devleti'nde devlete ve hanedanın hakimiyetine karşı çıkmak en büyük suç sayılırdı. Bu suçu işleyen herhangi bir kişi idama, en azından hapis cezasına mahkum edilirdi. En ağır suç işleyen herhangi bir kişinin yalnız kendisine ceza verilir, onun akrabalarına ve evlatlarına dokunulmuyordu.

Bir çok suçlulara kamçı yahut sopa cezası verilmekle yetinilirdi.
Sahtekarlık eden bazı nüfuzlu şahıslar ülkeden uzaklaştırılıp, ziyaret adı ile Mekke'ye gönderilirdi. Daha doğrusu, bir nevi sürgün edilirdi. Bazen kendi yaşadığı daireden dışarı çıkmamakla cezalandırılanlar da olmuştur ki, bu da ev hapsine alınmak anlamındaydı. Hıristiyanların mahkeme edilmesinde laik mahkemenin hakeminin (emir el-mezalim, yahut sahip el-mezalim) yanısıra, keşişler, patrikler de katılırlardı ki, bu da bir nevi münsifler mahkemesini hatırlatırdı. Mahkumlar için her ay devletin hazinesinden 500 dinar ayrılırdı.

9. yüzyıldan başlayarak bir çok Müslüman devletlerde laik mahkeme ile dini mahkeme arasında şiddetli tartışmalar başlamış, biri diğerini üstelemeğe çalışmıştır. Anlaşılacağı gibi, Tolunoğulları Devleti'nde bu tartışma laik mahkemenin üstünlüğü ile sonuçlanmıştır ki, bu az da olsa çağına göre tesadüfen rastlanılan tarihi bir gerçeklik sayılmalıdır.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Tolunoğulları Devleti

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir