Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

28 Ekim 1914-18 Şubat 1915 Yılları Arasında Çanakkale Savaşı

Rus Ruleti

Burada Çanakkale Savaşı hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

28 Ekim 1914-18 Şubat 1915 Yılları Arasında Çanakkale Savaşı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 20:49

Rus Ruleti
28 Ekim 1914-18 Şubat 1915


28 EKİM günü yolda geçmişti. 29 Ekim Perşembe günü beş grup da hedefine ulaştı. Türk denizciler ambarlarda topluca namaz kılıp helalleştiler.
Her grup hedefi olan limana hücuma geçti. Yavuz'un hedefi Sivastopol'dü.
Sivastopol'dan başka Odesa, Kerç, Yalta, Kefe ve Novorosiski üs ve limanları bombardıman edildi. Toplam üç gambot, bir mayın gemisi, bir topçeker, 20 ticaret gemisini hatırdılar, 50'den fazla petrol ve buğday deposuyla bir telsiz istasyonunu tahrip ettiler, 3 subay, 72 eri esir aldılar.

Amiral Souchon olayı İstanbul'a şöyle bildirdi:

"Çatışmayı Rus filosu başlatmıştır."
Birkaç kişi dışında herkes, Padişah, Sadrazam, Nazırlar, subaylar, aydınlar, yazarlar, tarihçiler, Osmanlılar ve genel olarak Almanlar uzun zaman gerçeğin böyle olduğunu sanacaklardı. Sonuç fiyaskoydu. Rus donanması bir kayba uğramamış, Karadeniz'deki üstünlüğünü korumuştu. Enver Paşa Rus ruleti oynamış ve kaybetmişti. Devlet hazır olmadan savaşa girdiğiyle kalacaktır.
Haber İstanbul'u sarstı. Olayı bir Alman oldubittisi sanan bazı Nazırlar istifa etti. Sadrazam da istifa etmişti, Padişahın ricası üzerine istifasını geri aldı. Savaşı önlemek için çok çabaladı. Ama altı limanı birden bombalanan Rusya'yı yatıştırmak mümkün değildi. Rus Büyükelçisi İstanbul'u terk etti. Onu İngiliz ve Fransız Büyükelçileri izledi.

Rus ordusu bu olaya 1 Kasımda Doğu sınırını geçip saldırarak karşılık verdi. İngiltere de fırsatı kaçırmadı. Bir İngiliz savaş gemisi İzmir körfezine girerek iki gemiyi batırdı.

O kadar korkulan savaş başlamıştı. 4 uzun yıl sürecekti.
Gazeteler olayı büyük başlıklarla verdiler.

En etkili başlığı İkdam gazetesi atmıştı:

"Silah başına!" Savaşı o güne kadar bir alaya bile komuta etmemiş bir Başkomutan (Enver Paşa) ile hiç savaş görmemiş Prusyalı bir süvari tümeni komutanı (Liman Paşa) yönetecekti.

RUS ÇARI II. Nicola savaşın başlaması dolayısıyla bir bildiri yayımlayarak Çarlık Rusyasının değişmez amacını ilan etti:

"Bu savaşın ecdadımız tarafından bize vasiyet edilen tarihi emellerin gerçekleşmesine imkân vereceğine inanıyorum."

Başbakan Trepov, Rus Meclisinde yaptığı konuşma ile bu bildiriye açıklık getirecektir:

"İstanbul ve Çanakkale Boğazları ile İstanbul şehri, Rus milletinin yüzyıllar görmüş samimi amaçlarıdır. Bütün tarihi boyunca beslemiş olduğu bu emeller şimdi gerçekleşmek üzere. İngiltere ve Fransa ile yaptığımız anlaşma ile Boğazlar ve İstanbul üzerindeki hakkımız tanınmıştır. Rus milleti ne için kanını döktüğünü bilsin!"
İstanbul'u işgal için Odesa'da bir kolordu oluşturmaya başlayacaklardı. Enver ve Bronsard Paşalar ejderhayı azdırmışlardı.

İNGİLTERE Başbakanı Asquit savaşa giren Osmanlı Devletini çok sert bir üslupla suçladı:

"Osmanlı Devleti'ni çok ağır biçimde cezalandıracağız."

Birkaç gün önce Malta Tersanesi Komutanlığına atanan Amiral Limpus, bu sırada daha Londra'daydı. Donanma Bakanlığında göreviyle ilgili temaslar yapıyordu. Çanakkale Boğazı girişindeki tabyaların ertesi gün bombardıman edileceğini öğrenince şaşırdı, bir İngilizin sinirlenebileceği kadar sinirlendi.
İki yıla yakın Türkiye'de kalmış, ayrılalı iki ay olmuştu. Çanakkale Boğazını iyi bilirdi. Savunma düzeni çok zayıftı. Tabyalardaki bütün toplar eski, çağı geçmiş toplardı. Bir gün Boğazı zorlamak gerekirse geçmek için güçlük çekilmeyecekti.
Ama böyle hesapsız bir hareket uyuyan Türkleri uyandırır, savunmayı güçlendirirlerdi.

Bu tehlikeyi belirterek bombardımandan cayılması için ilgilileri uyardı:

"Bu çok yanlış olur. Yapmayınız!"

Donanma Bakanı Winston Churchill'in Çanakkale Boğazı'nın savunması hakkında bilgisi vardı. Sanayisiz bir devletin gücü kadardı. Kuvvetlice bir filo bu savunmayı yıkıp Marmara'ya geçebilirdi. Biraz güçlendirilmesi bir sorun yaratmazdı. Verdiği emri geri almadı.
Bir İngiliz-Fransız filosu, ertesi gün Boğaz girişindeki dört tabyayı3 bombardıman ederek bir gövde gösterisinde bulunacak, böylece Türk savunmasını da yoklamış olacaktı.

3 KASIM 1914 Salı sabahı Seddülbahir tabyasındaki gözcü ufukta belirmeye başlayan savaş gemisini izliyordu. Saat 05.28'di.
Yaklaşık 3 aydır, sayıları gittikçe artan İngiliz ve Fransız savaş gemileri, Çanakkale Boğazı'nı sıkı denetim altında tutuyorlardı. Nöbette kalan gemiler Boğaza girişin uzağında aç köpekbalıkları gibi dolaşıp durmaktaydılar.
Sabah pusu ağır ağır açılıyordu. Gözcü ilk geminin arkasından bir başka geminin daha geldiğini fark etti. Sonra da öteki gemileri.
Ooof!
Hemen nöbetçi subayı uyandırdı. "Komutanım, gemiler!.. "

Nöbetçi subay Müstahkem Mevki Komutanlığını arayarak durumu bildirdi. Beş dakika geçmeden tabyalar silah başı yaptı.
Önde birbirinin dümen suyunda ilerleyen dört büyük savaş gemisi vardı. Bunları irili ufaklı 14 savaş gemisi izliyordu. Kıyılara 15 kilometre kala yavaşladılar. Öndeki 4 gemi, birbirinden ayrılarak atış düzenine geçti. Ağır topların namlu-I lan hedeflere doğrultuldu. Amiral Carden'in işaretiyle saat 07.00'de bombardımana başladılar.

Girişteki dört tabyada uzunca menzilli sadece 4 top vardı. İkisi Ertuğrulda'ydı, ikisi karşıda, Orhaniye'de. Bunların subay ve erleri topları başında kaldılar. Öteki subay ve erler, gerideki sığınaklara, kalın duvarlı cephaneliklere, derince siperlere sığındılar.
2 İngiliz gemisi, Gelibolu yarımadasının ucundaki Seddülbahir ve Ertuğrul tabyalarını, 2 Fransız gemisi ise Anadolu yakasındaki Kumkale ve Orhaniye tabyalarını bombardıman ediyordu.

Subaylar askerleri aylardan beri gece gündüz çalışarak böyle bir gün için hazırlamışlardı. Sevindiler. Hiçbir asker korksa bile yerini bırakmamıştı. Verilen bilinçli eğitimin sonucuydu bu.

Ama ciddi bir sorun vardı:

En uzun menzilli toplarının bile atış mesafeleri yeterli değildi. Attıkları mermiler gemilerin yakınına bile erişemiyordu. Düşman da yakına sokulmuyordu.

"Lanet olsun!"
Bu savaş değil, tek yanlı bir atış tatbikatıydı sanki.
Bombardıman giderek yavaşladı. Bitiyordu herhalde. Bir serseri mermi Seddülbahir tabyasının gerisindeki merkez cephanesinin damına isabet etti. Cephaneliğin taş tavanı bir metre, tavanın üzerine yığılmış koruyucu killi toprak iki metre kalınlığındaydı. Bir merminin bu kalınlığı yarması mümkün değildi. Hain mermi toprağa saplanmadı, havalandırma deliğinden kaydı, cephanenin içine düşüp patladı. En sağlam bina diye bazı subaylar ve birçok er buraya sığınmıştı. Cephanelikte 11 ton kara barut ve 300 ağır top mermisi vardı. Cephanelik içindekilerle birlikte havaya uçtu.

5 subay, 80 er şehit oldu. Çevredeki 23 er yaralandı. Yeni ordunun ilk şehit ve gazileriydi bunlar. Cephaneliğin yerinde kocaman bir çukur kalmıştı.
Amiral Carden'in emriyle filo ateşi kesti. Geride nöbetçi 2 savaş gemisi bırakıp uzaklaştılar. Bu sırada bir İngiliz birliği Arapların coşkun gösterileri arasında Basra'ya çıkmaktaydı. Bir süre sonra birkaç vefalı kabile ve aydın dışında Arap yarımadasında Osmanlıya bağlı kimse kalmayacaktı. İstanbul bu gidişin farkında bile değildi. Çok uzun yıllardan beri uyuyordu. ÇANAKKALE BOĞAZI Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa (Çobanlı) gece Çanakkale'deki Çimenlik tabyasında bulunan karargâhında kalmıştı. Karadeniz olayından dolayı alarm halin-deydiler. Belki Boğaza girmeye çalışırlar diye yalnız giriş tabyalarını değil, Boğaz'daki bütün tabya ve bataryaları silah başı ettirdi.

Boğazı gözlemek için Çimenlik kalesinin burcuna çıktı. Buradan bütün Boğaz görünmekteydi. Boğaz'ın en güzel zamanıydı.
Bu soluk kesici güzelliği girişteki tabyalardan yükselen kara dumanlar kirletiyor, patlayan mermilerin yırtıcı şaklamaları tepeden tepeye yansıyarak Çanakkale'ye kadar geliyordu.

Kurmay Başkanı Yarbay Selahattin Adil Bey de geldi. Bir süre acı içinde savaş denilen vahşetin sesini dinlediler, dumanını izlediler.
Bu görevlere iki buçuk ay önce atanmışlardı. Savunma düzenini şaşılacak kadar dağınık ve yetersiz bulmuş, topların yeri ve sayısı hakkında doğru dürüst bilgi bile edinememişlerdi. Yetkiler Genelkurmay'daki birçok Alman arasında bölüşüldüğü için komuta birliği de kaybolmuştu. Bu kısacık süre içinde kimseyi huylandırmadan, yetki tartışmalarına yol açmadan, usul usul çok yol almışlardı. En önemlisi komuta birliği sağlanmış ve Almanların yaptığı hayalci savunma planı akla ve imkânlara uydurulmuştu.

Birden gökyüzüne doğru, içinde kızıl şimşeklerin kaynaştığı kıvrım kıvrım bulutlar yükseldi, patlayışın korkunç sesi yayılıp Boğaz'ı kapladı.
Telefona sarıldılar. Cephaneliğin uçtuğunu öğrendiler. Cevat Paşa sapsarı kesildi, Yarbay "Hazırlıksız yakalanacağımızdan korkuyorum.." dedi, "..Mondros limanında biriken savaş gemilerinin hedefi Çanakkale'den başka neresi olabilir? Şu 13 eski bataryamızı da ne yapıp edip yeniden savunmaya katalım!" "Başüstüne!"

Almanlar yerine yeniler gelmeden, küçük çaplı toplardan oluşan 13 adet bataryayı eski diye devre dışı bırakmışlardı. Yenilerin geleceği yoktu. Almanlar bir işi yapılamayacak kadar büyük tutuyor, sonra da sonunu getiremiyorlardı.
Tabyaları denetledikten ve yaralıları ziyaret ettikten sonra karargâha döndüler. Yapacak çok iş vardı.

Amiral Limpus savunmanın ilkelliğini koruduğunu sanarak yanılıyordu ama bu kanlı gösterinin çalışmaları hızlandıracağını doğru kestirmişti. Hatta çok hızlandıracaktı.
Hurdaya çıkarılmış toplar yeniden elden geçirilecek, çürümüş gemilerin silahları sökülecek, depolarda unutulmuş işe yarar ne kadar top varsa, eski püskü olmalarına bakılmaksızın hepsi Çanakkale'ye postalanacaktı.
Müzeye kaldırılmış havan topları bile yollanacaktı.

Yaşlı Mesudiye zırhlısı da sağlam toplarından yararlanılmak üzere Çanakkale'ye gönderildi. Yüzyıllardır bir şeyleri birbirine ekleyip kenetleyerek, bulup buluşturarak, yapıp yakıştırarak yaşamışlardı. Keşke devlet zengin, toplum gelişmiş olsa, bu dilenci buluşlarına, bu fukara çözümlerine gerek kalmasaydı. Yurtlarını Kanuni döneminde olduğu gibi kendi işliklerinin ürünü toplarla, tüfeklerle, kendi tersanelerinde yapılmış gemilerle savunabilselerdi. Ah ne olurdu! Neden böyle geri kalmış, yoksul olmuşlardı?

Nedeni ne dindi, ne de dindarlıktı. İlk aydınlanma Müslümanlığın ürünüydü. Başlıca neden dinin, dolayısıyla toplumun ve devletin, gitgide ham sofuluğun, bağnazlığın ve medrese tutuculuğunun etkisine girmiş olmasıydı. Allah'ın koyduğu kurallar ile yetinmeyip onlara yeni kurallar, yasaklar, sıkılıklar ekleyen bu anlayış öyle yaygın ve güçlüydü ki kimse karşı gelemiyordu. Bunu söyleyebilecek, dini de, toplumu ve devleti de kurtaracak kahraman henüz yoktu. Kader o kahramanı tarih sahnesine çıkarmak için hazırlık yapıyordu.

SAYILARI gittikçe artan İngiliz ve Fransız savaş gemileri Limni adasının Mondros limanını üs olarak kullanmaya başladılar. Burası giderek bir baca ve direk ormanına döndü. Limanın girişi, olası bir Alman denizaltı hücumuna karşı çift kat çelik ağlarla kapatıldı. Işıldaklar bütün gece çevreyi tarıyordu.
Donanma Bakanı Winston Churchill bu gelişen filoya komutan olarak Amiral Carden'i getirdi. Amiral bu görevi sevmiş, bugünkü ilk işi de heyecanla yönetmişti. Boğaz'ın girişindeki tabyaları 20 dakika bombardıman etmişler, 200 mermi savurmuşlardı. Mondros'a dönerken yolda görevin yapıldığını Londra'ya bildirdi.
Donanma Bakanı Churchill makamına geldiği zaman şifresi açılmış raporu masasının üzerinde buldu.
Carden'in hevesli olmasına sevindi.

Batı cephesinde sonuç almak çok zorlaşmıştı. Savaşı kısaltacak ve zafere götürecek en elverişli ve ses getirecek savaş sahnesinin Çanakkale olduğunu düşünüyordu. Düşünmüyor inanıyordu. Ama inancını paylaşmamıştı. Amiral bilgisine ve biraz da yaşına güvenerek -73 yaşındaydı- bu yararsız, gereksiz düşüncesinden dolayı Churchill'i azarlamış, o da susmuştu.

Churchill İngiliz hükümetinin en genç Bakanıydı. 40 yaşındaydı. Savaşı en etkili politik araç ve çözüm yolu olarak görüyor, savaştan dev bir oyun zevki alıyordu. Bir puro yaktı.

Düşüncesinden vazgeçtiği için değil, daha iyi hazırlanmak, sonra da konuyu yeniden açarak istediği sonucu koparmak için susmuştu.
Masasının üzeri Bakanlığın arşivinde bulunan Çanakkale ile ilgili dosyalarla doluydu. Fırsat buldukça bunları inceliyordu. Yeni bir dosyayı önüne çekti.

İKİ HAFTA önce Yarbay von Thauvenay Genelkurmay'da Harekât ve İstihbarat gibi iki çok önemli şubenin başına getirilmişti. Türkleri sürekli küçümseyen bir Alınandı.
Çanakkale ağzındaki tabyaların bombalandığı haberi Yarbay von Thauvenay'ı panikletti. "Eyvah!" Düşman donanmasının fazla zorlanmadan Boğaz'ı geçeceğini, Marmara'ya girip İstanbul'u tehdit edebileceğini düşünüyordu. Çünkü Çanakkale'de bir tek yeni, büyük top olmadığını biliyordu. Türklerin düşman donanmasının yoğun ateşine dayanabileceklerini de hiç sanmıyordu. Bu nedenle Harbiye Nezareti ile Genelkurmay'ın, tehdit altında kalmamak için bir an önce İstanbul'un Anadolu yakasına taşınmasını önerdi. Oradan daha içerilere kaçırabilirdi. Savaşa erken girilmiş olması Türk kurmaylarını çok üzmekteydi. Şimdi ordunun Alman çıkarları için kullanılmamasını sağlamaya çalışıyorlardı. Çok gergindiler. Ama Thauvenay'ın ortalığı telaşa vermesi, hele önerisi hepsini güldürdü. "Kalınkafa'nın önerisini duydunuz mu?"

Adı aralarında 'Kalınkafa'ydı. Tam da adının adamıydı. Türk Başkomutanını iki haftadır bu 'Kalınkafa' bilgilendiriyordu.
Liman Paşanın tutumu ise hepsini çok düşündürdü.
Çünkü 1. Ordu Komutanı, Ordular Genel Müfettişi, Reform Kurulu Başkanı Mareşal Liman Paşa da Boğaz'ın aşılacağını düşünüyor olmalıydı ki İstanbul'un Marmara kıyılarına ve adalara İngiliz zırhlılarına karşı bataryalar yerleştirilmesini emretmişti.

Bir yüksek komutan daha ilk girişimde böyle paniklerse gerçek savaş içinde kalınca ne yapacaktı acaba?
Ne yapacağı dört ay sonra görülecekti.
MECİDİYE tabyası Çanakkale'nin tam karşısında, Kilitbahir'deki tabyalardan biriydi. Alçak bir tepenin üstündeydi. Az dersinde Hamidiye Tabyası; önünde, deniz düzeyinde Namazgah tabyası vardı.

Komutanı Yüzbaşı Hilmi Şanlıtop, işinin ustası, çalışkan, öğretmen ruhlu, yurtsever, sakin bir askerdi.
Balkan Savaşı'nı görmüş, kepazeliği yaşamıştı. İyi eğitilmemiş, disinlinsiz, bilinçsiz, bilgisiz askerin ne kadar kolay bozulduğuna, sürüye döndüğüne, utanılacak kadar bencilleştiğine tanık olmuştu. Hurafeciliğin halkı ilkelleştirdiğini biliyordu. Bu nedenle askerlerini her fırsattan yararlanarak aydınlatıyor, eğitiyor, onları iyi, uyanık, yurtsever, bilinçli asker yapmaya çalışıyordu. Bu sabah Müstahkem Mevki alarm verince mürettebat üç dakikada topbaşı yapmıştı. Kaç zamandır buna çalışıyorlardı. Ama bugüne kadar hiç öylesine hızlı olmayı başaramamışlardı. Hilmi Bey hepsine teşekkür etti, yardımcısı Teğmen Fahriye de usulca, "Bugün akşam yemeğine irmik helvası ekleyelim.. " dedi, "..hak etti çocuklar." Cebinden para vererek gereken malzemeyi aldırmasını rica etti.
Türk ordusunda karavana çok sadeydi. Fazlasına devletin gücü yetmiyordu. Asker hiç şikâyetçi olmaz, bu kadar verebilen devletine dua ederek karnını doyururdu. İrmik helvası büyük olaydı.

Akşam az etli bulgur pilavı vardı. Bir de helva olduğunu duyunca asker bayram etti. Bataryanın uğuru Deli Mustafa ile Deli İbrahim zıpzıp zıpladılar. Bunlar 40 yaşında iki iyi çocuktu. "Hey hey heyyyy!"
Er Edremitli Seyid'in gözleri dört açıldı, "Anaav.. " diye inledi minnetle, "..padişah sofrası da anca bu kadar olur!"

RUSYA'DAN sonra İngiltere, Fransa, Belçika da yazılı olarak Osmanlı Devleti'ne savaş ilan ettiler. Bunları Sırbistan, Karadağ ve formalite olarak Japonya izleyecektir.9 Yunanistan, Bulgaristan ve Romanya taraf tutmak için savaşın gidişini izliyorlardı.
Başkomutanlık, imparatorluk limanlarında bulunan bütün düşman gemilerine, düşmanlara ait tüm işyerlerine, şirketlere, bankalara el konulmasını, düşman uyruklulardan 25-50 yaş arasındakilerin tutuklanmalarını emretti.
Rusya ve İngiltere çeşitli etnik gruplardan oluşan Osmanlı İmparatorluğunu sorunlara boğmak, parçalayıp çökertmek için çalışmaktaydılar. Onlar da çalışmalara hız verdiler.

Rusya Osmanlı Ermenilerini uzun zamandır türlü vaadler ve silahla besliyordu. Savaş başlar başlamaz Rus Çarı bir bildiri ile Osmanlı sınırları içindeki Ermenileri isyan etmeye çağırdı. Ermenilerin bu uğursuz çağrıya uyarak yer yer isyan etmeleri, çeteler kurarak cephe gerisini savaş alanına çevirmeleri, yüzbinlerce Türkün, Kürdün ve Ermeninin felaketine yol açacaktı. Osmanlı Devletini parçalamak için İngiltere de kaç zamandır Arabistan'daki ayrılık hareketlerini körükleyip desteklemekteydi. İngiliz propaganda makinesi ince ince çalışıyor, İngiliz altınları sessizce el değiştiriyordu.
Araplar parça parça ayrışıp kopuyorlardı.

İngiliz Dışişleri Bakanlığının Cidde Konsolosuna yolladığı gizli bir yazı ele geçirildi. Osmanlı Padişah/Halifesine yalnız uyruk olarak değil, yeminle de bağlı olan Mekke Şerifi Hüseyin ile İngilizler arasında gizli yazışmalar yapılmakta olduğu anlaşıldı.

Bu ön çalışmaların sonucu olarak Peygamber ailesinden Şerif Hüseyin ve oğulları bir zaman sonra ayaklanacaklar, büyük oğlu Faysal kurduğu bir Arap birliği ile Türk ordusuna karşı İngilizlerin yanında yer alacaktır.
Belleği sağlam Türkler bu olayları unutmayacaklardı.

3 KASIM bombardımanı Başkomutanın dikkatini kısa bir süre için de olsa Çanakkale'ye çekti. 3. Kolordu Komutanlığı karargâhının Tekirdağ'dan Gelibolu'ya alınmasını emretti, sonra yine Doğu cephesi ve Süveyş seferiyle ilgili konulara döndü. Başkomutanlık hiçbir aşamasında büyük savaşı bir bütün olarak görmeyi başaramayacaktı.
Gelibolu, tarihi bir liman ve şehirdi. Balkan Savaşı sırasında da Gelibolu Kolordusunun Karargâhına ev sahipliği yapmıştı.
3. Kolordu Karargâhı gelince şehircik yeniden hareketlendi, çarşısına bir canlılık geldi. Kolordu bandosunun akşam üzerleri kale önünde verdiği konserler kaygılı halk için teselli oldu. Kolordu Komutanı Esat Paşaydı. Yanya Savunması Komutanı olarak ün kazanmıştı. Ama bu acıklı bir ündü. Çünkü Yanya, sonunda teslim olmak zorunda kalmıştı. Nazik, bilgili, azimli bir komutandı. İyi Almanca biliyordu. Yanya'da yaşanan gergin günler, bir süre Yunanlıların elinde tutsak kalmış olmak Paşanın sinirlerini hayli yıpratmış, alıngan ve sabırsız yapmıştı. Sükûnete, düzene meraklıydı. Tartışmaktan kaçınırdı.

Oysa beş ay sonra ancak demirden adamların dayanabileceği çok hırçın olayların içinde kalacaktı. Emrinde iki tümen ve bazı küçük birlikler vardı.
Bu iki tümen (7. ve 9. Tümenler) baştan sona Çanakkale savaşlarına katılacaktır. Hele 9. Tümen, ilk günün inanılmaz olaylarını göğüsleyecekti.
Bir tümen daha verilmesi gerekiyordu kolorduya. Bu üçüncü tümen belli değildi. Bugüne kadar Çanakkale ve Gelibolu yarımadasının kara kuvvetleri tarafından savunusu için bir strateji saptanmış, bir görüş belirlenmiş değildi.12 Başkomutan ile Almanlar hayaller peşindeydiler. Bu gecikmiş işi, kendi yetki alanın içinde, 3. Kolordu toparlayacaktı.

Kurmay Başkanı Yarbay Fahrettin Altay ve kurmay arkadaşları bir savunma planı hazırlamak için çalışmaya oturdular.
Önce araziyi iyi tanıyan 9. Tümenin komutanı Albay Halil Sami Bey'i ve alay komutanlarını dinlediler. Bu komutanlar Gelibolu yarımadası ile Çanakkale'nin Ege denizi kıyılarını avuçlarının içi gibi bilirlerdi. Uzun zamandır Çanakkale ve Gelibolu'daydılar.
EDİRNE Bulgarlara verildiği zaman bazı heyecanlı üniversite öğrencileri Harbiye Nezareti'ni basmış, asker olabilmek için olay çıkarmışlardı.
Orhan da bu çılgınlardan biriydi. Oysa Dilber'e âşıktı. Masala benzer, özel bir aşktı bu. Onu bırakıp da nereye gidecekti? Ama edebiyat fakültesini öyle bir coşku sarmıştı ki Orhan da kapılmış, gönüllü er olmuştu.

Edirne'yi geri alan birlikte bulunmuş, Meric'i geçmiş, makineli tüfek ateşiyle biçilmiş, ağır yaralı olarak günlerce çamur içinde, yağmur altında kalmış, ölümün kucağından geri alınarak Edirne hastanesine kaldırılmıştı.
Konuşabilmeyi başarınca künyesini söyledi.
Evine haber verdiler.

Annesiyle babası, askere aslan gibi yolladıkları oğullarını ilk gördükleri gün niye yüreklerine inmediğine şaşacaklardı. Bu 22 yaşında bir insan taslağı, bir yıkıntıydı. İki akciğeri de su toplamıştı (plörezi). Ateşi düşmüyor, ağrısı azalmıyor, zor nefes alıyordu. Kurşun yaraları iyileşiyordu ama bu hastalıktan kurtuluş çok zordu. Çünkü ilacı yoktu. Tek çare bol, iyi gıda almaktı. Ama yemek yiyemiyordu. Ne iştahı vardı, ne lokmaları çiğneyecek gücü. İstanbul'daki Haydarpaşa Hastanesi'ne taşıdılar.

Annesi her gün geliyor, doktorların öğüdüne uyarak, Orhan'a bir lokma bir şey yedirmek için çırpınıyordu. Peçeyle hizmet edilemiyordu ki. Peçeyi sıyırıp attı. Bir gazinin annesine kim ne diyebilirdi ki?
Orhan yeniden savaş çıktığını duyunca hiç tepki göstermedi. Umursamadı bile. Onun aklı Dilber'deydi. Dilber'in "abicim" diyen tül gibi sesi, top, tüfek, bomba seslerinden daha güçlüydü, hepsini bastırmaktaydı.

Cesaret edip de annesine bir türlü Dilber'i soramıyordu. "Evlendi gitti" diyecek diye ödü kopuyordu. Kızcağız "abi" diye bayıldığı Orhan'ın kendisini sevdiğini bilmiyordu ki beklesin. Aynı çatı altında, bir evin katlarını bölüşen iki komşu ailenin çocukları olarak ağabey ile küçük kız kardeş gibi büyümüşlerdi. Evin girişi, erkek misafir odası, mutfak, bahçe ortaktı. Birinci katta Dilberler kalıyordu. İkinci katta Orhanlar. Aralarında altı yaş fark vardı.
Kurşun yarasına, ciğer yangısına dayanıyordu ama Dilber'siz kalmaya katlanamazdı. Katlanabilecek kadar canı yoktu.

Annesi kendiliğinden söz açtı:

"Dilber de gelmek istiyor ama çocuk seni böyle görünce üzülür diye getirmiyorum. Biraz düzelmeni bekliyorum." Dilber daha evdeydi ha!
Bu bilgi yetti. İyileşme hevesi geldi. Zorlukla bir şeyler yemeye başladı.

Başhekim Dr. Nuri Bey başını okşadı:

"Anneden daha iyi ilaç yoktur. Toparlanacaksın." Acısına rağmen gülesi geldi. Besbelli ki bu tonton başhekimin aşktan haberi yoktu.

3. KOLORDU Komutanlığı kolordusunun savaş araçları ihtiyacını karşılamak için tamirhane ve dikimevleri kurarken, üzerinde çalıştığı ayrıntılı savunma planına da son biçimini verdi. Plan, düşmanın Gelibolu ya da Çanakkale kıyılarına bir çıkarma yapması halinde uygulanacak savunma yöntemini ve düzenini belirliyordu. Türk subayları, arazinin özelliklerini, eldeki imkânları ve olası düşman hareketlerini uzun uzadıya inceleyip değerlendirerek, en uygun yolu saptamışlardı. Plan birliklere gönderildi.
Plan iki tümen komutanına da güven verdi.
Düşman kıyıya çıkarken, yani en zayıf olduğu anda karşılanacaktı.

Bunun için olası çıkarma yerlerinde güçlü birlikler bulundurulacak, hazırlık ve yerleşim bu esasa göre yapılacaktı:

Birliğin üçte ikisi kıyıda olacaktı, üçte biri geride yedek. Dönemin yeni silahı olan ağır makineli tüfekler de kıyıda mevzilenecekti. Bunlar dakikada 500 mermi atan çok etkili silahlardı. Yazık ki orduda sayısı çok azdı. Önemi kavranıp da getirtilene kadar savaş patlak vermişti. 7. Tümen hemen gereğini yapmaya koyuldu.
9. Tümen Komutanı Albay Halil Sami Bey de heyecanla Alay Komutanlarını çağırdı, planı açıkladı. Emirlerini verdi. Özellikle atış talimlerinin çoğaltılmasını istedi. "Cephaneye kıyın, atış çalışmalarını çoğaltın, asker iyice us-talaşsın."
Öbür iki alay komutanı gibi 27. Alay Komutanı Yarbay Şefik Aker de planı hemen üç taburuna yolladı. Ayrıca uygulamayla ilgili yazılı bir emir verdi.

Emrin 2. maddesi şöyleydi:

"Esas, düşmanı etkili ateş altına alarak karaya çıkarmamak, çıkarsa çıktığı noktada tepelemektir.
Önlemler bu esasa göre alınacaktır. Müfrezeler, bölgelerini gerekirse tamamen mahvoluncaya kadar savunacaklardır. Bir tek askerin emirsiz geriye çekilmesi ölüm cezasını gerektiren bir kaçış sayılacaktır."
Liman Paşa'nın bu planı alt üst edeceği hiçbirinin aklına gelmiyordu.

27. ALAY 3. Tabur takım komutanlarından Asteğmen Mucip Kemalyeri'nin anı defterinden:

"Bugün Tabur Komutanımız Yüzbaşı Halis Bey bölük ve takım komutanlarını topladı, kolordunun hazırladığı savunma planını açıkladı. Alay Komutanımızın emrini okudu. Kendi de bazı öğütlerde bulundu. Hepimize sevgiyle bakarak, 'Size fazla bir şey söylemeye gerek yok.! dedi, '..Asker bugünkü ruhu korusun, yeter!' O ruhu kazandırmak için çok çalışmıştık.

Köylü, askere düzgün yürümeyi, hele koşmayı bilmeden geliyor. Görünüşleri hiç güven vermiyor. Okuma yazma bilen yok. Şaşılacak kadar bilgisizler. Çünkü devlet bu talihsizleri ancak askere ihtiyacı olunca hatırlıyor. Biz yalnız bedenlerini değil, ruhlarını ve beyinlerini de çalıştırdık. Kafaları hurafe doluydu. Dinimizin güzel kurallarını açıklayarak kafalarını hurafelerden temizledik. Milletimizin büyüklüğünü, tarihimizin zenginliğini anlattık. Çoğu, vatan, Türkiye, millet, sancak, bağımsızlık gibi sözcükleri ilk kez duydu, ne olduklarını öğrendi. Günümüz kurallarına göre savaşmayı da öğrettik. Anadolu çocuklarına karavana çok yarıyor.

O gösterişsiz, yoksul, hasta gibi duran köylüler doğruldular, dikildiler, kıvraklaştılar, hızlandılar. Demir gibi imanları ile yeni kazandıkları milli duygu kaynaştı, bilgiyle birleşti, yenilmez, yılmaz bir ruh yarattı. Şimdi askerin öyle babayiğit, öyle kendinden emin, öyle farklı bir duruşu var ki hepimiz iftihar ediyoruz. Tatbikatlarda bir tepeden öbür tepeye rüzgâr gibi koştuklarını görmek insanı heyecanlandırıyor. Evelallah sömürgecileri yeneceğiz"

13 KASIM akşamı İttihat ve Terakki Partisi merkezinden esnaf birliklerine, dernek ve kulüplere kısa bir yazı ulaştırıldı. Ertesi gün Halife Sultan Reşat'ın cihat ilan edeceği, Fatih camisinde bulunulması bildiriliyordu.
Ruslar ya da Bulgarlar İstanbul kapısına dayandıkları zaman bile cihat ilan edilmemişti. Türk askerinin savaşmak için cihat ilanına ihtiyacı yoktu. Bu neydi?

Halk bilmeyecekti ama ilgililer biliyorlardı:

Almanların zoruyla alınmış bir karardı bu. Almanlar Osmanlı Halifesi cihat ilan edince bütün İslam âlemi İngilizlere, Fransızlara ve Ruslara karşı ayaklanacak, yer yerinden oynayacak sanıyorlardı. Birçok Türk yetkili de bu ümidi paylaşmaktaydı. İngiliz, Fransız ve Rusların da bu dinsel silahın kullanılması olasılığından ödleri patlamaktaydı. Üçünün de egemenliği altında milyonlarca Müslüman vardı. Halifenin etkisi ilk kez sınanacaktı. Konu gazetelere de duyuruldu.

14 KASIM 1914 Cumartesi sabahı bütün gazetelerin birinci sayfasında iri, kalın harflerle şu iki kelime yer alıyordu:

"Cihad-ı Ekber"

Şehri bir heyecan dalgası kapladı. Olayı öğrenen, okuyan İstanbullular erken saatlerden başlayarak Fatih camisinin büyük avlusunu doldurmaya başladılar. Bir cihat nasıl ilan edilir, bugüne kadar hiçbiri görmüş, yaşamış, hatta duymuş değildi. Bu yepyeni bir olaydı.
Birtakım fesatçılar ile din cahilleri, cihat ilan edildiğine göre İstanbul'da ne kadar Hıristiyan, Yahudi, din düşmanı varsa hepsinin öldürülmesi gerektiğini yaymaya başladılar. Panikleyen bazı yabancılar elçiliklere, elçilik gemilerine, Hristiyanlar kiliselere sığındılar. En zararlı cahillik dinde cahillikti ve çok yaygındı, sömürülmeye, azdırılmaya açıktı. Bu çok tehlikeli gelişim büyük zorlukla yatıştırıldı. Avlu ve cami bayraklarla donatılmıştı. Caminin girişindeki merdivenin sahanlığına bir kürsü yerleştirilmiş, şallarla süslenmiş, yere halılar serilmişti. Halk akın akın geliyor, kalabalık gittikçe artıyordu. Gazeteler kalabalığın elli bin kişiyi geçtiğini tahmin edeceklerdi. Hepsi derin bir sessizlik içinde bekliyordu.

Caminin minarelerinden tekbir sesleri yükseldi. Kalabalık dalgalandı, kabardı, heyecanla tekbirlere katıldı. Bir yanardağ kükrüyor gibi oldu. Kimileri vecde gelip ağlamaya başladı. Fetva Emini Nuri Efendi kürsüye geldi. Coşku içindeki kalabalık ağır ağır sustu. Nefes almaz oldu. Fetva Emini gür sesiyle Halife Sultan Reşat'ın bütün Müslümanlara seslenen cihat bildirisini, sonra da beş parçadan oluşan cihat fetvasını okudu.
Fetvaya göre, tüm Müslümanlar Almanlar, Avusturyalılar ve Macarlar ile birlikte savaşacak, İngiltere ve dostlarına karşı ayaklanacaklardı. Alman, Avusturya ve Macar askerlerine karşı gelen Müslümanlar cehennem azabına uğrayacaklardı.

Bu Allah ve din uğruna bir savaş değil, en sefilinden bir dünyayı paylaşma kavgasıydı. Ama yükselen heyecan böyle şeyleri düşünmeye fırsat vermiyordu. Coşan, coşturulan halk, önde askeri bir bando, yollara döküldü. Harbiye Nezareti ile Alman ve Avusturya Elçilikleri önünde ateşli söylevler çekildi, dünyaya meydan okundu. Bu fetvaların İslamları ayaklandıracağını düşünenler zafer hülyalarına daldılar. Gösteriler gece yarısına kadar sürdü.
Dünya Müslümanlarının bu olaydan haberli olmaları için Almanların desteği ile ciddi bir hazırlık yapılmış, bildiri ve fetvalar birçok yerel dile çevrilmiş ve bastırılmıştı. Dört bir yana yollandı.

GAZETELER ertesi gün bu olayı büyüttüler. Sayfalar iri başlıklar, bol fotoğraflar, alevli yazılarla doldu. Heyecan artarak sürüyordu. Sahibinin Rus uyruklu olduğu öğrenilen Tokatlıyan otelinin camları parçalandı. Yeşilköy'deki Rus anıtı yıkıldı.
Meşrutiyetin ilan edildiği coşku günlerine benziyordu. Bir yükselti bulan üzerine çıkıp konuşuyor, kimi sınırları Avrupa'ya, kimi Asya'ya doğru genişletiyor, kimi de hükümete Mısır'ı, Girit'i, Kıbrıs'ı geri alması için talimat veriyordu. Uzun yıllardır zafere, başarıya, gurur verici bir olaya susamış olan halk susmak, durmak bilmiyordu. Gösteriler İstanbul dışına taştı, Anadolu şehirlerine yayıldı. İkdam gazetesi muhabiri akşam üzeri haberi yetiştirmek için gazetesine koşarken Meserret kıraathanesinin önünde tarihçi Ziya Şakir Bey'e rastladı. Saygıyla selam verdi. Ziya Şakir Bey'in yüzü iyice kararmıştı.

Ateş püskürdü:

"Hazret-i Muhammed cihat için Allah'tan emir alıyordu. Biz Alman İmparatorundan alıyoruz." Selam vermeden yürüyüp gitti.
Muhabir bunu yazsa, basılmayacağım biliyordu. İttihatçılar büyük olay çıkarırdı. Aklına yazdı. SOFYA'DA Elçi Fethi Okyar ile Ataşemiliter Yarbay M. Kemal, Türk Elçiliğinin alt katındaki küçük odada, Batı ve Doğu cephelerindeki savaşları bir masaya yayılmış haritadan izliyor, her akşamüstü durumu değerlendiriyorlardı. Bu akşam da biraraya gelmişlerdi.

Ordunun durumunu bildikleri için zamansız savaşa giriş ikisini de sarsmıştı. Cihat ilanının İngiltere, Rusya ve Fransa'yı korkutacağını, dolayısıyla üçünün de büyük hıncını çekeceğini düşünüyorlardı. Bütün güçleriyle yükleneceklerdi. Üstelik Almanya ve Avusturya ile denizden ve karadan bağlantı kalmamıştı. Yardım alınamayacaktı.
Haritaya bakarak olumlu ve olumsuz tüm olasılıkları uzun uzun değerlendiren M. Kemal doğruldu.

Vardığı trajik sonucu açıkladı:

"Türkiye bu savaştan sağ çıkmaz."

Yaşardığını göstermemek için gözlerini birbirlerinden kaçırdılar.
M. Kemal sabah Enver Paşaya bir mektup yazarak orduda bir görev isteyecektir.

ENVER PAŞA, M. Kemal gibi düşünmüyordu. M. Kemal gerçekçi bir hesap adamıydı. Enver Paşa ise bambaşka havalardaydı. Kâzım Karabekir'in sözlü raporunu hayli dalgın dinlemişti. Karabekir kalkmak için "çıkabilirsin" demesini bekliyordu.

Enver Paşa uzunca bir duraksamadan sonra sol kaşındaki küçük beyazlığı gösterdi, yüzü pembeleşerek sordu:

"Kasımdaki,beyazlığın bir cihangirlik işareti olduğunu söylüyorlar. Sen ne dersin?" Karabekir bu çocuksu soru karşısında yumruk yemişe döndü. Resmiyeti bir yana atıp "Sevgili Paşam." dedi, "..size bütün samimiyetimle yalvarıyorum, bunu kimler dediyse hiçbirine inanmayın, sizi kandırıp maceralara sürüklemek istiyorlar. Sizin bu tür kehanetlere, fallara ihtiyacınız yok. En yüksek yerdesiniz. Sizi birçok şerefli hizmet bekliyor. Devletimizin gerçeklerinden ve kurmaylığın bilimsel hesaplarından ayrılmayın."

Enver Paşa gülmeye çalışarak ellerini salladı:

"Tamam, tamam. Benim de inandığım yok. Ne düşündüğünü öğrenmek istemiştim." Karabekir çıkmak için izin isteyince, "Dur." dedi, "bir şey daha soracağım." Karabekir saygıyla durdu.

"Bizim kendi kendimize adam olmamız ihtimalini görmüyorum. Avrupalılara çabuk yetişmek için tedbir düşünüyorum ama daha kesin kararımı vermedim. Düşündüğüm şey Anadolu'ya bir miktar Alman göçmen getirmek. Her yana değil. Yalnız demiryolları boyuna. Bunlar ziraat, zanaat, sanat, işte her dalda halkımiza örnek olurlar. Böylece halkımızın da az zamanda kalkınması mümkün olur.
Ne dersin?"
Bu ikinci yumruk Karabekir'i iyice sersemletmişti.

Karşı çıkmak için kendini toparlamaya çalışırken Enver Paşa yüzünü buruşturdu:

"Anladım. Sus. Bu bir düşünceydi, karar değil. Burada konuştuklarımızın gizli olduğunu unutma.
Çıkabilirsin."

Karabekir Enver Paşa'dan korkmuştu. Derin bir kaygı içinde odadan çıktı.

Kaynakça
Kitap: Diriliş Çanakkale 1915
Yazar: Turgut Özakman
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re:28 Ekim 1914-18 Şubat 1915 Yılları Arasında Çanakkale Sav

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 20:49

İstihbarat Şube Müdürü Yarbay Kâzım Karabekir

1 KASIMDA saldırıya geçen Rus ordusu ilk birkaç gün ilerlemeyi başarmıştı.
Saldırıya Rusların Güney Kafkasya'da gönüllü Ermenilerden kurduğu çeteler de katılmış, saldırıyla birlikte Türk ordusundaki Ermeni subay ve erler de kaçarak Rus ordusuna katılmaya başlamışlardı. Türk Doğu Ordusu (3. Ordu) silah, donanım ve eğitim bakımından yetersizdi. Ama ordunun morali iyiydi. Rus kolordusunu önce Köprüköy, sonra da Azap savaşında (20 Kasım) sarstı. Yeni ordunun direnci Rusları şaşırtmıştı.
Geri çekilmeye başladılar.
Bu başarı Enver Paşaya büyük ümit verdi.

Artık Süveyş seferini kesinleştirmenin zamanı gelmişti. Bahriye Nazırı Cemal Paşaya 4. Ordu Komutanlığını önerdi. 4. Ordunun bölgesi Mersin'den Yemene kadardı. "Hem bu geniş bölgeyi yönetir, hem de Süveyş seferini üstlenirsin."
Süveyş'i geçer de İngilizleri kovup Mısır'ı geri alırsa, Mısır da onun bölgesine eklenecekti.22 Cemal Paşa İstanbul'da üçüncü adam olmak yerine bu geniş alanda tek adam olmayı ve Süveyş seferini yönetmeyi seçti.
"Kabul."
"Teşekkür ederim."
Bunun üzerine Enver Paşa iç rahatlığı ile gözlerini yeniden Doğu cephesine çevirdi. Bu cepheye büyük önem veriyordu. Bunun nedeni, yalnız Almanlara yaranmak değildi. Kafkas bolluğuna kavuşmayı ve Turan yolunu açmayı da ümit ediyordu Ordunun çekilen Rusları izlemediğini öğrenince dehşetli kızdı.
Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa ihtiyatlı bir komutandı. Ordusunu ilerletmediği gibi, yeni bir Rus saldırısını karşılamaya hazırlanmak için daha elverişli bir yer tutmak üzere 10 km. kadar da geri çekmişti.
Enver Paşa ordunun hemen taarruz etmesini emretti.

Doğuda kışın başladığını, Doğu kışının çok sert olduğunu açıklamaya çalışırken, Enver Paşa delirmiş gibi yerinden fırladı:

"Haydi be kakavan! Bıktım senin bu ukalalıklarından!" Ali İhsan Bey akıllılık edip odadan kaçtı.

Enver Paşa Almanlarla odasına kapandı. Bir taarruz planı hazırladılar. Bu plan 'Sarıkamış Kuşatma Planı' diye anılacaktır. Sonra Albay Hafız Hakkı Bey'i çağırdı, planı özetledikten sonra, Doğu Cephesine gidip ordunun durumunu yerinde incelemesini, bu planın uygulanıp uygulanamayacağını öğrenmesini istedi. "Hemen yola çıkacaksın!"
"Başüstüne!"

Hafız Hakkı Bey Doğu ordusunun kış savaşına hazır olmadığını iyi bilirdi. Türk kurmaylar onun gönderilmesine sevindiler. Yollayacağı ayrıntılı bir raporla taarruzu kış sonuna erteletmeyi ancak o başarırdı.

Bilmedikleri bir şey vardı:

Enver Paşanın gölgesinde kalmış olan Hafız Hakkı öne çıkmak için kaç zamandır bir fırsat kolluyordu. Sarıkamış planı aradığı fırsattı. O gün denizden Trabzon'a hareket etti.
40 YAŞINDAKİ Mesudiye zırhlısı Çanakkale'nin güneyindeki Kepez burnu yakınına demirlemişti. Sultan Abdülaziz döneminden kalma tarihi bir gemiydi.
Zırhlının 2 büyük topu vardı. Bunların namluları Balkan Savaşı'ndan sonra içleri yenilensin diye İngiltere'ye gönderilmiş, savaş patlayınca, Sultan Osman ve Reşadiye gemileri gibi namlular da orada kalmıştı. Yerlerine göstermelik tahta namlular takılmıştı. Ama değişik çapta, çalışır durumda 38 topu bulunuyordu.

Burnunu Boğaza vererek demirlemişti. Sol yanındaki toplarıyla Boğaz girişini ateş altına alarak savunmaya katılabilir, sağındaki toplar ise sökülüp karaya çıkartılarak karadaki savunma düzeni güçlendirilebilirdi.
Sağ yanındaki topların sökülmesi kararlaştırıldı. Söküme 15'lik büyükçe toplardan başlanacaktı. Bunlar 6 toptu.

6'sı da karşı yakadaki Baykuş tepesinin ardında hazırlanan yere yerleştirilecekti. Sökülen topun gemiden mavnaya indirilmesi, karşıya geçirilmesi, Baykuş tepesinin ardındaki mevziye çıkartılıp yerleştirilmesi gerekiyordu. İmalat-ı Harbiyeci Yüzbaşı Ramazan Ustayı tanımayanlar bunun imkânsız olduğunu düşünebilirlerdi. Çünkü elde bu ağırlıkta bir topu kaldırabilecek vinç yoktu. Ama Ustayı tanıyanlar için bu iş sorun değildi. Bu yaşlı, sıska adam ağırlıklarla oynayan bir sihirbaz gibiydi.
Bir ay önce, Çimenlik kalesinin burcundaki 35,5'lik dev topu, birkaç kalas, biraz halat ve 30 kadar yardımcısıyla burçtan aşağı indirmiş, bir mavnaya koyup Hamidiye tabyasına götürüp benzerlerinin yanına yerleştirmişti.
Söz konusu top 100 ton ağırlığındaydı.

Yüzbaşı Ramazan Usta çağrıldı.
YÜZBAŞI Salih Bozok, Beylerbeyi Sarayında bir çeşit mahpus olarak yaşayan eski padişah II. Abdülhamit'in koruma subaylarından biriydi. M. Kemal'in yakın arkadaşıydı. Gelişen olaylar dolayısıyla görüşünü sormuştu.

M. Kemal Salih Bozok'a şu yanıtı verdi:

"Bu husustaki görüşümü sana özel olarak yazıyorum:


Ben Almanların bu savaşta muzaffer olacaklarına katiyen emin değilim.
Bir vazifeye atanmam için Harbiye Nazırına yazdım. Ataşemiliterlikte kalmak istemediğimi, millet ve memleketin büyük bir savaşa hazırlandığı bir sırada benim de herhangi bir birliğin başında bulunmak istediğimi bildirdim. Henüz cevap alamadım. "

M. KEMAL bu mektubu yazdığı sırada İngiliz Savaş Kurulu Başbakanlıkta, Başbakanın başkanlığında toplantı halindeydi. Toplantıya Savunma Bakanı Mareşal Lord Kitchener, Dışişleri Bakanı Sir Gray, Maliye Bakanı Lloyd George, Donanma Bakanı Churchill ile öteki ilgililer katılıyordu. Toplantılarda Genelkurmay Başkanı ile Donanma Komutanı Lord Fisher de bulunuyordu.

Her zamanki gibi Lord Kitchener'in açıklamalarını dinlediler. Savaş Batı cephesinde kilitlenmişti. Doğuda Ruslar zor durumdaydı. Ama yapacak bir şey yoktu. Donanma Bakanı Churchill elini masaya vurarak, "Yapacak bir şey var!" dedi.
Kitchener saygısız genç adama öfkeyle baktı.

Başbakan araya girdi:

"Buyrun Sayın Bakan."

Churchill tümcesini tamamladı:

"Hem de kolay bir şey."

Bu an için günlerdir hazırlanıyordu. Kısa, tok, kolay anlaşılır tümcelerle, İstanbul'u ele geçirmek amacıyla donanmanın Çanakkale Boğazından orduyla birlikte ya da yalnız dövüşerek geçmesini önerdi.
Kurul üyeleri ilgiyle doğruldular.
"İki haftadır bu konuyu inceliyorum, inceletiyorum. Türk savunması güçlü değil. Almanya'dan bir tek yeni top bile gelmediğini biliyoruz. Boğaz'ın savunma düzeni, 'antika toplar açık hava müzesi' diye tanımlanabilir. Boğaz'da ciddi bir askeri birlik de yok. Boğaz'ı aşmak zor değil. Donanmamız kolayca Marmara'ya geçerek İstanbul'un önüne gelebilir. İstanbul yalnız bir başkent değil. İmparatorluğun bütün askeri varlığı, tüm depolar, askeri fabrikalar, tamirhaneler burada toplanmış. İstanbul imparatorluğun gerçekten kalbi. İstanbul'u alan Osmanlı İmparatorluğu'nu kalbinden vurmuş olur."

Sonra da önerdiği bu çözümün yararlarım sayıp döktü.

Ana yararı şuydu:

Savaş kısa sürede bitebilir ve yeni siyasi haritalar İngiltere'nin dilediği gibi çizilebilirdi.
Churchill konuştukça Amiral Fisher'in yüzü renkten renge giriyordu. Bu genç politikacı deniz gücünü bölüyor, sonu belirsiz bir maceraya sürüklüyordu. Lord Kitchener de sert bir sesle Batı cephesi dururken bir başka cephe açılamayacağını söyleyince konu kapandı. Churchill tuttuğunu koparmadan bırakacak adam değildi. Bu konuyu irdelemeyi sürdürecek, ilk fırsatta önerisini yinelecekti.
Toplantı ileri bir tarihe bırakıldı. Böylece Lord Kitchener ve Amiral Fisher Türklere biraz daha zaman kazandırdılar.

YÜZBAŞI Ramazan Usta İstanbul'dan Churchill'in uykularını kaçıran Çanakkale'ye geldi. Gelir gelmez Mesudiye'nin 15'lik toplarına bir göz attı. Karşıya geçti, yolu ve Baykuş Tepenin ardında topların yerleştirileceği gizli yeri inceledi.
Ertesi sabah erkenden kalasları, halatları, makaraları ve adamlarıyla gemiye çıktı. Mavna geminin sağına yanaştı.
"Haydi bismillah."
İşbaşı ettiler.

Gösterinin hazırlığı saatler aldı. Gün batarken uzun namlulu kocaman topu kuş gibi havalandırıp mavnaya yerleştirdiler. Gemi-dekiler, karadaki görevliler, Kepez köylüleri alkışa durdular. Bu ilk topu ertesi gün gündüz gözüyle karşıya götürüp yerine yerleştirmeye çalışacaklardı. İskele ile Mesudiye mevzii arasındaki yol hayli uzun ve yokuştu. Bu iş zaman alacak gibi görünüyordu. 3 ARALIK günü Hafız Hakkı Bey'in Doğu Ordusu karargâhından yolladığı ilk rapor ulaştı. Rapor Türk kurmayları şaşırttı.
Taarruzu erteleteceğini sandıkları Hafız Hakkı, tam tersine, taarruz düşüncesini desteklemekteydi. Taarruz edecek kola komuta etmek istediğini de kısa raporuna eklemişti.

Ali İhsan Sabis güncesine şunları yazdı:

"Bir metreden fazla karla örtülü bu yaylalarda ve dağlarda birlikler nasıl hareket edecekler? Yaraklar, hastalar nasıl taşınacak? Birliklerimiz kar içinde hareket ve dağ savaşı yapmak için gereken eğitim, donanım, çamaşır ve giysi bakımından hazır değil. Gün geçtikçe soğuk şiddetini artıracak. Bu şartlarda taarruz felaketle sonuçlanabilir? "

Plan ümit veriyordu. Ama mevsim şartları ve ordunun durumu büyük sorundu. Enver Paşa bir de Ordu Komutanının görüşünü sordu.
Bu akşam Cemal Paşa İstanbul'dan ayrılacaktı. Uğurlamak için Haydarpaşa'ya geçti.

HAYDARPAŞA GARI hıncahınç dolu, bayraklarla süslüydü. Cemal Paşa yeni görevine uğurlanacaktı. Sadrazam, Enver Paşa, Talat Paşa, bütün Nazırlar, Harbiye Nezareti ile Genelkurmayın Türk subayları, Bahriye Nezaretinde çalışanların tümü, Amiral Soushon, bazı Almanlar, gazeteciler, Cemal Paşa'nın yakınları, dostları garı doldurmuştu. Bir tören birliği ile deniz bandosu bu görkemli sahneyi tamamlıyordu.

Özel katar harekete hazırdı. Yaverleri, yeni kurmayları, karargâh mensupları trene binmek için Cemal Paşayı beklemekteydiler.
Cemal Paşa tek tek herkesle vedalaşıyordu.

Biri heyecanlandı, herkesin duyacağı biçimde Cemal Paşaya seslendi:

"Aziz Paşam, sizden büyük hizmetler ve en yakın zamanda zafer haberlerinizi bekliyoruz!" Bir alkış tufanı koptu.
Bu güzel dileği yanıtlamamak olmazdı.

Cemal Paşa da sesini yükseltti:

"Buradan görevimin kutsallığını ve güçlüklerini kavramış olarak ayrılıyorum. Bize verilen görevi başaramayarak cesetlerimizi Kanala dökecek olursak, arkada kalan kahramanların cesetlerimiz üzerinden geçerek İslamın açıkça malı olan Mısır'ı, İngilizlerin elinden kurtaracaklarına güveniyorum."
Cemal Paşa böyle konuşarak, gizli Süveyş Kanalı seferini önceden İngilizlere duyurmuş oldu. Baskın için Süveyş kıyısına vardıkları zaman İngilizlerin saldırıya karşı hazırlıklı olduklarını görerek şaşacaktı.

Vagonun kapısında durdu. Gür sakalı, toplu cüssesi, ağır havası ile bu kalabalık sahnenin en gösterişli kişisiydi. Herkesi fiyakalı bir asker selamıyla selamlayıp içeri girdi. Özel katar alkışlar ve bandonun kıvrak nağmeleri arasında hareket etti.
Her durulan istasyonda coşturulmuş kalabalıklarca karşılanıp uğurlanacaktı.
Dış propaganda konusuna hiç aklı ermeyen iktidar iç propagandada çok başarılıydı. Üç liderini büyütmeyi, önemsetmeyi çok iyi beceriyor, başka hiç kimseye fırsat tanımıyordu.

CİHAT ilan edileli tam 3 hafta olmuştu.
Bütün Müslümanlara duyurmak için çok çalışılmış, dikkatlerini çekmek için akla gelebilecek her yola başvurulmuş, hayli Alman altını da saçılmıştı.
Cihat ilan edildiğini öğrenen her Müslümanın hemen harekete geçeceği sanılıyor, özellikle Hindistan'da, Cezayir'de ve Rusya'da kıyamet kopması bekleniyordu. Beklentiler boşa çıktı.

Ne Mısır'da, ne Hindistan'da, ne Tunus'ta, ne Cezayir'de, ne Fas'ta, ne Afganistan'da, ne İran'da, ne Kırım'da, ne Kafkasya'da, ne Türkistan'da en ufak bir kıpırtı bile olmadı. Araplar arasında da bir heyecan yaratmadı. Osmanlı Halifesinin etkisi bu kadardı.
Demek ki Türk, kendi canı ve kanıyla kavrulacaktı.
Bu durum savaşın ne olduğunu bilenleri çok kaygılandırıyordu.

BAZILARI ise bayram ediyordu.
Bunlar parayı vatanından ve insanlarından daha fazla seven bazı iş adamlarıydı. Bir milyon kişinin askere alındığını öğrenince çok sevinmişlerdi. Bir milyon ha!
Osmanlının şimdiye kadar böyle kalabalık ordusu olmamıştı. Viyana'ya bile 400.000 kişilik bir ordu yürümüştü. Bir milyon kişi demek, günde bir milyon ekmek demekti. Bu ne demekti?
Bu günde bir milyon kiloya yakın un demekti. Ordu bu kadar unu elbette tüccardan satın alacaktı.

Dahası vardı:

Kuru ekmek yiyecek değildi ya zavallı askercik. Ekmeğin yanına katık gerekti, şeker, helva, pekmez, tuz, yağ, sebze, bakliyat, et gerekti. Büyük para vardı bu işte, büyük!
Bir süre sonra toplu satın alımlar başlayacak, eğlence yerleri bu savaş zenginleri ile dolacak, yoksul halk bu görmemişlerin renkli dedikoduları ile oyalanacak, hovardalıklarına kızacak, eşlerinin rüküşlüklerine gülecekti.
DOĞU ORDUSU Komutanı Hasan İzzet Paşa'nın yanıtı geldi.

Oldukça çekingendi. Hafız Hakkı Bey'in raporu ise kara kışa meydan okuyordu:

"Dağlar üzerindeki yolları keşfettirdim. Bir kısmını kendim de gördüm. Bu mevsimde bu yollardan hareket mümkün olduğuna inandım. Ama burada ordu ve kolordu komutanları yeterli azim ve cesaret sahibi olmadıkları için taarruza samimi olarak taraftar değiller. Bu iş, rütbem düzeltilerek bana verilirse, ben bu işi üstlenirim."
Hafız Hakkı Bey, paşa ve kolordu komutanı olmak ve orduyu bu mevsimde taarruza kaldırmak istiyordu.

Hafız Hakkının taarruza istekli olması Enver Paşayı ateşledi. 10. Kolordu Komutanını emekliye ayırdı ve yerine Albay Hafız Hakkı Bey'in atanması için gerekli işlemi başlattı.

Sorunu yerinde çözmek için Bronsard Paşayı ve bir Alman subayı daha yanına alarak o akşam Yavuz'la Trabzon'a hareket etti.
Ayrılmadan önce de Kâzım Karabekir ile Ali İhsan Sabis'in birer birliğe atanarak Genelkurmay'dan uzaklaştırılmalarını emretti. Bunların ukalalıklarından sıkılmıştı.

CEMAL PAŞA ve karargâhı Pozantı'da trenden indi. Toros tünelleri daha bitmemişti. Torosları kara yoluyla aşacak, Adana'da yeniden trene bineceklerdi. 4. Ordu Karargâhı Şam'daydı.
Albay von Kress bir aydır burada Süveyş seferini planlıyor ve amacı saklayarak gerekli hazırlıkları yaptırıyordu.31" Gizli bir görüşme yapmak, daha doğrusu vicdanını serinletmek için Almanya'nın Şam Konsolosu Loitved'i çağırdı.

Çalışma odasının kapısını eliyle kapadı. Sesini düşürdü, "Sayın Konsolos.. " dedi, "..Ordu Komutanı geliyor. Birkaç gün sonra buradan ayrılarak güneye gideceğiz. Belki bir daha karşılaşanlayız. Gerçeğin bilinmesi için size bazı açıklamalarda bulunmak istiyorum.
Alman Genel Karargâhının Süveyş seferinin zorluklarını küçümsediğini, Türkler gibi onun da başarı hakkında abartılı ümitlere kapıldığını seziyorum. Benim ümidim çok az. Hatta hiç yok. Bu düşüncemi lütfen İstanbul'daki Elçiliğimize bildiriniz. Kimse gereksiz ümide kapılmasın. Ben Süveyş kanalını ele geçirebileceğimizi, böylece İngiltere'nin Hindistan yolunu kapatacağımızı hiç düşünmedim.

Öyleyse bu seferin yapılması için neden çok ısrar ettiğimi söyleyeyim. Türklerle İngilizler arasında kan dökülmesini sağlamak istiyorum. Kan dökülünce, Türkler aramızdaki anlaşmaya daha sıkı sarılacaktır. İngilizleri ve Rusları oyalamaları için Türklere ihtiyacımız var." Türklerin bazı dostları düşmandan daha tehlikeliydi.

DONANMA BAKANI Churchill Savaş Kurulu Sekreteri denizci Yarbay Hankey'i davet etmişti. Yarbay Hankey İngiliz askeri politikasına yön veren özel beyinlerden biriydi.
Odanın bir köşesinde bir toplantı masası, üzerinde elle çizilmiş büyük ölçekli bir Çanakkale haritası vardı. Belli ki Bakan bu haritayı kendisi için yeni çizdirmişti. Hankey'e yer gösterdi. Haritanın başına geçip oturdular.

Churchil hemen konuya girdi. Parmağını Çanakkale Boğazı boyunca gezdirdi:

"Burası dünyanın en önemli su yollarından biri. Uzunluğu 70 km. kadar. Derinliği 50 ile 100 metre arasında değişiyor. En dar yeri Çanakkale ile Kilitbahir arasında, 1.300 metre. Buraya Geçit diyoruz.
Amiral Carden Geçit çevresinde Türklerin mayın hatları oluşturduklarını bildiriyor. Kaç hat oldukları daha tam saptanamadı. Boğazda bir üst akıntısı, bir de ters yönde dip akıntısı var."

Sekreterin yüzüne baktı:

"..Geçilmesi zor bir su yolu. Ama Savaş Kurulunun Boğaz'ı zorlayarak geçmemize razı olmasına büyük önem veriyorum. İstanbul'u alarak yani Türkleri kalbinden vurarak, Almanları güneyden sararak savaşı çok çabuk bitirebiliriz. Belki zorlamaya bile gerek kalmayabilir. Mesela bu su yolunu bir denizaltımız geçebilse.. "

Bir an daldı:

"..ve bir sabah Padişahın sarayı karşısında beliriverse, İstanbul'da neler olur düşünebiliyor musunuz?"
Güldü.

Gülünce yüzü sevimli bir Buldog köpeğini andırıyordu:

"Çanakkale yoluyla İstanbul'u ele geçirme önerimi düşünmenizi diliyorum."
"Peki efendim."

MESUDİYE İngiliz donanmasının dikkatini çekmişti. Mondros'ta 3 B tipi İngiliz, 3 de Fransız denizaltısı vardı. Denizaltı-cılar Mesudiye'yi batırmak için birkaç girişimde bulunmuşlarsa da girişten ileri gitmeyi göze alamamışlardı. Sayısı belirsiz mayın hatlarının altından geçmek gerekiyordu.
Denizaltı yeni bir silahtı. Gelişim halindeydi. Uzun zaman su altında kalamıyordu. Hızı çok düşüktü.
Dip akıntısıyla başa çıkmak zor, mayınların altından geçmek çok tehlikeliydi. Denizaltının kulesi, dümeni ya da pervaneleri mayın zincirlerine dolanırsa kurtulması mümkün değildi.

Bu tehlikeye karşı denizaltıyı koruyacak önlemler almak gerekmişti. İlk olarak B-ll denizaltısında bu tehlikeyi önleyeceği düşünülen bazı önlemler alınmaktaydı.

Yüzbaşı Norman D. Holbrook akşam Amiralliğe, işin bittiğini bildirdi:

"Göreve hazırız."

AYNI AKŞAM Cemal Paşanın treni Şam garına buğu ve duman saçarak girdi. Bandonun sesiyle fren gıcırtıları birbirine karıştı. Usta makinist Cemal Paşa'nın vagon kapısını, perona serilmiş kırmızı halının tam önünde durdurmayı başardı.
Yol boyunca yaşanan karşılama törenlerinin en büyüğü Şam'da yapıldı.
Şehir Cemal Paşa şerefine donanmış, yöneticiler, eşraf, şeyhler, ulema, konsoloslar, subaylar, okul çocukları, şairler, hatipler ve halk istasyonu doldurmuştu.
Cemal Paşa alkışlar, haykırışlar arasında trenden bir hükümdar gibi indi.
Kurbanlar kesildi. Arap şairleri kasideler okudular. Hatipler övgü konuşmaları yaptılar. Tören bitince şair ve hatiplere ücretleri ödenecekti. Lüks Damaskus oteline inildi.

MESUDİYE'NİN 15'lik 3 topu da sökülmüş, karşıya taşınmış, 2'si yerine yerleştirilmişti. Ramazan Usta ve adamları, 3. topu yerleştirmek için sabah erkenden karşıya geçtiler. Mesudiye'de kalan 3 top ile öteki küçük topların sökümüne başlandı. Saat 11.50'ydi.
Yüzbaşı Norman Holbrook'un yönettiği denizaltı ışıldaklara yakalanmamak için gece girişten hayli uzakta dalarak Boğaza süzülmüş, epeyce bekledikten sonra derinden M çok dikkatli ve yavaş seyrederek ilerlemişti. Birkaç mayın hatının altından, yeni koruyucu parçaların yardımıyla zincirlere ta-kılmadan geçmeyi başarmıştı. Hesaba göre Boğaz'ın ortasına yaklaşmış olmalıydılar. Usulca yükselip periskopunu su üzerine çıkardı. Doğru hesaplamışlardı. Boğaz'ın orta kesiminde, Kepez burnunun karşısında, 500 metre açığındaydılar. Kaptan Holbrook çevreyi görmek için periskopunu gezdirdi. Birden periskopunu kocaman bir savaş gemisinin görüntüsü doldurdu. Mesudiye idi bu. Aradığı büyük av. Güvertede dolaşan denizciler, topları sökmeye çalışan ustalar görünüyordu. Hiçbir savunma önlemi yoktu. Sevinçten göğsü yırtılacak gibi oldu. İlk torpilini hedefe yolladı. Saat 11.55'ti.
Mesudiye'nin nöbetçi çavuşu denizin içinde gemiye doğru yaklaşan bir pırıltı fark etti. Bir torpildi bu. Gemiye yaklaşıyordu.

Nöbetçi Çavuş çığlığı bastı:

"Torpiiiiil!"

Alarm verildi, düdükler öttü, komutlar yükseldi, topbaşı edildi. Ama bir dakika geçmiş, torpilin yolculuğu sona ermişti. Geminin sol yanına vurdu ve patladı.
Bir zamanların amiral gemisi Mesudiye'nin sol yanında çok büyük bir yara açıldı. Koca gemi hızla yan döndü ve 10 dakika içinde suya gömüldü. İkinci bir torpile gerek kalmamıştı.

Denizaltıyı vurmak ümidiyle kıyı bataryaları denizi ateşe boğdular ama denizaltı 20 metre derine inerek izini kaybettirdi. Boğaz'dan uzaklaşınca, su üzerine çıktı. Durumu Mondros'a bildirdi. Denizaltı Mondros'ta bütün gemiler tarafından selamlanarak karşılanacaktı. Bu ilk zaferdi.
Mesudiye'nin denize dökülen subay ve erlerini yetişen motorlar, sandallar topladı. 38 şehit verilmiş, Mesudiye'nin bütün öbür topları suya gömülüp gitmişti. Bu ilk felaketti.

İkinci felaket haberi Karadeniz'den geldi. Doğu ordusuna kışlık giyim, silah ve cephane götüren 2 gemiyi Rus savaş gemiler yakalayıp Rusya'ya kaçırmışlardı.
Enver Paşa ile Amiral Souchon'un planı tutmamıştı. Karadeniz'de eskisi gibi Rus donanmasının egemenliği sürüyordu.

ENVER PAŞA yollar karlı olduğu için Trabzon'dan Erzurum'a, oradan ordu karargâhının bulunduğu Köprüköy'e 7 günde gelebilmişti. İlk işi taarruz hakkında 'olumsuz düşündüğünü' öğrendiği 9. Kolordu Komutanını görevden almak oldu. Yerine bir tümen komutanını atadı. Cepheyi gezdi. Cephede erlerin durumunu gördü. Hiçbir şey kararını etkilemedi.

Bir Başkomutanlık emri yayımladı:

"Askerler! Ayağınızda çarığınız, sırtınızda paltonuz olmadığını gördüm. Yakın zamanda saldırarak Kafkasya'ya gireceğiz. Siz orada her türlü bolluğa kavuşacaksınız. İslam dünyasının son ümidi sizin son bir yardımınıza bakıyor." 22 Aralık için taarruz emrini verdi.
Ordunun bu emir üzerine taarruz hazırlıklarına girişmesi gerekirken beklenilmeyen bir olay oldu.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 28 Ekim 1914-18 Şubat 1915 Yılları Arasında Çanakkale Sa

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 20:49

MESUDİYE'NİN batması, şehitler, yitirilen toplar herkesi yüreğinden vurmuştu. Bu ikinci büyük uyarıydı.
Bir savaş çıkarsa, demek ki denizin yalnız üzerinden değil denizin altından da geleceklerdi. Akıntı ve mayınlar nedeniyle Boğaza denizaltı giremez sanıyorlardı. Yanıldıklarını anladılar. 3 yeni mayın hattı daha kurarak hat sayısını 9'a çıkardılar. Boğaz'ın daha iyi gözlenebilmesi için ışıldak sayısı ilk aşamada 10 yapıldı. Denizaltılara karşı çelik koruma ağları gerekiyordu. Ama ülkenin teknik düzeyi bunu sağlayabilecek durumda değildi.
Küçük bir filo oluşturuldu. Torpidobotlar nöbetleşe Boğaz'da gezerek denizin altını izleyip dinleyeceklerdi.

DOĞU ORDUSU Komutanı Hasan İzzet Paşa, taarruz emrini dikkatle incelemişti. İklim elverse, kışlık giyimler gelse, Rus ordusu bu planla zor duruma düşürülebilirdi. Fakat ordusunun durumunu ve Doğu kışının amansızlığını iyi biliyordu. İçindeki korku gittikçe büyüdü. Bu sorumluluğu taşıyamayacağını anladı.
Akşam kendi yazıp şifrelediği kısa bir yazıyla Ordu Komutanlığından affını istedi. Enver Paşa herhalde çıldıracaktı.
ORHAN, izleyenlerin içini parçalayan bir azimle iyileşmeye çalışıyordu. İyice toparlanmadan
kimseyi istemediği için annesi ve ara sıra babasından başka kimse gelmiyordu hastaneye.

Koğuştaki bir yakınını ziyarete gelen bir fakülte arkadaşı Orhan'ı zor tanımıştı:

"Sana ne oldu arkadaş? Ah canım. Solucana dönmüşün. Haydi bir an önce iyileş, kalk, Turan bizi bekliyor!"

Arkadaşı yedeksubay olmuştu. Pek çalımlı bir hali vardı. Halit Ziya Bey'in romanlarını, Yahya Kemal Bey'in şiirlerini, Hacı Arif Bey'in bestelerini konuştuğu arkadaşı şimdi sadece savaştan söz etmekteydi. Hayır!

Savaşın sözünü bile duymak istemiyordu artık. Eve kavuşmak, içinde define gibi sakladığı, tek yanlı, biraz günahkâr aşkını yaşamak istiyordu. Gözleri özlemle doldukça acıdan sanıyorlardı.

Annesinin evden taşıyıp getirdiği yiyecekleri, böğüre böğüre, gözlerinden isyan yaşları akarak, tıkanarak, boğularak, kusarak, inatla yiyor, Dilber' kavuşturması için sürekli Allah'tan yardım istiyor, gözdağı vermeyi de ihmal etmiyordu:

"Bak, kavuşturmazsan çok kırılırım."

DOĞU ORDUSU Komutanının şifresini alınca Enver Paşa bir öfke patlaması yaşadı. Ama uzun sürmedi. Kendine ve talihine büyük güveni vardı. "Pekâlâ. Ben kendim yönetirim."

Şimdiye kadar bir alay bile yönetmemişti. Doğu Ordusu Komutanlığını üzerine aldı. Bronsard Paşa Kurmay Başkanlığını yapacaktı.
İkisi de Doğu ve Doğu kışı hakkında hiçbir şey bilmiyorlardı. Ordu 22 Aralıkta Enver Paşanın komutasında harekete geçti.
Bir kolordu (11. Kolordu) merkezde Rus ordusunu oyalayıp yerinde tutmaya çalışacaktı. Solda ise iki kolordu vardı (9. ve 10. Kolordular). Bu iki kolordu kuzeyden ilerleyip genişçe bir kavis çizerek Sarıkamış'a inecek, böylece Rus ordusunun arkasına düşerek Kars'a çekilmesini önleyecek, Rusların işi bitirilecekti. Kuşatma kolunun toplamı 75.000 kişiydi.

10. Kolordu, Hafız Hakkı Bey'in büyük ve kesin başarı hevesi yüzünden, plandan ayrılıp daha geniş bir kavis çizerek Allahüekber dağını aşacaktı. 9. Kolordu da onun kadar sarp olan dağlar zincirini aşmak zorundaydı.
Her yan kar altındaydı. Askerin giyimi bu dehşetli kışa uygun değildi.
Baskın yapabilmek ve başarı sağlayabilmek için birliklerin hızlı hareket etmeleri, ne olursa olsun oyalanmamaları, verilen ara hedeflere gününde, saatinde ulaşmaları şarttı. Bunun için gerekirse günde 15 saat yürünecekti.

Daha ilk gün kar fırtınası patlak verdi. Birlikler dizi aşan kara bata çıka, kan ter içinde, yüzleri bıçak gibi kesen rüzgârda donarak, morararak, dudakları çatlayarak, yüzleri dilim dilim yarılarak ilerlediler. Sırt çantaları gitgide daha ağır gelmeye başladı. Göz gözü görmez tipide yolları kaybettiler. Eksi 20 derecede eller tüfeklerin madeni kısımlarına yapışıyor, geri çekmek isteyenin elinin derisi yüzülüyordu. Ağır topları karlı, buzlu tepelerden aşırmak ancak Türk askerinin başarabileceği bir çetin işti.

Zaman zaman artçı Rus birlikleri ve Ermeni çeteleriyle çatışılıyordu.
Bazılarının ayaklarında çarık vardı. İnce deriden yapılma çarığın ayakları koruması imkânsızdı. Önce çarıklıların ayakları donmaya başladı. Giderek donma olayları arttı. Yol kıyılarında, ağaç altlarında donup kalmış askerlere rastlamak doğal oldu. Birlikler savaşmadan erimekteydi. Ölen ölüyor, kalan sağlar sabırla yürüyorlardı.
Türk orduları kaç yüz yıldır, yoksulluğu yense Rusa, Rusu yense kışa yenilmekteydi. Yine böyle mi olacaktı?
Enver Paşa ordusunu zafere götürdüğünden emindi. Kendi de ordu ile birlikte ilerliyor, birlikleri denetliyor, zorluyor, baskı altında tutuyordu. Çatışma olursa ateş hattına kadar yaklaşıyordu. Geceleri asker gibi o da bir kar çukuruna kıvrılıyor, kaputuna sarılıp uyuyordu. Böylece kimseye halinden şikâyet fırsatı vermiyordu.
Amansız şartlara rağmen Hafız Hakkı Beye bağlı bir tümen Oltu'yu geri aldı. Oltulular sevinçten deliye döndüler. Asker 3 gündür ilk kez sıcak yemek yedi ve sıcakta yattı. Enver Paşa Hafız Hakkının rütbesini paşalığa yükseltti.

Yeni Paşa zafer coşkusu içinde Oltu'dan Enver Paşaya kolordusunun ertesi akşam Beyköy'e ulaşacağını bildirdi.
Beyköy Allahüekber dağından sonraki ilk, Sarıkamış'tan önceki son duraktı. Oltu ile Beyköy arasında Allahüekber dağları vardı. Bilenlerin "Bu dağlardan insan değil kuş bile geçmez" dedikleri zamandı. Adı bile insanın içini ürperten Allahüekber dağı bir günde ve bu havada nasıl aşılabilirdi?

Hafız Hakkı Paşa bir an önce Sarıkamış'a varmak için kolordusunu dağa sürdü.
ÇARIKLI, kaputsuz, eldivensiz, atkısız Türk askerlerine karşı Rus birlikleri kıskanılacak kadar iyi giyimliydi. Hepsinin kulaklıklı kalpakları, kalın kaputları, atkıları, yün çamaşır ve çorapları, keçe çizmeleri ve eldivenleri vardı. Gerektikçe savaşçılara ısınsınlar diye votka dağıtılıyordu.
İki yüz yıl önce geri, ilkel bir toplum olan Ruslar Türklerin Deli dedikleri Büyük Çar Petro sayesinde çağdaş gelişimin önemini kavramış, Ortodoks bağnazlığını yenmiş, ilerlemiş, gelişmiş, dünyanın dört-beş güçlü devletinden biri ve Osmanlının başbelası olmuştu.

35 yıl önce bu bölgeyi işgal etmiş olan Ruslar, Sarıkamış'tan Kars'a demiryolu döşemişler, Kars demiryolunu da Kafkas demiryolu ağına bağlamışlardı. Geniş, taştan karayolları, kolay ısınır, büyük, taş binalar yapmışlardı. Birliklerini kolayca ikmal edebiliyorlardı.
Osmanlı ise Anadolu'yu yaşanılır kılmak için sürekli ve bilinçli bir çaba göstermiş değildi. İstanbul'a kapanıp kalmış, anayurdunu kaderine terk etmişti. İlkellik yaygın ve derindi.
Temiz, titiz bir yaşama alışkanlığı edinilemediği için savaş başladı mı, hemen salgın hastalıklar baş gösteriyordu. Şimdi de merkezde Ruslarla savaşan 11. Kolorduda tifüs salgını başlamıştı. Sağ kalan olursa onları da tifüs mahvedecekti.

HAFIZ HAKKI BEY 10. Kolorduyu amansızca yürüttüğü gibi Enver Paşa da Sarıkamış'a bir an önce ulaşmak için 9. Kolorduyu neredeyse soluk almadan yürütmekteydi. Yarışıyor gibiydiler.
9. Kolordunun öncü tümeni sabah erkenden yola çıkmış, kalın karı yara yara, durmadan yürümüştü. Hepsinin yüz ve el derileri kardan yanıp kavrulmuştu. Askerler insanın da doğanın da cefasına alışık Anadolu çocuklarıydı. Ama böyle bir yamanlık hiç yaşamamışlardı. Açlık donmayı kolaylaştırıyordu. Su yoktu. Her yer buza kesmişti. Susuzluğunu kar yiyerek gidermek isteyen büsbütün susuyordu. Bir mola sırasında ayaklarını donmaktan korumak için ağaçlara tırmananların hepsi dallar üzerinde donup kalmıştı.

Bir Rus ardçı birliğini geri atarak Kızılköy adlı Rus köyüne girdiler.
Asker de, dağ toplarını taşıyan katırlar da, yeleleri buz kesmiş binek atları da bitkindi. Komutan birliğini dinlendirmek ve yeniden düzene sokmak için mola verdi.
Rus köylüler son dakikada kaçmış olmalıydılar. Bazı evlerde ocaklarda sıcak tencereler duruyordu. Askerler boş evlere dağıldılar.
Çok geçmeden Enver Paşa Almanları ve muhafızlarıyla köye geldi.

Tümen komutanını çağırttı:

"Niye durdunuz?"
Komutan askerin durumunu anlatmaya çabaladı.

Enver Paşa parladı:

"Kes! Hemen yola çıkacaksınız. Akşam olmadan Sarıkamış'a ulaşmalıyız. Haydi!" Duracak zaman mıydı? Sarıkamış'a, zafere az kalmıştı! İlerisi Kafkasya'ydı, Turan'dı! Askerler yemekten kaldırıldılar, sıcak evlerden zorla dışarı çıkarıldılar. Boru, düdük sesleri, haykırışlar arasında düzene girip yola çıktılar.
Akşama kadar durmadan yürüdüler. Soğuk usturadan da keskindi. Derin nefes alanın ciğeri yanıyordu. Soğuktan delirenler vardı. Duran donuyordu. Durmak gerekince oldukları yerde zıplamak, sıçramak zorundaydılar. Gücü tükenen yolun kıyısına çekiliyor ve donma öncesi yaşanan tatlı uyuşma içinde buz kesilip kalıyordu. Aç kurt sürüleri yolda kalanları parçalamak için birlikleri izlemekteydi.

Son tepeyi aşınca Sarıkamış görünecekti. Rus ileri karakollarını güçlerinin son kırıntısıyla geri atıp tepeyi ele geçirdiler.
"Aaaaaah!"

Sarıkamış haritada gösterildiği gibi tepenin hemen arkasında değildi. Taa ilerde, ufukta, 10 km. uzaktaydı. Arada bembeyaz, ölüm kadar soğuk, hain bir boşluk vardı.
Türklerin geçilmez sanılan dağ yollarından çıkıp geliyor olması Rusları korkutmuş, bu korku Rus Çarı II. Nicola'ya kadar yayılmıştı. Büyük bir telaş içinde Sarıkamış'a asker yetiştirmek için çırpınıyorlardı.
Allahüekber Dağını aşan 10. Kolordu da çıkageldi. İki kolordu tıpkı planlandığı gibi Sarıkamış önünde buluştular. Ruslar paniklemişlerdi.
Oysa paniklemeleri gereksizdi. Yola 75.000 kişi olarak çıkan kuşatma kolunun toplam varlığı, birkaç bin kişiye düşmüştü.
Doğu Ordusunun iki kolordusu, ciddi bir savaş görmeden, dağ yollarında eriyip bitmiş, çocuklarının çok büyük bölümünü beyaz ölüme ve kurt sürülerine teslim etmişti.

Son bir parlayışla bir avuç kahraman Sarıkamış'a girmeyi başardı. Bunlar da Sarıkamış'ın sokaklarında dövüşe dövüşe bittiler.
Sarıkamış hareketi sona ermişti.

Enver Paşa Erzurum'a döndü.
Kaç zamandır haberleşemediği sevgili eşini merak etmişti. Telgrafla durumu sordu. İyi olduğunu öğrenince içi rahatladı.

İKİ OLAY Churchill'in tasarısını yeniden güncel yaptı.
Savaş Kurulu Sekreteri Yarbay Hankey bir rapor vermişti. Batı Cephesinde savaşın kilitlendiğini belirterek, yeni çözüm yolları düşünülmesini öneriyordu. Politikacılar bu öneriyi haklı buldular. Savaş halkın vergisiyle yürütülüyordu. Halk bir zafer beklemekteydi.

İkinci olay ciddi gelişmelere yol açtı:

Dışişleri Bakanlığına Rusya'daki İngiliz Büyükelçisinden çok ivedi bir şifre geldi.
Türklerin ilerleyişinden korkuya kapılan Rus Çarı II. Nicola, İngilizlerden "Türklere karşı deniz ya da karada askeri bir gösteride bulunulmasını" dilemiş, "böyle bir gösteri yapılması halinde Türklerin bazı birliklerini Doğu cephesinden çekerek oradaki Rus ordusunun yükünü azaltacağını" söylemişti. Çar Türk saldırısının facia ile sonuçlandığını daha öğrenmemişti. Her iki olay Churchill'in elini güçlendirdi.
Lord Kitchener Batı Cephesinden de, Mısır'da toplanan birliklerden de tek asker bile vermeyeceğini söyledi. Türklerin Süveyş Kanalına taarruza hazırlandıkları biliniyordu. Kitchener bunun telaşı içindeydi.
Churchill yenilmez İngiliz donanmasına güveniyor, Boğaz'ın yalnız donanmanın gücüyle geçilebileceğine inanıyordu.

Kesin tavır almak için Amiral Carden'in görüşünü de öğrenmek istedi:

"Çanakkale Boğazını yalnız donanma ile zorlamak sizce mümkün müdür?" Carden 'böyle bir hareketin çok sayıda gemi gerektireceğini' bildirdi.

Churchill hemen sordu:

"Ne kadar gemi?"

Carden, Yardımcısı Amiral de Robeck ve Kurmay Başkanı Albay Keyes ile ciddi bir çalışma yaptı.

Yanıtı kısaca şöyle oldu:

"12 zırhlı, 6 kruvazör, 16 muhrip, 12 mayın tarayıcı, 6 denizaltı, 4 uçak gemisi, değişik sınıf birçok yardımcı gemi, pek çok cephane ve bir ay süre."

Carden ayrıca Boğaz'ın donanmayla zorlanmasına ilişkin bir program da yolladı. Bu hareketin dört aşamada tamamlanabileceğini öngörüyordu:

* Girişteki tabyaların tahribi,
* Girişle Geçit arasındaki mayınların temizlenmesi, mayın hatlarını koruyan orta bölge bataryalarının tahribi,
* Geçit ve çevresindeki güçlü tabyaların tahribi,
* Marmara'ya geçilmesi.

Bu bilgiler ilk toplantıda Savaş Kurulu'na sunulacaktı. Churchill'in hayali adım adım gerçekleşiyordu.
SARIKAMIŞ felaketle sonuçlanmıştı ama ufukta bu felaketi unutturacak bir zafer olasılığı vardı. Süveyş seferi için her hazırlık bitmişti.
Hazırlıkları inceleyen Cemal Paşa, Albay von Kress'in yaptığı plana ve askerine güvendiğini belirtti. Süveyş Kanalı ile sefer birliklerinin yola çıkacağı yer (Birüs-sebi) arasında 300 km. derinliğinde Sina Çölü ya da Tih Sahrası denilen taş ve kum çölü uzanıyordu.
Kanala doğru 3 kervan yolu, yollarda pek az su vardı. İngiliz ileri birlikleri var olan birkaç kuyuyu da körletip Kanal'a geri çekilmişlerdi. Su kıtlığı yüzünden çölü büyük kuvvetlerle geçmek mümkün değildi.

Çölün kolay geçilebilmesi için birçok önlem düşünülmüş, ağırlık en aza indirilmiş, kişi başına günlük çöl tayını şöyle saptanmıştı:

"600 gram peksimet, 150 gram hurma veya zeytin, 23 gram şeker, 9 gram çay."

Günlük su tayını kişi başına bir matraydı.
Gece yürünecekti.
Öncü birlik 7 Ocakta yola çıktı.
Cemal Paşa karargâhı ile birlikte Birüssebi'ye gelirken, Enver Paşa da Doğu Ordusu Komutanlığını Hafız Hakkı Paşaya bırakıp Almanlarla birlikte 10 Ocak günü karayoluyla Pozantı'ya hareket etti. Oradan trenle İstanbul'a dönecekti.
Sarıkamış faciası gizli tutulacaktı. Kesinlikle yazılmayacak, açıkça konuşulmayacaktı. Ne var ki İttihatçı iktidarın gücü bile facianın kulaktan kulağa yayılmasını engelleyemeyecektir.

KADIN HAKLARINI SAVUNMA DERNEĞİ Yönetim Kurulu ile Kadın Dünyası dergisinin ileri gelen yazarları derginin Divanyolu'ndaki yönetim yerinde toplandılar. Derneğin Başkanı ve derginin kurucusu Nuriye Elvan Hanım'ın çağrısı üzerine biraraya gelmişlerdi. Konuyu biliyorlardı.
Doğuda savaş başlamıştı. Savaşın yayılacağı, yeni cepheler açılacağı söyleniyordu. İngiliz ve Fransız donanması Çanakkale Boğazı'nın ağzında bekliyordu. Rusların İstanbul Boğazına çıkarma yapmaları olasılığından söz ediliyordu.

Nuriye Ulviye Hanım, "Zaten kâğıt sıkıntısı var.." dedi, "..dergiyi zorlukla yayımlayabiliyoruz. Dergiyi kapatalım, bütün zamanımızı derneğe ayıralım. Birçok yolla ordumuza yardımcı olabiliriz. Kızılay, Donanma Cemiyeti, Müdafaa-yı Milliye Cemiyeti gibi yurtsever örgütlerin kadın kollarında da çalışabiliriz. Birçok üyemiz var. Üyemiz olmayanlardan da destek isteriz. Yardım toplayabiliriz. Çamaşır dikebilir, çorap örebilir, sargı bezi hazırlayabiliriz. Bu amaçla kadınların çalışacakları işlikler kurabiliriz. Ne dersiniz?"

Öneri oybirliği ile kabul edildi. Daha da ileri giderek Enver Paşaya bir telgraf çekip gerekirse askerlik yapmaya hazır olduklarını da bildirdiler.
ENVER VE CEMAL Paşalar yoldayken İngiliz Savaş Kurulu 13 Ocakta toplandı. Churchill Amiral Carden'in yolladığı bilgiyi ve programı Kurula sundu.
Akdeniz'deki Cebel-i Tarık Boğazı ve Süveyş Kanalından sonra iki Türk boğazının da İngiliz denetimi altına girmesi olasılığı Kurul üyelerini heyecanlandırmıştı.
Kurul Çanakkkale'yi çabuk başarı kazanılacak yeni bir savaş sahnesi olarak değerlendirdi. Amiral Fisher'in muhalefeti dikkate alınmadı. Politika uyarı dinlemiyordu. Toplantı sonunda, "hedefi İstanbul olmak üzere, Gelibolu yarımadasını topa tutmak ve almak için Şubatta bir sefer yapılması" kabul edildi, Donanma Bakanlığı hazırlık yapmakla görevlendirildi. Churchill Amiral Fisher'e rağmen amacına ulaşmıştı. Çok mutluydu. Hazırlıkları tamamlamak için büyük bir hevesle kolları sıvadı.

ENVER PAŞA'YI İstanbul'da birçok sorun ve iş bekliyordu. Hanımların askerliğe hazır olduklarını bildiren telgrafa biraz güldü, daha çok da kızdı.
Fazla öne çıkmaya başlamışlardı. Şimdi de asker olmak istiyorlardı ha!
"Pöh!" Telgrafı buruşturup attı.

YÜZBAŞI HOLBROOK'UN başarısı büyük heyecan yaratmış, denizaltıcılarda Boğaz'ı geçme tutkusu uyandırmıştı. Boğaz'ı ilk geçen tarihe de geçecekti.
Fransız Donanma Komutanlığı bu girişim için benzinle çalışan ve bataryaları güçlü, mayın zincirlerine karşı koruyucu gereçleri olan yeni Saphire denizaltısını görevlendirdi. Yarbay Fournier gözüpek bir denizaltıcıydı. Bu zaferi İngilizlere kaptırmamak için acele etti. Hemen yola çıktı. Kötü hava yüzünden Amiral Carden'le ilişki kurmayı başaramadı. Hava düzelince de sabırsızlık etti, izinsiz harekete geçti.

Saphire 15 Ocak günü sabah 06.00'da Kumkale önünde denize daldı, 22 metre derinliğe indi ve Boğaza girdi. Çok dikkatle ilerledi.
Mayın hatlarının altından geçmeye başladı. 11.30'da mayın hatları aşılmıştı.
Marmara'ya geçmeye az kalmıştı. Sevinmeye fırsat olmadı. Güçlü dip akıntısı gemiyi sürüklemeye başladı. Makinelerde arızalar belirdi. Nefes alma zorlaşınca Kaptan Fournier gemisini zorunlu olarak su yüzüne çıkardı.
Su yüzüne çıktığı anda hem tabyalar, hem denizi denetlemekte olan İsa Reis gambotu ile Nusrat mayın gemisi tarafından görüldü.

Her yandan bağırtılar yükseldi:

"Denizaltını!!!"

Saphir'i ateş altına aldılar. Denizaltı kaçabilecek durumda değildi. Kaptan batma sarnıçlarının doldurulmasını ve geminin terk edilmesini emretti. Mürettebat denize atladı. Su çok soğuktu. Hepsi iyi yüzücü değildi. İsa Reis gambotu ve Nusrat mayın gemisi 27 kişiden ancak 13 kişiyi kurtarabildi. Saphire battı.

İngiliz ve Fransızlar denizaltının battığını Türklerin yaptığı açıklama ile öğrendiler. Bu olay komutanları ihtiyatlı olmaya zorladı. 17 Nisana kadar hiçbir denizaltıya bir daha Boğaz'ı geçmeyi deneme izni verilmedi.
SÜVEYŞ'E DOĞRU ilerleyen esas birlik İbin denilen bir noktada durdu. Öncüler burada bir telgraf merkezi kurmuşlardı.

Cemal Paşa Enver Paşaya duygu dolu bir telgraf gönderdi:

"Eğer Kanal'a taarruz sırasında ölecek olursam bu seferi idare edebilecek sizden başka kimseyi düşünemiyorum. O zaman her halde İstanbul'dan Kudüs'e gelerek bu büyük işi sonuçlandırmanızı vasiyetim ve son emelim olarak arz ve rica ederim."

Enver Paşa'dan şu yanıtı aldı:

"Cenab-ı Hakkın sizi bu büyük görevde başarılı kılacağına eminim. İnşallah sizi İkinci Mısır Fatihi olarak selamlamaya gelirim"

BİRİ FELAKETE yürüyen, öteki felaketten dönen Paşalar Mısır'ın fethedileceği hayali ile böyle yazışırlarken, M. Kemal'e Harbiye Nezaretinden bir yazı geldi.
Yazıyı Enver Paşa'nın Vekili imzalamıştı. Yarbay M. Kemal 19. Tümen Komutanlığına atanmıştı. Genç bir yarbayın tümen komutanlığına atanması önemli, onur verici bir olaydı. 33 yaşındaydı.42 Bu kısacık, sade yazının tarihin akışını değiştireceğini kim bilebilirdi?

M. Kemal geç kalmamak için veda ziyaretlerine başladı. Doğu Ekspresi'nde yerini ayırttı. Akşam bir Bulgar ailenin davetlisi olarak Tosça operasına gitti.
Salon ve localar frak, smoking ve tuvalet giymiş yaşlı, genç, neşeli, mutlu erkek ve kadınlarla doluydu. Çok değil, 35 yıl önce "sütçü" diye küçümsenen Bulgarlar gelişmiş, ilerlemiş, operasını bile kurmuş, yalnız Balkan Savaşı'nda değil, çağdaşlaşma yarışında da Osmanlıyı yenmişti. Çevreye kıskanarak, içi giderek, üzülerek baktı.

İSTANBUL'DA bu saatte Nesrin odasına çekilmiş Kadınlar Dünyası adlı derginin son sayısını okuyordu. Dergi kâğıt yokluğundan yayımına ara vermişti. Yandaki küçük yalıda oturan okul arkadaşı Vedia dergiyi gizlice getirip bırakmıştı. Vedia'nın annesi derginin vefalı bir okuyucusuydu. Babası bu feminist dergiyi okuduğunu bilse kıyameti koparırdı.

Dergi, kadınların hak savaşımını üstlenen Kadın Haklarını Savunma Derneğinin (Müdafaa-yı Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti) yayın organıydı. Çok hoş, çok yararlı, çok etkili yazılar vardı. Derginin dizgicileri bile kadındı.
Yayınına ara vermeden önceki son sayısında yine giyim konusu ele alınmıştı. Kaç zamandır, birçok can alıcı sorun varken, en çok tartışılan, erkeklerin kafasını vatan savunmasından daha çok yoran konu buydu.
Kadın dışarda nasıl giyinmeli?

Devlet, toplumun egemen katları, tutucular, peçe ve çarşafı uygun görmekteydi. Öncü kadınlar ise bu giyimi 'kara kefene benzeterek giyim özgürlüğü için mücadele ediyorlardı.
Osmanlı toplumu kadın hakları bakımından çok sorunluydu. Öyle konular vardı ki din izin verse bile bağnazlık izin vermiyordu. Peçe bunlardan biriydi. Çarşaf da öyle. Bir kadının yüzü açık dışarı çıkması, manto giymesi mümkün değildi. Bağnazlık ayağa kalkmakta, sokak, mahalle, şehir, basın, hatta devlet baskısı devreye girmekte, yalnız erkekler değil, tutucu kadınlar da tepki göstermekteydiler.

Yazı şöyle bitiyordu:

"Dünya ilerliyor, gelişiyor. Biz yerimizde sayıyoruz. Dünya kadınları seçme ve seçilme hakkı için savaşıyor. Zavallı biz daha işin başındayız. Çalışmak, okumak, bir meslek ya da iş sahibi olabilmek gibi basit hakları elde edebilmek için çırpınıyoruz.

Ama önümüzde utanç verici bir engel var:

Peçe ve çarşaf.
Peçeyle, çarşafla nasıl çalışılabilir, nasıl okunabilir?
Ne zamana kadar böyle gulyabani gibi yaşayacağız?
Bu ilkelliğe sonsuza kadar razı olacağımızı sananlar çok aldanıyorlar"

Bazı hanımlar daha şimdiden Yeniköy, Bebek, Moda, Yeşilköy, Bakırköy gibi yerlerde evden eve peçesiz geçmeye başlamışlardı bile. Ama tepkiden çekinerek uzağa gidemiyor, caddeye çıkamıyorlardı. Nesrin bu mücadelenin başarıya ulaşacağını, sıkı sıkı kapanan kadınların bile ilerde bu mücadeleyi başlatanlara dua edeceklerine inanıyordu.
Arkadaşı Vedia ile karar vermişlerdi. Büyükdere'de peçeyi ilk ikisi çıkarıp atacaktı.

M. KEMAL Sirkeci'de trenden indi. Selanik Yunanistan'da kalınca annesi ve kız kardeşini İstanbul'a getirtmiş, Beşiktaş Akaretler'de, genişçe bir eve yerleştirmişti. Gar önünde bekleyen faytonlardan birine atladı.

Zübeyde Hanım oğlunu görür görmez ağlamaya başladı. "Mustafaaaam!" Oğlu her şeyiydi.
Zübeyde Hanım'ın kaynının kızı Fikriye zaman zaman gelip birkaç gün kalırdı. Güzel gözlü, ince, duygulu bir genç kızdı. Rastlantı eseri yine buradaydı. Sofrayı büyük bir sevinçle o kurdu. Birlikte olmak dördünü de mutlu etti.

M. Kemal ertesi gün Harbiye Nezaretine gitti. Arkadaşlarına uğradı. Genel durum hakkında bilgi edinmeye çalıştı.
Sarıkamış felaketi duyulmuş, sessizce konuşuluyordu. Enver Paşayı ziyaret ederek bir tümen komutanlığına atadığı için teşekkür etti. Enver Paşa yorgun, soluk görünüyordu. Birçok yerde birlikte olmuş, iki silah ve örgüt arkadaşıydılar. M. Kemal şefkatle, "Ne oldu?" diye sordu. "Çarpıştık, o kadar." "Şimdi durum nedir?"
"Çok iyi."

Sözü uzatmayı doğru bulmadı. Paşa'nın Sarıkamış konusunda konuşmaktan kaçındığı anlaşılıyordu. İzin isteyip tümeninin yerini öğrenmek için binanın Genelkurmay bölümüne geçti. Hiç kimse 19. Tümenin yerini bilmiyordu. Biri 1. Orduya bağlı yeni bir tümen olabileceğini söyledi. Liman Paşa'nın ordusuydu bu. Liman Paşa'nın Kurmay Başkanı Yarbay Kâzım İnanç'ı ziyaret etti. Atandığı tümeni aradığını söyledi.
"1. Orduda böyle bir tümen yok. Gelibolu'daki Kolordu yeni bir tümen kurmak istiyordu. Belki odur. En güvenli çözüm Gelibolu'ya gidip sormak." Gülüştüler.
Kâzım Bey "Merak etme, buluruz.." dedi, "..Önce Komutan Paşa ile tanıştırayım."

Liman Paşa, Sofya Ataşemiliteri Yarbay M. Kemal Bey'i büyük bir nezaket ve merakla kabul etti. Yer gösterdi. "Ne zaman geldiniz?"

Kurmay Yarbay Kâzım Bey:

"Bulgarlar hâlâ savaşa girmeyecekler mı?
"Benim görüşüme göre henüz girmeyecekler." "Niçin?"
"Alman ordusunun başarılı olup olmayacağını anlamak istiyorlar."

Liman Paşa sinirlendi:

"Nasıl? Bulgarlar Alman ordusunun başarılı olacağına güvenmiyorlar mi?" M. Kemal ayrılmadan önce Bulgar yetkililerle konuşmuştu.

Dürüstçe yanıtladı:

"Güvenmiyorlar efendim!"
Liman Paşa öfkeden kıpkırmızı oldu. M. Kemal'in doğallığı da rahatsız etmişti.

Gözlerinin içine bakarak sordu:

"Peki siz ne düşünüyorsunuz?"
M. Kemal Almanların bu savaşı kazanamayacağını birçok kişiye yazmış ve söylemişti. Şimdi Komutanı kızdırmamak için bu düşüncesini saklamaya kendine duyduğu saygı engeldi.

Açıkladı:

"Bulgarları haklı görüyorum."
Liman Paşa ayağa kalkarak konuşmayı bitirdi. Kısa bir süre sonra Gelibolu'da bir daha karşılaşacaklardı.
Kâzım İnanç 19. Tümenin 3. Kolorduya bağlı olarak Tekirdağ'da yeni kurulmakta olduğunu öğrenmişti.

Birbirlerine başarılar dileyerek ayrıldılar.
Akşam yemeği için Salih Bozok'u Pera Palas'a çağırdı. Yemek salonunda bir Macar orkestrası çalıyordu. Masaların çoğunu gürültücü Alman subaylar ile onlara eşlik eden Rum, Ermeni ve Yahudi kızlar doldurmuştu. İstanbul işgal altında gibiydi. Erkenden kalktılar.

CEMAL PAŞA ve karargâhı akşam yemekten sonra İbin'den yola çıktı.
Hepsi atlıydı. Cemal Paşa'nın altında Padişahın armağan ettiği çok güzel bir kır at vardı. Bol yıldızlı bir geceydi. Yıldızların ışıkları çölü aydınlatıyor, kum tepeleri üzerinde mavi pırıltılar uçuşuyordu.

Ordu Harekât Şubesi Müdürü Binbaşı Ali Fuat Erden bu geceyi belleğine şöyle yazdı:

"Çöl perileri Cemal Paşa şerefine olağanüstü bir şenlik düzenlemişler."

1 Şubat gecesi Kanal'ın kıyısına ulaşacaklardı. Orada Cemal Paşa ve birliğini İngilizlerin hazırladığı gerçek şenlik beklemekteydi.
FRANSIZ Deniz Bakanı, Churchill'in çağrılısı olarak sabah Londra'ya geldi. Churchill Bakanı kapıda karşıladı, rahat konuşabilecekleri özel bir odaya aldı. Oyalanmadan konuya girdiler.

Churchill Savaş Kurulu'nun ilke kararını anlattı. Çanakkale donanmayla zorlanacaktı. Bu konuda da sürekli birlikte hareket edeceklerine inandığını söyledi. Fransız Bakan kararsız görünüyordu.
Churchill güven vermek için İngiliz donanmasının en yeni ve en büyük savaş gemisi Queen Elizabeth'in de Mondros'ta toplanan filoya katılacağını açıkladı. "Boğaz'ın girişindeki tabyalar yıkılırsa Türkler savaşı bırakırlar."

Sonra da ekledi:

"Türkiye savaştan çekilir çekilmez Yakın Doğuya yeni bir biçim verebiliriz."
Yakın Doğu Fransa için çok önemliydi. Suriye, Lübnan ve Çukurova'da gözü vardı. Çanakkale olayında İngiltere'yi yalnız bırakmak Yakın Doğunun paylaşımında bazı kayıplara yol açabilirdi.
Telefonlar, telgraflar çalıştı. Uzun konuşma anlaşmayla bitti. Fransa Çanakkale olayına sonuç alınana kadar tam destek vermeyi kabul etti.
Bu karar Fransa'ya çok pahalıya patlayacaktır.

M. KEMAL Genelkurmay'da son temaslarını yaparken İsmet Bey'e (İnönü) rastladı. Birbirlerini gördüklerine sevindiler. İsmet Bey M. Kemal'in elinden tuttu, odasına götürdü. Görüşmeydi bir yılı geçmişti. Konuşup dertleştiler.

İsmet Bey son bir olay anlattı:

"Amirim olan Almana birkaç gün önce, 'Zaferden sonraki kazancınız ne olacak' diye sordum. Aralarında çok sık konuşmuş olacaklar ki ağzından kaçırıverdi."

"Ne dedi?"
"Die Türkei!" (Türkiye!)

M. Kemal'in yüzüne gölge düştü:

SAVAŞ KURULU 28 Ocakta toplandı.
Boğaz'ı zorlamanın ve İstanbul'u ele geçirmenin gerçekten büyük yararları olacaktı ama derinden derine gelişen bir düşünce bütün yararlardan ağır basmaya başlamıştı:

Ruslara vaadedilmiş olan "Batı uyandı, çalıştı, bizi geçti, şimdi sömürüyor, aldatıyor, kandırıyor, oynatıyor, oyalıyor, adam yerine koymuyor. Her yana sızıyorlar. Kafalarına uygun adamlar buluyor, yetiştiriyorlar. Güçlenerek karşı durma çareleri arayacağımıza diplomatik oyunlarla durumu idare etmeye çabalıyoruz. Bu tutumu da akıllılık diye övüyoruz. Batının bilimine, tekniğine, sanatına saygılı olmak başka; sömürücü, saygısız, bencil yanına boyun eğmek başka. Batı önünde aşağılık duygusu ve teslimiyetçilik iliklerimize işlemiş. Bir büyük devletin kulu olmadan yaşayamayacağımızı sanacak hale gelmişiz. Bu anlayışı sürdürmek, buna katlanmak, razı olmak için onursuz, gurursuz, zavallı, gafil, satılık, düpedüz hain olmak gerek. Neyse. Şimdi vatan için elimizden geleni yapmak zamanı. Allah yardımcımız olsun! "Kucaklaşarak vedalaştılar.

İstanbul'u ve Boğazları onlardan önce ele geçirmek. Boğazlara el koyacak ve Akdeniz'e inecek Rusya'yı zaptetmek çok güç olacaktı.
Amiral Carden'in planı kabul edilerek desteklenmesi kabul edildi. Lord Kitchener ve Dışişleri Bakanı Sir Edward Gray, Çanakkale'nin geçilmesi durumunda İstanbul'da ihtilal olacağını, devletin yıkılacağını sanıyorlardı.

Amiral Fisher bu hareketi hemen yapılması şartıyla uygun görmüştü. Olayın sonuçlanması gecikmiş, tehlike büyümüştü. İstifa ederek toplantıyı terk etti. Ancak Lord Kitchener'in ısrarı ile istifasını geri aldı ve toplantıya döndü. Kurul dünya tarihinin en önemli savaşlarından birinin 19 Şubatta başlamasına karar verdi.
Bu kararın yerine getirilmesi için yüzlerce askeri ve sivil çark harıl harıl dönmeye başlayacaktı.

SÜVEYŞ sefer kuvvetinin 3 kolu da 1/2 Şubat gecesi Süveyş Kanalı'na iyice yaklaşmıştı. Kanal baştan başa ışıklar içindeydi. Işıldaklar Kanal'ı gündüz gibi aydınlatıyordu. Kanal geçişe kapatılmamıştı. Büyük küçük birçok gemi ışıklar saçarak ağır ağır geçiyordu. Sanki donanma gecesiydi.

İngiliz, Avustralya, Yeni Zelanda, Hint ve Mısır birliklerinden oluşan iyi donatılmış 40.000 kişilik bir birlik, Kanal'ın karşı yakasında, Türk taarruzunu bekliyordu.
Birlikler gizlendiler. Hücum kolları için saçtan 30 mavna (tombaz) hazırlanmıştı. Tombazlar ve ağır toplar binbir güçlükle Kanal'a yaklaştırıldı.
Gün doğarken kum çukurlarına girilerek gizlenildi. Sigara içmek, konuşmak yasaktı. Sessizlik içinde akşam olması beklenecekti. Parola "Sancak-ı Şerifti.

M. KEMAL 3. Kolorduya malzeme taşıyan küçük bir gemiyle Tekirdağ'a geldi.
19. Tümen daha kuruluş halindeydi. Tümenin karargâhı bile yoktu. Üç alayı vardı. Biri 57. Alaydı. Bu alay iyi yetişmiş bir tümenin her alayından birer tabur alınarak oluşturulmuş, her tabura da komutan olarak kolordu karargâhındaki en iyi üç yüzbaşı verilmişti. Karma bir alaydı. Alayda Anadolu'nun her şehrinden birkaç kişi vardı. Türkiye sergisi gibiydi.. Alay Komutanı Binbaşı Hüseyin Avni Bey, yürekli, bilgili, çalışkan bir subaydı.
Yeni kurulduğu için alaya daha sancak verilmemişti. Öteki iki alayın kuruluşu ise daha tamamlanmamıştı.

M. Kemal göreve başladığını Kolordu Komutanlığına bildirdi:

1 Şubat 1915.48 M. Kemal'in ve yeni Türkiye'nin saati çalışmaya başlamıştı.

Ertesi gün tümeninin bütün subaylarını topladı, dedi ki:

"Bir ordunun ruhu subaylardır. Subay ne kadarsa ordu da o kadardır. Orduyu subay yapar. Askere örnek olun. Kendinizi iyi yetiştirin. Sırf askeri bilgiyle iyi asker olunmaz. Okuyun. Sanata ilgi duyun. Hayata bakın. Düşünen asker olun. Hepinizden askerlerinizin ruhunu, beynini yurt sevgisiyle kararak, bilgiyle donatarak eğitmenizi istiyorum. Gözüm her an üzerinizde olacak! Görevde yanlışlığı bağışlamam, bağışlayamam."

SAAT 18.00'de hava kararmıştı. Birlikler gürültü etmeksizin Kanal kıyısına sokuldular. Albay von Kress her birliğe ayrı ayrı bilgi ve yön verdi.
Saat 03.30'da tombazlar usulca suya indirildi. Hücum birlikleri tombazlara yerleştiler ve karşı kıyıya baskın vermek için hareket ettiler.
Köpeklerin havlamaları üzerine ışıldaklar Kanal'ı taramaya, sık bir biçimde yerleştirilmiş makineli tüfekler ateş yağdırmaya başladı.
Çok geçmeden toplar devreye girdi. Savaş gemileri, gün ağarırken de karşı kıyıda boydan boya uzanan demiryolu üzerindeki zırhlı trenler harekete geçtiler. Ancak birkaç tombaz karşı kıyıya ulaşabilecekti. Mısır'ı fethetme hayali suya düşmüştü.

Gündüz iki yakadaki topçuların ve makineli tüfeklerin düellosu sürdü. Kıyı delik deşik tombazlar, şehitler ve yaralılarla dolmuştu. Karşıya geçebilen küçük birliklerden bir daha haber alınamadı. Bir hayal uğruna 1.500 kayıp verilmişti.
Sonuç tam bir başarısızlıktı. Cemal Paşa akşam savaşı durdurdu ve geri çekilme emri verdi.

Albay von Kress şiddetle karşı çıktı:

"Evet, hiçbir başarı ümidi kalmadı. Çünkü tombazların çoğu mahvoldu. Fakat şeref bakımından buraya kadar gelen kuvvetin görevi geri dönmek değil, tümüyle Kanala atılarak burada ölmektir." Sefer kuvvetinin toplamı 25.000 kişiydi. Albay von Kress 25.000 kişinin planı uğruna ölmesini öneriyordu.

Cemal Paşa iki sözcükle tartışmayı kesti:

"Geri çekiliyoruz!"

Sefer kuvveti şehitlerini çöle gömdü, yaralılarını alarak gece geri çekildi. Durum İstanbul'a bildirildi. Başkomutanlık olayı bir keşif taarruzu olarak açıklayarak yenilgiyi saklayacaktı.50 Bu bir ay içinde ikinci yenilgiydi.
Bu yenilginin Türkiye açısından asıl olumsuz sonucu, Türklerin Mısır'a hücum edeceğinden korkan Lord Kitchener'in içini rahatlatması oldu. Türk ordusunun korkulacak bir ordu olmadığı bir kez daha anlaşılmıştı.
Gerekince Mısır'dan asker vermeye razı olacaktı.
Avustralyalı ve Yeni Zelandalı askerler de, bütün Türk birliklerinin bu kadar kolay yenileceğini sanacak, Gelibolu'ya bu iyimserlikle çıkacaklardı.

MONDROS ve Bozcaada'da 50 kadar savaş gemisi ile 200'den fazla yardımcı gemi birikmişti. Hastane, cephane, erzak, malzeme, tamir, su gemilerine ek olarak uçak ve mayın arama-tarama gemileri de geldi. İki büyük devletin imkânlarının bolluğu göz kamaştırıyordu. Yok yoktu. Tarihin en büyük armadasını kurmaktaydılar.
Amiral Wemys Üs Komutanlığına atandı. Fransızlar da Mondros'ta toplanan Fransız filosunun başına en atak komutanlardan Amiral Quepratte'i getirdiler.
Gerekirse deniz hareketine yardımcı olmak üzere Mondros'a bazı kara birlikleri gönderilmesi uygun görüldü.

Rusya da bu büyük hareketin dışında kalmamak için Uzak Doğu'da bulunun Askold adlı savaş gemisini yola çıkardı. Birleşik Donanma Çanakkale'yi geçip Marmara denizine girdiği anda Rusya da İstanbul'a çıkarma yapmayı tasarlıyordu. Türk ordusunun Sarıkamış yenilgisi dolayısıyla Doğu cephesinin yükü azalmıştı. Bazı birlikler İstanbul'a çıkarma amacıyla Odesa'ya taşınıyordu. Kâğıt üzerinde her şey Türkiye'nin sonunun geldiğini göstermekteydi.
HASTANENİN şişman berberi Orhan'ın saçını kesmiş, özene bezene tarıyordu. Başhekim Nuri Bey de doktorlar da bu şair ruhlu gaziyi çok sevmiş, iyileşmek., için verdiği mücadeleyi şefkatle izlemişlerdi. Sağlığına kavuşması için ellerinden geleni yapmaktaydılar. Tehlikeyi kesinlikle atlatması için birkaç ay daha hastanede kalması gerekiyordu. Sonra evine çıkabilirdi.

Berber sakalını da tıraş etti. Yüzünü yıkadı, kolonyaladı. Çünkü bugün bütün aile ziyarete gelecekti. Yüzü gözü az çok yerine gelmişti çocuğun. Eserini sevinçle seyretti. El aynasını uzattı. Orhan hiç aynaya bakmamıştı şimdiye kadar. Bu kez kaçınamadı.
Kanı dondu. O iyimser, güçlü, yaşama sevinciyle dolu genç insan bu muydu? O insandan geriye sadece hüzünle bakan iki göz kalmıştı. Ziyaretçileri durdurmak için artık çok geçti. Ziyaret saatine çok az kalmıştı. Yattı, büzüldü. Annesi, babası, Dilber'in annesiyle babası ve Dilber koğuş kapısında göründüler. Ah!
Küçük Dilber de çarşafa girip peçe takmıştı. O kadar olmuş muydu? Olmuştu demek ki. Ürküntü içinde en arkadan geliyordu. Yaklaştılar. Ağabeyinin yüzünü görünce ağlamaya başladı; öne atıldı, koştu, yatağın önünde diz çöktü, peçesini açtı, bakışları sarmaştı, biri aşkla bakıyordu, öteki kardeşçe. Başı ağabeyinin zayıf, dümdüz göğsüne düştü, "Ben sana dargınım.. " diye inledi. "..Niçin bizi bırakıp da gittin? Niçin yaralandın? Niçin eve gelmiyorsun? Yazık değil mi sana, bize? Biz sana daha iyi bakamaz mıyız?"

Bir şey, büyük bir şey oldu, sanki dünya dağıldı, ayrıştı, sonra yeniden kuruldu.
Orhan zayıflıktan derisi buruşmuş elini uzattı, eli titriyordu, Dilber'in başına dokundurdu. Tüy kadar hafif bir eldi.

Sesi de öyleydi:

"Beni çıkarın."

Hastanede kalırsa hayatı kurtulacaktı. Ama eve gitmezse özlemden öleceğini anladı.
BAŞKOMUTANLIK 19. Tümenin kuruluşu tamamlanmamış iki alayını aldı, bunların yerine 'savaşa hazır' olduğunu ileri sürdüğü iki yeni alay gönderdi.51 M. Kemal sevinmişti.

Ama alaylar gelince aldatılmışlık duygusuna kapıldı. İki alay da Kuzey Suriye'de oluşturulmuş, seferberliğin başında İstanbul'a getirilmişti. Çoğu Arap, Maruni, Nuseyri, Yezidi filandı. Bir kısmı inanışı gereği savaşa karşıydı. Hiçbiri Türkçe bilmiyordu.
M. Kemal ilk kıta hizmetini Şam'da yaptığı, bölgeyi iyi tanıdığı için kaygıya kapıldı. Çevre halkı askerliğe yatkın değildi. Yüzyıllardır askerlik yapmamışlardı. Bedeviler dövüşkendi ama disipline gelmezlerdi, yalnız çapulculuğu bilirlerdi. Ayrıca yollanan alayların 'savaşa hazır oldukları' da doğru değildi.
Durumu Kolordu Komutanlığına bildirdi.
'Halis Türk delikanlılardan kurulu' olan eski iki alayının geri verilmesini istedi.

ALMAN haberalma örgütü Mondros'da büyük bir filonun toplandığını bildiriyordu. Durum kaygı vericiydi.
Geçitin çevresindeki tabyalarda 16.000 metre menzilli sadece 22 ağır top bulunuyordu. Bunların mermi sayısı sınırlı, zırh delici mermi sayısı çok azdı. En yeni top 1905 tarihliydi. Tabyalarda modern mesafe ölçme aygıtları bile yoktu. "Ne kadar yoksuluz!"
"Bu para değil akıl yoksulluğu. Ciddi bir devlet binde bir olasılığı bile hesap eder, ihtiyaçları sıralar, ona göre önlem alır. Biz felaket kapıya dayanmadan harekete geçmiyoruz."

Queen Elizabeth yalnızca bir yanındaki toplarla bir seferde 7,5 ton mermi atabiliyordu. Buna karşılık en güçlü tabya olan Anadolu Hamidiyesi'ndeki bütün topların aynı süre içinde atabileceği mermilerin toplam ağırlığı ancak 800 kilo kadardı. Durum buydu.

Her şeyiyle dışarıya bağımlı, yarı sömürge, hastalıklı bir devlet, hiç yenilmemiş bir imparatorlukla savaşacaktı.
Bu durumu bilen, Balkan Savaşı hakkında anlatılanları unutmayan, bolluğa alışmış Almanlar derin kuşku içindeydiler.
Bu hava hükümeti de etkilemişti.
Bir önlem olarak Haydarpaşa'da iki trenin harekete hazır tutulması kararlaştırıldı. Biri Padişahı ve saraylıları, öteki hükümeti ve büyük yöneticileri Anadolu'ya kaçıracaktı.

Arşiv ile Topkapı sarayında korunan mukaddes emanetler ve tarihi hazine Konya'ya taşınacaktı. Padişah için Eskişehir uygun görülmüştü. Bir saray yöneticisi Eskişehir'e yollanmış, Padişah ve saraylılar için evler kiralanmıştı.
Ermeniler ve Rumlar sevinçlerini zor saklıyor, İstanbul işgal edildiği zaman evlerine asmak için gizlice İngiliz ve Fransız bayrakları yaptırıyorlardı.

İNGİLİZ deniz uçakları Boğaz üzerinde keşif uçuşları yapmaya başladı. Savaşın eli kulağındaydı.
Boğaz'ın girişindeki ve iki yanındaki bütün tabya ve bataryalarda mürettebat artık giysi ve ayakkabılarıyla uyuyordu. Kara birlikleri savaş eğitimlerini yoğunlaştırdılar. Kıyılardaki mevziler sağlamlaştırıldı.
Ateş altında kalması olası köyler boşaltıldı. Çanakkale de ağır ağır boşalmaktaydı.
Rumeli Mecidiyesi Komutanı Yüzbaşı Hilmi Şanlıtop subaylarını, yeni gelen subay adaylarını ve askerleri topladı.

Son bir konuşma yaptı:

"Kardeşlerim, çocuklarım!
Bu savaş çok önemli. Burada yenilgi başka yenilgilere benzemez. Devletimiz yıkılır. Savaş çok sert geçecek. Düşman güçlü. Ama biz de çok kararlıyız. Çünkü vatanımızı savunacağız. İçinizde kendine güvenemeyen varsa, söylesin, değiştireyim. Savaş sırasında kimse yaralı ve şehitlerle uğraşmayacak. Ben ölürsem üzerime basıp geçin, işinize bakın. Yaralanırsam yine önem vermeyin. Ben de böyle yapacağım. Şehit olacaklar ve yaralanacakların yerini alacak olanlar belirlenmiştir. Başka bir şeyle ilgilenmeden görevinizi yerine getirin."

Ölmeden savaşmayı bırakmayacaklarına yemin ettiler.
18 ŞUBAT Perşembe günü öğlene doğru Orhan'ı sedye içinde hasta arabasına taşıdılar.
Balkan Savaşı'ndan kalan son yaralı gaziyi, başhekim, doktorlar ve hastane çalışanları ile yürüyebilen hastalar uğurlamak için kapının önüne çıkmışlardı. Başhekim annesine yapılması gerekenleri iyice anlatmıştı. Arada bir uğrayıp bakacağına da söz verdi.
Annesi de Orhan'ın yanına bindi.
İki atlı beyaz hasta arabası alkışlar arasında hastaneden ayrıldı.
Anadolu Hisarında bir yokuşun ortasındaki eskice bir İstanbul evinin önünde durdu. Ailenin ve mahallenin erkekleri kapıda bekliyorlardı. Hanımlar içerdeydi. Arabacıyla hastabakıcı Orhan'ı sedye ile içeri taşıdılar.

Sütbeyaz sakallı bir ihtiyar, küçücük kalmış gaziyi gözleri yaşararak askerce selamladı. O da Plevne'de dövüşmüş, savaşın ne yaman bir şey olduğunu görmüş bir evvel zaman gazisiydi. Orhan için geniş diye ikinci kattaki oturma odasını hazırlamışlar, yatağını pencerenin kenarına yerleştirmişlerdi. Pencereden Boğaz görünüyor, vapur ve martı sesleri yansıyordu. Yatağa yatırdılar. Annesi yeni gecelik giydirdi. Dilber saçını taradı. Sonra ortadan çekildiler. Önce erkekler, sonra komşu kadınlar odaya doluşup ayak üstü geçmiş olsun dediler. Mahallenin Molla Ninesi okuyup üfledi. Herkes gitti.

Dilber başını uzattı kapıdan:

"Geleyim mi?" "Gel."
Yine yatağın yanına diz çöktü. Bahar kokusu yayıldı.

Ağabeyinin sıska elini okşadı:

"Durmadan ağlıyordum ama senin sağ salim döneceğini de adım gibi biliyordum."
"Nasıl bilebilirsin?"
"Çünkü çok dua ettim. Allah'a da bir sürü söz verdim sağ dönesin diye. Döndün işte." Elini usulca öpüp başına koydu. "Bu ne?"
"Ağabeyim değil misin? Öperim." "Ama sen hiç elimi öpmezdin."

Dilber ciddileşti:

"Haklısın. Geri dönersen elini öpeceğime, seni hiç üzmeyeceğime, hiçbir sözünden çıkmayacağıma, akıllı olacağıma söz vermiştim."
"Başka?"
"Söylemem. Ötekiler Allah'la benim aramda." "Söyle diye yemin verirsem?" "Yemin verirsen ölümü öp."
Hep yaramaz, oyunbaz bir çocuk diye bakarken birdenbire büyüyüp güzelleşmiş, Orhan'ı aptala çevirmişti. Kaynak suyu gibi duru, kar kadar temiz bir kızdı. Çekinmesi, sakınması yoktu. Çünkü bu evde doğmuş, ağabey-kardeş gibi, kavga-dövüş, itiş-kakış birlikte büyümüşler, birbirlerinin anne-babalarını anne-baba bilmişlerdi. Acımasız gerçek kafasına dank etti.

Bu kıza sevdiğini hiçbir zaman söyleyemezdi. Söylese kesinlikle bağışlamaz, bir daha yüzüne bakmazdı. İki aile de lanetlerdi. Bir vapur çığlığı Boğaz'ı doldurdu.
Bu aşkı ölene kadar içindeki zindanda tutmak zorundaydı. Çaresizlik içinde gözlerini yumdu. Bunu başarabilir miydi? Gücü buna yetecek miydi? Orhan'ın büyük iç savaşı böyle başladı. Ertesi gün de Çanakkale Savaşı başlayacaktı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Çanakkale Savaşı

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir