Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

25 Nisan-2 Ağustos 1915 Tarihleri Arasında Çanakkale Savaşı

Diriliş birinci dönem

Burada Çanakkale Savaşı hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

25 Nisan-2 Ağustos 1915 Tarihleri Arasında Çanakkale Savaşı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:11

Diriliş birinci dönem
25 Nisan 1915-2 Ağustos 1915


AY batıyordu.
Son anda iki gözcü 'enginde birçok düşman gemisinin görünmekte olduğunu' bildirdi.

Yüzbaşı Faik dürbünle ufku iyice inceledi. Çok uzakta, bü-Miklükleri, hareket edip etmedikleri anlaşılmayan birçok gölge vıııdı. Bunlar ufuk çizgisini aşmış gemilerdi. Hemen Tabur Komutanı İsmet Bey'e durumu bildirdi.
Gözünü ufuktan ayırmıyordu. Gemiler sanki çoğalıyor gibiydiler. Tümen nöbetçi subayına da bilgi verdi.
Ay az sonra, saat 02.57'de battı.
Gemiler görünmez oldu. Yüzbaşı Faik birliklerini silahbaşı İttirdi.
AY BATAR BATMAZ, 308 gemi ve deniz aracı harekete geçti.

Dokuza ayrıldılar:

Bir grup gösteri için Saros'a, ikinci grup yine gösteri için Beşige'ye yöneldi. Karaya çıkarma yapmak için bir grup Kabatepe-Arıburnu arasına, beş grup Seddülbahir'e, bir grup Kumkale'ye gidecekti. Karaya çıkacak subaylar ve erler güvertelerde sessizce yerlerini aldılar. Askerleri taşıyan gemilerin iki yanından aşağıya ağlar sarkıtıldı. Neşeli hava yerini tedirginliğe bırakmıştı. Fısıldayarak konuşanlar da bir süre sonra sustular. Türklerin direneceğini pek sanmıyorlardı ama karanlıkta, bilinmedik kıyılara çıkacaklardı. Uygun mesafeye gelince kıyıya çıkmak için gemilerden inip motorların çektiği filikalara bineceklerdi.
Gün doğmadan, Kabatepe ile Arıburnu arasına çıkacak olan Anzak Kolordusunun Komutanı General Birdwood, çıkarmadan önce kıyının bombardıman edilmesini istememişti. Anzaklar karaya sessizce yaklaşacak, baskın halinde çıkacak, ilk hedef olarak Kocaçimen-Kabatepe hattını ele geçireceklerdi. Baskının suya düştüğünün farkında değillerdi.

Gemileri terk etmeden önce savaşçılara sıcak kahve dağıtıldı, isteyenlere bir kadeh rom verildi.
AMİRAL DE ROBECK İstanbul-Çanakkale arasında deniz ulaşımı kesilirse, bu başarının savaşı çok kısaltacağını düşünüyordu. Ama bunun için bir denizaltının Boğaz'ı geçmesi, daha doğrusu Boğaz'ı geçmenin mümkün olduğunu kanıtlaması gerekti. Bugüne kadarki girişimler başarılı olmamış, Boğaz'ı geçmenin imkânsız olduğuna inanılmıştı.

Churchill Mondros'a yeni bir deneme için E tipi birkaç denizaltı yolladı. İçlerinde Nashmith, Böyle gibi ünlü ve usta kaptanlar da vardı.
Amiral de Robeck son deneme için AE-2 bordo numaralı Avustralya Denizaltısının kaptanı Yüzbaşı Henry Stoker'ı seçti.

Çünkü Stoker bir aydır bu konuyu İnceliyor, geçiş için en uygun yöntemi araştırıyordu. En hazırlıklı o görünüyordu. Bir deneme de yapmıştı. İngiliz ve Fransızların başaramadığı bu çetin işi başarmak, Avustralyalılığı yüceltmek İstiyordu.
Ay batınca 308 gemiyle birlikte Btoker'ın denizaltısı AE-2 de harekete geçmiş, ağır ağır Boğaza yaklaşmaktaydı. İngiliz E tipi denizaltıların erken dönem örneklerinden, 800 tonluk bir denizaltıydı bu. Bataryaları dolu tutmak için mümkün olduğu kadar deniz yüzeyinde yol alacak görülürse dalacaktı.
İki yakadaki Türk ışıldakları Boğaz sularını tarıyor, gözcüler büyük bir dikkatle denizi denetliyorlardı.
Dikkati çekmeden hayli yol almıştı. Kepeze yaklaşırken bir bataryanın gözcüleri fark edince vurulmaktan talih eseri kurtulup acele daldı. Hızını çok düşürdü. Mayın hatlarına yaklaştı.

Denizaltıda mayın tellerine takılmayı önleyici değişimler yapılmıştı. Ama kim güvenirdi buna? Kaç zırhlının canına okumuşlardı. Usul usul mayınlı bölgeden geçmeye başladılar. Mayınların zincirleri denizaltıya sürtündükçe, korkudan sinirleri kopacak gibi geriliyordu.
Çok uzun gelen bir süre sonra sürtünme sesi kesildi. Kaptan nerede olduklarını anlamak istedi. Hafifçe yükseldi, periskopunu çıkardı. Sevinçten uçacaktı.
Geçit'i geçmişler, mayın hatları geride kalmıştı. Sevinci uzun sürmedi. Periskopu fark eden kıyı topçuları ateş açtılar. Sultanhisar torpidobotu periskopu, dolayısıyla denizaltıyı mahmuzlamak İçin hücuma geçti. "Hay aksi şeytan!"
Apar topar dalarak bu çılgın torpidobottan zorlukla kurtuldu.

Denizaltı kıyının uzantılarına çarptı. Akıntıya kapılıp sürüklendi. Karaya oturdu. Bir denizaltının başına gelebilecek her türlü aksiliği yaşayacaktı.
Zorlukla dengesini buldu ve 21 metrede hareketsiz durdu. Denizaltıyı batırmak için vızır vızır dolaşan torpidobotların pervane seslerini duyuyorlardı.
Denizaltının Marmara'ya geçmesi olasılığı Türkleri çok tedirgin etmişti. Çanakkale-İstanbul deniz yolu bağlantısının kesilmesi büyük sorunlara yol açardı. Denizaltıyı mutlaka yakalamalıydılar. Kaptan Stoker tehlike geçene kadar burada, suyun altında beklemeye karar verdi. Geçit ile Nara Burnu arasındaydılar. Marmara'ya ulaşmaya 32 km. kalmıştı. Ama yola çıkmadan bataryaları doldurmaları gerekiyordu.
Geçebilirlerse denizaltıcılık dünyasında bir ilki gerçekleştirmiş ve savaşa büyük bir katkıda bulunmuş olacaklardı.

YEDEK TEĞMEN Fuat (Gücüyener), başının altında bir kaya parçası, kaputuna sarılmış toprak üzerinde kestiriyordu. Nöbetçi onbaşı uyandırdı. "Ne var?"
"Gemiler efendim!"

Onbaşının heyecanı Teğmeni ayılttı. Hemen fırladı. Kumkale'nin 2 km. kadar doğusunda, deniz kıyısındaki sırttaydılar. Sırtın üzerinde gözcü siperi vardı. Sipere girip dürbüne sarıldı. Bozcaada ile Gökçeada'nın arkasından birçok gemi açığa çıkmıştı. O kadar çoktular ki yanık bıraktıkları birkaç ışık bile denizi ışıl ışıl aydınlatmaya yetiyordu. Bir saat önce bomboş olan denizin yüzü mahşere dönmüştü. İçi ürperdi.
Durumu bağlı olduğu tabura bildirdi.

Kıyılardaki bütün gözcüler birliklerini uyarmaya başlamışlardı:

"Geliyorlar!"

Müstahkem Mevki Komutanlığına bağlı bütün batarya ve tabyalar da alarma geçti.
KUMKALE'DEN 40 km. uzakta, Avusturalya ve Yeni Zelanda (Anzak) askerleri ile dolu büyük filikalar bu sırada sessizce kıyıya yaklaşmaktaydı. Kabatepe'nin kuzeyindeki kumsala çıkacaklardı.

En soldaki filika karanlıkta biraz sola kaydı. Onunla birlikte bütün filikalar biraz sola kaydılar. Bu sapma yüzünden 1,5 km. kadar daha kuzeye, Arıburnu Koyu'na yöneldiler.lb Çıkacakları yerde arazi biraz sorunluydu ama bu kesimde sadece Yüzbaşı Faik'in kıyıya yayılmış bölüğü vardı, toplam 250 kişi.
Buraya çıkacak ilk dalga ise 1.500 kişiydi. Türkleri uykuda bastıracaklarını hayal ediyorlardı. Oysa Türkler gözlerini dört açmış bekliyordu.
12 filika kıyıya yaklaşırken, bir aydınlatma fişeği yükseldi havaya, parçalanıp kıyıyı ve denizi aydınlattı.
Saat 04.30'du.
Kıyıda bir pırıltı görüldü. Bir keskin nişancı Türk ilk filikanın başında ayakta duran Anzak subayını başından vurdu. Dokuz ay sürecek savaşın ilk ateşiydi bu.

Anzakların çıkarma yapacağı Arıburnu kumsalının gündüz görünüşü. Arkadaki sivri tepe Anzakların Sfenks adını verdikleri tepedir. Resmin sağ yanı Hain tepenin etekleridir. Balıkçı Damları resmin sol yanının ilerisinde bulunmaktadır.

Bir makineli tüfek olsa gelenlerin hepsi biçilirdi ama makineli tüfekler Liman Paşanın emri dolayısıyla 8 km. gerideydi. Ancak iki saat sonra yetişirlerdi. Tüfekleri ateşlediler.
Vurulanlar denize, filikaların içine düşüyordu. Taşıdıkları ağırlık yüzünden denize düşenler kurtulamıyordu.
Sağ kalan Anzaklar, kumsala baştankara eden filikalardan "Hurraaa!" diye haykırarak atlayıp Gelibolu toprağına ayak bastılar. Ateş sağanağı ile karşılandılar. Vurulmayanlar sağa sola dağıldı. Bir saat içinde kıyıya 4.000 Anzak çıkarılacaktı. 4.000 Anzak da çıkmak için sıradaydı. Arkası da gelecekti.
İki savaş gemisi Anzaklara yol açmak ve moral vermek için karanlık tepeleri top ateşi altına aldı. Durumu Queen Elizabeth'in köprü üstünden General Hamilton ve Amiral de Robeck birlikte izliyorlardı. Büyük heyecan içindeydiler. Tarihin en büyük çıkarması başlamıştı.

27. ALAY tatbikattan geç gelmiş, saat 02.00'de yatmıştı. Yorgun asker derin uykudaydı.
Uzaktan gelen top sesleri, kaç zamandır yarı uykuda yatan Alay Komutanı Yarbay Şefik Bey'i uyandırdı. Ses Kabatepe yönünden geliyordu. Sorumlu olduğu bölgeden. Daha gün doğmamıştı. Hemen giyindi. Telefonla Kabatepe'yi aradı.
"Ne oluyor?"
" Düşman Arıburnu'na asker çıkarıyor." "Kabatepe'ye karşı bir şey var mı?" "Hayır, şimdilik birşey yok."

İki taburuna ve makineli tüfek bölüğüne haber yolladı:

"Harekete hazır olun!"
Tümeni aradı. Kurmay Başkanı Binbaşı Hulusi (Conk) Bey telefon başındaydı. "Başkan, düşman Arıburnu'na asker çıkarıyormuş. Alay harekete hazır." "Hareket için emir bekleyin." "Peki."
Askere sabah çorbası verildi. Top sesleri seyrekti ama derinden derine yansıyan bir uğultu vardı ki deneyli bir kulak bunun makineli tüfek ve tüfek sesleri olduğunu anlardı. Taburu, kimbilir ne kadar üstün bir kuvvetle çarpışmaya başlamıştı.

Şefik Bey duramadı, tümeni bir daha aradı:

"Arkadaşlarım orada ateş içinde yanıyorlar. Biz daha burda bekleyecek miyiz?"

Kurmay Başkanı huzursuzdu:

"Ya bu çıkarma bir aldatmacaysa? Gerçek çıkarmanın yerini anlamadan nasıl hareket emri verelim?"

Şefik Bey inledi:

"Rica ederim çabuk anlayınız."

İstırap içinde bekledi. Alayının bütün subay ve erlerini iyi tanırdı. Erlerin büyük bölümü Çanakkale ve çevresinden, bir bölümü de Orta Anadolu'dandı. Dörtte üçü evli, çocuk sahibiydi. Ağırbaşlı, sağlıklı, güvenilir insanlardı.
Bunlardan bir bölümü şimdi Arıburnu'nda savaşıyor ve eriyordu.

GÜN doğmaya başladı.
Sabah buğusu içinde Kabatepe'den Arıburnu Koyu göründü.

Kabatepe'deki gözetleme yerine gelen 2. Tabur Komutanı İsmet Bey'in göğsü sancıdı:

Küçük koy savaş ve nakliye gemileri ile doluydu. Filikalarla kıyıya sürekli asker taşınıyordu. Bir balon gemisinden gözlem için bir balon yükseltilmişti. Balondaki gözcüler 200 metre yüksekten kıyıyı gözlüyorlardı. Bazı savaş gemileri arazinin derinliklerine ateş etmekteydi. Duraksamak gereksizdi. Bu bir gösteri değil gerçek çıkarmaydı. Düşmanın Arıburnu Koyu'na çıkarma yaptığını kesin bir dille Tümene bildirdi.
Kabatepe'nin gerisinde bir obüs bataryası, burnunda iki Mantelli top vardı. Hepsi eski toplardı, geri alınmaya bile değer görülmemişlerdi. Bunlara ateş etmeleri için emir verdi. Hiç yoktan iyiydi. 9. Tümen Komutanı Albay Halil Sami Bey ile Kurmay Başkanı, 2. Tabur Komutanının raporunu büyük bir gerginlik içinde okudular. Yalnız Kabatepe'den değil, Seddülbahir'den de top sesleri gelmeye başlamıştı.
Eldeki azıcık kuvveti nerde, ne zaman, nasıl kullanmalıydı? Bu çıkarma girişimlerinin hangisi
gerçekti, hangisi aldatmaca?

Yanlış yapma korkusu içinde kararsız kaldılar.
2. Taburdan gelen bilgiyi 05.17'de Kolorduya bildirmekle yetindiler. Karar verebilmek için biraz daha beklemek gereğini duyuyorlardı.
BİRLEŞİK DONANMA çıkarma ve gösterileri desteklemek için savaş gemilerini de dokuz gruba ayırmıştı.
Birinci grup Anzakları desteklemek üzere Arıburnu Koyundaydı.

Sekiz grup savaş gemisi, bu sırada Saros'ta, Beşige'de, Seddülbahir ve Kumkale'de kıyıları bombardıman etmeye başlamıştı.
Sanki karada tek canlı bile bırakmak istemiyorlardı. Ateş o kadar yoğundu.
Kıyılardaki postalar, birlikler sığınaklara çekildiler. Türk askerlerine özgü bir sabırla, bu kıyametin geçmesini bekleyeceklerdi. Ateş kesilir kesilmez, eğer siperler duruyorsa siperlere koşacaklardı. Siperler yıkılmışsa acele baş, bel siperleri kazarak, yıkıntılara saklanarak, mermi çukurlarına gizlenerek, düşmana direneceklerdi.
Savaşın sert başlayacağı, amansız olacağı hepsine birçok kez anlatılmıştı. SAAT 05.30'du.

Kuzey Almanya'da Wilhelmshaven limanındaki askeri kesimde dikkati çekmeyen bir hareketlenme vardı.
Burun kısmında beyaz boya ile U 51 yazılı bir denizaltı demir alıyordu. Bu, gizli gözler için bir aldatmacaydı. Aslında hareket edecek olan denizaltı U 21'di. Gittikçe sertleşen denizaltı savaşlarına katılmış, bilinen, düşmanın batırmak için aradığı bir denizaltıydı.
Demir yerinden ağır ağır ayrılan denizaltının nereye gideceğini yalnız geminin komutanı Yüzbaşı Otto Hersing ile Berlin'deki Amirallik Kurmay Başkanı biliyordu. Uzun, tehlikeli, maceralı, çok duraklı bir yolculuğa çıkıyordu.
İngiltere ve İrlanda'nın kuzeyinden geçerek Atlas Okyanusu'na çıkacak, güneye inecek, Cebelitarık Boğazı'ndan Akdeniz'e girecek, Çanakkale'ye ulaşmaya çalışacaktı. Mürettebat 36 kişiydi.

KOLORDU karargâhı batıdaki bir küçük gözcü birliğinden gelen raporla erkenden ayaklanmıştı. Bombardıman nedeniyle telefon hatları parçalandığı için sağlıklı ve hızlı bilgi alınamıyordu. Arıburnu'na çıkarma başladığı öğrenilmişti.
Seddülbahir'de birçok yerin bombardıman edildiği hakkında kesin olmayan haberler gelmişti. Genel durum karışık ve karanlıktı.

Kesin olan bir tek şey vardı:

Düşman Arıburnu'na çıkmaktaydı. Şu andaki tek gerçek buydu. Oraya çıkan düşmanın durdurulması için 27. Alayın gecikmeden hareket ettirilmesi gerekti.

Halil Sami Bey uyarılacaktı ki 9. Tümenden haber geldi:

27. Alay Arıburnu'na hareket ettirilmişti.

TÜMENDEN 27. Alaya saat 05.45'te telefonla emir verilmişti:

"Düşmanı durdurmak ve denize dökmek üzere Kabatepe-Arıburnu yönüne hareket ediniz!" İki tabur, Makineli Tüfek Bölüğü ve yardımcı kollar yürüyüş düzeninde emir beklemekteydiler. Bir saat gecikmişlerdi. Şefik Bey alayını hemen hareket ettirdi.
Saat 05.50'ydi.
Gün açılıyordu.

İki bin savaşçı, düşman donanmasının dikkatini çekmemek için ana yoldan değil, Şefik Bey'in bir süre önce daha kuzeyden açtırdığı gözden oldukça saklı, ikinci yoldan ilerleyecekti.
Kabatepe'ye ancak iki saatte ulaşılabilirdi.
İki uzun, upuzun saatte.
İki saat içinde neler olmazdı ki!

SAVAŞ gemilerinin koruyuculuğu altında filikalar karaya birinci dalga Anzakları çıkarmışlardı. Avustralyalı gazeteci C.E.W. Bean ile üç fotoğrafçı da ikinci dalgayla birlikte karaya çıkacaklardı. Yaklaşan kıyıyı izliyorlardı.

Avusturalya ve Yeni Zelanda iki İngiliz dominyonuydu. Birinci Dünya Savaşının başlaması üzerine ikisi de gönüllüleri askere almışlardı.
Yerli Maoriler ile beyaz göçmenler Yeni Zelanda birliğinde buluştular. Yeni Zelanda milleti böyle oluşacaktı.
Birkaç kolonide yaşayan ve birbirine yabancı kalan Avustralyalılar da ilk kez orduda biraraya gelmişlerdi. Bunların ataları İngiltere'den, İrlanda'dan, Hollanda'dan, Danimarka'dan, İsveç'ten gelmiş insanlardı. Ortak bir vatanları ve 'kendi kimlikleriyle uluslararası olaylarda aktif bir rol oynama ülküleri' vardı. Avustralya milleti de böyle oluşmaktaydı.

İlk grup 1 Kasım 1914 günü Avustralya'nın King George limanından yola çıkmış, büyük törenlerle uğurlanmıştı.
Bütün aileler çocuklarının şeref kazanmış olarak eksiksiz döneceklerine inanıyorlardı.
19. TÜMEN sabah tatbikata çıkacaktı. Bu nedenle herkes erkenden uyanmıştı.
Top sesleri duyulmaya başladı. Bir birlik Arıburnu Koyu'nda gemiler görüldüğünü bildirdi.

Kesin bilgi az sonra 9. Tümenden geldi:

"Düşman Arıburnu'na asker çıkarıyor."
M. Kemal çok huzursuz oldu. Hatta telaşlandı.
Arıburnu'na ha!
Bu can alıcı noktaya niye asker çıkarırdı düşman? Kocadağ ile Kabatepe'yi ele geçirmek, Eceabat-Kilitbahir yolunu açmak için. Kesinlikle durdurulması gereken öldürücü bir hareketti bu. İzzettin Bey şimdiye kadar komutanını hiç böyle görmemişti.

M. Kemal haritada Kocadağ'ı göstererek telaşının nedenini açıkladı:

"Bu kütle Gelibolu yarımadasının kilididir." Elini dolaştırarak dağın her kritik yere ne kadar yakın ve egemen olduğunu gösterdi.
"Burası ellerine geçerse savaş daha başlamadan biter."

Süvari Bölük Komutanını çağırdı:

"Bölüğünle Kocaçimen'e gideceksin. Oradan Kabatepe ve Arıburnu Koyu rahat görünür. Ne oluyor? Senden doğru ve çabuk bilgi istiyorum. Düşman yaklaşırsa son askerine kadar tepeyi savunacaksın!" "Başüstüne!"

Bilgi almayı umarak Kolordu Komutanı Esat Paşaya telefon etti. Kolordu da tam bilgi edinebilmiş değildi.
06.30'da Halil Sami Bey'den bir telefon notu geldi.

Tümen Komutanı diyordu ki:

"Düşmanın Arıburnu'daki sırtları sarmakta olduğu bildiriliyor. Yakınlığı dolayısıyla Maltepe'deki kuvvetinizden bir taburu acele Arıburnu'na göndermenizi rica ederim." Albay aralarındaki dostluğa güvenerek yardım istiyordu! Ordudan, kolordudan hiçbir emir gelmemişti.

M. Kemal şöyle düşündü:

Çıkarmanın sürdüğü, düşmanın durdurulamayıp yayıldığı anlaşılıyor. Demek ki düşman kalabalık. Düşmanın kıyıda yerleşmesine ve yayılmasına izin verilemez, bu çok tehlikeli olur. Bu hareket bir taburla önlenemez. Emir beklemek vakit yitirmek olacak.

Tarihin akışını değiştirecek olan kararı verdi:

Tümen ordu yedeği olduğu için iki alayını burada bırakacak, bir alayı ve bir dağ bataryasıyla Arıburnu'na yetişecek, bu çok tehlikeli hareketi önlemek için düşmana taarruz edecekti. Bu, inisiyatiften daha ileri bir tavır, ağır sorumluluğu olan, ancak M. Kemal gibi birinin verebileceği bir karardı. Ordunun yedeği olan birliğinin bir alayı ile bir bataryasını kimseye danışmadan ve haber vermeden savaşa götürecekti.
Suçlu görülerek mesleğinden uzaklaştırılabilir, hatta idam edilebilirdi. Bunları düşünmedi ya da önemsemedi. Tehlike her türlü kaygıdan daha önemliydi.
Kolordu Komutanına ve 9. Tümen Komutanına göndermesi için İzzetin Bey'e iki kısa bilgi yazısı not ettirdi.
57. Alay tatbikata çıkmak için çorbasını içmiş, hazır bekliyordu. Toplanma yerine geldi.
Biraz da gülümseyerek, "Arkadaşlar.." dedi, "..bugün yine tatbikata gideceğiz. Fakat bugünkü düşman artık hayal değil gerçektir. Düşman Arıburnu'na çıkmış. En kısa yoldan Kocaçimen'i tu-tacağız."
Genç yarbay başa geçti. Batıya hareket ettiler.
Saat 07.45'ti.

İLK BİLGİ gelir gelmez ordu karargâhındaki nöbetçi subay, Liman Paşanın yaveri Binbaşı Prigge'yi uyandırmış, o da Liman Paşayı uyandırarak haberi vermişti. Raporlar birbirini izledi.
Bunlara göre düşman birçok yeri bombalıyor, hepsine çıkarma yapacak gibi görünüyordu. Hangisi gerçekti? Hangisi önemliydi?
Liman Paşanın, gelişmeleri sağlıklı ve hızlı olarak öğrenmek için hemen ordu karargâhına gelmesi, bütün birliklerle bağlantı içinde kalması, 'esnek savunma sistemini' hızla çalıştırması, ivedilik isteyen büyük kararlar vermesi, ordusunu yönetmesi doğal bir gereklilikti. Liman Paşa böyle yapmadı.
Hareketin başladığını Başkomutanlığa bildirdikten sonra, Saros'taki durumu gözüyle görmek için atla
Bolayır'a hareket etti. Yanına yalnız yaveri Binbaşı Prigge'yi almıştı.
Ne Ordu Kurmay Başkanına, ne de Kolordu Komutanı Esat Paşaya bir talimat bıraktı.

Ordunun yedek birliği olan 19. Tümenin nasıl kullanılacağı hakkında da bir emir vermedi. Ordusunu yalnız, emirsiz, habersiz bırakıp gitmişti. Giderken Geliboluda bulunan 7. Tümeni silahbaşı ettirdi, bazı birliklerini de Bolayır'a doğru hareket ettirecekti. Saros kıstağına çıkarma yapılacağından bu kadar emindi.
3. KOLORDU karargâhı o andaki duruma göre savaş alanından çok uzaktaydı. Savaş Arıburnu ve Seddülbahir'deydi. Kurmaylar karargâhın Eceabat ya da Maltepe'ye taşınarak savaş alanına yaklaşması gerektiğini belirttiler. Esat Paşa hak verdi. Ama bunun için Ordu Komutanından izin almak gerekiyordu.
İzin almak ve durumu konuşmak için telefonla Liman Paşayı aradı. Paşa yoktu. Kurmay Başkanı Kâzım Bey Paşanın durumu gözlemek için Bolayır'a gittiğini söyledi. "Bolayır'a mı?"
"Evet."
"Ne zaman döneceğini söyledi mi?" "Hayır!" "Bir emir, talimat bırakmadı mı?" "Hayır Paşam!" Esat Paşa ve kurmaylar şaşakaldılar. "Nasıl olur?"

Savaş patlamışken bir ordu komutanının ordu merkezini bırakıp keşif kolu gibi cephelerden birine gidip gözlemde bulunması olayının herhalde tarihte bir benzeri yoktu. Tek çözüm Bolayır'a gitmekti.
Esat Paşa, karargâhın taşınmasıyla ilgili gerekli hazırlıkları yapması için Fahrettin Bey'i görevlendirdi, Liman Paşayı aramak için otomobille Bolayır'a hareket etti.

LİMAN PAŞA çıplak Bolayır sırtına gelince, atından inmiş, görünmemek için hemen bir çalıyı siper alarak yere yatmış, dürbününe sarılmıştı. Saros körfezi ayak altındaydı.
Körfez savaş ve nakliye gemileriyle doluydu. Daha çıkarma başlamamıştı. Erken geldiği için sevindi. Savaş gemileri tabyaları, mevzileri ateş altına almıştı. Aldatmak için ateş etmeye akşama kadar devam edeceklerdi.
Savaş gemilerinin arkasında, askerle dolu olduğu izlenimini veren 11 nakliye gemisi vardı. Nakliye gemilerinin güverteleri asker azlığı anlaşılmasın diye yapraklı dallarla maskelenmişti. Askerler bir kaç gün sonra Seddülbahir'e çıkacak olan Deniz Piyade Tümeninden birkaç bin kişiydi. Figüranlık yapıyorlardı. Birkaç balıkçı gemisi de mayın arıyor gibi yaparak göz oyalıyordu. 5. Ordu Komutanı Mareşal Liman Paşa, General Hamilton'un sahneye koyduğu bu İngiliz oyununu izliyor, aldatmaca olduğundan zerre kadar kuşkulanmıyordu.

Bu gösteriyle buradaki 5. ve 7. Tümenlerin güneye yardıma gitmelerini engellemek isteyen General Hamilton amacına ulaşmış görünüyordu.
Saplantısının şiddeti, Liman Paşanın ayrıntıları görüp de ayılmasını engellemekteydi. Güneyde kan gövdeyi götürürken burada pahalı bir gösteri izlemekteydi.
Esat Paşa otomobille Bolayır'a yaklaşırken Liman Paşayı yaveriyle birlikte, bir çalının arkasında, yere yapışmış, dürbünle körfezi izlerken buldu. Hemen otomobilden indi.

Liman Paşa düşmanın görmesinden korkarak çok telaşlandı, bağırdı:

"Eğil yere, sürünerek gel, gemilere hedef oluyorsun."
Esat Paşa Mareşal'in emrini ikiletmedi, hemen yere yattı, sürüne sürüne yanına geldi." Kibarlığından kekeleyerek, Asıl çıkarmanın Arıburnu ile Seddülbahir'de başladığını, burdaki olayın bir gösteri olabileceğini' söyledi ve karargâhını Maltepe'ye taşımak için izin istedi.
Liman Paşa kolordu karargâhının taşınması için emrindeki 62 No.lu eski Boğaziçi vapurunun kullanılmasını uygun gördü, doğrudan kendine bağlı olan 19. Tümeni Esat Paşa'nın emrine verdi, çıkarma tehlikesi sürdüğü için 3. Kolordunun birliği olan '7. Tümeni Saros yakınında ve doğrudan emrinde tutacağını' bildirdi. Kendi bir süre daha bu tehlikeli yerde kalacaktı. Kolordu Komutanına askeri harekât için hiçbir emir vermedi, tavsiyede bulunmadı. Esat Paşa yine sürünerek uzaklaşıp otomobiline bindi.

İKİNCİ GÖSTERİ öbür uçta, Çanakkale kesiminde, Beşige'de yapılıyordu.1 la Amaç buradaki 11. Tümeni yerinde tutmak, asıl çıkarmanın yapıldığı Arıburnu'na ve Seddülbahir'e yardıma gelmesini önlemekti.
General Hamilton bu görevi Fransızlara vermişti.
Dört Fransız savaş gemisiyle Birleşik Donanmaya katılmış olan Rus Ascold kruvazörü sabah erkenden Beşiğe çevresini bombardıman etmeye, Troya döneminden beri savaş görmemiş kıyıları, ağaçlıkları, bağları, bahçeleri yakıp yıkmaya başladılar.
Geride askerle dolu 6 nakliye gemisi vardı. Bunlar birkaç gün sonra Seddülbahir'e çıkacak olan Fransız Tümeninden birkaç taburdu. Gemilerin yanında büyük filikalar bekliyordu. Aldatmacayı Fransızlar da iyi beceriyorlardı.
Öğlene doğru koyu bir sis Beşiğe bölgesini kapladı. Türkler, savaş ve nakliye gemilerinin gittiklerini ancak ertesi sabah, sis iyice kalkınca anlayacaklardı.
Bu gösteri ile General Hamilton, 5. Ordunun sol kanadındaki 11. Tümeni de yerinde tutmayı başarmıştı.

5. ORDUNUN sol kanadında ikinci bir tümen daha vardı:

İstanbul'dan Çanakkale'ye yeni gelen 3. Tümen. Bu tümen Kumkale ile Çanakkale arasında, Troya kalıntıları çevresinde yer alıyordu. Kumkale'ye yapılacak çıkarmanın amacı da bu tümeni oyalayarak, hiç olmazsa iki gün bu yakada tutmak, ilk aşamada karşı yakaya gönderilmesini önlemekti.12 Sınırlı bir aldatma hareketiydi.

Kumkale'ye 2.800 kişilik bir Fransız alayı, bir batarya ve bir istihkâm bölüğü çıkacaktı. Yıkık Kumkale tabyası ile yanık Kumkale köyünü işgal edecek, Menderes çayına kadar ilerleyeceklerdi.
Burası Ege ile Menderes çayı arasında, 500 metre derinliğinde bir arazi parçasıydı.
Kıyı savunmasızdı. 3. Tümenin üç alayı ve bataryaları gerilerdeydi. Liman Paşa yöntemince düşmana, karaya çıktıktan sonra geceleyin, geriden gelip hücum edilecekti.
Kumkale ile Yenişehir arasında bir bölük vardı (31. Alaydan (>. Bölük). Bölük üç takımını kıyı yunca değişik yerlere yerleşin inişti.
Kalabalık Fransız filosu sabah 05.15'te Boğaz ağzına geldi. 128 topuyla kıyıyı dövmeye başladı. Bir zırhlısı da Boğaz içine girerek İntepe bataryalarını ateş altına aldı. Bombardıman alay kıyıya çıkana kadar kesintisiz sürecekti.

Amiral Quepratte saat 06.20'de askerlerin kıyıya çıkanlmasını emretti. Askerler filikalara alınmaya başladılar. Fransız alayının büyükçe bölümü süngü yerine satır kullanan Senegalli Müslüman askerlerdi.
Fransız kurmaylar güçlü kıyı akıntısını dikkate almamışlardı. Akıntı asker dolu filikaların kıyıya yaklaşmasına izin vermedi. Akıntı ile çıkarma araçlarının mücadelesi uzun sürecekti. Amiral söylenip duruyordu.
Bütün filikalar, savunmacılar için açık ve kolay hedef haline gelmişti. Burada birkaç makineli tüfek bulunsa karaya çıkacak sağ Fransız askeri kalmazdı.

Ama bu silahlar yeni düzen gereği gerideydi.
Kumkale'deki takımın komutanı Üsteğmen Şevki hırsından dişleriyle dudağını parçalıyor, bu aptal, hain düzene lanet okuyordu.13
Çıkarmanın başlamak üzere olduğu 3. Tümene, oradan da 15. Kolorduya bildirildi. Kurmay Yüzbaşı Bursalı Mehmet Nihat bu yeni kolordunun Hareket Şubesi Müdürlüğüne atanmıştı. Hiç mutlu değildi. Çünkü Kolordunun Kurmay Başkanı, her fırsatta Türkleri eleştiren, küçük gören Yarbay von Thauvenay idi.

Sürekli aynı şeyi söylüyordu:

"Monşer, sizin asker İngiliz ve Fransız askerinin karşısına çıkacak kuvvet değildir! "14 Sabah Beşiğe önünde gemilerinin toplandığını öğrendiği anda sinirleri bozulmuştu. Kumkale'ye çıkarmanın başlayacağını duyunca panikledi. Ona göre Avrupalı bir düşmanı durdurmaya Türklerin ne aklı yeterdi, ne yeteneği. Oysa Çanakkale Almanya için çok önemliydi. Çanakkale düşerse, İstanbul savunulamaz, Bulgaristan ile,Romanya İngiltere'nin yanında yer alır, Rusya şahlanır, Almanya güneyden kuşatılmış olurdu! Türk birliklerini üst üste, durmadan düşmanın üzerine sürmekten başka çare yoktu!
En soğukkanlı olması gereken bir günde, ortalığı telaşa verdi.

Bu etkiyle 3. Tümen Komutanı Albay Nicolai bütün tümeni yerinden oynatacak, birliklere, Liman Paşa'nın yöntemine aykırı olarak gündüz Kumkale'ye doğru ilerlemeleri için emir verecekti. Fransız filosu da elbette bu birlikleri ateş altına alarak ağır kayba uğratacaktı.
Bu sırada ilk filika Kumkale iskelesine yanaşıyordu. Asker çıkmaya başlayacaktı. Saat 09.30'du. Genel emir, çıkışı serbest bırakmak, düşmanı gece taarruz ederek denize dökmekti. Şevki takımıyla kale yıkıntısına saklanmıştı. Artık geri çekilmesi gerekiyordu. Ama toprağına düşman ayak basmak üzereydi. Geri çekilmedi. Emri yok sayıp 'ateş!' emrini verdi. 80 tüfek birden patladı.

4 saat sürmüş ağır bombardımandan sonra bu öldürücü tepki I Yansızları aptala çevirdi. Torpidobotların ve motorların makineli tüfeklerini faaliyete geçirinceye kadar epey kayıp verdiler. Takım Kumkale köyüne geriledi. Küçük köyün yangın artıkları, cam kırıkları, yıkıntılarla dolu sokaklarında ve yarı yanık evlerinde boğuşma başladı. Türk askeri bir süre Senegallilerin satırlarını yadırgadı. Cellat baltasına benziyordu bunlar. Boğuşarak alıştılar. Süngülerini şimşek gibi çalıştırmaya başladılar.
Çıkarma sürüyor, düşman sayısı arttıkça artıyordu.
Takım yaralılarını alarak Kumkale mezarlığına çekildi. Bölük Komutanı ikinci takımı da yolladı.
130 kişi ettiler.

Fransız Birliği bir yandan karaya çıkmayı sürdürüyor, bir yandan da Kumkale köyünden Menderes nehrine doğru yayılmak istiyordu.
Karşılarında yalnız bu 130 kişi vardı. 130 kişi, sayısı bini geçen Fransızlara köyden dışarı adım attırmadı.
Türklerden böyle aşılmaz bir direniş beklemeyen Fransızların hesapları ve akılları karıştı. Birlik Komutanı filodan yardım istedi. Amiral Quepratte bir yerleri yakıp yıkmak için fırsat aramaktaydı. Bütün filo şirin mezarlığı ve çevresini ateş altına aldı. Kutsallık tanımıyan mermiler mezarlığı alt üst ettiler.
Küçük Türk birliği vuruluyor, parçalanıyor, havaya uçuyor, eriyor ama geri çekilmiyordu. Teğmen Fuat (Gücüyener) uzaktan, derin bir üzüntü içinde bu durumu izliyor, içi kan ağlıyordu. Küçük birlik daha ne kadar direnebilirdi ki?

FAHRETTİN ALTAY Maltepe'ye götürülecek dosyaları, haritaları, eşyaları seçip sardırmış, birlikte gelecekleri de seçmişti.
Herkes asker yatağı ve çantasını hazırlamış, bekliyordu.
Esat Paşa yüzü sararmış, elbisesi toza toprağa bulanmış bir halde döndü. Sinir içindeydi. Niye sinirli olduğu besbelliydi ama açıklamamak inceliğini gösterdi. Durumu sordu.

27. Alay Arıburnu'na yetişmek üzereydi. M. Kemal bir alayı ile Kocaçimen'e yürüyordu. Düşman Seddülbahir'de çeşitli yerlere çıkarma yapmaya çalışıyor, asker direniyordu. "İyi. Haydi gidelim."

Binbaşı Ohrili Kemal Bey dayanamadı, sordu:

"Komutan ne yapıyor?"

Esat Paşa omzunu silkip yürüdü.
Liman Paşa bu sırada Bolayır sırtında, çalının arkasında yere yatmış, saplantısının emrinde, körfezi gözlüyordu. Bu bir gösteri miydi, yoksa gerçek bir çıkarmaya hazırlık mıydı, daha karar verememişti. Harekete geçip ordusunun başına dönmek, gelişmeleri öğrenmek ya da Kurmay Başkanına savaşa yön verecek emirler yollamak ya da orduya cesaret verici bir mesaj yayımlamak, kısacası başlamış ve yayılmış olan savaşla ilgilenmek hiç aklına gelmiyor, gelse de harekete geçemiyordu. İradesi donmuş gibiydi.

Büyülenmiş bir halde gemileri izliyordu.
ARIBURNU'NDA Balıkçı Damları ile Kabatepe'nin kuzeyi arasındaki uzun kıyıya yayılmış olan Yüzbaşı Faik'in 250 adamı mıh gibi dikilmiş ve direnmişti.
Biri bile 'düşman it sürüsü gibi kalabalık, çekilelim' dememiş, yılgınlık göstermemişti. Bir adım geri gitmeyi hepsi alçaklık saymıştı. Görevleri gerideki asıl kuvvetler yetişene kadar düşmanı durdurmak ve oyalamaktı.

Canlarını bunun için severek vermişlerdi. Takımlar erimiş, Bölük Komutanı Yüzbaşı Faik Bey ile 3. Takım Komutanı Astsubay Süleyman yaralanmıştı.
Az sonra Haintepe'de savaşan 2. Takımın komutanı Asteğmen Muharrem de yaralandı. Beş-on asker kalmıştı takımdan geriye. Savaşmayı sürdürseler komutanları düşman eline düşebilirdi. Bu nedenle direnişi kesip çekilmeye karar verdiler. Emireri Mehmet Ali dağ gibi bir askerdi. Ona "Komutanı al git!" dediler.
Kendileri ikisini korumak için geriden geleceklerdi. "Allah'a emanet olun!"
Mehmet Ali Asteğmen Muharrem'i derin bir şefkatle sırtına aldı, geri çekilip fundalığa daldı. Komutanı kendinden daha gençti. Sarsmamaya dikkat ederek hızlıca yürüyor, bir yandan da hıncından, hırsından çocuk gibi ağlıyordu.
"Büyük Allahım ayağını öpeyim, bu günün öcünü almama izin ver."
Ağlaya ağlaya dere tepe aşacak, Asteğmen Muharrem'i sahra lir.ianesine yetiştirecekti.

Bu arada bir gün sonra Kanlısırt adını alacak olan tepenin ıı/cı indeki bataryanın dört topundan üçü düşmana kaptırılmış, ancak biri ve mermiler kurtarılabilmişti.
Topçular kan ağlıyorlardı.
Düşman da çok kayıp vermiş ama ilk bocalamayı atlattıktan sonra daha iyi savaşmaya başlamıştı. Bazıları vahşice dövüşüyor, hiç vakit harcamıyor, yaralı ve esir düşen Türkleri süngüleyip öldürüyorlardı.

En uzakta, Balıkçı Damları'nda, Asteğmen İbrahim Hayrettin'in komutasındaki 1. Takım vardı. İlk çıkan Anzak bölüğünü mahvetmişti. Ama çıkanların sayısı artıyor, Takım eriyerek direniyordu. Asteğmen düşmanın Kocadağ'ın eteklerindeki tepeleri ele geçirdiğini gördükçe kahrolmaktaydı. Bir müfrezenin dağın yukarısına doğru ilerlediğini fark etti. Teğmen Tulloch'un girişken müfrezesiydi bu. Daha başka birlikler de dağa çıkmaya başlamışlardı.
Sağ kalan askerlerini alarak, Kocadağ'ın doruğuna doğru çekilmeye karar verdi. Bu müfrezeyi doruğa varmadan önce engellemek gerektiğini düşünüyordu. "Haydi arkadaşlar!"

Balıkçı Damları ile Kocadağ arası, en dik yokuşlar, en sarp yarlar, en gür ve sık fundalıklarla doluydu. Elleri, yüzleri kesilerek, dizleri yaralanıp parçalanarak tırmanmaya koyuldular.
Düşman müfrezesini korkutmak, yavaşlatmak, geri çevirmek için de ara sıra durup ateş ediyorlardı.
Zaman hışım gibi geçmekteydi. Anzaklar giderek çoğalıyor, Kocadağ'a yayılıyorlardı.
Sağ kalabilen bir avuç Türk de topçular gibi kan ağlıyordu artık. Bitmek üzereydiler.
Nerede kalmıştı gerideki kurtarıcı kuvvetler? Hani bir yere çıkarma olunca Alaman Paşa bütün birlikleri yardıma yollayacaktı? Oynak savunma sistemi böyle çalışmayacak mıydı?
Ümitsizliğe düşmek üzereydiler. Bir haber mermi hızıyla askerden askere yayıldı.

27. Alay yetişmişti.
Saat 07.40'tı.

Alay çapraşık, dar, zor yolları iki saatten önce almıştı. Uçaklardan sakınmak için ikide bir yolun iki yanına dağılıp yatmasalar daha önce gelebilirlerdi. Taşıdığı ağırlık 30 kiloyu geçen asker yorulmuştu. Şefik Bey kısa bir mola verdi.
Tümene, Kabatepe'nin batısından düşmana taarruz edeceğini bildirdi. Kritik yer Kocadağ'dı. Düşman orayı ele geçirirse hem alayın arkasına dolanmış, hem gelecek için çok tehlikeli bir noktaya yerleşmiş olurdu. Ama elindeki asker sayısı, cephesini, orayı koruyacak kadar uzatmaya yetmiyordu. 19. Tümenin Kocadağ'ı tutmasını diledi.
M. Kemal'in 57. Alayla tam da o saatte yola çıkmış olduğunu bilmiyordu. Çevreyi dikkatle inceledi.
Taarruza başlamak için düşman elinde bulunan Kanlısırt'tan daha yüksek olan 165 yükseltili tepeyi seçti.
1. Tabur solda, 3. Tabur sağda taarruz edecekti. Dört Maksim ağır makineli tüfeği yakınında ve emrinde tuttu. Gelmesi gereken dağ bataryası, komutanının beceriksizliği yüzünden toparlanıp da daha gelememişti.

Bu sırada Kanlısırt'ta üç topu düşmana kaptırılan bataryanın komutanı ile mürettebatı, kurtarıp sakladıkları dördüncü topla gelip alaya katıldılar. Şefik Bey sevindi. Öteki üç kardeşini kurtarmak için bu topa çok iş düşecekti.

Askerlerin sırt çantalarını geride bırakmaları önerisini, çeviklik sağlayacağı için yararlı görüp kabul etti. Askerler yanlarına yedek fişeklerini, matra ve ekmek torbalarını alacaklardı. Askerler sırt çantalarından temiz çamaşır alıp ekmek torbalarına koydular. Sırt çantaları geride bırakıldı.
Bu arada sağ kalan direnişçiler taburlara katılıyor, büyük sevgiyle karşılanıyorlardı. İçleri yanıyordu ama ilk istedikleri su değil, dövüşe devam için cephaneydi.
Taburlar taarruz düzenine girmek için yayılıp açılmaya başladılar. Fundalık arazi bu hareketleri düşman gözünden saklıyordu. Tabur Komutanlarına bir emir götüren Emir Subayı Asteğmen Cevdet, dönüşünde gözleri dolu dolu, "Komutanım.." dedi, "..bir şey görmenizi istiyorum." Şefik Bey çok önemli bir şey olduğunu anladı. Sessizce Asteğmeni izledi. Biraz ilerleyince gördü. Onun da gözleri dolup taştı.

Askercikler kirli çamaşırlarını dürüp fundaların diplerine bırakmışlar, temiz çamaşırlarını giyerek şehit olmaya hazırlanmışlardı. Allah'ın huzuruna insan ve asker olarak temiz çıkacaklardı. Anzaklar dalgalı arazide yayılmaktaydılar. Çıktıkları kıyıda, birkaç yüz değil, birkaç bin Türk'le savaştıklarını sanıyorlardı. Başlangıçta hayli kayıp vermiş, güçlükle toparlanabilmişlerdi.

Şimdi gülümseyerek düşünüyorlardı:

'Korkak Abdul' hemen kollarını kaldırıp teslim olmamış, tabanları yağlayıp kaçmamıştı. Aferin, iyi direnmişti. Ama kahramanlığı az sürmüştü zavallının. O binlerce kişi ortadan kaybolu-vermişti. İşte şimdi ilk hedefe, Kocaçimen-Kabatepe hattına doğru yürüyorlardı. Hava açık ve serindi.
Çoğu doğa adamı, gezgin, madenci, altın arayıcı, kara ve deniz avcısı olan Anzaklar elde ettikleri sonuçtan çok memnundular. İkinci hedefe de ulaşınca bu gürültülü iş çabucak bitmiş olacaktı. Birdenbire kıyamet koptu. Makineli tüfekler takırdamaya, tüfekler cayırdamaya, top gürlemeye başladı.
Akılları başlarından gitti. "O my God!"

Ne oluyordu? Mavi gökyüzü kızıl ateş kesilmiş başlarına yağıyordu.
27. Alay, on bine yakın döğüşken, atılgan Anzak'a karşı taarruza geçmişti.19 Saat 09.00'du.

M. KEMAL, yaveri Teğmen Kâzım, Tümen Başhekimi, Topçu Taburu Komutanı, 57. Alay, dağ bataryası ve sağlık müfrezesi Kocadağ yolundaydılar.
Yolun bir görünüp bir kaybolmasına, sarplığına, darlığına rağmen, hiç durmadan ve hiç döküntü vermeden yürüyorlardı.
Topları, topları çeken, makineli tüfekleri taşıyan katırları, cephane, ekmek ve yiyecek arabalarını çetin, fundalık yollardan, derelerin kaya parçalarıyla dolu yataklarından geçirmek çok zordu ama asker bir çaresini bulup geçiriyor, gecikmeden ilerliyorlardı.
Yol Mazı Çukuru denilen cennet gibi bir vadiye çıktı. Bu cennetin içinden geçtiler.
Ne bir an durup şerbet gibi havasını içlerine çektiler, ne bütün vadiyi örten sevinç içindeki kır çiçeklerine bakabildiler.
Zamanla yarışıyorlardı.
Hızlanarak yürüdüler.
Saat 09.15'ti.

SEDDÜLBAHİR'E Kitchener'in ve Hamilton'un çok güvendikleri 29. İngiliz Tümeni çıkacaktı. Arkasında da donanma olacaktı. Bu iyi donanımlı, eğitimli 17.000 kişilik tümenin Türk savunmasını zorlanmadan aşacağı beklenmekteydi.
Bir başarısızlık, hiçbir İngilizin aklının kıyısından, ucundan, uzağından bile geçmiyordu. Bir gecikme bile söz konusu olamazdı.
General Hamilton, bugün Arıburnu'nda Kocaçimen-Kabatepe hattına, Seddülbahir'de de Alçıtepe'ye ulaşılarak, savaşın zor bölümünü bir gün içinde atlatacaklarını ve sona yaklaşacaklarını ümit ediyordu.

Plan bu amaca hızla ulaşmak için yapılmıştı. Binlerce çark bunun için dönmüştü.
İngiliz fabrikaları bunun için silah ve mermi, İngiliz hazinesi bunun için para dökmüştü. Yüzlerce gemi ve yüz bine yakın insan bunun için biraraya getirilmişti.

Asıl çıkarmanın yapılacağı bu kesimde, Liman Paşa yönteminin gereği olarak, sadece 26. Alayın 3. Taburu (1.000 kişi) ile İstihkam Bölüğü (180 kişi) vardı: toplam 1.180 kişi. Ağır makineli tüfek yoktu. 4 adet 37 mm.lik Maksim top bulunuyordu.

Tabur dört bölüklüydü. Tabur Komutanı Mahmut Sabri Bey Teke Koyu'na bir bölük, Ertuğrul Koyu'na bir bölük yerleştirmişti. İki bölüğünü ortada, ihtiyatta tutuyordu. Takviye gerekirse bu iki bölükten birlik alıp yollayacaktı.

Birliklerine bir gün önce şu emri vermişti:

"Düşman çıkarma girişimleri karşısında acele edilmeyip kayıklar kıyıya 200-300 metre yaklaştıktan sonra şiddetle ateş açılacaktır."
Kısacası düşmanın karaya çıkması beklenmeyecekti.
Birleşik Donanma savaş gemilerinin dörtte üçünü Seddülbahir'e ayırmıştı. Sabah erkenden yarımadanın ucunu üç yandan çevirmeye başladılar. Bu ölüm filosunda 345 top vardı.

Bu sayıya savaş gemilerinin ve torpidobotların 75 mm.den küçük topları ve ağır makineli tüfekler ekli değildi.
Gemilerin cephanelikleri tıkabasa doluydu.
Queen Elizabeth de zaman zaman uğrayıp 38'lik 10 topuyla katkıda bulunacaktı. 38'lik bir merminin içinde 10.000 çelik misket bulunuyordu. Patladığı zaman dört bir yana sözcüğün tam anlamıyla ölüm saçacaktı.

Yüzlerce top kıyıda taş üstünde taş bırakmamak niyetiyle küçük Pınariçi Koyu dışında, çıkılacak dört yeri ve çevresini, ara vermeden yoğun ateş altına aldı.
Arazinin biçimi değişti. Tepeler alçaldı, çukurlar doldu, düzlükler çukurlaştı. 18 Martın öcünü almak istiyor gibiydiler. Öylesine acımasız, ağır bir bombardımandı. Kıyıda çekinecekleri top olmadığı için gemiler iyice yaklaşıp ateş etmekteydiler.
Gün ağarınca uçaklar da savaşa katılacaklardı. AE-2 denizaltısı da Marmara'ya doğru ilerliyordu. Düşman bu kez karadan, denizden, havadan ve denizin altından geliyordu.

Ertuğrul ve Teke koylarında, kıyılarında, çevre ve gerilerinde, sanki sürekli, ağır, yıkıcı bir deprem yaşanmaktaydı. Yeryüzü titriyordu.
Siperler, bağlantı hendekleri silinmiş, kumlara yerleştirilen mayınlar patlamış, bazı nöbet yerleri nöbetçilerle birlikte uçmuş, deniz içine uzanan tel örgülerin çoğunun engelleyicilik nitelikleri kalmamış, yıkık Ertuğrul tabyasında bulunan 4 Maksim topundan 2'si kullanılamaz hale gelmişti. İkisi de az sonra tutukluk yapacak, bu oyuncak toplar bir kenara atılacaktı.

Mahmut Sabri Bey bu acıklı hali Alayına bildirdi. Ama raporunu şu cümleyle bitirdi:

"Tabur savaşa hazır ve son derece isteklidir."

29. Tümen 23 taşıt gemisinde bekliyordu. İlk çıkacak olanlar filikalara alındılar. Birinci çıkarma
dalgasında bulunacak asker sayısı, 3. Taburun 13 katıydı. Bu oran gittikçe daha da artacak, 25 kata kadar çıkacaktı.
Ateş gerilere kaydırıldı.

Beş yere birden çıkarma başlayacaktı:

1) PINARİÇİ KOYU

Seddülbahir'in batı kıyısında bir küçük koydu. İngilizler bu küçük koydaki kumsala Y kumsalı adını vermişlerdi. Kıyı burada yüksek ve çok dikti. Bu yüzden buraya çıkarma yapılabileceği düşünülmemiş, bu küçük koy ve kumsal tutulmamıştı. Bu sürpriz çıkarmayı General Hamilton düşünmüş ve plana ekletmişti.
Gün doğarken, dört savaş gemisinin koruması altında, 3.000 İngiliz askeri, hiç ateş etmeden ve ateş yemeden, Pınariçi Koyuna çıktı, dik yamacı tırmandı, çıktıkları yüksekliğe Sarıtepe deniyordu, Sarıtepe'ye yerleşti.22 Çıkarma bir saat içinde bitmişti.
Makineli tüfeklerini kurdular. Sarıtepe'nin önünden geçen Sığındere, yatağı derin, iki yanı kayalık bir dereydi. Tam bir güvenlik şeridi oluşturuyordu. Derenin batı yakasında kaldılar, karşı yakasına güvenlik birlikleri sürdüler.
Birliğin ana görevi Seddülbahir'e çıkarma yapacak olan İngiliz tümeninin sol yanını güven altına almak, Türkler güneye takviye yollarlarsa buna engel olmaktı. En yararlı çıkarma buydu.

Çünkü ilerleseler, 5 km. ötedeki ilk hedef olan Alçıtepe'yi ele geçirebilir, güneyde ölesiye mücadele eden 3. Tabur birliklerini arkadan çevirebilirlerdi. Yol açıktı.
Bu kesimde 3.000 savaşçıdan kurulu bu İngiliz birliğine engel olacak hiçbir önemli Türk birliği yoktu. Komutana daha güçlü hareket edebilmesi için takviye yollanacağı söylenmişti. Durdu, emir ve takviye bekledi.
Bu bekleyiş Türkler için büyük nimet oldu. Yoksa altından kalkılması çok zor bir felaketle karşı karşıya kalacaklardı. Çünkü bu İngiliz birliğinin savaşçı sayısı, Seddülbahir'i savunanların sayısından daha fazlaydı.
Çıkarmayı bir gözcü postası görmüştü. Haberi bölüğüne yetiştirdi. Seddülbahir'in batı kıyısını savunmakla görevli olan bölük, ancak yarım takındık bir kuvvet yollayabilirdi.

O yarım takımı, 45 kişiyi, Pınariçi Koyu'na yolladı:

"Düşmanın ileri hareketini önleyeceksiniz!" "Başüstüne!"

26. Alay Komutanı Kadri Bey olayı çok geç öğrenebildi. Çünkü ağır bombardıman telefon hatlarını parçalamıştı. Haberleşme, yayan habercilerle yapılabiliyordu. Öğrenince haklı olarak telaşlandı. Tümenin gerideki yedek alayı (25. Alay) ancak 4 saat sonra yetişebilirdi. Çok geride bekliyordu. Bu saate kadar ihtiyatta tuttuğu taburdan gerekli yerlere küçük birlikler yollamış, elinde bir takımı eksik bir bölük kalmıştı yalnız, 160 kişi (5. Bölük).

Kadri Bey Bölük Komutanını çağırdı:

"Yüzbaşı, düşman Pınariçi Koyu'na kalabalık asker çıkardı, Sarıtepe'yi ele geçirdi. Alçıtepe köyüne, Alçıtepe'ye ilerleme tehlikesi var. Düşene, ölene bakmayacaksın. Son ere kadar dövüşecek, o birliği geriden yardım yetişene kadar orada tutacaksın!" "Başüstüne!"
"Yardım dört saatten önce yetişemez, ona göre." "Anladım komutanım!" Yüzbaşı selam çaktı, bölüğünü şimşek gibi hazırlayıp yürüyüşe geçirdi.
Bu sırada çıkarma alanlarını gözleyen General Hamilton Queen Elizabeth ile Pınariçi Koyu'nun önünden geçmekteydi, Pınar içi Koyu'nun ele geçirilmiş olduğunu görerek çok mutlu oldu.23 Saat 09.30'du.

2) İKİZ KOY

İkizkoy Seddülbahir'in batısında, Pınariçi Koyu'nun biraz altında, Teke Koyu'nun gerisinde, kuytu, burası da çıkarma beklenilmeyen bir koydu. 200 metre boyunda, dar bir kumsalı vardı. İngilizler buraya X kumsalı adını vermişledi.
Bu kumsala, Teke Koyu'na yapılacak asıl çıkarmaya destek olması için bir tabur çıkarılacaktı. Yüzyıllardan beri sessizlik içinde yaşayan bu minik koyu ve çevresini yine sabah erkenden yakıp yıktılar. Ağaçları, fundaları, yeni açan çiçekleri kavurdular, baharı kutlayan karıncaları, kertenkeleleri, kelebekleri yok ettiler. Bülbülleri susturdular. Bu küçük, sapa koyda gözcü olarak yalnız bir manga vardı, 9 kişi. Çıkarma saat 06.00'da başladı. Bir İngiliz taburu İkizkoy'a çıktı.
Manga kalabalığı görünce kaçmamış, yayılıp ateş açmıştı Dokuz Mehmet koca taburu yardım gelene kadar oyalamayı uyaracaktı.
26. Alay Komutanı Yarbay Kadri Bey, Seddülbahir'de sıkışık durumdaki 3. Tabura takviye olarak sabah erkenden yola bir bölük çıkarmıştı, 250 kişi (7. Bölük).

Bu bölüğün acar ve akıllı komutanı Yüzbaşı Yusuf Kenan yolda, İkizkoy'a düşman çıktığını öğrenince, bölüğünü batıya döndürdü:

"İkizkoy'a!"

Buraya çıkan düşman, Teke Koyu savunmasının arkasına sarkarak savunmayı çökertebilirdi. Bölük İkizkoy'a ulaştı. Mangadan sağ kalanlar bölüğe katıldı. İngiliz taburunun sol yanına hücuma geçtiler. Bölük sayıca İngiliz birliğinin beşte biriydi. Ama asker o kadar coşkulu, kararlı ve inatçıydı ki tabur şaşırdı, ürktü, büzülüp savunmada kaldı.24 Saat 09.30'du.

3) TEKE KOYU

İngilizler bu koydaki kumsala W kumsalı kod adını vermişlerdi. Burası yaklaşık 300 metre uzunluğunda, 15-40 metre derinliğinde, sırtlarla çevrili bir kumsaldır. İki ucunda kayalık, yüksekçe yarlar bulunuyor. Sırtları Karacaoğlan Tepesi ile Aytepe çevreliyor. Burada bir Türk bölüğü vardı, 250 tüfek.
29. Tümenden bir tabur, 1.200 İngiliz askeri, 30 kadar filika ile yaklaşmaya başladı.
Ne kıpırtı vardı, ne tepki, ne de ses. Sırtlar, tepeler terk edilmiş gibiydi. Türklerin kaçtığını sananlar oldu.

Filikalar, bir önlem olarak, kalkanlı ağır makineli tüfeklerle kumsalı, sırtları taraya taraya yaklaştılar, yaklaştılar, yaklaştılar, neredeyse kumsala baştankara edeceklerdi, birdenbire bir cayırtı koptu, 250 tüfek birden patladı.
Filikalar birbirine girdi. Kimi parçalanıp battı, kimi akıntıya kapılıp uzaklaştı. Suya düşenlerin çoğu boğuldu. Makineli tüfekler
sustu. Kumsala ulaşabilen filikalardan karaya çıkanlar oldu. Çoğu çapraz ateş altına kalarak vuruldu, kaçabilenler canlarını kumsalın iki yanındaki kayalıkların arkasına attılar. Daha ilk adımda 11 subay ve 350 asker kaybetmişlerdi. Vurulanlar arasında çıkarmanın komutanı da vardı. İlk çatışma böyle sona erdi.

29. Tümen Komutanı General Hunter Weston olup biteni anlamakta zorluk çekiyordu. O ağır bombardıman yıkıntılarmın altından Türkler dirilip kalkmışlar, hiçbir şey olmamış gibi dövü-şüyorlardı! Nasıl askerdi bu asker? Türkleri hesaba katmamakla büyük yanlış yapmışlardı galiba. İki en önemli çıkarma noktasından biri olan Teke Koyu'nda plan aksamıştı.
Çıkarmayı durdurdu.

Kaynakça
Kitap: Diriliş Çanakkale 1915
Yazar: Turgut Özakman
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 25 Nisan-2 Ağustos 1915 Tarihleri Arasında Çanakkale Sav

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:11

Teke Koyu ceza olarak yeniden bombardıman edilecek, burada ne kadar Türk varsa, bu kez kesinlikle toprağa gömülüp bitirilecekti.
Savaş gemileri kıyıya biraz daha yaklaştılar. Teke Koyu kumsalının ve çevresinin her metrekaresi hınçla, ısrarla dövüldü.
İkinci olarak bir taburdan daha fazla bir kuvvet harekete geçirildi. Filikalar yaklaşmaya başladıkları için bölük sığınaklara gitmemiş, ateş altında beklemiş, yıkıntılarda, mermi çukurlarında, yeni kazılan yarım siperlerde kalmıştı. Beklemişti.
Asker, ateş altında arkadaşlarının parçalandığını görüyor, kanları, etleri yüzüne sıçrıyor ama yılgınlığa düşmüyor, bildiği duaları okuyarak savaşı sürdürüyordu. Ateş gittikçe öyle yoğunlaştı ki kimse başını kaldıramaz oldu.
Bu andan yararlanan İngiliz birliği kumsala çıkmayı başardı. Sağdaki soldaki'kayaların arkasında bekleyen askerlerle birleşerek Teke sırtlarına tırmanmaya koyuldular. Teke Koyu'nda tehlike çanları çalmaya başlamıştı.
Saat 09.30'du.

4) ERTUĞRUL KOYU

Teke Koyu'nun biraz doğusundaki bu genişçe koy ve kumsal, Ertuğrul tabyası ile Seddülbahir Kalesi arasındaydı. İngilizler 300 metre uzunluğundaki bu kumsala V kumsalı adını vermişlerdi. En büyük çıkarma yeri olarak burayı seçmişlerdi.
Kumsal yüksek, oldukça dik bir yarla çevriliydi. Düşmana göre solda, yarın üzerinde Ertuğrul tabyası vardı. Artık topları ölüydü ama bonetler duruyor, sığınak olarak kullanılıyordu. Yarın yüksekliği doğuya doğru gittikçe azalıyordu.
Koyun düşmana göre en sağında ise Seddülbahir Kalesi, Kalenin arkasında da yanıp yıkılmış Seddülbahir köyü bulunmaktaydı.
Savaş başlayınca bölük üç takımıyla hilal biçimindeki yarın üzerine yerleşecekti. Cephesi 500 metreyi buluyordu.
Ertuğrul Koyu'nun gerisinde, bir yanda Gözcübaba Tepesi (Ertuğrul Tepesi), bir yanda Harapkale Tepesi vardı. İki tepe de önemli dayanak noktalarıydı.
Seddülbahir köyünden sonra geniş Morto Koyu geliyordu. Sığ olduğu için buraya çıkarma yapılması olasılığı pek yoktu. Yine de bir önlem olarak buraya da bir takım ayrılmıştı.

İngilizler Ertuğrul Koyu'na yapılacak çıkarma için farklı bir plan hazırlamışlardı. Kumsalın Ertuğrul tabyasına yakın kesimine, öncü olarak, gözüpek İrlandalılar taburu çıkacaktı. Karşı yana çıkarma için özel hazırlanmış eski kömür gemisi River Clyde yaklaşacak, Seddülbahir kalesi altındaki kıyıya baştankara edecekti. Önce fedailer, sonra gemideki 2.400 asker geminin iki yanında açılmış kapılardan çıkıp hızla merdiven ve rampalardan inerek karaya çıkacaktı. Sabah erkenden yıkıcı bombardıman başladı.

Burayı savunacak olan bölük sığınaklarda, eski cephane mahzenlerinde bekliyordu.28 Ateş kesilir kesilmez siperlere koşacaklardı, eğer siperler kalmışsa. Kalmamışsa, önemli değildi, her yer siperdi bu asker için.

Bombardıman bitince düdükler öttü, komutlar yükseldi. Sığınaklardan, mahzenlerden fırladılar. Barut dumanı ve yıkıntı tozu yüzünden göz gözü görmüyordu. Bağlantı yolları kalmamış, siperler yıkılmıştı. El yordamıyla yerlerini buldular. Yıkıntı taşlarıyla arkasına saklanılacak yükseltiler yaptılar.
Filikalar kıyıya doğrulmuşlardı. Burada da bazı filikaların başlarında kalkanlı ağır makineli tüfekler
vardı. Ara vermeden ateş ederek yaklaşıyorlardı.
Kumsalın yapısı gereği filikaların yakına gelmelerini bekleyeceklerdi.
Bölük taş gibi sessiz ve sakin bekledi.

Filikalar koya girdi, sokuldu. Coşkun İrlandalıların bir kısmı kumsala ulaşmadan suya atladı, denizi yara yara kıyıya koşmaya başladı. Bir kısmı inmek için filikasının baştankara etmesini bekliyordu. Mehmetler kurma kollarını şakırdatarak tüfeklerini kurdular. Keskin nişancılar subayları nişanladı. Bölük Komutanı Yüzbaşı Hasanın işaretiyle 250 tüfek, tek tüfek gibi patladı ve bir daha susmadı. O uzun, derin sessizlikten sonra bu birden gürleyiş İrlandalıları sersemletti. Çoğu filikalarından inemeden vuruldu. Bazı filikalar battı. Kimi boğuldu. Kumsala çıkanların çoğu cansız serilip kaldı. 200 kadar İrlandalı, kumsalın sonundaki kayaların arkasına yatıp sindiler. Bunların ancak bir kısmı sağ kalacaktı.

Bu sırada River Clyde gemisi de gelip Seddülbahir Kalesinin önüne baştankara etmişti. Deniz sığ olduğu için kıyıdan uzak kaldı. Bu gemi düşüncesini ortaya atan ve sonuçlandıran Binbaşı Unwin, ölümü hiçe sayarak, gemiyle kara arasında duba ve mavnalardan bir köprü kurmaya girişti. Geminin iki bordasındaki kapılar açıldı. Sabırsız askerler karaya çıkmak için kat kat iskeleler ve rampalardan inmeye başladılar.
Bu sahneyi izleyen General Hamilton ve Amiral de Robeck ümide kapıldılar. Birkaç dakika sonra erken ümide kapıldıklarını acıyla anlayacaklardı. Türkler geminin bir tuzak olduğunu anlamışlardı.

Mahmut Sabri Bey burdaki bölüğü iki takımla takviye etti. Sayıları 430 oldu. İkiye ayrıldılar. Yarısı ikinci çıkarma dalgasıyla kumsala gelenleri biçmeyi sürdürdü, yarısı River Clyde'dan çıkanları avlamaya koyuldu.
Tek fişek bile boşa gitmiyordu.
Her yer cesetle dolmaktaydı.
Hava Birliği Komutanı Yarbay Samson keşif uçağı ile savaş alanlarının üzerinde uçmakta, durumu gözlemekteydi.

Ertuğrul Koyu'nda gördüğü şey hiçbir yerde hiç kimsenin göremeyeceği bir şeydi:

Mavi deniz kıyıdan 50 metre açığına kadar kandan kıpkırmızı kesilmişti.
River Clyde'ın oldukça yüksek olan ucuna çelik kalkanlarla korunan çift namlulu ağır makineli tüfekler ve otomatik toplar yerleştirilmişti.
Bunlar ve iyice yaklaşan savaş gemileri kumsalın çevresini ateş altına almışlardı. Türkler de erimeye başladı.
Ertuğrul tabyasının bulunduğu köşeyi 10. Bölüğün 1. Takımı tutmaktaydı. Mangadan mangaya koşarak askerlerini coşturan takım komutanı ağır yaralandı. Bölük Komutanı Yüzbaşı Hasan, takımı ikiye bölerek beş mangasını Ezineli Yahya Çavuşun, dört mangasını bir başka çavuşun komutasına verdi.

Yahya Çavuş ile birliği (45 kişi) en uçtaydı. Burası önemliydi. Köşe olduğu için hem denize bakıyor, hem kumsalı yukardan ve yandan görüyordu.
Yahya Çavuş Balkan Savaşı rezilliğini yaşamış, bir daha yaşanmaması gerektiğine inanmış, olgun, ağırbaşlı bir insan, usta bir askerdi.

Hemen birliğin başına geçti, o da Teğmeni gibi bağırdı:

"Haydi aslanlarım!"

Ertuğrul Koyu'nun batısındaki takım komutanı yaralanınca, onun yerini de Bigalı Mehmet Çavuş doldurdu. Takım Mehmet Çavuş'un yönetimine alışıktı. Onunla kıyıda çok nöbet tutmuşlardı.

O da bağırdı:

"Bir kurşun bile boşa gitmeyecek!" "Tamam Çavuş!"

Bölük Komutanının gözü sık sık Çavuşlara kayıyordu. Çavuşların birliklerini iyi yönettiklerini görünce içi rahatladı, Tabur Komutanı Mahmut Sabri Bey'e bilgi verip onu da rahatlattı. İngilizler bir girişimde daha bulundular. Seddülbahir köyünün iskelesine 150 kişilik bir birlik çıkardılar. Amaç köyden geçerek Türk savunmasının sol ucunun arkasına sarkmaktı. Bu hareket fark edilince, köye 30 kişilik bir müfreze yollandı. Burada bir manga vardı. Birleşip 40 kişi ettiler. İngilizlerin önünü kestiler.
Köyün sağlamca kalmış son evleri de bombardıman yüzünden yanıyordu. Yangın yalazları ve kıvılcım yağmuru altında, bu küçük birlik ile 150 İngiliz arasında çok kısa bir hesaplaşma oldu. Uzun Türk süngülerinin tadını ilk kez tattılar. Kurtulabilen 20-25 İngiliz askeri iskeleye geri kaçtı. Queen Elizabeth zırhlısından derin bir üzüntü içinde Ertuğrul Koyu'ndaki durumu izlemekte olan General Hamilton ve Amiral de Robeck iskeleye kaçanları gördüler, bir motor yollayarak kurtardılar.31
Durum ümitsizdi. O kadar güvendikleri 29. Tümenin öncüleri karaya çıkıp tutunmayı
başaramamışlar, River Clyde'da 1.000'den fazla asker kapalı kalmıştı.
Israrın yararı yoktu.
"Çıkarmayı durduralım General."
"Haklısınız efendim."
29. Tümen Komutanı General Hunter Weston Ertuğrul Koyu'na çıkarmayı durdurdu. Saat 09.30'du.

5) ESKİ HİSARLIK

Burası Seddülbahir'de çıkarma yapılacak en doğudaki yerdi. İngilizler bu kesime S kıyısı diyorlardı. Buraya çıkacak İngiliz birliğinin görevi büyük çıkarma hareketinin sağ yanını güvence altına almaktı. Burayı ele geçiren birlik, Türk savunmasının doğu yanı için de büyük tehlike olurdu. 26. Alay Komutanı Kadri Bey buraya savunma için ancak bir takım ayırabilmişti, 80 kişi. Takımın piyade tüfeğinden başka silahı yoktu.
Savaş gemileri bu kesimi ve çevresini de erkenden ateş altına aldı. Bombardıman korkunç bir yoğunlukla sürdü. Bu kıyıya 24 filikaya bindirilmiş üç İngiliz bölüğü, 900 kişi çıkacaktı. Donanma ateşi yumuşatınca filikalar harekete geçtiler. Hiç tepki görmeyince kıyıdaki savunucuların ağır bombardıman sonucu toprağa gömüldüklerini düşündüler. Mehmetler gerçekten toprağa gömülmüşlerdi ama düşmanın düşündüğü gibi değil, gerideki derin siperlere girip saklanmışlardı. Ateş kesilince siperlerden çıktılar. Kıyıdaki siperler dümdüz olduğu için mermi çukurlarında, kaya parçalarının arkasında yerlerini aldılar.
Takım Komutanı Asteğmen Abdürrahim "Ah ne olurdu, elimizde bir ağır makineli tüfek olsaydı da şunları duman etseydik" diye içini çekti. Filikalar iyice yaklaşmıştı.

Emrini verdi:

"Ateeeş!"

Takım ateşe başladı.
Filikaların başındaki ağır makineli tüfekler sustu. Filikalar birbirine girdi. Kıyıya çıkabilen İngilizler can havliyle kayaların arkasına sinip kaldılar. Kımıldayan vurulup düşüyordu. 80 kişi, 900 kişilik üç bölüğü felç etmişti.
İngilizler sorunu çözmek için tepenin doğusuna altı filika ile bir bölük çıkardılar. Burası kayalık, çok dik bir yamaçtı. Savunma bu kesimi birkaç nöbetçiyle tutmayı yeterli görmüştü. İngiliz bölüğü bu çetin yamaca tırmanıp düze çıkmayı başardı. Takımın arkasına doğru, sarktı. Deniz kıyısında sinmiş bekleyen İngilizler de takımı gafil avlayan bu durumdan yararlanıp doğruldular, tepeye fırladılar.

Takım gafil avlanmıştı. "Eyvah, sarılıyoruuuuz!"
Çevik davranarak beş-on esir bırakıp kuşatma çemberinden sıyrıldı, biraz gerideki sırtta yeniden mevzilendi.
İngilizler Eski Hisarlık tepesinde bulunan tarihi kale yıkıntısını ele geçirdiler. Ama inatçı takımın denetimi altındaydılar. Ertuğrul Koyu'na çıkmak için çırpınan arkadaşlarına yardımcı olamıyorlardı. Keskin nişancılar kımıldayanı vuruyordu.

Takım rahat değildi. Cephanesi bitmek üzereydi. O yüzden Abdürrahim'in gözleri ikide bir Alçıtepe köyüne kayıyordu. Elbette Alay Komutanı yardım yollardı.
Yoksa son kurşunlarını atıp geri çekilmek, düşmanı serbest bırakmak zorunda kalacaklardı. Buna katlanmak çok zordu. Saat 09.30'du. Sonrası sayfa 279'da
5. ORDU KOMUTANI Mareşal Liman Paşa, Bolayır'da Saros körfezindeki gemileri izlemeyi sürdürmekteydi.
Ertesi günü Seddülbahir'e çıkacak olan Deniz Piyadeleri, zaman zaman filikalara indiriliyor, sonra yeniden gemilere alınıyorlardı.
Liman Paşa bu hareketler gerçek bir çıkarma hazırlığı mı, yoksa gösteri mi, hâlâ bunu anlamaya çalışmaktaydı.
Bu sırada Arıburnu'nda, Seddülbahir'in bazı koy ve kumsalları uda kan gövdeyi götürüyordu. Saros'ta iki, Çanakkale kesiminde bir, toplam üç tümen, yaklaşık 36.000 asker, bütünüyle savaş dışı durumda, boş bekliyordu.

ANZAKLAR Arıburnu'nda ilk çıkışta karşılaştıkları beklenmedik direnç yüzünden karışmış, bir daha da bir düzene girememişlerdi. İyi dövüşüyor ama dağınık, plansız bir biçimde yayılıyorlardı. Yüzbaşı Faik'in bölüğü erimiş, sağ ve sağlam bir tek subay ile pek az asker kalmıştı. O tek subay 1. Takım Komutanı Asteğmen İbrahim Hayrettin'di.

Anzaklar direnen birkaç dağınık küçük birlik, birkaç perakende asker dışında karşı duracak kimse kalmadığını sanarak, oldukça rahat ilerlerken, saat 09.00'da 27. Alayın taarruzuna uğramışlardı. 'Korkak Abdul kaçtı, hedefe giden bütün yollar açık' derken, bu tepeden inme taarruz Anzakları şaşırtmıştı.
27. Alayın iki taburu da hızlıydı.35b 4 makineli tüfek, geride tutulmalarının acısını çıkarmak istercesine, durmadan çalışıyor; keskin nişancılar subayları vuruyor, birlikler başsız kalıyordu. Zoru gören Anzaklar kendilerine çeki düzen verdiler. Direnemezlerse arkaları denizdi, denize süprüleceklerdi.
Zaman zaman boğaz boğaza gelinecek, Anzaklar da uzun, ince Türk süngülerinin sıcak tadını tadacaklardı.

Kırmızısırt ile Kanlısırt'ın büyük bölümü kurtarıldı, düşmana kaptırılan 3 top geri alındı. Alay Anzakların Kabatepe'ye yakın kanadını denize doğru itmeye çalışıyor, Anzaklar şiddetle direniyordu. Savaş çok sertleşmişti.
Anafartalar köyünden küçük Adil (Şahin) yanındaki köylüsü vurulunca ağlamaya başladı. Öbür yanında da yine bir köylüsü vardı.

Adil'in ensesine şaplağı vurdu:

"Sus! Şehitler ölmez! Birazdan gelir, bize destek olur."
"Gelir değil mi?"
"Gelir!"

Sağlıkçılar sokulup şehidi geriye aldılar. Adil ağlamayı kesti, savaşa döndü. 27. Alayda Küçük Anafartalar köyünden 33 kişi vardı. Bu, verdikleri ilk şehitti.
Alayın durumu Şefik Bey'i kaygılandırmaya başladı. Arıbur-nu Koyunu dolduran filonun topları alayın her hareketini ustaca izliyor ve kayıp verdiriyordu. Hızla erimekteydiler.
Alayının, Arıburnu kesiminin, Çanakkale Boğazı'nın bir kurtarıcıya ihtiyacı vardı.

Bu çok sıkışık anda 9. Tümenden haber geldi:

19. Tümen Komutanı Yarbay M. Kemal sabah 57.
Alayla birlikte Kocaçimen'e hareket etmişti. Yani 27. Alayın sağ yanının gerisine.
Şefik Bey bütün yüreği ile Allah'a hamdetti.
Yalnız alayı değil, yalnız Arıburnu değil, Boğaz, dolayısıyla İstanbul kurtulmuştu.
Haberi bir gevşeme olmasın diye yaymadı. Kocaçimen yönüne bir haberci yolladı, M. Kemal'e alayının durumu hakkında bilgi verdi ve emrine girdiğini bildirdi.
Çanakkale Savaşı bitene kadar 19. Tümenin emrinde kalacaktı.

M. KEMAL ve 57. Alay, Kocaçimentepe ile Conkbayırı eteklerine ulaşmışlardı. M. Kemal bu korunaklı yerde askerin dinlendirilmesini istedi.
Durumu bir an önce görmek istiyordu. Conkbayırı'na çıkan vadi atla geçmeye elverişli olmadığından atı bırakıp yürüdü. Emir Subayı, Başhekim ve Topçu Komutanı da atları bırakarak M. Kemal'i izlediler.
Alay arkadan gelecekti.

Fundalıklı vadiden ilerleyerek Conkbayırı ile Besimtepe arasına çıktılar. M. Kemal Conkbayırı'na yürüdü. Buradan Arıburnu Koyundaki savaş ve taşıt gemileri görünebiliyordu. Koy gemi doluydu.
Saat 10.00'du.

Bir grup askerin koşar adım yaklaştığı görüldü. Asteğmen İbrahim Hayrettin'in takımından kalanlardı bunlar. Yarları zorlukla aşmış, düşman ileri kollarıyla dövüşe dövüşe geri çekilmiş, çekilen başka askerlerle birleşmiş, dövüşürken yeniden küçük parçalara bölünmüşlerdi. Elleri yüzleri yara bere içinde, giysileri yırtık pırtıktı, mermileri tükenmişti. Ama Conkbayırı'na düşmandan önce yetişmeyi başarmışlardı.

M. Kemal'e tehlikeyi haber verdiler:

"Düşman efendim!"

Gösterdiler. Gerçekten bir Anzak müfrezesi Conkbayırı'na doğru yaklaşıyordu. 1 km. kadar uzaktaydı. Teğmen Tulloch'un müfrezesiydi bu. Hedefe en yakın Anzak birliğiydi. 57. Alaydan kimse yoktu daha. M. Kemal zaman kazanmak için yüksek sesle süngü taktırıp askerleri yere yatırdı.
Teğmen Tulloch Türk subayının askerleri ateş etmeye hazırladığını sandı. O da müfrezesini yere yatırdı. Yürüse, ateş açtırsa, ateş edip vurmayı başarabilse, tarihi değiştirirdi. Öncü bölük yetişmişti. M. Kemal'in emrini alır almaz, hızla açılıp hücuma geçti. Saat 10.25'ti. Teğmen Tulloch ve onun gibi ilerlemiş Anzak müfrezeleri durakladılar. Bu müfrezelerin arkasından Conkbayırı-Kocaçimen kesimini elde etmekle görevli beş tabur geliyordu.

Bölük çok kıvrak ve ustaydı. Tulloch tutunamayacaklarını anladı. Gelen taburlarla birleşerek direnişe
geçmek için geri çekilmeye başladı.
Bölük direnen müfrezeleri süngüden geçirdi.

57. Alayın üç taburu da Conkbayırı'na çıkmıştı. M. Kemal Alay Komutanı Binbaşı H. Avni Bey'le birlikte tabur ve bölük komutanlarını topladı. Durumu özetledi. Bulundukları yerin önemini anlattı. Burayı ele geçirmek için ilerleyen düşman birliklerini ezip denize süreceklerdi. Gerekli emirleri verdi.
H. Avni Bey alayını savaş düzenine soktu. Keskin nişancılar yerlerini aldılar. Ağır makineli tüfekler uygun yerlere yuvalandı.

Subaylar ve askerler ellerini temiz toprağa, tüfeklerinin kabzalarına sürerek kuru aptes alıp savaşa hazırlandılar.
Conkbayırı'ndan aşağıya, savaşın kaderini değiştirecek olan olağanüstü taarruz başladı. Bataryanın dört topu Arıburnu kıyısını ateş altına aldı.
Kurmay Yarbay M. Kemal bulunduğu yerden, dalga dalga kıyıya inen Kocadağı, Arıburnu Koyunu, toptan şehit defterine yazılmaya gönüllü 57. Alayının ilerleyişini izledi.
Durduğu yer Conkbayırı'nın eteği değil, kaderin M. Kemal'e açtığı yolunun başlangıç noktasıydı. Kurmay Başkanı İzzettin Bey'e geride bıraktığı iki alayın da harekete hazır olmasını bildirdi. Çıkarma sürmekteydi. Bugün o iki alaya da gerek olacağı anlaşılıyordu.

ARIBURNU'NDA savaş gittikçe daha kanlı oluyordu. 27. Alay cephesinin en sağındaki bölüğün komutanı, iki yerinden yaralandı. Geri taşınırken bölüğün komutasını Teğmen Mucip'e (Kemalyeri) bıraktı.
Bu son bölüğün en sağında Subay Adayı Medeni'nin takımı vardı. Uzaktan el salladılar birbirlerine ve savaşa kenetlendiler.
Tabur Komutanı Halis Bey gençlerin yönetiminde kalan sağ kanadın direnebileceğinden kuşkuya düştü. Yardım için geldi. Yüzü sapsarıydı. Mucip nedenini çabuk anladı. Sol kolunun kumaşı gittikçe kızarıyor, avucuna kan doluyordu. "Yaralanmışsınız efendim." "Gelirken oldu."

Mucip "Sıhhiye!" diye seslenecekti, Komutan susturdu:

"Sus, asker yaralandığımı duymasın." Mucip'in yanında kaldı. Gençleri yalnız bırakmak istemediği belliydi. Düşman sağ kanadın arkasına dolanırsa 27. Alayın tümü tehlikeye düşerdi.

Mucip "Komutanım.." dedi, "..Deneysizliğimiz görevimizi başarmaya engel değil. İçiniz rahat olsun. Bize ve askere güvenin!"
Komutan zorlukla ayakta durmaktaydı. "Peki.." dedi, "..Gidiyorum ama buradan kesinlikle geri
çekilmeyeceksiniz. Geriye ancak, hepinizin öldüğünü bildirecek bir haberci gönderebilirsiniz.
Anladın mı?"

"Evet efendim."
"Size takviye yollayacağım."
Bir erin yardımıyla ağır ağır uzaklaştı.

Savaş gittikçe acılaşmaktaydı. Çıkarma sürüyor, Anzaklar geriden sürekli yardım alıyordu. Makineli tüfeklerinin sayısı da arttıkça artıyordu. Sağ yanlarının uzağından Kocadağ'ın doruğuna doğru Anzak birliklerinin ilerlediği seziliyordu.
Mucip'in bölüğü ise durmadan kan kaybetmekteydi. Takviye gelmemişti. Yollanacak asker yoktu demek ki.

Bölükte çalışan 50 tüfek kalmıştı. O da gittikçe azalmaktaydı. Az sonra 35'e düşecekti. Mucip, "Galiba geriye, ölmek üzere olduğumuzu bildirecek haberciyi göndermenin zamanı geldi" diye düşündü. İçi acıyla doldu taştı. Ölmek sorun değildi. Sorun görevi yarım bırakmaktı. Başaramamış olmaktı. İşte sindirilmesi zor olan buydu.
Yarası ağır olmayan birini, durumu bildirmesi için geriye yollayacaktı, Alay Komutanının emirerinin geldiği bildirildi.

Emireri selam verip emri iletti:

"Alay Komutanı bulunduğunuz yeri savunmanızı, bir erin bile geri çekilmemesini emretti.."
Bunu biliyor, bunun için eriyorlardı. Bu emrin bir devamı olmalıydı. Vardı.

Emireri heyecanla emrin devamını da aktardı:

"..57. Alaydan bir tabur geldi. Arkanızdaki derede. Sizi takviye edecek!"
Sevinçten kalbi duracaktı.
Kurtulmuşlardı!
Hayır, vatan kurtulmuştu!
Demek ki 57. Alay doruğa doğru ilerleyen Anzak birliklerini ezerek buraya kadar gelmişti. Yıl kadar uzun gelen bir süre sonra bölüğün arkasından sağ açığına doğru, yüzleri tunçtan dökülmüş, uzun süngülü mucize adamlar, hayal gibi akmaya başladılar.
Mucip'in, Medeni'nin, askerlerin gözleri yaşardı. Korku sona ermiş, durum tersine dönmüştü. Hepsi ancak o ânı yaşayanların bilebileceği bir mutluluk içinde "Şimdi düşman korksun!" diye düşündüler.

Sert, kısa, keskin komutlar duyuldu.
Tabur, Mucip'in cılız bölüğünün karşısındaki kalabalık Anlak birliğine taarruz edecekti. Mucip'in bölüğü ile yetişen taburun solundaki bölük karışıp kaynaştı, bir oldu. Mucip'in bölüğünün biraz önceki bitkin, kaygılı bir avuç askeri canlandı. Onlar da taarruza katılacaklardı. Tüfeklerine uzun, ince, pırıl pırıl süngülerini taktılar. Borular hücum havası vurdu. Taarruz başladı.

Biraz sonra Türk askerlerine özgü savaş çığlıkları lekesiz Arıburnu göğünü dolduracaktı:

"Allah Allah Allah Allah Allah Allah..."

Herkes fedai, herkes kahraman, herkes büyüktü.
Tarihin en eski milletlerinden biri, ateşten geçerek, kan içinde, bir daha uyumamak, benliğini unutmamak, kandırılmamak, sömürülmemek, ezilmemek, ölmemek üzere çığlık çığlığa dinliyordu.

KUMKALE mezarlığındaki küçük birlik, filonun yoğun ateşi altında taşların arkasına, yıkılan mezarların içine sinmişti. Fransızlar bu durumdan yararlanarak Kumköy'den çıkıp iki yandan adım adım mezarlığı sarmaya başladılar.
Teğmen Fuat acıyla inledi. Bu destan sona eriyordu.

Askerlerinden biri haykırdı:

"Bizim asker geliyor!" "Hani, nerde?" "Tee ileriye bak!"

Yaklaşmakta olan birliği Teğmen de gördü. Bir taburdu bu. Yaygın ve aralıklı sıralar halinde geliyordu. Gündüz gözüyle gelmesi büyük tehlikeydi. Nitekim az sonra filo ateşinin tümünü gelen birliğin üzerine kaydırdı.
Mezarlıktaki birlik ateş kesilince, taşların arkasından, mezarların içinden çıkarak yeniden mevzilendi ve Fransızları devirmeye başladı. Keskin nişancılar işlerini iyi biliyor, subayları keklik gibi avlıyorlardı.

Bu sırada mermiler, şarapneller yaklaşmakta olan birliğin sıralarının içinde, arasında, üzerinde patlamaktaydı. Vurulan düşüyor, birlik seyrekleşiyor ama dağılmadan, düzeni bozmadan, inanılmaz bir disiplin içinde, durmadan ilerliyordu. Barut ve toz dumanı içinde kaybolup kaybolup yine beliriyordu. İki Fransız uçağı döne döne birliği bombalamaktaydı. Birlik 31. Alayın 3. Taburuydu.

Teğmen Fuat'ın içi gururla doldu:

Ne demir yürekli bir taburdu bu!

Üçte biri erimiş olan tabur Orhaniye ile mezarlığın arasına ulaştı. Sağ yanını mezarlıktaki küçük birliğe dayadı.
Fransızların karşısında eksik bir tabur ile iki eksik takımdan kurulu bir birlik oluştu. Fransız birliği bu yetersiz, topsuz birliğin direncini kırmayı başaramadı. Köye çekildi. Saat 13.00'tü.

Kolordu ve Tümen Komutanları Kumkale köyüne hücum edilmesini istiyorlardı. Yöntemin karaya çıkmasına göz yumduğu düşmanın şimdi denize dökülmesi gerekiyordu Ama nasıl olacaktı bu?
Düşman karaya çıkalı saatler olmuş, toplarını ve ağır makineli tüfeklerini yerleştirmişti. Saat 17.00'de Kumkale'deki Fransız sayısı topçular ve istihkamcılarla birlikte 3.000 kişiyi aşacaktı. Filo da yaklaşmış, bütün silahlarını kıyıya çevirmişti. Yakıp kül etmek için bekliyordu. Ama emir kesindi.
Taarruz yapılacaktı. Ölüm mahkûmu birlikler Kumkale yakınında toplanmak için yola çıktılar.

LİMAN PAŞA Bolayır sırtında, denizdeki hareketleri dikkat ve sabırla izlemeyi sürdürmekteydi. Bazı hareket ve görüntülerden yavaş yavaş kuşkulanmaya başlamıştı. Mesela asker dolu olsa gemiler denize daha gömülmüş olurdu. Bunlar öyle değildi. Bunu sonunda fark etmeyi başarmıştı. Esat Paşa sabahtan beri gerçek çıkarmaların yapıldığı güney kesimi için sürekli takviye istiyordu. Ama burası da önemliydi. Saros'ta durumun bir gösteri olduğu tam anlaşılmış değildi. Gösteri izlenimi verip buraya ansızın çıkarma da yapabilirlerdi. Çok uyanık olmak gerekti. Bu nedenle buraya kendi gelmişti.
7. Tümene iki taburunu bu gece deniz yoluyla Eceabat'a gö-dermesini emretti.
Ordu Komutanı Saros'ta bulunan 25.000 askerden ancak 2.000 kişilik bir tabur göndermeyi uygun görmüştü.

Uzunca bir duraksamadan sonra 5. Tümene de bir alayını .Şarköy iskelesine yanaştırmasını emredecekti.
ESAT PAŞA ve karargâhı vapurla, zaman zaman ateş altında kalarak, maceralı bir yolculuktan sonra Kilye limanına gelmişti.
Birleşik Donanma Saros'tan ve Kabatepe önünden aşırtma atışlarla Boğaz içindeki limanları ateş altında tutuyordu. Düşman çıkarma yerlerine birlikler yollandığını sanmakta, ulaşımı engellemeye çalışmaktaydı.
Boşuna bir emekti bu. Taşınan ne bir tek asker vardı, ne de bir tek top.

Karargâh atlara binerek Maltepe'ye geldi. Buradan gemilerle dolu Arıburnu Koyu görülüyordu. Gemi sayısı olayın büyüklüğünü ve 19. Tümenin nasıl öldürücü bir tehlikeyi önlediğini kanıtlamaktaydı. Karargâh hızla evlere, çadırlara yerleşti.
Birlikler değil ama ordu ve kolordu komutanlıkları baskına uğramıştı. Bir savaş halinde karargâhların nereye taşınacağı önceden belirlenmemiş, hiçbir ön hazırlık yapılmamıştı.
Yerleşme kargaşalığı içinde bir sürpriz yaşandı. Yarbay M. Kemal Maltepe'ye geldi. Bu rastlantı hem Kolordu Komutanını, hem M. Kemal'i sevindirdi.

M. Kemal sabahtan beri olanlar hakkında bilgi verdi ve niye geri geldiğini anlattı:

Aldığı bir habere göre düşman Kumtepe'ye çıkarma yapmaktaydı. Aman!
Kumtepe, Kabatepe ile Seddülbahir arasında, Kilitbahir platosuna açılan çok kritik bir yerdi. Arıburnu'nu 27. ve 57. Alaylara bırakıp kalan iki alayı ile bu tehlikeli çıkarmayı durdurmak için tümeninin başına koşmuştu.
Araştırıldı. Kumtepe'ye çıkarma yoktu. Haberi getiren genç subayın heyecandan yer adlarını birbirine karıştırdığı, M. Kemal'e yanlış bilgi verdiği anlaşılıyordu. İçleri rahatladı.
Esat Paşa Liman Paşa'dan aldığı yetkiye dayanarak, M. Kemal'in, tümeninin tamamını Arıburnu'nda kullanmasına izin verdi.

Sonra da sordu:

"Kararınız nedir?"
"Bütün kuvvetimle düşmana taarruz etmek." "Güzel. Allah başarı versin."42b Bu izni alan M. Kemal, 77. Alayı 27. Alayın sol yanına yolladı.

Görevini de anlattı:

27. Alayın sol ucundaki taburla bağlantı sağlayacak, birlikte düşmanın sağ yanını denize süreceklerdi. 72. Alayını yedek olarak 57. Alayın arkasına gönderdi.
Topçu taburunu Kocadere Köyü sırtlarına yerleştirdi. Anzak-lar iyice yerleşmeden, kök salmadan denize dökülmeliydi.
Karargâhıyla birlikte hızla Conkbayırı'na hareket etti.
Saat 14.00'tü.

1) PINARİÇİ KOYU

Bir yarım takım ile bir eksik bölük (5. Bölük) Sarıtepe'ye yerleştiği öğrenilen düşmanı durdurmak için yola çıkmışlardı. Saat 09.00'da buluştular. 3.000 kişiye karşı 200 kişi!
Sayılar dünyasından bakınca bu anlamsız bir durumdu. Ama Çanakkale'de doğaldı. Ne subaylar yadırgadı, ne erler. Buna hazırdılar. İngiliz birliğinin ileri sürmüş olduğu küçük müfrezeleri temizleyerek ya da kovalayarak ilerlediler.
Sığındere kıyısında asıl büyük birlikle karşı karşıya geldiler. Kendilerinden on beş kat kalabalık düşmanı denize dökemezlerdi ama geriden yardım gelene kadar Sığındere'nın batı kıyısında tutabilirlerdi.
Tutmaları gerektiğine göre tutacaklardı!

Sığındere'nin doğu kıyısına yerleşip toprağa yapıştılar. Ateş savaşına giriştiler. Keskin nişancılar subay avlıyorlardı. Çok geçmeden iki komutandan birini vurdular.
Küçük fedai gruplar dereden geçip kayalık yamaçlara tırmanıyor, İngilizleri, beklemedikleri noktalara hücum ederek panikletiyorlardı.

9. Tümenin, işte böyle bir durumda hemen ileri sürmesi gereken, yedekte bekleyen bir alayı vardı:

25. Alay. Tümen karar vermede yine gecikerek, bu alayı ancak öğleyin harekete geçirmişti. Olup bitenleri bilen alayın hazır beklemesi, 'haydi!' deyince fırlaması gerekirdi ama bu alay da yavaştı. Harekete geçmesi zaman aldı.

Bu alaydan bir tabur, Pınariçi Koyuna yollandı.
Tabur yaklaşırken donanmanın ateşi altında kaldı. Güçlükle Sığındere'ye sokuldu. Çalışkan bölük, tabur komutanının emrine girdi. Saat 16.00'da birlikte taarruza geçtiler.
Koydaki savaş gemileri ile İngiliz makineli tüfekleri taburu ateşe boğdu. Mücadele aşama aşama sürüp gidecekti.

2) İKİZ KOY Öncesi

Güneye yardıma gönderilen bölük (7. Bölük), İkizkoy'a düşman çıktığını öğrenince, kendiliğinden yönünü değiştirip saat 08.15'te İngiliz birliğinin kuzey yanına taarruza geçmiş, düşmanın o kesimdeki bölüğünü komutanıyla birlikte yok etmişti.
Komutan da, bölük de atılgan, pervasız ve delişmendi. Sırtlara yayılarak İngiliz taburunu çıktığı yerde tuttu. Tabur kımıldanamıyordu.
İngilizler İkizkoy'a bir tugay (dört tabur) daha çıkardılar. Gemiler ateşi arttırdı. Makineli tüfek sayısı iyice çoğalmıştı.
Küçük birliğin çekileceğini sanıyorlardı. Tınmadı bile. Yapması gerektiğine inandığı görevi gözünü kırpmadan, canını esirgemeden yapmayı sürdürdü.
İngilizlerin tanımadığı, bilmediği, hayal edemeyeceği bir askerdi bu. Bu subay ve erleri uzun uzun anlatmak gerekmezdi, 'Çanakkale askeri' demek yeterdi.
Bölüğün asker sayısı İkizkoy'un güneyini çevirmeye yetmemişti. Ancak kuzey ve doğu kesimini tutabiliyordu.
Güneydeki boşluktan yararlanan iki bölük İngiliz, Teke Koyunun arkasındaki Karacaoğlan Tepesine doğru sarkmaya başladı. Bu olumsuz gelişme Teke Koyu savunmasını çok telaşlandırdı.

3) TEKE KOYU

Teke Koyu'nu savunan bölüğün Karacaoğlan Tepesi'ne sarkan İngiliz birliğini durduracak askeri yoktu. Bütün askerini savaşa sürmüştü.
Karacaoğlan Tepesi'nin elden çıkması savunmanın sağ yanının çökmesine neden olurdu. Durum Mahmut Sabri Beye bildirilerek acele takviye yollaması istendi. Mahmut Sabri Bey takviye isteğini bu kez 'dayanın çocuklar!' diye geçiştiremeyeceğini anladı. Yedeğindeki iki bölükten biri olan 9. Bölüğü İkizkoy'dan gelen İngiliz birliğini durdurmaya yolladı.

Bölük hazır bekliyordu, ânında harekete geçti, Karacaoğlan Tepesi'nin kuzeyinden geçerek ilerledi. İkizkoy'dan gelen İngiliz birliğini karşıladı. İngilizler makineli tüfekleri çalıştırarak bir ölüm perdesi kurdular. 9. Bölük, başta bölük komutanı, biçilme pahasına ileri atıldı, bu ölüm perdesini yırttı, gittikçe kalabalıklaşan İngiliz birliğini durdurup geriye attı.
Tehlike önlenmişti ama birçok asker biçilmişti. Mahmut Sabri Bey emrindeki İstihkam Bölüğünü de 9. Bölüğün yanına sürdü.

Yaralılar geri alındı. Harapkale Tepe yakınındaki sargı yeri yaralı dolmuştu. Her hareketi ateş altına
alan donanma yüzünden yaralıları geriye, Alçıtepe köyündeki sahra hastanesine gönderemiyorlardı.
Ağır yaralılar hava kararınca arabalarla gönderileceklerini umarak avunuyorlardı.

İngiliz komutanlar Karacaoğlan'ı ele geçirmeye, Türk savunmasında bir gedik açmaya kararlıydılar.
Bir başarıya şiddetle gerek duyuyorlardı. Çünkü ilerleyemeyen askerde yılgınlık belirtileri başlamıştı.
Savaş gemileri, karaya çıkan topçu subayların yönlendirmesiyle, iki yandan kıyıya yaklaşarak, küçük Karacaoğlan Tepesini hallaç pamuğu gibi atmaya başladılar. Burada yarısı erimiş bir takım vardı.

Hiçbiri 'bizi burdan çekin' demedi. Bunlar ölümle kan kardeşi olmuş askerlerdi.
Patlayış bulutları içinde kollar, bacaklar uçuşmaya başlamıştı. Göz göre göre buna katlanmak imkânsızdı. Bölük Komutanı geri çekilmeleri için emir verdi.
Savaş dumanı, tepenin eteklerine kadar çökmüştü. Uzunca bir zaman geçti. Tepeden inen yoktu. Merak azaba dönüştü. Sonunda takımdan sağ kalanlar tepenin eteğinde dumanın içinden çıktılar. Kiminin kucağında, kiminin sırtında yaralı arkadaşları vardı. Hepsi ağlıyordu. Tepeyi bırakmak çok güçlerine gitmişti. Saat 11.00'di.
İngilizler boşaltılan Karacaoğlan Tepesi'ni hızla, zafer boruları çalarak işgal ettiler. Karacaoğlan Tepesi'nin kuzeyinde, İkizkoy'a saldıran delişmen bölük, 9. Bölük ve İstihkâm Bölüğü yan yana gelerek bir savunma hattı kurdular. Tepenin doğusunda da Teke Koyunu savunan bölük (12. Bölük) vardı. Bu bölük de çok kayıp vermişti. Hepsi ancak 750 kişi ediyordu.

750 kişi en az on katı savaşçıyla, donanma ve bol makineli tüfekle boğuşacaktı. Şu âna kadar orduya, güçlü birlikler yollayıp da düşmanı denize dökmesi için altı saat kazandırmışlardı. Ama ne gelen vardı, ne yüreklendirici bir mesaj!
İngilizler Karacaoğlan Tepesinden sonra Aytepe'ye yönlendiler. Aytepe deniz kıyısında tümsek gibi küçük bir tepecikti. Burayı yine 12. Bölüğün bir başka takımı koruyordu. Aytepe elden çıkarsa Teke Koyu savunması bütünüyle çökecekti.
İki İngiliz taburu tümseği batıdan ve güneyden sarmaya başladı. Günün en düşündürücü savaşı başladı.
Saat 12.00'ydi.

İngilizler 2.000 kişiden fazlaydı, Aytepe'yi koruyan takım belki 80 kişiydi. Doğal olarak 2.000 kişinin kısa bir süre içinde hedefini ele geçirmesi gerekirdi. Öyle olmadı.
80 asker çarpıştı, boğuştu, sayısı yarıya düştü ama Aytepe'yi İngilizlere bırakmadı.

Geriden iki şey istemişlerdi:

El bombası ve su. Mahmut Sabri Bey el bombası sandıklarını erlerle birlikte tepenin yakınına kadar sırtında taşıdı.
Asker el bombalarına sevindi. Yüzünü yıkayıp su içti. Savaşa devam etti. İlerlemek için doğrulan her İngilizi vurup deviriyorlardı. Bombacıların zamanlama ustalıkları İngilizler için felaket olmaktaydı. Kurşun genç bir askerin yüzünün sağ yanını boydan boya yarmıştı. Asker, yarasını sardırmıyor, geri gitmiyor, canı çok yandığı için hem avaz avaz bağırıyor, hem ateş etmeye devam ediyordu. Az ilerisindeki takım çavuşu "Boş bağırma.." dedi, "..Şu İngilizlere küfret de içimizi soğut."

Zavallının aklına uygun bir küfür gelmedi, acı ve öfke içinde haykırdı:

"Hayvanlar!"

Yanındaki yaşlıca asker kızdı:

"Sus! Hangi hayvan bunlar kadar acımasız?"

Saat 15.00'e kadar savaş alanına bu 40 asker egemen oldu. Böylesine sert, keskin direniş İngilizleri yıldırmıştı. Komutanlar ateş hattına geldiler, subaylar askeri savaşmaya zorladılar. Savaş yeniden canlandı. Gemiler yeniden toplarını ateşlediler
Mahmut Sabri Bey'in elinde buraya yetiştirebileceği yedek birlik kalmamıştı. Geriden hayır yoktu.

Sayı ağır basmaya başladı. Binlere karşı bir avuç insan daha fazla direnemezdi. Bunlar masal askeri değildi ki. 17.40'ta Aytepe emirle boşaltıldı.
Teke Koyu Gözcübaba Tepesine kadar İngilizlere bırakıldı. İkizkoy'daki delişmen bölük, 9. Bölük, İstihkâm Bölüğü ve 12. Bölük, 700 kişi kalmışlardı, bu kesimi kuzeyinden ve doğusundan bir demir kuşak gibi sardılar.
En azından 6 tabur İngilizi (7.200 kişi) İkizkoy ile Teke Koyu'na hapsettiler.49 Saat 18.00'di.

4) ERTUĞRUL KOYU

29. Tümen Komutanı General Hunter Weston, Ertuğrul Koyu'ndaki Türk savunmasının geçilemeyeceğini anlayınca, sabah 09.30'da Ertuğrul Koyuna çıkarmayı durdurmuş, birliklerin çoğunu Teke Koyu'na göndermişti.
Kumsalda oraya buraya gizlenmiş 200 kadar İrlandalı, River Cyde'da 1.000 asker kalmıştı. Seddülbahir Kalesi'nin duvar diplerine, yıkıntılara sığınmış İngilizler de vardı. Kımıldayanın başına ne geleceğini iyi bildikleri için kımıldamadan bekliyorlardı.
Mahmut Sabri Bey uygun bir anda İngilizlerin burada da harekete geçeceklerini tahmin ediyor, huzursuzlanıyordu. Çünkü bu kesimdeki savunmacılar (10. Bölük ile 11. Bölüğün iki takımı) da çok kayıp vermişti. Yedeğinde bir manga askerden başka güç kalmamıştı. Haklı çıktı.
Saat 15.00'e doğru Ertuğrul Koyunda da canlanma oldu.

İrlandalılar River Clyde gemisinin ucundaki ağır makineli tüfeklerin, otomatik topların koruyuculuğu altında harekete geçerek, Ertuğrul tabyasına çıkan dik yamaca hücum ettiler. O kısımdaki iki yarım takım, İrlandalıları ateş ve süngüyle karşıladı.

Yahya Çavuş'un gür sesi askerleri devleştiriyordu:

'Vur aslanım! Allah için vur! Yurdun için vur! Anan, bacın, yavrun için vur! Bayrağın için vur!" Hücum edenlerin cesetleri yamaçtan aşağıya tekerleniyor, kumsalda üst üste yığılıyordu. Tam da arkalarında Aytepe savaşı olmaktaydı. Hava kararırken Aytepe'nin düşmek üzere olduğu haberi geldi. Ertuğrul tabyasının arkadan sarılması demekti bu.

Yahya Çavuş küçük birliğinin yarısını yerinde bıraktı:

"Tek düşman bile geçirmeyeceksiniz!" "Başüstüne Çavuş!"

Öteki yansının başına geçip Aytepe'ye yardıma koştu. Uzun süngüleri ile düşmanın içine dalacak, Aytepe'ye kanlı bir yol açarak silah kardeşlerine katılacaklardı. Ama Aytepe düşmüştü. Tepeye yerleştirilmiş İngiliz makineli tüfekleri insan biçiyordu. Yahya Çavuş'un adamlarını da biçip toprağa düşürdü.
Düşman şimdi de Gözcübaba Tepesi'ni sarmaya başlamıştı.
Burada da küçük bir birlik vardı. Bu yiğitliğine söz yetmez küçük birlik ertesi gün öğleden sonraya kadar tepeyi savunacak, çevredeki askerlerin esenlikle geri çekilmelerini, yeniden savunma hattı kurmalarını sağlayacaktı.

İngiliz komutanlar son İrlanda hücumunu engelleyen Türklerin bulunduğu kesimin yerle bir edilmesini emrettiler. Savaş gemileri tutkuyla yanaştı. Elliden fazla çelik namlu bu noktaya çevrildi.

Ertuğrul tabyasının köşesinde sabahki bombardımandan sonra aceleyle kazılmış, derinleştirilememiş toprak siperler vardı. Asker bu yarım siperlerdeydi. Orası birdenbire cehenneme döndü. Biri bile kurtulamadı. Siperler mezar oldu.
Yahya Çavuş'un ne birliği kalmıştı, ne yeri. Birkaç yaralı askeri ile birlikte geri çekilerek koyun kuzeyinde ve doğusunda savaşmayı sürdüren bölüğüne katıldı.51 Saat 18.00'di.

5) ESKİ HİSARLIK

İngilizler Eski Hisarlık tepesinin harabe kesimini ele geçirmişlerdi. Ağır ağır yayılmaya çalışıyorlardı. Bunu dikkatle yapmaktaydılar. Çünkü karşı sırttaki küçük Türk birliği hemen ateş açıyor, açığa çıkana kurşunu yapıştırıyordu. O yüzden bir türlü istedikleri gibi yayılamıyorlardı. Takım da rahat değildi. Bölüğü yardıma gelmeli, cephane yetiştirmeli ve birlikte düşmana hücum etmeliydiler. Yazık ki bölüğün yola çıktığını gösterir en küçük bir belirti, sözgelimi bir toz hulutçuğu bile yoktu.
Hiç beklemedikleri bir anda bazı sesler duyuldu, gürültüler oldu. "Ne oluyor?" Silahlara davrandılar.
Bağlı oldukları bölük (8. Bölük) toz çıkarıp da savaş gemilerinin dikkatini çekmemek için yoldan değil, sel yataklarından, dere içinden, hendeklerden, emekleye sürüne, saklı gizli gelmiş, yanlarında bitivermişti.
Takımın yüzü güldü. Hemen bölüğüne katıldı.

Bölük hiç dinlenmeden savaş düzeni aldı ve taarruza geçti. Eski harabeyi sardı. İyice sıkıştırdı, dört katı olan düşmana süngü hücumuna geçti, yayıldığı mevzilerden söktü, Eski Hisar harabelerinin gerisine, duvarları dibine attı.
Buradan koparıp denize dökmeyi başaramadılar. Çünkü hazır bekleyen gemiler iki yandan kıyıya yanaşarak Eski Hisarlık'ı yanardağ ağzına çevirdiler.
Bölük kayıp vere vere geri çekilerek takımın açtığı siperlere sığıştı. Ama İngilizleri harabeden dışarı bırakmayacaktı.

Saat 18.00'di.
Pınariçi, İkizkoy ve Eski Hisara çıkmış olan İngiliz birlikleri küçük Türk birliklerinin sert denetimi altındaydılar. Bu denetimi kırmayı başaramıyorlardı.
İngilizler Teke Koyunda Karacaoğlan ve Aytepe'yi ele geçirmiş ama Gözcübaba Tepesi önünde duraklamışlardı. Çok sıkı önlemler alarak savunmaya geçtiler.
Gece Türklerin güçlü takviyeler alarak şiddetle taarruz edeceklerinden korkuyorlardı.

ÇANAKKALE'DE kara savaşlarının başladığı, düşmanın bir yerlere çıkartma yaptığı İstanbul'da yarım yamalak duyulmuş, kulaktan kulağa yayılmıştı.
Kesin bilgi yoktu.
Nerelere çıkıldığı belli değildi.

Direniyor muyduk, ne oluyordu, kimse bilmiyordu. Harbiye Nezareti daha bir açıklama yapmamıştı.
Ama kulağı delik ve hayali geniş olanlar renkli, güzel masallar üretmeye başlamışlardı. Bazılarını Dilber'in babası da duymuştu ama Orhan heyecanlanmasın diye evde anlatmadı.

Çocuk hızla iyileşirken heyecanlandırmak doğru olmaz diye düşünmüştü. Bu inceliği aile de destekledi.
Orhan iyi yiyor, Dilber'in koluna girip bahçede biraz yürüyordu. Birkaç kilo almış, yanaklarına kan gelmiş, ellerinin üzerindeki kırışıklık kaybolmuştu.
Dilber, "Ah ağabey." dedi, "..hastaneye geldiğim gün öyle korkunçtun ki. İskelet bile senden güzeldi. Ne kadar çirkindin anlatamam. Oh canım, şimdi eski haline döndün. Yine yakışıklı oldun. Hatta eskisinden daha yakışıklı oldun. Seni gören kız ânında âşık olur. Olmayan kızın aklına, zevkine şaşarım."

Arkasından da belki nazarı değer korkusuyla telaş içinde ekledi:

"Aman maşallah!"

GELEN RAPORLAR durumu kesin olarak aydınlatmıştı. Asıl çıkarmalar Arıburnu ile Seddülbahir'e yapılıyordu. Saros'taki olay gösteriydi, Kumkale'deki de öyle.
Durumu anladıktan sonra Liman Paşa'nın hemen ordu karargâhına dönmesi, ordusunu artık kesinleşmiş olan duruma göre yönetmesi, çıkarma yerlerinde eriyip giden birliklere hemen yardım yollaması beklenirdi. Ama dönmedi.

Buraya bağlanıp kalmıştı, kımıldanamıyordu. Geceyi de Bolayır'da geçirecek, belki geceleyin çıkarma yaparlar kuşkusu içinde İngiliz savaş ve taşıt gemilerini izlemeyi sürdürecekti. Bu sırada Arıburnu'nda, Seddülbahir'de Türk birlikleri düşmanın yerleşmesini, yayılmasını önlemek için oluk gibi kan döküyorlardı.
3. Kolordu yana yakıla takviye istiyordu.

Liman Paşa nihayet Çanakkale kesimindeki 15. Kolordu Komutanı Weber Paşaya şöyle bir emir yollayabildi:

"Eğer bölgenizde ciddi bir çıkarma yoksa ve elinizde verebileceğiniz bir birlik varsa, bir alayın Esat Paşaya yardım için Eceabat'a gönderilmesini rica ederim."
Weber Paşa, dileğe benzeyen bu nazik emre yanıt bile vermedi. Emir Türk kurmayların zorlamasıyla bir kez daha yinelenecek, Weber Paşa yine yanıt vermeyecekti.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 25 Nisan-2 Ağustos 1915 Tarihleri Arasında Çanakkale Sav

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:12

19. TÜMEN Komutanı M. Kemal iki alayını yola çıkardıktan sonra atını dörtnal sürerek saat 15.30'da Conkbayırı'na ulaştı. Karargâhını burada kurdu.
Bu saate kadar 1. Anzak Tümeni bütünüyle karaya çıkmıştı. 2. Anzak Tümeni çıkmayı sürdürüyordu.
Ama Güneyde 27. Alay, kuzeyde 57. Alay, 15.000 Anzak'ı iki uçtan kıskaca almışlardı. Alaylar birbirlerine kenetlenmişler, sağlam, arasız bir cephe oluşmuştu.

İki uçtan ve ortadan bastırarak Anzakları dar bir kıyı şeridine sıkıştırıyorlardı.
M. Kemal 27. ve 57. Alaylara tümeninin bütün kuvvetiyle savaş alanına geldiğini bildirdi. Cepheye
yanaşmış olan 72. Alayın bir taburuyla 57. Alayı takviye etti.
Taze kan 57. Alaya iyi geldi, taarruzu yeniledi.

Filonun 172 topu 57. Alayı delice ateş altına aldı. Anzak komutanları hiç olmazsa Kılıçbayırı-Düztepe hattında tutunabilmek için çırpınıyorlardı.
57. Alay düşmanı, donanmanın desteğine aldırmadan bu mevzilerden süngüyle söktü attı, Kılıçbayırı-Düztepe kesimini geri aldı.
General Hamilton'un Arıburnu için o kadar özenle hazırladığı plan tümden suya düşmüştü. Kocaçimen çok uzaklarda kalmıştı. Kabatepe'ye yanaşamıyorlardı.
Anzak Kolordusu Komutanı General Birdvvood derin bir hayal kırıklığı, şaşkınlık ve büyük kaygı içindeydi. Kıyıdaki komutanlardan cesaret kırıcı mesajlar yağıyordu. Hepsi yılgındı. Dövüştükleri askerler, hiç de düşündükleri gibi çıkmamıştı. Bunlar yurtlarını ölümüne savunan zehir gibi askerlerdi. Böyle sert bir direniş beklemeyen hayli Anzak askeri geri gelmiş, yaralıları almak için kıyıda bekleyen filikalara sığınmışlardı. Tepelerden kumsala yaralılar akıyordu. Kurmaylar olası yaralı sayısını doğru kestirememişlerdi. Sadece 500'er kişilik iki hastane gemisi vardı. İkisi de dolmuştu. Yaralılar kıyılarda bekliyordu. Çoğunun yarası kangrene dönüşecekti.

Kıyıbaşının genişliği ancak bir buçuk, iki kilometreydi. Derinliği ise Türklerin durmak bilmez hücumları yüzünden gittikçe azalıyordu. Bu daracık yere bir kolordu, 30.000 kişi nasıl sığardı, kendini nasıl korurdu? Güneş denize batıyordu.

M. Kemal cepheyi ateş hattına kadar gelerek denetlemeye başladı. Ateşten çekinmiyordu. Bu hali subayların ve askerlerin dikkatini çekti.
İki alay da çok kayıp vermişti. Bütün gün yürümüş ve ara vermeden dövüşmüşlerdi. Ama subaylar da askerler de savaş şevki içinde taarruzu sürdürüyor, vatanı karış karış geri alıyorlardı. Birçok yer adsızdı.

Şimdi her yer bir ad kazanıyor, haritalara bu adlar işleniyor, kel tepelerin, cılız derelerin, sıradan sırtların, kayalık bayırların adı tarihe geçiyor, her karış toprak vatanlaşıyordu. Karanlık basınca filo ışıldaklarını yakarak savaş alanını aydınlattı. Türklerin elinde olduğu sanılan bütün tepeleri, bayırları, vadileri cehenneme çevirdi.
Asker Liman Paşanın gözünü korkutan donanma ateşine çabuk alışmıştı. Arazinin çok engebeli olması ateşin tehlikesini azaltıyordu.
57. Alay 180 yükseltili tepeyi, 27. Alay da Kırmızı Sırt'ın büyük bölümünü geri aldı.

Ama sol kanattan haber gelmiyordu. Buraya yollanan 77. Arap Alayının, 27. Alayın soldaki taburuyla birlikte düşmanı de-
KİM doğru sıkıştırıyor olması gerekmekteydi. Anzakların denize süpürülmesini bu baskı sağlayacaktı.
M. Kemal cepheyi siper siper denetleyip askerinin ateş altındaki durumunu inceleyerek, gün doğarken Kocadere'ye gelecek, çok üzücü, çok şaşırtıcı bir olayla karşılaşacaktı. Çanakkale'de bir daha yaşanmayacak bir olayla.
AVUSTRALYA TÜMENİNİN karargâhı hemen ilk tepenin eleğinde kurulmuş, karargâh etekteki girintilere, kovuklara sığınmıştı.
Plan uygulanamamış, ağır kayıp verilmişti. İki Türk alayı tümeni ilk tepeler hattına kadar geriye sürmüş, daracık bir alana hapsetmişti.
Sakinlik içinde durumu değerlendirmek imkânından yoksundular. Çevre şaşırtıcı bir kargaşalık içinde kaynaşıyordu.

Tartışılmaz bir gerçek belirmişti:

Gece ya da sabah bir Türk taarruzu Anzakların sonu olurdu.
Kurmaylar aralarında, 'en mantıklı hareketin başarısızlığı kabul ederek geri çekilmek olduğunu' düşünmeye başlamışlardı.
Bu öneriyi gecikmeden komutana açmaya karar verdiler.

KUMKALE'NİN doğusunda, sessizlik içinde üç tabur toplanmıştı. Her kımıltıyı ateşe boğan filoya görünmemek için olabildiğince saklanarak gelmişlerdi.
Bu kuvvetin başına 39. Alayın Komutanı Yarbay Nurettin Bey (Özsu) getirildi. 15 Kolordu Komutanı Weber Paşa da, 3. Tümen Komutanı Albay Nicolai de, düşmanın karaya çıkmasına izin vermenin doğru olmadığını anlamış gibi görünüyorlardı. Ama bu kez de bu yanlışı temizlemek amacıyla birliği, hazırlık yapmadan, hemen taarruza geçmesi için zorluyor, yanlışa yanlış ekliyorlardı.

Hava iyice kararmıştı. Birlik, bir gece taarruzunun gerektirdiği birçok önlem alınmadan, hazırlıklar yapılmadan taarruz etmek zorunda kaldı. Saat 19.00'du.
Taarruz başlar başlamaz filonun tüm gemileri ışıldaklarını yakarak kıyıyı ışığa ve ateşe boğdu. Kıyıdan taarruz eden tabur ateş barajını aşamadı, çok da kayıp verdi. Ama sağdaki tabur bir hamlede Kumkale köyüne girdi. Bu tabur gündüz, filonun ateşi altında düzenini bozmadan gelen demir yürekli taburdu (31. Alayın 3. Taburu).
Köy ışıldakların gezgin ışıkları altında, bir şimşek çakmış gibi aydınlanıyor, bir keskin karanlığa gömülüyordu. Sokaklarda, avlularda, yıkıntılarda çok kanlı bir çatışma, dövüşme, boğuşma başladı. Fransızlar da, Sömürge Alayının Afrikalı askerleri de, çözülmek üzereydiler.

Filo ateşini köye girmeye çalışan Türk birliklerinin üzerine toplayınca, ateşten kaçınan birlikler köye karışık bir halde doluştular. Bunlardan birinin öncüleri, savaş sarhoşluğu ve oynak ışık içinde, 3. Taburu düşman birliği sanarak ateşe tuttu. Arkadan ateş yiyen tabur dağıldı.

Ortalık daha da karıştı. Bozulan düzen yeniden kurulamadı. Taarruz durduruldu. Saat 21.30'du.
GENERAL HAMİLTON, Kurmay Başkam, Amiral de Robeck , Albay Keyes, Queen Elizabethen telsiz kamarasında ayak üstü akşam yemeği yediler.
Gün çok yorucu ve heyecanlı geçmiş, Türkler hiç ummadıkları bir direnç göstermişlerdi. Asıl çıkarma yerlerinde durum güven verici değildi.
Yemeğin yarısında 29. Tümen Komutanı General Hunter Weston geldi. Sabahtan beri açtı. O da bir şeyler atıştırdı. İyimserlik vermeyen olaylar anlattı.

Hamilton havayı düzeltmek gereğini duydu:

"Askerimiz niye savaştığını biliyor. Askere savaşın sona ermesi için Boğazları aşıp Rus dostlarımızla el ele tutuşmamızın şart olduğunu, İmparatorluğun kaderinin gösterecekleri cesarete bağlı olduğunu iyi anlattık. Kimse merak etmesin, bu savaşı kesin olarak kazanırız." Bu sırada Arıburnu'nda Anzak komuta kurulu geri çekilmeyi görüşüyordu.

3. TÜMEN Komutanı Albay Nicolai Süvari Bölüğünden Üsteğmen Şerif Güralp'i Kumkale çevresinde olup bitenleri izleyerek sık sık rapor vermekle görevlendirmişti.
Şerif Bey Türk birliklerinin köye girdiklerini bildiren raporunu yazıyordu. İçerde olup bitenlerden daha haberi yoktu. Tümen komutanının çağırdığı bildirildi.
Rapor yazmayı bıraktı, atı Akkuyruk'a atlayıp tümen karargâhına koştu.

Komutanlar ve karargâh subayları bahçedeydiler. Kolordu Komutanı Weber Paşa, Tümen Komutanı Albay Nicolai, Topçu Alayı Komutanı Yarbay Binhold, sönmeye yüz tutmuş bir ateşin yanına kurulmuş bir masada oturuyorlardı. Masanın üzeri yarı yenmiş bir kuzu budu ile çeşitli yiyecekler, bira ve konyak şişeleri ile doluydu. Üç Alman subay neşeyle yiyip içmekteydi.

Türk subaylar da masanın biraz uzağında, ayakta, Şerif Bey'in anlatışıyla, bu sahneyi 'yutkunarak seyrediyorlardı'.
Şerif Bey komutanları selamladı. Tercüman yardımıyla durumu anlattı. Bazı birliklerin köye girmiş olması, mezarlığın hâlâ Türklerin elinde bulunması Almanları keyiflendirdi. Albay Şerif Bey'e konyak ikram etmek istedi. Almanların ayrıcalıklı sofrası, arkadaşlarının yutkunarak izlemeleri, bu onur kırıcı durum, Şerif Bey'i çok yaralamıştı. İkramı kabaca reddetti. Albay el çabukluğu ile cebine iki yumurta koyarak genç subayı ödüllendirdi, "Haydi git." dedi, "..Birazdan ben de geleceğim."
Gerçekten gelecek ve Yarbay Nurettin Bey'i gece yarısından sonra yeni bir taarruz daha yapmaya zorlayacaktı.

KAPTAN STOKER'IN AE-2'si 16 saattir su altındaydı. Oksijen azalmış, hava çok kirlenmişti. Denizaltıyı arayan torpidobotların pervane sesleri kesileli iki saat kadar olmuştu. Mürettebatın sinirleri kopacak kadar gergindi.
Kaptan Stoker artık su yüzeyine çıkabileceklerine karar verdi. Periskopla çevreyi denetledikten sonra gerekli emirleri verdi. Gemi yükseldi ve suyun üzerine çıktı. Kule kapağını açtılar. Oooh!
Denizaltının içi temiz havayla doldu.

Asya kıyısından 800 metre uzaktaydılar. Yağmur çisiliyordu. Görülürlerse hemen dalmaya hazır, bataryaları doldurmaya başladılar. Mürettebat denizaltının güvertesine çıkarak ciğerlerini temizledi. Bataryaların tam dolması için dört saate ihtiyaç vardı.
Çok uzaktan donanma toplarının uğultusu yansıyordu. Demek ki Türkler direniyordu. Stoker Geçit'i geçmeyi başardığını Amirale bildirmek istedi. Bunu bilmek orduya da moral verirdi. Bataryalar dolar dolmaz Marmara'ya hareket edecek, belki İstanbul'a kadar gidecekti.

İmkânsız sanılan şey gerçek olmuştu! Öbür denizaltılar da Boğaz'dan geçebilir, böylece İstanbul-Gelibolu destek yolu körletilirdi.
Telsizci Falconer, Amiral gemisi ile bağlantı kurmak için çok çalıştı. Başaramadı. Kaptan Stoker'ın yazdığı kısa mesajı bağlantı kuramadan verdi. Belki bir gemi rastlantı eseri sinyalleri alır ve haberi Amirale iletirdi.
Bataryalar dolana kadar burada bekleyeceklerdi. Talihleri vardı. Denizin üzerini yoğun bir sis kapladı. Görülme tehlikesi kalmadı.

1) PINARİÇİ KOYU

25. Alayın taburu ancak öğleden sonra yetişebilmiş, saat 16.00'da taarruza geçilmişti.
Tabur denizle Sığındere arasından, kuzeyden güneye taarruz ediyordu. Çalışkan Bölük savaşa yine derenin doğu kıyısından katıldı. Taarruz hızlı başlamıştı.
İngilizler üç kat kalabalıktı. Makineli tüfekleri boldu. Denizde dört savaş gemisi vardı. Taarruz filonun ve makineli tüfeklerin ateşi altında gelişmedi, giderek yavaşladı. Ama durmadı. Tabur ve bölük sık sık kuzeyden ve doğudan küçük, şaşırtıcı hücumlar yaparak İngiliz birliğini yoracak, bıktıracak, bunaltacaklardı.
Burası biri küçük, biri büyük, iki sürprize gebeydi.

2) İKİZKOY

İkizkoy'daki İngiliz birliğinin güney kolu Karacaoğlan Tepesi yönüne sarkarak Teke Koyu'ndaki İngiliz birliği ile birleşmişti. Büyük kısım ise kuzeyden Delişmen Bölüğün, doğudan 9. Bölüğün baskısı altındaydı.
Delişmen Bölük İngiliz birliğini yerinde tutabilmek için çok çabalamış, çok kayıp vermişti. Bölük Komutanı Yüzbaşı Yusuf Kenan yaralanmıştı. Öbür subaylar da ya şehitti, ya ağır yaralı. Hafif yaralanan askerler yaralarını ceketlerin içine dikili sargı beziyle sarıyor, yerlerini bırakmıyorlardı. Takımlar birkaç mangaya düşmüştü. Düşman azaldıklarını anlayıp da harekete geçmesin diye sürekli hareket ediyorlardı.
26. Alay Komutanı Kadri Bey gece bu gazi bölüğü geriye çekti. Yerine eksik ama sağlam bir bölük yolladı.
Yeni bölük siperleri devraldı, hepsi kan içindeydi.

3) TEKE KOYU

İkizkoy, Karacaoğlan Tepesi, Teke Koyu ve Aytepe İngiliz birliklerinin elindeydi. Bunu başarmak için çok ölü ve yaralı vermişlerdi.
Bu kesimi sarmış olan Türk birliklerinin, geriden gelecek büyük birliklerle birleşerek geceleyin taarruza geçeceklerini, tutunamayıp denize döküleceklerini sanıyorlardı.
Bu nedenle filo bütün gece alarmda bekleyecekti.
Derin siperler kazıldı. Tepeler makineli tüfeklerle donatıldı.
Asker bütün geceyi uykusuz geçirecek, çıt çıksa, bir gölge kımıldasa, doludizgin ateş edecekti. Bu kesimdeki İngiliz askerleri uzun süre bu korku gecesinin etkisini üzerlerinden atamayacaklardır.

4) ERTUĞRUL KOYU

Savaş çok yavaşlamış, hatta durmuştu. İki yan da eller tetikte soluklanıyorlardı. 3. Taburun da çok şehit ve yaralısı vardı. Durmadan savaşan asker yorulmuştu.

Ama çok iyi bir iş yaptıklarının farkındaydılar:

Bir buçuk tabur asker, bir tümene ve bir donanmaya karşı direnmiş, düşmanı durdurmuş, ilerlemesine izin vermemişti.
Gözcübaba Tepesi, Harapkale Tepesi, Seddülbahir Kalesi ve Seddülbahir Köyü taburun elinde, Ertuğrul Koyu da tümüyle denetimi altındaydı.

Şimdiye kadar Orduya 15 saat kazandırmışlardı. Daha da kazandıracaklardı. İkizkoy'daki, Teke Koyundaki, Eski Hisarlık'taki düşman çıktığı yerde büzülmüş duruyor, ilerleyip yayılamıyordu. Binbaşı Mahmut Sabri Bey düşmanı denize dökmek, günü kesin bir zaferle kapatmak için Tümenden takviye beklemekteydi.
9. Tümen Komutanı Halil Sami Bey akşam üstü ihtiyattaki 25. Alayın elde kalan iki taburu ile Ağır Makineli Tüfek Bölüğünü, düğümün asıl çözüleceği yere, Seddülbahir'e yollamaya karar verdi. 2.000 yorulmamış, savaşmaya hazır Çanakkale askeri ve 4 pırıl pırıl ağır makineli tüfek! Böyle bir kuvvetle neler yapılmazdı ki!
Bu müjde bütün taburu dolaştı, herkese bir canlılık geldi. Yorgunluk geçti. Tüfekler temizlendi, süngüler bilendi. Taburu taaruz heyecanı sardığı için kimse uyumadı. Takviyeyi beklemeye başladılar.

5) ESKİ HİSARLIK

Burda da kimse uyumuyordu.
İngilizler harabeden çıkarak batıya doğru yayılmak istiyorlardı, Türk birliği ise İngilizleri kımıldatmamak.
Alarmda bekleyen nöbetçi savaş gemisi ışıldağıyla tepeyi aydınlatmıştı. Bu, Türklerin işine yarıyor, İngilizleri kolayca gözlüyor, biri kımıldarsa vuruyorlardı.

ARIBURNU'NDAKİ Avustralya Tümeni Komutanı General Bridges, Anzak Kolordusu Komutanı General Birdwood'u, durumu yakından görmesi için kıyıya çağırdı. General Birdwood kıyıbaşına çıktı.
Anzak komutanları toplanmıştı. İki Anzak tümeninin komutanı da, bu tümenlere bağlı tugayların çoğu komutanı da, burada tutunmaya imkân kalmadığını, Türkleri yenemeyeceklerini, verilen görevi yapmaya güçlerinin yetmeyeceğini açıkladılar. Türklerin önemli takviyeler alarak bu gece ya da sabah hücum edeceklerinden, denize döküleceklerinden çekmiyorlardı. Daracık kıyıbaşındaki kargaşayı, kumsalda serili yatan sıra sıra yaralıları gösterdiler. Ağlayan, çığlık atan, inleyen yaralıların haline dayanmak gerçekten zordu.

Komutanların isteği açık ve kısaydı:

"Toptan mahvolmadan bizi buradan alın!"

Komutanların paniği ve kıyıbaşının içler acısı durumu General Birdwood gibi soğukkanlı bir askeri bile etkiledi. Komutanların isteğini, desteklediğini ekleyerek, Başkomutan General Hamilton'a yansıttı.

GENERAL HAMİLTON, Queen Elizabeth zırhlısında, günü değerlendiren komutan ve kurmayları yalnız bırakarak, erkenden kamarasına çekilmişti. Derin bir ruh yorgunluğu içindeydi.
Bütün dünyanın izlediği, farklı, heyecan verici, birçok ilklerin yaşandığı, büyük bir savaştı bu. Başarıları çok eskilerde kalmış bugünkü Türk ordusunun karşısında başarısız olmak ölüm demekti.

Kurmay Başkanı General Braithwaite'in heyecanlı sesi uykusunu böldü:

"Sir lan, ölüm kalım meselesini halletmek için gelmelisiniz, muhakkak bir cevap vermelisiniz!" General Hamilton bunun bir düş değil de gerçek olduğunu anlayınca, top gibi yerinden fırladı. Giyindi. Toplantı salonuna koştu..
Amiral de Robeck, Anzak kuvvetlerini taşıyan ve koruyan filonun komutanı Amiral Thursby, Albay Keyes, Anzak Kolordusu Kurmay Başkanı ile Topçu Komutanı, Hamilton'u bekliyorlardı. Yüzlerini görünce çok kötü bir haber alacağını anladı.
General Birdwood'un mesajını verdiler.

Birdwood'un mesajı özetle şöyleydi:

"Birliklerden bir kısmı ateş hattını terk edip geri çekildi. Bu zorlu topraklarda dağılan erleri toplamak imkansız görünmektedir. Birliklerin yarın sabah yeniden savaşa sevk edilmesi kararlaştırılmışa, sonuç fiyasko olacaktır. Birliklerimiz geri alınacaksa, bu iş hemen yapılmalıdır"
General Hamilton Anzak Kurmay Başkanı ile Topçu Komutanına düşüncelerine sordu. İkisi de komutanlarının görüşüne katıldılar.

Amiral Thursby'ye döndü:

"Amiral, siz ne düşünüyorsunuz?"
"Birliklerin yığıldıkları plajlardan geriye taşınmaları üç gün sürer."
"Pekâlâ, o zaman Türkler nerede olacak?" "Birliklerimizin tepelerinde." "Sonra ne olacak?"

Amiralin yüzü karardı:

"Bu görevin kahrına sonuna kadar katlanmak zorundalar."

General Hamilton da bu düşüncedeydi. Tersi, bir başarısızlık değil, o kadar iddialı hazırlıktan sonra büyük bir skandal olurdu.
Biri bir telsiz mesajı getirip Albay Keyes'e verdi. Mesaja göz atan Albay Keyes'in yüzü parladı. Mesaj AE-2 denizaltısından geliyor, kaptan bir gambot batırdığını ve Boğaz'ı geçtiğini bildiriyordu. Telsizci Falconer'in öylesine çektiği mesajı bir gemi almış ve Amiral gemisine ulaştırmıştı. Keyes, "Bu güzel haberi Anzaklara bildirelim Generalim.." dedi, "..Bir Avusturalya denizaltısı bu. Moral olur."

General Hamilton, bu haberi de içeren bir emirle Anzak Kolordusuna yerinde kalmasını bildirdi. Emrini "..güvene kavuşuncaya kadar askere siper kazdırın, kazdırın, kazdırın" diye bitirdi. Başkomutanın emri çok ivedi olarak General Birdvvood'a ulaştırılacaktı.

Eğer 9. Tümen Komutanı Halil Sami Bey akşam verdiği kararı değiştirmese, belki Anzakların isteğine benzer bir istek de Seddülbahir'de karaya çıkmış olan 29. Tümen birliklerinden gelecekti. Geri çekilmeyi isteyecek durumdaydılar.
EVET, 9. Tümen Komutanı Halil Sami Bey verdiği yerinde kararı daha sonra değiştirmiş, 25. Alayın iki taburu ile Ağır Makineli Tüfek Bölüğünü Seddülbahir'e, 3. Tabur Komutanının emrine yollamaktan caymıştı.
İki taburu dörde böldü. Taburların dörtte biri (2 bölük) yedek diye geride tutulacak, dörtte biri Pınariçi Koyu'na, dörtte biri Eski Hisarlık'a, dörtte biri de 3. Tabura katılacak, kısacası tuz biber olup gideceklerdi.
Bu kararın nedeni galiba sürüp gelen 'yanlış yapma' korkusuydu. Bu korku yeni yanlışlara yol açıp durmaktaydı.
Bu takviyeler yalnız Pınariçi Koyunda işe yarayacaktır.

PINARİÇİ KOYU

Gece iki bölük ile iki makineli tüfeğin çıkagelmesi herkesi sevindirdi. Bu, küçük sürprizdi. Büyük sürprize daha vakit vardı. Yeniden taarruz isteği uyandı. Çabucak hazırlandılar. Taarruz başladı. Gergin bekleyiş, sürpriz hücumlar, tümenden uzakta yalnız kalmış olma ürküntüsü, İngilizleri çok yıpratmıştı. Çözülmek üzereydiler. İngiliz mevzilerinde yer yer çöküntüler oldu. Direniş gittikçe zayıfladı. Bazı gruplar düzensiz bir halde çekilip kıyıya inmeye başladılar. Dağılma kolera gibi yayıldı. Komutan "durumumuz ümitsiz" diye mesaj gönderdi ve filodan yardım istedi. Gemiler devreye girdiler. Işıldaklar yakıldı. Toplar ve makineli tüfekler ateşlendi. Ateşten bir duvar örüldü.

Türk birlikleri gereksiz kayıp vermemek için geriye, korunaklı yerlere çekildiler. Bu sırada filikalar kumsala baştankara ediyorlardı. Askerler sırt çantalarını yerlere atarak filikalara doluştular. Türkler koca İngiliz birliğinin kaçtığını bilse, herhalde ateşten duvarı bir yerinden aşar, kaçakları kumsalda bastırırlardı. Böyle kalabalık, güçlü, dört savaş gemisinin desteklediği büyük bir birliğin panikleyip kaçacağı kimin aklına gelirdi?

Birlik Türkler açısından en tehlikeli yer olan Pınariçi Koyu'nu bırakıp gitmişti. Günün büyük sürprizi buydu.
Bu sürpriz en çok, burada her şeyin yolunda gittiğini sanan 29. Tümen Komutanı General Hunter Weston'u ve bu birliğe çok ümit bağlamış olan Başkomutan General Hamilton'u şaşkına çevirecekti.

ESKİ HİSARLIK

Gece yarısına doğru buraya da iki bölük takviye gelmişti. Sessizce yanaştı. Görevi düşmanı denize dökmekti. İngiliz birliğini denetim altında tutan bölükten bilgi aldı.
Yayıldı. Birlikte taarruza geçtiler.
Düşman uyanıktı, hazırdı. Makineli tüfekleri hiç ölü nokta bırakmayacak biçimde yerleştirmiş, cesurca bekliyorlardı.
İki-üç bölükle, buradaki birliği ve alarmda bekleyen savaş gemilerini yenmek güzel bir ümit ama imkânsız bir hayaldi.
Taarruz sonuç vermedi. İki yan da siperlere çekildi.

TÜMEN KOMUTANI Halil Sami Bey'in son kararına göre 3. Taburun payına, sadece iki bölük ile 2 makineli tüfek düşmüştü.
Tümen emrine göre, gelecek 500 kişi ile 'gece hücumu yapılarak karaya çıkan düşman temizlenecekti'.
Binbaşı Mahmut Sabri Bey öfkesini içine gömdü.

3. Taburun büyük başarısından, ne tümen yararlanmayı bilmişti, ne de ordu. Bilseler hızla güçlü birlikler gönderirler, İngilizler gerçekten denize dökülürdü.
Bu sırada kumsalda kuşku verici bir hareket oldu. Bazı gölgeler belirdi. Koyu çevreleyen bölük, River Clide adlı gemi dolayısıyla tedirgindi. Karanlıktan yararlanarak birdenbire ve topluca gemiden karaya çıkmaya yeltenebilirlerdi.
Gölgelere doğru birkaç el ateş edildi. Gölgeler kaçıştı. Karşılık vermediler. Kale duvarının dibinde yuvalanmış nöbetçiler, gölgelerin yaralıları toplamak için gelmiş sıhhiyeciler olduğunu bildirdiler.
"Ateş kes!"
Bir daha ateş edilmedi.

Sıhhiyecilerin yaralıları serbestçe toplayıp gemiye taşımalarına izin verildi. İKİZKOY'DAN geri çekilen gazi bölük Alçıtepe köyü yolundaydı.
Hepsi az ya da çok yaralıydı. 12 saat durmadan çatışıp boğuştukları için çok da yorgundular. Ama yürüyemeyen yaralı arkadaşlarını geride bırakmamışlardı. Nöbetleşe taşıyorlardı. Alay Komutanı Yarbay Kadri Bey köydeki küçük sahra hastanesinin tek doktoruna bölük hakkında bilgi vermiş, aç geleceklerini de bildirmişti.
Böyle gazi bir birliği bir çorbayla ağırlamak olmazdı. Doktor yetkisini kullanarak, bölük için dört çeşit yemek hazırlattı. Mercimek çorbası, çoban kavurma, pilav ve tatlı. İyi beslenmesi gereken hastalara özgü çok özel yemek listesiydi bu. Bölük geç vakit hastaneye ulaştı.
Doktor şaşakaldı. Kadri Bey bölüğün fazla kayıp verdiğini söylemeyi unutmuştu. Yarım bölüktü gelen. Gerekenler ameliyat edilip yatırıldı.
Ötekiler de kir, kan ve yara içindeydi. Bakımları yapıldı. Temizlenip karınlarını çift porsiyon doyurdular. Çoğu böyle zengin ve bol yemeği herhalde bir daha görmeyecekti. Allah'a ve devlete hamdederek asker yatağı toprağa uzandılar ve uyudular. AE-2 mürettebatı uyanıktı.
İkinci Subay Kaptan Stoker'a bataryaların dolduğunu bildirdi. Kule kapağı kapandı. Gemi Marmara'ya doğru hareket etti.
Denizaltıcılık tarihinin en önemli olaylarından biri gerçekleşiyordu.

Boğaz'ın geçildiğini gece duyan İngiliz denizaltıcılar çok heyecanlanmışlar, Amiral de Robeck daha gelişmiş ikinci bir denizaltının yola çıkması için emir vermişti. Bu görev için Yüzbaşı Boyle'un E-14'ü seçilecekti.
ALBAY NICOLAI Kumköy yakınındaki Yenişehir'e gelmişti.

Yarbay Nurettin Bey'e yeniden taarruz etmesini emretti:

"Kumkale ele geçirilecek!" Birliği yeni bir taburla da takviye etti.

Köyün içi karmakarışıktı. İkinci bir taarruz karışıklığı daha da artıracaktı. İlk taarruzdan sonra elbette Fransızlar çok ciddi önlemler de almış olmalıydılar. Ama bu durumu ya Nurettin Bey anlatmayı başaramadı, ya Albay Nicolai anlamadı. Saat 03.00'te yeniden taarruz başladı.
Yeni tabur da yamandı. Hışım gibi köye girdi. Yine sokaklarda boğuşuldu. Gözü pek askerler yıkıntıdan yıkıntıya geçerek, bazı makineli tüfek yuvalarının arkalarına dolandılar, el bombala ı ayla işlerini bitirdiler. Ama kalan tüfekler taburu biçmeye yetti. Sokaklar yeni şehitler ve yaralılarla doldu. Çatışmaya ara verildi.
Köyün bir yarısında Fransızlar vardı, öte yarısında Türkler. Bir kişi hareket etse tüfekler ateşleniyor, yaralılar geri çekilemiyordu.
Üst komutanlar köyün ille geri alınmasını, düşmanın denize dökülmesini istiyorlar, bunun içinde de birlikleri apar topar, kurbanlık koç sürüleri gibi ölüme sürüyorlardı.
Saat 05.00'te, üçüncü kez, bir daha taarruz edildi. Asker ölümün üzerine yürüdü. Köy mezbahaya döndü. Fransızların bulunduğu yıkıntılar içinde, barikatlar gerisinde yer yer beyaz bayrakların kalktığı görüldü.
Oh!
Gün zaferle kapanıyordu. Öyle sanıldı. Bundan sonra olacakları kimse kestiremezdi.

ERTUĞRUL KOYU'NA gece yarısından sonra, saat 02.00'de iki bölük ve iki makineli tüfek geldi. Bir tabur bile değildi takviye. Çok da geç gelmişti. Bu kadarcık bir kuvvetle sonuç almak imkânsızdı.
Mahmut Sabri Bey taarruzdan cayarak taburunun hevesini kırmayı doğru bulmadı. Aytepe geri alınabilse büyük kazançtı. Talihini denemeye karar verdi. Yeni birlikler de taarruz düzeni içinde yerlerini aldılar. Saat 03.30'da taarruz başladı.
İki Türk makineli tüfeğinin takırdaması, askerlere türkü gibi geldi.

Bütün İngilizler uyanıktı. Kaygı içinde bu ânı beklemişlerdi. Hazırlıklıydılar. Türk taarruzunu müthiş bir ateş sağanağı ile karşıladılar. Alarmda bekleyen savaş gemileri de irili ufaklı bütün toplarını ateşlediler. Geride bir topal karınca bile bırakmamak niyetiyle tüm Türk cephesini yakıp yıkmaya giriştiler.
Taarruz gelişemedi. Aytepe geri alınamadı.
Ama bu kesimde gecelemiş İngilizlerin, Allah'ı anarak ateş denizine dalan, süngüleri katran karası gece içinde bile parıldayan Türkleri, korkmadan düşünmeleri mümkün değildi artık. Türklerin çok üstün silah gücüyle bile zor durdurulabildiklerini anlamışlardı. Bu korku üst komutanlara da yayılacak, bunun etkisi gündüz görülecekti.

Mahmut Sabri Bey alaya durumu bildirdi, takviye ve cephane istedi. Çekilme söz konusu değildi. Direneceklerdi.
Bir tabur 10 düşman taburunu kıyıda tutuyordu.

GÜN ağarıyordu. M. Kemal, Kurmay Başkanıyla birlikte Kocadere'de bir köy evinde kurulmuş olan telefon merkezine uğradı. Kolorduyla konuşacak, takviye isteyecekti.
Telefon bağlanmadan, 77. Alayın 1. Tabur Komutanı Binbaşı Hacı Mehmet Emin Bey geldi. Gözleri ağlamış gibi kıpkırmızıydı.
"Efendim.." dedi, "..Utanç içindeyim. Ne yazık ki alayımız çil yavrusu gibi dağılarak savaş alanından
kaçmıştır.. "
"Ne diyorsunuz?"

"..Alay Komutanını bulamadım. Sizin buraya geldiğinizi duyunca bilgi sunmak için koşup geldim." M. Kemal bu dürüst askeri Trablus'ta sömürgeci İtalyanlarla savaştıkları günlerden tanıyordu. Yanında kol komutanlığı yapmıştı.
Gece sol yandan neden bilgi gelmediği, Anzakların niçin denize sürülemediği anlaşıldı.
Savaş alanından kaçmak, bağışlanabilir suç değildi. Hacı Mehmet Emin Bey'e, "Alayı Kocadere'nin
batısında toplayınız.." dedi, "..yine kaçan olursa vurunuz!"
İzzettin Bey'den bu rezil durumun sorumlularını saptamasını istedi.

ConkbayırTnda yedekte bekleyen 72. Alaya, ivedi 27. Alayın soluna gelmesini emretti. O alayda çokça Türk vardı.
Olası bir Anzak karşı taarruzuna karşı bütün birlikleri uyardı.
ARAP ASKERLERİN bazı halleri, tavırları, alışkanlıkları, tümende bulunan Türk askerlerini şaşırtagelmişti.
Bazılarının adının Muhammed oluşu daha çok şaşırtıyordu. Türkler Peygamberlerine duydukları büyük saygı gereği, olur olmaz yerde ve biçimde kullanılmaması için çocuklarına bu adı vermez, onun hafifletilmiş biçimi olan Mehmet'i kullanırlardı. Bu Türklere özgü bir dikkatti.

Önlerine gelen yerde, gösterişli bir halde namaz kılmaları da şaşırtıyordu. Türk, kulluğunu kulluğa yakışır bir alçakgönüllülükle, derin bir sadelik ve saygı içinde, gözden uzak yapmaya çalışırdı. Bu da Türklere özgü bir incelikti.
Ama en çok da bu adamların çoğunun silah arkadaşlarını ateş altında bırakıp kaçmalarına şaştılar. Bambaşka bir milletin ve çok farklı bir toprağın çocukları olduklarını yasaya yasaya her gün biraz daha iyi ve derinden anlamaktaydılar.
KUMKALE KÖYÜNDE beyaz bayraklar sallanınca çatışmalar bıçakla kesilmiş gibi durdu. Fransızlar teslim oluyorlardı. Gün doğmaktaydı.

Sabah alacası içinde iki yan da ayağa kalktı. Çok duyarlı bir durumdu.
Yaklaşan kibar bir Fransız subayı işaretlerle kendi rütbesine denk bir subaya teslim olmak istediğini anlatmaya çalıştı. Alay Komutanıydı galiba. Köye girmiş olan subayların hepsi ya şehit olmuştu ya yaralıydılar. Geride, Menderes köprüsünün ötesinde yüksek rütbeli Türk subayları vardı. Askerler de Fransız subayına işaretlerle bunu anlatmaya çabaladılar. Zaman geçiyordu.

İki yanın askerleri birbirlerine karışmıştı. Her kafadan bir ses çıkıyordu. Bu aşamada kararlı biri öne çıkıp duruma el koyamadı, teslim işlemini başlatamadı.
Bu tuhaf durum uzayınca, iki yanın askerleri arasında itişmeler başladı. İtişmeler yer yer kavgaya, sonra da çatışmaya dönüştü. Yeniden ateş savaşına girişildi. Fırsat kaçmıştı.
Durumu öğrenen Fransız Tümeni Komutanı General d'Amade duraksamadan karaya çıktı. Köy içindeki karma birlik yeniden çözülebilirdi. Bu tehlikeli durumu atlatmak, yenilgiden kurtulmak gerekiyordu. Köy çevresindeki birlikleri geri çekti. Köydeki birliğini feda etmeyi göze alarak filodan köyü ateş altına almasını istedi. Filo yeniden delirdi.

Kumkale köyü barınılamaz hale geldi. İki yan da köyü boşalttı. Sağ kalabilen 300 Türk, mezarlığa geri çekildi.
Gün yara sarmakla geçecek, Fransızlar 26/27 Nisan gecesi sessizce Kumkale'den çekileceklerdi. Bu basit oyalama hareketi için çok kayıp vermişlerdi ama görevlerini başarmış, 3. Tümeni yerinde tutmuşlardı.

GENERAL HAMILTON, Liman Paşa'yı güzelce aldatmış, birinci gün iki uçtaki dört tümenin hareketsiz kalmasını sağlamıştı.
Bu kalabalık, masraflı, zor oyunların amacı Arıburnu ve Seddülbahir'e takviye gelmesini önlemekti. General Hamilton bu iki çıkarma yerine takviye gelmediği takdirde, buralara çıkacak güçlü birliklerle birinci gün kolayca ara hedeflere varacağını, üçüncü gün de Kilitbahir'i ele geçirerek seferin birinci aşamasını hızlı bir zaferle sonuçlandıracağını hesaplamıştı.
Plan başarıyla uygulanmış, iki yere güçlü birlikler çıkmayı başarmış, bu girişimi Birleşik Donanmanın 500'den fazla topu desteklemiş, Türkler kanatlardan takviye alamamışlardı. Ama...

Ama Türkler Arıburnu'nda Anzak Kolordusunu, Seddülbahir'de 29. Tümeni bozarak, ezerek, hedeflerinden uzakta, kıyıda tutmayı başararak pahalı planı alt üst etmişlerdi. Bu olamaz, inanılamaz, kabul edilemez bir durumdu. Bir kazaydı. İlk güne özgü bir yanlışlıktı. Çabucak unutulması gereken bir fiyaskoydu.

Birleşik Ordu'nun kıçı kırık, yoksul Türkler karşısında yetersiz kalması, boyun eğmesi, yenik düşmesi hayalde bile olası değildi.
Sorun sabah kesinlikle çözülür, hedeflere ulaşılır, en çok üç-beş gün içinde Boğaz donanmaya açılırdı. Bunu sağlayacak emirleri verdi.
26 NİSAN 1915 Pazartesi sabahı, savaşın ikinci günü, tan yeri ağarmaktaydı. Ürpertici bir sessizliklik vardı. Sanki zaman durmuş, evren donmuştu.

Harapkale Tepe'den ipek sesli, genç bir askerin okuduğu sabah ezanı duyuldu, derin sessizlik içinde Ertuğrul Koyu'na yansıdı, iki yana yayılıp Gözcübaba Tepesi'ne ve Seddülbahir köyüne ulaştı:

"Allahü Ekber Allahü Ekber"

Tam bu sırada yarımadanın burnunu sarmış olan filo, Başkomutanın emrine uyarak, savaşı başlatmak için üç yandan birden ateş açtı. Ertuğrul Koyu'na yakın olan gemiler özellikle Gözcübaba ve Harapkale tepelerini hedef almışlardı.
Askerin yakınlarına mermiler düşmeye başladı. Gözcü Çavuş 'saklan!' diye bağıracaktı ama ezanı kesmeye kıyamadı. Asker de mermileri umursamamış, belki duymamıştı bile.

Yüreğinin akışına uyarak ezana devam etti:

"Allahü Ekber Allahü Ekber.."

Yanıbaşında patlayan 35'lik bir merminin alevi içinde kaldı, görünmez oldu. Ezana hâlâ devam ediyor olmalı ki gözcü Çavuş büyük patlayışlar arasında bir sözcüğünü daha duyabildi:

"...LA İLAHE İLLALLAH!"

Dünyayı mermilerin kirli gürültüsü ve kara dumanı kapladı. Bombardıman yarım saat sürdü. Yaralıysa sargı yerine taşımak için askere koştular. Asker çiçek tozu gibi havaya karışmış, geride bir iz bile kalmamıştı.

Herkes bombardıman bitti diye sığınaklardan çıkıp yerini aldı. Kurnaz filo, askerleri yok etmek için bunu bekliyordu. Yeniden bu kez daha da yoğun ateş etmeye koyuldu. Havada taş, toprakla birlikte insan parçaları da uçuşmaya başladı.
River Clide gemisinin başındaki makineli tüfekler ve otomatik toplarla da Ertuğrul Koyu'nu savunanları ateş altına aldılar. Amaç başlarını kaldıramaz halde tutmaktı. Çünkü River Clide'ı boşaltmak istiyorlardı. Dövüşken Hampshire Taburu 24 saattir gemide kapalı kalmıştı. Bugün bu tabura çok ihtiyaç vardı.
Bu ateş curcunası ve alacakaranlık içinde, gemide kapalı kalmış olanlar kapılardan çıktılar, mavnalardan kurulu köprüyü aşarak karaya koşmaya başladılar. Ancak bir kısmı karaya ulaşmayı başarabildi. Mehmetler canlarını hiçe sayarak açığa çıkıp ateş ederek çıkışı engellediler.

Çıkanlar Seddülbahir Kalesi'nin arkasına sığındılar. Bütün tabur gemiden çıktıktan sonra Seddülbahir köyüne girecek, oradan Harapkale Tepeye ilerleyeceklerdi.
Çıkamayanları beklemek zorundaydılar.
Bu sırada bir İngiliz taburu da Ertuğrul Koyu'nun batısında, dünden beri dayanan Gözcübaba Tepesini ele geçirmek için hücuma geçmişti.
Böylece iki koldan Harapkale Tepeye ilerleyerek Ertuğrul Koyu'nu düşürecek, 3. Taburu bitireceklerdi.

Bu tehlikeyi hesaba katan 26. Alay Komutanı Kadri Bey, Tümen Komutanının iznini alarak Mahmut Sabri Bey'e ikinci savunma hattına geri çekilebileceğini bildirdi.
Gündüz, filonun ateşi altında çekilmek tehlikeliydi. Kaldı ki Mahmut Sabri Bey hâlâ kuvvetlice bir takviye gelirse İngilizleri denize süpüreceklerine güveniyordu. Ümitle bekleyecekti.

SABAH Arıburnu Koyundaki filo da erkenden Kabatepe-Balıkçı Damları arasındaki kesimi, Conkbayırı derinliğine kadar ateş altına aldı. Queen Elizabeth de filoya katılmıştı.

Anzak Kolordusuna geniş bir kıyıbaşı kazandırmak ve bir yerlerden çıkagelip Anzakları yaka paça kıyıya kadar süren Türk birliklerini kırabilmek için bombardıman çok geniş, çok yoğun, çok yıkıcı ve korkunç uzun tutulmuştu.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 25 Nisan-2 Ağustos 1915 Tarihleri Arasında Çanakkale Sav

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:13

57. Alayın sağ yanındaki iki bölüğün yerleştiği kesim denize yakındı. Asker geceyi basit toprak siperler içinde geçirmişti. Bom-b ıı«liman sonucu bu iki bölükten pek az asker sağ kurtulabildi. Onlar da ya sağır olmuş, ya belleğini yitirmiş, ya delirmişti. Bugün en kritik gündü.
Arıburnu'nu ve Seddülbahir'i savunan birliklere takviye gelmeyecekti.

Kuvveti yarıdan aşağı düşmüş olan 19. Tümen savunmada kalacaktı. Düşman taarruz ederse son ere kadar direneceklerdi.
En acı sorun subay ve usta er kaybıydı. Bu kahramanların yerleri nasıl doldurulacaktı? Bombardıman ilerilere kayınca Anzaklar bazı kesimlerdeki egemen tepeleri ele geçirmek, hedeflere doğru yol açmak ümidiyle saldırıya geçtiler. 57. Alay Conkbayırı yönünü, 27. Alay Maltepe-Eceabat yönünü kapatıyordu. Saldırılar ateşle püskürtüldü.

Cesur bir Anzak birliği 27. Alayın sol kanadında süngü hücumu mesafesine kadar ilerlemişti. Komutlar ve boru sesleriyle süngü hücumuna kalktılar.
Bu iri yarı, bakımlı, güçlü, pervasız adamlar süngüleri ilerde Türk mevzilerine doğru savaş naraları atarak koşarlarken gerçekten korkutucu görünüyorlardı. Türklerin korkarak siperleri boşaltıp geri çekileceklerini düşlüyor olmalıydılar.
Türkler geri çekilmediler, tam tersine, Anzakları karşılamak için siperlerin önüne fırladılar. Tüfeklerine uzun, ince, parlak süngülerini takmışlardı. Süngü süngüye geldiler.

Bir süngü savaşı birkaç dakikada başlayıp biter. Bu kez de öyle oldu. Haykırışlar, bağırtılar, çığlıklar, kükremeler birkaç dakika ya sürdü, ya sürmedi. Sağ kalabilen Anzaklar geldikleri hızla geri çekildiler.
İş süngüye dayanınca, donanma toplarının, bol paranın, çok askerin hükmü kalmıyor, kanlı oyun eşit şartlar içinde oynanıyordu.

LİMAN PAŞA geceyi Bolayır tepesinde geçirmiş, yarı uyuk-lamış, yarı körfezi gözlemiş, kaygı içinde bir gece çıkarması beklemiş, iki tümeni de alarmda tutmuştu.
İngilizler çıkarma izlenimi vermek için bazı küçük hareketler yapmışlardı ama bu kez Liman Paşayı bile aldatamamışlardı. Ordu Komutanı 30 saat sonra Saros'taki durumun bir gösteri olduğunu anlamıştı.
Öğleyin 5. ve 7. Tümenlerin alaylarını deniz yoluyla Eceabat'a göndermeye karar verdi. Ama takviyelerin savaş alanına ulaşmaları günler alacaktı.
İş işten geçtikten, düşman toprağa pençesini geçirdikten sonra yetişeceklerdi.
Kendi de Eceabat'a geçecekti. Kurmay Başkanı Kâzım Bey'i Bolayır'a çağırdı.

Şu emri verdi:

"24 saat içinde hiçbir çıkarma hareketi olmaması halinde, 5. ve 7. Tümenleri tüm birlikleriyle
Eceabat'a yollarsın!"
Aklı hâlâ çıkarmaya takılıydı.
Anadolu yakasındaki birlikler 'emin bir elde', Weber Paşanın komutası altındaydılar. Güney için de emin bir ele gerek vardı, Türk komutanlara güvenemiyordu.

Enver Paşaya şu telgrafı yazdı:

"Gelibolu yarımadasının güneyinde komutayı ele almak üzere Albay Kannengiesser'in derhal ordu emrine gönderilmesini rica ederim"

Albay Kannengiesser Harbiye Nezaretinde Ordu Dairesi Müdürüydü. Çalışkan, düzenli bir askerdi. Enver Paşa izin isteğini kabul etti. Yerine birini atamak gereğini duymadı. Yardımcısı Behiç Erkin Bey bu görev için yeterliydi. Bir süre sonra, Behiç Bey'in çok daha başarılı olduğu anlaşılacaktı. İngiliz uçakları Gelibolu'yu bombalıyordu. Liman Paşa bombalama bitince Gelibolu'ya döndü. Eşyasını topladı. Gelibolu'dan Eceabat'a, oradan Maltepe'ye geçecek, akşam 3. Kolordu Karargâhına yerleşecekti.

İzinsiz hareket eden M. Kemal'in ne korkunç bir felaketi önlediğini Esat Paşa ile Fahrettin Bey'den ayrıntısıyla öğrenecek, bunun değerini bilecek, kendisini 'bir gün içinde yenilen bir ordunun komutanı olmaktan kurtardığını' unutmayacaktı."

15. KOLORDU KOMUTANI Weber Paşa, Türk kurmayların çırpınışları üzerine Liman Paşa'nın yolladığı son, kesin ve sert emirden sonra 3. Tümenin iki taburlu, eğitimi yetersiz 64. Alayını gece yola çıkarmıştı. Yollamak için Kolordunun en zayıf alayını seçmişti. Ordu bastırınca yine hiç acele etmeden bir alay daha yollayacaktı. Bu da Kolordunun Çanakkale iskelesine en uzaktaki alayıydı (33. Alay).

Alman komutanlar bu gecikmelerin, bu kayıtsızlıkların Arıburnu ve Seddülbahir cephelerinde kaç cana mal olduğunu, olacağını umursamıyorlardı. Bu tavırları nefrete ve kuşkulara yol açacaktı. 64. Alay gece durmadan yürüyerek Çanakkale'ye geldi. Bugün karşıya geçmek ve 19. Tümenin emrine girmek için gemi beklemeye koyuldu.
Taşıma işleri için Çanakkale'de bir birim kurulmuştu. Birimin başındaki komutan alayı karşıya geçirip savaşa yetiştirmek istiyordu. Bunun için dört bir yana baş vurdu, konuştu, yalvardı, tehdit etti, küfretti, tepindi, masayı yumrukladı, bıyıklarını yoldu ama bir sonuç alamadı. Boşta bir gemicik bile yoktu.

ERTUĞRUL KOYU'NDA zaman geçiyor, hareket gelişmiyordu. River Clyde gemisindekilerle kıyıya çıkıp da kımıldayamayan askerlerde bunalım belirtileri görülmeye başlamıştı. Komutan vurulmuştu.
Yeni komutan ve kurmaylar, gemide kalanları, kayıp vermeyi göze alarak karaya çıkarmaya karar verdiler, kararlarını da hemen uyguladılar.
Otomatik topların, çift namlulu makineli tüfeklerin koruyucu ateşi altında çıkarma başladı. Küçük gruplar halinde gemiden çıkıp kalenin duvarı dibine koşmaya başladılar. Oldukça kayıp verdiler ama sonunda bütünüyle karaya çıkmayı başardılar.

Kalenin duvarları altına, kaya arkalarına saklanıp kalmış olanlarla birleştiler, Kalenin arkasından dolanarak köye ilerlediler.
Köyde dünden kalma bir yarım takım vardı.
Takım Komutanı Asteğmen İngilizlerin geldiklerini gördü. 30-40 kişi 1.000'e yakın askerle süngüleşerek başa çıkamazdı.

İki şey yaptı:

Harapkale Tepeye birini yollayarak çok ivedi yardım istedi, gelecek olanlar bu savaşa kolayca ayak uydurabilsinler diye nasıl savaşacaklarını da bildirdi. Sonra da küçük müfrezesini toplayıp ne yapacaklarını anlattı.

Askerler teker teker gizli saklı, kuytu, akla gelmez, beklenilirdik noktalara dağıldılar. Bunlar bol atış eğitimi yapmış, bir gün önce İngiliz askerini süngüyle kovalamış, soğukkanlı, kendine güvenen, usta askerlerdi. Ne yapmaları gerektiğini iyi anlamışlardı.
Bulundukları yeri belli etmeden, belli olursa yer değiştirerek, İngiliz askerlerini avlayacaklardı. Baştan aşağı yıkıntı halindeki karmakarışık köy böyle bir savaş için biçilmiş kaftandı. İngiliz öncüler göründüler. Saat 10.00'du.
Tekirdağlı Ali Onbaşı önde yürüyen İngilizi seçti. Sanki babasının çiftliğini ziyarete geliyordu köftehor. Öyle rahat bir hali vardı.
Nişan aldı. Nefesini tuttu. Tetiğe dokundu. Gümmmm!
İngiliz arka üstü uçarak devrildi.
İngiliz resmi harp tarihinin bir efsane gibi anlattığı Seddülbahir Köyü Savaşı başladı.

Öncüler daha köyün girişinde temizlendiler. Tabur Komutanı Binbaşı Beckwith daha kalabalık bir öncü birliği sürdü ileri.
Yeni öncüler sağa sola, boşluklara ateş ederek köye girdiler. Karşı duran bir birlik yoktu. Hatta kimse yoktu. Daha fazla bilgi edinmelerine zaman kalmadı. Sanki her yandan ateş yağdı. Nerelerden ateş ediliyordu? Kaç kişiydiler? Bunları algılayamadan vurulup serildiler. Tabur durakladı. Kiminle savaşacaklardı?
Birliğin ilerleyemediğini öğrenen River Clyde'taki üç yürekli kurmay subay, Binbaşı Beckwith'e yardım için karaya çıkıp koştular. Her biri bir küçük müfrezenin başına geçti.

Harapkale Tepe'den yollanan müfreze de bu sırada köyün arkasından yaklaşmıştı. Sessizce yıkıntılara dağılıp gizlendi.
100 kişi etmişlerdi.
Bu küçük birlik, saat 14.00'e kadar dört saat, köyü vermeyecek, 1.000'den fazla İngiliz askerini durduracak, ağır kayba uğratacaktı.
Ama birlik de hayli kayıp verecek, iki Takım Komutanı da şehit olacaktı.
Giderek küçük köy İngiliz askerleriyle doldu. Saklı gizli savaşmaya imkân kalmadı. Açığa çıkarak savaşa savaşa köyü bırakıp Harapkale Tepesinin kuzeyine çekildiler.

BU SAATTE Gözcübaba Tepesi de iki yandan kuşatılmıştı. Dolu gibi makineli tüfek mermisi yağıyordu tepeye. Dünden beri tepeyi savunan o yiğitliğini anlatmaya söz yetmez küçük birliğe Mahmut Sabri Bey geri çekilmesi için emir verdi. Küçük birlik iyice erimiş, neredeyse iki mangaya düşmüştü. Emir ancak birkaç kez yinelendikten sonra tepeyi bırakmaya razı oldular. Çekildiler.
Bunlar ağlamıyordu. Ağlamaktan beter bir haldeydiler.

İngilizler Gözcübaba Tepesi ile Seddülbahir köyüne sağlamca yerleşince, iki yandan Harapkale Tepeye doğru ilerlemeye başladılar. Savunmanın merkeziydi orası. Kuşatılma tehlikesi belirdi. Mahmut Sabri Bey de artık takviyeden ümidi kesmişti.
Orduya 36 saat kazandırmışlardı. Ordu bu süre içinde buraya istese bir tümen, iki tümen, hatta üç tümen yığabilirdi. Bu kuvvetin, bir taburun kıyıda tutabildiği düşmanı denize uçurması için üflemesi yeterdi.
Ama ordu istememişti.

Şimdi bu kahraman, fedakâr bölükleri kurtarmak gerekiyordu. Bunlar bir karış yurt toprağını canlarından aziz bilmiş askerlerdi. Geri çekilmek zorunlu olmuştu. Gündüz, filonun ateşi altında çekilmek çok tehlikeliydi ama kurtuluş için bunu göze almak gerekiyordu. Birliklere çekilme emri yollandı.
Hafif yaralılar yürürdü. Kımıldamalarında sakınca olmayan yaralıları sırtta, kucakta taşıyacaklardı. Sorun ağır yaralı 70 kişiydi. Bunlar kımıldatılamayacak, taşınamayacak kadar ağır yaralıydı. Geriye yollamayı başaramadıkları bu silah arkadaşlarını, kan ve can kardeşlerini, düşmanın insanlığına terk ederek gidecekler miydi? Evet.

Çoğunluğun esenliği için başka çare yoktu.
Yanlarına iki teneke içme suyu ile bir çuval ekmek bırakıldı Ayrılış çok acıklı oldu. O aciz, yakaran, sitemli, incinmiş, terk edileceklerine inanmayan bakışlar bir mermiden bin kat daha can yakıcıydı. Ağlaşarak vedalaşıldı.

Derelerin, hendeklerin içinden çekileceklerdi. Düşmanın ta-buru izlemesi bekleniyordu. Geriden gelecek artçı birlikler gerekirse kendilerini feda ederek taburun çekilmesini koruyacaklardı. Dere kıvrımlarına, çukurlara, birkaç gün yetecek kadar yiyecek ve fişek verilen keskin nişancılar yerleştirildi.
Birlikler yürüyüşe hazırdı. Parça parça yola çıkıldı.
Korkulan olmadı. Düşman çekilen birlikleri izlemedi. Boşaltılan mevzileri doldurmakla yetindi. İzleyecek gücü de yoktu, cesareti de. Büyük direnişin yarattığı ürküntü subayların da erlerin de yüreklerine işlemişti.
Fakat filonun lanetlik topları ânında faaliyete geçti. Alçıtepe köyüne kadarki düz alanı yine ustaca yakıp kavurmaya başladılar.

10. Bölüğün borazanı donanmaya çok içerliyor, borusundan daha gür sesiyle arada bir İngiliz ordusuna sesleniyordu:

"Teke tek gelsene ülen çakal!"
Derelerin suyu mevsim gereği gür ve soğuktu. Yarı bele kadar su içinde yürüyerek, çamura batarak, kayalara takılarak, mermi parçalarından korunmak için ara sıra suya kapanarak, yaralıları ve tüfekleri bırakmadan, öfke, hayal kırıklığı ve keder içinde, Alçıtepe köyüne doğru adım adım çekildiler.
Gerideki perakende, dağınık, yedek bekleyen küçük birliklerle birleştiler.
Sığındere ağzı ile Eski Hisarlık kuzeyi arasında ince, zayıf bir savunma hattı oluştu.
Alay Komutanı Kadri Bey Binbaşı Mahmut Sabri Bey'e sarıldı, öperek büyük başarısını kutladı.
Binbaşı derin bir alçak gönüllükle, "Görevimizi yaptık.." dedi, "..Allah da yardım etti."

26 Nisan 1915: 3. Taburun geri çekilmesinden sonra oluşan durum İngilizler denize süpürülmemek için bulundukları yerlere sıkıca yerleşerek sağlam bir cephe oluşturmaya bakıyorlardı.
Gece Seddülbahir iskelesine iki Fransız taburu çıktı. Kale dibine sığındılar. Sabah yerleşeceklerdi.

Birinin komutanı olan Binbaşı Zimmermann Türkleri küçük görmekteydi:

"Bunlarla savaşmak çok eğlenceli olacak. Savaşmak için sabırsızlanıyorum."91 Seddülbahir kesiminde bu gece savaşsız geçecekti.

19. TÜMEN Komutanı Yarbay M. Kemal karargâhını, Arıburnu cephesini görerek yönetebileceği uygun, yüksek bir yerde kurdu. Burası Kemalyeri diye anılacaktı. Çok tedirgindi.
Düşman her saat daha kalabalıklaşıyor, daha güçleniyordu.
Taarruz için takviye gönderilmesini, iki alayının kayıplarının karşılanmasını ve harita yollanmasını istedi. Yalnız tümenlere harita verilebilmişti. Alaylar ve taburlar haritasız, göz kararı savaşıyorlardı. Kolordu, harita için sabırlı olmalarını istedi, Anadolu yakasından yollanan iki alayı 19. Tümen emrine verdiğini bildirdi. Alaylar ertesi sabah geleceklerdi. Savaşmamış iki alay ciddi kuvvetti.
Ertesi gün taarruza karar verdi. Taarruz sabah 07.30'da başlayacaktı.

Anzaklar bugün talihlerini denemiş ama hiçbir kesimde sonuç alamamışlardı. Onlar da gece biraz siper kazacak, biraz dinleneceklerdi. Bu gece burda da savaş olmayacaktı.
Ama iki yan da çok sinirliydi. Gündüzki çatışmalar, süngüleşmeler nedeniyle siperler arasındaki alanlar, ölü ve yaralılarla doluydu. Yaralılar inliyor, su diye yalvarıyor, kimi de ağlıyordu. Yakınlardaki yaralıları sürükleyerek siperlere alabilmişlerdi. Ama uzaktakilere ulaşmak, onlara yardım etmek imkânsızdı. Aydınlatma fişekleri yüzünden her hareket görülüyor, biri bir yaralıya yardım için siper dışına çıkmaya yeltense, yüzlerce tüfek birden patlıyordu. İki yan da daha yeni kaybettikleri silah arkadaşlarının acısı yüzünden birbirinden ölesiye nefret etmekteydi. Savaşın ikinci gününde oldukları için duygular çok keskindi.
Anzak siperlerine yakın bir yerde kalmış yaralı bir Anzak subayı sızlanıyor, ağlıyor, bağırarak yardım istiyordu.

Savaştan daha yıpratıcı bir gece geçirmekteydiler. Bu yakarışa dayanmak çok zordu. Yaralının sesi gittikçe kısılıyor ama kesilmiyordu.
Ay ve yıldız ışığında, karşıdaki Türk siperinden bir tüfeğin ucuna takılmış bir beyaz gömleğin sallandığı fark edildi. En yakın Anzak siperindeki subay ve askerler dikkat kesildiler. Bu olayın anlamı neydi? Türkler durup dururken teslim mi oluyorlardı? Tüfeklerini kurup beklediler. Uzun boylu bir Türk askeri siperden çıktı. Silahı yoktu. Silahsız olduğu anlaşılsın diye siperin önünde, çekinmeden bir an öylece durdu. Sonra sesin geldiği yana doğru cesetlere basmamak için yavaş yavaş yürüdü. Eğildi, yaralı Anzak subayını kucağına aldı.

Anzaklar tüfeklerini doğrulttular. Subayı kendi siperine götürmeye kalkışırsa vuracaklardı. Hayır!
Onların siperine doğru yürümeye başladı. Türkün ne yapmak istediğini anlamışlardı. Heyecandan, saygıdan solukları kesildi.
Türk askeri yaralı subayı usulca siperin önüne bıraktı. Anzakların dilleri tutulmuştu. Bir teşekkür bile edemediler. Asker telaş etmeden siperine döndü. Yaralı subayı yavaşça sipere aldılar.
Günlerce bu olay konuşulacak, İngiliz propagandası sarsılmaya, Anzakların Türklere bakışı değişmeye başlayacaktı.

YÜZBAŞI E.C. Böyle komutasındaki E-14 borda markalı denizaltı, gece, fark edilene kadar su üstünde giderek, fark edildiği zaman dalarak, Boğaz'ı geçip mayın bölgesine ulaştı. Derine daldı.
Mayınların altından çok yavaş, dura dura, birkaç saatte, ecel teri dökerek geçtiler. Denizaltı Nara Burnuna yakın yüzeye çıktı ve ânında görüldü.
Marmara'ya birden çok düşman denizaltısının geçmiş olduğu sanılarak, bir kruvazör, bir muhrip ve torpidobotlardan oluşan bir filo kurulmuş, asker ve cephane taşıyan gemileri korumak ve denizaltı avlamakla görevlendirilmişti.
Bu torpidobotlardan biri Nara Burnu yakınında E-14'ü gördü. Denizaltı torpidobotun hücumundan dalarak kurtuldu. Bataryalarını dolduramamıştı. Büyük zorluklar yaşayacak ama sonunda Marmara'ya geçmeyi başaracaktı.
Çanakkale su altından ikinci kez geçilmişti. Türkiye'nin bunu önleyebilecek ne denizaltısı vardı, ne deneyi, ne de teknik yetkinliği.
Bu yoksunluk, yetersizlik giderek büyük sorunlara yol açacak, 600 yıllık imparatorluk acıklı ve gülünç durumlara düşecekti.

27 NİSAN Salı sabahı, filolar Arıburnu'nda da Seddülbahir'de de Türk mevzilerini yine yoğun ateş
altına aldılar. Saat 07.30'du.
Beklenen iki alay da gelmemişti. 64. Alay Eceabat'a daha yeni geçebilmişti, yoldaydı. Öteki alaydan bir haber yoktu. Liman Paşanın esnek, oynak savunma yöntemi' kâğıt üzerinde kalmıştı. Üçüncü gündü ve Arıburnu'na daha bir tek yeni asker ulaşmamıştı. Birlikler savaş düzenine, asker havaya girmişti. M. Kemal taarruzu başlattı. Birlikler harekete geçtiler.
100'den fazla Anzak makineli tüfeği takırdamaya başladı, takviye edilen filoda bugün 255 namlu vardı. Anzak mevzileri ile Türk birlikleri arasında ateşten bir duvar oluşturdular.

Birlikler arazinin kıvrımlarından yararlanarak ilerleyip Anık siperlerine yaklaştılar. Ateşten duvarı aşmak için fırsat kollayacaklardı.
Saat 10.00'a doğru iki taburlu 64. Alay cephe gerisine ulaştı. Geri birimlerin, yardımcı birliklerin arasından geçerek cepheye yanaşacaktı.

Cephe gerisi askerleri, yeni olduğunu anladıkları birliğe, "Hoşgeldiniz" diye sesleniyor, sonra da uyarıda bulunuyorlardı:

"Burada bir adım geri gidilmez, ona göre!"
64. Alay yardıma gelen ilk birlikti ve ilk kez savaşa giriyordu. Gençlerden birkaçı korktu. Yakınlara düşen büyük mermilerin basıncı insanı yere çarpıyor, kulak zarını patlatıyordu. İlk yaralılara, ilk şehitlere alışamadılar. Siniri bozulanlar, ağlayanlar oldu. Ama subayları, çavuşları, hepsini tek tek tanıyor, huylarını biliyorlardı. Severek, azarlayarak, korkutarak yatıştırdılar. Savaş yayıldı, gelişti, şiddetlendi.

Cephenin ortasındaki birlikler, ateş duvarına daldılar. Ok gibi delip geçerek siperlere girdiler. Anzak cephesinde yer yer sökülmeler, çökmeler, geri çekilmeler oldu.
Arkada hemen harekete geçerek bu başarıları derinleştirecek, genişletecek taze bir birlik olsa, cephe yarılacak, Anzaklar denize sürülebilecekti. Beklenen ikinci alayın görevi bu başarıları beslemekti. Gemi bulup da Boğaz'ı zamanında geçemediği için çok sonra, akşam hava karardıktan sonra gelebildi.

O saate kadar düşman toparlanmış, sorunlu yerleri yeni birliklerle güçlendirmiş, taarruz da hızını kaybetmişti.
Gece taarruzu için hazırlığa girişildi.
Düşman siperlerini henüz kum torbaları, çelik kalkanlar, örgüler ve kara mayınları ile güçlendirememişti. Anzak cephesini çökertebilmek için son fırsatlardı bunlar. Anzaklar yürekli askerlerdi. Bir de siperlerini güçlendirirlerse, sonuç almak için ağır toplara gerek olacaktı. 5. Orduda ağır top yoktu.
Kılıçlarını çeken teğmenler, yüzbaşılar birliklerinin başlarına geçtiler. Ölüme ya da zafere en önde onlar koşacaklardı. Tabur ve alay komutanları da askerlerini uğurlamak için ateş hatlarına geldiler. Kısa, keskin komutlar, hücum boruları, trampet sesleri ile gece taarruzu başladı. Bu seslere tüfek, el bombası, makineli tüfek ve top sesleri katılacak, Arıburnu vadilerini ve uçurumlarını savaş uğultusu dolduracaktı.

Türk, yurdunu geri almak istiyordu. Anzak, denize dökülmek ile Türk süngüsü arasında sıkışıp kalmıştı. O da çekildiği bu son çizgide tutunmak istiyordu. Canını dişine takıp bu çizgiyi savunacaktı. Cephe, İngiltereden yeni gelen Deniz Piyade Tümeninden 4 taburla takviye edildi. Ama komutanlar durumdan emin değildiler. Balıkçı gemileri, filikalar, savaş gemilerinin botları, Arıburnu Koyunda bekletiliyor, olası bir boşaltmaya hazır tutuluyorlardı. Kıran kırana bir savaş oldu.
Ateş duvarlarını sağ aşabilen Mehmetler, Mehmetçikler, bazı siperleri ve duyarlı noktaları ele geçirdiler. Ama çok azalmışlardı, güçleri cepheyi yarmaya, Anzakları denize sürmeye, süpürmeye yetmedi.
Taarruza son verildi. Savunmaya geçtiler.

ANZAK askeri Frank Parken'in günlüğünden:

"Birliğimizin 1.000 mevcudundan 715'ini kaybetmişiz. Yaşlı bir binbaşı 'Tanrım, adamlarım nerde?' diye ağlıyor. Bugün bize içkiyi kaşıkla değil matra dolusu verdiler"

BU SABAH Seddülbahir'de, bombardımandan sonra bir hareket olmamıştı. Düşman Teke Koyu'na yiyecek, içecek, silah, cephane, araç-gereç yığıyordu. Yeni gelen Deniz Piyade Tümeni de tabur tabur karaya çıkmaktaydı.

Kıyılara kadar sızan küçük keşif kolları İngiliz zenginliğini ve gücünü izliyorlardı:

"Canına yandığımın zenginliği!"
"Biz de dünyayı soysak zengin olurduk."
"Keşke soysaymışız."
"Tövbe de, günah!"
Fransız Tümeni de karaya çıkarak Seddülbahir'in doğu yanını, Kaleyi, köyü, Morto Koyunu ve Eski Hisarlık'ı İngiliz birliklerinden devralmaya başlamıştı.

Halil Sami Bey sıkıntıdaydı. Başkomutanlıktan orduya, ordudan kolorduya, kolordudan da zorunlu
olarak 9. Tümene "Düşman daha güçlenmeden denize dök!" emri yağmaktaydı.
Takviye olarak Saros'taki 7. Tümenden yalnız bir alay gelmiş-li, Binbaşı Halit Bey'in komutasındaki
20. Alaydı bu.

O kadar.
Eksik, yorgun bir tümen, bir alaylık bir takviye alarak sürekli çoğalan İngiliz ve Fransız Tümenlerini nasıl denize dökecekti?
Başlangıçta yapılan büyük yanlışlığın şimdi kanla temizlenmesi isteniyordu. Başka çare de kalmamıştı artık.
Halil Sami Bey bir taarruz planı tasarlarken İngilizler saat 16.00'da harekete geçtiler. Onlar da Türkleri güçlenmeden bastırmak istiyorlardı. Keskin nişancılara bol kurban vererek ilerlediler. İnce, derme çatma savunma hattını biraz geri iterek Sığındere ağzı ile Eski Hisarlık çizgisinde durdular. Kapsamlı taarruz için burada hazırlık yapacaklardı.

Halil Sami Bey komutanları memnun etmek için bir gece taarruzuna karar verdi. Ne var ki zavallı 9. Tümenin böyle bir taarruzu başaracak dermanı yoktu. Kolayca püskürtüldü.
Asker boşuna uykusuz kalmış, yorulmuş, birlikler daha da karışmıştı. Aksi gibi sabah Birleşik Ordu taarruza geçecekti.

ESAT PAŞA ve kolordu kurmayları, Arıburnu'ndaki ve Seddülbahir'deki taarruzlar durana kadar uyumamışlardı. Buralardaki birlikleri ciddi olarak takviye etmedikçe düşmanı süpürmek mümkün olmayacaktı.
Yetersiz birliklerle taarruz can alıyordu.

Enver Paşa sürekli taarruz edilmesini emrediyor, düşmanın denize dökülmesini istiyor, bunun gecikmiş olmasına sinirleniyordu. Çünkü Liman Paşa, kararsızlığını örtmek, yönteminin başarısızlığını saklamak için Başkomutana düşmanın gücü ve Türk birliklerinin çabaları hakkında eksik bilgi vermekteydi.

Liman Paşanın yöntemi, kâğıt üzerinde, düşmanın daha ilk karaya çıktığı gün denize dökülmesini öngörüyordu. Liman Paşa kendi yöntemini çalıştıramamıştı. Şimdi durumunu kurtarmak için o da birlikleri sürekli taarruza zorluyordu.
Liman Paşanın raporları nedeniyle Başkomutanlıkta düşmanın denize dökülememesinin sorumlularının birlikler olduğu izlenimi uyanmıştı.
Kurmay Başkanı Fahrettin Bey, "Paşam.." dedi, "..Enver Paşaya askerin canını, kanını esirgemeden döktüğünü, harikalar yarattığını, şu âna kadar ciddi bir takviyenin gelmediğini, buna karşılık Saros'ta bir, Çanakkale yakasında bir tümenin boş durduğunu, savaşan birliklere çok geç olarak, küçük ve eksik birlikler yollandığını, düşmanın böyle denize dökülemeyeceğini bildirelim. Birliklerimize yazık oluyor."

Paşayı, Liman Paşayı aşarak Başkomutana gerçekleri açıklayan bir rapor yollamaya ikna etmek savaştan zor oldu.
Hazırlanan taslağı birçok kez düzeltti. Zorlukla razı olup imzaladı.
Rapor sabah saat 05.00'te şifrelendi ve Başkomutanlığa tellendi. Gizli bir iş yapmış olmamak için bir kopyası da Liman Paşaya yollandı.96" Başkomutanın yanıtı öğleden önce geldi.

Saros'taki 5. Tümenin hemen güneye alınmasını emrediyor, Çanakkale için iki tümen ayrıldığını bildiriyordu:

15. Tümen ile Mersin'den İstanbul'a alınan 16. Tümen.
İki tümen de hemen yola çıkarılacaktı. Bunlar iyi gelişmelerdi. Ama Enver Paşa durmadan taarruz edilmesi için ısrar edip duracak, herkesi zorlayacaktı.

16. TÜMENİN bir alayının (125. Alay) Çanakkale'ye deniz oluyla yollanması uygun görülmüştü. Öteki iki alay karadan gidecekti. 125. Alay hareket emrini sabah aldı, iki saatte hazırlanıp Haydarpaşa'ya geldi. Kimse eviyle vedalaşamadı. Bu yüzden uğurlamaya gelen de olamadı. Alayı Haydarpaşa'da üç yolcu gemisi hazır bekliyordu.
Taburlar, toplar, makineli tüfek bölüğü, sağlıkçılar, ekmekçi takımı, ağırlıklar, arabalar, atlar, katırlar hiç bekletilmeden gemilere bindirildiler. Dolan gemi denizaltı tehlikesine karşı bir torpilli nıun eşliğinde hareket ediyordu. Torpidolar yol boyunca gemilerin çevresinde dört döneceklerdi. AE-2 gemileri görmüş ama torpidobotlar yüzünden uzak durmuştu.

Akşam Çanakkale Boğazına girdiler. Kilye limanı aşırtma ateş altında olduğu için yüksek tepelerin koruduğu Akbaş'ta demirlediler. Hâlâ bir iskele yapılamamıştı.
3.000 asker, silahlar, toplar, ağırlıklar, atlar ve katırlar, gemi ışıldaklarının, el fenerlerinin aydınlığında, düdük, bağırış, haykırış, kişneme sesleri içinde, motorlar ve mavnalarla karaya taşındı. Bu çetin iş uzun sürecek, sabah sona erecekti.
Tümenin öteki iki alayı Sirkeci'den Uzunköprü'ye trenle, oradan cepheye yürüye yürüye gelecekti. Bu yolculuk 8-9 gün sürüyordu.
Saros'tan sonra, kara yolunu savaş gemileri topa tutuyor, uçaklar bombalıyordu. Bu yüzden geceleri yürüyecek, gündüzleri elverişli yerlerde gizleneceklerdi.

27 NİSAN günlü İkdam gazetesinde kısa bir haber yer aldı:

"İngilizler, Bozcaada Müftüsünü Çanakkale tabyalarına şifreli işaretle haber vermekle suçlayarak idam etmişlerdir."

GENERAL Hunter Weston Alçı Tepe'nin bir hamlede ele geçirilemeyeceğini anlamış, iki aşamalı bir plan hazırlatmıştı. Birinci aşamada Alçıtepe köyü ve gerisindeki Yassı Tepe ele geçirilecek, sonra doğuya, Alçı Tepeye dönülecekti.
Askeri tarihlerin 'Birinci Kirte Savaşı' adını verdikleri savaş sabah (28 Nisan Çarşamba) başlayacaktı.

Taarruza 17.500 İngiliz ve Fransız askeri katılacak, donanma 470 topuyla iki yandan Türk mevzilerini ateşe boğacaktı. Queen Elizabeth de bugün batı kıyısındaki filoda yer alıyordu.
Türkler ne durumdaydı?
Türk cephesinin ortası Alçıtepe köyü idi.

Yolun batı yanında, birinci hatta, Bolayır'daki 7. Tümenden gelen 20. Alay vardı..
Yolun doğu yanında ise, yine 7. Tümenden gelen ikinci alay (19. Alay) yer alacaktı ama o daha gemiden yeni inmişti. Yoldaydı. Onun yerini savaş artığı küçük, perakende, derme çatma birlikler almıştı.

26. Alayın 2. ve 3. Taburları, sayıları çok azaldığı için birleştirilerek geçici bir birlik oluşturulmuştu.
Binbaşı Mahmut Sabri Bey'in komutası altındaki bu birlik, doğu kanattaki bu yamalı bohça cephenin gerisinde, yedekteydi. Birlik çoğu hafif yaralı 820 kili Bunlar ilk günün sağ kalmış kahramanlarıydı. Bütün cephede, dördü doğuda, dördü batıda, yalnız sekiz ağır makineli tüfek bulunuyordu. Türk cephesinin durumu böyle, gücü bu kadardı.

Savaşın dördüncü günüydü ve takviye olarak gele gele yalnız bil alay gelmişti. Bütün güney kesimini genel olarak dört kat kalabalık düşmana karşı hâlâ 9. Tümen savunmak durumundaydı.
Bu dağınık, siperlerini daha berkitememiş, uykusuz, yaralı kuvvetle, donanma destekli büyük bir taarruzu durdurmak, geri püskürtmek mümkün müydü? Mantığa, genel askeri ölçülere göre çok zordu, dürüstçesi imkânsızdı. Bu nedenle de tümen, kolordu ve ordu komutanları ateş üzerindeydiler. Yoldaki alaya ardarda acele etmesini emredeceklerdi.
Alay uçamazdı ya.

Zorunlu yürüyüş hızıyla, mola vermeden, soluk soluğa yürüyordu. Savaş telaşı içinde geleceği yer ayrıntılı biçimde tanımlanmadığı için yanlış yola sapacak, daha da gecikecekti.
Savaş saat 08.00'de donanmanın topları ve 28 İngiliz topunun ateş püskürmesiyle başladı.

Arasız 60 dakika sürdü.
60 dakika ölüm, yıkım, kıyım kustular.
Asker korunmak için toprağa girdi, karıştı, toprak oldu sanki.
Bombardıman sona erdi. İngiliz birlikleri batı ve orta kesime, Fransızlar doğu kesime taarruza kalktılar.
Askerler, savaşmak için taşın ve toprağın altından, ölüler canlanır, ruhlar ete kemiğe bürünür gibi doğruldular.
Ürpertici bir andı.

Batı kesimdeki 20. Alayın cephesine taarruz eden İngilizler alayın 6 katıydı. Görevleri bu kesimdeki cepheyi yarıp gerideki Yassı Tepeye ulaşmaktı. Türklerin donanmanın ateşi altında ezilmiş olduklarını düşünerek ve sayılarına güvenerek iyimserce ilerlediler.
Alay, yaklaşmalarını soğukkanlılıkla bekledi. Komutan böyle davranılmasını emretmişti. Biri bile heyecanlanıp da tetiğe dokunmadı. Çıt çıkmıyordu. İngilizler arada 100-150 metre kalınca, süngü hücumuna kalkarak koşmaya başladılar. Bir dakika sonra Türk siperlerine dalacaklardı. Bu kesimde bulunan binden fazla tüfek ve iki ağır makineli tüfek birden çalışarak İngilizleri biçtiler. Pek azı kurtulabildi.
İngilizler bu kesimde taarruza ara verdiler.

Türk cephesinin ortasına yüklendiler. Orta kesim zorlukla da olsa dayanıyordu.
Ama doğu kanatta durum farklıydı. Savaş çok yırtıcı başlamıştı. Saat 10.00'da hem Türk, hem Fransız cephesinde dalgalanmalar, sarsılmalar başladı. Senegallilerde panik işaretleri görülüyordu. Bu kesimdeki Türk askerlerinin büyük bölümü de 24 Nisan gecesinden beri doğru dürüst uyumamış, dinlenememiş, sürekli çatışmış, yürümüş, hücum etmiş, siper kazmıştı. Artık bitmişlerdi. Kimse bu insancıklardan daha fazlasını isteyemezdi.
Türkler biraz daha direnebilse Fransızlar çözülecekti.

Önce kıyıda, özellikle Goliath zırhlısının ateşi altında bunalmış küçük bir Türk birliği çözüldü. Böyle bir durumda subayların kaçakları, bozguncuları vurma yetkileri vardı. Ama hiçbir subay silahını çekmedi. Bunlar ne kaçaktı, ne bozguncu. Güçlerinin son damlasını kullanmış ve tükenmişlerdi. Bunalım yayıldı. Doğu kanadı usul usul geriye doğru dağılmaya başladı. En korkulan, en tehlikeli şey olmuş, Alçı Tepe yolu açılmıştı. Alçı Tepenin ilerisi Kilitbahir platosuydu. Düşman ilerlese durduracak kuvvet yoktu.

Durumu düzeltmek imkânsızdı. Savunma bütünüyle çökmeden, Alçıtepe köyünün gerisine çekilmeliydi. O zaman geciken 19. Alay da belki yeni hattın doğu kanadında yerini alabilir, cephe yeniden kurularak Alçıtepe yolu tıkanabilirdi.
Çekilme emri doğudaki 26. Alay, batıdaki 20. Alay komutanlarına gönderildi.
26. Alayın bölgesinde birliklerin çoğu zaten geri çekiliyor, cephe yer yer boşalıyordu. Komutan olsa olsa çözülen birlikleri çekilecekleri yeni çizgide toplamayı başarabilirdi.

20. Alay Komutanının ise emri alır almaz alayını Alçıtepe kominin gerisindeki yeni çizgiye çekmesi gerekiyordu.
Hu karışık, tehlikeli aşamada devreye Çanakkale ruhu girdi. I doğu kanadı çekildi, ne batı. Neler oldu da cephe çökmedi, as-ı ı ı geri çekilmedi?
Doğu kanatta Seddülbahir kahramanı Binbaşı Mahmut Sabri Hey geçici birliği ile geride, yedekteydi. Birkaç saatçik de olsa dinlenmişlerdi.
26. Alay Komutanı Kadri Bey cephedeki kötü durumu bildirince, birliğini silahbaşı ettirdi, yürüttü. Kendi de öne geçti. Boşal-iıl.uı mevzilere doğru ilerlemeye başladılar.
Çözülen birliklerin askerleri, ayaklarını sürüyerek, bitik bir halde, başları önlerinde, öbek öbek geri geliyorlardı. İlk öbek, Mahmut Sabri Bey'i ve arkasındakileri, Yahya Çavuşu, Bigalı Mehmet Çavuşu, Tekirdağlı Ali Onbaşıyı, Karacaoğlan, Aytepe, Teke ve Ertuğrul Koyu, Seddülbahir köyü gazilerini görünce durdu.
Binbaşı, "Hayrola?.." diye sordu, "..Fransızlardan mı korktunuz?" Sırf merak ettiği için soruyor gibiydi. 'Korkmak' sözcüğü hepsinin onuruna dokundu. Gözleri doldu.

Biri öne çıktı:

"Düşmandan korkan alçaktır!"

Biri inler gibi ekledi:

"Gücümüz bitti komutanım."

Gevşek, dağınık, hasta bir duruşu vardı. Asker olduğunu unutmuş gibiydi. Binbaşı sert bir sesle uyarınca, uyanıp toplandı, esas duruşa geçti. Ötekiler de toparlandılar. Binbaşının beklediği rüzgâr esmiş, yeniden Çanakkale askeri olmuşlardı. Geriden gelenler de onlara bakarak saygıyla durdular. Binbaşı "Korkmadığınızı biliyorum.." dedi, "..Niye korkasınız? Sizin gölgeniz bile bu düşmanı yenmeye yeter. Beni iyi dinleyin. Türkün gücü bitmez. Türkün can evinde her zaman zor gün için yedek güç bulunur. Haydi gelin, namus görevimizi yapalım, vatan anamızı koruyalım!" Yanıt beklemeden yürüdü. Vatan ana!
Bu sihirli söz askerleri titretti, silkeledi, doğrulttu.
Geri çekilenler birliğe katıldılar. Birlik yürüdükçe büyüyordu. Mahmut Sabri Bey'in ve silah arkadaşlarının cepheye yürüdüğünü gören kim geriye gidebilirdi? Çözülenlerin tümü geri döndü.

Çözülmemiş birlikler canlandı. Bunalım bitti. Cephenin doğu kanadı yeniden kuruldu. Bu çözülüş ve toparlanış içinde geri çekilme emri akla bile gelmedi. Batı kanadında başka bir olay yaşanmıştı.
20. Alay Komutanı Binbaşı Halit Bey, tabur mevzilerini dolaşıyor, subay ve askerleri gözlüyordu. Asker düşmanı tanımış, dövüş tarzını anlamıştı. Rahat dövüşüyordu. Subayların hepsi şehitlik rütbesini kuşanmaya hazırdılar. Direniyor ve düşmanı yıpratıyorlardı.
Çekilme emri Halit Bey'i şaşırttı. Düşmanla iç içe gibiydiler. Çözülüp ayrılmaları alayı ve savunmayı tehlikeye düşürürdü. Üstelik bu kesimde Alçıtepe köyünün de gerisine kadar çekilmeyi gerektirecek bir durum yoktu.

Milletine ve tarihe karşı sorumluluğu üzerine aldı, çekilme emrini birliklerinden gizledi. Geri çekilmedi.100 Dövüşe devam ettiler.
Zaman kana bulana bulana geçti, saat 13.00'u buldu.
Batı kanadı sağlamca yerinde durmaktaydı, doğu kanadı yeniden kurulmuştu.
Tümen Komutanı Halil Sami Bey, emrinin dinlenmemesini sorun etmedi, kan ağlayarak verdiği çekilme emrini sevinçle geri aldı.

SAVAŞ durgunlaşmıştı.
Gittikçe yaklaşan bir homurtu duyuldu. Yine bir düşman uçağı geliyordu herhalde. Tüfekleri havaya diktiler. Topluca ateş edeceklerdi. Çanakkale yakasında askerlerin hep birden ateş ederek bir uçak düşürdüğünü duymuşlardı.
İnsafsız düşman uçakları Kızılay işaretli hastaneleri bile bombalıyordu.

Başlarının üzerinden güüüüür diye iki uçak geçti. Kanatlarının altında ay-yıldızlı arma vardı. Türk uçağıydı bunlar!
Asker savaşı, nöbeti bıraktı, yarasını unuttu, uçaklara el kol sallamaya, haykırmaya başladı. Uçakların ve ay-yıldızın şöyle bir görünmesi bile askeri mutlu etmişti. Türklerin de iki uçağı vardı işte!

Pilotlar askere moral vereceğini bildikleri için mevzilerin üzerinde kısa bir gösteri yaptılar. Sonra biri batıya kaydı, alçaldı, İngiliz mevzilerini bombaladı. İkincisi Morto Koyuna süzüldü, oradaki iskelelere 8 bomba attı. Asker sevinç içindeydi.

TÜRKLERE bu sevinci çok gören bir İngiliz taburu, bir savaş gemisinin ateş desteği altında, deniz ile Sığındere arasındaki dar kesimde taarruza geçti. Burada 20. Alaydan bir bölük ile bir takım vardı. Kısa bir ateş savaşından sonra İngilizler, karşılarında küçük bir kuvvet olduğunu anlayınca, iyice yaklaştılar, hücum mesafesine girince süngü hücumuna kalktılar. Çok yanlış bir iş yapmışlardı. Yanlış yaptıklarını bir dakika sonra anladılar.
Bu küçük kuvvet, uzun süngüleriyle taburu karşıladı, kendinden üstün birliği dağıttı, sağ kalanları Sığındere ağzına kadar kovaladı.
Takımın komutanı teğmen, takımıyla birlikte koşuyor, bir yandan da "Sömürgelerde acı çeken, soyulan, korkudan titreyen, uyanmasına izin verilmeyen, el ayak öpen, uşaklık yapan tüm zavallılar şu tavşan gibi kaçan İngilizleri görseydiler" diye düşünüyordu.

Çanakkale Savaşı, hiçbir devletin, hiçbir ordunun, hiçbir silahın, yurt sevgisinden ve milli onurdan daha güçlü olmadığını, olamayacağını öğretmekteydi. Bu büyük gerçek her gün bir kez daha kanıtlanıyordu. Bunu yaşamak herkese yıkılmaz bir özgüven veriyordu. Bundan sonra bir dış kudretten, ancak Çanakkale'yi yaşamayanlar, milli tarihi okuyup kavrayamayanlar ile onursuzlar ve satılıklar korkacaktı.
Bu arada 19. Alay da doğu kesimine yetişip bu kesimin ortasına yerleşti.

İki yandaki komşu birliklerden sesleniyorlardı:

"Gazanız mübarek olsun!"

Sonra da Çanakkale yasasını hatırlatıyorlardı:

"Burda geri kaçılmaz, Çanakkale geçilmez!"

Tümen Komutanı Halil Sami Bey'in morali düzelmişti. Durumu soğukanlılıkla değerlendirdi. Takati tükenen düşman, taarruzu kesmiş, ilerlediği çizgiye yerleşmeye çalışıyordu.
Düşmanı geri atmak için 19. Alayla taarruza karar verdi. Doğu kanattaki döküntü birlikler de çözülmeyi unutturmak için bu harekete katılmaya gönüllü oldular. 20. Alay taarruza dünden hazırdı.
İngiliz ve Fransızların büyük ümitlerle başlattığı taarruzu Türkler tamamlayacaktı.
Saat 15.00'te Türk karşı taarruzu başladı.
Yeni gelen 19. Alay karşısındaki birlikleri ezip ilerledi.

Döküntü birliklerin döküntülükleri kalmamış, silkinip kendilerine gelmişlerdi. Onlar da coşkuyla süngü hücumuna kalktılar.
Türklerle savaşı eğlenceli bulan Fransız Binbaşı Zimmermann bir tepeciğin üzerinden savaşı izliyordu.
Bazı küçük Türk birliklerinin süngü hücumuna kalktıklarını görünce gülmesi tuttu. Taburunun içinde kalıp boğulacaktı bu aptallar! Böyle düşündü. Az sonra taburu dağılacak, satirli Senegalliler panik içinde ta Morto Koyu'na kadar kaçacaklar, Fransızlarla İngilizler ciddi kayıplar vererek zorlukla çıkış çizgilerine geri döneceklerdi. Bunları görse, herhalde güldüğüne pişman olurdu. Ama görmedi.

Çünkü bir keskin nişancı, kasketinden subay olduğunu anladığı neşeli Binbaşı Zimmermann'ı vurup hayat defterini dürdü.
Gelgitli, şaşırtıcı bir savaş günü yaşanmış, Birinci Kirte Savaşı İngiliz ve Fransızların yenilgisi ile sonuçlanmıştı.

GENERAL HAMİLTON, yanında Albay Keyes olduğu halde, 29 Nisan sabahı Seddülbahir'e çıktı. Uzaktan baktığı Türk toprağına ilk kez ayak basıyordu.
Kıyı arı kovanı gibiydi. Kumsal askerler, arabalar, katırlar, su fıçıları, sandıklar ve yaralılarla doluydu.
Yaralılar dünkü yenilginin anılarıydı.

On binlerce çocuğunu gönüllü olarak Çanakkale'ye yollamış olan İngiliz kamuoyu bir zafer haberi bekliyordu. Sansür nedeniyle hiçbir gazete büyük kayıp verildiğini, ordunun kıyılarda kaldığını yazamamıştı. Karaya çıkmış olmak başarı olarak sunuluyordu.
Savaş muhabiri Ashmead-Barlett, yazamadığı olayları ve fark ettiği yanlışlıkları not etmeye başlamıştı. Uygun bir zamanda hepsini açıklayacak, büyük dalgalanmalara yol açacaktı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 25 Nisan-2 Ağustos 1915 Tarihleri Arasında Çanakkale Sav

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:13

KOMUTANLAR yeni bir taarruz için kibar kibar görüşürlerken, savaş gemileri Kabatepe yakınından, hedef bildiren uçakların yardımıyla, aşırtma atışlar yaparak Eceabat'ı bombardıman etmeye başladılar.
Eceabat askeri bir hedef olmadığı halde, şehirde bir tek sağlam ev bırakmadılar. Hastaneyi de yıktılar. Birçok yaralı yanarak şehit oldu. Hastanede esir 2 yaralı İngiliz askeri bulunuyordu. Onlar da öldü. Sonra Çanakkale'yi hedef aldılar. Şehirde yer yer büyük yangınlar çıktı.

Bu vahşi olayları izleyen Yüzbaşı Nazmi Akpınar yardımcısına dedi ki:

"İngiltere, Fransa, Almanya gibi ülkelerin ulaştıkları ileri ve yüksek bir medeniyet var. Bu gelişmişliğin bunlara bir olgunluk, doygunluk vermesi, bilgelik, incelik, hoşgörü, soyluluk kazandırmış olması gerekirdi. Barışçı, adil ve örnek olmaları, yol göstermeleri, insanlığı ve hakkı korumaları, güzelliklere ve iyiliklere öncülük etmeleri beklenirdi. Tam tersini yapıyorlar. İlkel bir insandan daha yırtıcı, acımasız, kaba ve benciller. Durmadan dünyayı sömürüyor, doymuyor, yetinmiyor, sürekli daha fazlasını istiyorlar. İnsanlığı kandırmak için güzelliğe övgü düzüyor ama hiç durmadan çirkinlikler yapıyorlar. Küçük bir çıkar için bir milleti mahvedebilirler. Bana inanmazsan tarihe bak!"

Günlüğüne şu kısa notu düştü:

"Lanet olsun böyle medeniyete.' "

AE-2 ile E-14 Marmara adasının kuzeyinde buluşup birbirlerine sokuldular.
Kule kapakları açıldı. Kaptanlar kulelere çıktılar. Selamlaştılar. Megafonla konuştular. Geçilmez
sanılan Boğaz'ı geçmiş, Türk havuzu Marmara'nın ortasında buluşmuşlardı.
Ne harika bir olaydı bu!

İkisi de çok neşeliydi. Bilgi alışverişinde bulundular. Kaptan Stoker torpillerinin çoğunu kullanıp bitirmiş, bir tek hedef bile vurmayı başaramamıştı. Yüzbaşı Boyle'un görevi gemilere hücum etmek değil, keşif yapmaktı. Onun torpilleri duruyordu. Stoker istedi ama Böyle vermedi. Ertesi sabah saat 10.00'da yine bu noktada buluşmak üzere birbirlerinden ayrıldılar. E-14 İstanbul'a doğru uzaklaştı.
Kader ertesi sabah AE-2 denizaltısı ile küçük Sultanhisar torpidobotunu denizaltıların buluşma noktasında bir kez daha karşılaştıracaktı. Aralarında yarım kalmış bir hesap vardı.

BİR ANZAK askerinin 29 Nisan günlü mektubundan:

"..Türk nişancıları atış alanımız içinde değişik yerlere dağılmışlardı. Bir tanesi gün boyu çok kişiyi vurdu. Alçak hain! İnsanları yok etmeyi iyi beceriyorlar. Onlara hiç acımıyor, yakaladık mı derhal süngülüyoruz."

ENVER PAŞA'DAN zılgıtı yiyen Liman Paşa, Saros'ta tuttuğu 5. Tümenin üç alayını da hemen yola çıkardı. Bu alaylar Arıburnu'nda M. Kemal'in emrine gireceklerdi.
5. Tümenin Komutanı Albay von Sodenstern, alayları ile Arıburnu'na gitse, rütbesi kendinden küçük bir komutanın, daha ela önemlisi bir Türk'ün emrine girmek zorunda kalacaktı. Çünkü ilk günden beri o kesimdeki savaşı M. Kemal yürütmüştü. Bir Almanın küçük rütbeli bir Türkün emrine girmesi söz konusu olamazdı. Alaylar yollandı.
Albay von Sodenstern açıkta kaldı.
Liman Paşa orduya yeni bir düzen vermek istiyordu.

Seddülbahir'de 3. Kolorduya bağlı bir Bölge Komutanlığı kurdu:

Güney Bölge Komutanlığı. Bu kesimdeki tümenler bu komutanlığa bağlanacaktı. Birlikler çok karışmıştı ve gittikçe çoğalıyorlardı. Böyle bir düzenlemeye gerçekten gerek vardı. Herkes memnun oldu.

Ama bir haber her duyanın midesini bulandırdı:

Liman Paşa Bölge Komutanlığına, açıkta kaldığı için, bu görev için adı en son akla gelecek olan Albay von Sodenstern'i getirmişti. Memleketinde bir alay komutanı olabilen bu subayın emrine, şimdi, 3 tümen ve ek birlikler verilecekti. Ne buradaki savaşlar, birlikler, komutanlar hakkında bilgisi vardı, ne de bölgeyi tanıyordu. Hiç savaş görmemişti. Akılsız ve yetersiz olduğu da birkaç gün içinde anlaşılacaktı. Liman Paşa Bölge Komutanlığının Kurmay Başkanlığına da, kimse yokmuş gibi, yaveri Süvari Binbaşı Mühlmann'ı getirdi. O da bugüne kadar hiçbir birliğin kurmaylığını yapmamıştı. İki Almanın yanına Arap bir yedek subay da çevirmen olarak verildi. Bu çevirmenin belki Almancası yeterliydi ama Türkçesi çok kıttı. Bu eksiklik yazılı emirlerin gecikmesine yol açacaktı.105b En duyarlı yerdeki tümenleri yönetecek komutanlık bu üç kişiden oluşuyordu.

BAŞKOMUTANLIK günlük bildirilerle kamuoyuna bilgi vermeye başlamıştı. Gazeteler yine kapış kapış gidiyordu.
İstanbullular, birlikte sevinen ve üzülen bir büyük aile oldular. Bu Müslüman-Türk birlikteliğine, olayları öğrendikçe Anadolu da katılacaktı.
Ermeniler ve Rumlar, İstanbul'da kalmış İngiliz ve Fransızlar ile bazı İngiltere ve Fransa hayranları, bu duyguları paylaşmıyorlardı.
Hürriyet ve İtilaf Partisi'nin çekirdek kadrosu da bu duyguları paylaşmıyordu. Yönetimden ve yeni uyanmaya başlayan Türklerin tepkisinden çekindikleri için açıkça konuşmuyor ama yükselen milli duyguyu sulandırmak, ordunun başarısını küçültmek, önemsizleştirmek için gizlice çalışıyor, kulaktan kulağa türlü söylentiler yayıyorlardı. Orduya ait bir başarı bunları rahatsız ediyordu. Bunlar diledikleri düzeni kurmalarına engel olan orduya düşmandılar. Yönetimi yıkmak ve iktidarı ele geçirmek için her şeyi caiz görüyor, dini kullanarak sayılarını günden güne çoğaltıyorlardı. Dindar değil dinciydiler, başka bir deyişle din tüccarıydılar. Bunların yurt dışına kaçmamış, sürgüne yollanmamış, İstanbul'da kalmış, gölgede bekleyen birkaç lideri vardı. Bunlardan biri ilerde Türkiye'nin başına bela kesilecek olan İngiliz uşağı, dönme Damat Ferit Paşaydı. Pusuya yatmış vaktini bekliyor, İngilizlerin kazanması için dua ediyordu.

Birçok hariciyeci, emekli paşa, eski nazır ise, iliklerine sinmiş aşağılık duygusu içinde Türk ordusunun Çanakkale'de İngilizler karşısında asla tutunamayacağını, koca İngiltere'nin yenilmeyeceğini düşünüyor, kaygı içinde susuyordu.
Bunlara karşılık kara savaşının başlaması orduya mal satan iş adamlarını çok sevindirmişti. Ordunun ihtiyacı artacak, bunların da kazançları ikiye, üçe katlanacaktı. Basın bunları Bulgur Kralı, Un Kralı gibi sanlarla anıyor, kirli maceraları kulaktan kulağa yayılıyordu.
Ama en çok sevinen Orhan'dı. Yüzü parlamıştı. Sabah ve akşam gazetelerini yutar gibi okuyor, heyecanlanıyor, neşeleniyordu.
Bu akşam da, babasının getirdiği bir akşam gazetesini büyük bir keyifle okumaktaydı.

Balkan Savaşını unutamayan Dilber kederle sordu:

"Savaş ölüm, acı, yokluk, hastalık, yoksulluk demek. Savaşa sevinilir mi ağabey? Neden seviniyorsun?"
Orhan durgunlaştı, gözlerini kaçırarak, fısıldar gibi "Bilmiyorum" dedi. Neden sevindiğini anlatamazdı ki. Hayatının büyük sırrıydı o.

GENERAL HAMILTON güncesine gece şu notu düştü:

"Bir komutan için en büyük düşman etrafa korku salandır. Türkler gerçekten cesur ve göründükleri yerde dehşetli korku yaratıyorlar.Süngü takmış, parıltılar içinde bir uzun insan hattı Allah Allah bağırışlarıyla üzerinize koşuyor"
Bu sahneyi hayal etmek bile ürpermesine yetmişti.

Kendine moral vermek için şu cümleleri ekledi:

"Ben Türklerden, bazı silah arkadaşımın korktuğu kadar korkmuyorum. Karaya çıktık, ne pahasına olursa olsun bu topraklarda kalacağız!"

30 NİSAN sabahı Sultanhisar torpidobotu gün doğarken Gelibolu'dan ayrıldı. İstanbul'a gidecekti. Ali Rıza Kaptan elinden kaçırdığı denizaltıyı aramak için yola erken çıkmıştı. Sultanhisar 97 tonluk küçük ama hızlı bir topridobottu. İki küçük topu vardı. Kaptanı da inatçıydı.
Erdek körfezi ile Marmara adaları arasındaki suları taramak istiyordu. Hava güzel, deniz sakindi. Olaysız yol alıyorlardı.

Ansızın gözcü bağırdı:

"Ufukta tekne var!"
Baktılar. Marmara adasının kuzeyinde, sisler içinde soluk bir gölge görünmekteydi. Gölgeye doğru hızlandılar. Sultanhisar yaklaşırken, gölge de yavaş yavaş suya dalarak gözden siliniyordu.

Haykırışlar yükseldi:

"Denizaltı bu!!!"

Mürettebat topbaşı yaptı, torpidolar ateşe hazırdı. Ama yetişemeden denizaltı dalıp izini kaybettirdi. Kaptan o çevreden ayrılmayı doğru bulmadı. Denizaltının durumu anlamak için periskobunu yeniden yükselteceğini ümit ediyordu. Daireler çizerek beklediler. 20 dakika sonra sağ uzakta denizaltının periskobu göründü. "Periskop üzerine ateş!"

İlk iki atışta sağ yan topunun nişancısı Edremitli Ömer Onbaşı periskobu vurdu. 800 tonluk denizaltı ile 97 tonluk torpidobot arasında iki buçuk saat sürecek kıyasıya bir mücadele başladı. İki kaptan da bütün ustalık, silah ve gemilerinin yeteneklerini kullanacaklardı. Denizaltı bu mücadele sırasında küçük toplardan biriyle bir daha vuruldu. Yara alan gemi bazı özelliklerini kaybetti. Ama dalıyor, çıkıyor, torpidobotu torpille vurmaya çalışıyor, bu küçücük gemiye yenilmemek için büyük çaba harcıyordu.
Son olarak koca gövdesiyle birdenbire, denizi fokurdatarak, köpükler saçarak suyun üzerine fırladı.
Az kaldı torpidobotu alabora ederek, mücadeleyi kazacaktı.

Ali Rıza Kaptan işi bitirmek için denizaltıya çarpmaya karar verdi:

"Çarpmaya hazır olun!"

Denizaltının gövdesine çarpsa ufak torpidobotun kendi parçalanırdı. Dümen kısmına bindirecekti. Gerekli önlemler alındı.
Torpidobot bir koç gibi ileri atıldı. Olanca hızı ve bütün gücüyle AE-2'nin kuyruğuna çarptı. Denizaltı suya daldı, bir süre sonra kulesi göründü,yükseldi, uzun, kara gövdesi belirdi. Manevra yapma yeteneği kalmamış, yenilmişti. Beyaz bayrak çektiler.

Kaptan Stoker, gemi düşman eline geçmesin diye vanaları açtırdı. Mürettebata denize atlamaları emrini verdi.
Çanakkale Boğazını ilk kez geçmeyi başaran denizaltı ağır ağır batmaya başladı. Kaptan kuledeki bayrağı selamlayarak son âna kadar güvertede kaldı. Gemi battı. Bayrak suyun üzerindeydi.
Bu vedalaşmayı saygı ile izleyen Sultanhisar mürettebatı da batmakta olan bayrağı selamladılar.
Kaptan Stoker'ı, 2 subay ile 29 askeri denizden topladılar. Hiç kayıp yoktu.

Kaptan Ali Rıza Bey Kaptan Stoker'ın elini sıktı:

"Geçmiş olsun. Savaşta böyle şeyler olur."
Kaptanı ve iki subayı kamarasına davet etti.
E-14'ün, mücadeleyi görünce buluşma yerinden uzaklaştığı anlaşılıyordu.

VEDİA'NIN annesi ara sıra Kadınlar Dünyası dergisinin eski sayılarını verir, Nesrin de kadınların yazılarını merakla, cesaret ve azimlerine şaşarak, imrenerek okurdu. Bugün Vedia ile 1913 yılının sayılarını yollamıştı. Gece okumaya başladı.
Sayfalara hızlı hızlı bakıp geçerken Ana Sesi adlı kısa bir yazıya, daha doğrusu bir mektuba rastladı. Bir anne yirmi yaşındaki oğluna sesleniyor gibi yaparak erkeklere çatıyordu.

Diyordu ki:

"Oğlum! Seni çok emekle, özenle, zahmetle bu yaşa getirdim. Askerlik çağına girdin, yani kocaman bir erkek oldun. Bana cevap vermeni istiyorum.
Söyle!
Maksadınız, gayeniz ne? Şu iki günlük hayatımızı zehir etmekten ne lezzet alıyorsunuz? Bizim gelişmemize, yükselmemize engel kesilmekte ne kazancınız var? Söyle oğlum! Bu taş kafaları ne zaman yontacaksınız? Bir kadınla nezaketle konuşmanın ne kadar mutlu edici olduğunu, birlikte çalışmanın, iş yapmanın bütün milleti refaha götüreceğini, toplumu ilerleteceğini hangi gün idrak edeceksiniz? Kadınlığın, anneliğin yükselmesinin, sizin yükselmeniz demek olduğunu, ey benim alık çocuğum, ne zaman anlayacaksınız? Her şey yıkıldıktan, geride ilerletilecek, yükseltilecek bir şey kalmadıktan sonra mı?"

BUGÜN 19. Tümen karargâhını sevince boğan bir şey oldu, 1/25.000 ölçekli haritalar geldi.
Mükemmel değillerdi ama hiç yoktan iyidiler.
Hepsi vakit yitirilmeden alaylara ve taburlara dağıtıldı.
Cephe çizgisini değiştiremeyeceklerini anlayan Anzaklar, yerlerini korumak için iyice toprağa gömülmeye başlamışlardı. Arka arkaya sıralanan siperler, yollar, sığınaklar, top mevzileri, makineli tüfek yuvaları ile yaygın, derin, güçlü bir savunma ağı oluşturuyorlardı. Her yer kum torbalarının koruması altına alınmaktaydı. Torba çok, kıyıda kum sınırsızdı. Torbaların arasına yer yer mazgal görevi görecek, ortasında gözetleme deliği bulunan demir kalkanlar yerleştirildi. Ağır makineli tüfek sayısı da çok artırıldı.

Türkler filonun ve ağır makineli tüfeklerin aralıksız ateşi yüzünden bu gelişimi engelleyemiyorlardı. Kurmay Başkanı İzzettin Bey ileri siperlere kadar giderek durumu incelemiş, Anzak mevzilerinin iyi berkitildiğini görmüştü. Canı sıkkın döndü. Bu durum sonuç almayı çok zorlaştıracaktı. Ordunun takviye yollamakta geç kalması düşmana tırnaklarını toprağa geçirme fırsatı vermişti. "Lanet olsun!"
Ağır top olsa bu mevziler dümdüz edilir, iş süngüye kalırdı ama top yoktu. Sorun yine subayların ve Mehmetlerin can cömertliği ile çözülmeye çalışılacaktı.
5. Tümenden beklenen üç alaydan ikisi geldi. Biri merkeze yerleştirildi, öteki yedekler arasına alındı. Üçüncü daha sonra gelecekti.

Yarbay M. Kemal'in emrinde 9 alay toplanmıştı.107 Ne var ki bu 9 alayın yalnız 3'ü taze ve kayba uğramamış alaydı, öteki alaylar yarı yarıya, yarıdan da fazla erimiş, kırık dökük birliklerdi. Toplam savaşçı sayısı 16.000'di. 34 top, 22 ağır makineli tüfek vardı.
Toprağa gömülmüş Anzak Kolordusuna, 100'den fazla makineli tüfeğe ve filonun 255 topuna taarruz edeceklerdi.

HERKESİ taarruz öncesi gerginliği sarmıştı. Bu durumdayken Liman Paşa'nın Enver Paşa'dan istediği Albay Kannengiesser çıkageldi. Liman Paşa zor durumda kaldı. Albay Kannengiesser'i, Enver Paşa'dan isterken, bir Bölge Komutanlığına getirmeyi tasarlamıştı. Güney Komutanlığını Albay von Sodenstern'e vermişti. Kuzeyde ise bu görevi fiilen Yarbay M. Kemal yürütüyordu. Artık bu görevi ondan alamazdı.
Şu anki yerini, saygınlığını, onurunu M. Kemal'e borçluydu. O olmasa İstanbul yolu açılmış, kendisi de İstanbul hükümetiyle birlikte Anadolu'ya kaçmış olacaktı.
Başı kalabalık, kafası karışıktı. Uygun bir çözüm bulamadı. Sonunda Albay Kannengiesser'i, alayları M. Kemal'in emrine yollanmakta olan 5. Tümenin Komutanlığına atadı.109 Açıkçası başından savmıştı.

ALBAY KANNENGİESSER öğle yemeğini nezaket ziyareti yaptığı Kolorduda yedi. Yemekten sonra yaveri ile Kemalyeri'ne geldi.
Bekletilmeden M. Kemal'in yanına alındı. Burası tepe yamacına oyulmuş bir odaydı. Odada bir küçük masa ile iki iskemle vardı. Oturdular.
Albay genç komutana ilgiyle baktı. Liman Paşanın bile saygıyla söz ettiği, Kolorduda adı geçince özel bir hayranlıkla anılan Türk demek ki buydu. Zayıf, keskin çizgili bir yüz, insanın içini gören iki göz, tınlayan bir ses, ölçülü bir nezaket, kendine güvenen rahat, kararlı, ödünsüz bir duruş. Liman Paşa tarafından 5. Tümen Komutanlığına atandığını anlattı ve 'tümeninin emir ve komutasını üstlenmeye geldiğini' söyledi, 'rütbesi büyük olduğu için cephenin komutasının da yeniden düzenlenmesi gerekeceğini' ekledi. Kısacası albay olarak cephenin komutanı olmak istiyordu.

M. Kemal büyükçe bir taarruzdan çok kısa bir süre önce, hiçbir şey bilmeden, sırf rütbe farkı dolayısıyla, bir cephenin komutasını üstlenmeye hazırlanan bu subaya notunu ve hak ettiği yanıtı verdi:

"Bu cepheyi ilk günden beri ben yönetiyorum. Yarın çok önemli bir taarruz yapacağız. Tümenim ile 5. Tümenin alayları birbirine karışmış halde. Ayrıca askeri iktidarınızı da hiç bilmiyorum. Bu iki nedenle size bu kesimin komutanlığını da, 5. Tümeni de devir ve teslim edemem. Yanımda bir seyirci olarak bulunabilirsiniz, o kadar. Birazdan komutanlar gelecek, bu taarruzu konuşacağız. İsterseniz kalabilirsiniz."
Albay Kannengiesser böyle karşılanacağını, bu yanıtı alacağını hiç düşünmemişti. Bu Türk açıkça Liman Paşanın emrine karşı geliyordu. Sersemledi.
Saat 14.00'tü.

Alay komutanları ile topçu komutanı geldiler.
M. Kemal, İzzettin Bey ve komutanlar, yeter sayıda iskemle olmadığı için hep birlikte, yere serili kilime bağdaş kurup oturdular. Kannengiesser kararsız kaldı. Sonra da bu toplantıyı izlemekte yarar gördü. O da iskemleden inip onlar gibi bağdaş kurmak istedi ama beceremedi, bu oturuşa alışık olmayan kasları, eklemleri türlü zorluklar çıkarıp Albayı gülünç duruma düşürdüler. M. Kemal ortaya haritayı serdi, taarruz planı hakkında açıklamalar yaptı, tavsiyelerde bulundu, emirler verdi.
Planın özü Anzak cephesinin merkezine hücum ederek, cepheyi Hain Tepe doğrultusunda yarmaktı. Bu başarılırsa Anzaklar denize dökülürdü. Sabah taarruz edilecekti.
Kocadağ çok engebeli olduğu İçin filonun ateşinden oldukça korunabiliyorlardı. Bu nedenle Arıburnu bölgesi gündüz taarruzuna elverişliydi. Filonun ateşi denize açık olan kanatlar için tehlikeliydi.

Ayrıntılar konuşuldu. Mermi kısıtlı olduğu için taarruz öncesi top ateşi yazık ki kısa sürecekti. Makineli tüfeklere karşı nasıl hücum edileceği tartışıldı. Tek çarenin ağır top olduğu anlaşılmıştı. Hiç ağır top yoktu.
"Yoksulluğun gözü kör olsun!" 'Ve de yoksul bırakanların!"
Anzaklar daha da sağlam yerleşmeden sonuç alınabilecek son şanstı bu. Bu yüzden bu taarruz çok önemliydi. Mutlaka başarılı olmalıydı. Bir daha düşmanı denize süpürmek belki de imkânsız olacaktı. Ondan sonra küçük mevzi savaşları yapılabilirdi.
Toplantı M. Kemal'in cesaret ve kararlılık aşılayan etkili bir konuşmasıyla bitti.

Kucaklaştılar:

"Gazamız mübarek olsun!"

LİMAN PAŞA Arıburnu'ndaki taarruzu izlemek için 3. Kolordu karargâhına gelmişti. Ayrıca Güney Bölgesi Komutanlığına getirdiği Albay von Sodenstern'e de, Seddülbahir'deki birliklerle derhal taarruz etmesini emretmişti.

Albayın yönetimini devr alacağı Seddülbahir cephesindeki yerleşme şöyleydi:

Batıda Albay Halil Sami Bey'in 9. Tümeni ve bazı birlikler vardı. Yarbay Kadri Bey, Mahmut Sabri Bey de bu kesime geçmişlerdi.

Doğu kanadının sorumluluğunu Bolayır'dan gelen 7. Tümen Komutanı Albay Remzi Bey (Alçıtepe) üstlenmişti. Burada 7. Tümenden gelen bir alay ile bazı küçük birlikler bulunuyordu.114 15. Tümen İstanbul'dan deniz yoluyla gelmekteydi. Daha yoldaydı. Gelince o da doğu kanadında yer alacaktı. Albay von Sodenstern cephenin eski komutanı Albay Halil Sami Bey'i ziyaret etti, cephe hakkında bilgi edindi ve görevine başladı.
Birliklere ertesi günü, 1 mayıs gecesi taarruz edileceğini bildirdi.

ARIBURNU 1 Mayıs 1915 sabahı. Cumartesi. Şafak söküyor.
Taarruz edecekler ön siperlerde yerlerini aldılar. Hepsi içinin enginliğine çekilmiş, sessizce bekliyor. Sabah pusu eriyor. Düşman mevzileri yer yer görünmeye başladı. Anzaklar da Türk mevzilerini yer yer görmeye başladılar.
Uçaklar,ve balon yoluyla Türk cephe gerisini izledikleri için gelen takviyeleri izlemiş, büyükçe bir taarruza hazırlık yapıldığını anlamışlardır. Onlar da uyanıklar. Onlar da sessiz. Bekliyorlar.

57. Alay Komutanı Hüseyin Avni Bey yanındaki 2. Tabur Komutanına, "Ata Bey.." dedi, "..birçok babayiğiti şehit verdik. O yüzden gözlerim yaşarmadan bir gelinciğe bakamaz oldum. Sanki her biri bir şehidimizi temsil ediyor."
Çevreyi gösterdi.

Kır çiçeklerinin arasında pıtrak gibi gelincikler belirmişti:

"..Şuraya bak, sanki toprak şehit tütüyor." Saat 05.00'ti.
Türk bataryaları Anzak mevzilerini ateş altına aldı. Eldeki mermi sayısı yüzünden ateş ancak 15 dakika sürebilecekti.

Bu durum topçuları kahrediyordu:

"Komutanım, 15 dakikalık ateş düşman mevzilerinin ancak tozunu alır."

"Bir mermi fabrikamız olsaydı bu zavallı hali yaşamazdık. Ama ne edelim ki zaman akmış biz bakmışız." "Hem de yüzlerce yıl." Filo bu atışlara ânında yanıt verdi.
Mevziler arasındaki mesafe en fazla 400 metreydi. Filo mevzilerin birbirlerine daha yakın olduğu yerlerde kendi askerlerine zarar vermemek için Türklere ateş edemiyordu. 255 namlu ile uzak Türk mevzilerine, mevzilerin derinliklerine, gerilere, kanatlara, olası top mevzilerine ateş yağdırmaya başladı.
Mevzilerin yakın olduğu yerlerde savunma görevini ağır makineli tüfekler üstlenecekti. Bu silahları her noktayı tarayabilecek biçimde yerleştirmişlerdi.
Küçük çaplı Türk topları birazdan susacak, taarruz başlayacaktı. Subaylar askerlerine son bir göz attılar. Hepsi şehit adayı, şehitlik gönüllüsüydü. Yüzlerinde şehitlik öncesinin sakinliği ve temizliği parlıyordu.
Toplar sustu. Sert, kısa, kararlı taarruz komutları duyuldu. Birlikler siperlerden fırladılar.

HAYDARPAŞA Hastanesinde görevli Dr. Fikret Bey nöbetçiydi. Az olaylı, oldukça sakin bir gece geçirmiş, boş kaldıkça gazetelere göz atmış, Türk ve Osmanlı tarihini düşünmüştü.

Sabah kahvesini içerken güncesine şu satırları yazdı:

"Gazetelerde resmi deyimler dışında Osmanlı sözcüğü daha az kullanılır oldu. Türk deniyor, Türkçe deniyor, Türkiye deniyor. Osmanlı diye bir millet olmadığı anlaşılmaya başlandı. Zaten Osmanlılığı ne Rum kabul etmiş, ne Ermeni, ne Yahudi, ne Bulgar, ne Kürt, ne Arnavut, ne de Arap. Yalnız biz kabul etmişiz. Soyumuzu, tarihimizi unutmuşuz, unutturmuşlar. Aşurede nohut olmuşuz. Bizi küçük gören Osmanlı çelebileri, efendileri, beyleri, paşaları devleti çökerttiler, rezil ettiler, sattılar. Şimdi sıkıştılar, Türklüğü övüyor, Türklüğe sığınıyorlar. Çünkü devleti kurtarmak için yine Türkün kanına ve canına ihtiyaçları var. Bu tehlikeyi atlatınca, bunlar ayağına kapandıkları Türklüğü yine söndürmeye yeltenirler. Bu kronik hastalığı tedavi etmek şart"

KARA ve denizdeki bütün silahlara ek olarak bugün savaşa İngiliz uçakları da katıldı. Çok çalışkandılar. Birlikleri bombalıyor, makineli tüfekle ateş ediyor ve her yana çivi yağdırıyorlardı. İngilizler hava kuvvetlerini yeni uçaklar ve Ben My Chree adında yeni bir uçak gemisi ile takviye etmişlerdi.

Savaş alanı cehennemi andırıyordu.
Çok yoğun ateşe ve sert karşı koymaya rağmen Türkler Anzak cephesini zorlamaya başlamışlardı. Müstahkem Mevki Telsiz İstasyonu, Anzak Kolordu Komutanlığı ile General Hamilton'un karargâhı arasındaki bir telsiz mesajını yakalamıştı. Cevat Paşa mesajın hemen Kolorduya bildirilmesini emretti.

Kolordu da M. Kemal'e bildirdi:

Anzak Komutanlığı, 'bazı mevzilerin sarsıldığını, tezelden takviye kuvveti yetiştirilmesini' istemekteydi. Ne güzel haberdi bu!
Birlikler yedeklerle desteklenerek taarruz güçlendirilip hızlandırıldı. Arıburnu'ndaki düşman denize dökülürse, bütün birlikler Seddülbahir'de toplanır, orası da bir vuruşta düşmandan temizlenebilirdi.

Bu düşünce herkese heyecan veriyordu.
Arıburnu körfezindeki Monica adlı balon gemisinden yükselen sinir bozucu gözetleme balonuna bir Türk uçağı hücum etti. Savaşanların gözü hiçbir şey görmüyordu ama bu cüretli olay yedekte bekleyen askerleri coşturdu. İngiliz uçakları araya girerek uçağın balona tehlikeli olacak kadar yaklaşmasını engellediler.

Askerlerin neşesi sönüyordu ki bir başka olay oldu:

Kabatepe'ye gelen bir gözetleme ekibi Nara'da bulunan Barbaros gemisine atış için mesafe ve yön bildirmeye başlamıştı. Büyük mermiler Arıburnu körfezinde patlamaya başlayınca en başta balon gemisi Monica, bütün savaş ve taşıt gemileri atış mesafesi dışına kaçıştılar.
Her gün canlarını yakan İngiliz gemilerinin kaçışını görmek askeri neşelendirdi.

57. Alayın 1. Bölüğünün gülmez cephanecisi bile keyiflendi:

"Güle güle! Cehennemin dibine kadar yolunuz açık olsun!"

SEDDÜLBAHİR cephesindeki Türkler de bu gece taarruz edeceklerdi.
General Hamilton da ertesi sabah için büyük bir taarruz planlamıştı. İngiliz ve Fransız birlikleri de bu taarruzun hazırlığı içindeydiler.

İskenderiye'den getirtilen dört Hint taburu da karaya çıkarılmıştı:

8.000 kişi.
Albay von Sodenstern, Liman Paşa'nın telkiniyle, düşmanın zayıf olduğunu ileri sürüyordu. Oysa birlik komutanları durumu biliyor, İstanbul'dan gelecek olan 15. Tümeni beklemenin yararlı olacağını düşünüyorlardı. Böylece az çok bir denge sağlanırdı. Bir gün beklemenin bir sakıncası olmazdı.

Ama yeni Komutan bu düşüncede değildi:

"Bu gece taarruz edilecek!"

Arap asıllı subayın çevirisi yanlış olduğu için taarruz emrini birkaç kez düzeltmek gerekti. Bu yüzden
emir gecikecek, ileri birliklere yetişemeyecek, zorunlu olarak kısa ya da sözlü emirlerle yetinilecek,
birlikler arasında, bir gece taarruzunda çok önemli olan uyum sağlanamayacaktı.
Birleşik Ordu'nun savaşçı sayısı Türklerden 2 kat, makineli tüfek sayısı 10 kat, top sayısı 20 kat fazlaydı.

BU SAATTE 16. Tümenin sona kalan bazı yardımcı birlikleri ağırlıklarla birlikte, Sirkeci garında, yolcu ve yük vagonlarından kurulu uzun bir katara yerleşiyorlardı.
Subayların ve bazı İstanbullu askerlerin aileleri ile Sirkeci ve Eminönü esnafı birliği uğurlamaya gelmişlerdi. Peron çok kalabalıktı. Tümenin bandosu da bu katarla gidecekti. Kalabalık bando şefini heyecanlandırdı. Bandoyu perona indirdi. Halkı ve askerleri duygulandıran parçalar çalmaya başladılar.
Yolcular arasında 16. Tümende takım subaylığına atanan Teğmen Faruk da vardı. Emri yeni çıktığı için bu son kafileye kalmıştı.
Annesi ve teyzesiyle evde vedalaşmıştı. Yolcu etmek için Kuleli'den arkadaşı Teğmen Ertuğrul gelmişti, "Ara sıra eve uğra, bizimkiler sevinirler" dedi. "Merak etme. Sen de mektup yazmayı ihmal etme."

"Etmem."
Gidip dönmemek, dönüp de görmemek vardı. Helalleştiler.
Tren uzun uzun düdüğünü öttürdü. Herkes bindi. Kapılar kapandı. Ağlayanların, dua edenlerin, el ve mendil sallayanların önünden tangırdayarak ağır ağır geçtiler.
ARIBURNU'NDA taarruz sürüyor, Anzaklar ölüm kalım savunması yapıyorlardı. Türk birlikleri Anzak cephesine iyice yanaşmışlardı. Ama az ilerde uzanan bu siperlere yaklaşamıyorlardı. Çünkü sıra sıra makineli tüfekler hiç durmadan ölüm yağdırarak, püskürerek, kusarak yaklaşanları biçiyor, delik deşik ediyor, parçalıyordu.
Anzakların telaş içinde oldukları belliydi. Dirençlerinin sonuna gelmiş gibiydiler. Belki de sonuç almak için bir son hamle yetecekti. Kayıptan yılarak taarruzdan caymak, bu altın fırsatı kaçırmak olabilirdi.
M. Kemal, İzzettin Bey ve yakındaki Alay Komutanları ile durumu değerlendirdikten sonra gece 24.00'te taarruza devam edilmesine karar verdi.

SAAT 22.00.
Seddülbahir'de de Türk taarruzu başladı.

Yeni komutanın emrine uyularak ileri birliklerde tüfeklere fişek sürülmemişti. Taarruz sessizce süngü hücumuyla yapılacak, düşmana baskın verilecekti.
Yeni Komutan düşmanın kaçamaması için birliklerin, filikaları yakmak için yanlarında gaz gibi tutuşturucu maddeler bulundurmalarını istemişti. Bu istek komutanlara alay gibi geldi. Düşmanın denize dökülebileceği vakit yazık ki kaçmıştı. Düşman ileri güvenlik birlikleri yaklaşan Türkleri görünce silahlarını ateşlediler. Işıldaklar yandı, aydınlatma fişekleri uçuştu. İngiliz ve Fransızlar sabah yapacakları taarruz için ilk siperlere kuvvet yığmışlardı. Türk taarruzuna tepki bu nedenle beklenenden de sert oldu. Filo da iki yandan Türk mevzilerinin arkasına geçti. Mevzilerin içini görerek ateş etmeye başladı. Türkler iki ateş arasında kalmış oldular. Batı kesimde Halil Sami Bey'in birlikleri çok gayret gösterdiler, İngiliz cephesini zorladılar, inat ettiler, çok kayıp vermeyi göze aldılar ama ilerleyemediler. Çıkış çizgilerine geri çekildiler. Doğu kesimde ise taarruz ilk aşamada etkili oldu. Senegalli askerler çabuk sarsıldılar. Kumkale'de, birkaç gün önce de burada karşılaşmış, Türk'ün süngüsünü tanımışlardı. Çözülüp dağıldılar. Türk taburları açılan bu gedikten girdiler, gediği genişlettiler. Düşman cephesi yarılmak üzereydi. Fransız Tümeninin Komutanı General d'Amade yedekleri hızla yetiştirerek gediğin daha çok genişlemesini önledi. Bundan sonra birçok ileri geri, kanlı hareketler, boğuşmalar oldu. Türk cephesinde haberleşme aksıyordu. Gediği besleyecek yedekler zamanında harekete geçirilemedi. Sonunda bu kanattaki birlikler de bir sonuç alamadan çıkış çizgilerine dönmek zorunda kaldılar.
Türk taarruzu başarılı olamamıştı.
Ama bu kanatta, askeri tarihin ayrıntıları arasında saklı kalan olağanüstü bir olay yaşanmıştı.

Bilmemek olmazdı:

Savaşın bütün kızgınlığı ve karmaşıklığı ile sürdüğü bir sırada, Fransız cephesinde küçük bir boşluk oluşmuştu. 21. Alaydan bir takım bu boşluğa daldı. Takımın arkasından akıp gelenler oldu. Birkaç subay ve 300 savaşçı ettiler. Yıldız ışığında, başlarında serdengeçti subaylar, Fransız cephesinin içine ilerlediler. İyi yetişmiş, gözüpek 300 savaşçı, yaman bir kuvvettir. Önlerine çıkanları ezip geçtiler. Başarı birliği daha derinlere, yeni başarılara çekmekteydi. Bu çekime karşı duramadılar. Cephe gerisindeki bazı hizmet birimlerine ve noktalara baskın verdiler. Geçtikleri her yerden yakın karargâhlara panik çığlıkları yağmaya başladı.

Fransız cephesinin gerisindeki bir kesimi harman yerine çevirmişlerdi. Bir masalın hayal kahramanları gibiydiler. Morto Koyu'nun yakınına kadar geldiler. Gün işiyordu.
Soluk almak için uygun bir yerde durdular. Hemen hemen hiç kayıp vermemişlerdi. Küçük yaraların, çiziklerin sözü bile olmazdı. Çantalarını geride bıraktıkları için yanlarında peksimet bile yoktu. İki sahra mutfağını basmış ama oralardan ekmek almak akıllarına gelmemişti. Açlıklarını suyla bastırdılar. Geçtikleri yerler Fransız birliklerince doldurulmuştu. Hepsi cephe gerisinde ateşten bir top gibi dolaşan bu çılgın birliğe karşı alarma geçirilmiş olmalıydı. Ne yapmalıydı?

Genç subaylar biraraya gelip karar verdiler:

Dövüşe dövüşe geriye dönmeye çalışacaklardı. Sabah namazını birlikte kılıp dua ettiler ve harekete geçtiler.
Silme Fransız birlikleriyle dolu cepheye bu kez tersten daldılar. Neye güveniyorlardı? Görünmez adam mıydı bunlar? Kanatlı mıydılar? Silahları sihirli miydi? Dev gücü mü vardı her birinde? Hayır.
Bunlar Çanakkale askeriydi.
Filonun Türk mevzilerini ateş altına aldığı sıraydı. Taarruz için hazırlanan gergin, duyarlı düşman birliklerinin arasından geçeceklerdi.
Yürüdüler.
Duruma göre, ateş savaşı yaptılar, süngü hücumuna kalktılar, dağılıp gizlendiler, birleşip boğuştular, bazıları silah kardeşlerini korumak için kendilerini feda etti, yaralandılar, şehit verdiler ama pes etmediler.
Sayıları yarıya düşmüştü.

Sağ kalanlar inanılmazı başardı:

Düşman cephesinin içinden geçerek birliklerine kavuştular.120 Adlarını az kaldı şehit defterine yazacak olan Tabur Komutanı hepsini sevinçle tek tek kucakladı. Sonra da izinsiz ileri gittikleri için açtı ağzını yumdu gözünü, bir mucize gerçekleştirmiş kahramanların topunu tepeden tırnağa kalayladı. Biri bile gık demedi.

SEDDÜLBAHİR'DEN iki saat sonra, saat 24.00'te, Arıburnu'nda da gece yarısı taarruzu başladı. Yıldızlar daha da çoğalmış gibiydi.
Anzaklar gözlerini kırpmamış, mevzilerini yeni gelen askerlerle daha da güçlendirmişlerdi. Çok hırçın, kanlı bir savaş, bir boğuşma başladı.
M. Kemal en uçtaki bölükle bile ilgileniyor, her hareketi izliyor, gerektikçe uyarıyor, yol gösteriyordu. Sayısı dokuza çıkan alayları bir an bile gevşemeyen bir irade, dikkat ve azimle yönetiyordu. Albay Kannengiesser de uyumamıştı. Savaşı ve genç komutanı izliyordu. Üstünlüğünü anlamıştı. Emrine girmeye hazır olduğunu bildirdi.

Anzak mevzileri üç yandan demir bir kuşak içine alınmıştı. Bu kuşak gittikçe daralıyordu. Kimi taburların imamları da askere güç katmak için ateş hattına gelmişlerdi. Savaş havası onları da kucakladı, şehitlerin boşta kalmış tüfeklerini alarak onlar da savaşa katıldılar.12* Bazı birlikler yer yer ateş barajını aşarak Anzak siperlerine ulaşmayı başarmışlardı. Ama barajı geçerken o kadar çok kayıp veriliyordu ki ulaşan gazilerin sayısı Anzakları yenmeye yetmiyordu. Araziyi iyi değerlendiren Anzakların elverişli noktalara yerleştirdikleri bazı makineli tüfekler Türkleri kırıp geçirmekteydi. I e unutanlar bu makineli tüfek yuvalarını körletmek için fedai subay ve erlerden küçük müfrezeler kurdular. Fedai subay istenince bütün subaylar, asker istenince bütün askerler öne çıkıyordu. "Bu katil tüfekleri yok edin!"
Bu görevi alan müfrezeler kısa bir hazırlık yaptıktan sonra geceye ve ateşe dalıp gidiyorlardı. Kimi dönüyor, kimi şehit defterine yazılıyordu. Bazı tüfekler bu yolla susturuldu, kırım azaltıldı. Ama geride o kadar çok makineli tüfek vardı ki bunlar Türk taarruzunun önünü kesmeye yetiyordu.
Saat 03.00'tü.

M. Kemal taarruzu durdurdu:

Birlikler bulundukları çizgide kalacaklardı.
Anzak ve yeni Türk mevzileri arasındaki mesafe Bombasırtı gibi bazı yerlerde 8-10 metreye inmişti. Yapışık gibiydiler. İki yan da bu duyarlı noktalarda 24 saat tetik durmak zorundaydı.

SEDDÜLBAHİR'DE Türk taarruzu yeni sona ermişti. Gün doğmak üzereydi. Birlikler çıkış çizgilerine çekilmiş, yerleşmeye çalışıyorlardı. Çok kayıp vermiş, çok hırpalanmış, çok yorulmuşlardı. Seddülbahir'i sarmış olan savaş gemilerinin 400'ü aşkın topu, üç yandan Türk cephesini ateş altına aldı. Buna karaya çıkarılmış 100'den fazla top da katıldı.

Siperlerde hiç kum torbası yoktu. Çünkü 5. Ordunun depolarında kum torbası bulunmuyordu. Siper savaşı yapılacağı düşünülmemişti. Daha sığınaklar da kazılamamıştı. Vakit olmamıştı ki. Bir kısım birlik sürekli savaşmaktaydı. Bir kısmı ise yeni gelmişti.
Günlerdir uyumayanlar vardı. Goliath zırhlısı Boğaz'ın içinde, Eski Hisarlık yakınına demirlemişti. Bütün gece zaman zaman Türkleri uyutmamak, vurmak, ezmek, siperleri yıkmak için Boğaz yönündeki Türk mevzilerini ateş altına alıyordu. Asker bu ateş gevezesi zırhlıya 'Kocakarı' adını takmıştı. 'Cadı' diyenler de vardı.

Cephe boyunca subay ve askerler tufanın sona ermesini yarım yamalak siperler içinde, sabır ve tevekkülle bekleyeceklerdi. Siperler yaralılar ve şehitlerle doluyordu. Daha da dolacak, sağ kalanlar şehitlerle koyun koyuna savaşacaklardı.
İngiliz ve Fransızlar harekete geçmek için ateşin kesilmesini bekliyorlardı. Amaç bugün Türkleri savunma düzeni almalarına fırsat vermeden bastırmaktı.
Savaş talihi, Türk'ü, en zayıf, dağınık, yorgun ânında sınamak istiyordu.

7. Tümen Komutanı Albay Remzi Bey ellerini açıp yüksek sesle yalvardı:

"Ya Rabbi, bize bu acımasızları yenmeyi nasip et!"

İki tümen de tufanın taarruz habercisi olduğunu düşünerek geçici bir düzen aldı. Tüfekler temizlendi. Sabah çorbası yetiştirilememişti. Çantalarda, torbalarda peksimet vardı. Halkın armağan yolladığı çerezler sık sık askerlere dağıtılıyor, her ere birkaç avuç düşüyordu. Peksimet ve çerezle açlıklarını giderdiler. Su azdı. Sakalar suya gitmiş, daha dönmemişlerdi. "Suyu ve cephaneyi idareli harcayın!"

Trabzonlu Teğmen Salih sızlandı:

"Şöyle hovardaca, cömertçe bir savaş hiç kısmet olmayacak mı? Tufan durdu.
Ortalık iyice aydınlanmıştı. Düşman birlikleri doğuda ve batıda taarruza geçtiler. Yorgun, mecalsiz, isteksiz, dağınık, zayıf bir direnişle karşılaşacaklarını, bu direnişi fazla zorlanmadan kıracaklarını ümit ediyorlardı.
Mehmetler mıh gibi durunca savaş sertleşti.
Türk mevzileri sarsıldı, sallandı, bazı kesimlerde iyice inceldi ama kırılmadı, dağılmadı, kopmadı. Mehmet Alçıtepe düşman eline düşerse Çanakkale'nin geçileceğini iyi öğrenmişti. Demek şu çalı çırpı ile kaplı, küçük, uyuz tepe bu kadar önemliydi ha! Peki öyleyse.
Mehmet canını verdi, istila askerine yol vermedi. Sakalar yetiştiler. Korkusuzca ateş hattına kadar sokulup siperleri gezerek gazilere su dağıttılar.

Hepsinden dua aldılar:

"Ooh Allah razı olsun!" İçleri serinlemişti. Bir de avuçlarını ıslatıp yüzlerini sıvazladılar. İyice canlandılar, daha sertleştiler. Durum elverişli olunca süngü hücumuna da kalktılar.
Gittikçe coşan savunma İngiliz ve Fransız birliklerinin taarruz azmini kırdı. Önce Fransız, sonra İngiliz birlikleri savaşı hafifleterek çıkış çizgilerine geri çekildiler. Taarruz batıda da, doğuda da öğle üzeri durdu.
Mehmet talihin sınavından yüzünün akı ile geçmişti.

Düşman bu başarısızlığın acısını Gelibolu'dan aldı. Monica balon gemisiyle birlikte Saros körfezine gelen Agamemnon zırhlısı, balon gözetlemesinin yardımıyla Gelibolu'ya mermi yağdırdı. Şehir ağır yara aldı. Hastane olduğu belirtilmesine rağmen bir yatakta iki kişinin yattığı tıkabasa dolu, 500 yataklı Kolordu Hastanesini bile yıktılar. Atışı sürdüren Agamemnon Saros'taki bataryadan 4 mermi yiyince Monica'yla birlikte telaş içinde uzaklaştı.

Birkaç saat sonra 16. Tümenin Uzunköprü'den yürüyerek gelen iki alayı yıkık ve yanık Gelibolu'dan geçti. Şehrin üzerine duman, kül ve toz bulutu çökmüştü. Korkmuş çocuklar yüksek sesle ağlıyorlardı. Gözlerine kin ve kan oturmuş halk, kurtarabildiği birkaç parça eşya ile göçe hazırlanmaktaydı.
48. Alayın astsubaylarından Emin Çöl yanında yürüyen yardımcısına, "Onbaşı.." dedi, "..nasıl bir düşmanla çarpışacağımız anlaşılıyor."
Yanık şehrin dışında konaklayacak, bir gün dinlenip sonra buradan gemilerle Akbaşa gideceklerdi. ÖĞLEDEN sonra iki bölgedeki savaşlar da durmuştu.
Türkler de düşman gibi toprağa gömülmek, derin siperler, sığınaklar, zeminlikler, siperleri birbirine ve geriye bağlayan açık, gizli yollar yapmak için kazma-küreğe sarıldılar.

Kum torbası olmadığı için mermi sandıkları, ekmek çuvalları, torbalar, fanilalar taşla toprakla doldurularak siperlerin önüne dizildi. Asker bir evi olmuş gibi sevindi. Makineli tüfekler için taştan yuvalar yapıldı. İstihkâmcılar, ekmekçi takımlarının istediği yerlere küçük fırınlar inşa ettiler. Taze ekmek, cephede taze can demekti.
Harbiye Nezaretinden ivedi kum torbası istendi.

Levazım Daire Başkanı, 'Topal' sanıyla ünlü İsmail Hakkı Paşaydı. Olağanüstü becerikli, iş bitirir bir insandı. Hakkındaki türlü dedikodulara rağmen bu özellikleri nedeniyle yerini koruyordu. 5. Orduya ilk elde birkaç bin kum torbası yolladı.
Kum torbalarının kaç çeşit işe yaradığını görse şaşkınlıktan topallığı düzelirdi.

DÜŞMANIN makineli tüfekleri ağır kayıplara neden oluyor, sonuç almayı önlüyorlardı. Türk birliklerinin elindeyse, bu müthiş silahtan çok az vardı.
Esat Paşa birliklerden aldığı acı raporlara dayanarak ordudan bu silahların sayısının artırılması için girişimde bulunulmasını isledi. Ordu durumu Başkomutanlığa yansıttı. Başkomutanlığın elinde silah stoku yoktu ki.

Ne varsa ordulara dağıtılmıştı. Devletin varı yoğu buydu. Başkomutanlıktaki denizcilerden biri Midilli (Breslau) savaş gemisinde sökülebilir 12 ağır makineli tüfek bulunduğunu bildirdi. 12 makineli tüfek! Bu bir servetti.

Hızlı, yoğun, sert pazarlıklardan sonra Midilli'de bulunan 12 makineli tüfeğin Alman denizcileriyle birlikte 5. Ordu emrine gönderilmesi kararlaştırıldı. Tüfekler söküldü. Birkaç gün içinde yeterli cephane ile birlikte yola çıkarılacağı bildirildi.

Haber Kolordu karargâhında büyük memnunluk yarattı:

"Almanlar iyi askerdir. Bu birlik çok işimize yarayacak."

GENERAL HAMILTON ve Kurmay Başkanı Teke Koyu iskelesine çıktılar. Sonuçsuz taarruz ikisinin de canını çok sıkmıştı. Rıhtıma bağlı büyük mavnalar yaralılarla doluydu. Durmadan yaralılar geliyor, kıyıya yığılıyordu.

General Hunter Weston karşılıklı taarruzların sonucunu beş cümleyle özetledi:

"Subayların neredeyse hepsini kaybettik. Asker kaybımız ağır. Birlikler ağlanacak haldeler. O kadar bitkinler. Takviye edilmem gerekiyor."

Hamilton "Taze bir tümen, ah taze bir tümen gelse" diye düşündü. Yeni bir tümenin Birleşik Ordu'yu zafere ulaştıracağına güveniyordu. Bu kesin kanısını özene bezene yazacağı bir raporla Lord Kitchener'e bildirecek ve yeni bir tümen isteyecekti.
Hesaba kitaba dayalı, askerlik sanatının inceliklerini dikkate alan bir iyimserlik miydi bu, yoksa sırf Türklerin pes edecekleri ümidine dayalı emperyal bir saflık mıydı? Bunu zaman gösterecekti.

YARALI sayısı tahminleri aşmış, Eceabat ve Gelibolu hastanelerinin yıkılması da büyük sorun yaratmıştı.
Yaralıların bir bölümü hastane gemileri ile İstanbul'a yollanmaya başladı. İngiliz denizaltılarının hastane gemilerine saldırmayacağını ümit ediyorlardı. Çok geçmeden bunun boşuna bir ümit olduğunu anlayacaklardı.
Gülnihal gemisinde Hemşire Safiye Hanım bütün yaralıların anası, bacısı olmuştu. Bir kadın eli, sesi ve şefkati yaralılara ilaçtan daha iyi geliyordu.
Haydarpaşa ya da Galata'ya yanaşan ilk yaralı gemilerini görevliler ile yüzlerce hanım karşıladı.

Yaralılar gizli getirilmezlerse hep böyle karşılanacaklardı. Yaralı sayısı artınca halkın moralinin bozulmaması için yaralıların gizlice geceleri karaya çıkarılacağı günler de gelecekti.

Hanımlar yaralılara 'geçmiş olsun' diyor, özverileri için teşekkür ediyor, yurtseverliklerini kutlayarak, kolonya, çorap, mendil, çamaşır takımı gibi armağanlar sunuyorlardı. Milletin gazilere duyduğu minneti temsil ediyorlardı. Canı yanmakta olan bir yaralı ağlıyorsa, bu şefkatli karşılayıcılar da birlikte ağlıyorlardı. Konuşurken, armağan verirken, peçelerini açıyorlardı. Bağnazlar, yaralı gazilere hizmet ettikleri için hanımlara açıkça tepki göstermekten kaçınıyorlardı ama için için homurdanmaktan da geri kalmıyorlardı.

"Yüzlerini açıyorlar!" "Aman ya Rabbi!"
"Yabancı erkeklerle konuşuyor, seslerini duyuruyorlar!"
"Tövbe ya Rabbi!"
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 25 Nisan-2 Ağustos 1915 Tarihleri Arasında Çanakkale Sav

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:14

Toplumsal bir davranışı benimsemeye henüz hazır ve açık değillerdi. Yüzlerce yıldır güzel kafes kuşları gibi eve kapanıp kalmış, pek az dışarı çıkmışlardı. Bu yüzden zihinleri de çarşaflı ve peçeliydi. İstanbul'daki hastanelerin yatakları ilk yaralı kafilesiyle doldu. Selimiye Kışlası'nın bir bölümüyle büyük okulların binaları hızla hastane haline getirildi. Kızılay, halktan karyola, şilte ve yatak takımı yardımı yapmasını istedi. Gönüllü hemşirelerden bazılarını bu yeni hastanelere verdi.

LİMAN PAŞA M. Kemal ile uyum sağlayamayan Albay Kannengiesser'i geri çağırarak Güney Bölgesi Komutanı Albay von Sodenstern'in yanına danışman olarak vermişti. Üç Alman buluştu.

İstanbul'dan beklenen 15. Tümenin geldiği haberi Liman Paşa'da yeni bir taarruz hevesi uyandırdı. Albay von Sodenstern'e gerekli emri verdi.
Kolordu, önceki taarruz sırasında yaşanan gecikme, yanlış çeviri, birlikler hakkındaki eksik bilgi vb. gibi yanlışlıkların yinelenmemesi için bu üçlünün yanına bir Türk kurmay vermeyi gerekli gördü. Bu görev için Weber Paşanın emrinde çalışan Kurmay Yüzbaşı Mehmet Nihat Bey seçildi. Yüzbaşı, Yarbay von Thauvenay'ın zehirli havasından, kırıcı konuşmalarından ve kalın kafalılığından kurtulduğu için çok sevindi. Ama boşuna bir sevinçti bu. Bir hafta sonra Seddülbahir'de yine karşılaşacaklardı."

Albay Kannengiesser
SEDDÜLBAHİR cephesinin sorunu çoktu.
15. Tümen birkaç gemiyle taşındığı için alaylar çeşitli iskelelere çıkmaktaydı. Birlikler cepheden ve birbirlerinden uzakta, öbek öbek konaklayacaklardı. Tümenin topçusu ve bağlı birlikleri daha yoldaydı. Tümen Komutanı tümenini biraraya getirmek için çırpınıyordu.
Cephedeki 9. ve 7. Tümenlerin önceki savaşlardan dolayı kayıpları yüzde kırkı aşmıştı. Tümen komutanları bulundukları çizgiyi savunabilmek için takviye edilmelerini istiyorlardı. Yiyecek ve cephane sorunu vardı. Bu iki sorunun da çok çabuk giderilmesi gerekmekteydi.

15. Tümen toplanıp yerleşmeden, bu sorunlar çözülmeden taarruz edileceği hiçbir Türk komutanın aklından geçmiyordu.
Albay von Sodenstern, bu sorunları önemsemedi. Liman Paşa taarruz edilmesini emretmişti. Öyleyse taarruz edilecekti. Sabah bir emir yayımlayarak gece (3/4 Mayıs) bir daha taarruz edileceğini bildirdi.

Emir ön siperlerdekilerin içini ürpertti:

"Oof!"
Çünkü mevziler arasındaki alan iki yanın ağır yaralı ve ölüleriyle doluydu. Bunları çiğneyerek mi taarruz edeceklerdi?

BU ACI SORUNU Kızılhaç bayrağı ile siperlerin önüne çıkan birkaç girişken Fransız sağlıkçı çözdü. Yaralı ve ölülerini toplamak için Türklerden izin istediler. Çabuk anlaştılar.
İki yan da ölülerini dinlerince gömdüler. Ağır yaralılar gerilere taşındı. Türk-İngiliz mevzileri arasındaki ölüler ve yaralılar da aynı yöntemle toplandı.127 Oyun yeri yeni bir kanlı oyun için temizlenip hazırlanmış oldu.
M. KEMAL İzzettin Bey'in verdiği kayıp çizelgesine bakıyordu. Gözleri dolmuştu.
25 Nisandan bu yana, 9 günde Arıburnu'nda verilen kayıp on bin kişiyi geçmişti. 5. Ordu Komutanı Liman von Sanders, çıkarmaya karşı alınan düzeni tersine çevirerek düşmanın karaya çıkmasına fırsat vermişti; elindeki birlikleri zamanında yollama-yarak, yerleşmesine imkân tanımıştı.
Türkler bu iki yanlışı temizlemek için 25 Nisandan beri canlarını sebil ediyorlardı.
On bin subay, astsubay ve usta er...

Bu bir tümen demekti. Seddülbahir'de de bir bu kadar kayıp vardı herhalde. " Kısacası iki tümen yok olmuş, düşman, donanması, sayısal üstünlüğü ve Liman Paşanın yöntemi ve tutumu sayesinde iki kıyıda da tutunabilmişti.
Liman Paşa'nın, Seddülbahir cephesine yeni bir taarruz emri verdiğini duymuştu. Cephedeki birliklerin ne halde olduklarını kolayca kestirebiliyordu. Anlaşılan Liman Paşa yine yanlışını gidermek için binleri feda edecekti.
Almanlara körükörüne güvenen Enver Paşayı uyarmak görev olmuştu. Durumu özetleyen saygılı bir mektup yazdı.

Mektubu özet olarak şöyle bitirdi:

" Vatanımızın savunmasında kalp ve vicdanları bizim kadar çırpınmayacağına şüphe olmayan, başta Liman von Sanders olmak üzere Almanların düşüncelerinin üstünlüğüne güvenmemenizi kesin olarak rica ederim. Buraya gelerek, genel durumun gereklerine göre savaşı sizin sevk ve idare etmeniz uygun olur kardeşim. "12* Mektubu zarflayıp kapadı, güvenilir bir adamla hemen İstanbul'a yollaması için İzzettin Beye verdi.
BU GECEKİ taarruza katılma emrini alan 15. Tümen Komutanı saat 17.00'de Bölge Komutanlığı karargâhına geldi. Karargâh, bir tepenin eteğinde küçük bir eski cephanelikti. Komutan tümeninin ancak saat 21.00'de cephe gerisine yanaşabileceğini bildirdi.
Almanlar bir sakınca görmediler. Taarruz bundan iki saat sonra, saat 23.00'te başlayacaktı.

Komutana harita üzerinde savaş düzenini ve görevi anlattılar:

"Tümeniniz cephenin doğu kesiminde yer alacak, Fransız cephesini yararak ilk aşamada Morto Koyu sırtlarını ele geçirecek, bu kesimde bulunan Fransızları yok edecek, sonra batıya, İngiliz kesimine dönecek, batıya ilerleyerek İngilizleri de son erine kadar temizleyecek."

İki kurmay albay ile bir kurmay binbaşının, üç Almanın kafa kafaya vererek yaptıkları plan buydu. 8.000 kişilik 15. Tümenden, Seddülbahir'e çıkmış ve yerleşmiş bütün düşmanı yok etmesi isteniyordu. Bu hayalci, hesapsız plan Yüzbaşı Mehmet Nihat'ın kanını dondurdu.
15. Tümen Komutanı Albay, nazik biriydi. Tartışma açmadı. İtiraz etmedi. Düşmanın gücünü sormadı. Belki Almanlara güvendi, belki telaştan söylenenleri iyi anlamadı. "Hay hay, tamam, olur" gibi yanıtlar vererek, tümeninin zamanında gelmesini sağlamak için karargâhtan ayrıldı.

Yüzbaşı Mehmet Nihat, tümeni olası bir felaketten kurtarmak ümidiyle Albay von Sodenstern'i uyarmaya çalıştı, tümenin dinlendirilmesi ve bir gece taarruzunun gerektirdiği ön hazırlıkların yapılması için taarruzun hiç olmazsa bir gün sonraya ertelenmesini önerdi ama susturdular:

"Düşmana daha fazla vakit kazandırmak doğru değil. Bu gece taarruz edilecek!"130 Saat 19.00'da Bölge Komutanı kesin taarruz emrini verdi. Taarruz gece 23.00'te başlayacaktı. Bunca soruna, yoksunluğa karşı taarruzda ısrar edilmesi birliklerde tepki uyandırdı. Henüz son iki günün yaraları sarılamamıştı. Liman Paşaya ve Üçlüye küfrü bastılar.

Biri sordu:

"Beyler, Enver Paşa'nın acımadığı Türk'e Alman niye acısın?" Kimse verecek yanıt bulamadı. Herkes Sarıkamış faciasını biliyordu.
Ellerinden geleni yapmak üzere homurdana homurdana son hazırlıklara koyuldular. Ayrıntılı emir geç geldiği için ileri birliklere daha da geç saatte ulaştırılabildi. İlk çizgideki birliklere ancak sözlü, kısa emirler verilebildi.
15. Tümen beklenen saatte cephe gerisine yetişemedi. Daha yoldaydı. Gece karanlığında, bilmediği, inişli çıkışlı, uzun, dar bir yoldan geliyordu. Birlikler sıkışmış, düzen bozulmuş, yürüyüş kolu iyice uzamıştı.
Albay von Sodenstern, 15. Tümenin beklenmemesini, saat 23.00'te taarruzun başlatılmasını emretti. Tümenin birlikleri geldikçe savaşa katılırlardı.

7. Tümen Kurmay Başkanı Kurmay Binbaşı Şükrü Naili (Gök-berk) çok sinirlendi:

"Böyle parça parça, taksit taksit taarruz olur mu? Eğer bunlar kurmaysa ben de Galata Kulesiyim!"
Batı kesimde 9. Tümen, doğu kesimde 7. Tümen, kırık dökük birlikleri ile taarruza geçtiler.
Batıda 9. Tümen birlikleri uyanık ve dört kat kalabalık İngiliz savunmasına çattı.
Gündüz filonun ateşinden kaçınan Türkler gece olunca canlanıyorlardı. Geceler Türklerindi. Hiçbir şey yapmasalar bile küçük hücumlarla düşman cephesini didikliyor, uğraştırıyorlardı. Bunu bilen İngilizler geceleri büyük bir tedirginlik içinde hazırlıklı bekliyor, en ufak bir kıpırtıda binlerce fişek yakıyor, ışıldaklar arazinin her metresini tarıyordu.
Bugün de öyle oldu.

Arazi aydınlattılar. Deniz ve kara toplarını, makinelileri ve piyade tüfeklerini ateşlediler. 9. Tümen birliklerinin özverisine rağmen İngiliz savunması yırtılamadı.
Halil Sami Bey taarruzu saat 02.00'de durdurdu. Birlikler çıkış çizgilerine çekildiler. Yine çok kayıp verilmiş, mevziler arasındaki arazi şehitler ve ağır yaralılarla dolmuştu. Taburlar ufalmış, tabur olmaktan çıkmıştı. Çoğu subaysız kalmıştı.

26. Alay Komutanı Yarbay Kadri Bey birliklerin durumunu anlattıktan sonra savaş raporunu şöyle bitirdi:

"..gece taarruzu gibi zor bir görevin bundan böyle yapılması mümkün değildir."

Doğu kesiminde de birlikler saat 23.00'te taarruza geçtiler. Önceki savaşlardan dolayı bu kesimdeki bütün birlikler de sorunluydu. Subay azlığı büyük dertti. İlerdeki takımlar birlik çavuşlarının elindeydi.

Fransız Tümeni Türklerden 3 kat kalabalıktı. Filonun topları ile karaya çıkarılmış 33 top ateş yağdırmaya, makineli tüfekler çatırdamaya başladı.
Savaş heyecanı yorgun, zayıf birlikleri canlandırdı. Bazı noktalarda düşman siperlerine girmeyi başardılar. Ama gedik açılamadı, cephe yarılamadı.
7. Tümen topçu birliğinden iki batarya cepheye yaklaşarak piyadelere yardımcı olmak için yola çıktı. 1. Batarya Komutanı Teğmen Sırrı bataryasının önünde gidiyordu. Arkasında seyisi ile Emir Çavuşu Sait Çavuş vardı. Savaş uğultusu gittikçe yaklaşıyordu. Başlarının üzerinden vızıldayarak şarapnel parçaları, makineli tüfek mermileri geçmeye başladı. Can sıkıcı bir şey oldu. Sait Çavuş'un atı huysuzlandı. Çavuş atına sahip olamıyor, dar yolda ikide bir Teğmenin önüne geçiyordu.

Bu durum Teğmeni sinirlendirdi. Çavuşu payladı. Ama bataryanın yerleşeceği güvenli yere kadar Çavuş atını dizginlemeyi başaramadı.
Durdular.
Atlardan inerken Sait Çavuş'un yaralı olduğu anlaşıldı. Bir makineli tüfek mermisi dizini parçalamış, çizmesi kanla dolmuştu.

Sedye ile geri giderken, meraklı sağlıkçılara nasıl vurulduğunu anlattı:

"Ateş hattına girdikti. Korumak için atım huysuzlanmış gibi ikide bir Teğmenimin önüne geçiyordum. Kurşunu ben yedim, Allah'a şükür Teğmenim kurtuldu. Şimdi topları gürletir."1313 Askerin komutanına canını siper etmesi dinleyenler için o kadar doğal bir şeydi ki 'aferin Çavuş' demek akıllarına bile gelmedi.
Savaş sürerken 15. Tümenin öncüsü 9 saatlik molasız bir yürüyüşten sonra terden sırılsıklam bir halde cepheye yaklaştı. Günün aydınlanmasına 4 saat kalmıştı. 15. Tümen bu süre içinde, hiç bilmediği araziye dalacak, verilen göreve göre Fransızları yok edecek, batıya dönüp İngilizleri temizleyecekti!
Saat 01.00'e geliyordu.

Alman Komutan kalan süre içinde görevin yerine getirilemeyeceğini hesaplayarak taarruzu durdurabilir ya da tümene daha akla yakın, gerçekleştirilebilir bir görev verebilirdi. Böyle bir şeyi gerekli görmedi.

Geç kalındığı için tümende telaş rüzgârı esiyordu:

"Haydi, çabuk, çabuk, çabuk!"

Karanlık içinde gölgeler yürüyor, duruyor, diziliyor, bağırışlar, komutlar, düdükler birbirine karışıyordu. Komutan, öncüyü taarruza kaldırdı.

İlk adımda büyük bir aksilik yaşandı:

Karanlık ve 15. Tümen birliğinin araziyi bilmemesi yüzünden 7. Tümenin birlikleri ile 15. Tümenin birliği birbirlerini düşman sanarak çatıştılar. Hayli kayıp verildi. Bu karışıklık zorlukla bastırıldı.
Taarruza devam edildi.

Gün doğmadan emrin gereğini yerini getirmek için 15. Tümenin yoldan gelen her birliği acele savaşa sürülecekti.
15. Tümen yorgundu ama savaş geliştikçe askerin coşkusu arttı. İlk alay durum elverir vermez süngü hücumuna kalktı. Fransız cephesini yardılar, cephe gerisini ortadan yırtarak Morto Koyu'nun kıyısına kadar indiler. Rastladıkları ikmal birimlerini, cephe gerisindeki yardımcı birlikleri basıp dağıttılar. Bir birlik de Fransızların Sömürge Alayını çökertmiş, Seddül-bahir köyünün kuzeyine kadar kovalamıştı.

Bu kesimin düşmandan temizlenmesi için öncelikle Eski Hisarlık'ın ele geçirilmesi gerekiyordu. Burası çok iyi berkitilmiş, birçok makineli tüfekle donatılmıştı. Çok uğraştılar. Fakat makineli tüfekleri yenemediler. Filo da ışıldaklarıyla çevreyi gündüze çevirdi ve açıktaki Türkleri kırmaya başladı.

Güneş doğuyordu.
Ne pahasına olursa olsun taarruza devam mı edilmeliydi, yoksa geç kalındığı için geri mi çekilmeliydi? Tümen Komutanlığıyla bağlantıları kopmuştu. Ne yapmaları gerektiğini kestiremediler. Hiç bilmedikleri bir arazide, kararsız ve dağınık kalmışlardı.
Filo görerek ateşe başladı, bütün araziyi ateşe boğdu. Askerin bir bölümü dere yataklarına, hendeklere sığındı.
Filo hızla saklanamayanları affetmeyecekti.

Bir gün daha beklenilse, tümen cephedeki yerine topluca yerleşebilse, dinlense, gece savaşlarına özgü incelikleri dikkate alan ayrıntılı bir hazırlık yapılsa, savaşa topluca katılabilse, bu felakete uğranılmazdı.
Sağ kalabilenler eriye eriye geri çekildiler.
8.000 kişilik 15. Tümenin toplam kaybı 4.000 kişiydi.

Yepyeni tümenin yarısı plansızlığa, hayale, aceleye ve telaşa kurban gitmişti. Tümeni, eksiklerini tamamlayarak yeniden örgütlemek mümkün görülmedi. Sağ kalanlar başka birliklere dağıtılarak tümenin varlığına son verildi.

Seddülbahir cephesinin bu geceki kaybı 5.000'den fazlaydı.
15. TÜMENİN yarı yarıya erimiş olması Türk cephesinde büyük üzüntüye yol açtı. Vurucu bir tümen, yanlış kullanılarak elden çıkmıştı. Albay von Sodenstern'in dört günlük komutanlığı güney cephesinde 11.000'den fazla Türk'e mal olmuştu.

Cephedekilerin öfkesi önce kolordu, oradan da ordu karargâhına yansıdı. Üçlü de bunun farkındaydı. Yalnız Yüzbaşı Mehmet Nihat'ın lanetleyen bakışları Türklerin ne düşündüğünü anlatmaya yeterdi!
Liman Paşa bu beceriksiz Albayı görevden almanın şart olduğunu anlamıştı. Albay Kannengiesser de ordu karargâhına koşarak alması tavsiyesinde bulundu. Liman Paşa Almanlığı küçük düşürmeyecek bir neden arıyordu. Albay von Sodenstern'in attan düşerek dizini sakatlaması iyi bir neden oldu. Albayı sanki savaşta yaralanmış gibi yücelterek İstanbul'a yolladı. Binbaşı Mühlmann'ı yine yanına aldı.
Güney Bölgesi Komutanlığına, karargâhıyla birlikte, Asya yakasındaki 15. Kolordu Komutanı Weber Paşayı getirdi. Albay Kannengiesser bir süre da danışman olarak Weber Paşa'nın karargahında kalacaktır.

Liman Paşa tepkileri, sonuçları, kayıpları dikkate alarak anlamsız taarruzlara son verilmesini güçlükle de olsa kabul etti. Bu gerekliliği Enver Paşaya nasıl anlatacaktı? Kendi yazmaya çekindi. Enver Paşa'nın sınıf arkadaşı olduğunu bildiği Kurmay Başkanı Kâzım Bey'i öne sürdü.
KÂZIM BEY Liman Paşa'nın önerisini hemen benimsedi. Enver Paşayı anlıyor ama duruma da çok üzülüyordu.

Özetle dedi ki:

"Gece yine her zamanki gibi Seddülbahir'e bir hücum yapıl-dı. Fakat bu bölgenin düşmandan tamamen temizlenmesi yine mümkün olmadı. Rica ederim dokuz günden beri arka arkaya yapılan hücumlara artık bir son verilsin. Şehit ve yaralı sayımız 15.000H aşmıştır. Taarruz ediyor ve eriyoruz. Düşman bize taarruz etsin ve o zayıf düşsün. Ordunun bir süre savunmada kalmasını, dinlenmesini ve kendine çekidüzen vermesini emretmenizi diliyorum"

Enver Paşa taarruzlara ara verilmesini kabul etmedi. Yeni tümenler yollayacağını bildirdi. Çanakkale Savaşının bir an önce bitmesi için taarruza devam edilecekti.
4 MAYIS günü çok hareketli geçti.
Alaylar siperleri berkitmeye başladı. Karışmış birlikler ayıklanacaktı.
Sargı yerleri, cephe hastaneleri yaralılarla dolmuştu. Tür doktorların yanısıra Rum, Ermeni ve Yahudi doktorlar da vardı Günlerdir hiçbir doktor uyumaya fırsat bulamamıştı.

Kayıpların yerini doldurmak için yollanan ilk ikmal kafilesi d bugün Akbaşa geldi. Bunlar yarım eğitim görmüş yeni askerlerdi Eğitimleri ya geceleri cephe gerisinde, ya da siperlerde tamamlanarak Çanakkale askeri yapılacaklardı. Gündüz filo tek askere bile ateş edecek kadar sinirli ve savurgandı. Kum torbaları da gelmiş ve bugün birliklere dağıtılmıştı. Bir cümbüştür başladı.

Asker bugüne kadar birçok süngü savaşı yapmış, boğuşmuş, üniformalar kanlanmış, kirlenmiş, yırtılmış, parçalanmış, çok boğuşanlarınla paçavraya dönmüştü. Postallarının altı açılmıştı. Devletin askere ikinci bir üniforma, yeni bir postal verecek gücü yoktu. Ancak bazı yırtıklar dikiliyor, dal parçasından düğme uyduruluyor, asker boğuşmanın izlerini, etkilerin taşıyan döküntü üniformalarla, altı erimiş, uçları timsah ağzı gibi açılmış postallarla geziyordu.

Askerler çuval bezinden, amerikandan yapılma kum torbalarının bir kısmını kapışıp bölüştüler, kesip biçerek üniformalarını yamadılar, kabalaklarını (başlıklarını) onardılar. Postallarının altı açılmış, kalmamış olanlar torbaları şerit gibi doğrayıp postallarına doladılar.
Ordu yenilenmiş gibi oldu. Askere sırma kuşanmış, rugan çizme giymiş gibi bir çalım geldi.
27. Alay Komutanı Yarbay Şefik Bey'in gözleri yaşardı. İyileşip birliğe dönmüş olan Yüzbaşı Halis Bey'e, "Şu askerin iç temizliğine, tok gözlülüğüne, yüce gönüllüğüne, devletine gösterdiği anlayışa bak.." dedi, "..Türk'ü de böyle, Kürdü, Zazası, Çerkezi, Arabi, Tatarı, Sünnisi, Alevisi de böyle.
Anadolu toprağının sırrı bu. Kimi kan, kimi can kardeşi. Birbirlerine çekmişler.
Bugün Midilli gemisinden sökülen 12 makineli tüfek de, Deniz Yüzbaşı Bolz komutasındaki Alman mürettebatla birlikte geldi. Dördü kuzey cephesine gönderildi, sekizi güneydeki 26. Alay komutanı Yarbay Kadri Bey'in emrine verildi.

Kadri Bey çok sevindi:

"Oh be! Yaşadık!"

BUGÜN gönüllü hemşirelerden Rabia Ferit Hanım'ın izin gü-ımvdü." Eşinin uzak akrabası Hayriye Hanım kızıyla birlikte uğ-ı mlı. Rabia Hanım'ın gönüllü hemşire olduğunu, bunun için kursa gittiğini, Galatasaray Lisesi'nde açılan hastanede hemşirelik yaptığını, peçesiz çalıştıklarını duymuş, telaşlanmıştı. Doğru olup olmadığını öğrenmek için gelmişti.

Rabia Hanım bu gelişimi, küçük çığlıklar, gülüşler ile süsleyerek, mutluluk içinde anlattı. Ona göre bu olay kadınlığın önündeki kara duvarda açılan büyük bir gedik, bu nedenle de olağanüstü bir zaferdi.
Hayriye Hanım için ev dışındaki her şey, herkes, her iş tehlikeliydi, sakıncalıydı. Kadının vatanı eviydi, o kadar. Bu şaşkın, gafil kadınlar neler yapıyorlardı böyle?

Elleri de sesi de titriyordu:

"Hastalara eliniz değiyor mu? Yabancı erkeklere dokunuyor musunuz?" "Aa, evet. Mesela dün iki ayağından da yaralı bir gazi getirdiler. Ameliyattan önce zavallının ayaklarını yıkadım."

Rabia Hanım sinirlenmedi. İki çocuklu, okur yazar, mutlu, olgun bir İstanbul hanımefendisiydi. Birkaç komşusu da buna benzer sözler söyleyip uyarılarda bulunmuştu.
Hayriye Hanım mosmor oldu. Sesi gittikçe yükselerek, alın damarları kabararak, 'boyunca günaha batmış olduğunu, bunları yaparak ahretini yaktığını, bu hallerin gâvurluğa özenmek olduğunu' anlattı, 'sapkınlıktan hemen caymasını' istedi. Kızı da gözlerini kocaman kocaman açmış, başını sallayarak annesini onaylıyordu.

Yumuşak bir sesle, "Teşekkür ederim.." dedi, "..ama ablacığım biz sizin gibi düşünmüyoruz. Bu insanlar biz burada şerefimizle, namusumuzla yaşayabilelim diye savaşıyor, şehit oluyor, yaralanıyor, yanıyor, sakat kalıyorlar. Bizim de bir şeyler yapmamız gerek. Cansız, akılsız, vicdansız, bilinçsiz bez bebek miyiz biz? Böyle zor günlerde her insana büyük-küçük görevler düşer. Bir kadının böyle bir zamanda evine gömülmesi ayıp olmaz mı? Benim payıma bu görev düştü. Yaptığım günah değil. Şunu da söyleyeyim. Eğer bu hizmet günahsa, biz bunun sonucuna razıyız. Devletin, milletin kurtuluşunun, şeref ve başarısının, kişisel kurtuluştan daha önemli, daha gerekli, daha hayırlı olduğuna inanıyoruz. Müslümanlık, sizin anladığınız gibi, sırf kişisel kurtuluş, yani bencillik dini değildir. Bir din böyle olamaz zaten. Müslüman sırf kendini, ahretini düşünen, başka hiçbir şeye, hiç kimseye, devlete, millete, vatana önem vermeyen, bencil biri olamaz. Bencillik insanın kendine tapınmasıdır ki en büyük günahtır."
Hayriye Hanım bu güzel sözleri anlayacak biri değildi.

İtiraza yeltenince Rabia Hanım gülümseyerek sözünü kesti:

"Yemeğe kalırsınız değil mi? Tatar böreği yaptırayım mı, ister misiniz?"

BOĞAZ kıyısındaki Türk birliklerine zarar veren Goliath'a karşılık İntepe topçuları da Seddülbahir'in Boğaz kıyısındaki Fransız bölgesini ateş altına alarak Fransızları korkutmaktaydı.

İntepe'nin ateşi başlayınca iki kıyıdaki Türklerden sevinç haykırışları yükselirdi:

"Yaşaaa İntepe!"

İntepe topları, düşmanın deniz ve kara toplarının ateşi altında kavrulan askerler için büyük teselliydi.
Tükenmez Türk direncinin simgesi gibiydiler. Bitti sanıldığı anda güdüyorlardı.
Fransızlar İntepe topçularından çok şikâyetçiydiler. Çünkü en beklenmedik zamanda en zarar verici noktayı buluyorlardı. Bu yüzden Fransız ve İngiliz savaş gemileri İntepe bataryalarını susturmak için sık sık İntepe'yi ağır ateş altına alıyor, Fransızları sinir eden topları susturmaya çalışıyorlardı. Uçaklar İntepe'nin üzerinde daireler çevirerek durumu gözleyip gemileri bilgilendiriyorlardı.

Her ağır bombardımandan sonra askerlerin yürekleri ağzına geliyordu. İntepe toplarının uzun zaman sessiz kalması, askerleri korkutuyordu. Toplara bir şey oldu mu acaba? Topçular iyiler mi?

Sağdan soldan, duaya benzer, kırık sesler yükseliyordu:

"İntepe, gözünü seveyim susma!"
"Allah aşkına konuş!"

Askerciklerin bilmedikleri şuydu:

Düşmanın bataryaları bulup da susturması imkânsızdı. Çünkü İntepe'de bir gerçek toplar vardı, bir de sahteleri. Düşmanın ateş edeceği anlaşılınca, gerçek toplar güvenli yerlere çekiliyordu. Uçaklar sahte topları görüyor, onlar vurulunca gemilere 'tam isabet' diye işaret veriyorlar, gemi topçuları da başarılarıyla övünüyorlardı. Ateş kesilince gerçek topların yerlerine yerleştirilmesi zaman almaktaydı. İntepe'nin susması bundandı. Mermisi de sayılıydı. Çok hesaplı kullanması gerekiyordu.
Bugün de Boğaz ağzına giren Fransız IV. Henri zırhlısı ağır toplarıyla İntepe'yi bir saat ateş altına almış, İntepe susmuştu. Asker yine kaygılandı. Bu kaygı yüzünden yamayarak yenilediği giysilerin tadını, keyfini çıkaramaz oldu. Hepsinin aklı İntepe'de kalmıştı.
İntepe bu kez çok bekletmedi. Toplarını konuşturmaya başladı.

Kıyılardaki birliklerde kıyamet koptu:

"Yaşaaa İntepeeee!" 'Var olun aslanlar!" "Allah'a çok şükür!"

İntepe'nin işini bitirdiğini sanarak Boğaz'dan ayrılmakta olan IV. Henri'nin yakınlarına mermiler düşmeye başladı. Suda fıskiyeler belirdi. Arka arkaya yediği sekiz obüs mermisi zırhlının canına okudu. Birkaç kişi öldü. Kaptan yaralandı. Mondros'a kadar hızını kesmeden kaçarak onarıma girecek, uzunca bir zaman ortalıkta görünmeyecekti.

İntepe topları zırhlıdan sonra da Seddülbahir kesimini dövmeye başlayarak bir cephaneliği uçurdular. General d'Amade'ın morali daha da bozuldu. Fransız tümeni son üç gün içinde çok kayıp vermişti.

General takviye beklerken General Hamilton'dan sinirlerini geren bir emir aldı:

Yeni bir taarruz için hazır olunmasını emrediyordu.
Lord Kitchener de, Enver Paşanın Liman Paşayı zorlaması gibi, durmadan taarruz edip Boğaz'ı açsın diye General Hamilton'u zorlamaktaydı.

BARBAROS zırhlısının aşırtma atışla Arıburnu Koyu'nu ateş altına alması ve panik yaratması donanmayı düşündürmüştü. Bu kadar isabetli atış için buralarda bir yerde gemiye yön ve mesafe bildiren gözetleme yerleri olmalıydı. Önce kuzeyde, Lalababa Tepesine baskın verdiler.

Sonra Kabatepe'ye baskın verilmesi kararlaştırıldı. Hazırlığı Kolordu Komutanı General Birdwood yaptı. Bunun için 3 subay ve 110 seçme Anzak askerinden bir baskın müfrezesi kurdu. Lalababa baskını Türkleri uyarmıştı. Kabatepe'de gerçekten Barbaros zırhlısına bilgi ulaştıran bir gözetleme yeri vardı. Kabatepe'yi koruyan birliğe bir baskına karşı çok dikkatli olması bildirildi.

Müfreze bir muhribin çektiği dört filika ile gece ay batınca, 03.30'da hareket etti. Kabatepe'nin kuzeyindeki kumsala çıkacak ve gözetleme yerini arayıp bulmaya, bulursa uçurmaya çalışacaktı. Bunları 2 kruvazör ile 3 muhrip izliyordu. Savaş gemileri uygun bir uzaklıkta durarak, Kabatepe ve kuzeyini şiddetli ateş altına aldılar. Kumsala 500 metre kala filikalar muhripten ayrıldı. Türk gözcülerin bu hareketi saptaması için yıldız ışığı yetmişti. Bombardımanın bitmesini beklemeden sığınaklardan çıkarak kıyıdaki derin siperlere geçtiler. Tüfeklerini kurdular ve beklediler. Filikalar sessizce kumsala yaklaşıyordu.
Deniz kıpır kıpırdı. Nefesler tutuldu.

Filikaların kumsala baştankara etmesine 50 metre kala, fişek patlar gibi bir komut duyuldu:

"Ateeeş!"

Yüzlerce tüfek patladı. Müfreze daha karaya ayak basmadan 2 subayı ile 12 askerini yitirdi. Filikalardan inerek ateş yağmuru altında kaçıştılar. Vurulanlar kumsala düşüp kaldı. Sağlamlar bir tepeciğin arkasına sığındılar ve ateş savaşına giriştiler.
Baskın baskın olmaktan çıkmıştı. Filikaları çeken muhribe işaret vererek yaralıların alınmasını istediler. Muhrip yaklaşarak ışıldağı ile kumsalı aydınlatıp durumu gözden geçindi. Kumsal yaralı doluydu.

Gemiden bir motor indirilip yollandı. Motor kıyıya yanaştı. Türkler motorun niye geldiğini anlamadıkları için ateş ediyorlardı. Kolları Kızılhaç işaretli sağlıkçılar kumsala çıktılar. Ellerinde sedyeler vardı. Bunu görünce ateşi kestiler.
Sağlıkçılar Türklerin Ertuğrul Koyu'nda da yaralıların toplanmasına izin verdiklerini duymuşlardı. Türklerin anlayışına güvenerek ölüleri ve yaralıları motora taşımaya başladılar. Son yaralıyı da taşıdıktan sonra sağlıkçıların şefi, karanlığa saygıyla selam vererek görmediği Türklere teşekkür etti. Kalanlar savaş gemilerinin koruyucu ateşi altında, yollanan iki filika ile Kabatepe'den ayrılarak canlarını kurtardılar.
İyi korunduğu anlaşılan Kabatepe'ye bir daha hücum edilmedi.

YARBAY KADRİ BEY'İN sevinci kursağında kalmış, geldiği için o kadar sevindiği makineli tüfek birliği büyük sorun olmuştu.
Bunların kahvaltıları, yemekleri, istekleri çok farklıydı. Türkler sabah kara mercimek çorbası içerken bunlar Almanya'dan yollanmış kahvaltı paketlerini açıp yiyor, ayrıca taze yumurta ve kahve istiyorlardı. Öğle ve akşam yemekleri de Türklere oranla düğün yemeği gibiydi. Müfrezenin komutanı ile yardımcılarına yemek sırasında hizmet eden Türk erleri yüzünden bu farklılığı bütün birlik öğrenmişti.
Kadri Bey kendi adına, devleti adına ve Almanlar adına Mehmetlerden utandı.
8 makineli tüfek hatırına bu onur kırıcı, adaletsiz, aşağılayıcı durma katlanılamazdı. Tümen Komutanından 'bu Alman müfrezesini geri almasını' istedi.

Ama geç kalmıştı.
Bu değişim yapılamadan savaş başlayacaktı.

6 MAYIS 1915 Perşembe sabahı üç gün sürecek olan İkinci kirte Savaşı başladı. General Hamilton bu savaş için Seddülbahir'deki İngiliz birliğini üç tugay (yaklaşık bir tümen) ile desteklemiş, Birleşik Ordu'nun gücü 25.000 savaşçıya yükselmişti. Taarruzu 400 deniz, 110 kara topu, 300'den fazla makineli tüfek destekleyecekti. Hedef kuşku yok yine Alçı Tepeydi. Bir türlü yaklaşmayı bile başaramadıkları gösterişsiz, alçakgönüllü, sakin tepe.
Buna karşılık 3/4 Mayıs gecesi vurgun yemiş olan Türk cephesi daha kendine gelebilmiş değildi. Ne takviye alabilmiş, ne subay eksikliğini giderebilmişti. Birçok takım, çavuşların komutası altındaydı. Savaşçı sayısı 10.000 kadardı. Cephede 24 makineli tüfek ve 40 top vardı sadece. Tek gelişme makineli tüfek yuvaları ile kritik yerlerin kum torbalarıyla koruma altına alınmış olmasıydı. Düşmandaki hareketlilik taarruza geçeceklerini düşündürüyordu. Bu düşünce, o yorgun, uykusuz, silahı noksan, mermisi sayılı, yemeği yetersiz cepheye can verdi. Birbirleriyle helalleşip yeni bir savaşa hazır oldular.
Saat 11.00'e doğru korkunç bir gürültü koptu. Deniz ve kara topları üç yandan ateş yağdırmaya başladı. Ateş yarım saat sonra gerilere kayınca, düşman birlikleri ilerlemeye koyuldular.

Bu kez Türk topları canlandı. İyi planlanmış bir ateş düzeniyle siperler arası arazide ilerlemeye çalışan düşman birliklerini vurdukça, siperlerden övgüler yükseliyordu:

"Yaşa bre koca topçu!"
"Çok yaşaaa!"

Düşmanın planı doğudan ve batıdan ilerleyip Alçı Tepeyi kuşatmak ve düşürmekti. Bu amaçla ilerleyen düşman birlikleri önce, cephe ilerisindeki Türk güvenlik birlikleriyle karşılaştılar. Çavuşların emrindeki bu küçük birlikler düşman ilerleyişini zorlaştırmakla görevliydiler. Bunlar zorlaştırmakla kalmadılar, ciddi savaşa tutuşup düşmanı durdurdular!

Cephenin orta kesiminde bulunan iki Türk takımı, 180 kişi, 3-4 İngiliz taburuna, yaklaşık 4-5.000 kişiye göz açtırmadı, bir adım ilerlemesine izin vermedi. Olacak şey miydi bu? Çanakkale'de olurdu.

Batı kesiminde İngiliz birlikleri bu küçük ileri birlikleri geçip de asıl Türk mevzilerine yanaşamadı bile. Fransızlar biraz daha etkindiler ama onlar da ileri gidemeyince geri çekildiler. Taarruz durdu. Gece iki yan da dinlenip yara sardı.
Birleşik Ordu 7 ve 8 Mayıs günleri bütün gücüyle ve büyük bir hırsla yeniden taarruz etti. Ama yine bir sonuç alamadı.
Tarih bu savaşı yazarken Türk cephesinden hiçbir kahramanın adını vermedi.
Çünkü kahraman olmayan yoktu.
İkinci Kirte Savaşı tarihe bu büyük niteliğiyle geçti.

Buna karşılık çok düşündürücü bir olay yaşandı:

O gösterişli Alman makineli tüfek müfrezesinden çoğu, savaş sertleşince tü-fekleri bırakıp cepheden kaçmış, geride birkaç kişi kalmıştı.

Kadri Bey bu kez de sevindi:

"Oh be! Kurtulduk!"

GENERAL HAMILTON bu savaşla ilgili raporuna şu cümleyle başlamıştı:

"Hedefime varamadım. Taarruz başarısızlıkla sonuçlanmıştır"

Lord Kitchener sonucu yumuşatarak ilgililere bildirdi. Kayıplar konuşulmuyordu.
Çanakkale'de işler iyi gitmemişti. Önce Donanma yenilmişti. Şimdi de kara ordusu bocalıyordu. Bu son olumsuz sonuç Londra'da durumu az çok bilen politik ve askeri çevreleri çok rahatsız etti.

Amiral Fisher öfke ve acıyla bağırdı:

"Kahrolsun bu Çanakkale. Hepimizin mezarı olacak."
Çanakkale macerasını başlatan Churchill bu aşamada susmak akıllılığını gösterdi.

Şöyle düşünüyordu:

Türklerin İngiltere ve Fransa gibi dünyaya egemen iki zengin devletin ortak ordusuna uzun süre direnebilmesi doğa yasalarına aykırıydı. Bunlar ilk günlere özgü direnç gösterileriydi. Savaş Hazirana kalmadan sona ererdi.
Başbakan Savaş Kurulunu 14 Mayıs günü toplantıya çağırdı.
WEBER PAŞANIN bütün karargâhı Anadolu yakasından Seddülbahir'e geçmiş, son kafile ile Kurmay Başkanı Yarbay von Thauvenay da gelmişti.

Görür görmez Yüzbaşı Mehmet Nihat'a şöyle dedi:

"Hayret! Seninkiler bu kez de dayanmışlar. Ama ümitlenmemeni tavsiye ederim, gelecek savaşta paydos derler. Fransızlarla, İngilizlerle biz bile zor başa çıkıyoruz."
Türklerin paydos demesini önlemek, hiç olmazsa geciktirmek için cepheyi Alçı Tepe'nin eteğine kadar geri çekmek gerektiğini söyledi.
Bu akla ziyan ve askerlik sanatına aykırı öneri reddedildi. Ama bu gibi kalın kafalılıklara devam edecek, huzur kaçıracaktı.

Karargâhta görevli bir Türk subayı arkadaşlarına dedi ki:

"Bir ağaçkakan bir gün bu zavallının tahta kafasını gagalaya gagalaya delerse şaşırmayın." Kahkahalar yükseldi. Kaç zamandır Türk subayların güldüğü görülüp duyulmamıştı. Bu candan kahkahalar Almanları şaşırttı. Israr ettiler ama nedenini öğrenemediler.

ARIBURNU'NDA iki yan da mevzilerine çekilmişti. Bir yandan toprağa gömüldükçe gömülüyor, bir yandan da her uygun yerde ve fırsatta birbirleriyle çatışmayı, çekişmeyi, boğuşmayı sürdürüyorlardı. Bombasırtı en duyarlı yerlerden biriydi. Burası iki yanın mevzilerinin düğümlendiği noktaydı. Her ikisi için de çok önemliydi. Bırakılamaz bir yerdi. Elinde tuttuğu yeri karşı yana bırakan, cephesini büyük tehlikelere açmış olurdu.
Burada birbirine çok yakın iki siper vardı. Bu iki siper arasında bütün gün, karşı siperi ele geçirmek amacıyla ya baskına girişilmekte, ya el bombası düellosu yapılmaktaydı. Bitmez bir boğuşma vardı.
Türkler ya da Anzaklar, bombaları patlamadan yakalayıp geri atmak zorundaydılar. Atamazlarsa bomba patlıyor, siperdekiler parçalanıp havaya uçuyorlardı.
İlk sipere gidenlere kurtuluş yoktu. Yedek siperde bekleyenler bunu bildikleri için şehitliğe hazırlanıyorlar.

Ön sipere geçme ânı yaklaşınca onbaşı mangasına sesleniyor:

"Yoldaşlar, hazır olun! Erlik günü, memlekete hizmet bayramı geldi!" Manga ayağa kalkıyor."
"Haydi!"
Bağlantı yolundan tek sıra geçerek ön sipere gidecekler.

Bunlar da öncekilerden öğrendikleri gibi bağırarak yürümeye başlıyorlar:

"Yaşasın vatan!"

Gerideki birlikler boşalan siperi dolduruyorlar.

Benzeri olmayan bu kanlı boğuşmalar, özellikle Anzakları etkilemeye, kafalarını kurcalamaya başlamıştı:

Türkler vatanlarını koruyan, adam gibi dövüşen, inancı ve vatanı uğruna ölen insanlardı. Bunu iyi anlamışlardı. Peki, kendileri niye hurdaydılar? Niye ölüyor ve öldürüyorlardı? Kim ve ne adına?
Bu sorular düşünenleri rahat bırakmaz olmuştu.

Bu sırada kayıp listeleri de Avustralya gazetelerinde yayımlanmaya başlamıştı. Avustralya'nın birbirinden uzak ve ilgisiz kolonilerindeki ailelerden çığlıklar yükseldi. Birbirlerinin çığlıklarını duydular.
Cephede askerler, vatanda aileler, bu soruları sorarak, bu acılardan geçerek kimliklerini bulacak, çağdaş, bilinçli bir millet olacaklardı.

BİR SAKA neferi Türk mevzilerinin en sağ yanında bulunan Balıkçı Damları yöresinde, savaştan uzak, kuytu bir vadide güzel bir su kaynağı keşfetmişti. Sağ yandaki bölüklerin sakaları kaynağa konuşa konuşa birlikte gidiyor, birlikte dönüyorladı.
Ta uzakta, herhalde Bombasırtı'nda yine bombaların patladığı bir sabah kaynağa yaklaşınca apışıp kaldılar. Anzaklı sakalar da kaynağı keşfetmiş, bidonlara su dolduruyorlardı. Ne etmeliydi?
Silahlan yoktu. Kuşkuyla baktılar. Düşman sakalarının da silahı yoktu. Dövüşmeli miydi? Su için dövüşmek yakışık alır mıydı?

Biri fısıldadı:

"Su içene yılan bile dokunmazmış."

Ama geriye susuz da dönülmezdi. Bu sırada düşman sakaları da Türkleri gördüler. Onlar da bocaladılar. Ne yapmalıydı?
Bidonları hızla doldurup uzaklaşarak kaynağı Türklere bıraktılar.
Bundan sonra hangi yan erken gelirse öbürü uzakta, görmezliğe gelerek sırasını bekleyecekti. Yukarılarda, ilerilerde kıyamet koparken, burada gizli su barışı sürüp gidecekti. Ağustosa kadar.
Ağustosta buralar da alt üst olacak, yer yerinden oynayacaktı.

16. TÜMENİN alayları, yardımcı birlikleri ve ağırlıkları Küçük ve Büyük Anafarta köylerinin yakınlarında, orman içinde toplandılar. Tümen 3. Kolordu emrine verilmişti.

Teğmen Faruk arkadaşı Teğmen Ertuğrul'a kısa bir mektup yazabildi:

"Kardeşim,
Tümen Komutanımız Albay Rüştü Bey (Sakarya), Kurmay Başkanımız Yüzbaşı Nazım Bey galiba hiç uyumuyor. Her dakika uyanık, ayakta, çalışkan ve çok dikkatli. Coşkusu herkese yayılıyor. Şimdilik cephe gerisinde ter atıyoruz. Komutanlığına atandığım takımı çok beğendim. Çukurovalı, yaman delikanlılar. Sabah ve öğleden sonra açık havada eğitimdeyiz. Geceleri dersler, sohbetler. Ara sıra da eğlence. Bizim 48. Alay bu konuda da harika. Alaya bu yüzden 'tiyatro alayı' deniyormuş.
Arıburnu cephesinde hepsi Yarbay M. Kemal Bey'e bağlı olan 9 alay birikmiş. Şimdi durgunluktan yararlanarak bu cephe yeniden örgütleniyor. Bizim de birkaç gün içinde cephede, ilk çizgide yer alacağımızı söylüyorlar. Hayırlısı.
Okula selam. Gözlerinden öpüyorum.
Bana Boğaziçi kartpostalları yolla"

BOĞAZ kıyısındaki birliklerin Goliath'tan yakınmaları artmıştı. Goliath gece ve gündüz aklına estikçe ölüm yağdırmayı sürdürüyordu.
Batmaz bir ada gibi pervasız, rahat bir duruşu vardı. Ordu bir çözüm bulunması dileğiyle durumu Başkomutanlığı bildirdi. İlgililer durumu görüştüler. Çözüm Goliath'ı batırmaktı. 13.150 tonluk, 750 askerle çekip çevrilebilen, dikkatle korunan dev gemi nasıl batırıldı? Gemi Geçit'teki tabyalarda bulunan uzun menzilli, özel mermili topların atış alanı dışında duruyordu. Akıntıya birkaç mayın bırakmanın da yararı yoktu. Zırhlının çevresinde torpidobotlar serseri mayın tehlikesine karşı nöbet tutuyor, dört dönüyorlardı.

Uzun tartışmalar sonunda Goliath'ın bir muhrip ile hücum edilerek batırılması kararlaştırıldı. Bu çok zor görev için Marmara'da denizaltı kovalayan Muavenet-i Milliye adlı muhrip görevlendirildi. Düşmanın haber ve önlem almaması için görev çok gizli tutulacaktı.
Deniz Yüzbaşı Ahmet Saffet Bey'in komutasındaki muhrip, 1910 yapımı, 600 tonluk, hızlı, kıvrak bir gemiydi. Türk donanmasına Donanma Cemiyeti'nin armağanıydı. Üç torpido kovanı taşıyordu.

Her gemide Amiral Souchon'un emriyle bir Alman danışman bulunmaktaydı.
Muavenet'teki danışman iyi bir silah arkadaşı olan Yüzbaşı Rudolf Firle'ydi. Mürettebat 94 kişiydi.

Kaptan görevi öğrenir öğrenmez bol kömür, yağ ve yeteri kadar torpil alarak Çanakkale yolunu tuttu. Mürettebat yine denizaltı kovalamaya gittiklerini sanıyordu.
10 mayıs günü Çanakkale Boğazına girdiler. Gemi Çimenlik tabyasının iskelesine yanaşıp sessizce durdu. Her gün taşıt ve hastane gemileri, torpidobotlar, motorlar geliyor, gidiyordu. Bu nedenle dikkati çekmediler.

Kaptan ve Yüzbaşı Firle'ye görev harita üzerinde, ayrıntılı bir biçimde anlatıldı. İmkânsıza yakın zorlukta bir görevdi bu.
Ertesi günü Goliath'ı ve bulunduğu yeri görmeleri için Alçı Tepeye götürüleceklerdi.
Bu sırada Birleşik Donanma Kurmay Başkanı Albay Keyes'in önayak olmasıyla Amiral de Robeck ve öteki amiraller Queen Elizabeth'te toplanmışlardı.
Konuyu her açıdan değerlendirdiler ve Çanakkale Boğazı'nın en yakın zamanda donanma ile bir daha zorlanmasını kararlaştırdılar.
Bu çok önemli karar onaylanması için Donanma Bakanlığına sunuldu. Denizcilerin bu kararı Bakan Churchill'i çok sevindirdi. Bu öneriyi bütün gücüyle destekleyerek ilk toplantıda Savaş Kuruluna sunacaktı.

ERTESİ GÜN Enver Paşa ünlü kırmızı otomobiliyle Gelibolu'ya, oradan ordu karargâhının bulunduğu Maltepe'ye geldi. Karşılama töreninden sonra ordu kurmaylığının durum hakkında yaptığı sunuyu dinledi. Sonra Liman Paşayla baş başa bir görüşme yaptı. İkili konuşma kısa sürdü.
Enver Paşa, yeni bir tümen ile birkaç ağır top yollayacağını söyleyerek Arıburnu'ndaki düşmana kesin olarak taarruz edilmesini istemişti. Buradaki düşman sayıca Seddülbahir'deki düşmandan daha azdı ve kıyıya sıkıştırılmıştı.

Söylendi:

"Şimdiye kadar düşmanın neden denize dökülemediğine şaşıyorum." Liman Paşa durumu anlatmadı ya da anlatamadı. Taarruza karar verdiler.
Enver Paşa yanındakilerle birlikte 3. Kolordu Karargâhına uğradı, Kemalyeri'ne gelerek M. Kemal'i ziyaret etti. Buradan Seddülbahir'e geçerek o cepheyi de inceledi. Son olarak Çanakkale'de Cevat Paşa ile görüştü.
Arkasında hayranlık, korku ve kan kokusu bırakarak ayrıldı.

ENVER PAŞA İstanbul'a dönerken, görevliler Kaptan Ahmet Saffet ile Yüzbaşı Firle'yi karşıya geçirerek Alçı Tepeye getirmişlerdi. Hava kararıyordu.
Amaç Goliath'ı ve çevreyi gece görmekti. Alçı Tepe'de birkaç gizli ve güvenli gözetleme yeri vardı. Bunlardan birinden Seddülbahir'i izlediler. Seddülbahir avuç içi gibi görünüyordu. Işıklar içindeki gemiler yarımadanın ucunu bir yarım ay gibi çevirmişlerdi. Görüntü bir savaşa yakışmayacak kadar güzeldi.

Goliath'ı ve bulunduğu yeri gördüler. Dev geminin de ışıkları yanıyordu. Az dersinde bir ikinci zırhlı daha vardı (Cormvallis). Küçük koruma gemileri çevrelerinde dolanıyordu.
Son mayın hattının bulunduğu yer ile Goliath'ın arasında 10 km bir mesafe bulunuyordu.
Muavenet'in burayı sürekli denetleyen muhrip ve torpidobotlara yakalanmadan geçmesi ve Goliath'a, nöbetçilerini kuşkulandırmadan yaklaşması gerekiyordu.
Sonra da geri kaçacaklardı.
Deryadil Kaptan "Görevi yerine getirdikten sonra kaçamayıp batırılsak da olur" diye düşündü.

Denizcilerin parolası değişmezdi:

Vatan sağ olsun!
Gece yarısı Kilitbahir'e döndüler. Yayan gidip gelmiş, 50 km. yol yürümüş, haklı olarak yorulmuşlardı. Çanakkale'ye geçtiler. Gece taş gibi uyudular.

12 MAYIS Çarşamba günü Mayın Grup Komutanı Yüzbaşı Nazmi Akpınar Muavenete geldi. Akşam gemiyi mayın hatlarından o geçirecek ve dönüşlerini bekleyecekti. Onunla konuşularak gemi göreve hazırlandı.
Gemi son mayın hattını geçtikten sonra iyice kıyıya yakın gidecekti. Geminin dibe değmemesi için kömür ve yağın yarısı gemiden alındı.
90 kilo ağırlığında üç Schwarzkopf torpido, kovanlara yerleştirildi. Torpiller 1.200 metre mesafeye, 50 km. hıza ve iki metre derinliğe ayarlandı.
Bütün bataryalara, ışıldaklara ve birliklere bilgi verilmişti. Işıldaklar bu gece kullanılmayacak, bataryalar bir terslik halinde Muavenet'i korumak için hazır bekleyeceklerdi. Zor durumdaysa baş tarafından beyaz işaret fişeği atacaktı. Duman çıkarmasın diye ocak bastırıldı.

Muavenet olağan bir göreve gidiyormuş gibi saat 18.40'da iskeleden ayrıldı. Yüzbaşı Nazmi Bey de birlikteydi. Onun kılavuzluğunda, mayın hatlarının içinden geçilerek karşı yakaya yaklaşıldı. Sola dönüldü. Son mayın hattını da gizli geçitten geçtiler. Mayın hatları geride kalmış, İngiliz denetimi altındaki kesime gelinmişti. Muhrip kıyıdaki bir girintiye sokularak demir attı. Kaptanla Nazmi Bey sarılıp helalleştiler. "Allah muvaffak etsin."
"Amin."

Nazmi Bey gemiyi izleyen motora geçti. Son mayın hattının hizasında Muavenet'in dönüşünü bekleyecek, mayın hatlarını güvenle geçmesini sağlayacak önlemleri alacaktı.
Bütün batarya ve ışıldak gözcüleri gözlerini dört açmış Boğaz'ı gözlüyorlardı. İki düşman muhribi Rumeli, iki muhrip de Anadolu kıyısında nöbetteydi. Beşinci bir muhrip Boğaz ağzına yakın, ortada dolaşıyordu.

Muavenet makinelerini susturmuş, bütün ışıklarını söndürmüştü. Konuşmadan, açıkta sigara içmeden, gece yarısına kadar bekleyeceklerdi. Kaptan ambara topladığı mürettebata görevi açıkladı. Yatsı namazını birlikte kıldılar ve dua ettiler.

Yüzbaşı Firle gülümseyerek Kaptana sordu:

"Nasıl, bu gece Allah bizi koruyacak mı?"

Kaptan bir şey demedi. 'Bizi koru' diye dua etmemişlerdi ki. Görevi başarmak için yardımını dilemişlerdi. Hak etmişlerse belki ederdi. Etmemişlerse kesin avuçlarını yalarlardı. Gece yarısı oldu. Seddülbahir'i sarmış olan savaş gemilerinin ateşi kesildi. Işıkdaklar söndürüldü. Savaş uykuya çekiliyordu.

Hareket saati yaklaşmaktaydı.
Alçak sis bulutları denize sürünerek Boğaz ağzına doğru akmaya başladı. Yıldızlar sönükleşti. Bu hareketli sis bulutları ve karanlık hava, Muavenet'i saklayacak gibi görünüyordu. 03.00'te demir aldılar.

Muavenet akıntıya kapılmış gibi çok düşük bir hızla, Rumeli kıyısına değercesine hedefe doğru ilerlemeye başladı. Çeyrek saat sonra sol yanda, ağır yolla yaklaşan iki muhrip belirdi. Arada 600 metre vardı. Muavenet'tekiler de, tüm batarya gözcüleri de titrediler. Kaptan makineleri durdurttu. Nefesler tutuldu.
Muhripler akıp geçen sis bulutlarının içindeki Muavenet'i fark etmeden, homurdanarak geçtiler. Makineler yeniden çalıştırıldı. Usulca ilerlediler. Goliath'a 300 metre kaldı.
Zırhlının gözcüsü sis için de hayal gibi görünen Muavenete pırıldakla parola sordu. Muavenet'in işaretçisine bu durumda ne yapacağı öğretilmişti. Aynı işareti tekrarladı, yani o da Goliath'a parola sordu. Bu anlamsız yanıt İngiliz gözcüyü şaşırttı. Alarm vermedi. Dördüncü Bölüm / Diriliş Birinci Dönem 202 On saniye kazanmışlardı. On saniye yetti.

Ânında fırlatılan üç torpido 50 km. hızla, suyun 2 metre altından dev zırhlıya doğru yol alırken, Muavenet büyük bir hızla çark etti, uzaklaşmaya başladı. Makineler son güçleriyle çalışıyor, gemi zangır zangır titriyordu.

Gözcü alarm verdi mi, vermedi mi, anlaşılamadı. Çünkü üç torpido birden koca Goliath'ı bulmuştu. Korkunç bir patlama oldu. Gökyüzüne alevler, dumanlar, buharlar, demir ve insan parçaları fışkırdı.
Saat 01.15'ti.

Patlayışın yarattığı deniz ve hava dalgaları Muavenete arkadan çarparak olay yerinden daha da hızla uzaklaşmasını sağladı.
Dev zırhlı, 750 kişilik mürettebatından 570'i ve kaptanıyla birlikte birkaç dakikada battı.
Boğaz kıyısındaki birliklerden, bataryalardan, gözcülerden tekbirler ve sevinç çığlıkları yükseldi.
Kara bela yok olmuştu!

Yakın gemiler Goliath'tan denize dökülen 180 kadar denizciyi kurtarmaya çabalıyorlardı. İki muhrip Muavenet'in peşine düştü. Dardanos ve Baykuş bataryaları, muhripleri ânında ateş altına aldılar. Barbaros zırhlısından da önlerine doğru birkaç baba mermi yollandı. İngiliz muhripleri vurulmamak için zikzaklar yapmaya başlamışlardı.

Muavenet mayın hattına ulaştı. Nazmi Bey'in yaktırdığı kırmızı fenere dikkat ederek ilk mayın hattını geçti. Çanakkale adlı küçük bir motor, kırmızı fener göstererek öne düştü, Muavenet'i mayın hatlarındaki gizli yollardan geçirerek Havuzlar koyuna getirdi. Muavenet demir attı. Çanakkale'ye geçmeden önce, bu sakin ve güvenli koyda çay molası vermeyi hak etmişlerdi. Nazmi Bey arkadan geliyordu. Yetişip gemiye çıktı.

Kaptanla sımsıkı kucaklaştılar:

"Büyük iş başardınız Ahmet kardeşim. Gazanız mübarek olsun."

Mürettebat da sıraya girip Kaptanın elini öperek kutladı. Yüzbaşı Firle'yi de kutladılar.
Müstahkem Mevki gözetleme yerindeki gözcüler zaferi nöbetçi subaya, o da herkese duyurmuştu. Muavenet-i Milliye sabah Çanakkale'ye geldi. Olayı bilen, haberi duyan asker, sivil herkes kıyı boyunda toplanmıştı. Gemi büyük sevinç gösterileriyle karşılandı. Çanakkale tabyalarındaki subay ve erler de tabyaların önüne, bonetlerin, topların üzerine çıkmış, selam duruyorlardı. Çevredeki gemiler, torpidobotlar, istimbotlar, çatanalar uzun uzun düdük çalarak Muavenet'i ve kahraman mürettebatını kutladılar.
Goliath olayı savaşı derinden etkileyecekti.

İlk etkisi o gün görüldü:

Seddülbahir'i çevreleyen savaş gemilerinin sayısı yarıya indi.

General Hamilton kara haberi alınca günlüğüne şunları yazmıştı:

"Düşman madalyayı hak etti. Kahrolsunlar!"

14 MAYIS 1915 günü, Muavenet İstanbul'a dönüş yolundayken, Londra'da, Başbakanlıkta Savaş Kurulu toplandı.
O kadar sıkı korunan Goliath'ın batırıldığı haberi hükümette ve askeri çevrelerde bomba gibi patlamıştı. Bu saklanabilecek bir gerçek değildi. Hiçbir kılıfa sığmazdı.
Amiral Fisher toplantı başlar başlamaz, Queen Elizabeth'in de batırılabileceği korkusuyla, 'geminin hemen geri çağrılmasını, aksi halde istifa edeceğini' söyledi. Lord Kitchener şiddetle karşı çıktı. Olay o kadar büyütülecek bir olay değildi. Batan gemi eski bir gemiydi. Kara ve deniz işbirliği ile yapılan bir savaştı bu ve eldeki en büyük koz da Queen Elizabeth'ti.

Tartışma Başbakanın araya girmesiyle yatıştı. Queen Elizabeth'in geri çağrılması, buna karşılık Çanakkale'deki deniz ve kara kuvvetlerinin güçlendirilmesi, monitörlerin Çanakkale'ye yetiştirilmesi kararlaştırıldı. Boğaz'ın donanma ile yeniden zorlanması önerisi ise, kısa bir görüşmeden sonra reddedildi. Yeni kayıpların göze alınabileceği bir dönem değildi.
General Hamilton Çanakkale Savaşı'nı bir an önce bitirmeliydi. İngiltere'nin Türkler önünde böyle bir duruma düşmesine katlanılamazdı.

GAZETELER Muavenet'in zaferini ve İstanbul'a geleceğini yazmışlardı. Halk Boğaz'ın iki yakasında yer yer toplanmış Muavenet'i bekliyordu.
Günlerdir Marmara'da dolaşan ve hâlâ av arayan E-14 İstanbul yolundaki Muavenet'i görmüştü ama denizaltı avcısı bir muhrip olduğunu anlayınca saldırmayı göze alamamış, dalıp kaybolmuştu. Bir-iki gün daha dolanacak, sonra Çanakkale'den geçip Mondros'a dönecekti.
Halk Muavenet'i candan gösterilerle karşıladı. Muhribin mürettebatı da bembeyaz üniformaları ile güverteye dizilerek İstanbul halkını selamladı.
Boğaz'dan alkışlar arasında geçerek demir yeri olan İstinye Koyuna yöneldi. Koyda bulunan bütün savaş gemileri Muavenet'i sancaklarını toka ederek, düdüklerini çalarak selamladılar.

Yüzbaşı Ahmet Saffet binbaşılığa yükseltilecek, o ve Yüzbaşı Firle altın madalya, mürettebat gümüş madalya ile onurlandırılacaklar, Padişah da ilk cuma selamlığında Kaptan Binbaşı Ahmet Saffet, Yüzbaşı Firle ve bütün mürettebatı kutlayacaktır.
Bü zaferde payı olanları hoş bir sürpriz daha bekliyordu.

ARDARDA gelen üç darbe Amiral de Robeck'i, kurmaylarını, komutan ve kaptanlarını çok sarstı. Goliath batmıştı. Bu Türklerin Boğaza gömdüğü dördüncü zırhlıydı. Beş yüzden fazla usta denizci kaybetmişlerdi. Usta bir denizcinin yetişmesi yıllar alıyordu.
Queen Elizabeth'i gelen ivedi emir üzerine İngiltere'ye yolcu etmişlerdi. Demek ki Londra bu güzel gemiyi koruyabileceklerine güvenmiyor, Türklerin bunu da batıracaklarından korkuyordu. Savaş Kurulu Boğaz'ı donanmayla yeniden zorlama önerisini de kesin olarak reddetmişti.
Bu üç olay da onur kırıcıydı.

Son darbe Malta'dan geldi. Malta Komutanlığı 'bir Alman denizanasının Akdeniz'e girdiğinin belirlendiğini, denizaltının Çanakkale'ye gelmesinin olası olduğunu' bildiriyor, Amirali uyarıyordu. "Lanet olsun!"

Amiral de Robeck Amiral gemisi olarak Lord Nelson'u seçip ona geçti, Arıburnu ve Seddülbahir'i bombardıman eden gemilerin azaltılmasını ve böyle bir olayın bir daha yaşanmaması için her türlü koruyucu önlemin alınmasını emretti.
200 yıldır yenilmemiş olan donanma bocalamaya başlamış, komutanlara bir korku basmıştı. Ama korkunun ecele faydası yoktu. İki felaket daha yaşayacaklardı.
BUGÜN Fransız Tümeni Komutanı General d'Amade'ın görevi sona eriyordu. Yerini ünlü General Gouraud alacaktı.
Yeni Komutan ve yeni Kurmay Başkanı onarımdan yeni çıkmış olan Charlemagne zırhlısıyla geldiler.

General Gouraud General Hamilton'u ziyaret ettikten sonra cepheye bir göz attı. Cephe çok girintili çıkıntılı idi. Şaşırdı. Çanakkale'ye özgü savaş şartlarını ve hallerini zamanla anlayacaktı. Generale karargâhta durum hakkında bir sunum yapıldı.

Acı gerçekler yeni komutanı sarstı:

Fransız birliği karaya çıkış gününden bugüne kadar varlığının yüzde 65'ini kaybetmişti. Subay kaybı daha yüksekti. Cephe çok tehlikeler atlatmış, Türkler iki kez Morto Koyu'na kadar inebilmişlerdi. Bu iki felaketten de donanmanın ve talihin yardımı ile kurtulmuşlardı.
General sunum sırasında yeni Kurmay Başkanına, "Paris'ten yeni birlik, ağır top ve siper topu isteyelim" dedi. Paris'in isteklerini hızla yerine getireceğine güvendiği anlaşılıyordu. "Peki Generalim."

Sunumdan sonra gösterişli bir devir-teslim töreni yapıldı. General d'Amade uğurlandı. General Gouraud Fransız ordusunun en genç ve parlak bir generali, başarılı komutanlarındandı. Adı bezgin ve kötümser birliğin moralini düzeltmeye yetecek, yorgun İngilizlerde bile Türkleri dize getirecekleri ümidini uyandıracaktı.

BU ARADA, duraklamadan yararlanan Liman Paşa beklenen düzenlemeyi yaptı, birlikleri dört gruba ayırdı:

Saros Grubu (1. Süvari Tugayı ve 6. Tümen) Anadolu Grubu (3. ve 11. Tümen) Güney Grubu (Weber Paşa) Kuzey Grubu (Esat Paşa).
Arıburnu cephesi doğrudan Esat Paşa'nın komutasına verilmiş oldu. Böylece M. Kemal'in, küçük karargâhı ile 9 alayı birden yönetmek gibi çok zor, yıpratıcı görevi sona erdi. Görevine yalnız 19. Tümen Komutanı olarak devam edecekti.

5. Tümen yeniden kuruldu, Başına iyi bir komutan olan Yarbay Hasan Basri Bey (Somel) getirildi. Anafartalar kesiminde bekletilen 16. Tümen cepheye alındı. Arıburnu cephesinin sol yanı onun sorumluluğuna verildi.

Arıburnu cephesi kuzeyden güneye doğru şöyle oluştu:

19. Tümen (sağ kanat) 5. Tümen (merkez) 16. Tümen (sol kanat).
Bu üç tümen Çanakkale Savaşı'nın sonuna kadar omuz omuza dövüşeceklerdir. DÜZENLEME ve yerleşim çabaları birkaç gün sürecekti.
Esat Paşa'nın savaş alanına yakın olmak istediği, karargâh için Kemalyeri'ni düşündüğü öğrenildi. M. Kemal ile İzzettin Bey 19. Tümen Karargâhı için biraz daha ilerde uygun bir yer seçtiler. Sonra da alay komutanları ile buluştular. M. Kemal komutanlara Enver Paşa'nın ziyareti hakkında bilgi verdi.

Kısaca dedi ki:

"Hepinize sevgilerini yolladı. Taarruz etmemizi istiyor. Böyle durulmaz elbette. Düşmanı temizlemek şart. Bu bakımdan haklı. Ama ağır toplar ile yeni, dinç bir kuvvet gelmeden sonuç almak çok zor. Büyük kayıp veririz. Bu konudaki düşüncelerimi söyle-dim, yazılı olarak da verdim. Ayrıca düşmanın bundan sonra bizim kuzeyimize önem vereceğine, çünkü kuzeyde geniş manevra .ilanları olduğuna da dikkatini çektim."

Komutanların duraksadığını görünce açıkladı:

"Düşman Seddülbahir'de de, Arıburnu'nda da dar alanda kilitlenip kaldı. Daha kuzeyden bir hareket yaparak bizi kuşatmak ve Kilitbahir'e ulaşmak isteyebilir. Düşman bakımından başka bir çözüm yok."

Her fırsatta haritayı inceleyen, sürekli olasılıkları düşünen, durumu durmadan her açıdan değerlendiren M. Kemal bir bilici gibi Ağustos ayında olacakları söylüyordu. Daha kimse farkında değildi.
Gülerek "Bir şey söyleyeyim." dedi, "..Cephemize 21 cm.lik güçlü bir havan topu geldi. Küçük bir kusuru var. Sadece 47 mermisi bulunuyor. " Komutanların sevinç gülüşleri açmadan soldu.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 25 Nisan-2 Ağustos 1915 Tarihleri Arasında Çanakkale Sav

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:14

BİRAZ SONRA İstanbul'da Şehzadebaşı'ndaki Millet Tiyatrosu'nda, Müdafaa-yı Milliye ve Kadınları Yüceltme Derneklerinin ortaklaşa düzenledikleri 'yalnız hanımlara mahsus edebiyat müsameresi' başlayacaktı. Davetiye ücretleri yüksek tutulmuştu. Günün geliri orduya verilecekti. Hanımlar kupa, lando, fayton gibi çeşitli arabalarla geliyor, tiyatronun kapısı önünde inip hızla içeri giriyorlardı. Bir hanımın tramvayla Beyazıt'a gelip buraya kadar yürümesi mümkün değildi. Daha ehlileşmemiş olan birçok erkek ya laf atıyor, ya sarkıntılık ediyordu.

Birçok sanatta o kadar incelmiş olan imparatorluğun 450 yıllık başkenti, kadına saygı bakımından bu ilkel haldeydi.
Hanımlar yerlerine yerleşip rahatlayınca peçelerini açıyorlardı. Peçeler gittikçe inceliyordu. Torba çarşaf denilen hantal, bol, zevksiz çarşaf yerini İstanbul hanımlarının zevkini yansıtan pelerinli, zarif çarşaflara bırakmıştı. Düz potinlerin yerini, ince topuklu iskarpinler alıyordu. Salon lavanta ve parfüm kokuyordu. Yüksek sesle konuşan, gülen yoktu. Kapılar kapandı.
Müsamere tam saat 13.00'te başladı.

Müzik bölümü kısa sürdü. Sahneye konuşmacılar için kürsü taşındı. Salonda heyecan rüzgârı esti. Bu bölüm için buradaydılar.
Kürsüye önce Halide Edip Hanım geldi. Çok alkışlandı. Uyanan, üreten, hayata bir anlam katan, bir işi olan, toplum ve yurdu için çalışan kadını temsil ediyordu. Çanakkaleden söz etti. Çanakkale deyince zaten herkesin içi titriyordu. Hanımları duygulandırdı, ağlattı, coşturdu. Halide Hanım'ı, şair Mehmet Emin (Yurdakul) Bey izledi. Şiirleriyle, uyumuş, uyutulmuş Türklüğü uyandırmıştı. Yurtsever Türkler Mehmet Emin Bey'i kutsal bir kişi gibi görüyorlardı. Ayakta karşıladılar, alkışa boğdular. Mehmet Emin Bey birçok şiirini okudu. Yine ayakta alkışlanarak, derin bir saygıyla uğurlandı.

Nezihe Muhittin Hanım yanındaki genç kıza fısıldadı:

"Biz bu şairin şiirleriyle uyandık, kimliğimizi bulduk. Şiir bu kadar etkili olur mu? Olur. Tam zamanında söylenmişse, bir tek dize bile yeter. Belleksiz bir insanın belleğine kavuşması, kimsesiz bir çocuğun ailesini bulması gibi bir şeydi bu. Türk olduğumuzu anladık."
Kürsüye son olarak Türk Ocağı Başkanı Hamdullah Suphi (Tanrıöver) Bey geldi. Şık ve kibardı. Güzel, akıcı konuşuyordu. Türk dünyasını, Türklerde kadının yerini, kadına verilen önemi, gösterilen saygıyı anlattı. Kadınların minnetini kazandı.
Son olarak Ordu Sinema Dairesinin Çanakkale'de çektiği filmler gösterildi. Mehmetçikler göründükçe alkışlar yükseliyordu. Devletin yoksulluğunu belli etmemek için üstü başı düzgün askerlerin çekimi yapılmıştı.

Müsamere ikindi vakti sona erdi. Hanımlar peçelerini örttüler, arabalara binerek hemen evlerine döndüler. Bir pastanede, bir otel salonunda, Boğaziçi'nde bir çay bahçesinde oturup da bu güzel, yararlı günü konuşmak isteseler de bunu yapamazlardı. Bağnazlık buna izin vermiyordu.

ENVER PAŞA'NIN Arıburnu taarruzu için İstanbul'dan yolladığı 2. Tümenin son birliği de 16 Mayıs günü Akbaşa indi. Tümen Eceabat'a yakın çiftliklerden birinde toplandı.
İstekli, heyecanlı, güçlü bir tümendi. Tümenin bütün birlikleri Haydarpaşa'dan alkışlar, çiçekler, dualar ile uğurlanmış, hanımlar askerlere yine torba torba armağan vermişlerdi. Bu incelikleriyle erkek toplumuna örnek ve öncü olmayı sürdürüyorlardı. Tümen Komutanı
Irak'taki başarısızlık üzerine intihar eden Süleyman Askeri Bey'in kardeşi Hasan Askeri Bey, Kurmay Başkanı da Yüzbaşı Kemal Bey'di.
2. Tümenin taşınması tamamlanınca Liman Paşa taarruz emrini verdi.

Taarruz 18/19 Mayıs gecesi saat 03.30'da, baskın tarzında yapılacaktı. Taarruzu Esat Paşa yönetecek, düşmanı gafil avlamak için hazırlıklar ve hareketler çok gizli tutulacaktı. Taarruza Arıburnu cephesindeki üç tümen ile 2. Tümen katılacak, 2. Tümen düşman cephesinin merkezine hücum edecekti. Bu nedenle bu tümene cephenin merkezinde, 5. Tümenle 16. Tümen arasında bir yer, Kanlısırt kesimi ayrıldı.

Taarruzun amacı düşmanı denize dökmekti.
Arıburnu'nda ilk kez 40.000 savaşçı toplanmıştı. Anzakların sayısı, bir bölümü Seddülbahir'i kaydırıldığı için azalmıştı. Bu savaş sırasında en fazla 17.000 kişi olacaklardı. Ama siperleri çok iyi berkitmiş, kaleye çevirmişlerdi. Makineli tüfekleri çoktu. Savaşın sonunu da bu canavar silahlar belirliyordu.

KOLORDUDAN görevliler, 2. Tümen Komutanı, Kurmay Başkanı ile alay ve tabur komutanlarına cephede yerleşecekleri yeri ve düşman mevzilerini gösterdiler.
Tümen 18 Mayıs günü, görülmemek için cepheye hava kararınca yanaşacak ve ay batınca
Kanlısırt'taki ön siperlere sessizce yerleşecekti.
2. Tümenden Anzak cephesini yarması bekleniyordu.

Bazı komutanlar bunun başarılabilmesi için askerlerin teslim alacakları siperlerde bir gece kalmalarını, siperlere, alışmalarını, düşman mevzilerini, aradaki alanı gündüz gözüyle görmelerini, bunun için taarruzun bir gün sonraya ertelenmesini önerdilerse de, artık saat kurulmuş işliyordu, öneri reddedildi.
Bu büyük taarruzu yönetecek olan Esat Paşa da, yerleşmek üzere karargâh subaylarıyla birlikte Kemalyeri'ne geldi. Bir sürprizi vardı.
İki karargâhın önde gelen subayları biraradayken, güzel bir konuşma yaptı. M. Kemal'e, 'bu cephedeki başarısının bir kanıtı ve Arıburnu savaşlarının bir anısı olarak' Padişah adına bir altın liyakat muharebe madalyası verdi. Bu en yüksek düzeydeki madalyaydı ve Çanakkale'de ilk kez veriliyordu.
Bu değer bilirlik M. Kemal'i mutlu etmişti. Uykusuzluktan zayıflamış, kanı çekilmiş yüzünü bir pembelik kapladı. Saygıyla teşekkür etti.
M. Kemal ve karargâh subayları, Kemalyeri'ni Esat Paşa ve karargâhına bırakarak yeni karargâha taşındılar.

18 MAYIS Salı

Bugün yoğun bir gün olacaktı.
E-14 uzun süre Marmara'da kalmasına rağmen, İstanbul'dan Çanakkale'ye asker, yiyecek, mühimmat ve silah akışını durdurmayı başaramamıştı. Buna karşılık Marmara kıyıları ve İstanbul limanı hakkında çok bilgi toplamış, Türklerde denizaltı korkusu yaratarak akışı yavaşlatmıştı. Görevi sona ermişti.
Bugün sabah ustaca Boğaz'ı geçip su üzerine çıktı. E-14'ü gören gemiler bu kahraman denizaltıyı sevgiyle selamladılar. Öğle yemeğini Albay Keyes ve sıradaki denizaltının komutanı Binbaşı Nasmith ile yedi. Binbaşı Nashmith'e gerekli bilgileri verdi. Binbaşı Nasmith sabırsızlanmıştı. Yemek biter bitmez izin isteyip kalktı.
Gece E-11 markalı denizaltısı ile yola çıkacaktı. E-11 önceki denizaltılardan daha gelişmiş bir gemiydi. İki periskopu ve daha çok torpili vardı. Türklerin başına çok sorun açacaktı.

Esat Paşa da bugün öğleden sonra, taarruza katılacak bütün tümenlerin Kurmay Başkanlarını yeni karargâhında, Kemalyeri'nde topladı. Kurmay Başkanlarına taarruzla ilgili açıklamalarda bulunuldu. Kurmay Başkanlarının çoğu, birliklerin yeni yerlerine alışabilmeleri için taarruzun bir gün erte

"Taarruz bu gece yapılacak!" "Peki efendim."
Bugün Arıburnu'ndaki birlikler de akşama kadar son hazırlıkları yaptılar. Süngüler bilendi. Tüfekler elden geçirildi. Yedek çamaşırı olanlar değiştirdiler. Olmayanlar çamaşırlarını yıkayıp kuruttular, temiz temiz giydiler. Para, gümüş sigara tabakası, yavuklu mendili, tespih, köstekli saat, ağızlık gibi şeyler bölük katibine bırakıldı.
Erlerin önünde koşacak olan takım ve bölük komutanları da kılıçlarını temizleyip parlattılar. Hava kararınca 2. Tümen yola çıktı. Karanlığa rağmen, dikkati çekmemek için parça parça yürüyorlardı.

Bunca özene, dikkate rağmen Anzaklar uyanmışlardı. Çünkü Türk cephesindeki yer değiştirmeler balon ve uçaklarla saptanmıştı. Uçaklar bir büyük birliğin Akbaşa indiğini ve yakın bir yerde toplandığını da keşfetmişlerdi. Birliklerin yer değiştirmesi de istenildiği kadar sessiz olmamıştı. Anzak Kolordusu yarı alarma geçmiş, gelişmeleri bekliyor, sürekli takviye alıyordu.

2. Tümenin alayları cephe gerisinde yemek yedi ve dinlendi. Ay batınca ön siperleri oradaki birliklerden teslim alacak ve birkaç saat sonra taarruz edecekti. Ay 11.35'te battı.

Siperleri teslim alma ve yerleşme işi sessiz yapılamadı. Ön siperlere, taarruz edecek iki alayın yerleşmesi gerekiyordu. 2. Tümene ayrılan cephenin genişliği, bu kesimdeki arazinin özelliği gereği, 600-700 metre kadardı. Bu genişlik 6.000 kişiye yetmedi, dar geldi. Yığılma, sıkışma oldu. Çekilenler ile gelenler karıştılar, yollar tıkandı. Asker heyecanlandı, savaş havasına girdi. Tekbirler, dualar, naralar, marşlar yükseldi. Bazı askerler aşka gelip düşman mevzilerine ateş ettiler. O sıkışıklık, karışıklık içinde subaylar bu erken coşkuyu çabuk bastıramadılar.

Daha Çanakkale askeri olmamışlardı. Savaş öncesi ağırbaşlılığının, sessizlik içinde savaşa hazırlanmanın tadını bilmiyorlardı. Yaşarlarsa öğreneceklerdi.
Anzaklar Türklerin taarruz edeceklerini anlamışlardı. Silah-başı ettiler. Beklemeye başladılar. Taarruzun baskın niteliği kalmamıştı.

BÜTÜN SİPERLERDE takım ve bölük komutanları askerlerini taarruza hazırlıyorlardı. Kimi çoluk çocuk sahibi, kimi gepegenç askerleri ölümün yüreğine yürüteceklerdi.
16. Tümenin 47. Alay takım komutanlarından Teğmen Mehmet Fasih de askerlerinin ortasındaydı.

Sağındaki solundaki askerlerine alçak sesle seslendi:

"Arkadaşlar! Süngülerinizi bir daha yoklayın.Yuvalarına oturmuşlar mı? İyi bakın. Düşmana koca bir kaya parçası gibi yükleneceğiz. Geri kalan kusurunu kanıyla öder. Benim de bir adım geri kaldığımı görürseniz, ilk süngüyü bana saplayın!"163" Zaman gözyaşı gibi aktı. Saat 03.25.
Beş dakika sonra siperlerden fırlayacaklar. Herkes son duasını etti. Saat 03.30! "Haydi!"
Bütün birlikler aynı anda siperlerden fırladılar. Emir gereği, savaş çığlıkları atmadan, ince, uzun süngüleri önde, baskın ümidiyle sessizce ilerlediler.
Hücum mesafesine gelince siperlere dalmak için koşacaklar, Anzak makineli tüfeklerinin yoğun, kesintisiz, dehşet verici ateşiyle karşılaşacaklardı.
Ancak birkaç birlik bazı yakın siperlere girebildi. Ama onlar da ileri gidemeyecek, çapraz ateş altında kalarak bir süre sonra geri çekileceklerdi.
2. Tümenin taarruzu da sessiz olmadı. Boru takımları hücum havası vuruyor, tümen bandosu 'vatan marşı'nı çalıyordu. Hücum birlikleri coşku içinde, birbirlerini izleyerek dalga dalga düşmana doğru akıyorlardı.

2. ve 5. Tümen birliklerinden geriye uzunca zaman bilgi gelmedi.
Bu durum alay komutanlarını yanılttı. Merkezdeki birliklerin ılıişman mevzilerine girdiklerini, cephenin içine doğru ilerlediklerini sandılar. Tümen Komutanlarına bu tahminlerini bildirdiler. ()nlar da bu bilgiyi Kolorduya geçtiler.

Esat Paşa sevindi:

Anzak cephesi yarılıyordu. Ama gerçek çok farklıydı.
Geriye bilgi gelmiyordu, çünkü bilgi verecek kimse yoktu, hepsi şehit olmuştu. Genç subaylar ve askerler ateşe koşan gece kelebekleri gibi kavrulmuş, Anzak siperleri önünde düşüp kalmışlardı. Mevzileri ağır topla dövülemediği için Anzak savunması cephenin her kesiminde çok canlıydı. Fedai birlikler de bu yüzden başarılı olamadı. Yalnız en güneyde bir fedai grup iki makineli tüfek ele geçirebilmişti. Gün işiyordu.

2. Tümen Komutanı Kolorduya şu raporu yolladı:

"Bütün ihtiyatlar harcandı. Kayıp çok ağır. Siperlerimizi savunmaya çalışacağız."

Taarruzun vurucu kuvveti olan 2. Tümen bu duruma düşmüştü.
Esat Paşa daha ilk yönetiminin sonuçsuz kalmasını içine sindirememişti. Mazeret dinlemeyen Liman Paşanın kendisini yetersiz, çekingen ve kararsız bulması olasılığından da kaygı duyuyordu. Bu nedenle taarruzu sürdürmekten yanaydı. Kurmayının uyarısıyla Liman Paşaya durumu bildirerek onayını istedi. Liman Paşa taarruz edilmesini hemen onayladı. Gündüz olmuştu.
Bütün birliklere yeniden taarruza geçmeleri emredildi.

Bu emir tartışılmadı. Türk ordusunu Türk ordusu yapan demir disiplin gereği, bütün birlikler hiç mızıldanmadan, sızlanmadan, nazlanmadan, yeniden taarruz düzeni aldı. Sağ kalabilmiş genç subaylar ya da astsubaylar, çavuşlar, üç saattir durmadan mücadele etmiş, nice silah arkadaşının toprağa düştüğünü görmüş, yorgun, uykusuz, çoğu yaralı bereli askeri taarruza kaldırdılar.

Filo tüm toplarıyla Türk cephesinin iki kanadını ateş altına aldı. Makineli tüfekler her yerden yine ölüm yağdırmaya başladı.
Anzaklar hücum etmeyi sürdüren Türkleri şimdi, gündüz gözüyle, görerek vuruyorlardı. Hiçbir mermi boşa gitmiyordu. Savaş insan avına dönüştü.
Kimi birliklerin varlığı sona eriyor, kiminin gücü tükeniyordu. Taarruz gittikçe ağırlaştı. Bazı yerlerde durdu. Siperler arasındaki alan, ağır yaralı ve şehit binlerce Türkle dolmuştu. Esat Paşa saat 10.00'da 7 saate yakın süren taarruzu, daha doğrusu kıyımı durdurdu. Birliklerden kayıp listeleri geldi, birleştirildi.

Sonuç acımasızdı:

4.000 şehit, 6.000 yaralı!
Kurmay Başkanı Fahrettin Bey gözyaşlarını tutamadı.
ANZAKLAR Türk taarruzu durunca, bazı yerlerde karşı taarruza geçtiler.
Yorgun, sayıca azalmış Türkleri bastırıp geri sürerek genişlemek, rahatlamak istiyorlardı. Her yerde geri püskürtüldüler. Bu taarruzları birçok kez denediler ama sonuç alamadılar. 57. Alayın cephesine gece de saldırmaya başladılar.
Alay, siperlerin yakınında yatan şehitleri toplayıp gömmek, yaralılarının bakımını yaptırmak, siperlerini derleyip düzenlemek istiyordu. Ama Anzaklar soluk aldırmıyordu.

57. Alayın savaşa girdiği ilk gün yaralanmış olan 1. Tabur Komutanı Yüzbaşı Zeki (Soydemir), alaya birkaç gün önce dönmüştü.165 Alay Komutanı H. Avni Bey Zeki Beye, "Şunları durdur!" dedi. "Emredersiniz!"

1. Taburun ilk askerlerinin çoğu şehit olmuş, ağır yaralılar daha iyileşip geri dönememişlerdi. Ama sağ kalmış genç subaylar yeni askerleri de kısa sürede, gece-gündüz, siperler içinde çalıştıra çalıştıra, konuşa konuşa Çanakkale askeri yapmışlardı.
Zeki Bey taburunun üç bölüğünü karşı taarruz için ayırdı.

Bölük ve takım komutanlarını topladı, taarruzla ilgili teknik bilgiler ve emirler verdikten sonra dedi ki:

"Bunlara hadlerini bildireceğiz. Askeri hazırlayın!" "Başüstüne."
Anzaklar çok inatçıydılar. Gece yarısı yeni bir taarruza daha kalkıştılar. Tabur, cephesine yaklaşan Anzakları bekliyordu.

Bıçak gibi bir ses geceyi yırttı:

"Haydiiii!"

Bölükler siperlerden fırladılar ve Anzaklara doğru koşmaya haşladılar. Süngüler ay ışığında gümüş izler bırakıyordu.
Karşılaşmaları korkunç oldu. İlk sıradaki Anzakları devirdiler ve birliğin içine daldılar. O iyi dövüşen, cesur, iri yarı, sağlam Anzaklar bu hız ve hırs karşısında çaresiz kaldılar. Beklenmedik bir şey oldu.

Bazı Anzaklar şaka olsun diye öğrendikleri iki Türkçe sözcüğü bu kez korku içinde bağırarak kaçıştılar:

"Türkler geliyor!"

Anzaklar çözülmüşlerdi zaten, toptan kaçmaya başladılar.
57. Alay bugün de çok şehit vermişti. Bir çavuşun komutasındaki üç manga, bunun hıncıyla Anzakların peşine takıldı. Yakaladıklarını bitiriyorlardı. Kaçanlarla birlikte tepelerden aşağıya, karanlığa, ölümsüzlüğe koştular, bilinmeze karıştılar ve komutanları M. Kemal'in anılarında yer aldılar. Anıtları bu oldu.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 25 Nisan-2 Ağustos 1915 Tarihleri Arasında Çanakkale Sav

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:14

İSTANBUL'DA hayat halk için gittikçe zorlaşmaktaydı.
Fiyatlar katlanarak yükseliyordu. Darlık, kıtlık, karaborsa başlamıştı. Memura, emekliye aylığı, esnafa geliri yetmez olmuş, devlet memura aylığını yine her ay ödeyemez duruma düşmüştü. Savaş cana ve paraya doymuyordu.167
Büyük sorun erkekleri askere alınmış ailelerin durumuydu. Kadınların açtığı bazı işyerleri birçok kadını ve çocuğunu aç kalmaktan kurtarmıştı ama sırada daha on binlerce kadın, yardım bekleyen on binlerce aile vardı.
Kadının evde oturmasını savunagelmiş olan anlayış bu soruna çözüm bulamıyordu. Kadın evde nasıl aç oturacaktı? Erkekler askerde olduğu için kadınların yapabileceği birçok iş vardı ama kökleşen anlayış kadınların bu işleri yapmasına izin vermiyordu. Sadakayla, komşu yardımıyla ne kadar yaşanırdı?
Orhan'la Dilber'in aileleri konuşmadan anlaşmışlardı. Orhan'a belli etmeden sofralarını basitleştirdiler. Bu tutumlu davranışla Orhan'ı iyi beslemeyi sürdürebileceklerdi.

İstanbul'un bir de ikinci yüzü vardı:

Pera Palas, Tokatlıyan, İngiliz Oteli gibi otellerin salonları, Maksim gibi gazinolar, Beyoğlu'ndaki müzikli cafeler, eğlence evleri yeni, görgüsüz ve hödük savaş ve iktidar zenginleri, yiyiciler ve bunların beslemeleriyle dolup taşıyordu. Şu sıra en eğlenceli, hovarda, cümbüşlü başkent İstanbul'du. Doğu Ekspresi her gün Sirkeci garına Avrupa'dan, şarkıcı, dansçı, çalgıcı olduklarını söyleyen güzel kızlar getiriyordu. Çoğu ince soyguncu, aptal erkek avcısı, bir bölümü de casustu. Bu yeni zenginlerin hanımları da bir başka âlemdi. Gösterişten kaçınma, dikkati çekmeme, ölçülülük gibi yüzyılların eseri birçok inceliği, giyimde kuşamda, konuşmada yaşamada çiğneyip geçmişlerdi. Birbirleriyle ve geçmişleriyle yarışıyorlardı.
Zariflik sanarak, janjanlı, desenli, püsküllü, atlas, kadife, tafta çarşaflar giydiler, şıklık diye Viyana'dan parlak, çarpıcı renkte ayakkabılar getirttiler. Bu tür ayakkabıları hafifmeşrep kadınların giydiklerini bilmiyorlardı.

Dindarların gözlerini boyamak için de evlerinde ara sıra mevlid okutuyorlardı. Bunlar çok gösterişli oluyordu.
Savaş, şehitler, yaralılar, kadınların sorunları, pahalılık, yoksulluk, devletin durumu bu hanımları hiç ilgilendirmiyor, rüküşlüğün, türediliğin, görgüsüzlüğün şaheserini yazıyor, kendilerine, savaşa ve iktidara tapıyorlardı.
Utanmak diye bir duygu bilmiyorlardı.

E-ll DENİZALTISI Boğaz'ı rahatça geçmiş, Marmara adası yakınında bir gün dinlenmişti. Türk denizaltı avcılarına yakalanmamak için birçok inceliklere başvurarak İstanbul'a yaklaştı. Bakırköy'ün önünde Peleng-i Derya adında bir torpidobot vardı (deniz panteri). Buradaki barut fabrikasını korumakla görevliydi. 6 tane topu bulunuyordu.

Barut fabrikası yalnız barut üretmiyordu. Trenle bir Alman mühendis, birçok mermi ustası, işçisi ve parçalanarak karışık bir biçimde sandıklara yerleştirilmiş gerekli araç ve makineler gelmişti. Levazımcı Topal İsmail Hakkı Paşanın adamlarının Romen ve Bulgar gümrükçülere ve demiryolculara, zorluk çıkarmamaları için yüklü rüşvet dağıttığı duyulmuştu. Paşa rütbesi verilen bu mühendisin yönetiminde burada ve az ilerdeki Zeytinburnu'nda bulunan atölyelerde, top mermileri de yapdıyordu. Çoğu patlamayan niteliksiz mermilerdi ama hiç yoktan iyiydiler. Deniz poyraz yüzünden köpüklüydü. Torpidobotun gözcüleri denizaltının periskobunu fark etmediler. Nashmith torpidobota ilk torpilini yolladı.

Gözcüler yaklaşan torpili son anda görebildiler:

"Torpiiiiil!"

Gemi demirli olduğu için kaçamadı. Görevliler topların başına koştular, ateşe başladılar. Torpil dokunur dokunmaz küçük geminin altını parçalamıştı. Batmaya başladı. Topçular topların başından ayrılmadılar, su topların kundağına çıkana kadar ateşi sürdürdüler, denizaltının bir periskopunu vurdular. Denizaltı tek gözlü kaldı. Peleng-i Derya güzel Bakırköy koyunda battı.
Kıyı bataryaları da ateşe başlamıştı. Denizaltı derine dalıp kayboldu. E-11 Marmara'da 25 Mayısa kadar birkaç taşıt gemisi batıracak, 25 Mayıs günü İstanbul limanına dalacaktı.

ARIBURNU'NDA siperler arasındaki alanda binlerce şehit kalmıştı.
Konu büyük komutanlara yansıdığı için kısa, basit bir ateşkes yapılamamış, ateşkes konusu büyük bir olay olmuştu. Görüşler, yazışmalar günlerdir sürüyordu. Güneş kızgın, hava sıcaktı.

Cesetler kokmaya başlamış, kara sinek bulutları oluşmuştu. Sinekler durmadan çoğalıyor, yemek
yemeğe, uyumaya fırsat vermiyorlardı. Asker kaputunu, ceketini başına çekip öyle yeme yiyebiliyordu. Eğer küçük bir aralık kalmışsa, kara sinek sürüsü buradan içeri dalıyor ve yemeğe ortak oluyordu. Bu iğrenç sorunu bit sorunu izleyecekti. Çünkü su yalnız içmek içindi.
Akşama doğru, görüşmelerin sona erdiği, ertesi gün ateşkesin uygulanacağı bildirildi. Hazırlık başladı.
Ordu deposunda birkaç yeni er üniforması kalmıştı. Ateşkeste görev alacak askerlere bu yeni üniformalar dağıtıldı. Düşmanın, askerleri o yamalı, lekeli giysiler, ip ya da şerit dolanmış yarım postallar ile görmesi doğru olmazdı.

NESRİN'E arkadaşı Vedia akşam üstü eski bir dergi getirip verdi, "Beyaz Konferanslar başlıklı yazıyı oku.." dedi, "..roman hatta masal gibi. Şaşıracaksın. Sana vereceğimi anneme söyledim, haberi var. Uzun zaman sende kalabilir."
Nesrin yemekten sonra odasına çekildi, yatağa girdi. Kadın adlı bir derginin 1911 yılının Ocak ayı sayışıydı. Beyaz Konferansları anlatan hanım adını vermemişti.

Sadece adının baş harflerini belirtmişti:

P.B.

Bir süre yazara bir ad yakıştırmaya çalışarak oyalandı:

Pakize, Perihan, Perizat, Piraye, Pervin, Peride, Perran.. Sonunda yazara Perican adını uygun gördü.
Perican Hanım zengin bir ailenin kızı olmalı. Kadın hareketi öncülerinden yazar Fatma Aliye Hanıma hayran. Bir köşkte, hatta bir konakta oturdukları, ailenin Perican Hanım'a güvendiği ve destek verdiği anlaşılıyor. Perican Hanım'ın bir hayali var. Alt kattaki büyük salonun duvarları, tavanı, kapısı beyaza boyansa.. Perdeler de, panjurlar da beyaz olsa.. Salona birçok beyaz koltuk, iskemle ve beyaz bir kürsü yerleştirilse.. Çağrılacak konuk hanımlar da beyaz giysi ve beyaz başörtüyle gelseler. Kadınlara yakışan bu bembeyaz, tertemiz dünyada akıllı, bilgili bir kadın, kadın sorunlarını anlatsa, tartışsalar. Konuşa konuşa uyansalar. Sonra başka kadınları da uyandırsalar. Bu hayalini ailesine açıyor. Aile kabul ediyor. Büyük salonu istediği gibi bembeyaz yaptırıyorlar. Perican Hanım birçok kadına çağrı mektubu yolluyor. 'Kadınlığın altı bin yıllık karanlığına bir mum ışığı verebilmek için' birçok yerden iki yüz elli hanım geliyor. Hepsi beyaz giysili ve beyaz başörtülü. Nesrin heyecanlandı.
Ne kadar olağanüstü, düş gibi bir görünümdü bu.

Perican Hanım yazısında bu toplanışı 'Doğu dünyasının ilk kıçlın toplantısı' olarak niteliyor. Salon dolunca konuşmacı giriyor. Beyaz elbiseli, başı açık, otuz yaşlarında, solgun bir hanım.

Perican Hanım heyecandan titreyen bir sesle konuşmacıyı tanılıyor:

"Fatma Nesibe Hanımefendi."

Biri alkışlayarak kalabalığa yol gösteriyor. Alkışlamayı yeni yeni öğreniyorlar. Çünkü daha 1910 yılındayız. Konuşmacıyı alkışlıyorlar. Fatma Nesibe Hanım başıyla selam vererek kürsüye geliyor, konuşmaya başlıyor. Süslü, biraz ağdalı ama çok etkili, sert bir konuşması var. Kadınların sorunlarını sıralıyor. Kapkara bir durum. Salon acı, isyan ve çaresizlik içinde dinliyor. "Sizlerin oldukça katlanılır bir hayatınız var. Çevrenizden biraz daha aşağıya baksanız, gözleriniz kararır, tüyleriniz ürperir. Kadın, hiçbir hakkı, onuru, hürriyeti olmayan, aşağılanan, dayak yiyen, erkeğin dilediği anda 'boşsun!' deyip kapının önüne atabildiği zavallı bir yaratık, bir esir, hizmetçi, ırgat, çocuk makinesi." Ağlayanlar oluyor.
Fatma Nesibe Hanım erkek bencilliğine, kadın haklarına direnen anlayışa çatıyor, "Bizi mazlum, küflü, sefil, cahil, aciz, kendilerine muhtaç bırakmak istiyorlar!" diyor.

Uzun süren konuşmasını şöyle bitiriyor:

"Bizim için bir sorun da erkeklerin esiri, oyuncağı, mülkü olmayı kabul eden, bu durumu savunan, bu hali dinin gereği sanan kadıncıklarımızın varlığıdır. Böyle sanmaları isteniyor, bu telkin altında ezilip kalıyor, özgürlükten, eşitlikten korkuyorlar. Kara çarşafa bürünüyorlar. Bu bir giyim değil, erkeklerin bizi canlı can lıyken, ölmüşüz gibi bedenimize doladıkları kara kefendir..

..Ama bir gün gelecek, bu gece sona erecek, güneş doğacak. Tüm kadınlığımız uyanacak, dirilecek.
'Seni boşarım' diyen diller kuruyacak, tekmelemek için kalkan ayaklar kırılacak. Erkekler karşılarında her söze aldanır, her şeye katlanır, saf, cahil, dünyadan habersiz kadınlar bulamayacaklar.
Ey yirminci yüzyıl! Sen kadın yüzyılısın. Seni kutsuyorum. Kadın devrimi bir erkek devrimi gibi kanlı ve vahşi olmayacak. Tersine, böyle beyaz, temiz, sessiz ve verimli olacak. Kurtuluşa yürüyoruz.
Buna inanınız hanımlar!"
Hanımlar ağlıyor, alkışlıyor ve inanıyorlar.

Nesrinin de gözleri doldu. Bu kahraman kadınlara imrendi. Kimbilir belki Vedia'nın annesi de bu 'beyaz kadınlar'dan biriydi. Söylemezdi ki. Bir de kendi annesini düşündü. Savaş çıkınca en çok "Eyvah, Seylan çayı gelmeyecek" diye üzülmüştü.
Perican Hanım yazısında böyle on kez daha toplanıldığını belirtiyordu. Ertesi günü okumayı sürdürmek üzere ışığını söndürdü.

Dua etti:

"Benim güzel, canım Allah'ım, hem Çanakkale hem kadın hakları savaşını kazanalım! Ne olur!" ATEŞKES kararlaştırılan kurallar içinde sabah başladı.
Yüzler ilaçlı bezlerle örtülerek binlerce şehit toplanıp gömüldü. Gömülmeden önce düğmelerine bağlı meşin künyeler toplanıyordu.
Şehit oldukları Harbiye Nezaretince ailelerine bildirilecekti.
Cesetler arasında henüz ölmemiş üç ağır yaralı askere rastlandı. Beş gündür aç, susuz, güneş altında ölüme karşı koymuşlardı. Sedyeci erler iki yaralıyı ağlayarak geriye taşıdılar. Doktorlar hayatı bırakmayan bu askerleri kurtarmak için seferber oldular.

İki yandan da bazı üst subaylar er giysisi giyerek, uzaktan da olsa birbirlerinin mevzilerine gizlice bir göz atmak fırsatını buldular.
Görevli Anzak askerleri ile Türk askerlerinin işaret diliyle sohbet ettikleri, düğme, çikolata, sigara, kuru üzüm gibi küçük armağanları, anmalıkları değiş tokuş ettikleri, gurbette karşılaşmış iki arkadaş gibi gülüştükleri görüldü.

Ateşkes, akşam kararlaştırılan saatte sona erdi. İki yan da kurallara uyarak siperlerine çekildi. Sekiz saat bir tek tüfek bile patlamamış, bir kişi bile ölmemişti. Ön siperlerden birinde, aralarında Boyabatlı Mustafa'nın da bulunduğu askerlerin akılları karışmıştı. Açığa çıkılmış, düşmanla yan yana durulmuş, yardımlaşılmış, sohbet edilmişti. Komşu olmuşlardı artık. Şimdi birdenbire düşmanlık başlar mıydı? Bu kadar dostluktan sonra ateş edilebilir miydi? Boyabatlı Mustafa yüreği akarsu gibi temiz bir Anadolu çocuğuydu. "Durun hele.." dedi, "bir bakayım şu gâvurcuklara, onlar ne ediyorlar?"
Siperden başını çıkardı. Bir tüfek patladı. Boyabatlı Ömer oğlu Mustafa sipere düştü. Başından vurulmuştu.
Arkadaşları sınırsız bir öfke içinde silahlara sarılıp karşı yanı ateşe boğdular. Savaş yeniden başladı.
Şehit Boyabatlı Mustafa'nın cebinden Çanakkale Destanı çıktı. Kilim gibi, türkü gibi, oya gibi, Kerem'le Aslı hikâyesi gibi Anadolu işiydi.

Nakaratı siperden sipere, bütün Çanakkale birliklerine yayıldı:

"Bugün bizden vatan razı olacak Asker şehit, ordu gazi olacak..."

25 MAYIS Salı günü öğleye doğru Kaptan Nashmith E-11 ile İstanbul Boğazı'nın Marmara'ya açılan ağzına yaklaştı. Cesaret edip su üstüne çıksa, kulenin kapağını açıp o noktadan çıplak göz le bakabilse, Sarayburnu'nu, Boğaz'ı, Kızkulesi'ni ve Asya yakasını görür, bu eşsiz, görkemli güzelliği ölümle kirletmekten kaçınırdı. Ama onun işi yakıp yıkmaktı.
Periskobu su üstünde olarak ilerledi. Büyük bir gözükaralıkla İstanbul limanına daldı. Galata rıhtımına yanaştırılmış iki gemiye Çanakkale'ye gidecek 1. Tümen birlikleri bindiriliyordu. Bu fırsatı kaçırmadı.
İki torpil yolladı.

Şimdi gemiler, askerler, toplar, mermiler, fişekler, arabalar, atlar havaya uçacaktı. Zarar görmemek için hızla geri çekildi.
Torpillerden biri rıhtıma, ikincisi gemiye bitişik duran mavnaya çarptı. İkisi de patladı. Gemilere bir şey olmadı.
Ama İstanbul çok korktu. İmparatorluğun kalbinde düşman denizaltısı dolaşıyordu! Galata köprüsünün üzerine acele gözcüler dizildi. Yavuz yardımcı gemilerle çevrilerek koruma altına alındı. Hücuma uğrayan gemilere bindirilmiş olan 1. Tümen alayları apar topar indirildi, Uzunköprü'ye trenle yollanmalarına karar verildi. Subay ve asker giysili yolcuların Boğaz vapurlarında güverteye çıkmaları yasaklandı. Birkaç torpidobot ve muhrip, denizaltıyı bulup batırmakla görevlendirildi.
Çanakkale'ye asker, yiyecek ve cephane yollamada zor dönem başlıyordu.

OTTO HERSING'İN kaptanı olduğu U-21 markalı Alman denizaltısı, uzun, maceralı yolculuğunun sonunda önceki gün Çanakkale Boğazına ulaşmıştı. İki günden beri vuracak av arıyor ve fırsat kolluyordu.

İngilizler Malta'dan gelen uyarı üzerine denizaltı tehlikesine karşı birçok önem almış, iki gözetleme kuşağı oluşturmuşlardı. Torpidobotlar, muhripler, büyük bir hızla geziniyor, Gelibolu ile Gökçeada arasında denizaltı arıyor, Türk mevzilerini ateş altına alan zırhlıları koruyorlardı.
Bugün bir av bulmaya kararlı olan Otto Hersing periskobunu su yüzeyine çıkarttı, çevreyi inceledi.
Öğle üzeri Kabatepe açıklarında bir zırhlı olduğunu fark etti. Triumph adındaki zırhlıydı bu. 13 yaşında, 11.800 ton ağırlığında, 146 metre boyunda dev gemilerden biriydi. 700 kişilik mürettebatı vardı.

Öldürmeye ara vermişti. Torpillere karşı koruma ağlarını germiş, 5-6 mil hızla kıyıda bir aşağı bir yukarı gidip geliyordu. Mürettebat yemeğini yemiş güvertede güneşlenmekteydi. Büyük bir destroyer korumak için çevresinde dönüp duruyordu. Gözetleme postaları güçlü dürbünlerle denizde denizaltı arıyorlardı.
Görülmeden atış için çok az zaman vardı. Denizaltı on metre derinlikteydi. Uygun derinlikti bu. Hersing hedefe iyice yaklaştı. Bu saat E-11'in Galata rıhtımındaki asker dolu iki gemiye iki torpil fırlattığı saatti.

Hedefle arasında 400 metre vardı. Daha yaklaştı. 300 metre. Daha. 200 metre. Bu uzaklık uygundu. Elektrikli düğmeye bastı, torpili fırlattı.
Büyük bir patlama, korkunç bir sarsıntı! Denizaltı denizin içinde bir top gibi zıpladı. Mürettebat duvarlara savruldu.
Yer yer ateş düellosu yapmakta olan Türkler ve Anzaklar büyük patlayışı duymuşlardı. Triumph'dan ateş ve duman fışkırdığını gördüler. Olayı izlemek için düelloya ara verdiler. Triumph 18 Martta toplarını ilk ateşleyen gemiydi.

Gövdesi yırtılmıştı. Yan yattı. Denizciler denize atladılar, döküldüler. Muhripler ve torpidobotlar denizcileri kurtarmak için yaralı gemiye sokuldular.
Türk topçuları denize dökülenlere ateş etmedi. Bu sayede çoğu sağ kurtuldu.

Triumph'un vurulması Anzakları ve İngilizleri çok üzmüştü. Türk siperleri ise sevinç içindeydi. Bir beladan daha kurtuluyorlardı.
Gemi sekiz dakika kadar su üzerinde kalabildi, alabora oldu, suya gömülüp gözden kayboldu.

TRİUMPH'UN batırılması donanmada paniğe yol açtı. Onca önleme rağmen bir denizaltı sokulup gemiyi vurmayı başarmıştı. "Olamaaaaaz!" Olmuştu ama!
Amiral de Robeck mümkün olsa bütün donanmayı geri çekecekti. Donanma kara ordusunu desteklemek için buradaydı. Zırhlıların ancak zorunlu görevlere çıkmalarını, göreve çıkanların çok iyi korunmalarını, geri kalan bütün büyük savaş ve taşıt gemilerinin Mondros'a ve Gökçeada'ya çekilmelerini, liman ağızlarının çelik ağlarla kapatılmasını emretti. Bütün torpido ve muhripleri denizaltıyı bulmakla görevlendirdi.
Kendisi de karargâhıyla birlikte Lord Nelson'u bırakarak dikkati çekmeyecek küçük, gösterişsiz bir gemi olan Triad yatına geçti.

Hamilton da yatından ayrılıp Gökçeada'da bir barakaya yerleşti.
Londra'da politik durum zaten dalgalıydı. Amiral Fisher'in istifası üzerine muhalefet hükümet hakkında gensoru isteyeceğini açıklamıştı. Neler oluyordu Çanakkale'de? Gerçekleri öğrenmek istiyorlardı. Başbakan Asquith durumu yumuşatmak için hükümeti yenilemeye karar vererek görüşmelere başlamıştı.
Triumph'un batırıldığı haberi her şeyi çok hızlandırdı.

Görüşmeler kısa kesildi ve yeni hükümet ertesi sabah açıklandı. Başbakan Donanma Bakanlığına Balfour'u getirmiş, Churchill hükümet dışında kalmıştı.
GEMİLERDEN indirilen 1. Tümeni demiryoluyla Uzunköprü'ye yollamak için Sirkeci garında uzun iki katar hazırlanmıştı. Alaylar takım takım vagonlara biniyorlardı. Peron çok kalabalık, vagonlar tıklım tıklımdı.

Tekirdağ'da kurulan Kızılay hastanesinde gönüllü hemşirelik yapacak dört İstanbullu orta yaşlı hanımın da Uzunköprü'ye bu katarla gitmesi uygun görülmüştü. Orada hastaneden yollanan bir araba bekleyecekti. Siyah, bol çarşaflı ve peçeliydiler. Hanımlara göz kulak olması istenilen görevli subay hanımları erkenden bir kompartmana yerleştirdi, daha doğrusu kapattı. Kompartmanın perdelerini örtmelerini tembih etti.

Hanımların en büyüğü içini çekti:

"Sevgili ülkemizde kadın olmak ile suçlu, bulaşıcı hastalıklı, tehlikeli, zararlı olmak arasında bir fark yok."

Ötekiler yüzlerce yıllık bir kederle gülümsediler.
U-21 bir gün saklandıktan sonra 27 Mayıs günü bir daha harekete geçti, sabah Seddülbahir'e yaklaştı. Periskobunu çıkardı. Saat 06.30'du.
Gri rengi dolayısıyla ilk bakışta görememişti. Dikkatle inceledi. Bu Majestic olmalıydı. Majestic 20 yaşında, 15.000 ton ağırlığında, 120 metre boyunda, güzel, klasik bir zırhlıydı. Kıyıya çok yakın duruyordu.

Teke Koyu yakınlarındaydı. Büyük gemiler ortalıktan çekilmişlerdi. Birçok küçük gözetleme ve yük gemisi vardı. Birden bu küçük teknelerin üzerinden bir zırhlının iki direğinin yükseldiğini fark etti.

Hersing denizaltısını hedefe yöneltti. Geminin yakınında bulunan, çevresinde dolanan küçük gemiler arasında bir boşluk bulup torpilini fırlatmak için sabırla bekledi.
20 metre kadar bir boşluk oluşmuştu. Hiç duraksamadan düğmeye dokundu. Torpil denizaltıyı sarsarak fırladı.
Büyük bir patlayış oldu! Gemi yana yattı. Geminin batacağı belli olmuştu. Mürettebat denize atladı. Gemi dört buçuk dakika içinde ters dönüp battı. Yardımcı gemiler mürettebatı denizden topladı. Majestic İngilizlerin Çanakkale'de kaybettikleri 6'ncı zırhlıydı. Bulunduğu yer sığ olduğu için Triumph gibi bütünüyle suya gömülmedi, başı ve karnı dışarda kaldı.173 Ölmüş bir katil balinayı andırıyordu.

Burası Seddülbahir'deki Türk topçu gözetleme yerlerinden görünüyordu. Haber yıldırım gibi yayıldı. Sevinçten havaya kurşun sıkanlar azarı işittiler. Çünkü Ordu piyade fişeğinin de artık çok tutumlu kullanılmasını emretmişti.
U-21 ortalıktan kayboldu. Bodrum yakınlarındaki bir gizli üste yakıt ve yağ ikmali yaptıktan sonra 4 Haziranda Çanakkale'ye dönecekti.
ŞİMDİ SIRA Kaptan Nasmith'teydi.
İki gün saklanmıştı. 28 Mayıs günü İstanbul-Çanakkale arasında pusuya yattı. Bir torpidobotun koruması altında gelen dört gemilik bir konvoy gördü. Gemiler asker, cephane ve malzeme taşımaktaydı.

Ordu acele ettiği için deniz yoluyla yollanıyorlardı.
E-11 gemilerden birini vurdu. Gemide bulunan 250 er şehit oldu, topçuların yana yana bekledikleri 7.000 top mermisi de suyun dibini boyladı.
Torpidobot saldırıya geçince derine dalıp kaçtı. Sıkı aranacağını hesaplayarak saklandı. 1 Hazirana kadar ancak bir yük gemisi batırabilecekti.

7. TÜMEN iyi dövüşmüş, çok yorulmuş, kayba uğramış, dinlenmeyi hak etmişti. Siperlerini 12. Tümene devredip geri çekildi. 12. Tümen Komutanlığına Müstahkem Mevki Kurmay Başkanı Yarbay Selahattin Adil Bey atanmıştı. Siperleri 7. Tümenden düzen ve sessizlik içinde devralddar. Cephenin sol (doğu) kanadına yerleştiler.
7. Tümenden 21. Alay dinlenmesi için Boğaz kıyısındaki Havuzlar kesimine yollandı. Burası Kilitbahir'e yarım saat mesafede, deniz kıyısında, akarsulu, havuzlu, bağlık, bahçelik, yemyeşil bir yerdi. Savaştan önce ailelerin dinlenme ve eğlence yeriydi. Savaş başladığından beri ıssızdı. Konakçılar önceden gelip ordugâhların kurulması için hazırlık yapmışlardı.

Ateş, kan, toz, toprak, sıcak, sinek, bit cehenneminden çıkan alay, düşman gemilerine görünmemek için arkadan dolanarak Havuzlar'a indi. Hepsi yara bere, pislik içindeydi. Birdenbire yeşillik ve su içinde boğuldular. Yer çimen gök yapraktı.
Billur gibi bir su şırıldayarak akıyor, kuşlar şakıyor, güneş ışınları büyük havuzda nazlanıyordu. Ocaklar yakılmış, koca kazanlarda yemek pişiyor, hava deniz ve sıcak ekmek kokuyordu.
Alay Komutanı çevreye baktı, "Galiba.." diye düşündü, "..alayca toptan şehit olduk, cennetteyiz."
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 25 Nisan-2 Ağustos 1915 Tarihleri Arasında Çanakkale Sav

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:15

ÇIKARMANIN yapıldığı 25 Nisan günü Arıburnu'nda düşmanı karşılayan 27. Alayın 8. Bölüğü erimiş, bölükten geriye 4 yaralı subayla bir avuç er kalmış, bölük yok olmuştu.

Yaralı subaylar tam iyileşmeseler bile geri gelmişlerdi:

Bölük Komutanı Yüzbaşı Faik, takım komutanları Asteğmen İbrahim Hayrettin, Asteğmen Muharrem, Başçavuş Süleyman. Alaya kayıplara karşılık yeni asker de verilince, 27. Alay Komutanı Şefik Bey, kahraman 8. Bölüğü yeniden kurmaya girişti. Cephe gerisinde bölüğün kurulmasına başlandı. Kuruluşu tamamlanınca eskisi gibi 2. Tabura bağlanacaktı.
8. Bölükten sağ kalan beş-on asker başka bölüklere dağıtılmış, bunlardan bazıları da şehit olmuştu. Sağ kalanların hiçbiri eski bölüğünü, takımını, komutanını, o ilk günü, o kıyameti unutmuyor, unutamıyordu. Bölüğün yeniden kurulduğunu duyanlar çok heyecanlandılar, eski bölüklerine verilmelerini istediler. Hele komutanlarının döndüğünü duyanları tutmak mümkün değildi.

25 Nisan günü Arıburnu'nda direnen 8. Bölüğün Komutanı Yüzbaşı Faik ve Asteğmen İbrahim Hayrettin, Asteğmen Muharrem ve Başçavuş Süleyman'ın da aralarında bulunduğu yaralılar hastanedeyken

Askerin ruhunu iyi bilen Şefik Bey hepsini yeni 8. Bölüğe aldı. Askerler eski komutanlarını görmek için koştular.
Bunlardan biri de Mehmet Ali'ydi. O da nefes nefese gelmişti.

Komutanı Asteğmen Muharrem'i ordugâhta, bir çadırın önünde görünce yavaşladı, durdu, selam verdi:

"Komutanım!"

Sesinde şefkat ve saygı titriyordu. Elini unuttu. Eli başında kaldı. Dondu. Savaşta süngüsüyle kaç insan parçalamış olan o koca adamın heyecandan dili tutuldu. Komutanı sağdı. Geri dönmüştü. Karşısındaydı. Yine kılıç gibiydi. Gözlerinden aşağıya ip gibi şükür ve sevinç yaşları akmaya başladı. Asteğmen iki gün önce gelmişti. Kendini sırtında saatlerce dere tepe dağ bayır taşıyıp sahra hastanesine yetiştiren bu çocuk kalpli koca adamı görünce onun da gözleri minnetle doldu. 'Şehit oldu' yanıtını alacağı korkusuyla Mehmet Ali'yi sormaya cesaret edememişti. İki gündür oyalanıp durmaktaydı. O da komutanlığı momutanlığı bir yana attı, koşup sarıldı. Kucaklaştılar. 8. Bölüğün kuruluşu bir hafta içinde tamamlanacak, ikmal erlerine savaş eğitimi verilmesine başlanacaktı.

ARIBURNU'NDA Türkler güçleniyor, Anzaklar bunalıyordu.
Anzak Kolordusu hemen her gece saldırıyor, baskına kalkıyor, didişiyor ama bir karış ileri gidemiyordu. Kolordu Komutanı General Birdwood bu çıkmazdan kurtulmak ümidiyle bir plan tasarlamıştı. Anzak köprübaşını ziyarete gelen General Hamilton'a sundu.
General Hamilton'un canı sıkkındı. İşler iyi gitmiyordu. Kayıp sayısı en kötümser tahmini aşmıştı. General Birdvvood'un planına şöyle bir göz attı. Bakıp geçecekti. Geçemedi. Zihninde bir parlama oldu. Bu planda kilidi kıracak, seferi sona erdirecek bir şeyler vardı. Planı dikkatle inceledi.

Birdwood'a şöyle dedi:

"Ağzını sıkı tut."

General Birdwood planının ana düşüncesinin kabul edildiğini anladı ve sustu.
General Hamilton Gökçeada'ya dönerken iki kurmayını kesin bir gizlilik içinde bu planı incelemek ve geliştirmekle görevlendirdi. Kendi de fırsat buldukça bu çalışmaya katılacaktı. KARŞILIKLI baskınlar, bomba düelloları ile sarsılan Bombasırtı'nda ilk lağım (tünel) patlatılmış, lağım savaşları da başlamıştı.

Gizlice kazılan tünellere yerleştirilen dinamit ateşlenince, yer bir yanardağ gibi patlıyor, üzerinde ne varsa parçalayıp havaya uçuruyordu.
Esat Paşa tünel açma konusunda bilgilerinden yararlanmak için Harbiye Nazırlığı aracılığıyla Zonguldak'tan beş-altı maden ustası istedi.
Öncelikli sorun düşmanın nerede tünel kazdığını anlamak ve karşı önlem almaktı. Pratik zekâlı biri bir çözüm buldu. Yeri dinlemek için orta boy yemek kazanlarını kullanacaklardı. Kazanın ağız kısmını toprağa, kulağı da kazanın dibine dayıyor ve yeraltını dinliyorlardı.

Eğer düşman tünel kazıyorsa, uzakta bile olsa, kazma tıkırtısı kazanın içinde büyüyor, yerin kazıldığı anlaşılıyordu. Bu zor zaman buluşu dinleme aygıtı çok işe yaradı. Düşmanın yeraltı etkinlikleri izlenmeye, gerekli önlemler alınmaya başlandı.

Askerler de bir baskın sırasında birkaç aynalı tüfek ele geçirmişlerdi. Bu tüfeklerle karşı yana görünmeden ateş edilebildiği anlaşıldı. Vay uyanıklar!
27. Alay 2. Taburunda erlik yapan Biga'nın Gündoğdu bucağından Ali (Demirel) aynalı tüfeğe uzun uzun baktı, "Ben bunun gibi yaparım" dedi.
Sivilliğinde marangozmuş. Gerçekten yaptı. Savaş bitene kadar tüfekleri aynalayacak, her mangada en az böyle bir tüfek bulunacaktı.

Anzakların bu konudaki üstünlüğü sona erdi. Türk keskin nişancıları görerek ateş ediyor, bunun için canlarını tehlikeye atıyorlardı. Aynalı tüfeklerle keskin nişancıların işi kolaylaştı. Cepheyi denetlemeye gelen Kolordu Komutanı General Birdwood'u bile vuracaklardı. Ucuz atlattı. Kurşun başını sıyırıp geçmişti.

1 HAZİRAN günü Ordu Kurmay Başkanı Yarbay Kâzım Bey haber vermeden M. Kemal'e yemeğe geldi. Yemeğe oturmadan önce biraz birbirlerine takılıp gülüştüler. Biraz da Almanları konuşup dertlendiler. İkisi de Almanların ırkçılığından çok rahatsızdı. Irkçılık bilmedikleri, tanımadıkları, yaşamadıkları, paylaşamayacakları bir anlayıştı. Sonra yemeğe geçtiler.

M. Kemal yemeğin sonunda aklını kurcalayan bir soruna değindi. 19. Tümen Anzaklar karşısındaki cephenin en sağındaydı. 19. Tümenin hemen sağında Sazlıdere vardı. Sazlıdere ile Ağıldere arasında 5 km genişliğindeki engebeli, çok karışık kesimin önemli bir özelliği vardı. Bu kesim birçok karışık biçimler alarak gitgide yükseliyor, Conkbayırı'na ve Kocaçimen Tepeye ulaşıyordu."

M. Kemal Kâzım Bey'i uyardı:

"Bu kesim çok iyi korunup savunulmak. Çünkü düşman bizi ancak Conkbayırı-Kocaçimen'i ele geçirerek yenebilir. Düşmanın ConbayırTna ve Kocaçimen'e ulaşabileceği tek yer de işte bu kesim. Buranın savunulmasının da tümenime verileceğini seziyorum. Tümenimin gücü hem cepheyi, hem bu geniş kesimi koruyup savunmaya yetmez. Burayı kesin olarak, ayrı ve güçlü bir birlik savunmalı, hem de iyi savunmalı. Bu kaygımı Liman Paşaya anlatmalısın."
"Söz!"
Yemek bitip kahveye geçildi.

Kâzım Bey kahvesini çabucak içti, fincanını çalkaladı, bol kahveli son yudumu keyifle içtikten sonra gülerek dedi ki:

"Şimdi bir haber verip gideceğim. Zaten bu haberi vermek için gelmiştim. Ama vereceğim haberi yarına kadar gizli tutacaksınız. Yoksa Liman Paşayla başım derde girer."

Ayağa kalktı. M. Kemal ile İzzettin Bey de kalktılar. M. Kemal'e sarıldı, yanaklarından öptü:

"Hayırlı olsun kardeşim. İnşallah paşalığını da birlikte kutlarız. Albaylığa yükseltildiğin hakkındaki kararname geldi. Yarın resmi olarak bildirilecek."

Bu güzel habere İzzettin Bey komutanından daha çok sevindi.
BU SIRADA Kaptan Nasmith E-11 ile Marmara'da dolanmakta, tek kalan periskobunu dört bir yana çevirerek av aramaktaydı. İstanbul'a doğru ilerledi. Yeşilköy hizasında bir gemi gördü. Zaten gemi görünsün diye beyaza boyanmıştı. Bordasına kırmızı boya ile büyük kızılay ve kızılhaç işaretleri yapılmış bir hastane gemisiydi. Çanakkale'den İstanbul'a 700 ağır yaralı taşımaktaydı. Yaralılar için sorun olmasın diye ağır yol alıyordu.
Gözcü bir denizaltı periskobunun göründüğünü bildirdi. Kaptan önemsemedi. Uygar, aklı başında bir denizcinin bir hastane gemisine saldıracağı aklının köşesinden bile geçmedi. Hiç telaş etmeden, alarm vermeden yoluna devam etti.

Ama Nasmith hastane gemisine bir torpil yollamaktan kendini alamadı. Vursa gemi 700 yaralıyla suya gömülecekti. Torpil ya gemiyi yalayarak geçti ya da vurdu ama patlamadı.

Hastane gemisinin kaptanı yaralıları düşünerek dehşetli korkmuştu. İstanbul'a varır varmaz bu insanlık dışı olayı ilgili birimlere duyurdu. Hükümet büyük tepki gösterdi. Uluslararası kuralları hatırlatarak Kızılhaç Merkezine şikâyette bulundu.
Bir sonuç alınamayacaktı.

Türk denizcileri Kaptan Nasmith'in cesurluğuna ve usta denizciliğine saygı duyuyorlardı. Ama bir hastane gemisine saldırdığını öğrenince, saygı yerini nefrete bıraktı. Gerçek bir asker, savaş dışı olmuş yarım insanlara saldırır mıydı?
ESAT PAŞA ile Fahrettin Bey sabahleyin M. Kemal'in yeni karargâhına geldiler. Ordu Komutanı adına 'albaylığa yükseltildiğini' resmi olarak bildirdiler.
İzzettin Bey albaylık yıldızını hazırlamıştı.

Esat Paşa kendi eliyle taktı:

"Rütbenin sana ve memleketimize hayırlı olmasını, daha büyük rütbelere ve makamlara yükselmeni, Allah'ın izni ve yardımıyla başarılarma başarılar katmanı dilerim." "Teşekkür ederim Paşam." Kahveler geldi.
Esat Paşa, cephede yeni bir düzenleme yaptığını, bu arada 19. Tümenin sağ kanadındaki Sazlıdereve batısındaki kesimi de tümenin bölgesine kattığını söyledi. M. Kemal'in sezgisi doğru çıkmıştı.

Şimdi tartışmak doğru olmayacaktı. Gereken önlemleri aldıktan sonra bu karara yazılı olarak itiraz etmeye, tehlikeyi anlatmaya karar verdi.
SEDDÜLBAHİR'DEKİ Birleşik Ordu'da da bazı düzenlemeler yapılmıştı.
Dört İngiliz tümeni tek komuta altında birleştirilmiş ve adı 8. Kolordu olmuştu. Komutanlığına General Hunter Weston atanmıştı.
Fransız kesiminde General Gouraud'nun komutasında iki Fransız Tümeni vardı.
4 Haziranda başlayacak olan taarruzun planı çok ayrıntılı olarak hazırlanmıştı.

Bir İngiliz bölük komutanı şöyle diyecekti:

"Bu derece ayrıntılı emirlerle ilk kez karşılaştım. Her şey en ince noktasına kadar düşünülmüş. Bu planla yenilgi düşünülemez."

Taarruzu 140 kara topu ile savaş gemileri destekleyecekti. Bu savaşa ilk kez 8 İngiliz zırhlı arabası da katılıyordu. Yollar buna göre düzeltilmiş, geçebilmeleri için köprüler yapılmıştı. Uçaklar da kalabalık filolar halinde savaşa katılacak, Türk mevzilerini ve cephe gerisini gide-gele sürekli bombalayacaklardı.
Türklerin Arıburnu kesiminden Seddülbahir'e kuvvet kaydırmalarını önlemek için gece yarısı Arıburnu'nda da oyalama taarruzlarına başlanacaktı.
General Hamilton Seddülbahir'de sonuç alabileceklerini ümit ediyordu. İyi hazırlanmışlardı.

SEDDÜLBAHİR'DE Üçüncü Kirte Savaşı 4 Haziran Pazartesi sabahı saat 08.00'de deniz ve kara toplarının gittikçe yoğunlaşan bombardımanı ile başladı. Kralın doğum günüydü. Bu taarruz Krala armağandı.
Türk cephesinde sağ yanda (batıda) 9. Tümen vardı, sol yanda (doğuda) 12. Tümen. Bombardıman toplam dört saat sürecekti. Bu güne kadar bu kadar uzun, yüklü bombardıman olmamıştı.

Türk sağ kanadındaki askerler siperlerine dönsünler diye filo iki saat sonra bombardımana ara verdi, birlikler saldıracakmış gibi davrandılar. Bunun üzerine Türkler bombardıman bitti sanarak hızla yıkılmış siperlerine döndüler, yıkıntıların arkasına, mermi çukurlarına yerleştiler. Taarruzu beklediler.
Acı bir İngiliz oyunuydu bu. Toplar, dümdüz edilmiş siperlerde yakaladıkları Türklerin üzerine iki saat daha ölüm yağdırdı. Bu pis oyun büyük kayba yol açtı. Gerideki yedekler ileri sürüldü. Şehitler, yaralılar, eski ve yeni askerler ön siperlerde birbirine karıştı. İngilizler batıda, Fransızlar doğuda taarruza geçtiler.

Yoğun bombardıman Türkleri çok ezmişti. Buna rağmen canla başla direndiler. Hiç kimse canını sakınmıyordu. Sadece ilk gün verilecek 6.000 kayıp, bu özverinin kanıtı olarak tarihte yer alacaktı. Deniz ve kara topları cephe gerisini, yedek birlikleri, geri birimleri allak bullak etmekteydi. İstanbulluların, siyah, kaba üniformalarına, mandaların çektiği 1877'den kalma toplarına güldükleri muhasara bataryası ile bazı bataryalara, açığa çıkmaları emri verildi. Bu fedai bataryalar düşman ateşlerini üzerlerine çekerek cephenin ve gerisinin biraz olsun rahatlamasını sağlayacaklardı. Muhasara bataryası Alçıtepe köyünün batısında, göreve uygun bir yere yerleşti. Komutan hasta olduğu için geride kalmış, komutayı atış subayı Üsteğmen Arif (Tanyeri) üstlenmişti. Batarya görevini yaparak, bazı İngiliz bataryalarının ateşini üzerine çekti, mermisi bitene kadar bunlara karşılık da verdi. İki topu sakatlandı, bir askeri ağır yaralandı. Üsteğmen Müstahkem Mevki'den top ustası ve mermi istedi.
Bu sırada bir İngiliz birliği cephenin merkezinde dövüşen taburun siperlerini ele geçirerek, cephenin derinliğine doğru ilerlemeye başladı. Yarılma tehlikesi belirmişti.
Bu taburdan sağ kalanlar adım adım geri çekiliyor, kaya parçalarını, ağaçları, mermi çukurlarını, toprak yığınlarını, şehit arkadaşlarını siper ederek İngiliz ilerleyişini durdurmak için çırpınıyorlardı. Yine herkesin fedai olduğu bir savaştı bu.

Savaşarak ve eriyerek geri çekilen tabur, bataryanın sağ hizasına yaklaştığı sırada, Güney Grubu Topçu Komutanı Yarbay Binhold'dan bataryaya bir emir geldi:

"Düşman birinci hat siperlerimizi ele geçirdi. Bataryanıza doğru yaklaşıyor. Göreviniz bitmiştir.
Topları tahrip ederek erleriniz ve koşum takımlarınızla Alçı Tepe gerisinde toplanınız"
Topları tahrip etmek ve geri çekilmek, Alçı Tepe yolunu açık bırakmak demekti.
Muhasara bataryasında iki teğmen, 150 asker vardı. Üsteğmen Arif hepsini toplayıp durumu anlattı.

Sorun basitti:

Ya aziz canlarını koruyacaklardı, ya namuslarını.
Mürettebat çekilmeyip dövüşmeye, yedek kuvvetlere zaman kazandırmaya karar verdi. Yaklaşan İngilizleri önce tüfek ateşiyle karşılayacak, sonra Üsteğmenin işaretiyle süngü hücumuna geçeceklerdi.
Sağ yana gelen erimiş taburla bağlantı kurarak savunma düzeni aldılar.
Yaklaşan İngilizleri ateşle karşıladılar. Düşman da kararlıydı. Türk cephesini yarmak üzereydiler. Seyrekleştiler ama durmadılar. Koşarak geliyorlardı.

Heyecan içindeki Üsteğmen Arif gırtlağını paralarcasına bağırdı:

"Hücuuuum!"

Akşam alacası içinde, acayip kara kılıklı, posbıyıklı, çoğu sakallı, yüzleri terden parlayan 150 koca asker, antika süngüleriyle İngilizlerin önüne atlayıverdi. Evvel zamandan gelmiş, bir efsaneden düşmüş gibiydiler.

Adamları ürküttüler. Top gürler gibi nara atarak olanca güçleri ile yüklendiler. Ürkmüş birliği iyice şaşırttılar, dağıttılar, biçtiler, parçaladılar. Türklerden kat kat kalabalık İngiliz birliği baş edemedi, direnemedi, çaresiz kaldı, kaçmaya başladı. Bazıları kaçanların peşini bırakmadı, yakaladıklarını benzetti.

Yedek kuvvetler yetişerek boşluğu doldurdular, İngilizleri birinci siperlere kadar geri sürdüler. Yarılma tehlikesi kalmadı. Muhasara bataryası asıl görevine döndü.
Şehitler gömüldü. Ağırca yaralı olanlar geriye yollandı. Görev devam ediyordu. Hiç yorulmamış gibi Alçıtepe köyündeki yıkık yağhanenin büyük direklerini taşıyarak bataryadan 500 metre kadar geride sahte bir batarya yaptılar. Asıl bataryanın yakınına sığınaklar, siperler hazırladılar, kendilerini güvene aldılar.
Top ustası ile antika mermiler geldi.
Muhasara bataryası İngiliz mevzilerine ve gerilerine rahat vermeyecek, İngiliz topçuları sahte bataryayı ateş altına alacak, iyi gizlenmiş muhasara bataryasını bir türlü susturmayı başaramayacaktı.

ÜÇÜNCÜ Kirte Savaşı 5 ve 6 Haziran günleri de sürdü.
Birleşik Ordu Türkleri yenmeye, ilk hedef olan Alçı Tepeye ulaşmaya kararlıydı. Deniz ve kara topları Türk mevzilerini cehenneme çeviriyordu.
Türkler bu cehennemin içinden çıkıp mevzilerini koruyordu. Sonra karşı taarruzlara başladılar. Düşmanın ele geçirdiği siperlerin büyük bölümünü geri aldılar, 17 ağır makineli tüfek ele geçirdiler. Birkaç siper İngilizlerde kaldı. 6.500 kayba karşılık birkaç siper.191 Kral herhalde bu kanlı armağandan memnun olmayacaktı.
General Hamilton ve donanma destekli Birleşik Ordu, rütbeli rütbesiz Mehmetçiklerin kan ve can cömertliği, yurt sevgisi, özverisi, aklı, inancı önünde bir kez daha başarısız kalmış, bir kez daha yenilmişti.

CEPHENİN sağındaki (batısındaki) 9. Tümen eski ve yeni birlikleri ile çok zorlu üç gün geçirmiş, büyük kayba uğramış, bulun birlikler birbirine karışmıştı. Subay kaybı da çoktu. İlk günden beri savaşıyordu. Dinlenmek, yenilenmek üzere geriye alınarak Kuzey Grubu emrine verildi. Kabatepe'nin güneyine yerleşti.
Liman Paşa, bir türlü uygun bir iş bulamadığı Albay Kannengiesser'i bu kez de Albay Halil Sami Bey'in yanına danışman olarak verdi.
Güney Grubunun kararsız, yavaş yönetiminden memnun değildi. İlk işlem olarak Güney Grubunun yetersiz, ukala, kalın kafalı Kurmay Başkanı Yarbay von Thauvenay'ı da görevden aldı. Birçok olayı yanında savaş sırasında yine panikleyerek savunma hattının geri çekilmesini önermiş, ağır tepki görmüştü.
Bütün güçlerini bulundukları mevkiden alan bu tür içi delik fıçı gibi boş adamların düşüşleri yaman olur. Yarbay von Thauvenay de İstanbul'a geri dönüş emrini alınca mahvoldu, kahroldu, berbat oldu ve gitti.
Bir daha da adını işiten olmadı.

Yerine bir Türk atandı. Yeni Başkan gelene kadar 12. Tümen Komutanı Yarbay Selahattin Adil Bey Kurmay Başkanlığına bakacak, kısa süre içinde von Thauvenay'ın biriktirdiği, yarattığı, gizlediği bütün sorunları çözecek, karışmış birliklerin ayrılıp düzene girmelerini başaracaktı. Güney Grubu toparlandı.

LONDRA'DA Savaş Kurulu, yeni adıyla Çanakkale Kurulu Başbakanlıkta toplantı halindeydi. Bu bir karar toplantısıydı.
Ya Gelibolu boşaltılacaktı ya da savaş sürdürülecek, bunun için General Hamilton'un istediği yeni birlikler yollanacaktı.
Savaş muhabiri Ashmett-Barlett Londra'ya gelmiş, birçok yetikili ve ilgili ile konuşmuş, askeri sansür dolayısıyla yazamadığı gerçekleri anlatmıştı. Başarısızlığın ve kayıpların sanıldığından daha büyük olduğu öğrenilmişti.

Bu aşamada komuta kadrosunu değiştirmek tehlikeli bir çözüm olurdu. Gelibolu'nun boşaltılması, Büyük İngiliz İmpaatorluğu'nun yenilgiyi kabul etmesi demekti. Bunun özellikle sömürgelerdeki Müslümanlar üzerinde yapacağı olumsuz etkiyi düşünmek bile ürkütücüydü. Kararsız Balkan Devletlerini de Almanların yanına itebilirdi.
Doğrusu Hamilton'a ve kadrosuna bir şans daha vermek, Birleşik Ordu'yu güçlendirmekti. Yeni kurulmakta olan ve Kitchener Ordusu diye anılan ordudan üç tümenin Çanakkale'ye gönderilmesi kararlaştırıldı.

Bir süre sonra bu kuvvete iki tümen daha eklenecek, Harbiye Nezareti General Hamilton'a şu mesajı gönderecekti:

"İsteyeceğiniz her şeyi yollamaya hazırız."

HAYDARPAŞA hastanesinin babacan başhekimi günün dörtte üçünü ameliyatta geçiriyordu. Operatör az, yaralı çoktu. Durmadan yaralı geliyordu.
İstanbul'a yollanan yaralı sayısı 50.000'i geçmişti. Sonunda halkın morali bozulmasın diye yaralıların gemilerden gece yarısı çıkarılıp ıssız caddelerden geçirilerek hastanelere gizlice götürüldüğü günler gelmişti.
Sayı gittikçe artıyordu.

Başhekim boş bir saat arıyordu günlerdir. Bugün buldu. Hastaneye armağan edilmiş olan otomobile binerek Rumelihisarı'na, oğlu gibi sevdiği Orhan'a gitti.
Evdekiler hazırlıksız yakalanmışlardı. Bir erkek misafir kabul edebilecek kıyafette değillerdi. Telaştan çığlık çığlığa, itişe kakışa giyindiler, kapıyı açıp Başhekimi içeri alabildiler. Gülerek yukarı çıktı. Orhan'ı sıkı sıkıya muayene etti. İyi buldu. Orhan birden, "Askere alırlar mı beni?" diye sordu.

Doktor şaşırdı:

"Yoo, o kadar da değil. İki yıldan önce askere gidecek hale gelemezsin. Ne o? Askere mi gitmek istiyordun yoksa?"

Orhan telaşlandı, "Hayır, hayır, tövbe.." dedi, "..Askerlikten hevesimi aldım. Eylülde öğrenime başlamak istiyorum. Askerlik zorunlu diye engel çıkarırlar korkusuyla sormuştum." "Bu durumunla seni askere almazlar. Hiç merak etme. Ama Eylülde öğrenime başlayabilirsin. Kendine çok dikkat etmen şartıyla. Buluttan nem kapacağını unutma. Nezle olsan sorun." "Anladım efendim."

Başhekimle konuşmasını anlattı evdekilere. Okula başlamak istediğini ilk kez duyuyorlardı. Kendini böyle iyi, yeterli hissetmesi, doktorun da uygun bulması üçünü de çok sevindirdi. Korkulu günleri aşmışlardı.
Annesi Kuran okumaya oturdu. Dilberin annesi bir hovardalık yapıp lokma dökmeye girişti. Dilber nazara karşı başında tuz çevirip ocağa koştu, tuzu ateşe attı.
Orhan arkasından bakakaldı. Yürümüyor, koşmuyor, cama vurmuş bir yağmur damlası gibi akıyordu.

BUGÜN bir güzel olay da Çanakkale'de oldu.
Hamitabad adlı torpido Çimenlik tabyasının iskelesine yanaştı. Kaptan Mayın Grubu Komutanı Yüzbaşı Nazmi Bey'e verilmek üzere İstanbul'dan bir emanet getirmişti. Nazmi Bey'e haber verildi. Ne olabilirdi ki bu emanet? Bir yanlışlık olduğunu düşünen Nazmi Bey isteksizce geldi, torpidoya çıktı. Kaptanla, kaç zamandır görüşmemiş iki arkadaş olarak kucaklaştılar. Kaptan Nazmi Bey'i kamarasına aldı. Kasadan meşin bir kese çıkarıp verdi.
"Bu ne?"

"Donanma Cemiyetinin armağanı. Goliath'ın batırılmasına emeği geçen herkese böyle bir armağan verdiler. Bu da seninki. Buyur, helal olsun."
"Kaptan, ne var bunun içinde? İçimden bir ses para diyor."
"Akıllı bir ses o."
Kesede 48 Osmanlı altını vardı. Bir servetti bu.

Sevinçle Kaptanı kucaklayıp öptü. İstemeye istemeye geçtiği yoldan uçarak döndü. İzinle İstanbul'a gittiğinde annesine bir hazine bırakacaktı. Kırk gün sonra da binbaşılığa yükseltilecekti.

ALBAY M. KEMAL sağındaki Sazlıdere-Ağıldere kesiminin önemi, özelliği, tehlikesi, bağımsız bir birlikçe korunmasının gereği hakkında Kuzey Grubu Komutanlığına birkaç yazı yazdı. Düşmanın bu kesimden geçerek Kocaçimen-Cokbayırı kesimini almak isteyebileceğini belirtti.
İtiraza, tartışmaya alışık olmayan Esat Paşa M. Kemal'e küstü, kırıldı.

Fahrettin Bey araya girmek gereğini duydu:

"Paşam, M. Kemal Beyi ziyarete gidelim, dinleyelim, söz konusu araziye de bakarız." Esat Paşa zorlukla razı oldu.
M. Kemal'in Düztepe'deki yeni karargâhına geldiler (10 Haziran). Konuştular. Araziye bakmak için dışarı çıktılar. Bulundukları tepeden, söz konusu kesim ile ötesi, Suvla körfezi, Tuzla gölü, Anafartalar ovası görünüyordu. Uçuk mavi bir gündü.

En yakında, hemen ayaklarının altında, uçurum, yar, geçit, boyun, yamaç, dere ve sel yatakları, sazlar ve fundalarla dolu geniş Sazlıdere-Ağıldere kesimi vardı. O kesimden sonra Suvla ve Anafartalar ovaları başlıyordu. Suvla körfezi hilal biçiminde uzun, geniş, güneş altında pırıldayan bir kumsal ile çevriliydi. Kumsaldan 5-6 kilometre içerde, Anafartalar ovasınının bitiminde, deniz ile Kocaçimen arasında uzanan tepeler zinciri başlıyordu.
Fahrettin Bey Sazlıdere ve çevresini göstererek, "Bu arazide ancak çeteler yürüyebilir" dedi.

Esat Paşa da sınava çeker gibi sordu:

"Düşman nereden gelecek?"

M. Kemal Arıburnu'ndan Suvla'ya kadar bütün kıyıyı gösterdi:

"Buradan efendim." "Öyle olsun. Peki, nereden hareket edecek?"

M. Kemal bu kez eliyle Suvla ve Arıburnu'ndan Kocaçimen Tepesine doğru bir eğri çizdi:

"Buradan gelecek, Kocaçimen Tepesine yürüyecek, bizi kuzeyden kuşatacak."

Sonra da tabii Kilitbahir platosuna yürüyecekti. Bu kadar açık bir gerçeği söylemeye gerek görmedi.
Esat Paşa bir araziye, bir M. Kemal'e baktı, görmüş geçirmiş bir asker güveni içinde gülümsedi, M. Kemal'in omuzunu okşadı, alaycı bir sesle, "Merak etmeyin Beyefendi.." dedi, "..gelemez!" M. Kemal ümitsizlik içinde baktı. Esat Paşa tehlikeyi görmüyordu.

Sözü uzatmadı:

"İnşallah efendim sizin düşündüğünüz gibi olur."

Esat Paşa tartışmayı kesmek için bu kesimin sorumluluğunu 19. Tümenden aldı. Burayı 14. Alayın sorumluluğuna verdi.
Üst komutanlar tehlikeyi anlamamışlardı.

Coğrafya hedefi belirlemişti:

Conkbayırı-Kocaçimen Tepesi-Kilitbahir platosu.
Anlamış olsalar Suvla-Anafartalar-Sazlıdere kesiminde yeterli kuvvet bulundurulur, Suvla-Anafartalar Savaşı daha ilk gün sona ererdi.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 25 Nisan-2 Ağustos 1915 Tarihleri Arasında Çanakkale Sav

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:15

GENERAL HAMİLTON'UN sık sık katıldığı gizli çalışmalar sürüyordu. Plan kabaca son biçimini almıştı.

Hamilton plana birçok etkili şaşırtmacalar, aldatmacalar ekliyor, bundan çok özel bir keyif alıyordu. Yaratıcı bir yanı vardı.
Liman Paşa'dan daha zeki ve donatımlı bir komutan olduğu açıktı. Buna karşılık planını ödün vermeden uygulatacak kararlılığı yoktu. Planı hazırlayan kurmaylar bundan kaygılanıyorlardı. Ama bu kez General Hamilton çok kararlı görünmekteydi.
Sertleşmişti de. Tümen Komutanları ile konuşarak plandan söz ettiğini öğrendiği General Birdwood'u ağır bir dille haşlamıştı. Türklere bilgi sızacak diye olağanüstü titizleniyordu.

Küçük bir gemi ve birkaç kurmayla dikkati çekmeden Suvla Koyunu incelemişti. Sanki coğrafya bu plana göre yaratılmıştı.
Lord Kitchener istediği kadar birlik, cephane ve malzeme verirse başarılı olmamaya imkân yoktu. Planın mükemmeliğine kapılarak, bunca deneyden sonra yine Türkleri ihmal ediyordu. 9. TÜMEN, 19. Tümenle birlikte Çanakkale Savaşını başlatan, düşmanı durduran, yıkımı engelleyen bir gazi tümendi. Dinlenmeyi, bakımı çoktan hak etmişti.

Komutanı Halil Sami Bey de öyle. Ateş çemberinden geçmişti kaç kez. Çok deneyli bir Çanakkale komutanı olmuştu. Ama çok yorulmuştu. Pek az uyumuştu. İlk üç günü düşündükçe hâlâ titriyordu. Tümenini savaştan uzakta dinlendireceği ve dinleneceği için çok mutluydu. Ama Liman Paşanın Albay Kannengiesser'i danışman olarak yollaması huzurunu kaçırmıştı. Kötü bir şeyler olacağını sezinliyordu. Haklı çıktı.
13 Haziran günü Ordu 'görevini Albay Kannengiesser'e bırakarak İstanbul'a geri dönmesini' emretti. 9. Tümen Komutanı Albay Halil Sami Bey tümeninin komutasını Liman Paşa'nın jokeri Albay Kannengiesser'e bırakarak İstanbul'a döndü.
Bu haksız, onur kırıcı işlemi içine sindiremeyecek, hastalanacaktı.

TEĞMEN Ertuğrul'dan Teğmen Faruk'a mektup:

"(...) Cephedeki bir birliğe verilmek için yaptığım başvuru geri çevrildi. Okulda kaldım. Seni kıskandığımı bil. (...)
Cuma günü bir arkadaşla BoğaziçVndeki Yeniköy]e gittik. ()rada oturan bir akrabasıyla küçük bir işi vardı. Rum, Ermeni ve Yahudi aileler, bazı yabancılar, çoluk çocuk, eşler kol kola, elele, deniz kıyısında geziyor, neşeyle konuşuyor, temiz hava alıyorlardı. Yolun karşı yanında bir çayhane vardı. Bahçesinde oturarak biraz bunları izledik. Aralarında bir tek Türk-Müslüman aile yoktu. Kendi denizimiz, Boğaziçimiz, kıyımız, havamız, Türk-Müslüman aileye yasak. Çünkü karı-koca birlikte gezemezmiş, doğru değilmiş, olmazmış. Yere batsın bu kafa! Bu anlayışı yenemedikten sonra, on Çanakkale zaferi kazansak ne olur?"

SAVAŞA ara verilmişti ama Arıburnu ve Seddülbahir'de filoların ve kara topçularının atışları, baskınlar, çatışmalar, bombalamalar sürüyordu. Türk askerlerinin 'kara kedi' adını taktığı havan mermileri çok kayba yol açmaktaydı. Savaşsız günlerde bile günlük ortalama kayıp 300 kişiydi.1963 Filo ve uçaklar Çanakkale, Gelibolu, Kilitbahir ve Ecabatı bombalamaya devam ediyorlardı. Yaralılar, taşıt yetersizliği yüzünden hastanelere yollanamadan, toplanma yerlerinde, açık arazide, güneş altında, günlerce bekliyorlardı. Yaralar kangrene dönüşüyordu.

Bitlenme olağan olmuştu. Cephe gerisinde yıkanma yerler hazırlanmıştı ama bir kişiye ancak ayda bir sıra geliyordu. Faka korkulan olmamış, doğu cephesindeki gibi tifüs salgını başlamamıştı. Doktorlar ve yardımcıları hiçbir salgın hastalığa fırsat vermemişlerdi. Ne var ki ağrı kesicinin azlığı operatörleri tutumlu davranmaya zorluyordu. Bu yüzden bazı küçük ameliyatlar yaralı için işkence oluyordu. Kısa süreli hava değişimi raporu verilenlerin çoğu köylerin gitmiyor, birliklerine dönüyorlardı. 27. Alay topçularından İsa Çavuş çıkarmanın ikinci günü yaralanmıştı. Yarası iyileşmiş sayılırdı. Çanakkale hastanesi Çavuşa köyüne gidip de dinlenip güçlensin diye bir ay hava değişimi raporu verdi. Çavuş raporu cebine koydu. Torbasını sırtladı. Köyüne gitmedi, Gelibolu'ya geçip alayına geldi. Batarya Komutanına geldiğini bildirdi. "Hoş geldin Çavuş, geçmiş olsun."
"Sağ ol."

Komutan yine birinci topu verdi. Çavuş topunun tekerleğini, kundağını sevdi, sonra namlusuna sarılıp öptü:

"Şükür kavuşturana!"197 Sanki oğluna kavuşmuştu.
TÜRK savunmasının iki kanadındaki egemen mevziler Birleşik Ordu için sorun olmuş, ciddi kayıplara yol açmıştı.
General Hunter Weston ve General Gouraud, sınırlı taarruzlarla bu mevzilerin ele geçirilmesine karar vermişler, General Hamilton da gelecek büyük savaş için iyi bir hazırlık olacağını düşünerek bu kararı onaylamıştı.
Böylece mevzi savaşları denilen dönem başlıyordu. Bu savaşlar için Seddülbahir seçilmişti. Çünkü Arıburnu'nda sonuç alınamayacağı anlaşılmıştı. Orada Türk savunması çok sertti. Savaş alanını gören bütün tepe ve noktalar Türklerin elindeydi. Seddülbahir bu tür savaşlar için daha elverişli görünüyordu.

Bu dönem üç mevzi savaşını içerecekti:

Birinci ve İkinci Ke-ı e\ i/.dere savaşları ile Sığındere savaşı. Dönem 18 Haziranda başlayıp aralıklarla 26 gün sürecek, 13 I em muzda sona erecekti.

İlk girişimi Fransızlar yaptı:

Birinci Kerevizdere Savaşı. Fransızlar bu savaş için 15 gün hazırlık yaptılar.
Türk cephesinin sol yanında, Boğaza dökülen küçük birkaç dere vardır. Bunlardan biri de Kerevizdere'ydi. Türk ileri mevzileri İni derenin batı yakasında yer alıyordu.198
General Gouraud bu kesimdeki iki Türk direnek noktasını ele geçirmek istiyordu. " Taarruz edilecek kesimin cephesi 600 metreydi. Bu kesimde 19 Mayıs Arıburnu taarruzunda yarı yarıya erimiş, geriye çekilerek biraz dinlendirilmiş olan 2. Tümen bulunuyordu. Fransız taarruzunu 2. Tümenin ilk çizgideki iki alayı karşılayacaktı.
Taarruz 21 Haziranda başlayacaktı.

Fransızlar taarruza geçmeden önce bu küçük kesimi Üçüncü Kirte SavaşTnda harcanan top mermisinin sekiz kat fazlasını kullanarak dövdüler. Dakikada 150 mermi attılar. Bütün tahkimat, siperler, kum torbaları, mazgallar, makineli tüfek yuvaları, açık kapalı yollar, zeminlikler, telefon hatları, her şey dağıldı, yıkıldı, yerle bir oldu.

21 Haziran 1915 Pazartesi sabahı, üç Fransız alayına çorbayla birlikte içki de verildi, matraları içkiyle dolduruldu.
Taarruz başladı.
Kırk bin mermi 2. Tümenin Mehmetlerini bitirmeye yetmemişti. Çanakkale mucizesi bir daha yaşandı. Şehit olmamış, kolu bacağı kopmamış Mehmetler, yüzleri, parçalanıp dağılmış arkadaşlarının kanıyla sıvanmış halde, yıkıntıların altından kalktılar.

Dikildiler.
Önce ateş düellosu, derken boğazlaşma başladı. Tümen Komutanı Hasan Askeri Bey savaşı daha yakından yönetmek için karargâhı cepheye yaklaştırdı. Kurmay Başkanı Yüzbaşı Kemal Bey ateş hattına geldi.
Süngü hücumları birbirini izliyor, bazı mevzi parçaları elden ele geçiyordu. Bombardıman yüzünden Türk alayları eriyip küçülmüş, bir tabur kadar kalmışlardı.
Böyle durumlarda Mehmetçik çoğalıyor, üç kişi, dört kişi, beş kişi gibi savaşarak sayı eksikliğini kapatıyordu. Bundan böyle sonsuza kadar sürüp gidecek olan bu olağanüstülük, Türk ordusuna Çanakkale Savaşı'nın bir yadigârıydı.
Yüzbaşı Kemal ateş hattında karşı hücumları düzenlemekteydi.
Son emri şu oldu.

"Hep birlikte şehit olmaya koşalım ki vatan kurtulsun!"
Vuruldu. İki yerinden yaralanmıştı. Fransızlar cephe gerisini sürekli ateş altında tuttukları için hastaneye yollanamadı. Günün geri kalan saatlerinde karargâhta kaldı.

Gittikçe kan kaybediyor, sesi zayıflıyor, gücü yettiğince konuşmalara katılıyordu:

"Sakın geri çekilmeyin... O taburumuz yamandır, dayanır... Korkmayın, asker çok kararlı..."200 General Gouraud'nun yakından izlediği taarruz akşam da sürdü. Fransızlar ilk çizgideki bazı siperlere girmişlerdi. Gün anlatılamayacak kadar yorucu, kanlı, hareketli geçmişti ama 2. Tümenin ileri birlikleri, geceleyin karşı taarruza kalktılar ve çoğunu boğuşa boğuşa geri aldılar. yükseltili tepenin bir bölümü Fransızlarda kaldı.
22 Haziran günü savaş gittikçe yavaşladı ve durdu. Fransızların taarruzu sürdürecek güçleri ve azimleri tükenmişti.
2. Tümen de iyice erimişti. Değiştirildi. Yerini Selahattin Adil Bey'in 12. Tümeni aldı.

Fransız Charles F. Roux bu savaşın kazancını şöyle belirtecekti:

" Savaş, cephemizin solunda iki, merkezde bir düşman siperinin ele geçirilmesiyle sona erdi!'

BİRİNCİ Kerevizdere Savaşının kazancı bu kadardı. Bu sonuç, olağanüstü büyütüldü. Çünkü Fransız kamuoyunun da, Seddülbahir'deki bıkkın askerin de böyle coşkulu, zafer özlemini karşılayan bir havaya ihtiyacı vardı.

General Gouraud'ya, Paris'ten, Londra'dan, Lord Kitchener'den, Başkomutan General Hamilton'dan, Amiral de Robeck'ten sıcak, övücü kutlama telgrafları geldi. Zafer bildirileri yayımlandı. Bazılarının rütbesi yükseltildi. Gösterişli törenlerle madalyalar dağıtıldı.
Taarruzu yöneten ve Türklerden üç siper almayı başaran Albay Girodon en büyük Fransız nişanı olan Legion d'honneur ile ödüllendirildi.

Bu sırada Türkler, taarruzu kırmış olmanın huzuru içinde siperlerini yenilemeye, şehitlerini gömmeye çabalıyorlardı. Akşam sıcak bir yemek bulurlarsa bayram edeceklerdi. Komutanın bir sağ ol Mehmet!' demesi, onun için Legion d'honneur'den bin kat daha değerli bir ödüldü.

BU SÖMÜRGECİLERİN şeytanlıklarının sınırı yoktu. Yunan Taburundan ayrı olarak Ege adalarında çeteler de oluşturmuşlardı. Fransız taarruzunun başladığı gün 300 kişiden oluşan bir çete de ilk deneme olarak, karışıklık yaratması, zarar vermesi için Güllük yakınında kıyıya çıkarılmıştı. Çete çevre hakkında çok şey biliyordu. Bilmediği, kıyıların sıkı gözlendiği ve jandarmanın böyle bir baskın olasılığına hazır olduğuydu.
Durumu gözcüden öğrenen Milas jandarması gerekli düzeni aldı.

İki gün sonra sonuç İstanbul'a bildirildi:

"Milas tarafına düşman 300 Rum şakisi çıkarmış ise de tepelenmişlerdir."
Bu ilk çetenin sonunu öğrenen çeteler, savaş bitene kadar bir daha Ege kıyılarına çıkmayı göze alamadılar. Yağma ve kıyım için Türkün düşkün gününü bekleyeceklerdi.

ARIBURNU cephesinde, baskınlar, çatışmalar, lağım savaşları, keskin nişancıların yarışları, top düelloları sürüyordu. İki yan da her an tetikte yaşıyordu.
M. Kemal geceleri çok az uyuyor, bir savaş durumu yoksa, yanında bulunan ya da İstanbul'dan getirttiği kitapları okuyordu. Zaman zaman da kurmaylar ve alay komutanlarıyla biraraya gelip sohbet ediyorlardı.

Ana konu, Türk aydınlarının, özellikle de İmparatorluk içinde görevi gereği birçok yeri bilen, halkı tanıyan, okuyan subayların yüz yıllık konusuydu:

Devlet nasıl kurtulur? Devlet pek çok sorun içinde yüzmekteydi. Zorlukla ayakta duruyordu. Anadolu'yu anavatan yapamamış, imar edememiş, hastaneler ve okullarla donatamamıştı. Büyük askeri depoları, iş yerlerini Anadolu'ya dağıtamamış, İstanbul'da toplamıştı. Halk hemen her konuda ürküntü verecek kadar bilgisizdi. Hurafeler, mucize ve keramet hikâyeleri, cinler, periler, ruhlar, hortlaklar, kuyu anaları, kesik başlar ile birlikte yaşamaktaydı. Kadınların durumu ise çok acıklıydı. Çözüm?
Herkesin bir reçetesi vardı.

M. Kemal'inki tek sözcüktü:

Akıl.

İSTANBUL'DA Nesrin paşababasının kitapları arasında Mürşid-i Müteehhilin adlı bir kitap görmüştü. Merakla karıştırdı. 1872 tarihli kitabın yazarı Hacı Mustafa Rakım adında biriydi. Evlilere öğütler veriyordu. Birkaç öğüt okuyunca, yalnız okumanın tadı olmayacağını anladı. Okul tatil olmuştu. Vediayı çağırdı.
Nesrin'in odasına kapanıp kitabı acele acele okudular. Hacı Mustafa Rakım Efendi neler yazmıyordu ki?

"Kadına yakışan erkeğine her şekilde itaat etmektir. Erkeği kadına 'şu taşı şu dağdan şu dağa bırak' dese, kadın boyun eğmeli"
"Kadın erkeğinden izinsiz dışarı çıkmamalı. Çıkarsa melekler o kadına lanet ederler. Hatta denizdeki balıklar bile lanet okurlar!"
"Erkeği cennete giremeyen kadın da cennete giremez. Zira kadın cennete erkeğiyle girer" "Kadın erkeğine asık suratla bakarsa, Allah ona gökteki yıldızlar kadar günah yazar" "Erkeğine fena sözlerle azap veren kadının dilinin boyu, cehennemde altmış arşın uzar."205 Önce gülüyorlardı.
Sonra içlerine kapkara bir hüzün bastı.

Bu anlayıştaki erkeklerin bir tek konusu vardı: Kadın. Bir tek .1 maçları vardı: Kadını eve kapamak. Dışarı çıkarsa çarşafla, peçeyle kapatmak. Bunun için de dine kendilerince yeni kurallar ekliyor, özgürlükleri daraltıyor, yasakları genişletiyorlardı.
Vedia sıkıntıyla, "Annem böyle düşünen, bunları doğru bulan çok kadın olduğunu söylüyor" dedi. "Allah o kadınlara da zihin uyanıklığı ve aydınlığı versin."
"Amin!"
Nesrin kitabı yerine bırakıp döndü.
GÜNEY BÖLGESİ birlikleri İngilizlerin de sağ kanada taarruz edeceklerini tahmin ediyorlardı. Sağ kanatta, denizle Kirte deresi arasında 11. Tümen vardı. Tümenin savaşçı sayısı 8.000 kişi kadardı. Tümen hazır bekliyordu.

Bugün (26 Haziran) askerleri sevindiren bir olay oldu. Bir Türk uçağı Türk siperleri üzerinde bir moral turu attı, İngiliz ve Fransız siperlerini bombaladı.
"Yaşşaaa!"
Düşmanla yarışan bir tek uçak bile askeri mutlu ediyordu.
Birlikler dinlenmiş, siperler güçlendirilmişti. Ganimet makineli tüfeklerin bir bölümü, bakımı yapılıp birliklere dağıtılmıştı.
İngilizleri taarruza yeltendiklerine pişman edeceklerdi. Bu kez işlerin ters gideceği hiçbirinin aklına gelmiyordu.

GENERAL Hunter Weston Türklerin bekledikleri taarruz için 28 Haziran gününü seçmişti.
Bir İngiliz birliği Türk sağ kanadını geriye sürecek, imkân olursa deniz kıyısından ilerleyerek bu kanadı kuşatacaktı.
Bu başarılabilirse Alçı Tepe savunması çökerdi. Hava fotoğraflarının yardımıyla Türk siper ağını ayrıntısıyla saptamışlardı.
Taarruzu 90 kara topu ile denizden dört savaş gemisi destekleyecekti. Bu 90 kara topunun içinde iki batarya siper havanı vardı. Mermileri havada bir eğri çizip tepeden siperlerin içine düşüyordu. General Hamilton bu taarruz için 12.000 mermi harcanmasına izin verdi.

İngilizlerin kullanacağı mermi sayısı da, Fransızlarınki gibi, bu kadar küçük bir savaş alanı için çok fazlaydı. Ama Türk direncini başka türlü kuramayacaklarını deneyler sonucu öğrenmişlerdi. Taarruza bir tümen ile iki tugay katılacaktı, yaklaşık 20.000 kişi.
25 Haziran günü Sığındere'nin iki yanını ateş altına aldılar. Bombardıman aralıklarla taarruz sabahına kadar sürecekti.

BUGÜN Asya yakasındaki 3. Tümende büyük eğlenti vardı. Yakın birlikler ortaklaşa çeşitli gösteriler hazırlamışlardı. Kumkale savaşından beri hareketsizdiler. Çevre sıtma bölgesiydi. Askerlerin çoğu sıtmaya yakalanmıştı. Tümenin tadı yoktu. Bu eğlenti canlanmak için iyi bir fırsat olacaktı. Tümen komutanı ile bütün subaylar için bir gölgelik hazırlanmış, büyük meydanın çevresini askerler doldurmuştu.
Her bölgeden asker vardı tümende. Hepsinin oyunları oynandı, karakucak güreşler yapıldı. Programda çuval yarışı gibi eğlenceli yarışlar da vardı. Son olarak bir klarnet, çiftenara ve davul Köroğlu havasını vurdu.

İki yandan musikiye uyarak yaklaşan altışar kişiden oluşmuş iki düşman grup göründü. Günün savaş usullerine göre yatarak, kalkarak, sıçrayarak, sürünerek, ateş ediyor gibi yaparak ustaca birbirlerine yaklaşıyorlardı. İki grup da İstanbullular diye anılan askerlerden kuruluydu. Bunlar on iki yakın arkadaştı. İstanbulluları muhallebi çocuğu sananları utandırmış, herkesin saygısını kazanmışlardı.
Son aşamada süngü hücumuna geçtiler. Yine musikiye uyarak vuruştular. Sonunda hepsi yere serildi. Geride bir grubun başındaki Köroğlu ile öteki grubun başındaki Arapözengi kalmıştı. Tüfekleri bırakıp kasaturaları çektiler.

Dönerek, zıplayarak, atılarak, kaçınarak bütün izleyenleri heyecanlandıran, ayağa kaldıran harika bir kavga gösterisi sundular.
Gösteri candan alkışlar, övgü çığlıkları içinde sona erdi.
Birkaç gün sonra 3. Tümen Gelibolu'ya geçip Sığındere cehennemine katılacaktı.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Sonraki

Dön Çanakkale Savaşı

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir