Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

25 Nisan-2 Ağustos 1915 Tarihleri Arasında Çanakkale Savaşı

Diriliş birinci dönem

Burada Çanakkale Savaşı hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Re: 25 Nisan-2 Ağustos 1915 Tarihleri Arasında Çanakkale Sav

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:15

BOMBARDIMAN 28 Haziran Pazartesi sabahına kadar sürmüştü. Sabah 10.00'da ateş çok yoğunlaştı.
Özellikle Sığındere'nin batısındaki siperleri yıkmaya çalışıyorlardı. Ardarda sıralanmış siperler barınılmaz hale geldi. Şehit ve yaralılarla doldu. Sağ kalanlar geriye alındılar. İngiliz taarruzu başladı.

Boşaltılmış, altüst olmuş siperleri işgal etmeye başladılar. Sığındere'nin doğu kesimi bu kadar yoğun ateş altında kalmadığı için düzenini koruyordu. İngilizlere ağır kayıp verdirerek taarruzun hızını kesti, sonra da durdurdu.
Ama en sağdaki birlik filonun koruması altında kuzeye doğru ilerlemeye başlamıştı. Filo o kesimdeki Türklere göz açtırmıyordu. Birlik iyice ilerledi. Neredeyse Türk sağ kanadının arkasına sarkacaktı. Bu olay Türk cephesinde telaşa yol açtı.

Karşı taarruza geçildi. Çok çaba gösterildi, çok can feda edildi, siperler geri alınamadı. Ancak ileri yürüyen birlik durdurulabildi.
Bu birlik deniz kıyısında, güneyden kuzeye doğru bir kama gibi uzanmıştı. Bu haliyle büyük tehlikeydi. Hemen geri sürülmeli, elden çıkan siperler de geri alınmalıydı.

Türkler karşı taarruz için hazırlanırken İngilizler de ele geçirdikleri siperleri derinleştiriyor, kum torbaları, demir mazgallar, makineli tüfeklerle donatıyor, tel örgüler çekiyor, kara mayınları yerleştiriyor, kazandıklarını korumak için önlemler alıyorlardı.Bir yandan da Türk cephesini ve gerisini ateş altında tutuyorlardı. Havan mermileri siperlerin içinde patlıyordu.
Atılganlığı ve cesurluğu ile bilinen Faik Paşa sağ kanat komutanlığına getirildi. Görevi taarruz ederek durumu düzeltmek, elden çıkan siperleri geri almaktı.
Emrine bazı ek birlikler verildi. Birkaç ağır top vardı ama bunların mermisi çok sayılı olduğu için beklenen etkiyi yapmayacaktı. Türkün başlıca silahı, mermisi Mehmetçik'ti. Taarruz 29 Haziran gecesi başladı.

Ancak birkaç siper parçası geri alınabildi. Ateş barajını aşmak imkânsızdı.
Ağır kayıp dolayısıyla Faik Paşa taarruza ara verdi. Liman Paşa kısa bir ara verilmesini bile doğru bulmamıştı. Taarruza devam edilmesini emredince, akşam yeniden taarruza geçildi. Ölümüne çaba sabaha kadar sürdü. Ancak bir-iki parça siper geri alınabildi.
Yine susmayan makineli tüfekler galip gelmişti. Faik Paşa 30 Haziran sabahı taarruza ara verdi. Siperler, bağlantı yolları, siperler arası alan, binlerce şehit ve ağır yaralıyla dolmuştu. Savaş alanı bir mezbahayı andırıyordu.
Bugün Enver Paşa Gelibolu'ya gelmiş, durumu incelemiş, savaşları izlemişti.

Ayrılmadan önce tek sözcüklük bir emir verdi:

"Taarruz!"

FRANSIZLAR DA çok kayıp vermişlerdi. General Gouraud karargâha yakın olan hastanedeki yaralıları ziyaret etmek istedi. Hastane yakındı. Karargâhtan çıkıp hastaneye yürümeye başladı. İntepe'deki ve Erenköy'deki bataryalar mermileri oldukça Fransız kesimini ateş altına alıyor, sürpriz atışlarla Fransızları avlıyorlardı.
Bugün de birkaç mermi atmışlardı. İntepe'deki mübarek toplardan biri son bir mermi daha savurdu. Mermi General Gouraud'nun yürüdüğü yola düştü, patladı. O tek merminin basıncı Türklerin başına kırk bin mermi yağdırmış olan Generali havalandırıp yere çarptı. Kolu ve birkaç yeri kırıldı. Fransız Başkomutanını panik içinde hastane gemisine kaldırdılar. Gemi acele Marsilya'ya hareket etti. Doktorlar sağ kolunu yoldayken kesmek zorunda kalacaklardı. Yerine 1. Fransız Tümeni Komutanı General Bailloud geçti.

FAİK PAŞA'NIN taarruza ara vermesi uygun karşılanmamıştı. Taarruza devam edilecekti.
Ama taarruz etmek için ciddi bir ön hazırlık yapmak, ağır toplar için yeterli mermi yığmak, taarruza katılacak yeni birlik komutanlarının araziyi tanımalarına imkân tanımak, askeri dinlendirmek, en azından su ihtiyacını karşılamak gerekirdi.
Üst komutanlar çok sabırsızdılar.

Faik Paşa komutanların öfkesini göze alarak birlikleri bir gün dinlendirdi.
Türk cephesinin sağına kama gibi girmiş olan kesime taarruz edecekti. Taarruzu yönetmesi için 1. Tümen Komutanı Yarbay Cafer Tayyar Bey'i (Eğilmez) görevlendirdi. Taarruz 2 Temmuz günü, saat 11.00'de başlayacaktı.
Cafer Tayyar Bey daha iyi hazırlanabilmek için taarruzun öğleden sonraya ertelenmesini istedi. Taarruz 15.00'e ertelendi. Bir erteleme daha istedi.
Faik Paşa taarruzu son olarak saat 18.00'e erteledi.

BU KARARSIZ, belirsiz, bulanık durum Weber Paşanın sinirlerini bozdu. İngilizlerin girişecekleri yeni bir taarruzu önleyememek korkusuna kapıldı.
Harekât Şubesi Müdürü Yüzbaşı Mehmet Nihat Bey'i çağırdı. Olası bir İngiliz taarruzuna karşı bir güvenlik önlemi olarak 'Güney Grubu birliklerinin Alçı Tepe'nin gerisine, son savunma çizgisine kadar çekilmeleri için bir emir hazırlamasını' emretti.
Bu emir bugüne kadar dökülen kanların boşa gitmesi demekti. Böyle bir çekilişin neden olacağı felaketleri düşünen Yüzbaşı Mehmet Nihat'ın ödü koptu. Bu kadar geri çekilmeyi gerektirecek bir durum yoktu. Weber Paşayı bu tehlikeli emirden caydırmaya çalıştı, başaramayınca telefonla Ordu Kurmay Başkanı Yarbay Kâzım Bey'i aradı. Durumu anlattı.

Kâzım Bey müthiş kızdı:

"Kesinlikle karşı dur. Orada görevli bir Türk subayı olduğunu unutma!"
Yüzbaşı emri hazırlamayı ağırdan aldı. Bu arada Kâzım Bey durumu Liman Paşaya arz etmişti. Liman Paşa'dan gelen kesin telefon emri üzerine geri çekilme kararı kaldı.
Bu olay Liman Paşa'nın Weber Paşaya duyduğu güveni kökünden sarstı. İlk fırsatta görevden alacaktı.

1. TÜMENİN üç taburunun taarruzu saat 18.00'de başladı.
Yan yana dizilmiş makineli tüfekler taburları kar gibi eritti. Yollanan takviyeler de büyük kayba uğradı. İngiliz siperlerine en çok 30 metre yaklaşabilmişler, orada kalmışlardı. Emir üzerine taarruz gece de sürdürüldü.
Takım ve bölük komutanı subaylar, birlik komutanlığı yapan astsubaylar, çavuşlar ile askerler,
demirden dökülmüşler gibi gözlerini kırpmadan som ateşin içine dalıyorlardı.
Ateş ve kan bayramı sürüyordu.

Emir üzerine sabah da taarruza devam edildi.
Kayıplar daha da arttı.
Faik Paşa Tümen Komutanının çığlığı üzerine Liman Paşa'nın sürekli taarruz emrini yok saydı, taarruzu durdurup savunmaya geçilmesini emretti. Durumu Bölge Komutanlığına bildirdi. Liman Paşa taarruzun durdurulduğunu öğrenince, Faik Paşayı görevden aldı.

FAİK PAŞANIN yerine, hiç vakit geçirmeden Asya yakasındaki birliklerin komutanı olan Mehmet Ali Paşayı atadı (3 Temmuz).
Mehmet Ali Paşa aynı gün karargâh kadrosuyla Seddülbahir'e geçti. Emrine verilen 3. Tümen de Çanakkale'den Kilitbahir'e geçmekteydi. Ayrıca Kuzey Grubundan 5. Tümen de emrinde olacaktı. İki tümenin toplam gücü 13.000 kişiydi.

Görev sınırlıydı:

Deniz ile Sığındere arasında, Türk cephesinin gerisine doğru bir kama gibi uzanan yer geri alınacaktı. İyi bir hazırlıkla bu sağlanabilirdi.
Mehmet Ali Paşa kurmaylarıyla bu hazırlık için çalışmaya başlarken, hemen bu gece saat 03.45'te taarruz etmesi emredildi.

Mehmet Ali Paşa şaşırdı:

"Bu gece mi?" "Evet, bu gece!" "Ama efendim... "
"Bu gece!"

3. Tümen Gelibolu yakasına daha yeni geçmişti, yoldaydı, yürümekteydi. Ancak gece yarısı cepheye ulaşabilecekti. 5. Tümen subayları da daha araziyi görmemişlerdi. Ordu ve Bölge komutanları 3. Tümen hiç dinlenmeden, 5. Tümen subayları araziyi hiç görmeden taarruz edilmesini istiyorlardı. Türk ordusunu iki aydır bu anlayış yönetiyordu. Bölge Komutanı Liman Paşa'dan, Liman Paşa Enver Paşa'dan etkileniyor, çekiniyor ve bu telaşın, korkunun ve kör inadın bedelini Türk ordusu canı ve kanıyla ödüyordu.
Ne Weber Paşa'da, ne Mehmet Ali Paşa'da Ordu Komutanına itiraz edecek cesaret vardı. Mehmet Ali Paşa'nın Kurmay Başkanı Binbaşı Eggert iyi ve yürekli bir kurmaydı. Paşaların çekindiğini anlayınca, kendi imzasıyla Liman Paşaya bir telgraf çekerek, durumu kısaca açıkladı ve taarruzun 24 saat ertelenmesini istedi.

Paşaların beklemediği birşey oldu:

Liman Paşa bu isteği kabul etti. Taarruz 24 saat sonra, 5 Temmuz Pazartesi sabaha karşı 03.45'te, ateş etmeksizin, baskın tarzında yapılacaktı.

PAZAR akşamı baskına katılacak birlikler geride yemeklerini yediler, namazlarını kıldılar. Sessiz sedasız ön siperlerdeki yerlerini aldılar. Usta erler el bombalarıyla donatılmış, tüfeklere süngüler erkenden takılmıştı. Konuşmak, sigara içmek yasaktı.
Türk ve İngiliz siperleri arasındaki uzaklık 80-100 metreydi. Siperlerden çıkıp koşmak ve İngiliz siperlerine dalmak iki dakika sürerdi. Sonuç bu iki dakika içinde belli olacaktı. Türklerin bilmediği bir şey vardı. İngilizler Türklerin taarruza hazırlandıklarını uçaklar ve gözlem balonuyla anlamışlar, taarruzu karşılamak için gerekli önlemleri almışlardı. Zaman onlar için de zor akıyordu. Onlar da sigara içmiyor ve konuşmuyorlardı.
Saat 03.00'tü.
Emirler verildi. Taarruzu durdurmak, bozmak, engellemek İçin Türk mevzilerine yoğun tüfek ve makineli tüfek ateşi açtılar. Bunu top ateşi izledi. Baskın suya düşmüştü.

Türkler emir gereği yanıt vermeden beklediler. Taarruz saati gelince bütün siperlerden işaret fişekleri gibi komutlar yükseldi:

"Hücummm!"

İlk sıradaki subay ve askerler siperlerden fırladılar. Bunları altı sıra hücum dalgası izleyecekti.
İlk dalga ateş duvarını aşamadı. O iki dakika içinde İngiliz siperlerine varılamadı. Siperlerin önünde toprağa düştüler. Sonrakiler bu ilk şehitlerin üzerine düşüp kalacaklardı.

Bazı birlikler çok kayıp verme pahasına birkaç yakın siperi geri aldılar. Ama aldıkları siperleri koruyabilecek kadar sayıları kalmamıştı. İngilizler siperleri yeniden ele geçirdiler.
Mehmet Ali Paşa taarruzu durdurmak ve savunmaya geçmek gerektiğini görmekteydi. Ateş engelini aşmak imkânsızdı. Birlikler eriyordu. Fakat Liman Paşa Güney Bölge Komutanlığı karargâhına gelmiş, taarruza devam edilmesi için bastırmaktaydı.

Mehmet Ali Paşa'nın karargâhındaki subaylar isyan ettiler. Bu kadar kaybı göze almayı gerektirecek bir durum yoktu. İngiliz birliğinin önü kesilmiş, kuşatılma tehlikesi kalmamıştı. Mehmet Ali Paşa, Liman Paşa'nın gazabından çekinerek, taarruzu kesmedi, bütün yedekleri ateşe sürdü. Binbaşı Eggert kadar yürekli değildi.
Bağlantı yolları, hendekler yan yana, üst üste yatan şehit ve yaralılarla doluydu. Hava kan, çürümüş ceset ve barut kokuyordu. Yedek birlikler savaş dumanı içinde, buralardan zorlukla, istemeseler de şehitlere, yaralılara basarak, can yakarak geçtiler, hücum çıkış yerlerine geldiler. Saati gelince taarruza kalktılar ve ölümün kızıl kucağına koştular. Kayıp dayanılmaz bir sayıya ulaştı.

Binbaşı Eggert'in bir Alman olarak Liman Paşa'nın acımazlığından, incelikten yoksun askerlik anlayışından utandığı anlaşılıyor. Mehmet Ali Paşa'dan izin aldı, atını dört nala sürerek karargâha gitti.
Liman Paşa'nın yanına girdi.
Beş dakika sonra dışarı çıktı, Mehmet Ali Paşaya telefon ederek Liman Paşa'nın taarruzun durdurulmasına izin verdiğini bildirdi. Ateş ve kan bayramı sona ermişti.

Sekiz gün süren Sığındere savaşlarında Türklerin kaybı 16.000 kişiydi:

6.000 şehit, 10.000 yaralı. İngilizlerin kaybı 5.000'di.
Yaralılar sargı yerlerine, sahra hastanelerine sığmadı.
Türk ve İngiliz siperleri arasındaki dar alanda üstüste yığılmış binlerce şehit vardı. Türkler şehitlerini gömmek için 5 saatlik bir ateşkes önerisinde bulundular.
İngilizlerin yaralılarını ve ölülerini toplamalarına, geriye taşımalarına kaç kez izin vermiş, denize dökülen denizcilerini rahatça kurtarmaları için iki kez ateş kesmiş olan Türkler bu çok insanca dileğin çabucak ve kolayca kabul edileceğini sanıyorlardı. Gereken hazırlıkları yaptılar.

General lan Hamilton bu insanca, sağlık bakımından da zorunlu öneriyi reddetti.
Cesetler kokmaya başlamıştı. Koku uygar İngilizleri çok rahatsız edince, Türklere toplatmadıkları şehitleri gaz döküp yaktılar.

3. TÜMEN Asya yakasına dönüyordu. Çanakkale'ye geçmişti. Çanakkale'den tabur tabur eski görev yerlerine doğru yürümekteydiler. Hiçbiri neşeli değildi. Gelibolu'da 3.600 subay ve er bırakmışlardı. Yüzbaşı Şerif Güralp eğlenti günü Köroğlu rolünü oynamış olan İstanbullu delikanlıyı fark etti. Birliğinden arkaya kalmış, bir başına yürüyordu. Önünden geçerken seslendi. Delikanlı durdu. "Nasılsın?" "Sağ olun."
"Arkadaşlarını göremedim."
Delikanlının yüzü sarardı, dudakları titredi.

Zor duyulur bir sesle, "Hepsi şehit oldu" dedi, gözleri bulutlandı:

"Keşke ben de şehit olsaydım. Onlarsız yaşıyor olmaya utanıyorum.
Yüzbaşı Şerif "Otur" dedi. Oturdular. Sigara verdi. Kendi de bir sigara yaktı. Rütbenin ve yaşın
hükmü kalmadı.
Hayatı ve ölümü görmüş iki insan olarak Boğaza, Gelibolu kıyısına baktılar. Biraz ilerde aşk ve savaş kenti Troya vardı, geride tanrıların dağı Kazdağı. Geçmişin, hayalin ve gerçeğin, gururun ve acının birbirini mayaladığı bir sigara içimlik süreyi kardeşçe paylaştılar. Sigaralar bitti. Köroğlu saygıyla izin istedi.
Birliğine yetişmek için hızlı hızlı yürüdü.
Yüzbaşı Şerif bu on iki kahramanın savaşta neler yapmış olabileceğini düşündü. Asıl destanlar galiba tarihin derinliklerinde büyük hazineler gibi gizli kalıyorlardı.

LİMAN PAŞA Weber Paşayı görevden alacaktı. Tam bu sırada Enver Paşa Weber Paşanın yerine, Güney Grubu Komutanlığına 2. Ordu Komutanı Vehip Paşayı atadı. Weber Paşayı da 2. Ordu Komutanlığına atamak istediğini bildirdi.
Weber Paşa'nın görevden alınması Liman Paşa'nın isteğine uygundu. Ama bir ordu komutanlığına getirilmesi Weber Paşa'nın ödüllendirilmesi demekti. Liman Paşa bunu kabul etmedi. Kendiyle eşit duruma gelecekti. Reform Kurulu Başkanı yetkisiyle Weber Paşayı, hiç bekletmeden Almanya'ya geri yolladı.

Vehip Paşa ilke olarak Liman Paşa'nın emrinde görünüyordu ama Vehip Paşa ele avuca sığar, her emri dinler biri değildi. Kuzey Bölgesi Komutanı ağırbaşlı Esat Paşa'nın küçük, kabadayı kardeşiydi. Vehip Paşa 10 Temmuz günü kalabalık karargâh kadrosu ve şatafatla Seddülbahir'e gelerek Güney Bölgesi Komutanlığını üstlendi.
Cephede bulunan tümenler geri çekilecek, onların yerini Vehip Paşaya bağlı iki kolordunun dört tümeni alacaktı. Bu tümenler geliyor, yerlerini bunlara bırakacak cephedeki tümenler de taşınmak için toplanıyorlardı.
Bu durum savunma bakımından sakıncaları olan bir süreçti. Bu sorunlu süreçte İngilizler ve Fransızlar taarruza geçeceklerdi.

TAARRUZDAN bir gün önce, savaşın geleceğini çok etkileyecek olan bir gelişme oldu:

Suvla'ya çıkarılacak kolorduya komutan olarak atanan General Sir Fredrick Stopford ile Kurmay Başkanı General Reed Mondros'a geldiler.

General Hamilton, planını Harbiye Nezaretine bile tam açıklamış değildi, (iizliliğe o kadar önem veriyordu. Biri boşboğazlık edecek diye ödü kopuyordu. General Stopford'a da şimdiden ayrıntılı bilgi vermek niyetinde değildi.

Plan iki özelliğe dayanıyordu:

Baskın ve hızlılık. Baskın ancak gizlilikle sağlanabilirdi.
General Stopford 61 yaşında, hiçbir savaşta büyükçe bir birliğe komuta etmemişti. Daha çok bir büro subayı, savaş dolayısıyla yeniden hizmete alınmış eski bir askerdi. Askeri tarih öğretmeni olarak tanınıyordu. Lord Kitchener bu görev için ancak bu korgenerali bulabilmişti.
Fransa-Almanya cephesinde savaşın kilitlenmiş olması dolayısıyla ümidini Çanakkale'ye bağlamış olan Harbiye Nezareti beş tümen vermekle kalmamış, bu seferki çıkarma için gereken her şeyi de fazlasıyla yollamaya başlamıştı. Gemi dizileri yola koyulmuşlardı.

ÇANAKKALE SAVAŞI'NIN halka daha güzel anlatılması, gelecek kuşaklara sanatın büyük gücüyle aktarılması için bir sanatçılar kurulunun Çanakkale'yi ziyaret etmesi düşünülmüştü. Bu yararlı düşünce hızla gerçek oldu, on yedi yazar, şair, besteci ve ressamdan oluşan bir kurul oluşturuldu. Sanatçılara haki renkli keten giysiler yaptırılmış, gezinin rahat geçmesi için her türlü önlem alınmıştı. Aralarında Mehmet Emin, Ömer Seyfettin, Hamdullah Suphi gibi ünlülerin bulunduğu kurul da, yine taarruzdan bir gün önce, 11 Temmuz günü, alkışlar, fotoğraf makinelerinin patlayan ışıkları arasında, savaşa yollanan bir asker kafilesi gibi uğurlanarak Sirkeci garından Uzunköprü'ye hareket etti. Çanakkale hakkında İstanbul'a birçok heyecan verici olay, anı, söylenti yansıyor, milletin içini titretiyor, göğsünü kabartıyordu. Değerli sanatçılardan bu anlatılara ölümsüzlük kazandırmaları beklenmekteydi.

Bu beklentiyi en güzel, Almanya'da olduğu için kurula katılamayan şair Mehmet Akif karşılayacaktı. Çünkü aklı ve yüreği Çanakkale'deydi. Biri karamsar, ümit kırıcı bir şey söylerse, üzülüp ağlıyor, ya da kızıp azarlıyordu. İstiyordu ki herkes, "Bütün dünya toplanıp gelse, merak etme, Çanakkale düşmez" desin Çanakkale'yi orada dövüşen bir er gibi yaşıyordu. Bu nedenle de Çanakkale kahramanları için ilk anıtı şiiriyle o dikecekti.

İKİ GÜN sürecek olan İkinci Kerevizdere Savaşı, kurul geliş yolundayken, 12 Temmuz Pazartesi günü başladı.
İngilizler, cephelerinin sağ ve sol kanatlarını bir hizaya getirmek için ileri çıkmış olan Türk cephesinin ortasını geri sürmek istiyorlardı. Fransızlar da Kerevizdere'nin batısındaki Türk siperlerinden kurtulmayı ve derenin doğusuna geçmeyi amaçlıyorlardı.
General Hamilton İngiltere'den yeni yollanan bir tümeni Seddülbahir'e vererek buradaki 8. Kolorduyu güçlendirdi. Savaş havasına alışması için de General Sir Stopford'u da gözlemci olarak buraya yolladı.

Ama Seddüllbahir'i üç yandan kuşatan ve ölüm saçan zırhlılar, o ateşten ve çelikten boyunduruk yoktu artık. Batırılma korkusuyla limanlara çekilmişlerdi. Savaşı daha küçük ve az sayıdaki savaş gemileri destekleyecekti.
İngilizler ilk aşamada 7.500, Fransızlar 5.000 kişiyle saldıracaklardı. Verdikleri ağır kayıp dolayısıyla Türklerin moralinin düşük olduğunu, her zamanki sertlikle karşılık veremeyeceklerini ümit ediyorlardı.

Fazla kayıp gerçekten morali bozmuştu. Kiminin komutanı, kiminin köylüsü, manga arkadaşı şehit olmuştu. Ama Türk ordusunda her gün eğitim vardı. Her gün çeliğe su veriliyordu. Dere yalağında, tepe arkasında, sığınakta, hatta siperde eğitim yapılıyor, dersler sürüyor, moraller yenileniyordu. Taarruz sabah 04.30'da karadan ve denizden top atışlarıyla haşladı. Bu taarruza 14 de uçak katıldı. Ateş 3 saat kesilmedi. 60.000 mermi harcadılar.
Vehip Paşa da şaşırdı. Kara, deniz ve hava kuvvetlerinin katıldığı bir savaş görmemişti şimdiye kadar. Bu gerginlikle bazı birliklere gereksiz yere kırıcı emirler verdi.2223 Bu değişik savaşa o da hızla alışıp uyacaktı. Çanakkale büyük bir okuldu.
İngilizler top ateşiyle yıktıkları birkaç Türk siperini ele geçirdiler.

Yoğun ateş Kerevizdere'nin batısındaki bazı Türk ileri siperlerini de barınılmaz hale getirmişti. Bunlar da boşaltılmak zorunda kalındı. Fransızlar da bu siperleri işgal ettiler. Savaş 13 Temmuz günü de uzun ve yoğun bir ateşle başladı. Türkler gece uyumadan siperleri yenilemişlerdi. Bu siperler de dümdüz oldu.
Sol kanattaki 4. Tümenin Kanlıdere yakınında bazı siperleri vardı. İngiliz ve Fransızlar bunları ele geçirdiler. Fransızlar Kerevizdere'yi aşıp tepelere tırmanmaya başladılar.

Bu kesimde iki yedek tabur vardı. Komutan, yedeklerden bu ilerleyişi durdurmalarını istedi.
"Başüstüne!"
Acele üç bölük hazırlandı, tüfeklere süngüler geçirildi. Yüzbaşılar ve teğmenler, kılıçlarını ve tabancalarını çektiler, bölüklerinin ve takımlarının önüne geçtiler.
Düşmanla arada beş-altı yüz metre uzunluğunda gelinciklerle dolu bir yamaç vardı.
Üç bölük bu geniş alanı ateş altında, koşarak geçecekti.
Bu anda bir Çanakkale olayı parladı.

Silah kardeşlerinin süngü hücumuna kalkacağını ve bu kadar geniş bir alanı ateş altında geçeceklerini anlayan, duyan öbür beş bölük galeyana geldi. Onları yalnız bırakmamak için emir almadan tüfeklerine süngülerini geçirdiler, siperlerin önüne çıktdar. Hiçbirini durdurmaya imkân yoktu. Tabur komutanları yedekte kalması için bir bölüğü zorlukla geride tutabildi.
Yedi bölük Allah'ı anarak koşmaya başladı. Koşmuyor uçuyorlardı. Vurulan düşüyor, kalan düşmana akıyordu.
Pırıl pırıl yanan süngüleriyle bin beş yüz Çanakkale askeri, dev bir kartalın kanatları gibi açılmış, düşmanın üzerine gelmekteydi. Bunu seyretmek için bile yürek isterdi. Bu geniş cepheli, beklenilmez, olağanüstü hücum düşmanı sersemletti. Kaçabilenler canlarını kurtardılar. İkinci Kerevizdere Savaşı böyle bitti.

SUBAY ADAYI İrfan gece bütün görevlerini yaptıktan sonra, toprağa oyulmuş küçük odasına çekildi,
mumunu yaktı. Tabancasını kılıfı ve palaskasıyla duvara astı. Ceketini ve potinini çıkardı. Çok yorgundu. Ama bugünü yazmadan uyumak istemedi.

Yüzükoyun uzanıp yazdı:

"Bugün ilk kez süngü hücumuna katıldım. Benim kılıcım yok, tabancam var. Tabancamı çektim. Yüzbaşılar "Hücum!" diye bağırdılar. Ben de haykırdım.
Koşmaya başladık.

Askerler koşarken çevremi alarak beni korudular. Kalabalık düşmanın içine rüzgâr gibi daldık. Geride savaşacak düşman kalmayınca, borular vurdu, geri döndük.
Ben mucize hikâyelerine inanmam. Bana, Allah'tan sihirbazlık bekleyenleri tatmin için uydurulmuş hikâyeler gibi gelir. Mucize evrenin varlığı. Daha başka mucize istemeye gerek var mı?

Dönüşte bir söylenti önce takıma, sonra bölüğe yayıldı:

Yeni, eski birçok şehit de bizimle birlikte koşmuş, düşmana birlikte atılmışlar. Yüzbaşıma söyledim.

Dedi ki:

Her hücumda Malazgirt, Estergon, Plevne şehitleri benimle birlikte olurlar. Hele zafere susamış Balkan şehitleri beni hiç yalnız bırakmazlar. Biraz olgunlaş, bu şehitler senin de yüreğini doldurur, içinde seninle birlikte koşarlar! Anladım.
İlk hücumda benim de içimde koşacaklarını sanıyorum"
Defterini kapadı, mumunu söndürdü. Tüm şehitler için dua edip öyle uyudu.

BAKIRKÖYLÜ Deli Raziye'nin deli kuvveti bu sorunu çözmeye yeterdi ama bu pislere elini sürmek istememişti. Biri bir yabancı kadının Beyoğlu'nda rahat yürüyebilmek için kırbaç satın aldığını söyleyince, Kapalı Çarşıya inip kalın, kısa bir kırbaç aradı. İş durgundu. Saraç bir saat içinde sığır derisinden örme bir kırbaç yapıp teslim etti.
Deli Raziye kırbacı yokladı, beğendi. Çarşafının içine sakladı. Bakırköy'e geri döndü.
Erkeklerin çoğu askerdeydi. Kır saçlı, katır suratlı, basık fesli bir adam belirmişti. Bakırköy uygar bir yerdi. Alışverişi kadınlar yapardı. Çarşıya çıkanlara, yolda yürüyenlere laf atıyor, sataşıyor, sululuk ediyordu.
Bakırköy şaşkına dönmüştü.

Pislik, uyarmaya yeltenen iki yaşlı esnafı dövdü. Bir komiserle iki Allahlık polis vardı köyde. Onlar da bu şirrete bulaşmamak için görmezden geliyor, uzağından geçiyorlardı. Bakırköy'ün polisleri bile böyle densizliklere alışık değildi.
Kadınlar bu pislik ile ona özenen, nereden geldikleri belirsiz çocuk yaşta üç serseri yüzünden çarşıya çıkmaya son vermişlerdi. Kapı önünde bile oturmuyor, ailenin erkeklerine başları belaya bulaşmasın diye durumu anlatmıyorlardı. Bu sorunu Deli Raziye çözecekti.
Deli Raziye trenden indi, İstasyon Caddesinden aşağıya doğru birkaç adım yürüdü. Pislikleri aramaya gerek kalmamıştı. Adamı ve küçük serserileri gördü. Köşede duruyorlardı. Sevindi. İşi hemen bitirmeye karar verdi. O yana geçti. İlgi çekmek için, Allah affetsin, biraz da kırıtarak ilerledi. Pislik ile küçük serseriler tombul, kırıtkan bir kadının yaklaştığını görünce sustular. Gözler açıldı. Suratlar parladı. Pislik afili bir hareketle Deli Raziye'nin önüne geçti. Çevresinde şarap kokusundan bir bulut oluşmuştu. "Dur bakalım tombul melek.. " dedi, "..sen, nesin, kimsin? Bana adını bağışlamayan burada sokağa bile çıkamaz. Değil mi aslanım?" Küçük serseriler "Evet!" diye bağrıştılar. Galiba çok eğleneceklerdi.

Deli Raziye iyice kızmak için biraz bekledi. Pislik kolunu tutmak istedi. Bu kızmasına fazlasıyla yetti. Bir adım geri çekilip koynundan kırbacı çekti, adamın suratına öyle bir patlattı ki sesi göğe çıktı. Aval aval bakakalan üç kabadayı fidesine de girişti. Topaç gibi dönüyor, her dönüşte en azından ikisinin suratına kırbacı yapıştırıyordu. Çevre gürültüye koşanlarla doldu. Deli Raziye'nin pislikleri dövdüğünü görünce kimse 'durun' demedi, araya girmedi. Keyifle izlediler.
Raziye'nin kırbacı değdiği yerde derin, unutulmaz, silinmez bir anı bırakıyordu. Pislik son bir çabayla silkinip saldırmayı denediği anda kırbaç gözünün üstüne indi. Gözünde şimşekler çaktı, gök kubbe parçalanıp başına yıkıldı. Bu arada küçükler arkalarında küçük toz bulutları bırakarak uçup yok olmuşlardı. Deli Raziye adamı elini değmeden, arada bir tekmeleyerek, kırbaçla, evire çevire, tadını çıkara çıkara, tozunu ata ata, tövbe ettire ettire dövdü.

Adam büyük bir güçlükle, inleyerek, marangoz cetveli gibi parça parça doğruldu. Başını eğdi, köprüyü aşıp İncirliye doğru gitti. Bir daha yüzünü gören olmadı. Bu olay Bakırköy tarihinin bir sayfacığına kaydedildi.

Olayı duyan Kadınlar Dünyası dergisinin Bakırköylü yazarlarından Nilüfer Mazlum Hanım dedi ki:

"Bu bizim köyümüze özgü bir çözüm. Geride daha birçok Bakırköy var. Onlar ne olacak? Bütün kadınlarımızın şükran duyacağı genel bir uygarlık hamlesine muhtacız. Allah'tan, böyle bir hamleyi nasip etmesini niyaz ediyorum."

19. TÜMENİN sağındaki Sazlıdere-Ağıldere kesiminden sorumlu 14. Alay, buranın deniz kıyısına açılan girişini bir taburla tutmuştu. Bu alaya Ağıldere Müfrezesi adı verilmişti. Bir Anzak birliği, bu kesimin girişinde bulunan bir tepeyi savaşarak işgal etmişti. Tabur tepeyi geri almak için çok çalıştı ama Anzaklar direndi, başarılı olamadı.
M. Kemal bu olaya Kuzey Grubunun dikkatini çekti.

En sağındaki 72. Alay Komutanı Binbaşı Münir Bey'i çağırdı, dedi ki:

"Düşmanın o tepeyi bu kadar şiddetle savunması boşuna olamaz. Uyanık durun. Bir olay olursa 14. Alayla yardımlasın. Düşman böyle hareketsiz duramaz. Bu düğümü çözmek için bir şey yapmak zorunda. Ya toplanıp gidecek, ya amacına ulaşmak için harekete geçecek. Harekete geçerse, en duyarlı, en uygun yer, bizim sağımızdır." "Anladım efendim."

Bu küçük tepe savaşı Liman Paşanın dikkatini çekmekle kaldı. Esat Paşa önemsemedi. İkisi de bir şey yapmadılar.
SİRKECİ GARI yine tıklım tıklımdı. Ön eğitimleri bitmiş gönüllü gençler cepheye uğurlanacaktı. Ağır kayıp ve gençlerin ısrarlı isteği üzerine, 20 yaşından küçük gençlerin de askere alınması uygun görülmüş, liseli ve üniversiteli gençler, birbirleriyle yarışarak askerlik şubelerine hücum etmişlerdi. Aralarında 16-17 yaşında öğrenciler de vardı. Halk bunları 'kınalı kuzular' diye anacaktı. Çocuk-askerdi bunlar. Bekâr subaylarda bile babalık duygusu uyandırıyorlardı.
Bunları esirgemek isteyecek ama çok zorluk çekeceklerdi Çünkü en tehlikeli görevlere bu gençler talip olacak, bir fedai istense önce bunlar ortaya atılacaktı. "Hele biraz sabırlı olun, usta asker olun, Çanakkale askeri olun, ondan sonra atılganlık yapın" gibi öğütler bunlara vız gelecekti. Hepsinin hülyası Battal Gazi, Ulubatlı Hasan, Genç Osman olmaktı.

Cephe gerisindeki eğitim merkezlerinde bir süre daha eğitim göreceklerdi. Cepheden esen savaş havası eğitimi hızlandırıp güçlendiriyordu.
Aileler, arkadaşlar, komşular, okul yöneticileri, öğretmenler, esnaflar, dernek temsilcileri, eski gaziler, gazeteciler, her zamanki gibi armağan torbalarıyla uğurlamaya gelen İstanbullu hanımlar Sirkeci garını doldurmuşlardı.
Resimler çekiliyor, armağanlar veriliyor, marşlar söyleniyor, yer yer konuşmalar yapılıyor, andlar içiliyordu. Annelerin, kardeşlerin, sözlülerin gözyaşları sel gibi akmaktaydı. Tren komutlar, alkışlar, hıçkırıklar, bağırışlar, çığlıklar, düdük sesleri arasında hareket etti. Görevli subayların içleri titredi.
Türkiye geleceğini, yesin diye savaşın önüne atıyordu.

BİR ŞEYLER olacağı tahmin ediliyordu. Kırık dökük, biri ötekini tutmaz bilgiler gelmeye başlamıştı. Düşman bu sefer nereye çıkarma yapacaktı? Saros'a mı, Seddülbahir'e mi, Asya yakasına mı, Arıburnu'na mı, yoksa Suvla'ya mı? Bütün komutanlar ve kurmaylar birçok etkenleri dikkate alarak bunu kestirmeye çalışıyorlardı.
Enver Paşa Saros'a çıkarma yapacakları hakkında bilgi alındığını bildirmişti. Esat ve Vehip Paşalar Arıburnu'na çıkarma yapılacağını tahmin ediyorlardı. Alman Genelkurmay Başkanı da Saros'a ya da Asya yakasına çıkarma yapılacağı hakkında bilgiler geldiğini bildirmiş, cephane biriktirilmesini tavsiye etmişti.
Hiçbiri Suvla'yı düşünmüyordu.

VELİAHT Yusuf İzzettin Efendinin cepheyi ziyareti bugünlere rastladı.
Ordu karargâhından sonra Kemalyeri'ne geldi. Bölgedeki bütün tümen komutanları ve Kurmay Başkanları toplanmıştı. Törenle karşılandı. Hanedanın son temsilcileri gibi Veliaht da hafif kamburdu. Tören birliğini usulüne uygun olarak selamlamayı bilemedi. İki eliyle temenna etti. Ataları eğitimden geçer, önemli bir görevde yetişip pişer, bu gibi durumlarda ne yapılacağını, nasıl davranılacağını iyi bilirlerdi. Kaç kuşaktır ne eğitim vardı, ne de görev. Sarayda hapistiler. Kadınlar arasında yetişip yaşlanıyorlardı. Hemen hepsi sağlıksızdı. Bir saat kadar oturdu.

Dikkatli, kibar, sessiz biriydi. Büyüklük ve gösterişten yoksundu. Görkemli Osmanlı hanedanının ışığı her gün biraz daha sönüyordu.
Esat Paşa güzel bir konuşma yaparak Veliahta 'hoşgeldiniz' dedi ve savaş durumu hakkında bilgi sundu. Veliahtın bu konuşmaya orduyu yüceltici bir cevap vermesi bekleniyordu. Bunun için gelmişti. Ama Veliaht heyecanlandı, tutuldu. Birlikte bazı üst yöneticiler de gelmişti. Durumu sezen biri hemen ayağa kalkarak Veliaht adına kısa bir konuşma yaptı.

Subaylar Veliaht'ın konuşamamasını yadırgamadılar. II. Abdülhamit gibi vehim, V. Murat gibi sinir hastası olduğunu duymuşlardı. Yine törenle uğurlandı.
İzzettin Bey, 16. Tümen Kurmay Başkanı Yüzbaşı Nâzım Bey ile 5. Tümen Kurmay Başkanı, cepheye birlikte döndüler.

Yüzbaşı Nâzım yolda sordu:

"Demek Sultan Reşat ölürse bu Efendi devletimizin başı olacak, bizi temsil edecek, sancaklar bu Efendinin önünde eğilecek, öyle mi?"
"Öyle."
Sustular. Sessizliği top gürültüleri ve makineli tüfek cayırtıları doldurdu.

GENERAL HAMILTON yine karışık, sürprizli, aşamalı, birden çok yeri kapsayan bir plan yapmıştı:

İki büyük çıkarma olacaktı. İlki Arıburnu'naydı. Asıl vurucu saldırı buradan yapılacaktı. Buraya gizlice bir buçuk tümen çıkarılacak, üç gün o daracık alanda saklanacak olan birlik, 19. Tümenin sağındaki Sazlıdere-Ağıldere arasından yukarı doğru ilerleyerek Conkbayırı-Kocaçimen platosunu ele geçirecekti.
İkinci çıkarma Suvla (Anafartalar) körfezine yapılacaktı. Buraya ilk aşamada iki tümen çıkacaktı. Bir tümen Küçük Anafarta üzerinden Teketepe'ye, ikinci tümen Büyük Anafartalar üzerinden Kocaçimen'e yürüyecekti.

Saros'taki Türk tümenleri ancak 24 saatte yetişebilirlerdi. Onlar gelmeden İngiliz birlikleri tepeleri ele geçirmiş olacaklardı.
Burada Arıburnu'ndan gelen birlikle birleşeceklerdi.

Böylece Türk birlikleri kuzeyden kuşatılacak ve yarımadanın en egemen kesimi ele geçirilecekti.

Bundan sonrası kolaydı:

Bu büyük birlik ilerleyip Kilitbahir platosunu, sonra da Boğaz'ın batı kıyısını işgal edecek, İstanbul yolu açılmış olacaktı.
Bu, dünyanın beklediği zafer demekti.
Arıburnu ve Seddülbahir'deki Türk birliklerinin bu ilerleyişe engel olmalarını önlemek için de Arıburnu ve Seddülbahir'de oyalama taarruzları yapılacaktı.
Bu arada Saros'a da akıl karıştırıcı, küçük bir çıkarma girişiminde bulunulacaktı.

Plana daha bazı hileler, aldatmacalar, gösteriler eklenmişti. Bir kısmının hiçbir işlevi, anlamı, etkisi yoktu. İngiliz ordusunun emperyal bir alışkanlığıydı bu. Asya, Afrika ve Güney Amerika'da sömürge yapmak istedikleri ülkelerin geri kalmış halklarını böyle kandıragelmişlerdi.
İngiltere'den ve Mısır'dan gelen birlikler Mondros, Midilli ve Gökçeada'da toplanıyorlardı. Birleşik Ordu'nun gücü 157.000 kişiye yükselecek, ilk gün ateş hattında 80.000 savaşçı bulunacaktı. O dar alanda daha fazla askere yer yoktu zaten.

Kara savaşlarının ikinci döneminin, 6 Ağustos 1915 Cuma günü başlaması kararlaştırıldı. General Hamilton, bu dönemin, hükümetin ve talihinin kendisine tanıdığı son şans olduğunun bilincindeydi. Bu yüzden her konuda çok titiz, dikkatli ve duyarlıydı.
DENİZALTI korkusu yüzünden Çanakkale'ye yiyecek gönderilmesi de aksamış, ambarlardaki yiyecek türleri azalmış, elde bulgur ile kurtlanmış kuru bakla kalmıştı.

Un yetmediği için ekmek, un ile peksimet kırıntısı karıştırılarak yapılmaya başlamıştı. Vehip Paşa'nın hesabına göre bugünlerde askere günde 16 gram et düşüyordu.
Durumu acı bir dille Harbiye Nezaretine bildirdi, yiyecek sorununa ivedi çözüm bulunmasını istedi. Levazım Daire Başkanı İsmail Hakkı Paşa 'Çanakkale Ordusu ambarlarının dolu olduğunu' bildirdi. Dosyalar öyle gösteriyordu.

Vehip Paşa şu yanıtı verdi:

"Ambarlarda var olduğunu iddia ettiğiniz erzak hüsn-i niyetten ibarettir. Hüsn-i niyet karın doyurmuyor."

Askere verilen ekmekten de bir örnek yolladı.
Beklenmekte olan bir büyük savaş eşiğinde bu durum Nezareti karıştırdı. Kapalı kapılar ardında sert tartışmalar oldu. Arka arkaya katarlar yola çıkarıldı.
Taarruz başlamadan ambarlar yeniden dolmaya başladı. Şeker ve İstanbul'un unu Rusya'dan gelirdi. Savaş patlayınca bu kapı kapanmıştı. Türkiye'de ne şeker fabrikası vardı, ne büyük un değirmenleri. Anadolu buğdayının İstanbul'a taşınması da büyük sorundu, çok pahalıya patlıyordu. Un sorunu ve şeker yokluğu sürecekti. Çay kuru üzümle içilecekti.

OSMANLI-TÜRK Hanımları Esirgeme Derneği'nin düzenlediği tartışmalı aylık konferanslar sürüyordu. 30 Temmuz Cuma günkü konferans için Cağaloğlu'ndaki Kız Üniversitesinin büyük sınıfı seçilmişti. Giriş çıkışı derneğin görevlileri gözetiyordu. Büyükçe sınıf saatinde doldu.
Gönüllü hemşireler de gelebilseler izleyiciler buraya sığmazdı. Hepsi görev başındaydı. İstanbul'a sel gibi yaralı akıyordu. Bu yüzden Besim Ömer Paşa yeni bir hemşirelik kursu daha düzenlemek zorunda kalmıştı.

Salondakiler yüzlerini açtılar. Başörtülerini gevşettiler. Çarşaflarının altında bu sıcak yaz gününe uygun giysiler, bluzlar vardı.
Konferansçı Nezihe Muhittin Hanımdı. Saatinde kürsüye geldi. Yüzü açıktı. Gri, ipek bir çarşaf giymişti. Alkışlarla karşılandı. Konu milli ekonomiydi.
Kadınlar kendi sorunlarının dışında ülke sorunlarıyla da ilgileniyor, yazıp konuşuyorlardı. "Sayınız çok az" diyen birine Dernek Başkanı Hanım, "Zarar yok.." demişti, "..milyon da 1 ile başlar. Gün gelir salonlara sığmaz, meydanlara taşarız."

Nezihe Muhittin Hanım zarif bir baş hareketiyle salonu selamladı:

"Hanımefendiler!
Yabancılara her konuda ayrıcalık tanıyan kapitülasyonlar kalkmadan önceki durumumuzu
hatırlayınız. Ne korkunç, ne utandırıcı günlerdi. Yabancılar üzerinde yargı hakkımız bile yoktu.
Avrupalıların, hatta Amerikalıların tutkularının oyuncağı idik. Her konuda dışarıya bağımlıydık.
Potinlerimizin bağını, dikiş ipliğimizi, elbise düğmemizi, yüksüğümüzü bile dışardan getirtmek
zorundaydık. Bunları şimdi de getirtiyoruz. Neden? Çünkü sanayimiz yok, sanatımız yok. Kendi
sanayimizi kuramadık, kurmayı başaramadık ya da kurdurmadılar.
Bir devletin, milletin bağımsızlığının güvencesi milli sanayidir, milli ekonomidir.
Bizim sanayimiz tahta kaşık, tahta takunya, testi, leblebi, biraz da el tezgâhlarında dokunan bez ile
havlu. Bu düzeydeki sanayi ile bir devlet bağımsız olabilir mi?
Bu halimizle ilkel bir kabile gibiyiz.

Bu yüzdendir ki devlet 1878'de iflas etti, mali bakımdan bittiğini ilan etti. İflas halimiz sürüyor. Devlet batakçı bir mirasyedi gibi borçla yaşıyor.
Bir millet hayat hakkına, gelecek hakkına, kudretli olmak hakkına ancak milli ekonomiyle, milli sanayiyle sahip olur. Bunun için de milli bir yönetim ister!
En büyük kuvvet, milli ekonomidir. Bu dersi yaşayarak öğrendik, hâlâ acı olaylar, yokluklar yaşayarak öğrenmeye de devam ediyoruz.
Bu konuda da kadınlara büyük, önemli bir görev düşüyor. Bir daha o kapitülasyon günlerine dönmemek için, o hale düşmemek için, ey anneler, bilgili, bilinçli kuşaklar yetiştiriniz. Kapitülasyonların, dışa bağımlılığın, borcun ne demek olduğunu, nelere mal olduğunu, bizi nasıl ezdiğini, yoksul bıraktığını, inlettiğini, savunmamızı nasıl zayıf düşürdüğünü, çaresiz bıraktığını çocuklarınıza, torunlarınıza tekrar tekrar anlatınız, çok iyi öğretiniz."
Konuşmasını örneklerle zenginleştiren Nezihe Muhittin Hanım'dan sonra birçok hanım söz alarak görüşlerini açıkladı. Sanayiye, ticarete önem verilmesini, iş yerleri açılmasını, yerli malı kullanılmasını, kadınların çalışmasının sağlanmasını, bu konudaki engellerin kaldırılmasını, kadın giyimi sorununa da artık, mutlaka bir çözüm bulunmasını istediler.

Kadınların yurt ve dünya sorunlarıyla ilgilenmeleri bazı çevreleri tedirgin etmekteydi. Kadınlar, 'ellerinin hamuru', 'uzun saçları ve kısa akıllarıyla' ne karışıyorlardı bu boylarından büyük işlere? Bu çevreden bir yazar, Hasan Fehmi Bey, kadınları bir daha ağızlarını açamayacak hale getirecek iyi bir yazı yazmaya karar verdi. Etkili olması için telaş etmeden, düşüne taşına yazacaktı.

GENERAL HAMILTON karargâhını Gökçeada'ya taşıdı. Böylece Suvla, Arıburnu ve Seddülbahir'deki olayları daha kolay izleyebilecekti.
Haber Merkezi, Arıburnu ve Seddülbahir'e sualtı telefon kab-lolarıyla bağlandı. Hamilton istediği zaman bu iki kesimdeki komutanlarla konuşabilecekti.
Çıkarma başlayınca Suvla'ya da bir kablo çekilecekti. Bugün bir aldatmacaya da girişildi. Kabatepe güneyine çıkarma yapılacağı izlenimi vermek için birkaç mayın gemisi bu kesimde mayın aramaya başlamişti. İlk ateşte kaçtılar. Aldatmaca suya düştü.

16. TÜMEN 48. Alay astsubaylarından Emin Çöl şarapnel parçalarıyla sırtından yaralanmış, önce Kilye limanına, oradan da küçük bir hastane gemisiyle Mürefte'ye getirilmişti.
Bulgarlar Balkan Savaşının son döneminde güzel Mürefte'yi yakıp yıkmışlardı ama halkının güler yüzünü, cömertliğini, yaşama sevincini yok edememişlerdi. Yaralıları halk ve sağlıkçılar karşıladı.
Arabalar bekliyordu. Yaralıları kucaklayıp arabalara bindirdiler. Arabalar küçük, temiz bir binanın önünde durdu. Burası Mürefte okuluydu. Yargıcın, savcının, subayların, o çevredeki hastanelerin doktorlarının eşleri, halkın da desteği ile burada küçük bir hastane kurmuşlardı.
Sağlıkçılar yaralıları yıkadılar, sildiler, tırnaklarını kestiler, yüzlerini, saçlarını tıraş ettiler. Temiz çamaşır, gecelik ve terlik verdiler. Kahvaltı ikram ettiler. Birer mendil armağan ettiler. Yaralılar yerlere serili, sabun ve lavanta çiçeği kokan, bembeyaz yataklara girdiler.

Bu hayal edilmesi bile zor güzelliği gerçekleştirenler adlarını, yastıkların, çarşafların köşelerine kırmızı iplikle işlemişlerdi:

Mürefte kadınları.
Pembe bir bulut üzerinde uyur gibi uyudular.
Sabah erkenden Mürefte hanımları yaralıları ziyarete, bir istekleri olup olmadığını öğrenmeye geldiler. Hepsinin yüzü açıktı. Anadolu'da peçe söz konusu değildi. O, şehirlere, büyükçe kasabalara özgü bir âdetti. Peçeyle, çarşafla bağda, bahçede çalışılabilir miydi?
Yaralılar kendilerini rüyada sanıyorlardı.

Bu inceliklere, şefkate, temizliğe vurulan Emin Çöl cepheye dönmek üzere hastaneden çıkarken, anı defterine şöyle yazacaktı:

"Bir daha yaralansam ve bir daha bu hastaneye gelsem!

ORHAN evdekileri şaşırtan bir şey yapmış, tıraş olmuş ve annesinin yardımı olmadan giyinmişti. Orhan'ı sokağa çıkmaya hazır görünce, iki anne ile Dilber çığlığı bastılar.
"Sakin olun, bir şey yok, okula gideceğim, kaydımı yeniletmeye çalışacağım. Merak etmeyin, erken dönerim."
İlk kez sokağa çıkacaktı.

Dilber önüne geçti:

"Canım ağabeyciğim, ben de geleyim. Yorulunca koluma girersin, bana tutunursun. Bekle, beş dakikada giyinir, çarşaflanırım."
Orhan'ın içi gitti. Bu ne harika bir devr-i âlem gezisi olurdu. Ama okula gitmeyecek, Dilber'in bilmemesi gereken gizli işler yapacaktı. Sert olmasına çalıştığı bir sesle, "Olmaz!" dedi. Yenilmemek için çabucak evden çıktı.

Yürüyerek deniz kıyısına indi. Nefes nefese kalmış, terden de sırılsıklam olmuştu. Şemsiye almadığına pişman oldu. Doktor haklıydı. İyi değildi. Ama iyileşmesi gerekli değildi. Ayakta durabilmesi yeterdi. Bir faytona bindi.
Hastaneye geldi. Başhekimin yanına girdi.

Adamın ağzı açık kaldı:

"Hayrola evlat? Ne arıyorsun sen burda?"

"Efendim, okul, kaydımı yenilemek için hastalandığım ve iyileştiğim hakkında rapor istiyor." Kendi de şaştı. Su gibi yalan söylüyordu.

Başhekim, Dr. Fikret Bey'i çağırdı:

"Bu kahraman oğlum öğrenime devam edecek. Durumu özetleyen, okul yönetiminin zorluk çıkaramayacağı güzel bir rapor yaz, getir."
Orhan yarım saat sonra, imzalı mühürlü, istediğinden daha da iyi raporu alarak vapurla Beşiktaş'a geçti. Askerlik Şubesini buldu. Müdürü binbaşıymış.

Binbaşıya çıktı, durumunu özetledi:

"Balkan Savaşı'nda ağır yaralanmıştım. İyileştim. Bunlar belgelerim. Bu da sağlam raporum.."

Masanın üzerine belgeleri ve raporu bıraktı:

"..Beni askere almanızı ve Çanakkale'de, cephede bulunan bir birliğe göndermenizi diliyorum. İyileşirsem Çanakkale'ye giderim diye kendime söz vermiştim."
Binbaşı bu Balkan Savaşı gazisi ve Çanakkale gönüllüsüne dikkatle baktı, yumuşak bir sesle "Oturun" dedi.
Orhan kaygıyla oturdu. Binbaşı isteğini reddederse mahvolurdu. Çünkü artık dayanamıyordu. Dilber'i görünce içinde sular tutuşuyor, kuşlar çıldırıyor, ay parçalanıp dökülüyordu. Bir yanlışlık yapmadan kaçma vakti gelmişti artık. Binbaşı belgeleri incelemeye başladı.

SUVLA'YA çıkacak tümen ve tugay komutanlarına bir muhripten Suvla kesimi gösteriliyordu. Türkleri kuşkulandırmamak için kıyıya çok yaklaşılmadı, fazla yavaş gidilmedi. Arazi çıplak gözle izlenecek, dürbünle bakılmayacaktı.
Masmavi denizin, altın gibi pırıldıyan kumsalın, yüksek tepelere doğru usul usul yükselen fundalarla kaplı arazinin, sütbeyaz tuz gölünün, kumsaldan sonraki küçük, şirin tepelerin güzelliğini fark edecek halde değillerdi. Dört gün sonra üzerinde yer alacakları bir savaş alanıydı burası. Bu benzersiz güzelliğe o gözle baktılar. Sevindiler.
Çıkış çok rahat olacaktı. Hiçbir engel yoktu.

BİNBAŞI başını kaldırdı:

"Her akşam Sirkeci'den Uzunköprü'ye bir-iki katar gidiyor. İstersen yarın akşam gidebilirsin.
Öğleden sonra burada olabilir misin?"

Orhan'ın sevinçten göğsü sıkıştı:

"Evet, tabii, elbette."

"Subay adayı olarak yollayacağım seni. Belgelerin bunu hak ettiğini gösteriyor. Üniforma bulmaya çalışacağım. Bulamazsam Uzunköprü'de ya da cephede verirler. Önümüz kış, hazırlıklı gel." Orhan'ın dizleri titriyordu. "Başüstüne komutanım!"
Oyalanmadan eve döndü. Annesine, "Rapor alabilmem için iki gün hastanede yatmam gerekiyormuş.." dedi, "..bana yarın için küçük bir çanta hazırlar mısın?"
Her şey birbirini öyle tutuyordu ki kimse kuşkulanmadı. Orhan yorgun olduğu bahanesiyle erkenden yattı. Böylece Dilber'den kaçtı. Sabaha kadar gözünü kırpmadı. İçinde binlerce Dilber resmi vardı. Onları seyretti.
Sabah giyindi. Aşağıya indi.

Annesi merdiven başında karşıladı:

"Bahçedeyiz, kahvaltı için seni bekliyoruz. "
Dilber de sofrada olacak, karşısında oturacaktı. Kıza bakınca gözlerini geri alamıyordu. "Hayır, neden bilmem, aç gelmemi istediler. Ben hemen gideyim." "Bizi öpmeden mi gideceksin?"

Konuşurken bile nihavend bir şarkı söyler gibiydi. İster istemez döndü. Yalnız gözleri değil, yüreği de kamaştı. Sarılsa kopamayacağını biliyordu. Bu yüzden kızcağızı kendinden uzak tutuyor, sarılmak istese itiyor, kaba davranıyordu. Herhalde hastalığına verdiği için hoşgörmekteydi. "Ne olacak, üç gün sonra hurdayım." "İnşallah, hayırlısıyla."

Ona şartlamayınca, annesi ve Dilber'in annesiyle de vedalaşamadı. Babalarla da vedalaşamamıştı. Bunları düşünmek cesaretini kırıyordu. Çantayı aldı. Kadınlar okuyup sırtını sıvazladılar. Dışarı çıktı. Kapı kapanmadı. Aralık tutup arkasından bakıyorlardı herhalde. Dilber'in de üst kata fırlayıp pencereden izlerdiğini adı gibi biliyordu. Güçlüymüş gibi geniş adımlarla yürümeye çalıştı. Köşeyi dönünce bir evin içerlek merdivenine oturup soluklandı. Çanakale'ye kadar dayanmalıydı. Sonrası kolaydı.
Kalktı.
Karnı açtı. Bir çay içip simit yemeli, sakin bir yerde oturup, kafasında bin kez başlayıp da bir türlü bitiremediği veda mektubunu yazıp eve postalamalı ve Askerlik Şubesine gidip belgelerini almalıydı. Geçen faytona bindi.
DİKKATLE gözlenen küçük ama anlamlı hareketler ve hazırlıklılardan düşmanın çok yakında taarruza geçeceği belli oluyordu.

Birçok tümen komutanı gibi Albay M. Kemal de alay komutanlarını toplamıştı. Birlikte yemek yiyip konuştular. Savaş öncesi son emirlerini verdi. Herkes her an bir baskına uğranabileceğini düşünerek hazırlıklı ve uyanık olacaktı.

Kucaklaşıp helalleştiler:

"Gazamız mübarek, Allah yardımcımız olsun."
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Önceki

Dön Çanakkale Savaşı

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir