Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

19 Şubat-19 Mart 1915 Tarihleri Arasında Çanakkale Savaşı

Denizin Tutuştuğu Gün

Burada Çanakkale Savaşı hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

19 Şubat-19 Mart 1915 Tarihleri Arasında Çanakkale Savaşı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:01

Denizin Tutuştuğu Gün
19 Şubat 1915-19 Mart 1915


19 ŞUBAT 1915 Cuma sabahı ufuk çizgisinde 12 savaş gemisinden oluşan bir filo belirdi. Saat 06.30'du.
Müstahkem Mevki Komutanlığına bilgi uçuruldu. Tabyalar ve bataryalar ayaklandı.
Gemiler yayılarak ağır ağır yaklaştılar. Aralarında Queen Elizabeth de vardı. Amirallik forsunu o taşıyordu. Dünyanın en büyük ve güçlü savaş gemisiydi. Giriş tabyalarındaki topların menzillerini 3 Kasımda öğrenmişlerdi. Onun için 17.000 metre uzakta durup ateş düzeni aldılar.
Her şey hazırdı. Amiral gemisinden ateş işareti verildi.
Saat 09.50'ydi.

İlk atışı topçu subayı Yüzbaşı Harry Minchin'in "Ateş!" komutuyla Cornwallis zırhlısı yaptı. Çanakkale Savaşı başladı.
Tabyalarda, gözcüler dışındaki subay ve erler sığınaklara çekilmişlerdi. Mermiler düşüp patladıkça yer sarsılıyordu. Ağır topların yoğun ve sürekli ateşi 13.00'e kadar sürdü. 3 Kasım saldırısından sonra birçok önlem alınmış, cephaneler yıkılmaz sığınaklara taşınmıştı. Gemiler hareket halinde oldukları için atışları isabetli olmuyordu. Uçak keşifleri tabyaların ezilmediğini gösterdi.

Görevli gemiler daha yakından ateş etmek için kıyıya yaklaştılar. Böylece tabyalardaki bazı topların menzilleri içine girdiler. O topların mürettebatı şevk içinde koşarak topbaşı yaptı. Toprak altında kalmış toplarını hızla temizleyerek çalışır hale getirdiler. Saat 14.00'te savaşın ikinci aşaması başladı.

Bu âna kadar toplarının yetersizliği yüzünden cevap verememiş olan topçular çok hırslıydılar.
Yaklaşan gemilere olanca öfkeleriyle yüklendiler. Mermiler güvertelerde, gövdelerde patlamaya başladı. Mermiler zırh delici olmadıkları için etkileri çok değildi. Yine de gemilerden birinin arka tareti parçalandı, birinin direği kırıldı. Filo bütünüyle menzil dışına çekildi. 17.30'da hava kararıyordu.
Ateşi kesip uzaklaştılar.

"Cehenneme kadar yolunuz var!"
Türk kaybı 4 şehit 11 yaralıydı. Yalnız 2 top kullanılmaz hale gelmiş, çevrenin bir bölümü hasar görmüştü.
Tabyalar ayaktaydı. Deniz ve kara topçuları arasındaki bu ilk düello yenilmez diye ünlü filonun başarısızlığı ile sonuçlanmıştı. Bir İngiliz yazarı olayı "fiyasko" olarak niteleyecekti.2 Türkler ateş kesilir kesilmez sığınaklardan çıkarak topları örten toprakları temizlediler. Ortalığı derlediler. Şehitler defnedildi. Yaralılar gerideki Alçıtepe köyüne (Kirte'ye) taşındı. Yeni bir savaşa hazır oldular.

Akşam hava bozdu, lodos şiddetlendi. Amiral Carden ertesi günkü taarruzu ileriye erteledi.
Kötü hava beş gün sürecek, bu fırsattan yararlanılarak özellikle girişle geçit arasındaki orta bölgedeki toplar çoğaltılacak, sahte bataryalar eklenecekti.

ÇANAKKALE SAVAŞININ başladığını ajanslar dört bir yana yaydılar. Olay bütün dünyada büyük ilgi uyandırdı. İngiliz gençlerini heyecanlandırdı.
İstanbul hepsine Binbir Gece Masallarını düşündürüyordu. Her sınıftan ve şehirden gençler gönüllü
yazılmaya başladılar.
İngilizlerle Türkler ilk kez savaşacaklardı.

Churchill'in sabırsızlığını bilen Amiral Carden Londra'ya şu telgrafı görderdi:

"Kötü hava şartları altında yeniden hücuma geçmeyi doğru bulmuyorum. Hava düzeldiği vakit Boğaz girişindeki tabyaların işini bir günde bitirmenin mümkün olduğu kanısındayım."

Telgrafın kesinliği Churchill'i yatıştırdı.
Amiral Carden'e güveniyordu.

M. KEMAL yeni yollanan iki alayın da 57. Alay kadar disiplinli olmasını istiyor, erlerini savaşa iyi hazırlamaları için komutanlarını sıkıştırıyor, her gün denetliyordu. Arapların çoğunluğu bir alayda (77. Alay) toplandı, Türklerle karıştırıldı ve eğitimleri sıkılaştırıldı.
Beklenilmez bir şey oldu. Başkomutanlıktan M. Kemal'i Eceabat (Maydos) Bölge Komutanlığına atama emri geldi. 57. Alayla birlikte hemen Eceabat'a hareket edecek, öteki iki alay sonra taşınacaktı. 57. Alayın sancağı da yollanmıştı.
Sancak subay ve erleri titreten sade ama çok etkili bir törenle M. Kemal tarafından 57. Alay Komutanı Binbaşı Hüseyin Avni Bey'e teslim edildi.
Hazırlanıp ertesi gün iskeleye indiler. Talihleri vardı. Gelibolu ve Çanakkale'ye gidecek olan Halep ve Reşit Paşa gemileri Tekirdağ'a uğradı. Zorlukla ikisine sığıştılar.

25 ŞUBAT 1915 Perşembe sabahı Çanakkale deniz savaşı yeniden başladı. Hava düzelmişti. Filo gruplar halinde ufukta göründü.
"Geliyor iblisler!"

Plana göre büyük kısım uzakta ve hareketsiz durarak tabyaları sürekli ateş altında tutacak, bu yolla Türklerin topbaşı yapması önlenecekti. Bazı gemiler de kıyıya iyice yaklaşıp tek tek topları vurmaya çalışacak, böylece tabyalar susturulacaktı.
Amaç bugün genel planın birinci aşamasını kesinlikle sona erdirmekti.
İlk olarak saat 10.15'te Queen Elizabeth dev toplarıyla Seddülbahir tabyasını ateş altına aldı. 38 cm. çapında insan boyundaki dev mermiler, çarptıkları yerleri parçalıyor, düştükleri yerlerde derin ve geniş kuyular açıyordu.

Öbür gemiler de öteki tabyaları ateşe boğdular. Topçular sürekli yağan ateş yüzünden topbaşı yapamıyor, göz açamıyorlardı.
Tabyaları yakından vurmakla görevli gemiler 3.000 metreye kadar yaklaştılar ve bütün toplarıyla
birden saldırdılar.
Bir olay hepsini şaşkına çevirecekti.

BU SAATTE Halep ve Reşit Paşa gemileri Gelibolu iskelesine yanaşmaktaydı. Gemilerden Gelibolu'ya kolorduya yollanan bazı eşyalar çıkarılırken M. Kemal de Kolordu Karargâhına uğradı. Komutanı gördü. Kurmay Başkanı Fahrettin Bey'le görüştü. İstediği eski iki alayı için Başkomutanlıktan red yanıtı geldiğini öğrendi. Tehlikeli bir bölgeye böyle iki alayın gönderilmiş olması ikisini de çok düşündürdü. Üstelik tümenin bütün tüfekleri eski tüfeklerdi (muaddel martin). Birkaç atıştan sonra tetik düzenekleri bozuluyordu. Savaş olsa asker daha savaşın başında elinde sopaya dönen tüfeklerle kalakalacaktı.
Başkomutanlık ve Almanlar hakkındaki olumsuz düşüncelerini sakınmadan söyledi.

Fahrettin Bey bu ilk görüşmeyi güncesine şöyle yazacaktı:

"Enerjik, muhatabına güven veren, tok sözlü, sarı saçlı, mavi gözlü bir komutan" Oyalanmadan Gelibolu'dan ayrıldılar.
Boğaz girişindeki amansız savaş sürerken Eceabat'a ulaştılar. Müstahkem Mevki Komutanlığı tümen karargâhı ile alay için gerekli hazırlığı yapmıştı. Bir görevli de iskelede bekliyordu. Savaşın boğuk sesi Eceabat'a kadar yansımaktaydı.

Askerin gelişi Eceabatlı Türkler için bir teselli oldu. İzlemek için toplandılar. 57. Alay karaya çıkmaya, iskele meydanında sıralanmaya başladı. Yaşlılar, bu alayın farklı bir alay olduğunu sezdiler. Telaşsız, ağırbaşlı, düzenli, çok disiplinli bir alaydı bu. Binek atları, beygirleri, katırları bile farklıydı. Karaya çıkış tamamlanınca Hüseyin Avni Bey alayını alıp ordugâh kuracağı Bigalıya hareket edecekti.
M. Kemal küçük karargâhı ile şehirde kaldı. Müstahkem Mevki Komutanına telefon ederek geldiğini bildirdi.

DENİZCİLER çok şaşırmışlardı. Çünkü gemilerin yaklaştığını gören Ertuğrul tabyasındaki topçular gözlerini kırpmadan topbaşı yapmışlardı. "Çılgın mı bu adamlar?"
Öyleydiler. Ölüme meydan okuyarak, ateş içinde, taş-toprak yağmuru altında, boğucu barut ve yangın dumanı ortasında, yaklaşan gemilere karşılık vermeye başladılar. Zaman zaman duyulan tekbir sesleri öylesine candandı ki savaşın uğultusunu bastırıyordu.
Komutanı, subayı, astsubayı, erbaşı, eri Balkan Savaşı'nın kara lekesini silip ordunun namusunu tertemiz etmekteydi.

Savaş gemileri sürekli hareket ederek, zikzaklar yaparak, fır dönerek ölüm ve yıkım kusuyorlardı. Ama bu hareketlilikleri vurulmalarına engel olamadı. Agamemnon zırhlısı 10 dakika içinde 7 isabet aldı, 3 kişi öldü, 5 kişi yaralandı. Dublin kruvazörü ateşi yiyince geri çekilmek zorunda kaldı. Fransız Gaulois zırhlısı bir isabet alarak 9 kişi kaybetti, demir bırakarak kaçtı.4 Düello kıyasıya sürdü. Seddülbahir köyü yanıyordu. Anadolu yakasındaki Yeniköy de öyle.
Gemilerin, sayıca 8 kat fazla, hızlı, büyük, modern toplarına karşı, çağı geçmiş toplar daha ne kadar dayanabilirlerdi?
Orhaniye tabyası bugün hareketsiz kalmış, Alman mürettebat erkenden geri çekilmişti. Ertuğrul dışındaki öteki tabyalar da ağır ateş altında pek az varlık gösterebilmişlerdi. Sonunda Ertuğrul da tükendi. Saat 17.00'de dört tabya da susmuştu.
Hâlâ kuşkuda olan Amiral Carden'in emriyle bazı gemiler daha da sokularak tabyaları iyice tahrip ettiler.

Fransız Amiral Quepratte Paris'e şu telsizi yolladı:

"Bugün eşsiz bir gün. Başlangıçta kuvvetli bir karşılık gösteren tabyalar giderek sustular. Mayın tarayıcılar bu gece giriş kesimindeki mayınları taramaya başlayacaklar."

GİRİŞTEKİ tabyalar sustuğuna göre Birleşik Donanma demek ki ertesi gün Boğaza girecekti. Girişle Geçit arasındaki orta bölge büyük önem kazanmıştı.
Cevat Paşa yedekte tuttuğu son dört topu da Anadolu yakasındaki İntepe'ye yolladı. Giriş tabyalarındaki mürettebatın geri çekilmesine izin verdi. "Kayıp var mı?"
"Var efendim."

13 şehit, 19 yaralı vardı. Bütün toplar kullanılmaz hale gelmiş, tabyaların gerisinde bulunan kışlalar yıkılmıştı.
Ertuğrul ve Seddülbahir topçuları, şehitleri gömdükten sonra, yaralılarını alarak iki tabyayı da boşalttılar.
Korkusu kalmayan düşman gemileri Boğaz ağzına geldiler. Zafer şerefine bandolar çalmaya başladı. Yenik, yorgun, yaralı topçular karaya yansıyan bu zafer ezgileri arasında, içleri kan ağlayarak, Alçıtepe köyüne yollandılar.

BOĞAZLAR Genel Komutanı Amiral von Usedom durumu öğrenmek için İstanbul'dan gelmişti. Akşam Müstahkem Mevki Komutanlığında toplanıldı.
Toplantıya deniz işlerine bakan Amiral Merten ile Müstahkem Mevki Komuta Kurulu ve 9. Tümen Komutanı Albay Halil Sami Bey katıldı.
Amiral von Usedom bol silaha, bol cephaneye, yeni araç ve gereçlere alışıktı. Boğaz savunmasının içyüzünü bildiği için iyice karamsardı. Büyük bir topun sadece 50 zırh delici mermisinin olması tüylerini diken diken etmeye yetiyordu.

Savaş görmüş bu koca Amiralin kırılgan hali her şeyi tutumlu kullanmaya alışık Türk subaylarına tuhaf gelmekteydi. İki yüz yıldır böyleydiler. Ordunun hiçbir zaman bol bulamaç cephanesi olmamıştı. İdareli ve akıllı kullanılırsa, top başına zırh delici 50 mermi büyük varlıktı, birkaç savaşa bile yeterdi. Amiral Usedom'un oflayıp poflamasına bakıp bıyık altından gülüştüler. Amiral ertesi gün Birleşik Donanmanın canavar gibi toplarıyla orta bölgedeki küçük topların çatışmasından hiç ümitli değildi.

Amiral Merten için asıl güvence mayınlardı. Ama birkaç aydır Çanakkale'de olduğu için Türkleri tanımıştı. En beklenmedik zamanda şaşırtıcı işler başardıklarını, canlarını hiç esirgemediklerini görmüştü. Bu nedenle en az mayınlar kadar Türklere de güvenmekteydi. Amiral von Usedom karamsarlığını korudu: "Göreceğiz. Birkaç gün burdayım."

YARALILAR Alçıtepe köyündeki küçük sahra hastanesinde bakıma alındılar. Topçular için yemek hazırlanmıştı ama hiçbirinin boğazından bir lokma bile geçmedi. Ne halleri vardı, ne istekleri. Bir top kaybetmek Türk askerini kahretmeye yeterdi.
Bir değil, iki tabya dolusu top kaybetmişlerdi. Hepsi eskiydi ama olsun. Türk için eski top da toptu. Yoksulun ekmeği 'aziz' bilmesi gibi, Türk askeri de topu 'aziz' bilirdi. Geride top fabrikaları yoktu. O yüzden her topa gözü gibi bakar, uzun yıllar korur, yaşatır, iyice yaşlansa da hurdaya çıkarmaz, ramazan topu yapar, en güzel tepeye yerleştirir, şehrin baştacı ederdi.
Boğaz girişindeki düşman gemilerinden gelen bando sesleri hepsinin kanına dokunuyor, mermi yarasından daha çok can yakıyordu.

MAYINLARI temizlemek üzere bir kruvazörün koruması altında, balıkçı gemilerinden dönüştürülme 7 mayın arama-tarama gemisi gece ilk kez Boğaza girdi. İstanbul yolunu açmak için bu bölgedeki topları susturmak ve mayınları toplamak gerekiyordu.
Mayın tarama gemilerinin mürettebatı bol parayla tutulmuş İngiliz balıkçılardı. Mayın taramayı iyi öğrenmişlerdi.
Set bataryaları 24 saat nöbetteydiler.5 Mayın gemileri ilk mayın hattına yaklaşırken ışıkdaklar birdenbire yandı. Boğaz gündüz gibi aydınlandı. Denizin birçok yerine mesafeyi gösteren renkli şamandıralar yerleştirilmişti. Set bataryaları bunlardan yararlanarak mayın gemilerini ateş altına aldılar.
Daha uzun menzilli ve büyükçe çaplı toplar da kruvazöre mermi yağdırmaya başladılar. Bu ilk avdı.

Kruvazör savaşmaya hazır ve kararlıydı ama hangi birine karşılık verecekti? Orta bölgede tahmin edilenden daha çok top olması gemi komutanının aklını karıştırdı. Bu topların yerlerini kestirmek de çok zordu. Her tepenin arkasından mermi yağıyordu.
Giriş tabyalarının susturulduğunu, köylerin yakıldığını duyan Türk topçuları dövüşe bilenmiş haldeydiler.
Göz açıp kapayıncaya kadar 4 mayın gemisini hatırdılar, birini yaraladılar. Dardanos Bataryası da kruvazöre ardarda birkaç mermi yapıştırdı.
Kruvazör ve sağlam kalan mayın gemileri apartopar Boğaz dışına kaçtılar.
4 mayın gemisinin battığı duyulunca neşeli bandolar sustu. Gemiler şenlik ışıklarını söndürdüler.

ECEABAT Bölgesi Komutanlığının görev alanı, Gelibolu yarımadasının bütün güney bölgesiydi. Suvla'dan Eski Hisarlık'a kadar olan tüm kıyı.
M. Kemal'e bu bölgeyi ve kıyıları savunma görevi verilmişti. Çanakkale kara savaşları iki ay sonra tam da bu bölgede geçecek, bütün dünya buradaki küçük tepelerin bile adını öğrenecekti.
M. Kemal Balkan Savaşı sırasında Akdeniz Kolordusu Harekât Şubesi Müdürü olarak Gelibolu yarımadasını, ya gezerek ya harita üzerinde incelemişti. Arazinin özelliklerini iyi biliyordu.
Savunmayı sağlaması için emrine 9. Tümenin Gelibolu yarımadasında bulunan 26. ve 27. Alayları da verilmişti.

Tümen karargâhı için hazırlanan evde, açılır-kapanır asker masasının başında, bir gaz lambasının ışığında, kolordunun yolladığı savunma planını, iki alayın yerleşimini ve haritayı inceliyordu. Düşman buraya çıkarma yapar mıydı? Boğaz'ı donanma ile geçemezse yapabilirdi. Hangi amaçla çıkarma yapardı?
Çanakkale'deki ya da Kilitbahir'deki tabyaları ele geçirip susturarak donanmaya Boğaz yolunu açmak için.
Hangisini ele geçirmek daha kolay görünüyordu? Kilitbahir'i ele geçirmek daha kolay görünüyordu. Kilitbahir tabyalarını nasıl ele geçirebilirdi?
Arazinin yapısına göre oraya karadan ulaşabilmek için iki yol vardı. Biri Seddülbahir'di, yarımadanın ucu, düşman oradan Kilitbahir'e ilerleyebilirdi. Öteki yol Kabatepe'nin kuzeyi ve güneyiydi. Buradan Kilitbahir sadece 8 km. idi. Kuzeye ilerleyip Kocadağ'ı ele geçiren de yarımadaya egemen olurdu. Kolordu akıllı bir plan hazırlamış, 9. Tümen de bir alayını Seddülbahir'e, ötekini Kabatepe civarına yerleştirmiş, Kocadağ'ın eteklerinde savunma mevzileri hazırlamıştı. Kısacası coğrafyanın sözü dinlenerek doğru olan yapılmıştı.

Kritik kıyılar güçlü tutulmuş, alayların karargâhları ve öteki birlikleri, bir çıkarma halinde hemen yetişebilmeleri için biraz geriye yerleştirilmişti.
Şimdi buraları görmeli, alayları tanımalı, ne hazırlık yapıldığını anlamalı, savunmayı denetlemeli, eksik varsa düzelttirmeliydi. İtalyanların donanmanın ateşi altında çıkarma yapmalarını Trablus'ta yaşamıştı. Bu önemli bir deneydi.
İlk fırsatta da Kolordu ve Müstahkem Mevki Komutanları ile konuşmalıydı. Bu iki komutanın emrinde çalışacaktı.

26 ŞUBAT günü Birleşik Donanma planın ikinci aşamasına geçecekti. Ne var ki Türk topçularının dünkü direnci Amiral Carden'i tedirgin etmişti.
Bugün öncelikle giriş tabyalarının bir daha tahrip edilmesini emretti.
Sağlamcıydı.
Gün, 3 savaş gemisinin giriş tabyalarını döne döne bir daha bombardıman etmesiyle başladı. Yetmedi, Kumkale ve Seddülbahir tabyalarına, geride ne kalmışsa yok etmeleri için 50'şer kişilik iki müfreze çıkarıldı.
Kumkale'ye çıkarılan müfreze, ateşle karşılandığından fazla bir iş beceredemeden bir ölü, iki yaralı vererek gemiye döndü.

Seddülbahir'e çıkan müfreze talihliydi. Terk edilmiş tabyada ve yanık köyde kimse yoktu. Karacılar bu kesimleri daha denetim altına almamışlardı. Bu nedenle çok rahat hareket ettiler. Topların namlularını dinamit doldurarak patlattılar, namlu ağızları çiçek gibi açıldı. Bir ışıldak bulup kırdılar. Ertuğrul tabyasına yöneldi-lerse de burada kalmış olan bazı topçular tüfeklere sarılınca, çekildiler. 2 savaş gemisiyle 9 mayın arama-tarama gemisi Boğaza girdi. Dün geceden kalma ürkeklik sürüyordu. Önce mesafe şamandıralarını topladılar.

Mayıncılar Erenköy Körfezini aramakla yetindiler. Birleşik Filo'nun manevra alanıydı burası. Mayın gemileri çelik levhalarla ateşe karşı korunaklı hale getirilmişti. Fakat top sesi bile balıkçıları ürkütüyordu.
Gün batarken çekildiler.
Savaş gemileri çok mermi harcamış, iki yakayı da ateşe vermişlerdi ama bütün çabalarına rağmen sadece bir bataryayı susturabilmişlerdi.

MÜSTAHKEM MEVKİ Komutanlığı, 27 Şubat sabahı Çanakkale'nin 3 km. güneyindeki savaş karargâhına, Hacıpaşa çiftliğine taşındı. Burdaki gözetleme yerinden de bütün Boğaz görünüyordu. Lodosa rağmen gün doğarken Nusrat mayın gemisiyle 53 mayından oluşan 10. mayın hattı da dökülmüştü. Böylece Kepez burnunun biraz ilerisi ile Geçit arasındaki mayınların toplam sayısı 350'yi geçti. Bunlar deniz yüzeyinin 2,5-4,5 metre altında, dev sualtı bitkileri gibi, çıpalarına ve zincirlerine bağlı, akıntının etkisiyle ağır ağır sallanarak bekliyorlardı. Biri zincirinden kopup da akıntıya kapılsa, yerine hemen yenisi eklenmekteydi. Bir teki bile bir gemiyi batırmaya yetecek güçteydi.

Barbaros ve Turgut Reis adlı zırhlılar da İstanbul'dan Naraya geldiler. Bunlar artık donanmada görevi kalmamış iki yaşlı gemiydi. Son savunma hattı olarak Boğaz çıkışında yer aldılar. Boğaz'ı geçmeyi başarırsa, Birleşik Donanmayı Boğaz çıkışında ateşle karşılayacak, gerekirse kendilerini feda edeceklerdi.
Başkomutanlığa bilgi verildi.
Başkomutanlığın -ya da Almanların- çok gergin olduğu, öğleden önce gelen bir emirle anlaşılacaktı.

BİRLEŞİK DONANMANIN gittikçe şiddetlenen lodostan dolayı bugün ciddi bir iş görmesi zordu. Hareket halindeki gemilerden isabetli atış yapılması kolay değildi. Buna bir de dalga eklenince isabet olasılığı iyice azalacaktı. Nitekim başarılı bir sonuç alamadılar.
Bugün giriş tabyalarına yine müfrezeler çıkartılarak tabyalar denetlenecek, ne kalmışsa tahrip edilmesine çalışılacaktı. Amiral Carden bu tabyalara yeniden top yerleştirilmesinden korkuyordu. Bu Birleşik Donanma için tehlikeli olurdu. Bu işi tek gemi bile kaybetmeden başarmak istiyordu.
Churchill için gemiler ve insanlar değil sonuç önemliydi. Donanma birkaç gemi ve denizci kaybetmeyi göze alarak bu işi tek başına ve bir an önce bitirmeliydi.

Bir yandan da huzurunu kaçıran bir sorunun yanıtını arıyordu:

Giriş tabyaları düştüğü halde İstanbul yönetimi savaşı neden bırakmamıştı?
İstanbul yolu açılmış demekti.

SARIKAMIŞ felaketi ve Kanal yenilgisi yöneticilerin moralini sarsmış, kafalarını bozmuştu. Çanakkale savunmasının sağlamlığından -karamsar Almanların da etkisiyle- kuşkuya kapılmışlardı. Başkomutanlığın bu psiklojiyi yansıtan çok gizli emri öğleden önce geldi.
Başkomutanlık Müstahkem Mevki Komutanlığına, "eğer Birleşik Donanma tabyalardan yapılan ateşlere bakmayarak hızla Boğaz'dan geçmeye kalkarsa, bu durumun iki sözcüklük bir kapalı telgrafla ânında bildirmesini" emretmişti.

İki gizli sözcük şuydu:

"Tahkimat yapıldı!"

En kötü olasılığı düşünmek askerliğin demir kuralıydı ama Birleşik Donanma tabyalardan yapılan ateşlere bakmayarak hızla Boğaz'dan nasıl geçebilirdi? Bunu düşünmek bile saçmaydı. 350 mayını nasıl aşacaktı? Set bataryalarının ateşi altında bu kadar mayını nasıl temizleyebilirlerdi? Başkomutanlık adına bu telgrafı kim çektiyse, bunları düşünemeyecek kadar mı şaşkındı? Tanıyanlar bunun 'Kalınkafa' Yarbay von Thauvenay olabileceğini düşündüler. Bu şaşkınlık ona yakışıyordu.

M. KEMAL sabah çok erkenden yola çıkmıştı.
Gelibolu yarımdası genel olarak çıplaktı. Orman, zeytinlik, ağaçlık alan ve ağaç azdı. Ağaçlık gibi görünen yerlerin çoğu boyları yüksek fundalıklardı."
Önce Alçıtepe köyüne uğradı. Köy boşaltılmıştı. Burada bir batarya ve küçük bir sahra hastanesi vardı. 26. Alay karargâhı köyün yakınındaydı. 26. Alay Komutanı Kadri Bey ile Seddülbahir'e indi, çevreyi inceledi, gereken talimatı verdi. Topçuların boşalttığı kesimler hemen denetim altına alınacaktı.

Trablus deneyinden söz etti:

"Donanma topları düz yollu olduğu için karaya karşı sanıldığı kadar etkili olamıyor. Cepheden vuruyor. Açık hedefleri tahrip ediyor. Ama derin kazılmış sığınakları, siperleri yok edemiyor. Sığınakları siperlerden geride ve derin yaptırın." Oradan Kabatepe'ye geldi.

Burası düşman için Kilitbahir'e ilerlemek bakımından Seddülbahir'den daha elverişliydi. En kritik yerdi.
Bu kesimde 27. Alaydan bir tabur (3. Tabur) vardı. 27. Alay da iki taburu ve topçularıyla biraz geride, oldukça ağaçlık Kocadere köyündeydi. Bir çıkarma olsa hemen yetişebilecek kadar yakındaydı. Taburun dört bölüğü vardı.

Kabatepe'nin güneyi ve kuzeyi birer bölükle tutulmuş, bir bölük Arı burnu kesimine verilmişti. Bir bölük de yedekteydi. 4 ağır makineli tüfek çok iyi yerleştirilmişti* Bunlarla düşman Alay Komutanı Yarbay Hafız daha kıyıya çıkarken bitirilirdi. Kadri Bey Bazı pratik tavsiyelerde bulundu. Alay Komutanı Yarbay Şefik Aker ve Tabur Komutanı Yüzbaşı Halis Ataksor ile Kabatepe'ye çıkarak çevreyi seyretti.

Deniz lodosta hırçınca güzel, denizden içeriye doğru Kocaçimen Tepesine kadar birçok tepelerden oluşarak kat kat yükselen büyük kütle (Kocadağ) daha hırçın, daha güzeldi. Yer yer fundalıklarla kaplıydı.

Kocadağı gösterdi:

"Bu güzel dağı iyi koruyun. Burayı ele geçiren Gelibolu yarımadasına egemen olur. Bunu hiç unutmayın."
Öğle yemeğini tabur subayları ile yedi.

Yemeğin sonunda kısa bir konuşma yaparak dedi ki:

"Uzun zamandır bizi 'hasta adam' diye niteliyorlar. Gerçekten hastaydık. Balkan Savaşı ağır hasta olduğumuzu kanıtlamıştır. Savaştan koma halinde çıktık. Denilebilir ki birçokları, yaşama kabiliyetimiz kalmadığını düşündü. Ama bakınız, kısa zamanda toparlandık, kendimize geldik. Yeni bir savaşa bile hazırız. Bunun anlamı ne?

Milletimizin tarihine bakınca şunu görüyoruz:

Birçok engele, soruna, felakete rağmen, hiç bitmeyen tükenmeyen, kendiliğinden çoğalan bir yaşama kabiliyetimiz var. Devlet yenilse bile millet yenilmiyor. Milletimizin yaşama kabiliyetine güvenin! Bu güven en ümitsiz anda bile size güç verecektir."

Yemekten sonra yola çıktı. Tekirdağ'da bıraktığı iki alayı geliyordu. Karşılamak ve son durumlarını görmek istiyordu.
Kuzey Suriye'den gelen askerlerden bir kısmı sıkı eğitim sonucu askere benzemişti. Bir kısmının ise uzun bir eğitimden daha geçmesi gerekiyordu. Bu askerler sorundu.

ORHAN yine yemek yememişti. Geceleri silkinerek uyanıyor, ateşi inip çıkıyordu. İyileşmesi durmuş, yüzü süzülmüş, ellerinin üstü yine buruşmuştu. Gözlerine bir ayrılık gölgesi düşmüştü. Bunu bir Dilber fark etmişti. Orhan'ı konuşmak için elverişli bulduğu anda yatağın yanına diz çöktü.
"Ağabey?"
"Hu."
"Senin bir derdin var."

Orhan sıkıldı:

"Bir şeyim yok. Git."
"Var, hem de çok büyük. Seni yiyip bitiren bir dert bu." "Yok." "Kardeşine söylemez misin? Minicik aklıyla belki bir çare bulur." "Beni rahat bırak."
Dilber hiç aldırmadı, başını ağırlığını vermeden Orhan'ın göğsüne dayadı.

Gözlerini gözlerine dikti:

"Söyle bana ağabey. Yalvarırım. Kaç gündür iyi değilsin. Oysa ne kadar iyi gelmiştin. Çok mutluydun. Ne güzel bakıyordun. İyi-leşiyordun. Sonra bizim bilmediğimiz bir şey oldu. Sanki yine savaşa gittin sen. Burda değilsin. Neden bizi bırakıp da gittin yine?" Orhan kız anlamasın diye içine ağladı.
"..Sen meğerse bizi sevmiyormuşsun! Beni sevdiğini sanırdım. Hele beni hiç sevmiyormuşsun." Ah neler saçmalıyordu bu aptal kız!
"..Sevsen bana anlatırdın. Kaç gecedir başımı yastığın altına sokup sabaha kadar ağlıyorum. İnşallah senden önce ölürüm."
Teninin sıcaklığı Orhan'ın yüzüne vuruyor, içini büsbütün yangına veriyordu. Kurtulabilmek için "Peki.." diye inledi, "..söyleyeceğim."
Dilber çok sevindi, bin kat güzelleşti. Gözleri donanma gecesine döndü. "Söyle." "Yarın. Yo, hayır, daha sonra." "Ne zaman?"
"Bilmiyorum. Ama söyleyeceğim. Söz. Şimdi lütfen git." Soluk soluğa kalmıştı.

Dilber uzanıp çirkin, kirli yüzünden öptü:

"Tamam." Ânında uçup gitti. Orhan iyice büzüldü.
Uçup gideceğine, gerçeği anlamış olsaydı, sevinçle sarılıp "Ben de seni seviyordum" deseydi, ey büyük Allahım, ne olurdu? Mucizeler, lütuflar, sevindirmeler, nimetler, ödüller, mutlu etmelerle dolu hazinen boşalır mıydı?

SULTAN REŞAT öğle uykusuna yatmış ama uyuyamamıştı. Kalktı, Başkâtip Ali Fuat Bey'i çağırdı. Bu kargaşalıkta kimsenin düşünmediği bir konu aklını kurcalayıp durmuştu. Beylerbeyi Sarayında korunan, daha doğrusu mahpus tutulan ağabeyi, eski Padişah Abdülhamit ne olacaktı? Kendisi Anadolu'ya geçince o burada, İstanbul'da mı kalacaktı?

Bu durumu sakıncalı, belki de tehlikeli buldu ki Başkâtipe emir verdi:

"Bugün uygun birini yollayalım, gerekince sabık Padişah da bizimle birlikte Anadolu'ya geçmek için hazırlıklı olsun. Bu durumu hükümete de haber verin."
"Başüstüne efendimiz. Başmabeyinci Tevfik Bey'i bu hizmet için uygun görür müsünüz?" "Evet, iyi düşündünüz."
Ali Fuat Bey Padişaha sırtını dönmeden arka arka yürüyerek odadan çıktı.

19. TÜMENİN Tekirdağ'da kalmış olan iki alayı da Eceabat'a geldi. Eceabat'ta Rumlar çoğunluktaydı. Türk azdı. Türklerin çoğu memur ve küçük esnaftı. Birkaç esnaf ile iskelede ve şehirde görevli askerler, gelen yeni askerleri seyretmek için toplandılar.
Önce meşin kılıflara sarılı iki sancak çıkarıldı karaya. Sonra Komutanlar çıktılar. Sonra da alaylar takım takım çıkmaya başladı. Bazı askerlerin görünümü, davranışları seyredenleri yadırgattı. Bunların yürüyüşlerinde, sıraya girişlerinde, duruşlarında değişik bir şey vardı. Tüfekleri ağır geliyor, üniformaları üzerlerinden kaçıyor gibiydi. Çoğunda askerlere özgü o güzelim çalım yoktu. Gözlüklü biri, "Bunlar bizim asker değil" dedi. Sakallı, "Nasıl anladın?" diye sordu.

Gözlüklü içerledi:

"Sen anlamadın mı? Bizim asker böyle midir? Bizim Kurdumuz, Zazamız, Çerkezimiz, Abazamız, Tatarımız, Gürcümüz, Boşnakımız, Arnavutumuz, Arabımız farklıdır." Sakallı uzun uzun baktıktan sonra, "Doğru diyorsun" dedi. Bu askerlerin çoğu Anadolu çocuğu değildi.
Anadolu'nun toprağı, suyu, havası, ekmeği, kurdu kuşu da, insanı da, askeri de başkaydı. Anadolu'yu ve Anadolu insanlarını sevenlere böyle geliyordu. Bin yıllık toprak, tarih ve yazgı kardeşiydiler de ondan.

ABDÜLHAMİT Başmabeyinci Tevfik Bey'i hemen kabul etmiş, kardeşinin mesajını ayakta saygıyla, yüzü gittikçe sararak dinlemişti.
Tevfik Bey'in konuşması bitince, yaşlı ama tok bir sesle, "Hayır.." dedi. "..Ben Bizans İmparatoru Kostantin'den daha az haysiyetli değilim. Biraderim hazretlerine bağlılığımı arz ediniz. İstanbul'dan çıkmam. Kendisinin de çıkmamasını atalarımızın şerefi adına istirham ederim."9 II. Abdülhamit meziyet ve kusurlarıyla son İmparatordu. Ondan sonra Osmanlı tahtının bir pırıltısı ve ağırlığı kalmamıştı. Sultan Reşat İttihatçıların oyuncağıydı. Daha sonraki de Damat Ferit'in ve İngilizlerin oyuncağı olacaktı. Tevfik Bey saygıyla eğilerek huzurdan ayrıldı.

28 ŞUBAT günü hava iyice bozmuştu. Birleşik Donanma harekete bir gün ara verdi. Başkomutanlık ise havaya bakmadan bir muhasara bataryası ile çeşitli birliklerden derlediği 12 topu küçük bir nakliye gemisiyle Çanakkale'ye yollamayı kararlaştırdı.
Muhasara bataryası 1877'den kalma, dönemi çoktan kapanmış bir batarya idi. Topların her birini 8 manda zorlukla çekebiliyordu. Çanakkale savaşı dolayısıyla canlandırılmıştı. Görevleri ağır olduğu için iri yarı, güçlü kuvvetli askerlerden seçilmiş bir mürettebatı vardı. İstanbul depolarında haki renkli üniforma kalmadığı için bu askerlere, bir depoda unutulan eski, kaba, siyah abadan yapılma üniformalar verilmişti. Yalnız topları değil, tüfekleri ile süngüleri de antikaydı. Görenler güldüler.
Bu müzelik birlik Haziranda Alçıtepe köyü önünde destan yazacaktı.10 Küçük gemi her yanı gacırdayarak koca dalgalı lodos denizine daldı.

BİR GÜN arayı yeterli gören Amiral Carden hareketi yeniden başlattı. Mayın hatlarında bir kanal açıp da Çanakkale körfezine (Sarısığlar körfezine) girdikleri gün iş bitmiş demekti. Oradan Kilitbahir ve Çanakkale'deki bütün tabyalar kolayca susturulurdu.
Mayın konusuyla Kurmay Başkanı Albay Keyes ilgileniyordu.

O bu konuda güvence verince, Londra'ya ihtiyatlılığına hiç uymayan şu iddialı mesajı gönderdi:

"Hava güzel giderse 14 gün sonra İstanbul'dayım" 1 Mart ile 3 Mart arasındaki üç gün, orta bölgedeki inatçı bataryalarla yırtıcı savaş gemileri arasında geceleri de süren sert bir didişme ile geçti.11 Boğaz ateş ve duman içindeydi. Top sesleri yankılanarak daha da büyüyor, kulakları sağır ediyordu. Bazı bataryalar tahrip oldu, bazı gemiler yara aldı. Set bataryaları gerekirse ölümü göze alıp açığa çıkıyor, mayın arama-tarama gemilerine fırsat vermiyorlardı.

Cevat Paşanın güzel genelgesi topçuları daha da güçlendirecekti:

"..tek bir top kalıncaya kadar ateş püsküreceğiz, o da sönmeye mahkûm olunca, yiğitçesine tüfeklerimize sarılacağız, düşmana asla boyun eğmeyeceğiz."
4 Mart günü de kara ve deniz topçuları arasında didişme ile geçecekti. Bugün savaş gemilerinin ateş desteği altında, sabah Kumkale'ye güçlü bir birlik çıkarıldı.
Birlik ateşle karşılandı. Bunun üzerine savaş gemileri kıyıya iyice yaklaşarak topları ve ağır makineli tüfekleri ile çevreyi ateş altına alarak çıkan birliğe kanat gerdiler. 1.200 top mermisi harcadılar. Kumkale köyünü ve Yenişehir'i yıktılar. Bazı keskin nişancı Türklerin Kumkale köyünün yıkıntılarına saklanarak düşman askerlerini avlamaları, birliğe çok zor saatler yaşattı. Birlik 20 ölü, 24 yaralı, 4 kayıp vererek gemiye güçlükle geri döndü.

Bu olay Türk askerinin kendine güvenini iyice pekiştirdi. İngiliz de mermiyi yiyince devriliyordu işte! Seddülbahir'e çıkarma öğleden sonra yapılacaktı.
Bu sırada Seddülbahir'deki tabyaların cephaneliklerindeki mühimmat, topçular ve 26. Alayın askerleri tarafından geriye kaçırılıyordu.

MARSİLYA limanındaki uzun rıhtımlardan birinde Provence adında, siyah gövdeli, siyah-kırmızı bacalı, üst kısmı ve direkleri beyaz, büyük yolcu gemisi, hareket etmek için Tümen Komutanı general d'Amade'ı bekliyordu. Saat 16.00'ydı.
Çanakkale'ye gidecek tümenin karargâh subay ve erleri ile bir I aburu gemiye binmişlerdi. Lüks geminin her yanı at ve katır pisliği kokuyordu.
Teğmen Charles F. Roux, karargâh görevlileri arasında Türk dili bilginlerinden Jean Deny, Arap edebiyatı öğretmeni Gautier, Vatikan'ın Doğu Bölümü kütüphanecisi Mariste gibi ilginç kimselerle tanıştı. Fransa Yakın Doğuya hazırlıklı gidiyordu.
Rıhtımda bir otomobil göründü. Geminin merdiveni önünde durdu. General d'Amade gelmişti. Çevik adımlarla güverteye çıktı, törenle karşılandı. 17.15'te gemi rıhtımdan ayrıldı.

15 Mart günü, kalabalık tümeni taşıyan öteki gemilerle birlikte Mondros limanında olacaklardı. Batı, paylaşmak için Doğuya akıyordu.

DİLBER kapıdan içeri seslendi:

"Üç Güzeller Kumpanyası geliyor!"

Anneler ailenin mutlu günlerindeki eğlence akşamlarını canlandırarak Orhan'a biraz iyileşme hevesi ve neşe vermek ümidiyle, kanto söyleyerek ve oynayarak içeri daldılar. Dilber yemek tepsisini taşıyordu.
Bu gösteri Dilber'in işiydi elbette. Eskiden de bu koca popolu, uysal anneleri kılıktan kılığa, kimlikten kimliğe sokarak böyle oyunlar düzenlerdi, birlikte eğlenirlerdi.
Gülmek yenilmek olacaktı. Orhan yenilmemek için yorganı başına çekti. O an zihninde bir çözüm parladı. Evet, öyle yapabilirdi! Niye şimdiye kadar düşünmemişti? Bu karar içini rahatlattı. Dilini sıkı tutması yetecekti.

Yüzünü açmadan, ellerini yorganın iki yanından dışarı çıkararak havaya kaldırdı:

"Teslim!" Bu, yemek yiyeceğim demekti. Ev sevinç çığlıkları ile sarsıldı.

UÇ SAVAŞ GEMİSİ, 7 torpidobot, bir önlem olarak, Seddülbahir tabyasını, kaleyi ve köyü 45 dakika ateş altına aldı. Atışlarını daha geriye de uzattılar. Bağlar bahçeler alt üst oldu. Uyanmaya hazırlanan bütün meyve ağaçları kavruldu.

Bir bölük asker motorlara bindi. Seddülbahir kalesinin önüne çıkılacaktı. Motorlar kıyıya yaklaşırken saat 15.30'u gösteriyordu. İngilizleri bir sürpriz beklemekteydi.
Topçuların boşalttığı kesimler de kara birliklerinin denetimine geçmişti. Kritik yerlere ağır makineli tüfekler yerleştirilmişti. Savunma mevzileri güçlendiriliyordu. Seddülbahir kalesinin kuzeyinde bir batarya, batısında bir ileri karakol, önünde iyi gizlenmiş, 30 kişilik bir posta vardı. Bu postanın komutanı Bigalı Mehmet Çavuş'tu.

Motorlar yaklaşırken, Çavuş askerlerini topladı, "Bana bakın.." dedi. "..Üzerinde durduğumuz, ayağımızı bastığımız yer ata yadigârıdır, vatanımızdır. Ha anamızın ırzı, ha vatanın ırzı. Bu gelenler de ırz düşmanları. Ona göre dövüşeceğiz. Bu ırz düşmanlarını geldiklerine pişman edeceğiz." "Evelallah!"
Her gece subaylardan Türk tarihinin kahramanlarını öğrenerek eğitilmişlerdi. Şimdi unutulmaz kahramanlar olarak tarihe geçmek sırası kendilerindeydi. Bunu seziyorlardı. Herkes yerini aldı, duasını etti. Sessizce beklediler.

Çevrede hiç canlı kalmadığını sanan İngilizler neşe içinde kumsala çıkmaya başlayınca, Mehmet Çavuş askerlerinin beklediği emri verdi:

"Haydi bismillah. Ateş!"
Otuz bir tüfek birden patladı.

CEVAT PAŞA M. Kemal'e bugün için "Kilitbahir'de buluşalım" demişti. Buluşup konuştular. Dert alışverişinde bulundular. Amiral von Usedom da gelmişti. Asker karavanasına katıldılar. Sonra birlikte tabyaları gezdiler.
Kilitbahir'de büyüklükleri farklı beş tabya vardı.14 En büyükleri deniz kıyısındaki Namazgâh'tı. Beşi de savaşa hazırdı.
Boğaz savunmasının son dayanağı bunlar ile Çanakkale'deki dört tabyaydı. Bir subay M. Kemal'e koşarak bir telefon notu getirdi. 26. Alay Komutanı Yarbay Kadri Bey, 'bir İngiliz birliğinin Seddülbahir'e çıktığını' bildiriyordu. Paşa ve Amirale bilgi vererek izin istedi. Tümenine telefon ederek üç alayın da harekete hazır bulunmasını emretti.

Kadri Bey'e de telefonla şu kesin emri verdi:

"Şimdi yanınıza geliyorum. Ben oraya gelene kadar kıyıya çıkmış olan düşman kesin olarak denize dökülecektir."
Sonra da atını dörtnala kaldırdı.

M. KEMAL emir subayı ve seyisi ile yolu kısaltmak için tarlalardan, tepelerden at sürerken İngiliz Dışişleri Bakanlığında da, İngiltere, Fransa ve Rusya arasındaki gizli görüşme başlamıştı. Rusya, bir nota vererek, yazılı bir anlaşmaya bağlanmamış olan isteklerini bir daha açıklamış ve bu isteklerin artık bir anlaşmaya bağlanmasını talep etmişti.

Rusya'nın sahip olmak istediği yerler şuralardı:

"İstanbul şehri, Boğaziçi'nin, Marmara'nın ve Çanakkale'nin batı yakası (Gelibolu ve Trakya), İstanbul Boğazı'ndan Sakarya ırmağına kadar Asya yakası (İzmit), Marmara adaları, Bozcaada ve Gökçeada" İngiltere Almanya'ya karşı bir güç olarak Rusya'yı kazanmak için bu istekleri ilke olarak kabul etmişti. Ama iki Boğaz'ın da Rusya'nın egemenliğine geçmesi şimdi İngiliz Dışişlerini de askeri çevrelerini de düşündürmekteydi. Kabul etmek de geri dönmek de zordu. Görüşmeler 10 Nisanda sonuçlanacak, Rusların istekleri kabul edilecekti.16 M. KEMAL Alçıtepe köyüne hava kararmadan yetişti.
Durumu öğrendi. Çatışma sona ermiş, Mehmet Çavuş ile askerleri İngilizleri durdurmuş, yardıma gelen birlikle birlikte kaçırtmışlardı.
Kadri Bey'le birlikte Seddülbahir'e indiler. 6 şehit, 13 yaralı vardı. Şehitler uğrunda öldükleri toprağa verilmiş, yaralılar kışla yıkıntısına taşınmış, ilk tedavileri yapılmıştı. Mehmet Çavuş da yaralılar arasındaydı. İki elinin içi parça parçaydı.
Yaralıları ziyaret ettiler. Savaşan askerleri kutladılar. Sigara dağıttılar.

Olayı Mehmet Çavuş'un askerleri anlattı:

İngilizler ateşi yiyince oraya buraya siperlenmişler. Ateş savaşı sürmüş. Gittikçe birbirlerine yaklaşmışlar. Mehmet Çavuş tüfeği tutukluk yapınca çok öfkelenmiş, tüfeği atıp yerden zorla kopardığı taşları fırlatmaya başlamış. Elleri bu sırada parçalanmış. Bir küçük kürek bulmuş. Birliğini süngü hücumuna kaldırmış. Mehmet Çavuş en öndeymiş. Çok adam tepelemiş o kürekle. Yedek birlik de yetişmiş. Kurtulabilen İngilizler motorlara binip kaçmışlar. hastanede M. Kemal Müstahkem Mevki Komutanlığına uzunca bir rapor yazarak olayı ayrıntısıyla anlattı. Örnek alınması için Mehmet Çavuşa madalya verilmesini diledi.17 Gelen savaşın birçok Mehmet Çavuş'a ihtiyacı olacaktı.

Düşman bu sert tepkiden sonra 25 Nisana kadar bir daha çıkarma girişiminde bulunmayacaktır. Bu boşluktan yararlanarak M. Kemal, çıkarmaya karşı iyice hazırlıklı olmaları için 26. ve 27. Alaylara Seddülbahir ve Kaba-tepe'de arazi üzerinde birkaç kez 'harp oyunu' yaptıracaktı. Her oyunda sayılar, şartlar değişiyor, subaylar ve erler savaş cilvelerine, sürprizlere, gerekince kendi başlarına karar vermeye alışıyorlardı.

SAVAŞ ve mayın gemileri ile orta bölgedeki bataryalar arasındaki didişme 5 ve 6 Martta da geceli gündüzlü sürdü. O gösterişli, ünlü donanma, o küçük gördükleri kimi gizli, kimi gezici bataryaları bulup susturamıyor, bu yüzden mayınları imha etmeyi başaramıyordu.
Çakılı bataryalar tepe gerilerindeydi. Düz yollu gemi topları bunlara etki yapamıyordu. Gezici bataryalar ise sürekli yer değiştirerek düşmanı şaşırtıyorlardı.

Sahte bataryalar ise bir âlemdi. Bunların mürettebatı asıl bataryaları korumak için kendilerini feda etmeye hazır bir çavuşla birkaç erden oluşuyordu. Ateş etmiş gibi duman salarak düşman ateşini üzerlerine çekiyorlardı.

Amiral Carden'in sinirleri bozulmaya başladı. 7 Martta Boğaz'ı zorla geçmenin provasını yapmaya karar verdi.
4 Fransız, 2 İngiliz büyük savaş gemisi, çevrelerinde koruyucu olarak yer alan muhrip ve torpidobotlar Boğaza girdi. Mayın hatlarına yaklaşmadan savaş düzeni aldılar.
Fransız gemileri orta bölge bataryalarını ateş altına alarak 2 İngiliz zırhlısını koruyacak, 2 İngiliz zırhlısı da 16.000 metre uzaktan Kilitbahir ve Çanakkale tabyalarını bombardıman edecekti. Mayın tarama gemileri de bu ateş cehenneminden yararlanarak mayın toplayıp patlatacaklardı.
Fransız gemileri ile orta bölge bataryaları arasında çok sıkı bir düello başladı. İngiliz zırhlıları da sabit hedef olmamak için geniş çemberler çevirerek ateş saldırısına geçtiler.

Ana tabyaların ilk ateş sınavıydı bu.
Mürettebat ateş yoğunlaşınca sığınaklara çekiliyor, azalınca ya da düşman atışa ara verince topbaşı ediyordu. Savaş kızışınca sığınaklara çekilmediler. Ateş altında da topbaşında kalarak karşılık vermeye koyuldular.
Vurulanın yerine ânında yedeği geçiyordu. Savaş çok hızlanmıştı.
Büyük mermilerin cephanelikten kaldıraçla alınıp kapı önünde küçük vagona yüklenmesi, vagonla topun yanına taşınması, topun asansörüne verilmesi, yukarı çıkarılması, topa yerleştirilmesi Mecidiye'deki askere iyice uzun gelmeye başladı. Sabırları taştı, yürekleri köpürdü; 190 kilo, 215 kilo ağırlığındaki mermileri, cephaneliğin kapısı önünde kaldıraçtan sırtlarına alıp koşa koşa topların asansörlerine taşımaya başladılar.

Mermilerin ağırlığından kemikleri çatırdıyor, kasları eziliyor, her yanlarından ter fışkırıyordu. Bu sırada öteki askerler de ciğerlerinin olanca gücüyle tekbir getirerek arkadaşlarının canına canlarını katıyorlardı. Olağanüstü bir durumdu. Teğmen Fahri gözyaşlarını tutamadı. Asker, silahlarının eskiliğini ve yetersizliğini, inancı ve özgüveni ile aşıyordu.

Yoğunlaşan, hızlanan Türk ateşi Birleşik Filoyu ürküttü. Kısa süre içinde iki İngiliz zırhlısının kuleleri sakatlanmış, birinin komutanı yaralanmış, ötekinde büyük bir delik açılmıştı. Filo saat 15.00'te ateşi keserek Boğaz'dan uzaklaştı.
Türkler hiç top kaybetmemiş fakat Rumeli Mecidiyesi'nin kışlası yıkılmış, Çanakkale'de bir mahalle yanmıştı.
4 şehit, birçok yaralı vardı.

Müstahkem Mevki Komutanı, ilgili subaylar, Amiral von Usedom ve Merten Paşa yeni savaş karargâhındaki gözetleme yerinden dört saatlik kesintisiz savaşı ayaklı, büyük dürbünlerle izlemişler, gerektikçe tabya ve bataryalarla konuşmuşlardı.
Uzaklaşan gemilerin ardından mutlulukla baktılar. Tüm topçular bugün çok iyi bir sınav vermişti. Cevat Paşa tabyalara ve bataryalara telefon ederek hepsini kutladı.
Topçuların tavrı Amiral von Usedom'a oldukça güven verdi. Ama onun aklı uzun menzilli, zırh delici mermilerin azlığına takılıp kaldığı için hâlâ tam rahat değildi. Asıl saldırıyı karşılamaya topçuların fedakârlığının yetmeyeceğini düşünüyordu.

Merten Paşa deniz savaşının başlamasından bu yana düşman filosunun hareketlerini izlemekteydi. Büyük gemiler çeşitli hareketler için Erenköy körfezini kullanıyorlardı. Burasının büyük bölümü uzun menzilli, ağır Türk topları açısından ölü noktaydı.
Gözetleme yerinden çıkarken Cevat Paşaya o kesime mayın dökmeyi önerdi. Öyle sıradan bir şey gibi söylemişti ki bu önerinin tarihin akışını etkileyeceği düşünülemezdi.

Karargâha dönünce, Cevat ve Merten Paşalar ile Selahattin Adil Bey harita başında durumu bir daha görüştüler. Bu iş için Erenköy körfezinin en uygun ve duyarlı yerinin Karanlık Liman kesimi olduğuna karar verildi. Kıyı burada çok yükseliyor, güneş ışığı öğlene kadar denize yansımıyordu. Bu nedenle Karanlık Liman deniyordu buraya. Bu durum mayınların bir kısmının görünmeden gizli kalmasını sağlayabilirdi.

Ama her halde çok tehlikeli bir görevdi bu. Çünkü İngiliz nöbetçi gemileri bütün gece Boğaz içinde denetimi sürdürüyorlardı. Görülürse mayın dökecek gemiye kurtuluş yoktu. Fakat bu görev yapılmalıydı. Bir düşman gemisine zarar ve-rilebilse kazançtı. Müstahkem Mevki Mayın Grup Komutanı Yüzbaşı Nazmi Akpınar'ı çağırdılar.
Geldi.

İşinin ustası, soğukkanlı bir denizciydi. Boğaz'ın özelliklerini, cilvelerini, gizli huylarını iyi bilirdi. Harita başına geçtiler. Görevi anlattılar. "Elimizde kaç mayın var?" "Şu anda."
Bu 26 mayın kıyıya paralel olarak Karanlık Limana dökülecekti. Tam yeri belirlediler. Bu iş için Nusrat gemisi seçildi. Mayın gemisi olarak yapılmış tek gemiydi. Su kesimi derin olmadığı için mayınlara değmeden mayın hatlarının üzerinden rahatça geçebiliyordu. "Ne zaman hazır olursunuz?" "Hemen hazırlık yapılırsa, gece yola çıkılır görev sabahtan önce yerine getirilebilir." "Öyleyse hazırlığınızı yapın." "Başüstüne."
Komutanlar da, Yüzbaşı Nazmi de tehlikenin büyüklüğünü biliyorlardı. Bu nedenle vedalaşma dokunaklı oldu.

NUSRAT Nara'daydı. Emir gelir gelmez sefere hazırlandı. 26 mayın yüklendi, ateşleme düzenekleri yerleştirildi.
Gece yarısı Nara'dan ayrıldılar. Yıldızsız, hafif sisli bir geceydi. Deniz az dalgalıydı. Çanakkale'ye yanaşıp Yüzbaşı Nazmi Bey'i aldılar. Gemi Komutanı Yüzbaşı Hakkı ile Yüzbaşı Nazmi sarılıp öpüştüler. Yüzbaşı Hakkı kalbinden rahatsızdı ama önemli olduğunu anladığı görevi kimseye bırakmak istememişti.
"İyi misin Hakkı?" "Çok şükür."

Gemi subayları da çağrıldı. Boğaz haritası açıldı. Nazmi Bey görevi açıkladı. Olası tehlikeleri anlatmaya gerek görmedi. Hepsi her gün Boğaz'da ölümle yüzgöz yaşamaktaydı.
Görevin gün doğmadan bitirilmesi gerekiyordu. Hakkı Kaptan hareket saatini buna göre hesapladı. Nusrat'ın ışıkları söndürüldü. Bacadan Kıvılcım atmasın ve duman çıkarmasın diye ocak bastırıldı. Çanakkale den sessizce ayrıldılar.
Boğaz'ın Anadolu kıyısı izlenecekti. Çanakkale körfezinden çıkıp Kepez burnunu dönecekler, büyük Erenköy körfezine gireceklerdi.

Bataryalara Nusrat'ın son mayın hattını geçip ileri gideceği ve geri döneceği haber verilmişti. Düşman nöbetçi gemilerine karşı bu küçük gemiyi korumak için bütün bataryalar tetikte bekliyordu. Mayın arama-tarama gemileri önemli bir sonuç alamadan çekip gitmişlerdi. Boğaz sessizdi.
Gemide Nazmi Bey ile Hakkı Kaptan dışında 6 subay, 60 kadar da denizci vardı. Kepez burnunu dönünce birbirleriyle helal-leştiler. Tehlikeli bölgeye girilmişti. Makinelerin sesi en aza düşürüldü.

Gözcüler bütün canlarını gözlerinde toplamış, ileriye ve sağa bakıyor, düşman gemisi arıyorlardı. Hava da deniz de kapkaraydı. Sis ince yağmuru dönüştü. Gemi çok yavaş ilerlemeye başladı. Tayfalar derinliği ölçüyor, arka güvertede raylar üzerinde sıralı bekleyen mayınlar döküm için hazırlanıyordu.
Sancak alabanda ile geri döndüler.

Gemi Kepeze doğru hızla yol alırken, birkaç saniyede bir, bir mayın, zinciri ve ağırlığı ile suya bırakılacaktı.
Öyle ki mayınlar arasında 100-150 metre aralık kalacak, 80 kg ağırlığındaki mayınlar su yüzeyinden yaklaşık 4,5 metre altta sıralanacaklardı.
Nöbetçi düşman gemileri sabaha karşı geri çekilmişlerdi. Görev rahatlıkla gerçekleştirilecekti.
Gemi hızlandı.
"Bir numaralı mayın hazır!"
"Bir numaralı mayın bismillah fundo!"
"Bismillah fundo!"

İlk mayın geminin arkasından suya bırakıldı, Çanakkale Bo-ğazı'nın kutlu suyuna köpükler saçarak gömüldü. "İki numaralı mayın hazır." "İki numaralı mayın bismillah fundo!" "Bismillah fundo!" Paleo Castro'dan başlayarak Erenköy hizasına kadar 26 mayın döküldü. Bu 11. ve sonuncu mayın hattıydı. Mayın sayısı bunlarla 400 u geçmişti. Ortalık yeni ağarıyordu.
Küçük gemi yine kıyıyı yalayarak tam yol ilerledi. Saat 08.00'de Çanakkale'deydiler.

Yüzbaşı Nazmi Akpınar, Selahattin Adil Bey'e afili bir denizci selamı çakarak tekmil verdi:

"Görev olaysız yerine getirilmiştir."

"Sağ olun!"

AMİRAL CARDEN gündüzleri Geçit'teki tabyaları susturmak, geceleri mayınları toplamak için her yolu deniyordu. Ama başarılı bir sonuç alamadıkça sinirleri geriliyordu. Hava iyice düzelince, hiç kimsenin beklemediği kadar inatçı çıkan Türk savunmasına tüm donanma ile yüklenerek, tabyaları susturup Boğaz'ı geçeceğini ümit ediyordu. Londra ve Paris ümit etmiyor, inanıyordu.
Mondros'a özellikle İstanbul'un işgali için kullanılmak üzere kara birlikleri yollamaya karar vermişlerdi.
12 Mart Cuma günü Lord Kitchener Orgeneral lan Hamilton'u çağırdı.
General Hamilton Lord Kitchener'in kapısını vurup içeri girdi, "Günaydın" dedi, masasının önüne kadar yürüdü. Saygıyla bekledi.

Lord Kitchener başını kaldırıp baktı, pat diye dedi ki:

"Çanakkale'deki donanmayı desteklemek üzere bir askeri kuvvet gönderiyoruz. O ordunun komutanı Sizsiniz"

Hamilton gülümsemeye çalıştı:

"Güveninize çok teşekkür ederim. Hiçbir bilgi istemeden elimden geleni yapmaya her zamanki gibi hazırım. Fakat bu kez birkaç söz söylemem, bir-kaç soru sormam gerek."

Çanakkale hakkında hiçbir şey bilmiyordu, Türkleri tanımıyordu. Komutanı olacağı ordu hakkındaki bilgisi de sıfırdı.
Lord Kitchener sinirliydi. Ağır sorumluluk altında ezilmeden durmaya çalışıyordu. Yavaş yavaş tersliği azaldı. Oturup uzunca konuştular.

Mondros'ta 80.000 kişilik karma bir ordu toplanmaktaydı:

İngilizler, Anzaklar, Fransızlar, dominyon ve sömürge askerleri. Birçok sorun vardı. Hamilton'un bir an önce gidip bu işleri düzene koymasını istedi. Türkleri yenmek için bu kadar kuvvet yeterdi. Sayı belki biraz daha artırılabilirdi. Ama daha fazla kuvvet istemeyecekti. Ne olacak, Hindistan bile Türkiye'yi tek elle yenebilirdi. İstanbul'da Türklerden daha çok Rum ve Ermeni bulunuyordu. Donanma Marmara'ya girer girmez bunlar ayaklanır, hükümeti devirirlerdi.
Lord Kitchener sonuçtan o kadar emindi ki Hamilton'a iyi şans dilemek gereğini bile duymadı.

Kaynakça
Kitap: Diriliş Çanakkale 1915
Yazar: Turgut Özakman
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 19 Şubat-19 Mart 1915 Tarihleri Arasında Çanakkale Savaş

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:01

LORD KITCHENER Türkler hakkında yanılıyordu. Yanıldığını kısa zamanda anlayacaktı. Rumların büyük çoğunluğu İstanbul işgal edilirse sokaklara dökülür, şenlik yapardı. Ama isyan edecek kadar cesur değillerdi. Bir örgütleri de yoktu. Çok az da olsa bir bölümünde yurttaşlık duygusu vardı. Bunlar orduda dürüstçe görev yapıyorlardı.

Rumlar ilerde, büyük yenilgiden sonra, Patrikhanenin önderliğinde örgütlenmeye başlayacaklardı. Ama Ermeniler konusunda haklıydı. Onlar uzun zamandan beri örgütlüydü. Örgütlenmek için Rusya ile birlikte İngiltere'nin de yardımını görmüşlerdi.

Rusya ve İngiltere, bin yıldır toprak kardeşi olan ve barış içinde yaşayan Ermeniler ile Türklerin ve Kürtlerin arasını açmayı başarmışlardı.
Anadolu'da ayaklanmayı başlatmak için hazırlıklar sona ermişti. İlk aşama olarak Van'da, Zeytun'da isyan edeceklerdi.

İstanbul bütün hazırlıkların odak noktasıydı. Büyük bir gizlilik içinde çalışıyorlardı. Daha doğrusu böyle sanıyorlardı. Ermeni sorunu konusunda çok deneyli olan İstanbul polisi sessizce hepsini izlemekteydi.
Her an hepsini toparlayabilirlerdi ama hükümet Batı dünyasında bu olayın büyütülerek aleyhte kullanılacağından.çekiniyor, hepsini tutuklamak için dünya kamuoyunun da bu işlemi haklı göreceği ânı bekliyordu.

Çünkü Ermeni siyasi örgütleri isyan ediyor, yakıyor, yıkıyor, öldürüyor, hükümet isyanı bastırmak için harekete geçince, Ermeni propaganda motoru çalıştırılıyor, bütün Hıristiyan ülkelerde çığlıklar yükseliyordu:

"Müslüman Osmanlılar Hıristiyan Ermenilere kıyıyor!" Gerçekler, bu haçlı çığlıkları arasında kaybolup gidiyordu. Kırk yıldır hep böyle olmuştu. Hükümet bu nedenle ağırdan almaktaydı.

GENERAL D'AMADE Paris'teyken İngilizlerin Ermeni, Arap ve Kürtlerle ilgilendiklerini duymuştu. Yolda gelirken hep bu konuyu düşünmüştü. Kendi de Adalardaki Yunanlılardan bir birlik kurarak, çeteler oluşturarak, Anadolu kıyılarında karışıklıklar çıkarabilir, Türkleri uğraştırıp gücünü bölmeyi sağlayabilirdi.
Türkiye aleyhine bir iş olurdu da Yunanlılar katılmaz mıydı? Mondros'ta bu düşüncesini açar açmaz birçok Yunanlıdan olumlu yanıt aldı.
Bir Yunan taburu kurulması için emir verdi. Teğmen Bon'u bu işle görevlendirdi. Venizelos'un yeğeni Binbaşı Karasevdas taburun komutanlığına getirildi.
Katılanların hevesini görünce bu taburun çok işe yaracağına inandı.

AKDENİZ Sefer Kuvveti Başkomutanlığına Orgeneral lan Hamilton'un seçilmiş olması Donanma Bakanı Churchill'i memnun etmişti. Kültürlü, şair, kibar bir insan, iyi bir emperyal askerdi.

Herhalde denizcilerle iyi geçinecekti. Hamilton'u kutladı ve şöyle dedi:

"Benzersiz bir zaferi izlemeye gidiyorsunuz."

Yolladığı telgrafların Amiral Carden'i ateşlediğini, birkaç gün içinde son darbeyi vurmak için harekete geçeceğini sanıyordu.
OYSA acele etmesini isteyen her telgrafı Amiral Carden'in sinirlerini bozmaktaydı. Times nehrine bakarak Çanakkale hakkında hüküm veriyor, bol uçak göndereceğine emir yağdırıyordu. Boğaz'ın iç kısımları uçaksız keşfedilemiyordu.

Bunca çabaya, denizci kaybına, cephane masrafına, değerli top namlularının yıpranmasına, mayın tarama gemilerinin batmasına karşılık, elle tutulur bir ilerleme sağlanamıyordu işte. Uzun yıllardır her savaşta yenildiklerini duyduğu Türklere ne olmuştu?
Albay Keyes bu gece, sivil balıkçılarla değil, denizciler arasından topladığı gönüllülerle mayın taramaya çıkacağını bildirerek komutanını ümitlendirdi. Keyes bu gece 2 mayın hattını temizleyebileceklerini düşünüyordu. Bu hızla iki gece sonra Çanakkale körfezine girecek genişlikte bir geçit açılabilirdi.
Amiral Carden yüreğini kemiren başarısızlık korkusunu yenmek için dolu bir kadeh viski aldı, haritanın başına geçti. Saldırı planını kimbilir kaçıncı kez, bir daha incelemeye oturdu. Plan kâğıt üzerinde mükemmel görünüyordu.

DİLBER sevinç içinde, "Ağabey." dedi, "..sen yine eve, bize döndün."
Orhan yemeğini bu akşam da nazlanmadan, homurdanmadan yemişti. Şimdi de pekmezli ekmek tatlısını yiyordu. Zaten yeni kararından beri yemek yiyor, sabahları itiraz etmeden yumurtalı süt bile içiyordu. Bu hastalığı bilenleri şaşırtan bir hızla iyileşmekteydi. "Bir yere gitmemiştim ki."
"Gitmiştin. Burda değildin. Bir derdin vardı. Aklın başka yerdeydi. Şimdi burdasın, her şeyin farkındasın. Mesela dün saç tokamın yeni olduğunu hemen anladın."
Anlamaz mıydı?
Saçının tek teli eksilse anlardı.

Dilber kahvaltıdan ve akşam yemeğinden sonra yatağın başucuna koyduğu küçük, hasır iskemleye oturuyor, Orhan'ı oyalamak için hikâye okuyordu. Bir sözcüğü doğru söylemezse Orhan hemen yanlışını düzeltiyordu. Anneler de Orhan'ı beslemek için gide gele meyve, yemiş taşıyıp duruyorlardı.
Dilber en kolay Ömer Seyfettin'in hikâyelerini okumaktaydı. Bu hikâyelerde dilinin dönmediği ve anlamadığı hiçbir sözcük yoktu. Türkçe de tıpkı Türkler gibi yeniden kendine gelmekte, kimliğini, tadını bulmaktaydı. Orhan'ın deyişi ile Türkçe, Hacivat Türkçesi olmaktan kurtuluyordu. Bugün Halide Edip Hanım'ın Handan romanına başlayacaklardı.

KADINLAR ülke savunmasına yönelik derneklerin kadın kollarını kurmuş, çalışmaya başlamışlardı.
Birçok da işlik açmışlardı. Buralarda hem ordunun ihtiyacı olan dikim işleri yapılıyor, hem geliri olmayan kadınlara bir iş sağlanmış oluyordu.
Toplantılar yaparak, bazı gazete ve dergilerde yazarak kadın haklarını savunmayı da, peçeyle, çarşafla, tacizle, yalnız erkeklere hak tanıyan bencil anlayışla ciddi mücadeleyi de sürdürüyorlardı. Eğitim fırsatı verilmemiş, durumunu yazgı sanan kadınları uyandırmaya, eşitlik ve özgürlük davasına kazanmaya da büyük önem veriyorlardı. İktidar büyüklerinin eşleri kocalarını uyarmakla görevlendirilmişti.

Kızılay Kadınlar Kolunda çalışan Nezihe Veli hanım, gönüllü hemşirelik kursu açılmasını önerdi. Öneri heyecanla, alkışlarla benimsendi. Bu olay yalnız bir hayır etkinliği olmaz, gerçekleşirse, birçok zincirin kırılmasını da kolaylaştırırdı. Öyle de olacaktı. Kızılay Genel Başkanı Dr. Besim Ömer Paşayı ziyaret ettiler. Öneriyi öğrenince Paşanın gözleri yaşardı.
Kadınların çalışmasını, meslek gereği de olsa bir erkeğe el sürmesini kabul etmeyen bağnazların tepkilerine göğüs gererek hemşirelik mesleğini o başlatmıştı.
Açtığı kursu bitiren Müslüman hanımlar Trablus ve Balkan Savaşı sırasında Kızılay hastanelerinde çalışmışlardı.

İçini çekti:

"O felaket günlerinin ertesinde, yeni kurs açmayı düşünemedik. Eskilerden bu önemli mesleği sürdüren ancak bir-iki kişi kaldı. Evlenenler, belki de kocaları izin vermediği için ayrıldılar. İlk kursa pek az hanım katılabilmişti. Anlıyorum ki bu kez öyle olmayacak. Kurs açılacağını duyurun! Hanımlar odadan çıkar çıkmaz bu güzel hizmeti başlatmak için yardımcısını çağırdı.

13 MART gecesi Albay Keyes ve gönüllüleri, kruvazör ve torpidoların koruması altında Boğaza girdiler ve mayın hatlarına sokuldular. Balıkçı gemileri de az su çektikleri için mayın hatları üzerinden takılmadan geçebiliyorlardı. İlk mayın hattını aşıp hedef büyütmek için dağıldılar.
Işıldaklar cayır cayır yandı. Sinek uçsa görülebilirdi. Orta bölge bataryaları, kruvazörlerin sindirme ateşi altında toplarını konuşturdular.

Vuruşma İngilizler bakımından acı sonla bitti:

Mayın gemileri hayli mayın patlatmış ama 2 geminin bütün mürettabatı vurulmuş, 4 mayın gemisi, 2 motor delik deşik olmuştu. Amethist adlı kruvazör balıkçı gemilerini kurtarmak için Kepez Burnu yakınına sokulunca, buradaki 3 bataryanın ateş alanı içine düşerek birçok ölü ve yaralı vermişti. Birkaç mayına karşılık İngilizlerin kaybı 27 ölü, 43 yaralı, 4 mayın gemisi, 2 motordu.
"Olamaz!!!"
Her başarısız girişim Amiral Carden'i eritmekteydi.

GENERAL HAMILTON, bir günlük bir hazırlıktan sonra, Kurmay Başkanı General Braithvvaite ve karargâhının çekirdeğini oluşturan ilk 12 subayla birlikte 14 Mart günü Londra'dan ayrıldı. Buradan Fransa'ya geçecek, Marsilya'da kendini bekleyen Phaeton muhribine binerek Mondros'a gidecekti.
Çeşitli sömürge savaşlarına katılmış, deneyli bir askerdi. Afganistan savaşında yediği bir kurşun yüzünden sol eli sakat.
Gazeteler bu atamayı yazdığında Çanakkale için bir de Birleşik Ordu kurulduğunu herkes Ama Türk Başkomutanlığı bu gelişime gereken önemi vermedi. Çanakkale için hâlâ bir strateji geliştirilip saptanmış değildi. Sadece 11. Tümen Balıkesir'den Çanakkale'ye doğru yaklaştırıldı. Tümen Edremit körfezini savunmakla görevlendirildi. Karargâhı Ezine'de olacaktı. Buna karşı Gelibolu savunmasını güçlendirmek için bir şey düşünülmedi. Yarımadadaki ikinci tümen olan 19. Tümenin iki alayı yetersiz, tüm tüfekleri hâlâ çakaralmaz martindi.31 M. Kemal Kolorduyu, Kolordu Başkomutanlığı sıkıştırıyor ama bir sonuç alınamıyordu.
Savaşmak gerekse, zehir gibi hazır 57. Alay bile o hurda tüfeklerle bir işe yaramayacaktı.
CHURCHILL 14 Martta Amiral Carden'e bir telgraf daha yolladı.

Bu telgraf şöyle bitiyordu:

"Kayıpların göze alınması ve Alman denizaltıları gelmeden önce, en kısa süre içinde sonuca ulaşılması gerekiyor"

Saldırı planı hazırdı. Donanma da hazırdı. Bir uçak gemisi de gelmişti. Hava düzelir düzelmez büyük saldırıya geçilecekti. Hazır olmayan Amiral Carden'di. Uyuyamıyordu. Omuzları çökmüş, sakalı daha beyazlaşmıştı.
Yardımcısı Amiral de Robeck ve Kurmay Başkanı Keyes ile görüştükten sonra, "saldırının 17 Martta, hava o gün uygun olmazsa 18 Martta yapılacağını" bildiren mesajı istemeye istemeye imzaladı.

İnatçı Keyes gece yine mayın tarama işine çıkacaktı. Amiral < inlen Keyes'e anlaşılmaz bir şeyler mırıldandıktan sonra, erkennen Queen Elizabeth zırhlısındaki kamarasına çekildi.

Bu kadar güçlü bir donanma ile Boğaz'ı elbette yarıp geçecek-li. Ama başarısızlık korkusu beyninde büyüdükçe büyüyordu.
Ya geçemezse?
Ya Queen Elizabeth batarsa?
Ya yenilmez armada yenilirse?

İKİNCİ ORDU Karargâhında görevli Kurmay Binbaşı İzzettin Bey (Çalışlar) bugün sevindirci bir telgraf almıştı.
Önceden tanıdığı ve çok saygı duyduğu Yarbay M. Kemal "19. Tümen Kurmay Başkanlığı için kendisini istediğini, atama işleminin bittiğini, Eceabat'a beklediğini" bildiriyordu. Çanakkale kesimi çok önemliydi. M. Kemal ile çalışmak talihti. Akşam eşiyle birlikte evi toplamaya başladı. Edirne'den trenle ayrılacaklar, eşi Kevser Hanım'la kızı İstanbul'a gidecek, İzzettin Bey tahta bavulu ve asker yatağıyla Uzunköprü'de inecekti. Ağlaşmadan vedalaşacaklardı. Bütün subay aileleri gibi İzzettin Bey ailesi de görev ayrılıklarına alışkındı. Bu görev İzzettin Çalışlar için M. Kemal ile birlikte çıkacağı uzun, şereflerle dolu, büyük yolculuğun başlangıcı olacaktı.
AMİRAL CARDEN sabah kamarasına çağırdığı Keyes'e bu görevi götüremeyeceğini açıkladı. Keyes akşam yine hayli mayın temizlediklerini bildirerek komutanını yüreklendirmeye çalıştıysa da bunun bir yararı olmadı. Gemi doktoruna ve Amiral de kobeck'e durumu bildirdi.

Doktor Amirali görür görmez hasta listesine aldı:

Tam bir çöküntü içindeydi.
Amiral o gün bir savaş gemisiyle Mondros'tan ayrıldı. Her şey o kadar çabuk gelişmişti ki bir
uğurlama töreni yapılamadı. Amiral Carden korkusu yüzünden sessiz sedasız tarihe karışıp gitmişti.
Birleşik Donanma Komutanlığına Carden'in yardımcısı Amiral John Michael de Robeck getirildi.

Donanmanın doktorlarından Fransız Yüzbaşı Laurent Moreau şöyle diyecekti:

"Sakallı, biraz beli bükük, hayli sağır Amiralin yerine Amiral de Robeck geçti. Sevindik. Amiral de Robeck, sporcu, genç, pembe yüzlü, kanlı canlı bir komutan."
Albay Roger Keyes Kurmay Başkanı olarak kaldı.
Saldırının 18 Mart Perşembe günü yapılmasını kararlaştırdılar.

Birleşik Donanma mayın hatlarına fazla sokulmadan uzun menzilli toplarıyla tabyaları susturacak, orta bölge bataryalarını ezecek, bu sırada mayın gemileri ateş şemsiyesi altında mayın hatlarını temizleyerek donanmaya yol açacaktı.
Bütün olasılıklar düşünülerek hazırlanmış olan plan ana çizgileriyle buydu. Donanmanın gücü düşünülünce, bu hedeflere ulaşmak uzak ve zor görünmüyordu.

Hedef herkesi heyecanlandıracak kadar büyüleyici idi:

İstanbul! Tarihi surlar, kubbeler, çeşmeler, haremler şehri, halı, gümüş, lokum ve baharat cenneti.

Planın dikkate almadığı bir husus vardı:

Yurdunu anası gibi, kadını gibi, çocuğu gibi seven, canından aziz bilen çılgın Türkler.
DARDANOS bataryasında 2 eski gemiden sökülmüş 5 deniz topu vardı. Bunlar 15 cm. çapırda seri ateşli Wickers marka çok güzel toplardı. Batarya Kepez burnuna yakın, Boğaz'ın girişine ve mayın hatlarına egemen bir tepe üzerine yerleşmişti. Geçit'teki tabyalardan önceki son en önemli bataryaydı.
Deniz toplan için denizci topçular görevlendirilmekteydi. Bu bataryanın başına ilk kez bir karacı topçu, Kilitbahirli Üsteğmen Hasan Hulusi atanmıştı. Çalışkanlığı, bilgisi ve gözüpekliği ile bu atamayı yapanları gururlandırmıştı.

19 Şubattan beri sürüp gelen didişme içinde Dardanos bataryası büyük ün kazanmıştı.
Dardanos ile çevresindeki iki bataryanın üst komutanı olan Yüzbaşı Mithat Hey bugün, Üsteğmen Hasan Hulusi'nin 20 gün önce ikinci bir çocuğu, bir kızı olduğunu duydu. Şaşırdı. Görmek için izin istememişti. Kendi de babaydı, halden anlardı. İçi içini yiyor olmalıydı. Hemen telefona sarıldı. "Benden sana iki gün izin.." dedi. "..Bugün git, yarın dön. Merak etme, seni aratmayız." Komutanının bu ilgisi, anlayışı Üsteğmen Hasanı utandırdı, ter içinde bıraktı.

Savaşta kurt kesilen koca topçu çocuk gibi kekeledi:

"Sağ olun komutanım. Haber geliyor. Hepsi iyiler. Burdan ayrılamam. Yapamam. Ben yokken burda bir şey olursa kahrolurum. Hele başımızdan şu bela bir gitsin. Çocuğu nasıl olsa görürüm."

Çocuk sevgisini bile bastıran bu görev duygusu Komutanın içini titretti:

"Peki kardeşim."

EŞİ HATİCE HANIM günlerdir "Beni Sultanahmet meydanına götür, sana orada göstermek ve söylemek istediğim şeyler var" diyordu. Mithat Şükrü Bey eşinin bu isteğini bir türlü yerine getirmemişti. Hiç zamanı olmamıştı. Bu isteğin nedenini de öğrenememişti. Sorduğu zaman eşi gülümsüyor ve susuyordu.
Bugün zamanı vardı. Hava da açık ve ılıktı. Kahvaltıdan sonra eşine, "Ben hazırım" dedi. "Ben de şimdi hazır olurum." Çarşafını giyiverdi.
Kapalı arabayla Sultanahmet meydanına geldiler. Araba meydanda durdu. Hatice Hanım peçesini kapatıp sıkıştırdı. Arabadan indiler.

Dünyanın en önemli meydanlarından biriydi burası. Tarihin harman olduğu yerdi. Arabadan biraz uzaklaştılar. Mithat Şükrü Bey kaç kez gördüğü meydana yine hayranlık içinde baktı. Hatice Hanım, "Mithat Şükrü Bey." dedi. "..Ben Sultanahmet Camisini, dikili taşları, Aya Sofya Camisini iyice görmek istiyorum. Peçenin arkasından her şey soluk, gölge gibi, belirsiz, yarım yamalak görünüyor. Peçemi açıp bakabilir miyim?"

Mithat Şükrü Bey'in aklı başından gitti. Çevreden birçok sarıklı, fesli erkek geçmekteydi. Tanıyanlar saygıyla selam veriyorlardı. İttihat ve Terakki Partisi Genel Sekreteri Mithat Şükrü Beyefendi'nin eşi Hatice Hanım'ın yüzünü açıp da bir frenk kadını gibi çevreye baktığını görünce neler demezler, neler olmazdı! Yerinden zıpladı: "Aman, hayır, sakın!"

Hatice Hanım gülümsedi:

"Korkmayın, korkmayın, açmam. Ama düşünün lütfen! Bir Müslüman Türk kadını çıplak gözle bu tarihi meydana bakamıyor, güzelim camilerini göremiyor, bir yalıda oturmuyorsa cennet Boğaz'ı seyredemiyor, eşsiz şehrini tanımıyor. Çünkü peçeli. Görmek için peçesini açsa kıyamet kopar. Din, namus, ırz, şeriat elden gidiyor diye çığlıklar atılır. İstanbul'un güzelliklerini siz erkekler biliyorsunuz. Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Frenkler, Moskoflar, trahomlular, şaşılar, miyoplar biliyor. Ama biz bilmiyoruz. Şu kahrolası peçenin arkasından ne kadar görünürse o kadar görebiliyoruz. Yarı kör gibiyiz. Bu peçe ile gözlerimize mil çekiyorsunuz. Karşıya geçmek için vapura binebiliriz ama açıkta oturup, Boğaz'ı seyredemeyiz, Boğaz havası alamayız, yüzümüzü o güzelim rüzgâra veremeyiz. Alt katta, bizlere ayrılmış bir yere kapanmak zorundayız. Açıkta, eşimizle, babamızla, kardeşimizle bile birlikte otura-mayız. Allah'ın emri mi bu? Hayır. Kendini Allah'ın yerine koyan, O'nun adına yeni yasaklar getiren yobazın emri. Peki iktidar olarak ne yapıyorsunuz? Nice sorunlar varken çarşaf eteğinin uzunluğunu tartışıyorsunuz. Bunları size burada söylemek için arkadaşlarıma söz vermiştim. Sözümü tuttum. Savaştan korkmayan ama bir avuç \ ı »kızdan ödü kopan iktidarınıza sitemlerimizi arz ediyoruz." Arabaya bindi.
Mithat Şükrü Bey donup kalmıştı. İstanbul'a hayranlık içinde bakagelmişti hep. Eşinin bu güzellikleri göremediğini hiç düşünmemişti. Bundan hiç utanmamıştı. Bu zulmü bitirmek için hiçbir şey yapmamıştı. Hiçbiri yapmamıştı.

Bencilliklerin içinde boğulup kalmışlardı. Başı önünde arabaya girdi.
BUGÜN Müstahkem Mevki karargâhında sade bir tören yapılarak Yüzbaşı Nazmi Bey'e Karanlık Limana dökülen mayınlar nedeniyle Başkomutanlığın gönderdiği 'gümüş savaş madalyası' takıldı.

Nusrat mayın gemisi kaptanı ve mürettebatı için yollanan madalyalar da Nara'da yapılacak bir törenle dağıtılacaktı. Hoş bir toplantı oldu.
Ama Baykuş bataryası gözcüsünden alınan bir haber herkesin yanını yaktı: Karanlık Liman'a dökülen mayınlardan 7 tanesi mayın tarayıcılar tarafından bulunup patlatılmıştı.
Ah!
Ertesi gün bir mayın daha bulup patlatacaklardı.
Aah!
Onca emeğe, heyecana, korkuya, ümide, övgüye, madalyaya yazık mı olacaktı yoksa? 8'i bulan, kalan 18'i de bulurdu!

17 MART çarşamba günü sabahı Ark Royal uçak gemisinin vinci 922 No.lu uçağı güverteden alıp yavaşça denize indirdi.
Pilot N.S. Douglas, gözlemci B.J. Brodie idi. İkisi de pilottu. Sırayla pilotluk ve gözlemcilik yapıyorlardı.
Görevleri çok önemliydi. Ertesi günkü büyük saldırıdan önce Boğaz'ın girişi ile Kepez yakınında başlayan mayın hatlarının arasındaki alanı son kez havadan sıkı sıkı denetleyecek, durumu saptayacaklardı. Donanma savaşa bu alanda başlayacaktı. Durgun havada yüksekten deniz 8-10 metre derinliğe kadar gözlenebiliyordu. Bu konuda birkaç deneme de yapmışlardı. Ama bugün hava durgun değildi.
Uçak dalgalı su üzerinde zıplayarak ilerledi, hızlandı ve havalandı. Saat 10.50'ydi.
Bir eğri çizerek Çanakkale'ye doğruldu.

Bu saatte bir torpidobot da Çanakkale iskelesine yanaşıyordu. Enver Paşa kimseye haber vermeden bazı tabya ve bataryaları görmeye, son durumu anlamaya gelmişti. Torpidobotta pilot-öğ-retmen Yüzbaşı Serno da vardı.
Serno Çanakkale'ye 3 km. uzaklıktaki derme çatma havaalanına yürüyerek geldi. Havaalanı toprak bir pist ile çadır bezinden yapılma iki hangar ve birkaç çadırdan kuruluydu. Birkaç gün önce sandıklar içinde Rampler Bl uçağının parçaları ve birkaç teknisyen gelmişti.

Enver Paşa karşı yakaya geçerek bazı bataryaları gezdi. Topçuların gözlerinde her şeyi göze almışlık vardı. Bunu görünce kaygısı oldukça azaldı. Gelen haberlere dayanarak batarya komutanlarını her an büyük bir saldırıya hazır olmaları için uyardı. Gerçekçi bir uyarıydı bu.
Amiral de Robeck ertesi gün büyük saldırıya geçeceğini, bu kararı sabırsızlıkla bekleyen Churchill'e bildirmişti.
Saldırıya katılacak savaş gemileri Bozcada'nın gerisinde toplanmaktaydılar. General Hamilton da Queen Elizabeth'in büyük salonunda yapılan son toplantıya yetişti.
Toplantıda Amiral de Robeck, Kurmay Başkanı Albay Roger Keyes, Üs Komutanı Amiral Wemyss, Fransız Donanması Komutanı Amiral Quepratte, Mondros'a gelmiş olan Fransız tümeninin komutanı General d'Amade bulunuyordu. Amiral de Robeck General Hamilton'u ve Kurmay Başkanını büyük bir nezaketle karşıladı, herkesle tanıştırdı. Yuvarlak masanın çevresinde yerlerini aldılar.

Amiral hazırlanmış olan planı uygulanabilir bulduğu için erte-ı mı bütün donanmanın katılımıyla Boğaz'ı zorla geçmeye karar serdiğini söyledi, ana çizgileriyle planı açıkladı. Topluca Boğaza girecek olan Birleşik Donanmanın ağır toplarına karşı Türk savunmasının direnebileceği düşünülemezdi.
Birleşik Ordu'ya bu aşamada bir görev düşmeyecekti.
Bu açıklama hiçbir hazırlığı olmayan General Hamilton'u memnun etti.
Üs Komutanı Amiral Wemyss Hamilton'a Mondros'ta bir m duyu barındırabilecek imkânlar olmadığını duyurdu. Özellikle adada su büyük sorundu. Gelmiş olan askerler gemilerde kalıyorlardı.

"Orduyu hazırlamak için İskenderiye'yi üs olarak seçmenizi tavsiye ederim. Orada her imkân var."
"Anladım. Teşekkür ederim."
Hamilton'a düşen, ertesi gün, tarihte gerçekten eşi bulunmayan savaşı izlemek olacaktı.

922 NO.LU İngiliz deniz uçağı Ark Royal uçak gemisine alçalarak yaklaştı, dalgalı denize oldukça zorlukla indi.
Bugün bir daha uçmayacaktı. Vinçle geminin güvertesine alındı. Saat 12.10'da merakla beklenen raporu verdiler.

Özellikle Boğaz'ın girişinden Kepez'e kadarki bölüm denetlenmişti:

Rüzgâr yüzünden deniz oldukça bulanıktı ama çok dikkatle gözlemişlerdi. Söz konusu alan temizdi, mayın yoktu.

Rapor Amiral de Robeck'e ulaştırıldı. Amiral bu kesimin geceleyin bir de mayın arama-taramâ gemileriyle denetlenmesini emretti.
Gemiler tam bir güven içinde hareket etmeliydiler.

ÜSTEĞMEN FAZIL ve Üsteğmen Cemal Durusoy Yüzbaşı Serno'yu dostlukla karşıladılar. Serno'nun Batı Cephesindeki başarıları dolayısıyla havacılar arasında büyük ünü vardı. İyi bir pilot, iyi bir silah arkadaşı ve öğretmendi.
Yüzbaşı Serno ve teknisyenler Rampler BTi kurmak için işbaşı ettiler. Oldukça güçlü, iki kişilik bir keşif uçağıydı. Öyle hızlı çalıştılar ki gün batmadan önce Rampler Bl kuruldu ve uçuşa hazır duruma getirildi. Serno bir deneme uçuşu yaptı. Uçak çok iyiydi.
Gözlemciliği Çanakkale'de görevli Deniz Kurmay Yüzbaşı Kari Schneider yapacaktı. Sabah erkenden keşfe çıkmak için anlaştılar.
17 MART akşamı kimse, ertesi günün hiç yaşanmamış, yaşanamaz bir gün olacağını, yerle göğün birbirine karışacağını, denizin bile tutuşacağını bilmiyordu. Ama büyük günün yakın olduğu seziliyordu.

Hava yumuşamış, denizin hırçınlığı azalmıştı. y Bu sonuçsuz didişme sürüp gidemezdi. Bugün yarın büyük hesaplaşmanın başlaması gerekirdi.
Güzel sesli askerler topların üzerine çıkarak yatsı ezanını okumaya başladılar. Tabyalardan ve bataryalardan ezan sesleri yükseldi, yatsı saatinin dokunaklı sessizliği içinde kaynaşıp yayıldı, büyüdü, için için bahar şenliğine hazırlanan tepeleri, vadileri okşayarak Boğaz'ı dolaştı. Namaz topluca kılındı.
Allah'tan yardım dilemeyi hak edecek kadar çok çalışıp hazırlanmışlardı. Yoksa yardım istemeye yüzleri mi olurdu? Bütün yürekleriyle zafer dilediler.

18 MART 1915 Perşembe. Gün doğumuna az var. Hava çok güzel. Hafif bir lodos rüzgârı esiyor.
Yeni, eski, büyük, küçük, çeşitli savaş gemileri, torpidobotlar, motorlar, mayın arama-tarama gemileri, Bozcaada'nın kuzeyinde toplanıyorlar. Yakın tarihin en büyük armadası oluşuyor.

Gece savaş alanını denetleyen mayın filosu da, havacı Brodie gibi, girişten Kepez yakınına kadar savaş alanının temiz olduğunu ı etmişti. Mayın hatları Kepez yakınında başlıyordu. Bugün tabyalar susturulacak ve mayın hatları temizlenecekti. Gemiler demir almaya başladılar.

YÜZBAŞI SERNO ve Yüzbaşı Schneider Rampler Bl ile havalandılar. Hızla 1.600 metreye çıktılar. Gün yeni ağarmaktaydı.
Uzaktan denizi, Bozcaada'yı, Bozcaada'nın arkasında da büyük armadayı gördüler. Heyecanla yaklaşarak armadanın çevremde döndüler. Saldırıya katılacak gemiler ağır ağır savaş düzenine giriyorlardı.

Yüzbaşı Schneider'in durumu anlaması için daha fazla gözlem yapmasına gerek yoktu:

Sonunda büyük gün gelmişti. Serno'ya 'geri dönelim' diye işaret etti. Geri döndüler.
CEVAT PAŞA bir gün önce Seddülbahir savunma düzenini birlikte incelemek için M. Kemal'le sözleşmişti. Her zamanki gibi erkenciydi.,
Serno ve Schneider geri dönmeden önce Müstahkem Mevki motoruyla Eceabad'a geçti.
Olaylar gelişecek, Müstahkem Mevki Komutanı, tam da görevinin başında bulunması gereken günde, ateş altındaki Boğaz'ı geçip de hemen Çanakkale'ye dönmeyi başaramayacaktı.

RAMPLER Bl uçağı toprak piste hızla indi, sanki çakıldı. Yüzbaşı Schneider acele şehre inebilmek için bir jandarma atına atladı. Mahmuzladı.
Çeyrek saat sonra Amiral von Usedom'a raporunu sunmuştu.
Daha uykusunu alamamış olan Amiral ânında ayıldı. Durumu Müstahkem Mevki nöbetçi subayına bildirdi: Geliyorlardı!
Seddülbahir ve Kumkale'deki gözetleme postalarından da benzer bilgiler gelmişti.
Bütün tabya ve bataryalara bilgi uçuruldu. Durum İstanbul'a da bildirildi. İstanbul gelişimin her 10 dakikada bir telgrafla Sadrazamlığa bildirilmesini emretti.

Selahattin Adil Bey bir keşif uçuşu daha istedi. Sıra Üsteğmen Cemal Durusoy'daydı. Gece Ertuğrul adındaki emektar uçak Ble-riot da bakımdan geçmişti.
Ertuğrul ile havalandı. Çabucak yükseldi. Kumkale üzerinden Ege denizine çıktı.
Armada özel bir düzen içinde, Boğaz girişine doğru yaklaşmaktaydı. Çevrelerinde denizaltılara ve mayınlara karşı koruyucu olarak daha küçük savaş gemileri ile torpidobotlar dolaşıp duruyordu. 18 zırhlı saydı. Bunlar mürettebatı en az 600 kişi olan yüzen kalelerdi. Her birinin değişik çapta birçok topu vardı. Görünüşleri bile ürperticiydi. Bu gemilerin korkunç toplarının ateşleri altında kalacak topçuları düşününce içi parçalandı.

BİRLEŞİK DONANMA 3 grup halinde savaşacak, gruplar dalgalar halinde birbirlerini izleyecek, her aşamada Kilitbahir ile Çanakkale'deki tabyalara biraz daha yaklaşacaktı.

Birinci grupta 4 İngiliz zırhlısı vardı:

Queen Elisabeth, Agamemnon, Lord Nelson ve Inflexible. Amirallik forsunu Queen Elizabeth taşıyordu. Bunlar yeni ve çok güçlü gemilerdi. 16.000 metre uzaktan Geçit çevresindeki ana tabyalara ateş açacaklardı.

İkinci grup 4 Fransız zırhlısından oluşuyordu:

Gaulois, Charlemagne, Suffren, Bouvet. Fransız Amirali Guepratte'ın forsu da Suffren'de dalgalanıyordu. 2.000 metre arkadan ilerleyen bu grup zamanı gelince birinci grubun önüne geçerek, Geçit'e daha yaklaşacak, birinci grubun ezdiği ana tabyaları susturma çabasını sürdürecekti.
Bu iki grubun sağında ve solunda, orta bölgeki Dardanos, Baykuş, İntepe gibi önemli Türk bataryalarına göz açtırmamakla görevli birer zırhlı yer alacaktı: Prince George ile Triumph.

Üçüncü grupta 8 İngiliz zırhlısı bulunuyordu:

Majestic, Ocean, Vengeance, Irresistible, Albion, Swiftsure, Cornwallis, Canopus.
Bu sonuncu grup, zamanı gelince ilerleyip, birinci ve ikinci grupları geçecek, en öne gelerek, iyice ezilmiş olacağı düşünülen tabyaları ateşe boğup susturacaktı. Bu sırada öteki gruplar da ateşi kesmeyeceklerdi.

Bu büyük planı uygulamak için 18 zırhlının Boğaz içinde, dar bir alanda zor, karışık manevralar yapması gerekmekteydi. Ama kaptanlar deneyli oldukları için bu işi sorun olarak görmüyorlardı. Saldırının ikinci saatinde, mayın arama-tarama gemileriyle mayın hatlarının temizlenmesine başlanacak, Çanakkale körfezine 800 metre genişliğinde temiz bir yol açılacak, gemiler bu yoldan körfeze girerek ana tabyaları iyice yakından ateş altına alarak yerle bir edeceklerdi. Bu aşamadan sonra, kalan mayın hatlarının temizlenmesi çocuk oyuncağıydı.

SAAT 10.30'DA ilk grubun öncüsü kruvazör, destroyer, muhrip, torpidobot ve mayın gemileri Boğaz'a girdiler. Savaş alanını denetleyerek ilerlediler.
Boğaz ağzında ilk 10 zırhlının silueti belirdi. Müthiş bir gurur ve güven içinde yaklaşıyorlardı. Gemilerin bandoları marşlar çalıyordu. Dev motorlarının homurtusu havayı titretiyor, dalgaları iki kıyıyı dövüyordu.
Gözcülerin göğüsleri sıkıştı. Bir değil, iki değil, üç değil, on yüzen kale geliyordu. Hayır!
Arkada sekiz yüzen kale daha vardı. On sekiz yüzen kale! 600 top!

Zırhlıların gövdeleri ancak özel mermilerin delebileceği çelik zırhlarla kaplıydı. Bu gemilerde herkes çelik duvarlar, kalkanlar, perdeler arkasındaydı. Çevrelerinde denizaltı ve mayın tehlikesine karşı koruma görevi yapan savaş gemileri dört dönüyordu.
Yüzlerce ateş dili olan bir ejderha, uzayarak, yayılarak, homur homur, ağır ağır, Boğaz'ı doldurmaktaydı.
Çanakkale'ye 16.000 metre kalınca, Erenköy hizasında, er-derha yavaşlayıp durdu. Birinci ve ikinci
gruplar savaş düzenine girdiler.

Amiral gemisinden beklenen işaret verildi:

"Ateş!"

Kaptan köşklerindeki ve ateş idare kulelerindeki subaylar kulaklarını mumla tıkadılar. İlk ateşi sağdaki Triumph zırhlısı açtı. İntepe'deki batarya hemen karşılık verdi.
Saat 11.15'ti.
Tarihe '18 Mart Çanakkale Deniz Savaşı' adıyla geçecek olan benzersiz savaş başladı. Dünya Birleşik Donanma'nın Çanakkale Boğazı'na saldırdığını öğrenince kulak kesilecekti. Hangi zırhlının hangi tabyaya ateş edeceği belirlenmişti. m lılıların hedeflere çevrili uzun namlularının ağızlarında alevler dirildi. Ölüm, yıkım, yangın yağdırmaya başladılar. Patlama sesIeri havayı altüst etti. Mermilerin düştüğü yerlerde taş, toz, toprak bulutları, su sütunları yükseldi.

Bir ateş kasırgasıydı bu.
Toplarının menzilleri yetersiz olduğu için tabyalar bu kasır-ı ıv.ı yanıt veremediler. En uzun menzilli topların bulunduğu Anadolu Hamidiye tabyası bile, mermilerin zırhlılara erişemediğini görünce, boşa mermi harcamamak için ateşi kesti.
Bu toplu, yoğun, arasız ateş otuz beş dakika sürecek, bütün ı.ihyalarda zavallı topçular toplarının yetersizliği yüzünden sığınaklarda bekleyecekler, kimileri öfkeden ağlayacaktı. Geçit ve çevresi cehenneme döndü.

Yanlardaki iki zırhlı da, koruyucu gemilerle birlikte orta bölgedeki çakılı, gezici ve sahte bataryaları ateş altına aldı. Bataryalar da zırhlılara ve koruyucularına yüklendiler. Tepeler ve deniz, yağmur gibi yağan mermiler dolayısıyla fokurdamaya başladı.
Bataryaların mermileri gövdeyi saran zırhı delemiyordu ama zırhlılara rahat da vermiyordu. Gemilerin üst yapıları zırhsızdı. İsabetli atışlar üst yapıları etkiliyordu. Birinin bacası delindi, ötekinin ateş idare kulesi yara aldı, üçüncünün telsiz anteni yıkıldı, dördüncünün bir tareti sakatlandı. Bir mayın gemisi de battı.
Zırhlılar boylarından büyük işler beceren bu bataryaların etkisinden kaçınmak için öne arkaya, sağa sola hareket ettikçe, döndükçe, tam isabet sağlayamıyorlardı. Bu nedenle bu korkunç ateş labyaları ezmeye yetmeyecekti ama hayli etkili olacaktı.

Birkaç top tahrip olmuş, birkaçı sakatlanmış, Çimenlik tabyasının cephaneliği ateş almış, Anadolu Hamidiyesi ile Namazgah tabyalarındaki kışlalar yıkılmıştı. Uzaklara kaçamayan motor ve sandallar ya batmış, ya yanmıştı. Birleşik Donanma sivil hedefleri de bombalıyordu. Çanakkale'de yangın başlamıştı. Kilitbahir yanıyordu.
Yangın kızıllığının yansıdığı Boğaz, ateşten bir nehir gibiydi.

BU SIRADA İstanbul'da Nazırlar, İttihatçı yöneticiler ve devletin ileri gelenleri Sadrazamlıktaki toplantı salonunda toplanmışlardı.
Sessizlik içinde oturuyorlardı. Devlet çarkı durmuştu.
Sadrazam 10 dakikada bir Çanakkale'den gelen telgrafı bir göz attıktan sonra Talat Paşaya uzatıyor, Talat Paşa yüksek sesle okuyordu.
Gelen telgrafları kim yazıyorsa, sözcükleri çok dikkatli kullanıyor, ümitsizlik yaymıyor ama ümit de vermiyordu.
Ziya Gökalp iyimserdi. Bu iyimserlik bazılarına inandırıcı, gerçekçi gelmedi. Üzerinde güneş batmayan bir imparatorluğun yenilmemiş armadasına karşı gelmek kolay mıydı, hatta mümkün müydü? Ayrıca Rus donanmasının da İstanbul Boğazına saldırmasından korkuluyordu. İstanbul Boğazının girişi de mayın hatları ile kapatılmıştı. Burdaki bataryalar da gözler ufukta bekliyorlardı. Yeşilköy havaalanından kalkan bir uçak Karadeniz'i denetlemiş, yaklaşan bir filo görmemişti. Bu biraz huzur verdi.
Ama Çanakkale'den gelmesi beklenen telgraf biraz gecikince Sadrazam çok huzursuzlandı.

Ziya Gökalp konuşmak gereğini duydu:


"Sevgili paşam, İngiliz askeri iyidir ama vatan savaşı nedir bilmez. Bunların subayları da erleri de emperyalist siyasetin emrinde ve vatandan uzakta, sömürü ve çıkar için dövüşmüş insanlardır. Bu yüzden vatanı için dövüşen bir askerin gücünü, kararlılığını, fedakârlığını da bilmez ve ölçemezler. Biz şimdi Çanakkale'de vatanımızı savunuyoruz. Vatanını savunan askerin gücü silahın gücünü aşar. ingiliz, vatanını savunan Türk'ü ne anlayabilir, ne yenebilir."

Enver Paşa da odasında Bronsard Paşa ile birlikteydi. Liman Paşa Rus saldırısı olasılığından dolayı 1. Ordu Karargâhında kalmıştı.
Çanakkale'den yollanan telgrafın bir eşi de Başkomutanlığa geliyordu. Enver Paşa Çanakkale konusunda oldukça iyimser görünmekteydi.

İyimserliğinin nedenini üç sözcükle açıklamıştı:

"Topçuların gözlerini gördüm."

AMİRAL DE ROBECK tabyaların yanıt vermemesini donanın mm etkili olmasına bağladı, birinci grubun yarattığı kasırgayı yeterli gördü. Sabırsızca geride bekleyen ikinci gruba, ileri geçmesi için emir verdi.
Saat 12.00'ydi.

Amiral Quepratte komutasındaki 4 Fransız zırhlısı emri alır llmaz harekete geçti. Gaulois ve Charlemagne soldan, Suffren w liouvet sağdan ilerleyerek, İngiliz zırhlılarının önüne geçtiler. Amiral Quepratte atılgan, kavgacı bir komutandı. Tabyaları bir an önce ezip bitirmek için filosunu gereğinden fazla ilerletti.
Arkada kalan İngiliz zırhlılarının da ateş edebilmeleri için yelpaze gibi açıldılar, hedefleri yönündeki bütün topları ile tabyalara ateş püskürmeye başladılar. Arkadaki İngiliz zırhlıları da ilerlediler, Fransız gemilerinin arasından ateşe katıldılar. Saat 12.15'ti.

Fransız ve İngiliz zırhlıları bu ilerleyişleri ile tabyalardaki büyük topların menzilleri içine girmişlerdi. Gözcüler bu durumu bildirince bütün tabyalarda sevinç haykırışları, komutlar ve tekbirler yükseldi. Büyük topların subayları ve askerleri sığınaklardan fırlayarak ateş seli altında topbaşı ettiler. Yine vurulanların yerini yedekler alacaktı. Hızla hedeflere ayarlanan toplar ardarda gürlemeye başladı.
Saat 12.20'ydi.

Mermilerin bir kısmı, tedbirli komutanların, topçuların yalvarmalarına rağmen kullanım izni vermedikleri, işte böyle bir gün için sıkı sıkı sakladıkları zırh delici mermilerdi. Bugün bile hepsinin kullanılmasına evet demeyeceklerdi.

Çimenlik tabyasında mermi cimrisi komutan avaz avaz bağırıyordu:

"Tek mermi bile boşa atılmayacak. Atanı doğduğuna pişman ederim."

Kara ve deniz toplarının ölüm dansı başladı.
Zırhlılar ve koruyucu gemiler batarya ve tabyalara, batarya ve tabyalar da zırhlılara, koruyucu gemilere, torpidobotlara ve mayın tarama gemilerine ateş yağdıracaklardı.
İlk mermiler Fransız zırhlılarını buldu. Bouvet'de yangın çıktı. Suffren, Gaulois ve Charlemagne daha ilk adımda önemli yaralar aldılar.
İngiliz gemileri de bu ateş yağmuru altında kalmışlardı.

Inflexible zırhlısında bulunan bir İngiliz savaş muhabiri bu durumu şöyle anlatacaktı:

"Türklerin uzun süre ateşlerimize karşılık vermemesi hepimizi şaşırtmıştı. Fakat tam 12.20'de bir anda kendimizi müthiş bir ateş yağmuru içinde bulduk. Bir Türk mermisi Inflexible zırhlısının ön direğini parçaladı ve güvertede yangın çıktı. Üç dakika sonra ikinci bir mermi taretlerden birini parçaladı. İki dakika geçmeden güvertede üç mermi birden patladı. Öteki gemilerde de hasae fazlaydı. Queen Elizabeth top ambarı tam isabetle hasara uğradı, ikinci mermi vinçleri parçaladı, bir üçüncüsü ön bacasında koca bir delik açtı". Beklemediği bu sert ve başardı karşılık Birleşik Donanmayı şaşırtmıştı. Ateşi şiddetlendirdi.
Boğaz'ı barut, baca ve yangın dumanları, yıkıntı ve buhar bu-ırı, minare boyu su sütunları, köpükler, alevler, patlayış şimşekleri ve sağır edici savaş gürültüsü kapladı. Hava kömür, petrol, barut ve yanık kokuyordu. Yerle gök, ateşle su birbirine karışmıştı.

Patlayışın yarattığı basınç zaman zaman insanları yaprak gibi savuruyor, taş binaları çatlatıyordu. Tabyalarda can kaybı başlamıştı. Birçok telefon hattı tahrip oldu. Müstahkem Mevki savaş idare yeri ile karşı yakanın bağlantısı kesildi. Rumeli Hamidiyesi'ndeki 2 Büyük top tam isabet alarak savaş dışı kaldı. Büyük mermilerin uçurduğu taşlar ve havalandırdığı topraklar, üzerlerine çöküp topları örtüyor, kullanılmaz duruma getiriyordu. Sık ateş eden bazı toplar da şişecekti.
Bu tür nedenlerle giderek bazı tabyaların ateşi seyrekleşti. Karşı yakadaki bazı tabya ve bataryalar ise topları temizlemek, dinlendirmek için ateşe ara verdi.
Müstahkem Mevki savaş idare yerinde gergin, kuşkulu, sinirli Bir hava esti ama uzun sürmedi. Beklenmeyen bir gelişme herkesin moralini yükseltti. Cevat Paşa çıkageldi.

Uyarılara aldırmaksızın, nasılsa sağlam kalmış bir motorla ateş yağmuru altındaki denizden geçip gelmişti.
İdareyi ele aldı. Her zamanki gibi sakindi. Karşı yakada ne olduğunu bildiği için durumu anlatıp kuşkuya düşenleri yatıştırdı. Sakinliği ve ümidi herkese yayıldı.
Ateşin azalması Amiral de Robeck'i sevindirmişti. Tabyalar ezilmiş olmalıydı. Mayın arama-tarama gemilerinin ileri çıkarak mayın taramaya başlamalarını emretti. Öndeki Fransız gemileri çok yıpranmışlardı. Savaştan çekilmelerini gerekli gördü, Boğaz dışına çıkmalarını istedi.

Üçüncü grup en öne geçerek Fransızların yerini alacaktı. Fransız filosu, üçüncü gruptaki 8 İngiliz zırhlısına yer açmak için geri çekilmeye başladı. Boğuşmayı kesemedikleri için bir yandan da delice ateş etmeyi sürdürüyorlardı.

RUMELİ Mecidiye tabyasına ve çevresine dakikada 35 mermi düşmekteydi bu sırada. Hayli kayıp verilmiş, bazı topların üzerine toprak yığılmıştı. Tabyanın en büyük ve yararlı topunun yanında bir tek mermi kalmıştı.
Yüzbaşı Hilmi Şanlıtop gözüne, Erenköy Koyuna çekilmeye çalışan Bouvet zırhlısını kestirdi. Son mermi ona atıldı. Kıl payı boşa gitti. Yüzbaşı geminin uzaklığını çok iyi hesaplamıştı. Ah, birkaç mermi daha olsaydı!

Ama mermi taşıyan vagoncuk parçalanmış, rayı dağılmıştı. Bu topun mermileri onlarsız taşınamayacak kadar ağırdı.
Topun çaresiz kalışı sıra eri Edremitli Seyit'in içine dokundu. Cephaneliğe koştu. 275 kilo ağırlığındaki dev mermi, rayın tahrip olması yüzünden cephaneliğin kapısında, kaldıraca bağlı, havada duruyordu. Daha önce 215 kiloluk mermileri kaldırmışlardı.

Seyit bu güvenle, mermiyi işaret etti:

"Sırtıma verin!"
Cephaneciler, "Bunu taşıyamazsın Seyit!" dediler.
Taşıyamazsın ne demekti? Şu canavara benzeyen gemi kurtulacak mıydı? Top boynu bükük mü kalacaktı? Savaş heyecanı içindeydi. Sağda solda mermiler patlıyor, üzerlerine taş toprak yağıyor, yüzlerine patlayışların çakıntıları yansıyor, biri vecde gelmiş gözlerinden ip gibi yaş akarak ezan okuyordu. Seyit'in içi dolup taştı.

Bağırdı:

"Siz verin ! Haydi, çabuk!"
"Hay çılgın!"

Koca mermiyi usul usul Seyit'in sırtına indirdiler. Mermiyle birlikte yere kapaklanır diye mermiyi kaldıracın askılarından ayırmadılar. Seyit iki eliyle, anasını kucaklar gibi mermiyi kavradı. Tarttı. Kemikleri zangırdadı, eklemleri ezildi, dizleri titredi. Zorlukla da olsa ayakta durabildi. Mermiyi çözdüler. Damarları çatlıyordu. Burnundan kan boşandı. Besmele çekip yürüdü, geç kalıyordu, hızlandı. Mermiyi topun asansörüne yerleştirdi.
Deli Mustafa ile Deli İbrahim bile bir olağanüstülüğe tanık olduklarını anlayarak bir köşeye sinip nefeslerini tutmuşlardı. Kanayan burnunu koluna silerek koşa koşa geri döndü. Cephanecilere de güven gelmişti. Mahzenden bir mermi daha çıkardılar. O mermiyi de sırtlayıp koşar adım asansöre ulaştırdı. Üçüncü mermi ağır geldi. Güçlükle, dizleri çözüle çözüle taşıdı, mermiyi topun asansörüne koydu, oraya çöktü.

İlk mermi geminin kulesini yaralamıştı. İkinci mermi baş taretini parçaladı. Sırada son mermi vardı. Dualarla uğurlandı.
Son mermi Bouvet'nin su kesiminin biraz altına isabet etti. Gövdesinin alt kısmında büyük bir yara açılmış olmalı ki dev gemi ânında yana yattı.
Mecidiye mürettebatı sevinç sarhoşu oldu. Deli Mustafa ile İbrahim gerçekten delirdiler. Kader Bouvet'nin ağır ağır batmasını uygun görmedi. Gemi Karanlık Limana kayıyordu. Orada Nusrat'ın hâlâ keşfedilmemiş 18 mayını vardı. O kutlu suyun derinliğinde kuzu kuzu yatmaktaydılar.

Sürüklenen Bouvet'nin yaralı gövdesi bunlardan birine değdi. Göğü çatlatacak şiddette bir patlama oldu. Havaya kızıl bir duman yükseldi. 45 denizci denize döküldü. Gemi ancak iki dakika su üzerinde kalabildi, birdenbire alabora oldu, Kaptan Rageot, 20 subay ve 600 erle birlikte batıp gözden kayboldu.

Saat 14.10'u gösteriyordu.

Bouvet'nin battığını gören çakılı, gezgin, sahte bataryaların mürettebatı, gözcüler, subaylar, erler açığa çıktılar, sevinçleri yüreklerine sığmıyordu, binlerce ağızdan gök gürültüsü gibi bir sevinç haykırışı, bir şükran çığlığı yükseldi:

"Allah-ü Ekber!"
Yorgun gazilere yeni bir can geldi.
Sağ kalanları kurtarmak için torpidobotlar olay yerine üşüşmüşlerdi.
Türk tabya ve bataryaları, kurtarma çalışmalarını engellememek için bir yerden emir almış gibi hep birden ateşi kestiler. Başka, uzak hedeflere yöneldiler.

GENERAL HAMILTON Phaeton muhribi ile Boğaz'ı ve Gelibolu kıyılarını incelemek için sabah erkenden yola çıkmıştı. Beraberinde Fransız Tümeni Komutanı General d'Amade, İngiliz Deniz Tümeni Komutanı General Paris ve iki kurmayı vardı.
Gökçeada ile Gelibolu arasındaki Türk mavisi denizi geçerek hızla Saros körfezinin sonuna kadar gittiler.
Körfezin bittiği yerdeki bataklığı ve savunma mevzilerini, kat kat siperleri gördüler. Kıyıyı yakından inceleyerek döndüler. Suvla'daki büyük tuz gölü dikkatlerini çekti.
Arıburnu'dan Kocaçimen Tepeye doğru yükselen kütle çok etkiliydi. Bu kütle birçok tepe, uçurum, vadi, boyun, bayır ve yamaçtan oluşuyordu. Burayı ele geçiren Gelibolu yarımadasına sahip olurdu.

Kabatepe çevresi bir çıkarma için çok uygun görünmekteydi. Ama Türkler boş durmamış, iki yanını, özellikle güneyini iyice berkitmişlerdi.
Kabatepe ile Teke Burnu arasında arazi çok sert olarak yükselmekteydi.
Seddülbahir'e döndüler. Bu kesimde çıkarmaya elverişli birkaç kumsal vardı. Türkler herhalde buralarda da sıkı önlemler almışlardı. Savaşın yırtıcı sesi duyuldu. İzlemek için Boğaza girdiler.

General Hamilton savaşla ilgili ilk izlenimlerini güncesine şöyle yansıtacaktı:

"Evren son derece öfkeliydi. Mermiler her taraftan uçuşuyor, vızıldıyor, dumanlar göğü kaplıyordu. Wikers ve Armstrong markalı toplar, hayatı temsil eden her varlığı öldürmek için, yeri göğü sarsıyordu" Saat 14.30'du.

INFLEXIBLE zaten yaralıydı. Türkler Bouvet'yi batırmış olmanın neşesi içinde, bu yeni ve değerli gemiyi iki kez daha vurdular. Inflexible bu iki darbeden sonra savaşı sürdüremeyeceğini anladı. Geri çekilmeye başladı.

General Hamilton'un gemisi Phaeton sağa sokulmuştu. Inflexible Phaeton'a yaklaşıyordu. Birleşik Donanma ikinci felaketi bu sırada yaşadı.
Büyük bir patlama oldu, gemiden duman, alev ve buhar fışkırdı. Dev zırhlı 45 derece yan yattı. Patlayış yüzünden 27 kişi öldü.
Inflexible de Nusrat'ın mayınlarından birine çarpmıştı.

Patlayış o kadar etkili olmuştu ki Phaeton'un güvertesindeki generaller az kaldı denize yuvarlanacaklardı.
Inflexible 'mayına çarptığını' işaret etti ve Phaeton'un mutlaka yanında kalmasını, Bozcaada'ya kadar eşlik etmesini istedi. Her an batacağından korkuyordu.
Kaptan, mürettebatının fedakârlığı ve disiplini sayesinde Inflexible'i Bozcaada'ya ulaştırmaya başaracaktı.
Bu kayıplar Birleşik Donanmayı çok öfkelendirdi.

AMA öfke giderek çoğalan sorunları çözmüyor, Türklerin di-ı 'inini azaltacağına artırıyordu. Türk topçular şaşırtıcı bir sabır 11 güvenle savaşıyorlardı. Sayılı mermileriyle çok isabetli atışlar yapmaktaydılar.

Inflexible'den sonra bu kez de Fransız zırhlısı Gaulois'yı bir ıılı delici mermi ile gövdesinden vurdular. Koca gemide büyük bil yırtılma oldu. Zırhlı yan yattı ve burnu suya gömüldü. Suffren ve Charlemagne adlı Fransız zırhlıları da savaş niteliklerini yitirmişlerdi. Bu yüzden Amiral de Robeck'in kesin eminle savaş alanını terk ediyorlardı.
Yaklaşık üç saat içinde, o kadar küçümsedikleri Türk savunul.ısı, eski diye önemsemedikleri topları ve sayıca az diye dikkate hile almadıkları mermileri ile Birleşik Donanmanın 1 İngiliz, 4 Iı .insiz, toplam 5 büyük zırhlısını savaş dışı bırakmıştı.

Phaeton Bozcaada'dan Boğaza dönerken General Hamilton ve generaller Gaulois'nın yarı batık bir halde kaçışını izlediler. I İrininin burnu suya gömük, kıçı havadaydı. Pervanelerin yarısı açıkta dönüyordu. Gaulois Bozcaada'ya kadar dayanamayacağını anlayarak Tavşan adalarında kayalıklara bindirip baştan kara edecekti.
Gittikçe tehlikeli olmaya başlayan gelişme donanmayı çok germiş, daha da öfkelendirmişti. Büyük topları ile tabyaları, orta ve küçük topları ile başlarının cezası bataryaları delice bombardıman etmeye başladılar. Donanmayı en çok rahatsız eden Baykuş ve Dardanos bataryaları idi. ikisini de ateşe boğdular.
Batarya komutanları düşmanın bu öfke krizi geçene kadar adamlarını siperlere çektiler. Baykuş'ta birkaç top sakatlandı.
Dardanos bataryasının çevresine de dolu gibi mermi düşüyordu.
Telefoncu er, Üsteğmen Hasana Grup Komutanının telefonda beklediği haberini getirdi. Telefon geride, sargı yerinin yanındaydı. Üsteğmen ateşten sakınarak geriye yürüdü. Gözlem subayı Teğmen Mehmet Mevsuf da geriye gitmekteydi.
"Hayrola?"
"Çok susadım."

Üsteğmen Hasan güldü:

"İyi ki dedin. Ben de susamışım."

Sabahtan beri kendilerini düşünecek bir dakikaları bile olmamıştı. Telefonun bulunduğu boy siperinin başına geldiler. Aşağıda, telefonun yanında Çanakkale toprağından yapılma büyük bir testi duruyordu. Tersine çevrilmiş bir maşrapayla ağzını örtmüşlerdi. İkisinin de gözleri parladı. Bakışıp gülüştüler. İçleri yanmıştı. Birlikte sipere atladılar. Haberleşmeyle görevli subay adayı Halim ve iki er ayakta komutanlarını karşıladılar.

Teğmen suya atıldı, Üsteğmen telefona:

"Komutanım ben Hasan. Beni... "

O anda bir toplu atış, siperin önündeki toprağı havaya kaldırıp siperin üzerine yığdı, büyük bir tepe oluşturdu.
Bataryanın subayları, erleri, sağlıkçılar, sargı yerindeki yaralılar, çığlık atarak koşuştular, küreklerle, elleriyle, maşrapalarıyla, kaşıklarıyla bağıra bağıra ağlayarak, Allah'tan yardım dileyerek, toprağı kaldırmaya çabaladılar, komutanlarını, kardeşlerini kurtarmak için çırpındılar. Siper derin, toprak çok, zaman azdı. Ancak şehitlere ulaşabildiler.

MAYIN GEMİLERİ Bouvet'nin battığı yerde ve çevresinde çok sıkı arama yapıyorlardı. 3 mayın bulup patlattılar.
Başka mayın olsa bulunurdu. Birleşik Donanma komutanları böyle düşünmüş olmalıydılar. Çünkü savaş alanını yine bütünüyle güvenli saydılar ve yayıldılar. Oysa geride barut ve Türkün hıncıyla dolu 14 mayın daha vardı.

Yeni öne geçen 8 İngiliz zırhlısı büyük bir heves ve şiddetle savaşa asıldı. Gerideki İngiliz zırhlıları da, savaşı terk eden Inflexible'in dışında, ateşe katıldılar. Savaş alanına tabya ve iki yakadaki bataryalara ateş yağdıran 11 yüzen kale yayılmıştı.
Savaşın üçüncü ve son aşaması başlamıştı. Gün batmadan iki yandan biri pes edecekti. İngilizlerin ataklığına karşı Türkler bu sırada yine yavaşla-mifltrdl. Donanma komutanları bu durgunluğa bakarak savaşı ı ı .ınınak üzere oldukları düşüncesine kapıldılar, anılıyorlardı. tabyalar topları kapatan toprakları temizlemek, kızan namluları dinlendirmek için yine mola vermişlerdi. Çok geçmedi, saat ı 1,00'te yeniden canlandılar. Yüzen kalelere mermi yağdırmaya başladılar.
Ateş kavgası gittikçe hızlandı ve çok sertleşti. Savaş sisi gittikçe yoğunlaştı, gürültü gittikçe arttı. İki yan da bir insanın da anabileceği en çetin zorluklara katlanmakta, silahlarının hakkını 111 inekteydi.

Zafer sarkacı iki yan arasında gidip geliyordu.
Bu duyarlı aşamada tabyalar Irresistible'ı yakaladılar. Bırakmadılar. Zırhlı çok yakınına düşen tehlikeli mermilerden kurtulmak amacıyla Türk topları için kör nokta olduğunu bildiği Karanlık I.imana çekilme manevraları yapmaya başladı. Kaptanın bilgili bil denizci olduğu anlaşılıyordu. Ama bu suların tekin olmadığını bilmiyordu. Saat 16.00'da büyük bir patlama oldu.

Irresistible da Nusrat'ın döktüğü mayınlardan birine çarpmıştı.
Zırhlının altı parçalandı. Makine dairesine su doldu. Gemi felç oldu. Cesur bir destroyer zırhlıya yanaşarak mürettebatını I m tardı, kaptanıyla birlikte bir başka zırhlıya taşıdı.48a Irresistible başıboş kaldı.

Bir İngiliz zırhlısı Çanakkale Boğazında akıntıya kapılarak sarhoş gibi oraya buraya sürükleniyordu. Bu trajik görünüm Amiral de Robeck'i çok sarstı. Amiral (,'arden'i hasta eden korkular onun içinde de uyandı. Bu korkuları ancak kesin ve çabuk bir zafer bastırabilirdi. Öndeki zırhlılara ar-darda daha yakın, daha yoğun, daha sert hücum etmeleri emrini verdi. Artık Boğaz'ı yarıp geçmeliydiler! Çok olmuştu bu Türkler!
Birleşik Donanma bütün toplarını konuşturarak son gücüyle hücuma geçti. Kıyamet herhalde böyle bir şey olmalıydı.

Boğaz, toprağı, havası ve denizi ile cayır cayır yanıyordu.
Ocean adlı zırhlı bir yandan tabya ve bataryalara ateş kusmakta, bir yandan da onların ateşlerinden korunmak için Erenköy körfezinde dans etmekteydi. Denizcilikten anlayanların övgüyle izleyeceği bir ustalık gösterisiydi bu. Gösteri uzun sürmedi.
Ocean da Nusrat'ın mayınlarından birine dokundu. Dans sona erdi.
Dehşetli bir patlayış sesi savaş alanını allak bullak etti. Zırhlı ağır yaralanmıştı. Kurtarmak imkansızdı.
Ocean da boşaltıldı. Denizciler disiplin içinde güvertede toplanıp gelen gemilere, torpidobotlara geçtiler.
Bu zırhlı da başıboş bırakıldı.

Bouvet batmıştı. Irresistible ile Ocean bir süre sonra batacaklardı. 5 zırhlı da yaraları nedeniyle savaş alanından ayrılmak zorunda kalmıştı. Donanma yarıya yakın kuvvetini kaybetmişti. Bu sonuç katlanılabilir kayıp oranının çok üstündeydi. Ayrıca kaybedilmiş küçük savaş gemileri de vardı. Amiral de Robeck geri çekilme emri verdi. Saat 18.00'di.
Yenilmez armada yenilmişti.

TÜRKLER armadanın yenilgiyi kabul ederek savaş alanını terk ediyor olmasına inanmakta güçlük çektiler.
Bu çok büyük, tarihin akışını etkileyecek bir sonuç, olağanüstü bir zafer demekti. İnanmak kolay değildi.
Bir keşif uçağı geri çekilişi kesinlikle saptadı. Birleşik Donanma da artık açıkça dönüşe geçmişti. O zaman inandılar. Gün batıyordu. Deniz de gök de kan kırmızıya kesmişti.

Sabah marşlar çalarak Boğaza giren Birleşik Donanmanın gururlu zırhlıları, orta ve küçük savaş gemileri, torpidobotları, motorları, mayın arama-tarama gemileri -Hamilton'un deyişi ile bir cenaze korteji gibi- sessizce Çanakkale Boğazı'nı terk ediyorlardı. Sonunda onlar da yenilginin acı tadını tatmışlardı. Topçular şükür secdesine kapandılar.
Bu zafer yüzlerce yıllık ezikliğe, emperyalizmi yenilmez sanmaya son veriyordu. Balkan yenilgisinin, Sarıkamış felaketinin, Süveyş fiyaskosunun cesaret kırıcı etkilerini silecekti. Emperyalistleri, parayı, çeliği, makineyi, barutu, kader sanılan zavallılığı, aşağılık duygusunu, Avrupa önünde emireri gibi durma alışkanlığını yenmişlerdi.

Bu zafer daha büyük, zorlu direnişlerin, atılımların mayası olacaktı. Yurtseverler mutlu bir Türkiye yaratmak için kimi ciddi, kimi çocuksu, hepsi sevgi ürünü tasarılar düşünecek, hayallere dalacak, reçeteler yazacaklardı.
Müstahkem Mevkide, tabya ve bataryalarda, bir Türk geleneği olarak herkes komutanını kutladı. Rütbelerine göre komutanı kucaklıyor ya da elini öpüyorlardı. Şamatasız, ağırbaşlı, soylu bir kutlamaydı.
Sonuç İstanbul'a bildirildi.
Yaralılar hastanelere kaldırıldı, şehitler vatana eklendi.

Bu akşam asker zafer yemeği yiyecekti:

Etli kuru fasulye, bulgur pilavı, un helvası. Başta Edremitli Seyit olmak üzere dileyene dilediği kadar da ekmek.
Bu sevince, bir çıkarma olasılığına karşı alarmda beklemiş olan 4 tümen de katıldı.50 Düşmanı karaya çıkarken kahredecek olan kıyı birlikleri ellerini akşama kadar tetikten çekmemişlerdi.

Sonra, ertesi gün için hazırlanılacak, sabaha kadar çalışılarak tabyalar, bataryalar derlenecek, yıkıntılar temizlenecek, toplar elden geçirilecek, sakatlananlar onarılacak, mayın hatları denetlenecek, eksik mayınlar tamamlanacaktı. Sabah herkes yeni bir savaşa hazır olacaktı.

SON DAKİKAYA kadar kuşku içinde bekleyen İstanbul'da, sonucu bildiren telgraf üzerine kıyamet koptu.
Sadrazam Sait Halim Paşa bile o kadar düşkün olduğu protokolü unutup herkesle sarmaş dolaş oldu. Başkomutanlıkta da Bronsard Paşa, sonra da şube şefi Almanlar Enver Paşayı kutladılar. Şaşkın bir sevinç içindeydiler. Zafer kulaktan kulağa yayıldı.
Halk sokaklara döküldü. Evler, dükkânlar bayraklarla donatıldı. Minarelerin kandilleri yakıldı.

Süleymaniye camisinin yaşlı mahyacısı çıraklarıyla geldi, düşündüğü cümleyi iki minare arasına kandillerle yazıp yatsı namazına yetiştirdi:

"Çanakkale geçilmez"

Bu kısacık cümle yıldırım hızıyla dört bir yana yayılıp benimsenecek, milli bir parola olacaktı. Birçok İstanbullu motorlara, sandallara doluşup marşlar, şarkılar söyleyerek Boğaz'ı gezmeye çıktı. Günlerdir azap içinde yaşayan binlerce erkeği işinden evine taşıyan Boğaz vapurları bayram yerine döndü. Ada vapurundaki şamatacı Rumların bile sesi kesildi.
Aylı yıldızlı bir İstanbul gecesi başlamıştı. Boğaziçi ışıltılar içindeydi. Deniz de bu sevinci paylaşıyor gibiydi.
Orhan'ı cumbaya oturttular. Hepsi gözleri dolu dolu Boğaz'ı seyrettiler. Sözün gereksiz olduğu çok özel bir saatti.

Büyükdere'de Nesrin odasına kaçmış, rahat rahat sevinç gözyaşları döküyordu. Saldırının başladığı haberi okula öğleyin gelmiş, akılları Çanakkale'de kalmıştı. Sonucu eve döndükten sonra dayısının telefonuyla öğrenmiş, sevinçten delirmişti. Paşa babası da delirmişti. Ama onu İngilizlerin yenilmesi delirtmişti. Çanakkale'yi geçip İstanbul'a gelmelerini, İttihatçıları iktidardan atmalarını istiyordu. Sonrası kolaydı. Onun gözünde İngiltere dünyanın efendisiydi. Ona karşı gelinemezdi. Hürriyet ve İtilaf Partisi'nin birçok üyesi de Nesrin'in paşababası gibi düşünüyordu. İngiltere'nin uzun zamandır Osmanlı Devleti'ni parçalamak, Türkleri ezmek için durmaksızın çalıştığını bildikleri halde İngiliz bağımlılığından cayamıyorlardı. Bağımsız, onurlu bir devlet olmanın zevkini hiç tanımıyor, anlamıyor, tatmak da istemiyorlardı.
Nesrin'in dayısı Teğmen Vedat ve birkaç arkadaşı, bu akşam evlere dağılmadılar, üniformalarını çıkarmadan, Tokatlayana gittiler. Büyük yemek salonunda, göze çarpan bir masaya oturdular, bol meze ve rakı istediler. Levantenlerin, İstanbul'da kalmış İngiliz ve Fransızların öfkeli, hayal kırıklığına uğramış, kıskanç bakışları altında zaferin keyfini çıkaracaklardı. Teğmen Faruk bu gece okulda nöbetçiydi. Nöbetçi subayların odası Boğaz'ı görüyordu. Yorgun İstanbulluların, zafer şerefine bütün ışıklarını yakmış olan Boğaz vapurlarından taşan mutlulukları nöbetçi subayları duygulandırdı.

Binbaşı içini çekti:

"Türkler sevinmek için neden hep bu kadar ağır bedel ödemek zorundadır?"

Birleşik Donanma'nın zaferini bekleyen Ermeniler ve Rumlar hazırladıkları bayrakları sandıklara kaldırdılar.
Türk zaferi, Rusları, özellikle de İstanbul'a çıkartma yapmak için Birleşik Donanmanın Marmara'ya geçmesini ve Yavuz'u ezmesini bekleyen Odesa'daki birliğin komutanı General İstomin'i ve Çar II. Nicola'yı üzüntüye boğdu.

ABD Büyükelçisi Morgenthau ile İstanbul'a gelmelerini beklediği kibar İngiliz amiralleri için odalar hazırlatmış olan eşi de çok üzüldüler. Büyükelçi daha yakında Çanakkale'ye gitmiş, her yeri gezmiş, Türk savunmasının eskiliğini, yetersizliğini kendi gözleriyle görmüştü. "Şunlar, şu Türkler, o müthiş donanmayı nasıl yendiler?" Sinirden yüzünü kaşıya kaşıya kanattı.

Bu başarı Türkleri çok şımartacaktı.
Londra akşam gazeteleri, sonucun zaferle biteceğine o kadar güveniyorlardı ki duraksamadan Çanakkale'nin geçildiğini, donanmanın Marmara'ya girdiğini bildirdiler. Halk keyifle pup'ları dolduracak, sansür dolayısıyla yumuşatılmış gerçeği ancak ertesi gün öğrenebilecekti.

AMİRAL DE ROBECK çok sinirliydi. Amiral Carden'i hasta eden olasılık kendi komutanlığı sırasında gerçekleşmişti. Yenilmişlerdi.
Carden'in korktuğu ne varsa hepsi başına gelmişti. Üç zırhlı batmıştı, beş zırhlı ağır yaralıydı, bine yakın denizci kaybedilmişti. Donanma çökmüştü. Nasıl olmuştu bu?
Eski İngilizlerin saygıyla andıkları 'Koca Türk' geri mi dönmüştü? Ne olmuştu?

Albay Keyes "yenilmedik, çekildik" diyordu. İyimserliğini koruyor, cephane getirtip birkaç gün içinde yeniden saldırmayı öneriyordu. Bu kez Boğaz'ın kesinlikle geçileceğine inanmaktaydı. Hareketsiz kalıp yenilgiyi kabullenmek doğru olmazdı, olmayacaktı.
Kral, Lordlar Kamarası, Avam Kamarası, Başbakan, hükümet, Savaş Kurulu, Churchill, Lord Ficher, Lord Kitchener, basın, kamuoyu, hiçbiri, hiç kimse bu yenilgiyi bağışlamazdı. İmparatorluk Hindistan'da saygınlığını, Yakın Doğu'da etkisini yitirirdi. Çabuk bir zafer şarttı.
Amiral de Robeck gereken hazırlığı yaparak yeniden saldırmaya karar verdi.

BU SAATTE General Hamilton da Lord Kitchener'e günün raporunu yazmaktaydı. Donanmanın sefil bir halde Boğaz'ı terk edişini, en sağlam gemilerin bile yara bere içinde olduklarını görmüş, içi sızlamıştı.
Dar, uzun bir su yolu, karadaki topların tehdidi altında, yalnız donanmanın zorlamasıyla geçilemezdi.
Deniz ve kara işbirliğine gerek vardı.
Birleşik Ordu kara yoluyla Geçit'e varır, oradaki tabyaları ele geçirir, susturur, Boğaz'ı ve İstanbul yolunu donanmaya açardı. Orgeneral Hamilton bunu başaracağına güveniyordu.

19 MART sabahı İstanbul'da zafer şenlikleri yeniden başladı. Birbirlerini tanımayanlar bile selamlaşıyor, konuşuyor, ayrılırken kucaklaşıp öpüşüyorlardı.
Zafer haberi dün akşam şimşek gibi çakmıştı. Bugün neler olduğu hakkında geniş bilgi gelmeye başladı. Zaferin büyüklüğü daha iyi anlaşıldı. Birçok insanın duruşu, yürüyüşü, bakışı değişti.

Bu sevinç, eğer sürerse, cemaat, aşiret, kabile, boy, soy, bölge, tarikat, mezhep halinde parça parça, bölük pörçük yaşayan Anadolu halkını birleştirecek, yurt kardeşi, millet yapacaktı. Özlenen, hak edilen dirliği bu güzel birlik sağlardı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Çanakkale Savaşı

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir