Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

3 Ağustos1915-27 Ocak1916 Yılları Arasında Çanakkale Savaşı

Diriliş ikinci dönem

Burada Çanakkale Savaşı hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

3 Ağustos1915-27 Ocak1916 Yılları Arasında Çanakkale Savaşı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:18

Diriliş ikinci dönem
3 Ağustos 1915-27 Ocak 1916


ORHAN 3 Ağustos Salı günü, izinden dönen subaylarla birlikte Uzunköprü istasyonuna indi. Ordunun ihtiyacı olan her şey burada toplanıyor, buradan cepheye yollanıyordu. Denizaltı korkusu yüzünden demiryolu büyük önem kazanmıştı. Bu yüzden Uzunköprü çok kalabalık, karışık ve cephe kadar gürültülüydü.
Üniforması bol, potini büyüktü ama Orhan şikâyetçi değildi. Görevliler Orhan'ın işlemini çabucak tamamladılar. 7. Tümene verildi. 7. Tümen Saros'taymış. Yol arkadaşı genç subaylar, "Denizin keyfini çıkarırsın" diye güldüler.
İzinden dönen subayların yükleri çoktu. Herkes bir şey ısmarlamıştı.

Bunlar cephe hayatını katlanılır hale getiren küçük şeylerdi:

Kahve, lokum, yastık yüzü, çorap, cibinlik, kalem, terlik, bit tarağı, çay, kolonya, bisküi, şeker, düğme, iğne-iplik, sirke, atkı, çikolata, eldiven, çakı, tabak, sucuk, defter vb. Görevliler bunu bildikleri için bir de araba veriyorlardı bu kafilelere. Akşam hava serinleyince, subaylar ayrı bir grup olarak yolcu edildiler. Orhan çantasını arabaya koydu.
Savaşa savaşa ateş parçası olmuş subaylarla birlikte yola koyuldu. Bu uzun yürüyüşe nasıl katlanacaktı?

BUGÜN ikinci dönemin büyük çarkları dönmeye başladı. Yüzden fazla gemi ve tekne Gökçeada ile Bozcaada'da toplandı. Bunlar asker, silah, cephane, yiyecek, su, araç-gereç ve katırlarla doluydu. Sazlıdere-Ağıldere kesiminden yapılacak sürpriz saldırı için Arıburnu'na, Türklere sezdirilmeden üç gün içinde 17.900 savaşçı çıkarılması öngörülmüştü. Bu çok zor bir işti. Daha zoru, sürpriz taarruz için bu kadar savaşçıyı taarruz saatine kadar Türklerin dikkatinden gizlemekti. İngilizler bu çok zor işi başaracaklardı.
Çıkarma Arıburnu kumsalının Türklerin görüş alanı dışında kalan kesimine yapılacak, olası gürültüleri örtmek için savaş gemileri Türk cephesini ateş altına alacaktı.
İlk olarak bu gece ay doğmadan 10.000 savaşçı, 500 kişi alan büyük çıkarma tekneleriyle, sessizce Arıburnu kumsalına çıkarıldı. Çıkanlar saklanmaları için hazırlanan kovuklara, girintilere, deliklere sığındılar. Bunlar için yiyecek ve su stok edilmiş, tuvaletler ile hasta bakım yerleri hazırlanmıştı. 6 Ağustos akşamına kadar zorunluk olmadıkça hiçbiri yerinden kımıldamayacak, asker bu zorluğa katlanacaktı.
Türkler bu büyük çıkarmayı fark etmediler.

ORHAN'IN, trene binmeden önce Sirkeci postanesinden attığı mektup bu sabah eve ulaştı, 38lik bir mermi kadar yıkıcı oldu.
Bugüne kadar bir postacının hiç uğramadığı eve posta gelmesi, anneleri telaşa düşürmüştü. Dilber zarfı açana kadar heyecan içinde beklediler.
Zarfın içinden dörde katlanmış bir mektup kâğıdı çıktı.

Orhan üç cümle yazmıştı:

"Biraz sonra Çanakkale'ye hareket edeceğiz. Hepinizi seviyorum. Lütfen beni affedin."

GECELERİ, sağ kalmış subaylar ve çavuşlar askerlere Çanakkale savaşlarının ilk günleri hakkında hikâyeler, menkıbeler anlatarak, bilgiler vererek askerleri yeni savaşa hazırlıyorlardı.

Seddülbahir'de yedekte bekleyen bir tümen vardı:

Albay Ali Rıza Sedes'in 8. Tümeni. Bu tümen 10 Ağustos günü Conkbayırı'nda, askerlik tarihinin en önemli savaşlarından birine katılacaktı. Bu tümenin 23. Alayının 2. Tabur Komutanı, eğitimden sonra bölüklerinin toplanmasını emretti. Savaşa az kala son bir konuşma yapmak istiyordu. Denizden ateş yeme tehlikesinin olmadığı sapa bir yerdeydiler. Dört bölük toplandı. Giysileri yamalı, postalları döküntü, tüfekleri eskiydi ama duruşları, Padişahın tören taburundaki fiyakalı askerlerden daha gösterişliydi. Komutan ortadaki boşluğa geldi. "Asker!

Unutma, amaç şehit olmak değil, yaşamak. Yaşamalıyız ki dövüşebilelim, dövüşerek düşmanı yenelim. Bu sömürgecileri geldiklerine pişman edelim. Öyleyse akıllı savaşacağız. Aklımızla savaşacağız. Her kurşunumuz, her bombamız, her süngü vuruşumuz, her tekmemiz, her yumruğumuz hedefini bulacak. Düşman bizi vurmadan biz onu vuracağız. Ama sağlıkçılara, sağlıkçıların taşıdığı yaralılara ateş etmek yok. Düşman bu insanlığa layık mı? Hayır. Utanmadan şehitlerimizi dinimizce toprağa vermemize engel oldular ve yaktılar. Belki de içlerinde ağır yaralı kardeşlerimiz vardı, onlar da yandılar. Ama düşman layık değil diye biz insanlığımızı bozmayacağız. Temiz dövüşeceğiz. Yenilmez, yılmaz, yıkılmaz Çanakkale askeri olacağız. Anlaşıldı mı?"

Bin kişi gürledi:

"Eveeet!"
Binbaşı "Aferin asker" dedi, bütün tabura madalya dağıtmış oldu.

5 AĞUSTOS sabahı Kaptan Nasmith E-ll borda markalı denizaltısıyla Boğaz'ı, mayınları kolayca geçip Akbaş önüne geldi. Bu kez denizaltısına bir de top takınmıştı. Yine çok can yakacaktı. Akbaş'ta periskopunu çıkarıp çevreyi gözden geçirdi. Halep adlı bir yük gemisi yükünü boşaltmış, geri dönmeye hazırlanıyordu. Nashmith daha ilk adımda bir av yakalamıştı. Bir torpille geminin işini bitirdi. Gemi torpili yer yemez battı.

Aydınreis torpidobotu mahmuzlamak için denizaltıya hücum etti ama geç kalmıştı. E-ll dalıp kaçtı. Marmara'ya yol aldı. Beş torpidobot denizaltıyı arayıp bulmak için Marmara'ya dağıldı. Üç gün E-ll için başarısız, verimsiz geçecek, 8 Ağustos günü en büyük avı yakalayacaktı.
İKİNCİ DÖNEM 6 Ağustos günü zincirleme darbeler halinde başlayacaktı. İlk taarruz Seddülbahir'deydi, saat 14.30da.
Bundan birkaç saat sonra Arıburnu'nda taarruza geçilecekti. Bunu gece Sazlıdere-Ağıldere arazi şeridinden Conkbayırı-Koca-çimen Tepesine yapılacak yürüyüş ve taarruz izleyecekti. Az sonra iki tümen Suvla'ya, gece yarısı da bir küçük bir Yunan gönüllü birliği Saros kıyısına çıkacaktı. Olaylar güneyden kuzeye doğru zincirleme patlak verecekti. General Hamilton ve kurmayları, bu düzenle Türk ordusunu şaşırtmayı, kararsız bırakarak bir hamlede hedefe ulaşmayı ümit ediyorlardı.'
SEDDÜLBAHİR. 6 Ağustos 1915 Cuma, 1. gün.

Cephede dört, geride iki yedek tümen vardı. Cephedeki dört tümenden üçü yeniydi, hiç savaşmamıştı, dipdiriydi.33 Bu dört tümenin İngiliz ve Fransız taarruzlarını kıracağına güveniliyordu.
Güney Bölgesi Komutanı da, kurmay kurulu da ilk kez tekmil Türk'tü.

Bombardıman edileceği düşünülerek ön siperlerde sadece nöbetçiler bırakılmıştı. Birlikler gerilerdeki sığınaklarda bekletiliyordu.
General Hamilton'un amacı, buradaki Türk birliklerini yerlerinde tutarak, kuzeye yardım etmelerini engellemekti. Ama İngiliz Kolordusu, bu mantıklı amacı değiştirmiş, birliklerine hedef olarak üç buçuk aydır alınamayan Alçı Tepeyi vermişti. Bu uzak hedefe ulaşabilme isteğiyle hızlı koşacak ve çabuk yorulacaklardı.
Saat 14.30'da önce ağır toplar Türk mevzilerini ateş altına aldı. Bu ateşe aşama aşama 45 topuyla filo, orta çaplı toplar, havanlar, bomba topları, makineli tüfekler ve son olarak uçaklar katıldı. Yoğun bombardıman birçok siperi yine yıkıp dümdüz etti. Nöbetçi erlerin çoğu şehit oldu ya da yaralandı. Ama kalanlar nöbetlerini bırakmadılar. Çevrelerinde mermiler patlıyor, hava basıncı ile oraya buraya savruluyor, uçuyor, yaralanıp bereleniyor, yanıyor, yine de kendilerini toplayıp nöbet Türk topçular önceki günlerde pintilik edip mermi biriktirmişlerdi. Bu bombardımana beklenilmeyen bir şiddetle karşılık verdiler. Taarruza geçmek için siperlerde bekleyen kalabalık İngiliz birliklerinde ağır kayıplara yol açtılar.

Saat 15.50'de İngiliz taarruzu başladı. Fransızlar küçük taarruzlarla yetinip daha çok toplarını çalıştıracaklardı.
Taarruz İngilizleri ağır kayba uğratarak kırıldı. Bu kez Türk makineli tüfekleri düşmanı saz gibi biçmişti.
İngilizler bombardımandan sonra birkaç siper ele geçirmişlerdi. Bunlar karşı taarruzla geri alındı. 19. Alay cephesinde bir binbaşı, iki yüzbaşı ve 72 er esir edildi. Bunların bir kısmı yaralıydı. Sağlıkçılar yaralıları sargı yerine taşımaya başladılar. Yaralı bir İngiliz eri için sedye kalmamıştı. Süngü savaşından üstü başı kan içinde, parça parça çıkmış askerlerden biri, can acısıyla inleyen yaralıya acıdı, sırtına aldı, sarsmamak için dikkatle yürüyerek sargı yerine götürdü.

Bir subay arkalarından uzun uzun baktıktan sonra dedi ki:

"Eğer insanca davranmıyorsa, bir savaşçının bir hayduttan ne farkı olur? Savaşçıyı hayduttan ayıran, onu kahraman yapan, işte şu yorgun askerin gösterdiği insanca tavır. İnsan olmadan kahraman olunmaz. İnsan olmayana kahraman denmez."

Güney Bölgesi Komutanlığı, Fransız birlikleri arasında 'Lejyon Grek' adını taşıyan, Rum ve Yunanlılardan kurulu bir birliğin bulunduğunu saptamıştı. Üç yüz Yunanlı da Birleşik Ordu adına gece yarısı Saros kıyına çıkacaktı. Kâğıt üzerinde Yunanistan Osmanlı Devleti ile barış halinde görünüyordu.
Bugünkü taarruzun başarısız ve çok kayıplı olması Hamilton'u hayal kırıklığına uğrattı ve üzdü. Kolordu Komutanı taarruzun ertesi gün de sürdürüleceğini bildirerek Hamilton'u rahatlattı.6 Türk birliklerinin kuzey bölgesine yardıma yetişmemeleri gerekiyordu.
ARIB URNU/KANLISIRT. 6 Ağustos 1915 Cuma. 1. gün, öğleden sonra.

Bu kesimde savaş gemilerinin ve kara toplarının iki gündür süren bombardımanı, Seddülbahir'den bir buçuk saat sonra, saat 16.00'da şiddetlendi. Türk cephesinin güney (sol) kanadını, özellikle Kanlısırt'ı hedef alan bombardıman 17.30'a kadar sürdü. Bugüne kadarki en yoğun ve uzun bombardımandı bu.
16. Tümenin sorumluluğu altındaki Kanlısırt, 200 metre genişliği olan bir cephe parçasıydı. Birkaç sıra siperden oluşuyordu. Anzak siperleriyle arada en fazla 100 metre vardı. Ön siperlerin büyük bölümünün üzeri, top ve bomba atışlarından korunmak için kalın kütüklerle örtülmüştü. Anzaklar arayı kayıp vermeden aşmak ve ilk Türk siperlerine baskın vermek için yan yana birkaç tünel açmış, ağızlarını belli olmayacak biçimde örtmüşlerdi. Tünellerden çıkıp saldırıya geçmek için bombardımanın bitmesini bekliyorlardı.

Tel örgüler yerle bir oldu. Kütükler, dikmeler ve demir mazgallar yıkıldı. Yıkıntı altında kalan subay ve erlerin çoğu şehit oldu, yaralandı, barut gazı yüzünden bayıldı. Burayı savunan 47. Alaydan pek az asker kurtulabildi.

Bombardıman kesilince Anzaklar tünellerden fırladılar. Sağ kalanlar yıkıntıların altından çıkamadan ve geriden yedekler yetişemeden, siperlerin önünde bittiler. Kütüklerin arasından ateş ederek sağ kalanların büyük bölümünü de şehit ettiler. Kanlısırt Anzakların eline geçti.
Anzaklar bu girdiyi derinleştirmek için cepheyi zorlamaya başladılar.

16. Tümenin birlikleri ölesiye savaşarak Anzak ilerlemesini durdurdular. Ama Kanlısırt'ı geri alamadılar. Anzaklar da bu önemli yeri canla başla savunuyorlardı.
Esat Paşa bu taarruzu düşmanın kesin sonuçlu taarruzu sandı. Öyle şiddetliydi. Haklı olarak kaygıya kapıldı. Yedeğindeki 5. Tümeni Kanlısırt'a sürdü. Kabatepe güneyindeki 9. Tümene de 'iki alayı ile hemen 16. Tümene yardıma gelmesini' emretti.
Liman Paşa da Esat Paşa gibi bunu asıl taarruz sanmıştı. O fazla telaşlanmadı. Bu taarruzun önlenmesi kolaydı. Güney Bölgesinde iki yedek tümen vardı. Önce 4. Tümene kuzey bölgesine hareket etmesini emretti. Gerekince 8. Tümen de getirtilebilirdi.8 Oysa bu taarruz, asıl iki büyük taarruzu gizleme taarruzuydu.

Çok geçmeden ikisi de patlak verecek, hem Kuzey Bölgesi Komutanlığında, hem Ordu karargâhında şaşkınlığa yol açacaktı:

Sazlıdere-Ağıldere kesiminden Conkbayırı-Kocaçimen Tepe doğrultusunda baskın halinde kuşatma hareketi ve Suvla'ya çıkarma.
Bu iki olay Çanakkale savaşının doruk noktasını oluşturuyordu. Bu iki olayın patlak vermesine birkaç saat kalmıştı.
Anzaklar akşam Türk cephesinin bu kez sağ (batı) kesimine, 19. Tümen mevzilerine hücum ettiler. Bu inatçı taarruz 19. Tümen alaylarının can cömertliği ile püskürtüldü.

Türklerin bu sorunlarla uğraştıkları sırada Anzak kesiminde, deniz kıyısında büyük bir hareketlilik başladı.
ANZAK KESİMİ. 6 Ağustos 1915 Cuma, akşam.
Burada üç gündür saklanan askerler gizlendikleri deliklerden çıkarak uyuşukluklarını gidermiş, yemeklerini yemişlerdi. Birlik, yeni askerlerle takviye edilerek 20.000 kişiye çıkarılmıştı. Kumsalda yürüyüş planına göre sıralanıyorlardı. Her askere 200 fişek, bir günlük kumanya verilmişti. Kıyıdan kuzeye doğru yürüyeceklerdi.

Eski Anzaklar Türk askerini bilmeyenleri uyarmışlardı:

"Dürüst ve sıkı askerler. Keskin nişancıları sineği vuruyor. Süngüleşmede çok üstünler. Ona göre." 'Korkak Abdul' adı unutulmuştu. Temiz savaşan Türklerden saygıyla 'Coni Türk' diye söz ediyorlardı.

Emirler verildi.
General Godley'in yöneteceği sürpriz taarruz için 20.000 savaşçı, tabur tabur kuzeye, Sazlıdere-Ağıldere kesimine doğru yürümeye koyuldu.
Birlik iki kol halinde taarrruz edecekti.
Sağ kolda çoğunluk Yeni Zelandalılardı. Sol kol karmaydı. Bu kolda İngiliz, Avustralyalı, Yeni Zelandalı, Yeni Zelanda yerlileri ve Hintliler (Gurkalar ve Sihler) vardı. Sağ kol öncüsü 2.000, sol kol öncüsü ise 5.000 savaşçıdan oluşuyordu.
Ay doğmadan önce, bu öncü birlikler, karanlıkta hareket ederek Sazlıdere-Ağıldere kesimindeki Türk mevzi ve direneklerine baskın verecek, iki kuşatma koluna Conkbayırı ve Kocaçimen yolunu açacaklardı.

Yeni Zelandalı Binbaşı Overton'un yönetiminde bir ekip bu kesimin derinliklerine sızarak Conkbayırı ve Kocaçimen Tepesi'ne giden karışık yolları, dere yataklarını iyice incelemişlerdi. Bunlar rehberlik yapacaklardı. Bu rehberler arasında bu çevreden gönüllü Rumlar da vardı.
Birinci kolun öncüsü Balıkçı Damları'nı geçince, Sazlıdere'de sağa dönecek, buradaki Türk ileri karakollarını ve direnek noktalarını işgal edecekti. Buralar temizlenince sağ kol Sazlıdere yatağından ilerlemeye başlayacak, Şahinsırtı üzerinden Conkbayırı'nı ele geçirecekti. Komutan General Johnston'du.
Sol kolun öncüsü biraz daha kuzeye yürüyecek, Ağıldere'de sağa dönecekti. O da bu kesimdeki Türk ileri karakollarını ve direnek noktalarını ele geçirecek ve sol kola yolu açacaktı. Sol kol Besim Tepe'ye ve Kocaçimen Tepeye yürüyecekti. Komutan General Cox'du.

Yürüyecekleri yol, harita üzerinde, sağ kol için yaklaşık 3 kilometre, sol kol için 5 kilometreydi. Bütün hareketler gün doğarken sona ermiş, hedeflere ulaşılmış, tüm Sarıbayır sırtları, Conkbayırı-Kocaçimen platosu ele geçirilmiş, Türklerin Arıburnu cephesi kuşatılmış olacaktı. Bu sırada Conkbayırı ve Kocaçimen'de bir Türk birliği yoktu. İki tepe de boştu.

SAZLIDERE-AĞILDERE KESİMİ. 6 Ağustos 1915 Cuma, 21.00.
14. Alayın iki taburu Sazlıdere-Ağıldere arasındaki geniş cephede, kıyıya karşı savunma düzeni almıştı. Bu kesimde önemli bir tehlike beklemeyen Kuzey Bölgesi Komutanlığı, alayın üçüncü taburunu, destek olması için taarruza uğrayan 19. Tümenin emrine yolladı.

14. Alayın taburları alarmda bekliyorlardı ama büyük bir birliğin hücumuna uğrayacaklarını tahmin etmiyorlardı. Olsa olsa küçük bir taarruz beklenebilirdi. Onu da kolaylıkla karşılarlardı. Oysa Arıburnu cephesinin, hatta ordu cephesinin tehlikeye düşmesine yol açacak olay patlamak üzereydi ve patladı.
Sağ kolun öncüsü saat 21.00 sularında Sazlıdere girişindeki direnek noktalarına hücum etti. Bu geniş ve kalabalık hücum, buradaki birlikleri şaşırttı.
19. Tümen Komutanı M. Kemal, Sazlıdere kesiminde de savaşın başladığını silah seslerinden anladı. Onun için buradaki savaşın yönü belliydi. Kaç aydır böyle bir hareket bekliyordu. Emrine verilen 14. Alayın taburunu Kocaçimen-Conkbayırı kesimine yollayacaktı.10b Sağ kolun öncü birliği iyi hazırlanmıştı, çok hızlıydı.
Küçük birlikler bu kalabalık, vurucu birliğin baskınına fazla direnemediler. Birazı esir düştü. Kalanlar dağıldılar. Ama karanlığa karışıp kaybolmadılar, kaçmadılar, bir yerlere sinip saklanmadılar. Küçük gruplar halinde adım adım kuzeye doğru geri çekilmeye başladılar. Buralar gözü kapalı bildikleri yerlerdi. Düşmana bu gece yürüyüşünü zehir edecekleri kesindi.

Sağ kol, kör karanlıkta, taşlı, funda kaplı, kıvrımlı, boğazlı Sazlıdere yatağından yukarı doğru ilerlemeye başladı.
Sol kol geniş bir eğri çizeceği için onun yolu daha uzun, engeli, uçurumu, inişi çıkışı da daha çoktu. Bu çetin yol sol kuşatma kolunu çok çabuk yoracaktı.

GÖKÇEADA-SUVLA. 6 Ağustos 1915 Cuma, 1. gün, 17.00-22.00.
Çıkarma için 6 Ağustos gecesinin seçilmesinin nedeni ayın saat 02.00'de doğacak olmasıydı. Gemiler Suvla körfezine koyu karanlıkta yanaşacak, birlikler ay doğmadan karaya çıkacaklardı. Karadaki hareket saat 02.00'de, ay doğduktan sonra başlayacaktı. Türklerin dikkatini çekmemek için hareket başlayana kadar ateş etmek yasaklanmıştı.
Buraya İngiltere'den yeni gelen iki tümen, 10. ve 11.

Tümenler çıkacaktı:

27.000 kişi.lla Çıkarmayı ve çıkarmadan sonraki hareketleri, savaşları, Ana-farta tepelerini, sonra Kocaçimen Tepeyi ele geçirmeyi 9. Kolordu Komutanı General Stopfort yönetecekti. General Gökçeada'da, General Hamilton'la birlikte kalmak yerine, Jonquil adlı bir yatta kalmayı, savaşı yattan ve yakından yönetmeyi tercih etmişti.
General Stopford ve Kurmay Başkanı, biraz yaşlarının, biraz da Fransız-Alman savaşı hakkında edindikleri bulanık bilgilerin etkisiyle plan üzerinde bazı değişiklikler yapılmasını istemişler, Hamilton da bunları kabul etmişti.
Plan baskın özelliğini korumaktaydı ama bu değişiklikler karaya çıktıktan sonra çok gerekli olan hızlılık özelliğini zayıflatmıştı. İlk gün yapılması planlanan hareketler iki güne yayılmıştı.

Bir İngiliz tarih yazarı bu olayı şöyle değerlendirecekti:

"General Hamilton böylece tüm sefer boyunca işlediği hataların belki de en büyüğünü, en bağışlanmaz olanını işlemişti."

Akşam hava kararır kararmaz çıkarma filosunu oluşturan gemiler ve tekneler Gökçeada'dan ayrılarak Suvla'ya doğru yola çıkmıştı:

Kruvazörler, muhripler, monitörler, torpidobotlar, gambotlar, çıkarma tekneleri, Kuzey Denizi balıkçı gemileri, kurtarma sandalları, mavnalar, asker taşıyan büyük yolcu gemileri, yük gemileri, yandan çarklı gemiler, hastane gemileri, yatlar, kablo gemileri, balon gemileri, römorkörler ve karaya çıkacak 11. Tümenden ilk 10.000 asker. Gökyüzü aysızdı ama yıldızlıydı. Yıldız yağmuru vardı. Deniz kumsala naz yapıyordu.
Suvla kıyısında denizi gören bir tepecikte beş kişilik bir gözcü postası vardı. Ama hiçbiri bu güzelliği görecek halde değildi. Yıldız ışığında, yüzden fazla geminin gölgesi belirmişti ufukta. Yaklaşıyorlardı.
Yedi muhrip Lalababa tepesinin güneyinde, kıyının 400 metre kadar açığında durup gürültüyle demir attı. Makinelerinin homurtusu Suvla körfezi ve Anafartalar ovasındaki barış sessizliğine son verdi.
Bunlar karaya çıkacak ilk birlikleri taşıyan gemilerdi.

Ece limanından Anzak kesimine kadarki upuzun kıyıyı sadece Gelibolu Jandarma Taburu tutuyordu. Kısacası Liman Paşa yöntemi gereğince kıyı savunulmuyordu.
Büyük çıkarma tekneleri kıyıya yanaştılar ve rampalarını kumsala uzattılar. Kumsal binlerce gölgeyle, hayaletle doldu.

Bu çıkarma Türk ordusu için tam bir baskındı.
Lalababa Tepesi'nde 70 kişilik bir birlik vardı. Kıyıdaki en kalabalık birlik buydu. Birlik Komutanı kırmızı işaret fişeği atarak durumu gerideki birliklere bildirdi: Çıkarma başladı!13 Saat 22.00'ydi.
BİGALI. 6 Ağustos 1915 Cuma, 23.00.

Sazlıdere-Ağıldere kesiminden silah sesleri duyulduğu, silah seslerinin gittikçe kuzeye ilerlediği hakkındaki bilgi ordu karargâhında tedirginlik yaratmıştı. Çok geçmeden Suvla'ya da çıkarmanın başladığı bildirildi. Mein God! Suvla'ya çıkarma ha!
Suvla-Anafartalar kesiminde yalnız Süvari Yarbay Willmer'in komutasında 3.000 kişilik Anafartalar Müfrezesi ile birkaç batarya vardı.14 Kıyılarda küçük postalar bulunuyordu. Taburlar gerideydi. Çıkan kuvvetin gücü belli değildi. Belki de gösteriydi. Zaten oraya Asya yakasından birlik yetiştirmek zordu. Saros daha yakındı, üstelik orada dinlenmiş, bütünlenmiş üç tümen vardı. Ama... Ama Liman Paşa'nın Saros takıntısı sürüyordu: Saros'a da çıkarma yapılabilirdi. Bu olasılığı gözardı etmek doğru olmazdı.

Liman Paşa, o derin takıntısının etkisiyle Saros Bölgesi Komutanı Albay Ahmet Fevzi Bey'i telefonla uyardı:

"Saros'a yapılabilecek bir çıkarmaya hazırlıklı bulunun!"

"Başüstüne efendim. Hazırız." Sonra da bir alayını Suvla'ya (Ana-fartalara) yollamasını emretti. Saros'ta var olan üç tümene karşılık bir alay!
Bu sırada Suvla'ya bir kolordunun öncüleri çıkarılmaktaydı. Saat 01.45'ti.
SAROS KUZEYİ. 6/7 Ağustos 1915 Cuma/Cumartesi, 23.30.
Saros'a bir çıkarma yapılacaktı ama güneye değil, kuzeye. Küçük bir çıkarma.
Günün son olayıydı bu.

Bunun için Yunan Teğmen Griparis komutasındaki 300 Rum ve Yunandan oluşan bir müfreze hazırlanmış, güzel giydirilmiş, iyi silahlandırılmıştı. Müfrezeyi iki savaş gemisi koruyacaktı. Savaş gemileri müfrezeyi ay doğmadan çıkdacak yere getirdi. Karaçalı denilen yerdi burası. Müfrezenin görevi Saros körfezinin güneyinde bulunan tümenlerin dikkatini çekmek, oyalamak, uğraştırmaktı. Bunu sağlamak için çıktığı yerde hiç olmazsa bir gün direnmesi, gürültü çıkarması gerekiyordu.
Bunu becerecek gibi görünüyordu.

Müfreze makineli tüfek takılı motorlarla karanlıkta karaya taşındı.
Saros'un kuzey kesiminde, bütün kıyıyı savunmakla görevli bir Süvari Tugayı vardı. Müfrezenin çıktığı kesimde Keşan'daki Jandarma Taburundan bir mangalık kıyı gözetleme postası bulunuyordu. Onbaşı, durumu bildirmek için gerideki ilk birliğe ayağına hızlı bir haberci yolladı. Müfrezeye birkaç el ateş ettiler. Belki birkaç kişiyi vurdular, belki vuramadılar. Yetişecek birliği beklemek üzere geri çekildiler.
Burada ince bir dere denize karışıyordu. Derenin iki yanı ormandı. Müfreze ormana dalıp içeri doğru yürüdü. Müfrezenin bu cesur hareketini gemilerden gören İngilizler memnun oldular. Herhalde ileri giderek bir yerlere hücum edecek, olay çıkaracaktı.

Haberi alan Süvari Tugayı Komutanı bir süvari bölüğü yolladı. Süvariler iş çıktı diye sevinmişlerdi. Tüfeklerini sırtlarına çapraz taktılar. Kılıçlarını eğerlerine astılar. Dört nala geldiler. Postadan müfrezenin ormana girdiğini öğrendiler. Gün doğuyordu.
Orman canlıları uyanmışlar, mırıltı, cıvıltı içindeydiler.

Müfrezeyi yakaladılar. Bir takımı atlı hücuma geçti, kalanlar yaya savaşına indi. Hücuma geçen takımın ağaçların arasından görünmesiyle yalın kılıç çetenin üzerine gelmesi bir oldu. Müfrezenin bir kanadını ezip dağıttılar. Teğmen Griparis yeni bir hücuma uğramayı göze alamadı. Geri çekilmeye karar verdi. Birlikte gaz getirmişlerdi. Gaz dökerek ormanı tutuşturdular. Yaz sıcağında ağaçlar çıra gibiydi. Yangın çabuk yayıldı.

Müfreze araya giren yangından yararlanıp kıyıya çekilmeye başladı. Bir yandan da gemilerden yardım istiyorlardı. Süvariler gözlerini korkutmuştu. Durumu izleyen İngiliz gemileri topları ateşleyerek, motorlar makineli tüfekleri çalıştırarak müfrezeyi kurtarıp kaçırdılar. Kundakçı müfreze, 28 ölü vermiş, geride 3 esir bırakmıştı. Birçok kurşun, kılıç ve nal yaralısı vardı. Onları götürmüşlerdi. Güneydeki Türk birliklerinin körfezin kuzeyine bir müfrezenin çıktığından haberleri bile olmadı. Anlamsız, yararsız, birkaç saat süren bir girişim olmuştu bu. Hamilton'un bu hilesi fiyaskoyla sonuçlanmıştı.
Geride güzelim ormanı kavuran yangın kalmıştı. Gittikçe büyüyor, asker ve halk çaresizlik içinde kıvranarak seyrediyorlardı. Gün ortasında ve yaz sıcağında şiddetli bir yağmur başladı. "Hey güzel Allahım!"
Yangın söndü, orman ve canlıları kurtuldu.

ARIBURNU/KANLISIRT. 6/7 Ağustos 1915 Cuma/Cumartesi, gece yarısı.
Kanlısırt'ı düşmana kaptırmak 16. Tümeni kahretmişti. Orasını korumak için kaç kişinin şehit olduğunu bilen sakalar bile ağladılar.
Yedekteki 5. Tümen bir alayı ile 16. Tümene destek verdi. Kanlısırt'ı geri almak için hazırlık yapıldı. Taarruzu Tümen Komutanı Albay Rüştü Sakarya yönetecekti. Alay ve tabur komutanları ateş hattına geldiler. Askerlerinin yanında yer aldılar. Taarruz gece yarısı başladı.
Kanlısırt'ı geri almak için sabaha kadar, canlarını zerre kadar esirgemeden, ardarda taarruz ettiler. Kanlısırt, bu adı defalarca hak etti.
Anzaklar yerin önemini bildikleri için çok sıkı durdular. Kanlısırt'ı geri vermediler.
ARIBURNU. SAĞ KANAT. 7 Ağustos 1915 Cumartesi, 2. gün, 04.00.

Gün doğarken filo ve kara topçuları, 19. Tümen cephesinin özellikle sağ yanını yıkıcı ateş altına aldılar.
Bu saatte Sazlıdere'den ilerleyen sağ kol Conkbayırı'na taarruz ediyor olacaktı. Program böyleydi. Anzaklar, sağ kuşatma kolunu korumak için 19. Tümenin sağ kanadını ezmek, sağ kuşatma koluna zarar veremez hale getirmek istiyorlardı. Bu kesimde siperlerin arası 50-60 metreydi.
Anzaklar bombardıman sona erer ermez, Türklerin daha siperlere dönmemiş olacaklarını düşünerek hızla atıldılar. Yanılmışlardı. Türkler bombardımanın şiddeti azalmaya başlar başlamaz siperlere dönerek makineli tüfekleri yerleştirmişlerdi bile. Birinci dalgayı bütünüyle biçtiler.
Anzaklar durmadı. Ara vermeden bir daha, bir daha, bir daha taarruz ettiler. Hepsi biçildi.
Sonunda taarruzu durdurdular.

Bu inatçı taarruz Sazlıdere'den ilerleyen birliklerin Conk-bayırı'na yaklaşmış olduğunun işaretiydi. Kuşatma tamamlanırsa Arıburnu cephesi, dolayısıyla tüm savunma çökecekti.
19. Tümenin bütün birlikleri savaşa kenetlenmiş durumdaydı. M. Kemal'in elinde yedek olarak yalnız iki bölük kalmıştı. 14. Alayın taburundan sonra, bu iki bölüğü de Conkbayırı'na yolladı.20
KEMALYERİ. 7 Ağustos 1915 Cumartesi, 04.30.
Son haberler Esat Paşa ve kurmay kurulunu çok sarsmıştı. Düşman tam da M. Kemal'in söylediği gibi ve söylediği yerlerden gelmişti!
Esat Paşa M. Kemal'in şimdi kendisi için ne düşündüğünü düşünmek bile istemiyordu.

Conkbayırı Anafartalar Müfrezesinin bölgesiydi. Ama baskına uğrayan zavallı müfreze nereye yetişecekti? Conkbayırı'nı kurtarmalıydı. Asıl tehlike oradaydı. Bu sırada Kanlısırt'a yardım için iki alayını alıp koşmasını istediği 9. Tümenin Komutanı Albay Kannengiesser gelmişti. Ona "Bekle" dedi.
Durumu bir daha değerlendirdiler. Kannengiesser'i iki ala-yıyla ConkbayırTna yollamaya karar verdiler. Güneyden de Cemil Conk'un 4. Tümeni gelecekti.
"Fahri, 16. Tümen toparlandı. 19. Tümen de dayanıyor. Cemil Bey'in tümenini de ConkbayırTna yollayalım. Düşmanın asıl yumruğu oradan vuracağı belli oldu." "Peki efendim."

Esat Paşa M. Kemal'in uyarısını dikkate almadığına çok üzülmüş, başına ağrı saplanmıştı. Kurmay Başkanı, "Siz biraz yatıp dinlenin efendim.." dedi, "..ben ne gerekiyorsa yaparım." " Teşekkür ederim." Esat Paşa odanın bir köşesindeki portatif yatağa soyunmadan uzandı. Uyumadı, ağrıdan ve üzüntüden sızdı.
Fahrettin Altay Ohrili Kemal Beye fısıltıyla, "M. Kemal bizi uyarmıştı ama biz anlamamıştık.." dedi, "..Esat Paşa anlamadığı için kendini affetmiyor. Onur sorunu yaptı. Ben farklı düşünüyorum. 'Aramızda iyi ki M. Kemal gibi durumu iyi değerlendiren, olacakları gören biri var' diye seviniyorum. İşler daha kötü giderse, bu zekâ cepheyi kurtarabilir. Çok kötü duruma düştük. Hem Suvla'da, hem Conkbayırı'nda baskına uğradık. Düşman arkamıza dolandı, kuşatıyor."

S AZLIDERE-AĞILDERE. 7 Ağustos 1915 Cumartesi, 05.00.
O kadar heves ve heyecanla yola çıkmış olan iki kuşatma kolu da büyük zorluklarla karşılaşmış, asker çok yorgun düşmüştü. Bazı birlikler yolu kaybetmişlerdi. Kaçıp saklananlar olmuştu. İzin almadan mola verenler yüzünden düzen aksamıştı. Adım adım geri çekilen Türkler en beklenilmez anlarda ve yerlerde ateş ederek bütün gece askerin moralini alt üst etmişlerdi. Orman cini gibiydiler. Arazi de pusu için birebirdi. Savaş ortamını ilk kez yaşayan Rum rehberler, korkudan, telaştan yolları şaşırmışlardı.

Çekilen Türkler sol kol öncüsüne rehberlik eden Binbaşı Overton'u da vurmuşlardı.
İki kol da gün ışırken ulaşmaları gereken yerlerde değildi. Bu yolların üç-üç buçuk saatte aşılacağı hesap edilmişti. Bu hesabın güzel bir hayal olduğu anlaşılmıştı.
Sağ kuşatma kolunun esas birliği Yeni Zelanda Tugayı Conkbayın'na yakın ŞahinsırtTna ulaşabilmişti. Bir taburu yolunu kaybettiği için gecikmişti. Komutan geciken taburu beklemek için yürüyüşü durdurdu.
Askerler sevindiler. Çünkü çok yorulmuşlardı.

Bu sırada ConkbayırTnda oradaki bataryanın koruyucusu olan iki manga asker vardı sadece. M. Kemal'in Conkbayırı'na yolladığı birlikler de, 9. Tümenin iki alayı da yoldaydı. Yeni Zelandalılar biraz yürüseler Conkbayırı'nı ele geçirebilirlerdi. Bulundukları yerden Suvla körfezini, gemileri, uzaktan kurşun askerlere benzeyen arkadaşlarını seyrederek, 06.30'a kadar, geciken taburu beklediler.
Sol kol komutanı da Abdurrahman Bayırı-Kocaçimen Tepesine bir kilometre kala, geri çekilen Türklerin beklenilmez direnişi, kayıplar, kaçaklar, düzenin bozulması ve büyük yorgunluk nedeniyle yürüyüşü durdurdu. Savunma düzeni alarak dinlenmeye geçtiler.

İki kolun komutanı da Conkbayırı ve Kocaçimen Tepesini ele geçirme fırsatını kaçırdıklarının farkında değildi.
SUVLA. 7 Ağustos 1915 Cumartesi, 2. gün, 05.00.
Kıyıdaki küçük Türk birliklerinin hafif direnişi bile Suvla'ya çıkan ilk birlikleri durdurmuştu. Bir düzene girememişlerdi. İki gündür de uyumamışlardı.
Çıkan tümenin komutanı, ikinci tümen gelmeden ilerlemeyi doğru bulmamıştı. Oysa gün doğana kadar yakın tepeleri ele geçirmeleri gerekiyordu. Sadece Türklerin boşalttığı Lalababa Tepesi'ni almışlardı.

General Hamilton'un her aşaması dakika dakika belirlenmiş olan büyük planı aksamaya başlamıştı.
İkinci tümen (10. Tümen) bugün ancak saat 10.00'da karaya çıkmaya başlayacaktı.23 Türk mevzileri kıyıdan bir buçuk, iki kilometre geride, Kireçtepe-Mestantepe çizgisindeydi. Müfreze Komutanı Süvari Yarbay Willmer Bey cepheden uzakta, Anafarta tepelerinden birinde, Çamlıtekke'deki karargâhındaydı.
Türkler başlarında kendi tabur komutanları, bekliyorlardı. SAROS. 7 Ağustos 1915 Cumartesi, 05.45.

Saros Bölge Komutanı Albay Ahmet Fevzi Bey gece Liman Paşa'dan 'en yakın alayını Anafartalar kesimine yollaması' için emir aldı. En yakın alay 7. Tümenin 20. Alayı idi.
20. Alay Birinci Kirte Savaşı'nda çekilme emrini dinlemeyen kahraman Binbaşı Halit Bey'in Alayıydı. Emri saat 03.00'e doğru alan Halit Bey bir dakika bile beklemedi, alayını ayaklandırdı. Çanakkale savaşlarında birkaç saatin, birkaç kilometrenin büyük önemi olduğunu iyi bilirdi.

Alay hızla toplandı. Yanlarına yalnız cephane, el bombası, yedek silahlar, sağlık malzemesi gibi savaş ağırlıklarını aldılar. Sabah çorbasını içip yürüyüş düzenine girdiler.
Saat 05.45'te yola çıktılar.
CONKBAYIRI. 7 Ağustos 1915 Cumartesi, 1. gün, sabah.

Komutan Johnston Yeni Zelanda Tugayının iki taburunu Conkbayırına yürütmeye karar vermişti. Ama bir saat önce kimsenin görünmediği yerde şimdi Türkler belirmişti. Mevzileniyorlardı. Bunlar M. Kemal'in yolladığı taburla iki bölüktü. Conkbayırına yetişmişlerdi. Tabur komutanı durumu M. Kemal'e bildirdi.

Şu emri aldı:

"Ne pahasına olursa olsun Conkbayırı'nı savunun."

Yeni Zelandalıların bir öncüsü yürüyüşe geçmeden önce makineli tüfekle Conkbayırı'nı taramaya başladı. Tabur ateş altında Conkbayırı-Kurtgediği (Geçidi) hattını tutmayı başardı. İki bölük de taburun solunda yer aldı.
Kuşatma kolunun yoluna dikilen, ateş açan ilk birlikler bunlar oldu. Bin kişiydiler.

Albay Kannengiesser Conkbayır'ına geldi. Alayları daha yoldaydı. Bin kişinin komutasını üzerine aldı. Yeni Zelandalılar taarruza geçtiler ama arkasını getiremediler. Türkler çok sertti. Keskin nişancılar daha ilk adımda birkaç subayını vurmuştu.
Durdular. Makineli tüfekleri çalıştırdılar.

Alaylarını yerleştirmek için çevreyi keşfetmeye çalışan Albay Kannengiesser göğsünden yaralandı. Kurşun kalbinin yanından göğsünü delip geçmişti. Komutayı Kurmay Başkanı Binbaşı Hulusi Bey'e bırakarak savaş alanından çekildi. Conkbayırı'ndan aşağıya taşınırken alayları Conkbayırına tırmanıyorlardı.
25. ve 64. Alaylar kaç ateş sınavından geçmiş, deneyli birliklerdi. Mermi yağmuru altında yayıldılar. 25. Alay Conkbayırına yerleşti, duraklamış olan Yeni Zelandalılara taarruz etti. Şahinsırtı'na kadar sürdü. Ama oradan atmayı, Sazlıdere'ye dökmeyi başaramadı. Arkadan gelen iki Hint (Gurka) Taburuyla Yeni Zelanda Tugayı güçlenmişti.

64. Alay da Conkbayın ile Kocaçimen Tepesi arasındaki Besim Tepeye yerleşmişti.
General Johnston bir daha taarruz edecek, sonuç alamayınca, ConkbayırTna taarruz etmeyi ertesi güne, 8 Ağustosa bırakacaktı."
Kuzeyde Kocaçimen'e ulaşmak için taarruza kalkan sol kola karşı, geri çekilen birlikler, gün aydınlanınca birbirlerini bulmuş, düzene girmiş, ince bir savunma çizgisi oluşturmuşlardı. 14. Alay Komutanı, "İnce ama.." demişti, "..usturanın ağzı gibi ince."
Bu keskin savunmayı aşamayacağını anlayan General Cox da, Kocaçimen'e taarruzu durdurdu. Taarruz ertelenince filo Conkbayırı'nı ve Kocaçimen Tepesini şiddetle ateş altına aldı. Bütün gün aralıklı olarak buraları dövecek, göz açtırmayacaktı.

BİGALI. 7 Ağustos 1915 Cumartesi, 07.00.
Ordu karargâhına gelen raporlar durumu aydınlatmıştı. Suvla'ya on bin. kişiden fazla İngilizin çıktığı, körfezde birçok geminin bulunduğu, çıkarmanın devam edeceğinin anlaşıldığı bildiriliyordu. Kurmaylar gelen bilgileri durum haritasına işlediler ve Kâzım Bey haritayı Liman Paşanın dikkatine sundu.
Türk cephesinin çok büyük bir tehlike altında olduğu apaçık görülüyordu. Liman Paşa'nın bile tereddüte düşmesi imkânsızdı. Türk cephesi batıdan ve kuzeyden kuşatılmak üzereydi. Liman Paşa nihayet uyandı.

Suvla'ya çıkan birlikleri kesin durdurmak gerekti. Durduramamak 5. Ordunun sonu olurdu. Dehşete düştü. İngilizler biraz hızlı davransalar, Anafarta tepeleri ellerine geçecek, kıskacın iki ucu Kocaçimen Tepe'de birleşecekti. Sonra İngiliz birlikleri Boğaza akacaklardı, Maydos'a, Kilitbahir'e, Aktaş'a, Kilye'ye..
İstanbul yolunun açılmasına ramak kalmıştı.

Gerekli kararları aldı. Saros Bölgesi Komutanı Albay Ahmet Fevzi Bey'i Anafartalar Grubu Komutanlığına atadı. 7. ve 12. Tümenleri hemen Anafartalar yönüne yürütmesini, kendisinin de vakit yitirmeden gelmesini emretti.
Ahmet Fevzi Bey'i karargâhta bekleyecekti. Liman Paşa kısaca 'uçun!' diyordu. Haklıydı. İngilizler Anafarta tepelerini Türklerden önce tuttukları anda iş biterdi. Asya yakasındaki Komutanlığa da bütün yedek taburları Arıburnu'na yollamasını emretti. Saat 07.00'ydi.

Liman Paşa'nın bu sefer durumu oldukça çabuk kavrayıp hızlı davranması karargâhtaki Türk kurmayları sevindirdi. Birinci dönemin başlangıcındaki anormallikleri sergilememişti.

SAROS. 7 Ağustos 1915 Cumartesi, 07.15.
Ahmet Fevzi Bey Ordu Komutanının emrini ânında tümenlere bildirdi. 7. Tümenin ikinci alayı da hemen yola çıktı.
Selahattin Adil Bey'in 12. Tümeninin bir alayı 08.30'da yola çıkabildi. Ama iki alayı ancak öğleyin hazır olabilecekti. Çıkarma olasılığına karşı çeşitli yerlere dağılmışlardı. Toplanmaları zaman alacaktı. Yürüyecekleri mesafe 25 ile 50 kilometre arasındaydı.
Ahmet Fevzi Bey Liman Paşa ile buluşmak ve emirlerini almak için tümenleri yürüyüşe geçirdikten sonra saat 12.00'de otomobille hareket edecekti.
Türk ve İngiliz birliklerinin zamanla yarışıydı bu.
Anafarta tepelerine önce ulaşan, yarışı, dolayısıyla savaşı kazanacaktı.

SEDDÜLBAHİR. 7 Ağustos Cumartesi, 2 ve son gün, 09.00.
Bir gün önceki başarısızlıktan sonra bugünkü taarruza General Hamilton çok önem veriyordu. İyi bir sonuç almak için her türlü hazırlık yapıldı.
Bugünkü taarruzu sırayla iki İngiliz tugayı yapacaktı. Taarruz edilecek yer Türk cephesinin 750 metre uzunluğundaki dar bir kesimiydi.
Yoğun bir bombardımandan sonra taarruz 09.40'da başladı. Taarruza kalkan ilk tugay Türk mevzilerine ulaşamadan yarı yarıya eridi. Çünkü Türkler makineli tüfek sayılarını düşmandan ele geçirdikleri tüfeklerle iki katına çıkarmışlardı. Silah ustaları bu tüfekleri, sihirbazlığı anımsatan bir beceriyle eldeki fişeklere uyduruyorlardı.
Türkler her taarruzu bir karşı taarruzla karşılıyor, her fırsatta süngü hücumuna kalkıyorlardı. İkinci tugay da sert, coşkun bir direnişle karşılaştı. Ancak birkaç küçük sipere girebildi. Bu basit kazancı korumak için buraya birçok birlik yığdılar. İki günlük kayıpları 3.500 subay ve erdi. Türkleri yenemeyeceklerini anlamışlardı.
Seddülbahir'de taarruzları durdurdular. Sonuç ve kayıplar General Hamilton'u bir daha üzdü.
Demek ki Türklerin kuzeye yardımı durdurulamayacaktı!
Öyleyse kuşatma kollarını ve Suvla'ya çıkan birlikleri hızlandırmalıydı.

CONKBAYIRI. 7Ağustos 1915 Cumartesi, 1. gün, saat 13.30.
Albay Kannengiesser'in vurulması üzerine Conkbayırı-Kocaçimen kesiminin komutası 4. Tümen Komutanı Yarbay Cemil Conk'a verilmişti.
Cemil Bey önden geldi. İki alayı yoldaydı. Üçüncü alayı Seddülbahir'de kalmıştı. ConkbayırTnın arkasındaki derenin içinde kurulu 9. Tümen karargâh çadırını buldu. Burası da filonun ve kara topçularının ateşi altındaydı. Havada eşek arıları gibi misketler, şarapnel parçaları uçuşuyordu. Kurmay Başkanı Binbaşı Hulusi Bey'den durum hakkında bilgi aldı.
Cemil Bey, "Anladım, zor durumdayız.." dedi, "..ama önce bu çukurdan çıkalım. Cepheyi görmeden savaşı nasıl yöneteceğiz?"
Haritayı incelediler. Kurtgeçidi'nin cephenin sağını ve solunu görmek için çok elverişli olduğu anlaşılıyordu.
"Buraya taşınalım. Çabuk."
Önden gitti.
Vurulmamak için dikkat ederek yürüdü, tırmandı, düşe kalka ilerledi. Kurtgeçidi'ne ulaştı. Buradan Suvla, Kireçtepe ve Anafarta tepeleri görünüyordu. Suvla'da insan kaynıyordu.

SUVLA. 7 Ağustos 1915 Cumartesi, 2. gün, 14.00.
Bugün öğleye doğru ikinci tümen de karaya çıkmaya başlamıştı. İnatçı, dövüşken İrlanda tümeniydi bu. Karaya çıkanların sayısı akşama 22.000'e yükselecekti.
İngiliz birlikleri biraz ilerlemiş, Türkler tarafından boşaltılan Softatepe'yi işgal etmişlerdi. Daha fazla ilerlemekten kaçınmışlardı. Türkler çok nişancıydı. İngilizler ciddi bir harekette bulunmadan 1.600 kayıp vermişlerdi.
2.500 Türk Kireçtepe-Mestantepe çizgisinde yirmi binden çok İngilizi bekliyordu.

HAVA çok sıcaktı.
Yer kızgın demir, gök kızgın bakırdı. Saros'tan yola çıkan birlikler bu yerle bu gök arasında yürüyorlardı. Dinlenme döneminde hamlamışlardı. Tepelerinden buğu tütüyordu. Ama cepheye yetişmek gerekti.

Bir birlik azıcık yavaşlasa subaylar gayret veriyordu:

"Haydi çocuklar, az kaldı, geliyoruz."

12. Tümenin subay adaylarından Hakkı Sunata da takımıyla birlikte kan ter içinde yürümekteydi. Yolda ters yöne, Saros'a giden bir kalabalığa rastladılar. Kalabalık öküz ve at arabalarını asker geçebilsin diye yol dışına çekti. Arabalarda kadınlar, çocuklar ve göç eşyaları vardı. . Kadınların gözleri yaşlıydı.

Hakkı seslendi:

"Nereden geliyorsunuz?"

Yaşlıca bir erkek, "Büyük Anafarta köyünden." dedi, "..Düşman yakına geldi. Tarlalarımıza girdi.
Köyü boşalttık. Bir-iki yaşlımız kaldı sadece."
Hakkı'nın canı yandı.
Geç kalmışlardı anlaşılan.

İNGİLİZLERİN taarruza geçtikleri İstanbul'da duyulmuştu. lUı doğru bilgi abartda abartda sonunda Türklerin birkaç gün içindi' l eslim olacaklarına dönüştü.
Demek ki Boğaz açılacak, İngiliz donanması İstanbul'a gelecekti. İstanbul'a gelince elbette karaya çıkarlardı. İstanbul'un linklerin elinden geri alınışı zafer alaysız olur muydu? Nereden geçerdi zafer alayı? Tabii Beyoğlu'ndan.
Bu tahmin, zafer alayının geçişini görmek için Rumlar ve Ermeniler arasında, Beyoğlu caddesinin iki yanındaki evlerin caddeyi gören odalarını, balkonlarını kiralama yarışını başlatacaktı. Bunlar Türklerin Anadolu'da bin yıldır, İstanbul'da 450 yıldır birlikte yaşadığı, komşuluk, arkadaşlık, ortaklık, hemşerilik yaptığı, din özgürlüklerini koruduğu yurttaşlarıydı.

AHMET FEVZİ BEY Bigalı yakınındaki Yalova adlı köye saat 14.45'te ulaştı. Liman Paşa ile Kurmay Başkanı Kâzım Bey'i köyde kendisini beklerlerken buldu.
Liman Paşa çok gergindi. Kâzım Bey'in yüzü de ilk kez gülmüyordu. Liman Paşa Almanca konuştu. Çünkü Ahmet Fevzi Bey de Almanya'da eğitim görmüş subaylardandı, Almanca biliyordu. Paşa önce tümenleri sordu.

Ahmet Fevzi Bey otomobille yanlarından geçmiş, birliklerin hızla yürüdüklerini görmüştü. Övünerek, "Akşama kadar cepheye yetişeceklerini sanıyorum" dedi. Bu hız Liman Paşayı şaşırttı ve sevindirdi. "Çok güzel."
Öyleyse ertesi sabah erkenden Suvla'daki İngilizlere taarruz edilebilirdi. Zaman geçtikçe İngilizler çoğalıyor ve bu kesimde durum kötüleşiyordu. Arkasından da hemen Conkbayırı çevresinde gelişen kuşatma hareketini önlemek gerekti. Orada da tehlikeli bir gelişim vardı.

Haritada göstererek anlattı:

"Gelibolu'nun batı kıyısından bu yana doğru, Suvla körfezini, Anafarta ovasını, Anafarta tepelerini, Sazlıdere-Ağıldere kesimini, Conkbayırı-Kocaçimen bölgesini ve buralarda bulunan bütün birlikleri emrinize veriyorum. Sizi yeni birliklerle de güçlendireceğim. Suvla ile Conkbayırı-Kocaçimen'deki tehlikeleri gecikmeden önlemenizi istiyorum."
Ordu Komutanı, Ahmet Fevzi Bey'in omuzlarına çok büyük, çok önemli bir görev yüklemişti. Albay Ahmet Fevzi Bey görevinin büyüklüğünü, önemini anladı mı, anlamadı mı, belli olmadı. Sıradan bir emir almış gibi sakin duruyordu.

Liman Paşa yeni Komutana ilk emrini verdi:

"Tümenler akşama kadar gelebileceklerine göre, gece dinlenirler. Yarın şafakla birlikte Anafarta ovasındaki düşmana taarruz ediniz ve önünü kesiniz." "Başüstüne efendim."
Ordu Komutanını ve Kurmay Başkanını selamladı ve çıktı. Savaş alanını görmek için Yarbay Willmer'in karargâhının bulunduğu Çamlıtekke'ye gitti.
Buradan savaş alanı, bütün Suvla körfezi ve Anafarta ovası çok iyi görünüyordu. Tümenlerine ertesi sabah taarruz edeceklerini bildirdi.35

SELİM SIRRI BEY (Tarcan) subay çıktıktan sonra İsveç'te beden eğitimi öğrenimi görmüş, beden eğitimi konusundaki yazıları, konuşmaları ve gösterileriyle büyük ün kazanmıştı. Önemli bir kültür adamıydı.
İstanbul Erkek Öğretmen Okulu'nda edebiyat öğretmeni olan arkadaşı Ali Ulvi Bey'i (Elöve) ziyarete geldi. Yaz tatili dolayısıyla okul büyük bir sessizlik içindeydi.

Sözü uzatmadan konuya girdi:

"Ali Ulvi, gençler için yazılmış, coşunca, sevinince, yürürken, birlikteyken söylenen, söylenebilen, hayatı sevdiren, mutluluk veren, insanı canlandıran bir şarkımız, bir marşımız var mı, biliyor musun?" Ali Ulvi Bey, "Ben bilmiyorum ama belki vardır" dedi.

Selim Sırrı Bey yerinden fırladı:

"Yok azizim! Bir 'vatan marşımız' var. O ağırbaşlı, içli bir askeri marştır. Ben kıpır kıpır bir şeyden, insana yaşama keyfi veren, ümit dolu bir şarkıdan söz ediyorum."

Koca adımlarla odada dolaşmaya başladı:

"Bizde böyle bir ihtiyaç duyulmamış ki şarkısı, marşı olsun. Biz neşeli, neşeyi bilen, yaşayan bir toplum değiliz. Bizde açıktan gülmek bile ayıp sayılır. Şarkılarımız inleyen, ağlayan şarkılardır. Marşlarımız da hüzünlüdür. Düşünsene, şöyle canlı bir çocuk şarkımız bile yok. İsveç'teyken bir şarkı duymuş, çok sevmiştim. Notasını getirdim. Her dizesi sekiz hece. Felix Körling diye bir bestecinin. Çok şirin, keyifli, güzel bir şarkı. Ben bir idman (jimnastik) bayramı düzenlemek, bahara yetiştirmek istiyorum. Bu şarkıyı o gösteride kullanmayı düşünüyorum."

Durdu, yalvarır gibi baktı:

"Bu şarkıya Türkçe söz yazar mısın?"

SUVLA. 7 Ağustos 1915 Cumartesi, 2. gün, 17.30.
Öğleden sonra İngiliz birliklerinde bir hareketlenme oldu. İlk günün şaşkınlığı geçmiş, kendilerini toparlamış, bir düzene girmişlerdi.
Saat 17.30'da filo ve karaya çıkarılan üç batarya taarruz edilecek iki tepeyi ateş altına aldı. Tepeyi ve oralardaki birlikleri duman etti. Taarruza geçtiler.
Hava kararırken kuzeydeki Karakol Dağı'nın bir kısmı ile önemli bir hedef olan Mestantepe'yi ele geçirdiler. Durdular.
Ertesi gün yeniden taarruza geçecekleri anlaşılıyordu. İki dolgun tümeni 2.500 kişi nasıl durduracaktı?
Burada bir tümen olsaydı, İngiliz kuvvetlerini çıkarlarken durdurur, kıyıya hapseder, büyük kısmını da denize dökebilirdi. Tabur komutanları bu geniş alanı bir Müfrezenin korumasına bırakan anlayışa lanet okuyorlardı.

Bazı İngiliz birliklerinin de Suvla'dan Sazlıdere-Ağıldere'ye doğru ilerlediği gözlendi. Bunları durduracak birlik yoktu. Suvla'ya çıkanlar ile Anzaklar birbirleriyle buluşmak üzereydi.
Durum gittikçe kötüleşiyordu.
Gözler ikide bir Anafarta tepelerine çevriliyordu.

Ah Saros tümenleri bir yetişseler, Anafarta tepelerinin ufuk hattında bir görünselerdi.
Ah Barbaros da Boğaz'da olsaydı, Turgutreis'le birlikte aşırtma atışlarla Suvla körfezini ateş altına alıp gemileri çil yavrusu gibi dağıtsalardı.

BARBAROS zırhlısı İstanbul'da Çanakkale'ye dönüş hazırlığı içindeydi. Bakırköy fabrikasında üretilmiş 30.000 top mermisini de götürecekti. Mermi sandıkları geniş güvertesine yerleştiriliyordu. Çanakkale'deki topçular şenlik yapacaklardı.
Çanakkale'ye gidecek bazı kara subayları da gemiye binmişlerdi. Neşe içinde gideriz diye düşünüyorlardı.
Türk denizciler Barbaros'un denizaltı tehlikesine karşı iki muhribin koruması altında gönderilmesini istemişlerdi. Ama muhripler Rus savaş gemilerine karşı Zonguldak'a gidip gelen kömür gemilerini korumakla görevliydiler. Harbiye Nezareti ya da Donanma Komutanlığı bu konuyu önemsemedi.
Barbaros gece iki küçük torpidobotun korumasında yola çıkacaktı.

SAROS TÜMENLERİ bir ay önce dinlenmeleri için Saros'a alınmışlardı. Sıkı yürüyüşü kaldıramadılar. Döküntü vermeye başladılar. Bölge Komutanının övündüğü gibi 'akşama kadar cepheye yetişmeyi' başaramadılar.
Birlikler saat 22.00'de Anafarta tepeleri arkasındaki Tursun ve Sivri köylerinde toplanmaya başladılar. Geride hayli döküntü bırakmışlardı. Bunlar parça parça geliyorlardı. 12. Tümenin iki alayı ve bağlı birlikleri ise hâlâ yoldaydı.
Ahmet Fevzi Bey bu olumsuz durumu Ordu Komutanlığına bildirdi.
Liman Paşa Mestantepe'nin İngilizlerin eline geçtiğini öğrenmişti. Conkbayın'nda da durum kritikti. Her geçen saat tehlikeyi çoğaltıyordu. Sabah taarruz edilmesinde ısrar etti.

Ama 12. Tümenin iki alayı zamanında yetişemeyince, taarruz yapılamayacak, Ordu Komutanı bu oldubittiyi ister istemez kabul edecekti:

"Öyleyse akşam, güneşin batmasıyla birlikte taarruza geçmenizi istiyorum." "Peki efendim."

Böylece Liman Paşa Gruba taarruza hazırlanması için 12 saat süre tanımış oluyordu. Ahmet Fevzi Bey tümenlerine yeni durumu bildirdi, taarruz planına göre yerleşmelerini emretti.38 12 saat bir Çanakkale birliği için çok lüks bir süreydi.

CONKBAYIRI. 7 Ağustos 1915 Cumartesi, 1. gün, saat 23.00.
Gündüz başlayan bombardıman hâlâ sürüyordu. Birlikler acele hazırlanan çukurlara, kovuklara, deliklere alınmış, ön siperlerde yine nöbetçiler bırakılmıştı. Siperler ve nöbetçiler havaya uçuyorlardı.

9. Tümenin Kurtgediği'ndeki gözetleme yerinde, Tümen Komutanı Yarbay Cemil Conk ile gece yarısı ŞahinsırtTna taarruz edecek olan 64. Alayın Komutanı Yarbay Servet Yurdatapan birlikteydiler.

Cemil Bey bombardımanın şiddeti yüzünden 64. Alayın taarruzunu erteledi:

"Çok kayıp veririz. Taarruzu iptal ediyorum.
Şunlara baksana. Sanki mermi değil leblebi atıyor herifler. Sömürü zenginliği bu. Kolay kazanç böyle hesapsız savrulur. Bu ateşten sonra bizi yok ettiklerini sanıp taarruz ederler. Hazırlıklı olun." "Emredersin."

Kaynakça
Kitap: Diriliş Çanakkale 1915
Yazar: Turgut Özakman
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 3 Ağustos1915-27 Ocak1916 Yılları Arasında Çanakkale Sav

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:18

HIZLI yürüyen subaylar kafilesi gece yarısı Gelibolu'ya ulaşmıştı. Yolun başında Orhan'ın sağlığının iyi olmadığını anlayan dikkatli bir subay sipariş yığılı arabada bir yer açmış, buraya kadar otura-yata gelmesini sağlamıştı.

Biri, "Geldik sayılır.." dedi, "..buradan Akbaşa gemiyle gideceğiz. Sonrası kolay." 'Size kolay' diyemedi. Ateşi yükselmiş, ciğerleri yeniden hırıldamaya başlamıştı. Sürekli terliyor, ayağa kalkınca dizleri titriyordu. Bir an önce birliğini bulsa, görevine başlasa, yazgısına teslim olsa... Kafileyi tek mumla aydınlatılan karanlık bir yere götürdüler. Galiba misafirhaneydi. Gösterilen yere kıvrıldı. Başını koyar koymaz uyudu. Dilber'le bahçede, küçük havuzun yanında oturuyorlardı. Arkasında bir tavuskuşu dolaşıyordu. Her yan çiçek içindeydi. Tam "Biliyor musun, ben seni seviyorum" diyecekti. Öyle bir cesaret gelmişti. Silkeleyerek uyandırdılar. "Uyan, gidiyoruz."
"Peki."

CONKBAYIRI. 8 Ağustos 1915 Pazar, 2. gün, sabah erken.
Sabaha kadar durup durup devam eden bombardımana sabaha karşı makineli tüfek ve piyade tüfeği ateşleri de katıldı.
Asker tevekkül içinde sığındığı, saklandığı yerlerde bekliyordu. Ateş kesilir kesilmez siper
kalıntılarına koşacak, düşman taarruzunu karşılayacaktı.
Sağ kalabilen nöbetçiler düşmanın harekete geçtiğini bildirdiler.
Conkbayırında ikinci gün savaşları başladı. Saat 05.00'ti.

Yeni Zelandalılar ve Gurkalar Conkbayırı'nı ele geçirmek azmiyle geliyorlardı. Mehmetler de milim geri gitmemeye kararlıydı.
Sol kuşatma kolu da bu saatte Abdurrahman Bayırı, Kocaçimen Tepe ile Besim Tepeye taarruza geçti.
Bugün iki yan için de çok yaman, kıyasıya, acımasız, kanlı bir gün olacaktı.39 GECE İstanbul'dan ayrılan Barbaros zırhlısı Bolayır hizasına yaklaşmıştı.
10.000 tonluk, topları arasında 6 tane de 28 cm.lik topu bulunan 22 yaşında bir gemiydi. Çanakkale'de büyük toplarıyla yaptığı aşırtma atışlarla çok yararlı olmuştu. 700 mürettebatı vardı.

Boğaza yaklaşıyorlardı. Kaptan Muzaffer Bey kaptan köşküne geldi. Serdümen Trabzonlu Harun (Tekinbaş) da dümene geçti.40 Boğaza giriş pek görkemli oluyor, sık sık gidip gelmiş olanları bile heyecanlandırıyordu. Gün doğmuştu.
Torpidobotlar geminin çevresinde nöbet tutuyorlardı. Deniz hafif çırpıntılıydı. Tam denizaltı havasıydı. Bu çırpıntılı, köpüklü denizde periskobu fark etmek zordu. Nitekim E-11 pusuya yatmış av beklemekteydi.

E-ll'in periskobunu ne geminin, ne torpidobotların gözcüleri gördüler.
Kaptan Nasmith Barbaros'u gördü. Ağzı kulaklarına vardı. Beklediğine değmişti. Denizaltı kara ile Barbaros'un arasındaydı. Kısa emirlerle denizaltısını Barbaros'a çevirdi, hedefine kilitlendi. Düğmeye bastı. Torpil fırladı.
Barbaros'un sağ yanında büyük bir yara açıldı. İçeri dolan sular gemiyi yana eğdi. Bölme kapıları kapatılarak belki gemi kurtarılabilirdi. Ama güvertedeki mermi sandıkları eğik yana devrildi. Gemiyi doğrultmak imkânı kalmadı. Barbaros zırhlısı 7 dakikada alabora olarak battı.

Saat 05.30'du.
700 mürettebattan ve misafir subaylardan ancak 270'i kurtulacak, 30.000 mermi de denizin dibini boylayacaktı.
Kaptan Nasmith öldürmeye doymamıştı, denize düşenleri toplamaya çalışan Sivrihisar torpidobotunu da batırmak için harekete geçti. Telaşla bir torpil fırlattı.
Sömürge askerlerine temiz savaş ahlakı verilmiyordu herhalde. Havacıları da böyleydi, karacıları da. Her koşulda, asker sivil, kadın erkek, sağlam yaralı, karşı yandansa herkesi öldürmeyi doğal buluyorlardı. Savaşla cinayet arasında fark olduğunu akıllarına bile getirmiyorlardı.

Denize düşenlerin çoğu yüzme bilmiyordu. Can kurtarmak için çırpınan Sivrihisar talih eseri torpili fark ederek, kıvrak bir manevra ile torpilden kurtuldu.

İkinci torpidobotun kaptanı bu caniliğe küfrederek olanca hızıyla E-11'i mahmuzlamak için hücum etti:

"Hayvaaan!"

E-11 dalıp kayboldu.
SUVLA. 8 Ağustos 1915 Pazar, 3. gün, öğleye doğru.
10. İrlanda Tümeni de bütünüyle karaya çıkmış, 9. Kolordunun kuvveti 27.000 kişiye yükselmişti.
Ama hâlâ asıl hedefler ele geçirilebilmiş değildi. General Stopford güçlü bir topçu desteği olmadan ileri yürümeyi, hele Anafarta tepelerine yaklaşmayı doğru bulmuyordu. Karşı koyacak Türklerin sayıca çok az olduğunu saptayan uçak fotoğrafları, keşif raporları bu ihtiyatlı Komutanı kandırmamıştı.
Yeni bataryalar istiyordu.

Bazı küçük birlikler Kireçtepe ile Mestantepe arasından ileri doğru sızarak Anafarta tepelerinin eteklerine yaklaşmışlardı. Ama destek gelmediği için durmuşlardı.
General Hamilton çok sinirliydi. Ne olup bittiğini anlaması ve bilgi getirmesi için Kurmay Albay Aspinall-Oglander'i Suvla'ya gönderdi. Albay öğleye doğru bir motorla Suvla'ya çıktı.

Çıkarma alanı çok sakindi. Birçok asker denizde neşe içinde yüzüyordu. Pek az silah sesi işitilmekteydi. Albay, Anafarta tepelerinin alındığını, İngilizlerin Anafarta ovasına bütünüyle egemen olduklarını' sandı.
Yavaş yavaş gerçeği anladı. İyimserliği söndü. Kıyıya yakın birkaç tepe alınmıştı, o kadar. Aspinall-Oglander, dizini çarptığı için karaya çıkmamış olan General Stopford'u görmek için Jonquil yatına gitti. General Albayı heyecanla, "Ah Aspinall, asker çok büyük işler başardı" diye karşıladı. "Ama Generalim hedeflere varamamışlar."

General gururla, övünçle baktı:

"Doğru ama kıyıya çıktılar."

Aspinall-Oglander askeri üslubu bıraktı, birliklerini yürütmesi için Generale yalvardı. General hareket için yeteri kadar top, askerler için bol yiyecek ve soğuk su istiyordu. İyi hesaplanmadığı için su sıkıntısı başlamıştı. Sıcakta askerler kavruluyordu.
Uzun yalvarıdan sonra sevimli general, öğleden sonra karaya çıkarak tümen komutanlarıyla konuşmaya karar verdi.

SUVLA/ÇAMLITEKKE. 8 Ağustos 1915 Pazar, 3. gün, öğle üzeri.
7. ve 12. Tümenler, Albay Ahmet Fevzi Bey'in yazılı emrine uyarak sabahleyin saat 10.30'da, taarruz planına göre yerlerini almışlardı.
Ahmet Fevzi Bey planı ve durumu Ordu Kurmay Başkanına bildirdi.

Kurmay Başkanı Kâzım Bey az sonra Ahmet Fevzi Bey'i aradı:

"Liman Paşaya arz ettim. Planınızı onayladı. 7. Tümenin orada bulunan birlikleri takviye için Kocaçimen Tepesine yaklaşmasını, 12. Tümenin de hemen Mestantepe'de bulunan düşmana taarruz etmesini emretti."

Ahmet Fevzi Bey itiraz etti:

"Asker dünden beri yürümekten ve uykusuzluktan halsiz kalmıştır. Bu hal ile gündüz yapılacak bir taarruzdan başarı beklenemez. Yarın dinlenmiş askerle, şafakta yapacağımız taarruzla muhakkak başarı elde ederiz."
Kâzım Bey şaşırdı, "Ben size Liman Paşa'nın emirlerini bildirdim." dedi, "..bundan sonrası size aittir."
Grup Komutanı bu itirazı ile hemen yapılması emredilen taarruzu reddettiği gibi, bu akşam yapılması kararlaştırılmış olan taarruzu da ertesi günün sabahına (9 Ağustos) erteliyordu.
Biraz sonra 7. ve 12. Tümen Komutanları geldiler. Ahmet Fevzi Bey durumu, düşüncelerini ve Ordu Kurmay Başkanına söylediklerini anlattı.

7. Tümen Komutanı Halil Bey dedi ki:

"Emre uyarak Kocaçimen kesimine hareket ediyorum. Fakat askerlerin yorgunluğu ve takatsizliği dolayısıyla bu taarruzdan bir başarı beklenemez."
Kısacası 'taarruz etmem, etmeyelim' demedi. Selahattin Adil Bey de askerlerin yorgun olduğuna katılmakla birlikte, "Ben askerim, verilen emri yaparım" dedi.

Ahmet Fevzi Bey ilerde Başkomutana vereceği raporda şöyle yazacaktı:

"Bu açıklamalara rağmen ben bu taarruzu bugün de yapmayı doğru bulmadım. İngilizlerin o günkü vaziyeti de böyle bir taarruzu zaruri kılmıyordu."

Ahmet Fevzi Bey'in kararsızlığını anlayan Liman Paşa bir yaveri ile yazılı emir yolladı:

"Taarruz akşam hava kararınca yapılsın!"

Ahmet Fevzi Bey, "gece karanlığında bilinmeyen bir arazide, düşmana hücum etmek yenilgiye neden olur" diye düşündü. Ordu Komutanının yolladığı yazılı emre rağmen gece yine taarruz etmeyecekti.

SUBAYLAR KAFİLESİ cephane ve yiyecek taşıyan küçük bir gemi ile Gelibolu'dan Akbaş'a geçti.
Burası da Uzunköprü'nün bir benzeriydi.
Kaynıyordu.
Bir subay 7. Tümenin nerede olduğu Ordu santralinden öğrendi. Orhan'a, "Önce Büyük Anafarta köyüne ulaşman gerekiyor" dedi.
Orhan ter içindeydi ve yüzü sapsarıydı.

Bir görevli sırtına vurdu:

"Seni cephane arabalarıyla yollarız, korkma."

Conkbayırı, Kocaçimen Tepe, Abdurrahman Bayın'ndaki birlikler fişek ve mermi istiyorlarmış. Yirmi arabalık bir kol hazırladılar. Kol komutanı birinci arabada yer aldı. Orhan ikinci arabada, arabacının yanına oturdu. Yola çıktılar. Arabayı süren er "Hasta mısın?" diye sordu.
"Evet."
"Nedir?"
"Üşüttüm herhalde."

Arabacı güldü:

"Savaşa girince bir şeyin kalmaz. Zehir gibi olursun. Yaralandım. Topal kaldım. Beni bu işe verdiler. Cephe iyiydi. Cephenin karavanası her derde devadır. Karavana dediğin ne olacak, sipere gelene kadar soğumuş, tatsız tuzsuz bir şey. Ama bu yemek insanı mıh gibi yapar. Asker ocağında su bile insana yarar. Neden bilmem ama böyledir. Silahını kuşan, karavanaya katıl, suyunu iç, kendini Köroğlu sanırsın." "Yol ne kadar sürer?"
"Bigalı üzerinden gideceğiz. Yarın sabah Büyük Anafarta'ya ulaşırız. Sonrasını sen bulursun."

Sıska atına kırbacının ucuyla dokundu:

"Deh oğlum."
ANZAK KESİMİ. 8 Ağustos 19 İS Pazar.

Avustralyalı muhabir C.E.W. Bean'in günlüğü:

"Bu topraklara basalı 15 hafta oldu. Bugün hayatımda gördüğüm en alçakça davranışlardan birine tanık oldum. Sığınağın hemen karşısında 100 Türk ve 2 Alman esirinin barındırıldığı tutukevi çevresine benzin döküp tutuşturuldu. Çok yakın gelen dev alevler karşısında zavallı esirler tutukevinin en uç köşesine üşüştüler. Bu görüntüyü seyredip gülüşenler arasında İngilizler de, Avustralyalılar da vardı. Bu işi yapanın ağzını burnunu dağıtacak onurlu bir kişi yok mu acaba? Bu iş dün de yapılmıştı çünkü. Oysa bildiğimiz kadarıyla Türkler esir düşen subay ve erlerimize olağanüstü iyi davranıyorlar"

CONKBAYIRI. 8 Ağustos 1915 Pazar, 2. gün, öğleden sonra. Boğuşma kesintisiz sürüyordu.
Düşman ve Türk mevzilerinin arası 30 metreye düşmüştü. Bomba savaşları ve süngü hücumları birbirini izlemekteydi. Bombacı erler sipere düşen el bombalarını patlamadan kapıp geri atmak için tetikte bekliyorlardı. Bir saniyelik gecikme bombanın elde patlamasına yetmekteydi.

Yamaçlarda, doruklarda vurulan askerler tepelerden aşağı yuvarlanıyor, eteklerde başak demetleri gibi birikiyorlardı.
Düşman Şahinsırtı'ndan ilerleyerek Conkbayırı'na iyice sokulmuştu. Arıburnu cephesinin sağ kanadı kuşatılmış gibiydi. Bir adım sonrası cephenin çökmesi demekti. 19. Tümen karargâhına bile mermiler düşmeye başlamış, bir yaralı verilmişti.

Buradaki birlikler hiç durmayan ve sürekli biçim değiştiren savaş yüzünden birbirlerine karışmışlardı.
Ahmet Fevzi Bey bu kesimle ilgilenmediğinden, Esat Paşa, görevi olmamasına rağmen, Conkbayırı'nı kurtarmak için kardeşi Vehip Paşa'dan yardım istedi.

Vehip Paşa yedekte bekleyen Albay Ali Rıza Bey'in (Sedes) 8. Tümenini iki alayıyla yola çıkardı:

23. ve 24. Alaylar. İki alay da iki gün sonra tarihe geçecekti.

Esat Paşa Albay Ali Rıza Bey'den, Conkbayırı'ndaki birliklerin yönetimini eline almasını ve düşmanı geri atmasını istedi:

"Cepheyi tehlikeden kurtarın." "Emredersiniz."

Ali Rıza Bey yoldayken Liman Paşa Conkbayır cephesinde sorun yaratacak bir karar vermişti. Ordu karargâhına Genelkurmay Demiryolu Şubesi Müdürü Yarbay Poetrich ve Kurmayı Refik Bey gelmişti. Yarbay Poetrich'i hiç gerek yokken Yarbay Cemil Conk'un yerine 9. Tümen Komutanlığına atadı, kurmayını da Kurmay Başkanlığına.
Ne Yarbay Poetrich araziyi, arazinin önemini, tümeni, yanlardaki birlikleri, durumu biliyordu, ne de kurmayı. Liman Paşa ikisini de Conkbayırı'na yolladı.
İkili Conkbayırı'na akşam gelecek, var olan sorunlara yeni sorunlar katacak, komuta sorunu iyice karışacaktı.
ÇANAKKALE Hastanesinde yatan Çivrilli Mehmet Çavuş komutanına mektup yollamak istiyordu. Hastane kâtibine haber verdi.
Sipere düşen el bombası, geri atamadan, elinde erken patlamış, sağ kolu parçalanmıştı. O yüzden hastanedeydi. Savaşın yeniden şiddetlendiğini duymuş, heyecanlanmıştı.
Hastane kâtibi eli boşalınca yatağının uyak ucuna oturdu.

Mehmet Çavuş söyledi, o yazdı:

"Komutanım,
Sağ kolumu kaybettim. Zararı yok, sol kolum var. Onunla da pekâlâ iş görebilirim, beni üzen ve birliğime katılarak düşmanla çarpışmama engel olan şey, yaramın henüz kapanmamış olmasıdır. Hastaneden kurtularak savaşa katılamadığım için beni hoş görünüz, affediniz komutanım" Her şeyi kanıksadığını sanan hastane kâtibinin gözleri yaşardı.
FAHRETTİN BEY "Komutanım!" dedi. Esat Paşa önündeki işaretlerle karmakarışık olmuş haritaya dalmıştı.

Başını kaldırdı:

"Buyur Fahri Bey."

Fahrettin Bey oturdu. Terini sildi. Uzun yıllardan beri bu çevrede görülmemiş kızgın bir yaz yaşanmaktaydı. Cephedekileri düşündükçe içi parçalanıyordu.
"Sevgili Paşam, Conkbayırında durum gittikçe kötüye gidiyor. Ahmet Fevzi Bey'in hiç ilgilendiği yok. Bu bölge kudretli bir üst komutan istiyor. M. Kemal Bey'in bu bölgeye kolordu komutanı yetkisiyle atanması gerektiğini düşünüyorum. Uygun görürseniz bu öneriyi Orduya arz edelim."

Esat Paşa düşündü ve razı oldu:

"Peki. Kâzım Bey'e söyle."

Fahrettin Altay önerisini Ordu Kurmay Başkanı Kâzım Bey'e telefonla iletti.

Kâzım Bey duraksadı:

"M. Kemal Bey sağ yanındaki kesimin güvenliğini üzerine almadığı için Liman Paşa kırgın. Kabul edeceğini sanmıyorum."

"Bunlar sonra düşünülecek konular. O konuda M. Kemal Bey'in haklı olduğunu da olaylar kanıtladı. Şimdi yakın tehlikeyi gidermek şart. Biz bunu M. Kemal'den başkasının yapamayacağına inanıyoruz. Mareşalden onay almanızı ısrarla rica ediyoruz."

Kâzım Bey, ümit vermeyen bir sesle, "Peki, söylerim" dedi. Liman Paşa'nın Conkbayırına yönetimi daha da karıştıracak bir Alman yolladığını biliyordu.
SUVLA. 8 Ağustos 1915 Pazar, 3. gün, öğleden sonra.

General Stopford Suvla'ya çıktı. Bayıltıcı bir sıcak vardı. Askerlerin ilerleyememesine bir daha hak verdi.
11. Tümen karargâhını ziyaret etti. Tümen kurmaylarından Yüzbaşı Coleridge son durum hakkında bilgi sundu. General düşüncesini "Türkler engellemeden taarruza geçmek gerek" diye özetledi. Anafarta tepeleri ele geçirilecek, sonra da Kocaçimen Tepeye yürünecekti. Yüzbaşı da bütün komutanların taarruza istekli olduklarını belirtti. General çok memnun oldu. Ertesi gün, 9 Ağustos Pazartesi sabahı harekete geçilmesini emretti. Taarruz saatini belirlemeyi taarruzu yönetecek olan General Hammersley'e bıraktı.

Suvla ve Anafartalar hakkında bir İngiliz haritası ARIBURNU/SAĞ KANAT. 8 Ağustos 1915 Pazar, 3. gün, öğleden sonra.
M. Kemal yaveri Teğmen Kâzım'ı ve Binbaşı İzzettin Bey'i durumu anlamaları için Conkbayırı çevresine göndermişti.
Teğmen Kâzım'ın şehit olduğu haberi geldi.
Binbaşı İzzettin durumun çok kritik olduğunu bildirdi. Kuşatma tamamlanmak üzereydi.

Albay M. Kemal Esat Paşaya çok gizli kaydıyla bir mesaj gönderdi:

"Conkbayırı'ndaki vaziyetin nazik olduğu anlaşılıyor. Bu hususta Ordu Kumandanının ciddi olarak dikkatini çekmeye aracı olmanızı memleketin selameti adına istirham eylerim."50 Bir şey yapılması gerekiyordu! Conkbayırı savunması çökmek üzereydi.
SUVLA. 8 Ağustos 1915 Pazar, 3. gün, 18.30-19.00.
General Hamilton, Albay Keyes ve Albay Aspinall-Oglander, 18.30'da Jonquil yatına geldiler. General Stopford pek nazikti.
General Hamilton'un, verdiği taarruz emrini daha görmediğini anlayınca, emri gösterdi ve yüzü pembeleşerek bir takdir bekledi. Ama Hamilton bugün her zamanki gibi değildi.

Sinirli ve sertti:

"Sabah çok geç. Zaten iki gün kaybettik. Anafarta tepelerinden en önemlisi olan Tekketepe bu akşam ele geçirilmeli."
Stopford sızlandı. Gece taarruzu zordu. Güvenli değildi. Tehlikeliydi. Zaten taarruzu yapacak tümen de gece taarruzunun kolay olmayacağı görüşündeydi.

Hamilton ayağa kalktı:

"Kaybedilecek bir dakika bile yok."

Taarruzu yapacak komutanla görüşmek için Suvla'ya gidecekti. Zavallı General Stöpford'un ayağı çok ağrıyordu. Birlikte gelemeyeceği için özür diledi. Hamilton bir-iki nezaket sözcüğü söyleyip ayrıldı.
Saat 19.00'da Suvla'ya çıktı. General Hammersley'i karargâhında buldu. Emrini verdi.

Komutan birtakım sakıncalar, çekinceler ileri sürünce Hamilton kızdı:

"Korka korka zafer kazanılmaz. Bütün seferin sonucu şu birkaç saat içinde izleyeceğiniz harekete bağlı. Harekete geçin!"
Bunlara cesaret vermek için üçüncü tümeni de Suvla'ya çıkarmaya verdi. Geceyi Suvla'da ya da yakın bir gemide geçirecekti. Bu mızmız, ürkek generalleri yalnız bırakmaya gelmiyordu.

CONKBAYIRI. 8 Ağustos 1915 Pazar, 2. gün, akşam. Yarbay Poetrich ve kurmayı çıkageldiler.
Yarbay Cemil Conk 9. Tümenin komutanlığını Yarbay Poetrich'e bıraktı. Kurtgeçit'inden sonra cephenin sağ kanadı başlıyordu. Sağ kanada geçti (Kocaçimen Tepe-Abdurrahman Bayırı). O kesimin komutasını üstlendi.

Yarbay Poetrich sol kanatta göreve başladı ve ânında sorun oldu. Sol kanattaki bütün birliklerin komutasını üzerine almaya kalkıştı. Bu kesimi yönetme yetkisiyle görevlendirildiğini ileri sürüyordu. Albay Ali Rıza Sedes, bu kesimdeki komutanların en yüksek rütbelisiydi. Yarbay Poetrich'in Albay Ali Rıza Bey'i de emri altına almak istemesi sinirleri iyice gerdi.
Conkbayırı çok tehlikeli, kanlı, korkutucu bir süreçten geçmekteydi. Ana-baba günü yaşanıyordu. Siperler kan içindeydi. Yine şehitlerle kucak kucağa savaşılıyordu. Yetki tartışmasının sırası mıydı?

Esat Paşa Almanı yatıştırması için Binbaşı Ohrili Kemal Bey'i ConkbayırTna yolladı. Yarbay Poetrich'i yatıştırmak mümkün olmadı. Birçok itirazı ve isteği vardı. Türklerin can acısı içinde inledikleri, kaygıyla titredikleri bir sırada bencilliğini doyurmaya çalışıyordu.

Ohrili Kemal Bey'in içinden adamın yüzünü dağıtmak geliyordu ama görevi gereği bir daha alttan aldı:

"Bakınız, bulunduğumuz yer bu savaşın kilit noktası. Bu tartışmayı biraz daha uzatırsak burası elden çıkacak. Bütün emekler ziyan olacak. Ordu yenilecek. Liman Paşa da bu yenilginin altında kalacak. Albay Ali Rıza Bey bu gece düşmana taarruz etmeye hazırlanıyor. Siz de tümeninizle kendisine yardımcı olunuz, burayı tehlikeden kurtaralım. Sonra oturup yetki sorununu çözeriz. Olmaz mı?" Yarbay Poetrich içinde 'ben, ilke, yetki, rütbe, onur, olmaz' gibi sözcüklerin geçtiği bir yanıt verdi. Onu sadece kendi sorunu ilgilendiriyordu.

Ohrili Kemal Bey, 9. Tümen karargâhından çıkarken Poetrich'in Kurmayı Refik Bey'e dedi ki:

"Yakına her mermi düştüğünde senin komutan irkiliyor. Belli Ki hiç savaşta bulunmamış. Kurmayın görevi komutanını uyarmaktır. Kendisine söyle. Burada bu rütbeyle bulunabilmesi Türkün enayiliğindendir. Ama sen bunu böyle deme, 'cömertliğindendir' de. Ülkesinde bulunsa, ya bir tabur komutanı olacaktı ya da bir istasyonda şef. Haddini bilse iyi olur." Karargâh çevresine büyük çaplı mermiler düşüyor ve toprak zangır zangır titriyordu.

SUVLA. 8 Ağustos 1915 Pazar, 3.gün, saat 20.00.
Üçüncü İngiliz tümeninin de (53. Tümen) karaya çıkanlmasına haşlandı. Çıkarma sabaha kadar sürecekti. Bu tümenin karaya çıkan birlikleri ertesi günkü taarruzda yedek olarak geride dura-ı .ık, gerektikçe taarruz eden birlikleri destekleyecekti. Stopford Kolordusu üç tümenli olmuştu.
Akşam General Hamilton'un emri gereğince Hammersley'in, uç taburunu harekete geçirerek Tekketepe'yi işgal etmesi gerekiyordu. Ama bulanık kararlar ve çelişik emirler yüzünden bu üç tabur bir türlü zamanında harekete geçemedi.
Ancak geç saatte harekete geçecek, gün doğarken, Anafarta ı epelerinden biri olan Tekketepe'nin yamaçlarını tırmanıyor olacaktı.

SUVLA/ÇAMLITEKKE. 8 Ağustos 1915 Pazar, 3. gün, saat 20.00. Güneş batmıştı ama Saros körfezinde kızıllığı sürüyordu.
Yarbay Willmer Bey'in karargâhını daha fazla işgal etmemek için Ahmet Fevzi Bey yeni karargâh istemiş, istihkâmcılar, biraz uzakta, yeni bir karargâh hazırlamışlardı. Yamaçta oyuncak odalar yapmış, kuytuluklara çadırlar kurmuşlardı. Bu hızla burası küçük, güzel bir köy olurdu. Beşinci Bölüm / Diriliş İkinci Dönem 267 Telefon çalmaya başladı.

Karargâh görevlilerinden Üsteğmen Cevat Abbas Gürer nöbetçiydi. Telefonu açtı. Ordu Kurmay Başkanı Kâzım Bey Komutanla konuşmak istiyordu. İki gündür iyi uyumamış olan Komutan dinlenmek için çadırına gitmekteydi. Koşup haber verdi. Komutan telefona geldi.

Kâzım Bey soğuk bir sesle dedi ki:

"Fevzi Bey, ben Liman Paşanın yanındayım. Kendileri, 'Ben bugün Fevzi Bey'e karanlık basınca düşmana taarruz etmesi için yazılı emir göndermiştim. Niçin taarruz etmedi?' diye soruyorlar." Ahmet Fevzi Bey, "Efendim.." dedi, "..bugün ben kendilerini taarruzun yarın sabah şafak zamanına ertelenmesini rica ettim. Kabul etmediler. 'Ne olursa olsun benim emrim yerine getirilecektir' buyurdular. Bendeniz ise bu emrin yerine getirilmesinde tehlike gördüğümden yerine getirmedim.

Taarruzu yarın şafak zamanına bıraktım, ona göre gereken emri verdim. Bendeniz bu suretle büyük bir sorumluluk yüklenmiş oluyorum'. Paşamız sabretsinler, yarınki savaşın sonucundan memnun kalmazlarsa beni sorumlu tutsunlar." Kâzım Bey, "Telefonda bekleyiniz" dedi.
Anafartalar Grubu Komutanının söylediklerini Liman Paşaya çevirecekti.
Albay Ahmet Fevzi Bey telefon kulağında, beklemeye başladı. Şakaklarından yol yol ter akıyordu. Bunlar sıcaktan mıydı, pişmanlık teri miydi, Cevat Abbas anlamadı. Sessizce dışarı çıktı. Dakikalar sonra telefon Ahmet Fevzi Bey'in yüzüne kapandı. Ahmet Fevzi Bey çadırına çekildi.

ARIBURNU/SAĞ KANAT. 8 Ağustos 1915 Pazar, 3. gün, saat 20.15. Telefon çaldı.
Ordu Kurmay Başkanı Kâzım Bey Albay M. Kemal'i arıyordu. 1 ler zaman şakalaşan Kâzım Bey çok ciddiydi. Resmi bir havada kısaca hatır sordu. Yanında Liman Paşa vardı anlaşılan. Durumu hakkındaki bilgi istedi.

M. Kemal şu bilgiyi verdi:

"19. Tümen bütün hatlarında ve sapasağlam duruyor. Fakat sığ yan gerisi çok fena. Conkbayırı ve Şahinsırtı'ndaki düşmanın geriden zarar vermesi devam ediyor. Bugün tümen karargâhı bu yüzden bir kayıp verdi. Bütün gün süresince de bu durumun düzeleceğine dair belirti görülmedi. İngilizlerin biraz ilerlemesi Arıburnu'nu düşürebilir. Daha bir an var, bu ânı da kaybedecek olursak bir genel felaket karşısında kalmaklığımız olasıdır."

Kâzım Bey M. Kemal'in yanıtını Liman Paşaya çevirdikten sonra sordu:

"Peki, çare, siz ne düşünüyorsunuz?"

"İlk yapılacak iş, yalnız Arıburnu'nun sağ yanını tehdit eden Conkbayırı'nı ve Kocaçimen'i değil, genel durum içinde Anafartalar'daki çıkarma hareketini de göz önünde bulundurmak ve ona göre önlemler almaktır. Bütün bu kesimlerdeki hareket ve kuvvetler birleştirilmeli, tek bir ele verilmeli, bir komuta altına alınmalı, başına da bu işi başaracak enerjik bir komutan getirmelidir."
Kâzım Bey'in M. Kemal'in görüşlerini de Liman Paşaya çevirdi.

Sonra bir soru daha sordu:

"Bu komutanlık size verilirse, kabul eder misiniz?"
"Evet."

Kâzım Bey konuşmaya kısa bir ara daha verdi. Belki yeni albay olmuş 34 yaşındaki genç bir komutana iki kolorduya yakın kuvveti teslim etmenin doğru olup olmadığını tartışıyorlardı. Grup bir-iki tümenle daha desteklenince 'ordu' düzeyinde olacaktı.

Kâzım Bey yeniden konuştu:

"Liman Paşa Hazretleri 'Bu kadar çok kuvvetin birden emrinize verilmesi fazla gelmez mi' diye soruyorlar."

M. Kemal sakin bir sesle yanıtladı:

"Hayır, az gelir."

Kâzım Bey'in sesinde gizli bir keyif titredi:

"Anladım. İyi akşamlar." "İyi akşamlar."

CEPHANE kolu Bigalıya yaklaşıyordu.
Dura dura, atları dinlendire dinlendire yol alıyorlardı. Köpek havlamalarına, top sesleri karışıyordu.

Arabacı cephane sandıkları ile Orhan'ın başının arasına kaputunu yerleştirmişti. Başını yaslayan Orhan sallana sallana giderken uyuyor, rüyasında Dilber'i görüyordu; uyanıyor, Dilber'i hayal ediyordu.
Bir ateşböceği bulutunun içinden geçtiler.

ORDU EMRİ Çamlıtekke ve Kemalyeri'ne aynı anda geldi.
Liman Paşa Albay Ahmet Fevzi Bey'i Anafartalar Bölgesi Komutanlığından azletmişti. Görevini yeni komutana bırakarak İstanbul'a dönmesini emrediyordu. İngilizlerin dağınık, düzensiz, savunuşuz oldukları bir sırada 24 saat kaybedilmişti.

Kemalyeri'ne telefonla yazdırılan emir ise yeni Anafartalar Bölgesi Komutanı hakkındaydı. Fahrettin Bey öteki kurmay arkadaşlarına seslendi, haberi verdi, sonra topluca Esat Paşanın yamaca oyulmuş küçük odasını doldurdular. Hepsinin yüzü gülüyordu.

Esat Paşa "Herhalde olağanüstü bir olay var, yoksa böyle izinsiz, paldır küldür içeri dalmazlar" diye düşündü:

"Ne oluyor?"
"Liman Paşa Ahmet Fevzi Bey'i azletmiş, Anafartalar Grubu Komutanlığına bizim M. Kemal Bey'i atamış."
Kurmaylara sanki Conkbayır temizlenmiş, Suvla'dakiler denize dökülmüş gibi rahat bir hal gelmişti.

Fahrettin Bey iri sesiyle güldü:

"Bizim önerimiz kolordu komutanlığıydı. Onu çok gördüler. Şimdi bir çeşit ordu komutanı yaptılar."

9. Tümen de M. Kemal'e bağlanmıştı. Ohrili Kemal Bey şakıyan bir sesle, "Öyleyse Poetrich Bey'e de yakında yol görünür" dedi. Kahkahalar yükseldi. Çaylar söylendi. Fahrettin Bey atama emrini Albay M. Kemal'e bildiren yazıyı hazırlatmıştı. Esat Paşa'nın önüne bıraktı.

Paşa besmeleyle imzaladı:

"Hayırlı olsun, Allah başarı versin."
"Amin!"
Ordu emri M. Kemal'e bildirildi.

ARIBURNU/SAĞ KANAT. 8 Ağustos 1915 Pazar, 3. gün, saat 23.15.
M. Kemal 19. Tümenin komutasını devr alacak olan 27. Alay Komutanı Şefik Bey'i (Aker) çağırmıştı.
Ona tümen ve cephe ile ilgili talimat verirken, tümenine veda yazısını da yazıyordu.
Üç aydır cepheden ayrılmayan tek tümen komutanıydı. Çok zayıflamıştı. Üç gündür uyamamıştı.

Gece karanlığında, cephe gerisinden dolaşarak Çamlıtekkedeki Grup Karargâhına ulaşması, ordunun emri gereği, Saros tümenlerini, Anafarta Müfrezesini ve Cemil Conk'un emrindeki bazı birlikleri yarın sabah erkenden taarruza kaldırması gerekiyordu.
Atlar hazırlanmıştı. Tümen Başhekimi Yarbay Hüseyin Bey ile bir süvari subayı ve seyisler bekliyorlardı.
Karargâh kadrosu ve dört alay komutanı uğurlamak için küçük meydanda toplanmışlardı. Savaş uğultusu sürüyor, gemilerin ışıldakları tepeleri geziyor, aydınlatma fişekleri havada maytap gibi patlayıp parçalanıyordu.
57. Alay Komutanı Hüseyin Avni Bey kısa, dokunaklı bir konuşma yaptı ve komutanın başarılı olması için dua etti. M. Kemal hepsiyle helalleşti.

Son olarak yeni komutan Şefik Bey'e sarıldı:

"Yüce Allah'tan ikimize de başarı vermesini diliyorum." Atına atladı.
Önce görüntüleri kayboldu, sonra nal sesleri de duyulmaz oldu. Saat 23.30'du.

CONKBAYIRI. 8 Ağustos 1915 Pazar, 2. gün, gece yarısına doğru.
Conkbayın'nın bir bölümü Türklerin elinde idi, bir bölümü de Yeni Zelandalıların.
Conktepe henüz Türklerdeydi.

8. Tümen Komutanı Ali Rıza Bey burayı düşmandan temizlemek için taarruza geçmiş, 24. Alay, Yeni Zelandalıların Şahintepe'nin batıdaki tepesine yerleştirdikleri ve iyi korudukları makineli tüfekleri alt edememişti.
Aydınlatma fişeklerinin keskin ışıkları altında bile toprak görünmüyordu. Şehitler Şahinsırtı ile Conkbayırı arasındaki toprağı silme kaplamışlardı.

İKİ SAAT at sürdüler.
Ancak 01.30'da Anafartalar Grubunun yeni karargâhını bulabildiler. Kurmay Başkanı Hayri Bey Komutana yol göstermesi için Üsteğmen Cevat Abbas'ı görevlendirmişti ama karşılaşama-mışlardı. Grup Kurmay Başkanı ile kurmay kurulu, adını çok duydukları Arıburnu kahramanı komutanı bekliyorlardı. Geldi.
Başında kaba şayaktan haki renkli bir başlık, arkasında temiz bir er kaputu vardı. Gözleri ve bakımlı elleri dikkati çekiyordu.
Oturur oturmaz düşman ile Saros tümenlerinin durumu, yerleri hakkında bilgi istedi. Açık bilgi alamadı. Tümenlere verilen son emri istedi. Kurmay Başkanı son emri veremedi. "Fevzi Bey nerede?" "Çadırında uyuyor."
"Şimdi kendisini uyandırıp verdiği en son emri alacaksın."

Hayri Bey sessiz, sakin, durgun biriydi. Gitti, geldi. Elinde kendi yazdığı, taarruzla ilgili imzasız bir karalama vardı. Komutanı uyandırmaktan çekinmiş olacaktı. Bu karargâh biraz sonra taarruz edecek olan Grubun karargâhı idi ve yeni komutana son taarruz emri bulunup verilemiyordu. "Hayri Bey, bu not son emir ise, Fevzi Bey imza etsin!"
Kurmay Başkanı gitti, geldi. Fevzi Bey notu imzalamamıştı. Gelip bilgi de vermiyordu.583 Savaşan bir orduda hiç yaşanmamış, düşünülemeyecek bir durumdu bu. M. Kemal notu bir yana attı.

Kendi yolunu yine kendi açacaktı. Kurmay subayları ve karargah çalışanlarını topladı. Düşman, birlikler, bataryalar ve taarruz hakkında bildiklerini anlatmalarını istedi. En geniş bilgiyi Ordu bağlantı subayı olarak Grup Karargâhında bulunan Yüzbaşı Neşet Bora verdi.59 Albay M. Kemal aldığı bilgileri birleştirdi. Biriken bilgi yeterli değildi ama hiç yoktan iyiydi.60 Biraz sonra bu yarım bilgiye dayanarak İngiliz Suvla Kolordusuna taarruz edecekti. Yeni bir taarruz düzeni, son taarruz emrine göre yerleşmiş birlikler için, bu saatten sonra büyük sorun olurdu. Eski komutanın Liman Paşa'nın talimatına göre verdiği emri korudu. Gerisini savaş sırasındaki ara emirlerle çözecekti. Bunu belirten yeni emir 7. ve 12. Tümenlere subaylarla, Kocaçimen-Conkbayırı çevresindeki birliklere emir atlıları ile gönderildi.

Subaylara dedi ki:

"Haber subayı olarak orada kalacak, bana gerektikçe haber ulaştıracak ya da getireceksiniz." Sağlık ve muhabere işleri hakkında da ivedi bir çok önlem alması gerekiyordu. Bu konular açıkta durmaktaydı. Taarruz ederek iki tümenle Grup komutanlığının telefon bağlantısı hâlâ kurulamamıştı.
"Nasıl olur?"

"Çünkü telefon malzemesi yok efendim." "Niçin Ordudan istemediniz?" "Ordu ile bazı sorunlar vardı."
Bunlar Komutanın azline neden olan sorunlardı anlaşılan. Özerinde durmadı. Ordu karargâhını aradı, nöbetçi subayla sorunu çözdü.
Hızı, kararlılığı, kesinliği, soğukkanlılığı, geneli kavrayışı ve ayrıntıları atlamayışı, anlaşılır ve yapılabilir emirler vermesi, askerin yemeğini ve sağlığını çok önemsemesi, kurmayları çok etkilemişti. Gün doğmak üzereydi.

Karargâhta yapılacak işler bitmişti. Savaş idare yeri Çam-lıtekke'nin kuzeyindeki tepede hazırlanmıştı. Oraya hareket edildi.
Biraz sonra Yarbay Willmer Bey de geldi. Herhalde Ordu Ko-mutanınca uyarılmıştı. Saygıyla durdu. Willmer'in bir Türk subayından çekindiğini ilk kez görülüyordu Kurmayların onurları okşandı.

KOCAÇİMEN Kesimi Komutanı Yarbay Cemil Bey iki gündür uyumamış, gündüzler de çok heyecanlı, yorucu geçmişti. Conkbayırının durumu büyük sorundu.
Sabah yapılacak taarruza elindeki küçük birliklerle yardımcı olması gerekiyordu. Biraz kestirmek için dertop ettiği kaputuna başını yaslamış, ânında uyumuştu.
Bir emir atlısının kendisini aradığını, çok önemli bir emir getirdiğini işitiyor ama silkinip de gözlerini açamıyordu. Kurmay Başkanı sarsarak uyandırdı. Emir atlısı yeni Komutanın emrini getirmişti.
Mum feneri ışığında okumaya çalıştı. Başaramadı. Yorgunluktan gözleri iyi görmüyordu. Kurmay Başkanına, "Siz okuyun, özet olarak anlatın" dedi.

Kurmay Başkanı emri okumuştu, özetledi:

"Yeni Grup Komutanlığına Albay Mustafa Kemal Bey gelmiş. 'Taarruz eski emre göre yapılacak, gelişmeye göre yeni emirler verilecektir' diyor."

Cemil Bey çok sevindi:

"Hay Allah razı olsun. Fevzi Bey'in emrine göre düzen almıştık. Birtakım yeni kararlar alıp eski emri değiştirmek bu saatte her şeyi alt üst ederdi. Böyle ince düşünüşlü, pratik bir komutan bizi düzlüğe çıkarır."

SUVLA. 9 Ağustos 1915 Pazartesi, 4. gün, sabah çok erken.
Tarihe Birinci Anafartalar Savaşı diye geçecek olan ünlü savaş şafakta başladı.
Türlü gecikmeler ve rastlantılardan onra Türkler ve İngilizler birbirlerinden habersiz, bu sabah karşılıklı taarruza geçeceklerdi. Dünyanın heyecanla izlediği büyük seferin son aşamasına girilmişti.
İngilizler iki tümenle Anafarta tepelerine doğru taarruz edeceklerdi. Üçüncü tümen geride, yedek bekleyecekti.

Türkler İngilizlerden önce harekete geçmiş, yamaçları hızla tırmanıp Anafarta tepelerini tutmuşlardı. Tepelerden körfez ve ova resim gibi görünmekteydi.
İngilizler de bu sırada tarlaları, bahçeleri ezerek kol kol yaklaşmaya başladılar.
12. Tümenden Takım Komutanı Teğmen Sait işgalcileri ilk kez görüyordu. Gözlerini dört açmış bakmaktaydı.

Dünya bunlara babalarından miras kalmış gibi rahatlık içinde, sanki buralarda bulunmak, karşı geleni öldürmek haklarıymış gibi yürüyorlardı. Dünyanın kabadayısı, belalısı, haraççısı mıydı, neydi bunlar? Bu kadar haydutla nasıl başa çıkacaklardı? Çok kalabalıktılar. Körfez gemileriyle doluydu. Tuz gölünün üzerinde namluları parlayan birçok top vardı. Uçaklar dönüp durmaya başlamıştı. Zavallı tümeni ise buraya zorlukla gelebilmişti. Sayıları öyle azdı ki fundaların, otların arasında gözden kaybolmuşlardı.
Bu ezik durum, adamların pis tavrı çok gücüne gitti, gururuna dokundu. Hırsından ağlamaya başladı.

Biri omuzlarından tutup silkeledi. Baktı. Bölük Komutanıydı. "Ağlamayı bırak da takımının başına geç.." dedi, "..birazdan hücuma kalkacağız. Bu sömürgecilerin ne kadar korkak olduklarını ben size kaç kez anlattım. Rahatla. Savaşı sayı değil, yürek kazanır." Komutan sömürgecileri Seddülbahir'den tanıyordu.
Sait burnunu çeke çeke ayağa kalktı. Takımı arkada, uzakta, fundaların arasına yatmış, bekliyordu. Ağladığını görüp duymamışlardı Allahtan. Gözlerini silerken bir gürültü koptu.
Bıçak gibi bir bölük, Tekketepe'nin yamacını tırmanan birinci İngiliz taburunun bir bölümünü esir, bir bölümünü yok etti. Arkasından gelen iki tabur hızla geri kaçtı.

Yüzbaşı seslendi:

"Gördün mü?"
Emirler duyuldu. Harekete geçilecekti. Tepenin üzerindeki birlikler ayağa kalktı.
Her asker yere saplanmış bir mızrak gibi dimdik duruyordu. Hiçbiri yolda yorgunluktan dili sarkan askere benzemiyordu.
Sait'in içi güvenle doldu, "Zor gün milletiyiz" diye düşündü. Harekete geçildi.
12. Tümenin alayları taarruz düzeni içinde, tepelerden aşağıya akmaya başladılar. Ovada üç gündür azap içinde bekleyen Anafarta Müfrezesinin birlikleri bayram ettiler.

Türk bataryaları İngilizleri, savaş gemileri ve İngiliz bataryaları da Türkleri ateş altına aldılar. Dolanan uçaklar bombalarını bırakmaya başladılar. İki Türk uçağıda ingilizleri bombaladı. Kıyı, ova ve tepeler cehenneme döndü.

12. Tümenin alayları ile Anafarta Müfrezesinden küçük birlikleri, canlarını, kanlarını esirgemeden ilerlediler, İngiliz taarruzunu dövüşerek, boğuşarak kırdılar, ilerleyen kolları dağıtıp İngiliz tümenlerini tuz gölüne doğru sürmeye koyuldular.
Yorgun, bitkin olduğu söylenen asker bu asker miydi? Yüz yıl dinlenmiş gibiydi. Koşuyar, yatıyor, kalkıyor, zıplıyor, atılıyor, uçuyor, harikalar yaratıyordu.
M. Kemal gözetleme yerinden savaşı dikkatle izlemekteydi. Gerektikçe yazılı ya da sözlü emirler yollayarak, topçuları ve birlikleri yönlendiriyor, sıkıştırıyor, uyarıyor, cesaret veriyor, birliğini avucunun içinde tutuyordu.

Anlaşılıyordu ki elinde birkaç alay daha bulunsa, Suvla kıyılarında ve Anafarta ovasında tek İngiliz bile kalmayacaktı.
General Hamilton da savaşı Triad gemisinden dürbünle izlemekteydi. Çok ümitliydi. Ümidi çok çabuk söndü. İngiltere'nin savaşa sürebileceği en modern üç tümen bocalıyordu. Tekketepe'nin ele geçirilemediğini anladı. O kadar gurur duyduğu askerler panik halinde geriye kaçıyorlardı. Türkler Anafarta tepelerinden merkeze doğru yayılmakta, binlerce süngü kızgın güneş altında çakıp durmaktaydı.
Yanında savaşı izleyen Amiral de Robeck'e döndü: "Düşman olağanüstü şevkle savaşıyor." "Evet, yazık ki."
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 3 Ağustos1915-27 Ocak1916 Yılları Arasında Çanakkale Sav

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:19

7. TÜMEN de iki alayı ile Büyük Anafarta köyünün güneyinden Damakçılık Bayırına taarruz edecekti. Burayı ele geçirirlerse, Suvla'ya çıkanlarla Anzak birliklerinin birleşmesi engellenecekti.
Birlikler erkenden uyanmış, çorbalarını içip sessizce ileri yanaşmışlardı..
Altı İngiliz taburu da bu sırada bu yöne doğru ilerlemek için hazırlık yapmaktaydı.

20. Alay Komutanı Yarbay Halit Bey en öndeki takımlara kadar birliklerini gezdi. Subay adaylarına, çavuşlara, çalışkan erlere kadar herkesin adını bilirdi. Kimine hatır sordu, kiminin sırtını okşadı, kimiyle şakalaştı. Sonra herkesi iç enginliğiyle yalnız bıraktı.
Bütün birliklere savaş öncesine özgü derin sessizlik çöktü. Herkes içine çekildi. Gün işiyordu.

04.30'da komutlar, boru ve trampet sesleriyle taarruz başladı.
20. Alay Kayacık deresini aşıp Damakçılık Bayırı'na atıldı. İlerlemeye başlamış olan İngiliz taburları durdular. Takviye için Conkbayırı'na yollanan birlikler de ilerlemeyi kesip bu sürpriz birliğe döndüler.

Damakçılık Bayırının çevresindeki İngiliz makineli tüfekleri takırdamaya, cayırdamaya, ulumaya başladı. Sel gibi mermi yağıyordu. 20. ve 21. Alayın öndeki taburları bu kızılca sele daldılar. Arkadaşlarını toprağa bıraka bıraka ilerlediler. Savaşanları izleyen sağlıkçılar iki yaralıyı bir sedyeye sığdırıp geriye taşıyorlardı.
20. Alay İngiliz mevzilerinin 100-200 metre yakınına kadar sokulabildi. Çok azalmıştı. Durdu.
21. Alay da durmak zorunda kalmıştı. Bir adım sonrası toptan yok olmaktı.

Makineli tüfekleri susturmak için tümenin elindeki tek batarya, kendini feda etmeyi göze alarak açığa çıktı. Ama İngiliz savaş gemileri ile Anzak kesimindeki ağır toplar bu çevreyi delice ateş altına aldılar. Açığa çıkan bataryanın komutanı ile birçok topçu er vuruldu.
Fedai müfrezeleri de makineli tüfeklerle baş çıkamadılar. O kadar çok makineli tüfek vardı. 20. Alayın en ilerdeki taburu ağır kayıp vermişti. Saat 10.00 sıralarında bir İngiliz birliği bu yaralı birliğe hücuma kalktı. Sağ kalanlar savunu için biraz geriye çekilip yayıldı. Onun geri çekilmesi üzerine yanı açık kalan öteki tabur da, mermi yağmuru altında, biraz dağınıkça geri çekilmek zorunda kaldı. 21. Alay da geri çekilmişti.
Azıcık soluk alsalar, yüzlerini yıkayıp toparlansalar, düzene girseler iyi olacaktı. Sonra yeniden taarruza kalkarlardı. Bunu kaç kez yapmışlardı.
Ama Tümen Komutanı Halil Bey telaş etti. Alay komutanlarını, dağılan askerleri toplayıp düzene koymaları, yedeklerle takviye ederek hemen, hemen, hemen yeniden taarruza kaldırmaları için zorladı.

Alay ve tabur komutanları cephe hattına geldiler.
Asker dağılmış değildi. Çok kayıp vermişti. Şehidi, yaralısı çoktu. Subay kalmamış gibiydi. Ama emir emirdi. Sağ kalabilen subayların ve çavuşların yardımıyla birlikleri taarruz düzenine soktular. Askere şevk vermek için iki alay komutanı da birlikte ilerledi. "Haydi çocuklarım!" Dereyi aştılar.
Mermi seli onları da kollarına aldı. Halit Bey şehit oldu, Yusuf Ziya Bey ağır yaralandı. 7. Tümen taarruzu durdurdu.
SUVLADA İngiliz taarruzu kırılmış, İngiliz tümenleri, tıpkı Anzaklar gibi, toprağa yapışarak denize dökülmemeyi başarmıştı.
Bölgedeki Anafarta tepeleri, İsmailoğlu Tepesi, Kireçtepe, Küçük ve Büyük Anafarta köyleri, Abdurrahman Bayırı Türklerin elinde kalmıştı. Bu sonuçtan sonra İngilizlerin Anafarta tepeleri üzerinden Kocaçimen Tepeye ulaşarak, orada sağ ve sol kuşatma kollarıyla birleşmesi planı ölmüştü. Türk savunması bu düzeniyle İngilizlerin hücumunu karşılayacak, püskürtecek duruma gelmişti. Hamilton'un çok emek vererek hazırladığı, büyük ümitlerle uygulamaya koyduğu planın Suvla ayağı Birinci Anafarta Savaşı ile kırılmıştı.

M. Kemal ileriyi düşünerek, kayba yol açacak zorlamalara gerek görmedi. Birliklere bulundukları yerleri sağlamlaştırarak savunmaya geçmelerini emretti.

Şimdi sıra bu büyük planın Conkbayırı-Kocaçimen ayağını kırmaya gelmişti. Bunu bir an önce başarmak gerekiyordu.
Liman Paşa'nın karargâhta beklediğini öğrenince, Conkba-yın'na gitmeden kurmaylarıyla
Çamlıtekke'ye uğradı.

Liman Paşa M. Kemal'in zaferini kutladı:

"Büyük iş başardınız. Şu anda General Hamilton'un yerinde olmak istemezdim. Çevremizde bu konuda gösterdiğim telaşı ve sertliği belki anlamamış olanlar vardır. Varsa şu hususu gözden kaçırdıklarını sanıyorum. Hamilton kazansaydı İstanbul yolu açılmış olacaktı. Dünya ayağa kalkacak, olay tarihe büyük bir İngiliz zaferi olarak geçecekti. Savaşın gidişi değişecekti. İstanbul'a Ruslarla birlikte çok haşin olarak gireceklerdi. Kimbilir ne acı, unutulmaz, rezil olaylar yaşanacaktı. Siz, yetersiz bir kuvvetle bu büyük zaferi tersine çevirdiniz. Bu zafer tarihe sizin adınızla geçti." Birer kahve içtiler.

Liman Paşa M. Kemal'e 'ne yapmayı düşündüğünü' sordu. M. Kemal Conkbayırı'na gitmek istediğini, bazı sakıncaları olmakla birlikte düşmana cepheden taarruz etmeyi düşündüğünü açıkladı. Conkbayırı güven altına alınmadan ordu güven altında olamazdı.
Liman Paşa taarruz için başka türlü bir düzen düşünüyordu. Açıkladı.

Ama bu genç, muzaffer komutanı kararlarında serbest bıraktı:

"Kararınızı kesinlikle etkilemek istemem. Sadece düşüncelerimi söylemiştim."

Yürekten başarı dileyerek ayrıldı. Akşam alacası iniyordu.
Bu saatte ormanlardan ve tepelerden geçerek Conkbayırı yolunu bulmak sorundu. Grubun kurmayları yolları bilmiyorlardı. Bu bölgeye ilk kez gelmişlerdi. Haritaya bakarak, tepelerin arkasından geçen bir patikadan gitmeyi önerdiler. Çok zaman alacak uzun bir yoldu. Birinin aklına 9. Tümenin yolladığı bağlantı subayı geldi. O buraları bilebilirdi. Subay zayıf, küçük, temiz yüzlü bir süvari asteğmeniydi. "Kocaçimen'e giden yolu biliyor musun?" "Evet efendim." "Hangi sırtları izliyor bu yol?"
"Efendim sizlere sırt adı sayamam. Buranın haritasını görüp incelemiş değilim. Ama bu çevreyi iyi bilirim. Bu çevrede sizi istediğiniz yere götürürüm." Kurmaylar kararsız kaldılar.
M. Kemal, "Bana bak çocuk." dedi, "..sen yolu bulmakta kendine güveniyor musun?"

Asteğmen çakı gibi durdu:

"Evet efendim!"

Güvenmekte haklıydı. Yarımadanın güneyinde eskiden beri bulunan 9. Tümenin bir süvari subayı olarak bu çevreyi avcunun içi gibi biliyordu.
"Şaşırırsan karışmam ha!"
"Merak etmeyin!"
"O halde düş önümüze."
Yola çıktılar.
Çok gitmeden bir İngiliz uçağı belirdi, başlarının üzerinde bir iki kez döndü, alçaldı, son bombalarını attı. Bombaları bitince makineli tüfekle saldırıya geçti.
Karargâh kurulu saklanmak için yolun iki yanındaki ormana dağılmışlardı.

Yolun üzerinde iki kişi kalmıştı:

M. Kemal ve süvari teğmeni. "Aferin. Sen bir yana savuşmadın ha!"
"Savuşmadım efendim. Size yol göstermek için bekliyorum."

M. Kemal bu sakin, kendinden emin ve terbiyeli teğmene dikkatle baktı:

"Adın ne senin?"
"Zeki."
"Geç öne, hızlı gidelim. Conkbayırı'na, 8. Tümen Karargâhına gideceğiz." "Başüstüne!"
İnatçı uçağın takibi altında dört nala gittiler. Hava iyice karardı. Uçak görünmez oldu. Kocaçimen
CEPHANE KOLU Büyük Anafarta köyüne gelmişti. Kolu cephaneciler karşıladı. "Geç kaldınız." "Bu cılız atlarla yine iyi geldik."
Tepesi'nin güney yamaçlarından geçerek Conkbayırı'na doğru yol aldılar.

Orhan 7. Tümene atandığını söyleyerek ne yapması gerektiğini sordu. Cephanecilerin başındaki çavuş "Bu gece bizim misafirimiz olun." dedi, "..bugün iki alay komutanımız şehit oldu. Herkes acılı. Yarın ben sizi karargâha götürürüm."
"Peki."

Büyük Anafarta köyünden Suvla körfezini dolduran gemiler görünüyordu. Hepsi ışık içindeydi. Donanma gecesi gibiydi. Bu arsızlık Orhan'ın gücüne gitti. Çavuşa, "Bu gemilere niye ateş etmiyoruz?" diye sordu.
"Toplarımız 7,5'luk. Bunların mermisi oraya ulaşmaz."
Her topun günde en fazla on mermi atmak hakkı vardı ama sır olduğu için bunu söylemedi.

CONKBAYIRI. 9 Ağustos 1915 Pazartesi, 3. gün, gece.
İnişli çıkışlı, ürkütücü yollardan uçar gibi geçerek geç vakit 8. Tümen karargâhına ulaştılar. Albay Ali Rıza Sedes M. Kemal'i büyük bir sevgiyle karşıladı, Selanik'ten tanışıyorlardı. Anafarta savaşının güzel sonucunu öğrenmişti, sarılıp kutladı.
Zor, kaygı verici bir gün geçirmişti. Bir ara Besim Tepe elden çıkmış, büyük özveriyle geri alınmıştı.
Conkbayırı'nın yarısına yakın kısmı düşman elindeydi. Çok çabalamışlar ama Conkbayırı'nı
temizleyememişlerdi.

Çay içip peynir ekmek yiyerek konuştular.
"Alman Komutan ne âlemde?"
"Düşman bugün bütün gün bizim kesimi bombardıman etti. Hiç rahat vermedi. Yarbay Poetrich tümenini bırakıp ortadan kayboldu. Sağlam bir yer bulup oraya saklandı herhalde. Arattırdım. Çocuklar bulamadılar. Saklanmayı çok iyi başardığını söyleyebilirim." Bulunanlar kahkahayla güldüler.

Tümenin ilk yetişen 24. Alayı çok kayıp vermişti. 23. Alay yeni gelmişti. Vehip Paşa iki alay daha yola çıkarmıştı. Bunlardan birinin, 28. Alayın bu gece yetişeceği anlaşılıyordu.
M. Kemal eldeki azıcık kuvvetle yarın sabah Conkbayırı ve çevresindeki düşman birliklerine taarruz etmek niyetinde olduğunu açıkladı.
Tümen Komutanı ile Kurmay Başkanı Binbaşı Galip Bey kaygıyla bakıştılar. Galip Bey saygıyla, "Düşman yaklaşık iki tümen.." dedi, "..taarruz etmek için iki alayın da gelmesini beklemenin doğru olacağını düşünüyorum."

M. Kemal bu görüşü hesap ve mantığa uygun buldu ama taarruz kararını değiştirmedi. Çünkü şiddetli ve hızlı bir baskınla Conkbayırı ve çevresini düşmandan temizleyeceğine, Arıburnu cephesini rahatlatacağına güveniyordu. Yol boyunca olumlu ve olumsuz bütün olasılıkları birçok kez düşüne düşüne gelmişti. İlk aşama için bu yeterliydi.

Daha büyük ve kesin sonuçlu taarruzlar için hazırlanmak, çok kuvvet ve ağır top toplamak gerekirdi. Bunun gerçekleşmesi uzun zaman alırdı. Oysa geçen her saat Türklerin zararına, düşmanın yararına işliyordu.
Düşmanla arada Conkbayırı'nın doruğu vardı. Doruğun bir yanında Türkler, öbür yanında düşman bulunuyordu. İkisi arasındaki uzaklık 20-30 adımdı. Bu siperleri gözlerini kırpmadan 24. Alayın sağ kalmış Mehmetleri beklemekteydi.

M. Kemal planını açıkladı:

23. Alay ve yetişeceği anlaşılan 28. Alay büyük bir sessizlik içinde Conkbayırı sırtının arkasında toplanacak, taarruz baskın tarzında süngü hücumu olarak yapılacaktı. Taarruz gelişene kadar tüfek ve top kullanılmayacaktı. Hepbirden, kitle halinde bir can gibi ileri atılacaklardı. Hücum için M. Kemal işaret verecekti.
Bunların hücumunu siperdekilerin ve sağ yandaki birliklerin hücuma katılması izleyecekti. Taarruz saati 04.30'du.
"Birlikleri hücuma hazırlamanızı rica ediyorum. Askere sıcak yemek vermeyi ihmal etmeyelim." "Emredersiniz."
O zamana kadar bir-iki saat uzanıp dinlenmek istiyordu. Ali Rıza Bey küçük bir er çadırı hazırlatmıştı. Çadıra çekilip saman yatağa giysisiyle uzandı. Ama olaylar ve sorunlar uyumasına fırsat vermeyecekti. Gece yarısından sonra 28. Tümenin geldiğini öğrenince sevindi. O sevinçle biraz daldı.

CONKBAYIRI. 10 Ağustos 1915 Sah, 4. ve son gün, sabaha karşı.
Tümen Komutanı çadır kapısından seslenerek birliklerin hazır olduğunu bildirdi.
M. Kemal yatağın içinde oturdu. Uzunca zaman sessizce durdu. Sonra kalktı. Elini yüzünü yıkadı.
Başlığını giydi. Tabancasını kuşandı, kırbacını alıp çadırın önüne çıktı.
Çok güzel, yumuşak bir geceydi.
Yıldız yağmurları sürüyordu.

İki alay ile bazı küçük birlikler Conkbayırı ile 261 yükseltili tepenin sırtları arkasında sessizce hücum düzenine girmişlerdi. Tümen Komutanı, Kurmay Başkanı, yolu bulup da yetişen kurmaylar, alay komutanları ile birlikte birlikleri selamlayarak denetledi. Alçak sesle subayların hatırını sordu, askerlerle konuştu. Çorbalarını içmişler, birbirleri ve komutanlarıyla helalleşmişlerdi. Bir ayaklarını ve süngülerini ileri uzatmış, bekliyorlardı. Askerlerle birlikte ileri atılacak olan takım ve bölük komutanı subaylar da, kılıçlarını ve tabancalarını ellerine almışlardı. Hepsi hücuma hazırdı.

Ceketinin sağ üst cebindeki saatini çıkarıp çakmak ışığında baktı. Dört buçuğa geliyordu. Gün atacaktı. Ortadaki birliğin önünde durdu.
"Askerler!" dedi, "..karşımızdaki düşmanı yeneceğimize hiç şüphe yoktur. Fakat siz acele etmeyin. Önce ben ileri gideyim. Siz benim kırbacımla işaret vereceğim zaman hep birden atılırsınız. Gazanız mübarek olsun!"
Doğu ufku aydınlanıyordu. Uzakta okunan bir ezan dalgalanarak yansımaya başladı. M. Kemal yüksekçe bir yere yürüdü. Durdu. Askerlerine baktı. Soluk şafak ışığında binlerce çelik süngü ve demir yüz parlıyordu. Subaylar ve askerler de alacakaranlık içinde hayal gibi görünen Komutana bakıyorlardı.
M. Kemal kırbacını havaya kaldırdı, bir süre öyle tuttu, bütün birlikler görmüş olmalıydı, hızla indirdi.

Subaylar yüreklerini yerinden koparırcasına haykırdılar:

"Haydiiiiii!"

Askerlik tarihinde bir daha eşine rastlanmayacak olan büyük süngü hücumu başladı. Binlerce subay ve asker, tek bir beden gibi hızla ileri atıldı. Lav gibi aktı.

Yer gök subayların ve Mehmetçiklerin savaş çığlıkları ile sarsılmaktaydı:

"Allah Allah Allah Allah Allah... "

Kısa zamanda Conkbayırında tek bir canlı düşman kalmadı. Lav yayıldı, ilerledi. Yarlar, uçurumlar, vadilerle dolu vahşi arazide amansız bir boğuşma sürüp gitti. Kaçan askerleri yakalamak için çılgın Türkler yarların tepesinden aşağı atlıyorlardı. Dirilir gibi toprağından altından çıktıkları gibi şimdi de kuş gibi uçuyorlardı.
Uçan Türkler bir Çanakkale efsanesi olarak kitaplara geçecekti.
Conkbayırından Sazlıdere'ye inerek dere yatağından denize kadar gidenler vardı.
Conkbayırının sağındaki birlikler de bu olağanüstü hücuma katılarak, zayıflıklarına rağmen, düşman mevzilerini dağıttılar, beş yüz metre, bin metre geriye sürdüler.
Ama Şahinsırtı sorundu.

Sırtın iki tepesi ve çevresi, yer yer, birçok makineli tüfekle donatılmıştı. Sırta güneyinden hücum eden 28. Alay taburları öndeki tepeyi (P) ele geçirdiler fakat A tepesinde bulunan makineli tüfekleri yenemediler ve bol kayıp vererek durdular.

Böyle bir hücumu hayal bile etmemiş olan kuşatma kollarından, şaşkınlıkları geçince, General Birdwood'a imdat mesajları yağmaya başlamıştı. Planın ikinci ayağının da kırılmakta olduğunu anlayan General Birdıvood savaş gemilerinin ve bütün Anzak toplarının namlularını Conkbayırına ve Türk selinin üzerine çevirtti.
Türk topları da karşılık verdiler. Savaş alanı ölüm kuyusuna dönmüştü.
M. Kemal gözetleme yerinde, savaşı izlerken, bir yandan da Anafartalar'daki durumla ilgileniyor, gerekli emirleri veriyordu. İngilizler ilerlemeye kalkmış, dört kez hücum etmiş, 12. Tümen ve Anafarta Müfrezesi birliklerince durdurulmuşlardı.

Bu sırada kızgın bir mermi parçası M. Kemal'in göğsünün sağ yanına vurdu. Komutanı sarstı. İki yanında 24. Alay Komutanı, çocukluk arkadaşı Binbaşı Nuri Conker ile 64. Alay Komutanı Yarbay Servet Yurdatapan vardı. M. Kemal'in vurulduğunu sanarak telaşlandılar. Nuri Conker, "Efendim vuruldunuz!" dedi. M. Kemal bir eliyle Nuri Bey'in ağzını kapadı. Öteki elini dudaklarına götürerek herkese 'susun' işareti yaptı. Vurulduğunun duyulmasını istemedi.

Mermi parçası milyonda bir olasılıkla sağ cebindeki küçük demir saate çarpıp onu parçalamış, vücuduna ciddi bir zarar vermemişti.78 Birkaç santim sapmış olsa.. Nuri Conker bir mucizeye tanık olduğunu düşündü. Derin bir nefes alarak, "Allah seni millete bağışladı" dedi.

GENERAL HAMILTON Conkbayırı felaketini Suvla'dan Gökçeada'ya döndüğü zaman öğrendi. Kahroldu.
Büyük planın Conkbayırı-Kocaçimen ayağı da kırılmıştı. 'Çok ustaca yönetilen ve çok kahramanca savaşan Türk ordusu' karşısında pes etme zamanı gelmiş miydi? Oooo, hayır!

Büyük İngiltere yenilmiş olamazdı. Bir çare bulmak gerekirdi. Kurmaylarını toplantıya çağırdı.
Bu saatte M. Kemal ve kurmayları yine Asteğmen Zeki'nin kılavuzluğunda orman içi yollardan Çamlıtekke'ye dönüyorlardı.
Atlar bile neşeliydi.
Sonuç Kemalyeri'nde de büyük neşeye yol açmıştı.

Ayrıca çok hoş bir de haber almışlardı:

M. Kemal Bey saldırı sona erer ermez Yarbay Poetrich'i aratıp gerilerde bir yerde buldurmuş, getirtmiş, birliğini bırakıp kaçtığı için herkesin içinde aşağılamış ve kurmayı ile birlikte orduya postalamıştı.
Bu haber Binbaşı Ohrili Kemal Bey'i sevinç sarhoşu etti.

Herkese çay ısmarladı, İstanbul'dan bayram için getirttiği çikolata kutusunu da cömertçe ortaya bıraktı:

"Buyrun, afiyet bal olsun." Çikolatalar beş saniyede kapışılıp bitti.

Anafartalarda ve Conkbayırı'nda iki yanın sağlıkçıları kollarında beyaz bant, kendi siperlerine yakın yerlere yayıldılar. Birbirlerini görmezden gelerek yaralılarını ve ölülerini toplamaya başladılar.

GECE İngiliz gazeteci Ashmead-Barlett sıcağı sıcağına Conkbayırı savaşını yazdı:

"10 Ağustos sabahı Türkler şafakla beraber Conkbayırı]ndan son derece şiddetli bir saldırışla süngü hücumunda bulundular. Hayatlarını küçümseyip alay ederek yapılan bu hücum karşısında birliklerimiz sırtların eteğine doğru çekilmek zorunda kaldılar.
Fakat bu saldırı, karadaki sahra ve obüs toplarımızın şiddetli ateşi ile cezasız bırakılmadı. Türklerin yanaşık düzende ve birbiri gerisinde tertiplenmiş dört piyade hücum hattının şiddetli saldırısı ancak bu etkili topçu ateşi altında kırılabildi..
Gemi toplarının hücum safları arasında patlayan mermilerinin havaya uçurduğu insanlar, parça parça etrafa saçılıyordu. Bu cehennemi topçu ateşi bile Türk saldırısı durduramadı.
Son olarak on makineli tüfeğimizin yakın mesafeden yaptığı yarım saat süren ateşle bu saldırı durdurulabildi.
Bu tüfeklerin namluları kıpkızıl ocaktan çıkmış bir demir haline gelmişti."

Yazısını sabah Gökçeada'daki lanet olası sansür kurulundan geçirip Londra'ya yollayacaktı.
GENERAL Hamilton gece durumu kurmayları ile değerlendirmişti.
Elinde, Gökçeada'da yedekte tuttuğu bir tümen vardı, 54. Tümen. Mısır'dan da Avustralya Süvari Tümeni, atsız olarak geliyordu. Seddülbahir'de bulunan 29. Tümeni de gizlice Suvla'ya alabilirdi. Böylece Suvla'da altı tümen toplanırdı.
Bunların üçü hiç savaşmamış, taze, dinç, iyi donatılmış, güçlü birliklerdi. Altı tümen büyük kuvvetti.
İki Türk tümeninin bu kuvveti durdurması mümkün değildi. Hazırlık olarak 54. Tümenin gece Suvla'ya çıkarılmasına başlanmasını emretti.

BAŞKOMUTANLIK ilke olarak her gün Çanakkale Savaşı ile ilgili kısa bir bildiri yayımlıyordu. Anafartalar ve Conkbayırı zaferleriyle ilgili olarak da kısa bildiriler yayımlayacaktı. Ama M. Kemal'in adı iki bildiride de yer almayacaktı. Selahattin Adil'in, Ali Rıza Sedes'in adları da yer almayacaktı. Halk Şefik Aker'i, Hüseyin Avni Bey'i, Halil Sami Bey'i, Esat Paşayı da bilmiyordu. İttihat ve Terakki liderlerinden ve partiye yakın olanlardan başkasının parlamasına izin ve fırsat vermeme ilkesi yürürlükteydi. Gazeteler bu ilkeyi bildikleri için kahraman olarak erlerden, çavuşlardan, küçük rütbeli subaylardan söz ediyor, onları büyütüyorlardı.

Bir itiraz olsa savunma hazırdı:

Komutan ve birlik adları askeri sırdır.
Ama halkın Çanakkale kahramanlarının adlarını duyup öğrenmesi için birçok yol vardı.

Biri yeterdi:

Yaralılar. İstanbul'da ve Çanakkale çevresindeki hastanelerde yüz binden fazla yaralı vardı.
KADINLARIN özgürlük, eşitlik isteklerine karşı olan yazar Hasan Fehmi Bey'in, düşüne taşına yazdığı yazı bugün yayımlandı. Yazısının ileri giden kadınları sonsuza kadar susturacağına güveniyordu.
Çünkü basit, açık ve karşı çıkılamaz bir yazıydı.

Hasan Fehmi Bey diyordu ki:

"Ey hanımlar! Kadın-erkek eşitliği hakkındaki yazılarınızı okuyor, çalışmalarınızı izliyorum. Boşuna bir çaba içindesiniz. Kadın erkekle eşit olamaz.
Bunun birçok nedeni var.

Ben sadece birinden söz edeceğim:

Erkekler asker oluyor, askerlik yapıyor. Siz asker olmuyor, askere gitmiyorsunuz.
Erkeklerin yaptığı, kullandığı her şeyi istiyor musunuz? Öyleyse haydi askere!
Nasıl öğretmenlik yapıyorsanız, buyrun, askerlik de yapınız. Beğendiğiniz Avrupa'da bile kadınlardan kurulu ordular yok. Çünkü erkekler otuz kiloluk tüfek, üç günlük yiyecek gibi ağır yük taşıyarak askerlik yapıyor, yürüyor, savaşıyor, bin türlü güçlüğe katlanıyor. Siz bu seviyeye yükselemez, bu işi başaramazsınız.
Erkeklerin haklarına sahip olmak istiyorsanız askerlik yapmalısınız. Yoksa susunuz!" Hasan Fehmi Bey bu yazı çıkınca kadınların suspus olacaklarını tahmin etmektiydi. Tersi oldu. Kıyamet koptu.
Evlerde, kadın iş yerlerinde, derneklerde toplanıldı. Kadınlar kuzu sürüsü olmaktan çıkalı çok olmuştu. Bir kadın dergisi ertesi gün kapağına asker giysili bir kadın resmi koydu.

Altında şöyle yazıyordu:

Vatan isterse kadın da asker olur.

Kadın haklarını Koruma Derneği Başkanı Nuriye Ulviye Hanım bir demeç verdi:

"Hasan Fehmi Bey, hangi devirdeyiz, hangi günde yaşıyoruz? Geçen yüzyılda değiliz. Hatta on yıl önceki zamanda da değiliz. Zaman akıyor, hayat değişiyor. Dünyadan gerçekten habersiz olduğunuz anlaşılıyor. Kadınlarımızın şu anda cephe gerisindeki hastanelerde, doktorlarımızla birlikte çalıştıklarını biliyor musunuz? Bunlar sizin yaşınızdaki fedakâr, hamiyetli hanımlar. Siz ne yapıyorsunuz İstanbul'da? Onlar yurtları, yurttaşları için çalışırken siz Boğaz'ı mı seyrediyorsunuz?"

Kadıköylü Nimet Nazmi Hanım da gazetelere şu mektubu yolladı:

"Bir bey 'kadın otuz kiloluk tüfeği, üç günlük yiyeceği taşıyamaz' demiş.

O beye sesleniyorum:

Siz bir çocuğu sırtındaki torbada, bir çocuğu kucağında, bir çocuğu elinde kadın hiç görmediniz galiba. Erkekler kahvede iskambil oynarken, evine dağdan odun taşıyan kadınları da görmediğiniz anlaşılıyor. Ailenin sadece bir öküzü varsa, ikinci öküz yerine sabana koşulan kadınlardan da haberiniz yoktur. Bir kadının günlük iş yükünü taşıyabilecek kadar güçlü bir erkek var mı dünyada acaba? Sözünü ettiğiniz o tüfek kadınlara tüy gibi gelir. Kadınlar sırtlarında evlerini, ailelerini, yurtlarını, dünyayı taşıyorlar. Susmak inceliğini gösteriniz!" Bu tepkiler sözde kalmadı.
Kadınlar, bir gün içinde haberleşip örgütlendiler. Ertesi sabah askerlik şubelerinin önü doldu. Binlerce kadın sıraya girip askere alınmak için dilekçe verdi. Çoğu peçesini açmıştı.

İçlerinden biri açıklama yaptı:

"Bir bey askerlik yapmamızı istedi. Kabul ettik. İşte hurdayız. Peçeyle askerlik olmaz. Onun için peçeleri de attık."
Bu konunun ardını bırakmayacaklardı. Sürekli anımsatacak, baskı yapacak, babalarını, eşlerini zorlayacaklardı. Sonunda, 'askerlik yapmaya hazır olduklarını' bildirdikleri telgrafı çöp sepetine atan, kadınların asker olmak için dilekçe vermelerine içerleyen Enver Paşa bile boyun eğecek, kadın taburları kurmak zorunda kalacaktı.

20. yüzyıl değişimler, dönüşümler yüzyılıydı. Donmuş anlayışlar saçaklardan sarkan buzlar gibi parça parça yere dökülüyor, eriyip gidiyorlardı.
54. TÜMENİN karaya çıkması tamamlanmıştı. Suvla'da şimdi dört tümen vardı.
Planlanan büyük taarruza hazırlık olmak üzere bir birliğin Kavaktepe-Tekketepe çizgisine bir taarruz
yapması kararlaştırıldı. Yeni gelen tümenin komutanı hızlıydı, birliğine güveniyordu. Bu göreve talip oldu.
Kabul edildi.

Bir tugayını görevlendirdi.
Bu tepeler ele geçirilirse, bundan sonraki hareketler çok kolaylaşacaktı.

12 Ağustos günü yoğun bir bombardımandan sonra tugayın taburları yayılarak öğleden sonra harekete geçtiler. Bunun üzerine 12. Türk Tümeninin bazı taburları karşı taarruza kalkarak, İngilizleri ateşle, süngüyle, dipçikle geriye sürdüler.
Yeni tugay inatçıydı. Hazırlanıp bir daha taarruza geçti. Tugayın Norfolk taburu diye anılan 5. Taburu cesurca ilerledi. 16'sı subay 250 kişiydiler. Ateş altında azalarak ilerlediler. Savaş dalgalanmaları içinde, farkında olmadan Türk savunma hattının gerisine geçmişlerdi. Daha ileri gidemediler. Sarılmışlardı. Süngü savaşını kabul ettiler ve kaybettiler.

Hiçbiri tugayına geri dönemedi.
Sert Türk savunması, bir taburunun kaybolması ve keskin nişancılar 54. Tümen Komutanını ürkütmüştü.
Taarruzu telaş içinde durdurdu. Ne biçim dövüşüyordu bu Türkler?

RAMAZAN bayramına az kalmıştı.
Binbaşı Nazmi Akpınar Ramazan bayramında İstanbul'a gitmek için Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa'dan izin istedi. Bir yıldır annesini görmemişti. 48 altını da vererek mutlu etmek istiyordu. Paşanın cömert bir günüydü. Bir hafta izin verdi. "Teşekkür ederim Paşam."
Odadan uçarak çıktı. İstanbul'daki bir arkadaşına telgraf çekerek annesine geleceğini haber vermesini istedi. Kadıncağız birdenbire oğlunu karşısında görürse heyecanlanırdı. Gece Yarhisar torpidobotu İstanbul'a gidiyordu. Ona bindi. Kaptanla sabaha kadar lafladılar. Torpidobot sabah Galata rıhtımına yanaştı.
Yollar, evler, camiler bayraklarla süslenmişti. Şehir Ramazan bayramıyla birlikte Çanakkale'de kazanılan zaferleri, başarıları da kutluyordu.
Binbaşı Nazmi Bey Galata'dan Eminönü'ne geçti. Taşıyabileceği kadar şeker, bayramlık çerez, meyve aldı.

Faytona binip Zeyrek'teki baba evine yollandı. Araba sokağa girince, biri heyecan içinde haykırdı:

"Geliyoooooor!"

Bütün pencereler, cumbalar, balkonlar kadınlar, kızlarla doldu. Erkekler ve çocuklar kapıların önüne fırladılar. Annesinin, geleceğini bütün sokağa haber verdiğini anladı.
Zar zor geçinen insanların yaşadığı eski sokak Binbaşı Nazmi Bey'i, Çanakkale'deki bütün deniz, kara ve hava zaferlerinin kahramanı, Başkomutan gibi karşıladı. Sokak alkışlar, sevinç çığlıkları, gözyaşları, dualarla yıkıldı.

Yoksunluklar içinde yaşamaya çabalıyorlardı. Bir yığın dertleri, sorunları, sıkıntıları vardı. Ama hepsini unuttular. Nazmi Bey annesinin elini öpebilecek kadar fırsat bulabildi. Küçük ev göz aydına, hoşgeldine, bayramı kutlamaya gelenlerle dolup dolup boşalmaya başladı. Sahan sahan yemek taşıdılar.

Hepsi aynı şeyi istiyordu:

"Bize Çanakkale'yi anlat! Artık bizi bir daha horlamaz, küçük göremezler değil mi? Doğru mu?
Söyle!"

İZİNLİ subayların getirdiği siparişler arasında en çok yeri badem şekeri, çikolata ve akide tutuyordu.
Bayram namazından ve bayramlaşmadan sonra bunlar ortaya çıkarıldı.

Akşama değişmez bayram ve zafer yemeği vardı:

Kuru fasulye, pilav ve üzüm hoşafı.
Düşman Seddülbahir, Conkbayırı ve Anafartalar'da yenilmişti. Bundan güzel bayram olabilir miydi?
57. Alay Komutanı Yarbay Hüseyin Avni Bey bayram ziyaretine gelen 27. Alayın yeni komutanı Binbaşı Halis Bey ile tabur komutanlarına, "Beyler.." dedi, "..İstanbul'u, mahallemi, sokağımı, evimi, eşimi, oğlumu, kızımı çok özledim. Sizi burada savaşırken bırakıp izinli gitmeye utanmıştım. Şimdi M. Kemal Bey sayesinde durumumuz iyileşti. Karar verdim. Ben de izne gideceğim!"
"Ne zaman?"
"Haftaya. Birkaç gün kalsam yeter."

Hüseyin Avni Bey öğleden sonra Halis Bey'i ziyarete gitmek istiyordu, gidemedi. Serseri, hain, rezil bir obüs mermisi 57. Alay karargâhına düştü.
57. Alay Komutanı Yarbay Hüseyin Avni Bey şehit oldu.

OLAYI duyan vurulmuşa dönüyordu. Bayram zehir zıkkım oldu.
M. Kemal Çamlıtekke'deydi. Neşeyle annesine mektup yazıyor, sağlığının çok iyi olduğu hakkında güven vermeye çalışıyordu.
Annesi yazdırdığı mektuplarla yatılı bir öğrenciymiş gibi, sağlığını koruması için çeşit çeşit öğütler, emirler vermekteydi.
Hüseyin Avni Bey'i ne kadar sevdiğini bilenler acı haberi söyleyip söylememekte kararsız kaldılar. Geciktirmek doğru olmayacaktı. Haberi vermeyi Cevat Abbas Bey üzerine aldı. İçeri girdi.

Olayı kekeleyerek açıkladı. M. Kemal yüzüne baktı. Anlamamış ya da inanmamış gibiydi. Sonra ağır ağır gözleri doldu, taştı, gözyaşları yüzüne akmaya başladı.
Taştan, demirden sanılan, o yorulmaz, uyumaz, acıkmaz, kurşun işlemez komutan ağlıyordu.

GECE 57. Alayın makineli tüfekleri, öfke, gazap, nefret, hınç ve lanet kustu. Makineli Tüfek Bölüğü Komutanı hiç yapmadığı bir şey yapmış, 3.No.lu tüfeğin başına kendi geçmişti. Karşıdaki siperlerin kum torbalarını delik deşik etti, parçaladı, mazgallarını devirdi, görünen, kımıldayan, sürünen her gölgeyi biçti.
Bağıra bağıra, küfür ede ede, ağlaya ağlaya ateş ediyordu. Namlu kızarana kadar ara vermedi.

GENERAL STOPFORD sürüp gelen başarısızlıklar yüzünden General Hamilton'un çok kızdığının farkındaydı. Başarısızlıklarda kendisinin bir kusuru yoktu. Birlikler yetersizdi, komutanlar acemiydi, yeterli top yoktu, General Hamilton da çok aceleciydi.
Başarısızlığı örtmek ve General Hamilton'un övgüsünü kazanmak için bir sürpriz yapmaya karar verdi.
10. Tümene, Kireçtepe'yi ele geçirmesini emretti. Taarruzu iki muhrip ve üç batarya destekleyecekti. Kıyı boyunca uzanan Ki-reçtepe ele geçirilirse, Türk sağ kanadının arkasına uzanmış olacaklardı. Bu taarruzun General Hamilton'u ne kadar mutlu edeceğini düşünerek tatlı tatlı güldü. Başına gelecekler aklının köşesinden bile geçmiyordu.

15 Ağustos günü saat 14.15'te kara ve deniz topları Kireçtepe'deki Türk mevzilerini ateş altına aldı. 10. Tümenin üç tugayı bir saat sonra ilerlemeye başladı. İki gün sürecek olan Kireçtepe boğuşması başladı.
Tepeler birkaç kez el değiştirecek, sonuçta İngilizler çıkış çizgilerine geri döneceklerdi. Boşuna bir boğuşma olmuştu.
Ama Türklerin kaybı büyüktü: Gelibolu Jandarma Taburu Komutanı Yüzbaşı Kadri Bey şehit olmuştu.

Bu acı olay genç subayları çok ağlattı. Başta komutanları olmak üzere Karakol Dağı-Kireçtepe için şehit düşmüş bütün kahramanlar anısına, boş mermi kovanlarından bir anıt diktiler.

Kadri Bey'in öğüdünü anımsayarak aralarında bu anıta bir de ad verdiler:

Uyuma ey Türk!

GENERAL HAMILTON Lord Kitchener'e General Stopford ve tümen komutanlarından acı acı şikâyet etmişti.

Lord Kitchener'den şu yanıtı aldı:

"Gerekeni hiç duraksamadan yapınız."

General Stopford'un 15 Ağustostaki izinsiz ve bilgi vermeden yaptırdığı sonuçsuz taarruz sorunun çözümünü kolaylaştırdı:

General Stopford'u ve Kurmay Başkanını azletti.
Yerine 29. Tümenin başarılı komutanı General Lisle'i atadı.
General Lisle Suvla Kolordusundaki bazı tümen komutanlarından daha kıdemsizdi. Kıdem sorunu askerlerin zayıf noktasıydı. Bir bölümü için kıdem konusu savaştan daha önemliydi. 10. ve 11. Tümen Komutanları istifa ettiler. Hamilton derin bir soluk aldı.
Bütün mızmızlar, kararsızlar, pinponlar gitmişti. Yetersiz olan bazı tugay komutanlarını da değiştirdi. Suvla Kolordusunun komuta katı yenilendi.89 Karışan birliklere çekidüzen verilmeye başlandı.

General Hamilton günlüğüne şöyle yazdı:

"Elimize çok iyi bir fırsat geçmişti ama Osmanlı Bankasını soyamadık."

Anafartalar Grubu Komutanlığı düşmanın en küçük hareketini bile dikkatle izlemekteydi. Düşmanın yeni bir harekete hazırlandığı tahmin edildi. Orduya bilgi verildi. Birlikler uyarıldı.
Liman Paşa Başkomutanlıkla yazışarak Saros kesiminin 1. Orduya bağlanmasını sağladı. Liman Paşa -ve ordu- Saros takıntısından kurtuldu!
Saros'taki 6. Tümen ile orada bırakılmış olan iki alayı Anafartalar a yürüttü ve M. Kemal'in emrine verdi.
Anafartalar Müfrezesi de takviye edilerek tümen düzeyine çıkarıldı. Conkbayırı'ndaki 9. Tümen de yedek olarak Anafarta tepelerinin arkasına alındı.
Grup Kurmay Başkanlığına Hayri Bey'in yerine İzzettin Çalışlar atanmış, M. Kemal rahatlamıştı. Düşmanın hareketsiz durmayacağı belliydi. Birlikleri denetlemeye, savaşa hazırlamaya başladı.
GENERAL LISLE geniş bir incelemeden sonra Suvla'daki durum ve birlikler hakkında iyimser bir rapor hazırladı.

Raporda 'yapılması düşünülen taarruzun başarılı olması için her türlü nedenin var olduğunu' bildiriyor ve diyordu ki:

"Türk mevzileri ele geçirilemez değildir. Siperlerin önünde tel örgü bile yoktur." General Hamilton kaç zamandır yaşamadığı bir sevinç içinde Suvla'ya geldi.

Bir ümit rüzgârı esmeye başlamıştı. Toplantı çok güzel geçti. Bütün komutanların morali yüksekti. Ama Hamilton bu kez hayale kapılmadı, gerçekçi oldu. Genel bir taarruz yerine, daha sınırlı, hesaplı ama Türklerin belini kıracak bir taarruz istedi. General Lisle buna uygun bir taarruz planı hazırladı.
Hedef, ilk aşamada, İsmailoğlu Tepesi-Küçük Anafarta çizgisiydi. Bu çizgi ele geçirildikten sonra ikinci aşama olarak Anafarta tepelerine taarruz edilecekti.
Seddülbahir'deki 29. Tümen ile Mısır'dan gelen atsız Süvari Tümeninin Suvla'ya çıkanlmasına başlandı.
Bir Anzak tugayı da Bomba Tepeye taarruz edecekti (60 yükseltili tepe). Bu küçük, alçak tepecik, Suvla ve Ağıldere-Sazlıdere kesimi arasındaki düğüm noktasıydı. Arkasındaki büyük düzlüğe de egemendi. Bu bakımdan önemliydi.
Taarruzun 21 Ağustos 1915 Cumartesi günü yapılması kararlaştırıldı. Taarruza 48.000 savaşçı katılacaktı.

FARUK'TAN Ertuğrul'a:

" (...) Kanlısırth düşmana kaptırmış olmayı tümende kimse içine sindiremiyor. Diyebilirim ki her gece ya bir birlik ya da fedailerden kurulu bir müfreze, bir parçasını olsun geri alabilmek için Kanlısırt]a hücum ediyor, baskına kalkıyor, sızmaya çalışıyor. Sanırım ki düşman bu korkuyla hiç uyumuyor. Ateş üzerinde yaşıyor. (...)
Gönüllü asker olmuş iki liseli öğrenciyi benim takıma verdiler. Bu ele avuca sığmaz küçük kahramanları esirgemek için ikisini de yanıma haberci olarak aldım. Savaşa katılamayacakları için bana dargın ve kızgınlar. (...)"

İTALYA Almanların yanındayken İngilizlerin yanına geçmiş, Avusturya ile birlikte Osmanlı Devleti'ne de savaş ilan etmişti.
Çanakkale Savaşında yer alacağından ya da Rodos'a yakın olan Anadolu kıyılarına asker çıkaracağından kuşkulanılıyordu. Bu olasılıklar sıkıntı yarattı.
Enver Paşayı bu ara en çok ilgilendiren sorun İtalya değildi. Hanımlar arasında çarşafların etek boyunun ayak bileklerinin görüneceği kadar kısaltılmasının konuşulduğunu, böyle bir modanın başlayacağını duymuştu. İşte bu olamazdı.
Bir Osmanlı kadını böyle giyinemezdi!

İstanbul Merkez Komutanını çağırdı ve emrini verdi:

"Kadınların çarşaflarının etekleri ayak bileklerini gösterecek kadar kısa olmayacak. Böyle bir bildiri hazırlayıp gazetelere ver, yayımlasınlar. Bu emri dinlemeyenler göz altına alınacak. Haydi!" Merkez Komutanı gereğini yapmak için makamına koştu.

21 AĞUSTOS 1915 Cumartesi günü Çanakkale savaşlarının en büyüğü başladı:

İkinci Anafartalar Savaşı.

Türk cephesinde solda 7. Tümen, ortada 12. Tümen, sağ kanatta da 5. Tümen, geride iki yedek tümen vardı. 13'ü ağır, 97 top bulunuyordu. Savaşçı sayısı 30.000 kişiyi aşıyordu.

M. Kemal 12. Tümeni incelemeye gelmişti. Bu tümen ile solundaki birlik arasında bulunan kesimin savunmasını biraz zayıf buldu. Bu kesimin savunmasını üstlenmek üzere 9. Tümeni görevlendirdi. Bu uğraş sırasında düşman bombardırmanı başladı. Saat 14.30'du.
Bir zırhlı, üç kruvazör ve iki muhripin topları ile 85 kara topu, 12. ve 7. Tümen mevzilerini ateş altına aldı.
M. Kemal savaş idare yerine döndü. Bütün tümenlerle telefon bağlantısı kurulmuştu. Haberleşme kolaylaşmıştı.
Bombardıman arasız bir saat sürdü. Siperler harap oldu. Fundalar ve çalılar tutuştu. 15.30'da birlikler harekete geçti.

General Hamilton ve kurmayları, General Lisle ile birlikte lavaşı Karakol Dağı'ndan heyecan ve ümitle izleyeceklerdi. İmparatorluğun önde gelen üç-beş büyük generalinden biri olan General Hamilton'un karşısında şimdi de, üç kez planını yıkmış olan 34 yaşındaki yeni albay olmuş genç komutan vardı.
İngilizler 12. ve 7. Tümen cephelerine doğru çekirge sürüleri gibi ilerlemeye başladılar. Üç İngiliz tümeni 12. Tümenin cephesine, İsmailoğlu Tepesi ile iki yanına yüklendi.

12. Tümen, mevzilerini kıskançlıkla savundu. Bir avuç top-ı ak bile vermek niyetinde değildi. Vatan toprağının kutsal olduğu hepsinin ciğerine işlemişti. Her fırsatta karşı taarruza da geçerek İngilizleri eritmeye, kırmaya, ufalamaya başladılar.
Çamlıtekke yüksekliğinden savaş alanı tabak gibi görünüyordu. M. Kemal savaşı her anıyla izliyor, gerektikçe tümeni uyarıyor, düşman gerisindeki hazırlıkları bildiriyor, önlem alınmasını sağlıyordu. Zaman zaman da komutanları, askerleri kutluyordu.
Hızlı bir birliğin 12. Tümenin soluna, oldukça zayıf tutulmuş olan ara kesime yaklaştığı görüldü. Orayı tutacak olan 9. Tümenin alayları daha yoldaydılar. Bu kesime bir kuvvet yetiştirmek gerekiyordu.
M. Kemal telefonla Süvari Alayı Komutanı Yarbay Esat Bey'i aradı. Alayıyla Silvi köyünde idi. Durumu anlattı ve "Oraya hızla yetişiniz ve düşmanı durdurunuz" dedi.

Alay Komutanı doğal bir sesle yanıtladı:

"Başüstüne."

Bu doğallık M. Kemal'i duraksattı. Komutan görevini iyi anlamamıştı galiba:

"Ne yapacağınızı acaba iyi ifade edebildim mi?"

Yarbay Esat Bey, "Evet efendim.." dedi, "..ölmekliğimizi emrediyorsunuz."
Silvi köyünden yola çıkan Süvari Alayı biraz sonra dört nala Çamlıtekke'yi aştı. Büyük Anafarta köyünü geçmekteydi. Subaylar ve erler kıhçlarmı çekmişler, savaş kokusu alan atların yeleleri ve kuyrukları kabarmıştı. Düşman topçusu alayı fark ederek ateş altına aldı. Savaş idare yerinden alayı izliyorlardı. Soluklarını tuttular.

Alay bir an bile hızını kesmeden, patlayış bulutlarının ve barut dumanlarının içinden, yanan fundaların alevlerinin arasından geçerek ilerledi. Vurulan atlar, süvariler savruluyor, düşüyor ama alay, düzenini bozmadan, bölük bölük dört nala koşuyordu. 12. Tümen ile 7. Tümen arasındaki kesime yetişti.
Burada bulunan küçük birlikler ilerleyen düşmanı ateşle yavaşlatmışlardı. Süvari alayının yarısı piyade savaşına indi, yarısı düşman öncüsünün üzerine atıldı. Bunlar toz bulutu içinde ölüme ya da zafere koştular.
Kılıçlar havaya kalkmıştı. Güneş değdikçe binlerce şimşek çakıyor, nallardan kıvılcımlar fışkırıyordu. Subaylar ve erler savaş çığlıkları atarak düşman öncüsünün içine daldılar. Düşman durdu.

12. ve 7. Tümen kesimlerinde bazı siperler elden ele geçiyordu.
İngilizler bir sonuç alamamışlardı.

General Hamilton taarruzun yenilenmesini emretti:

"Acele ediniz!"
"Peki efendim."
Düşman hızla hazırlanarak akşam üstü şiddetli bir topçu ateşinden sonra yeniden taarruza kalktı. Her taarruz dalgası Türk mevzileri önünde kırılıyordu. Yine sonuç alamayacakları belli olmuştu.
7. Tümen kesiminde 3.000 kişilik Anzak müfrezesi de sabah Bombatepe'ye taarruza geçmiş, gün boğuşmalarla geçmişti. Anzak birliği küçük ama kritik bir yeri ele geçirdi. Geri almak için yapılan girişim başarılı olmadı.
7. Tümen Komutanı bu yerin gece taarruzu ile geri alınmasına karar verdi.

KENDİNİ kadınların giyimi konusunda da yetkili gören Başkomutan kadın eteklerinin uzunluğu ile uğraşırken, Polonyalı bir gazetecinin Grup Karargâhına geleceği, akşam yemeğine ve yatıya kalacağı bildirilmişti. Muhabir akşama doğru, orduya ait bir otomobil ile geldi. Muhabir sarışın, uzun boylu, orta yaşta, zarif bir kadındı.
Ordu yanına bir de mihmandar vermişti. Savaş yer yer devam ettiği için yemek, savaş idare yerinde hep birlikte yenildi.
Türk kadını sokağa zor çıkarken, Polonyalı bir kadın gazeteci Türkiye'de savaş alanını ziyaret ediyordu. Varlığı, ileri bir toplum ile Türkiye arasındaki büyük ve derin farkı göstermekteydi. Almanca bilenlerle konuştu, tartıştı. Bilgisi ve ağırbaşlılığı ile herkeste saygı uyandırdı. Kadın yattıktan sonra, subaylar, savaş fırsat verdikçe kendi aralarında dertleştiler.

Köyde yalnız baş örtüsü vardı. Çünkü kadın yapması gereken birbir çeşit işi çarşaf ve peçeyle yapamazdı. Örtünme kasabalarda başlıyor, şehirlerde sıkılaşarak devam ediyordu. Buralarda köydeki işlere benzer iş yoktu. Büyük çoğunluk ev kuşuydu.

Bir kurmay dedi ki:

"Bir yandan kadınların birinci ve asıl görevi analıktır, çocuk yetiştirmektir, analık kutsaldır diyoruz, öte yandan da kadınları körkütük cahil bırakıyor, çocuklarının önünde aşağılıyor, hatta dövüyoruz. Birçok açıdan tedaviye muhtaç bir toplumuz."
7. TÜMENDE gece taarruzu için hazırlık yapılmaktaydı. Taarruz görevi Orhan'ın takımının bağlı olduğu tabura verilmişti. Bir üşüyor, bir terliyordu ama alışmıştı bu duruma.

Kaç gündür subayların içinde, askerlerin arasındaydı. Bu insanları ne hayatlarında hiç görmedikleri uçaklar korkutuyordu, ne ölüm üreten silahlar, ne acımasız düşman. Oysa kendi küçücük Dilber'den korkup kaçmıştı buraya. Son dönem Türk yazarlarının korkak, kırılgan, hastalıklı kahramanları gibi ölümü aramaya gelmişti. Bir de Anadolu halk hikâyelerini düşündü. Biri bile yılmıyor, ölecekse aşkı için savaşırken ölüyordu. Toplanılıyordu.
Orhan takımını alıp bölüğe katıldı.

Dilber kadar güzel bir geceydi. Yıldızlar akıp duruyorlardı. Sevip okşayan bir yel esmekteydi. Havada bir İstanbul kokusu vardı.
Karışık arazide sessizce ilerleyip bir yerde durdular. Düşmana iyice yaklaşmışlardı. Hücum düzenine
girildi. Orhan'a da büyükçe bir tabanca vermişlerdi. Eline aldı.
Saniyeler geçmiyor, yavaşça damlıyordu. Üşümeye başlamıştı. Titriyordu.
Hücum emri verildi. Fırladılar.

Orhan takımının önünde koşuyordu. Aylardır hayal ettiği andı bu. İçinde resimler, sesler, özlemler, tutkular, dokunuşlar, dualar, utanmalar, acılar, pişmanlıklar, hayaller, şarkılar kaynaşmaktaydı. Bütün hücreleri Dilber'le doluydu. Galiba ağlıyordu.
Bir sel yatağından makineli tüfeklere doğru aktılar. Sendeledi. Bacağından vurulmuştu. Yürüyemedi, düşüp kaldı. Ölmemişti. Ölmediğine sevindiğini fark etti. Sağlıkçılar geriye taşıdılar.

GECE ve ertesi günü de savaş yer yer sürdü. İngilizler, Anzaklarla birlikte 8.000 ölü vermişlerdi.98 Pek çok yaralı vardı. Tümenler tükenmiş, taarruz azmi yok olmuştu. Ordu pes etti. Pes etmeyen sadece General Hamilton'du. Lord Kitchener'in, istediği 95.000 askeri yollayacağını ve bu yeni kuvvetle İstanbul yolunu açabileceğini ümit ediyordu. Ardarda yenilgilerin Generalin gerçekleri görme yeteneğini körlettiği anlaşılmaktaydı.
Başlangıçta hiç de hesaba katmadığı Türkler Majestelerinin donanmasını, Majestelerinin ordusunu, Majestelerinin generallerini sürekli yenmekteydi. Bu yenilgilerin etkileri usul usul bütün sömürgelerde görülecekti.

Zaferin Türk ordusundaki etkisi çok büyük oldu. Çanakkale savaşlarının orduya kazandırdığı özgüveni iyice büyüttü, yerleştirdi, perçinledi. Çanakkale ruhunu güçlendirdi.

İnançlı bir insan olan Cemil Conk Bey karargâh subaylarına dedi ki:

"M. Kemal Bey'i Allah'ın lütfuna, zaferi de M. Kemal Bey'e borçluyuz."

Yenilmez sanılan, o yüzden çekinden, boyun eğilen büyük devletlerin, bencil sömürgecilerin yeniliyor olması halkı da uyandırıyordu.

Sormaya başlamışlardı:

Yenebildiğimize göre niye yöneticiler bugüne kadar dik durmamış, yürekli ve akıllı davranmamış, milletin ve devletin onurunu ve hakkını korumamış, her dediklerine boyun eğmişlerdi? Niye, niye, niye?
Yöneticiler neden millete değil de bunlara hizmet ediyor, onların adamı gibi davranıyorlardı?
BİLDİRİDE adı verilmiyordu ama zaferi kazanan komutanın adı İstanbul'da duyulmuştu. Meraklılar biraz araştırınca başka şeyler de öğrendiler. Bu komutan daha önce de düşmanı ilk gün Arıburnu'nda durduran, orduya Birinci Anafartalar ve Conkbayırı zaferlerini de kazandıran komutandı. Üç kez Çanakkale'yi korumuş, İstanbul'u kurtarmıştı.

Yahya Kemal Bey tarih sezgisi ve şair yüreğiyle bu komutanın büyük işler yapacağına inandı.100 İleri gazetesi sahibi Celal Nuri Bey'e "Birinci sayfaya M. Kemal Bey'in bir resmini koysanıza.." dedi, "..zaferin sahibini milletten saklamak, böyle bir zafer kazanan insanı yüceltmemek milli bir günahtır."

Celal Nuri Bey oraya buraya telefon etti, M. Kemalin arkadaşlarını arayıp buldu, bir fotoğrafını elde etti. Klişesini yaptırttı. Birinci sayfada güzel bir yer verdi resme. Altını da kendi yazdı. Baskıya geçilecekti.
Birkaç sivil giysili adam Celal Nuri Bey'i ziyarete geldiler. Polis Müdürü Bedri Bey'in adamlarıydı bunlar. Bin yerde kulağı olan Bedri Bey, olayı öğrenince gerekenlerle konuşmuş, sonra da adamlarını yollamıştı.

Adamlar Celal Nuri Bey'e Enver Paşanın ilkesini anımsattılar:

"Başarı askerindir. Kişiyi sivriltmeye gerek yok."
Celal Nuri Bey direnmedi. Resmi ve yazıyı 1. sayfadan çıkarttı.
ADAMLAR İleri gazetesinden ayrılırken, Ali Ulvi Bey Selim Sırrı Bey'in odasına giriyordu. Uğrayacağını haber vermişti. Birer kahve içtiler.

Ali Ulvi Bey cebinden bir kâğıt çıkardı:

"Kardeşim, Çanakkale'de büyük bir zafer kazandığımızı öğrendiğim gece sevinçten uyuyamadım. O heyecanla bir güfte yazdım. Umarım beğenirsin."
"Oku lütfen!"

Ali Ulvi Bey yazdığı güfteyi okudu:

Dağ başını duman almış Gümüş dere durmaz akar Güneş ufuktan şimdi doğar Yürüyelim arkadaşlar Sesimizi yer, gök, su dinlesin Sert adımlarla her yer inlesin
Bu gök, deniz nerede var Nerede bu dağlar, taşlar Bu ağaçlar, güzel kuşlar Yürüyelim arkadaşlar Sesimizi yer, gök, su dinlesin Sert adımlarla her yer inlesin
Enver Paşa adının duyulmasını istemiyordu ama Türk'ün talihi M. Kemal'e ilerde söyleyerek geleceğe yürüyeceği bir şarkı bile hazırlatmaktaydı.
Selim Sırrı Bey güfteyi eline aldı, şarkıyı söyleyerek odada dinç adımlarla dönmeye başladı. Söyledikçe gençleşiyor gibiydi.

Şarkının, söyleyeni gençleştirmek gibi bir tılsımı olduğunu daha hiç kimse bilmiyordu. Şarkı bitince arkadaşına sarıldı:

"Eline, aklına, yüreğine sağlık. Göreceksin bu küçük şarkı büyük iş görecek, çok tutulacak, çok ünlü olacak, dillerden düşmeyecek."
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Re: 3 Ağustos1915-27 Ocak1916 Yılları Arasında Çanakkale Sav

Mesajgönderen TurkmenCopur » 02 Oca 2011, 21:19

LONDRA sıkıntı içindeydi.
Yenilgi yüzü görmemiş imparatorluğun saygınlığı Türklerin önünde eriyordu. İngilizlerin Fransızlarla birlikte toplam kaybı 200.000'e yaklaşmıştı. Bütün kazanç, bir İngiliz komutanın söylediği gibi '500 dönümlük çorak bir tarla kadar'dı.
Bu sırada Çanakkale'den Londra'ya Avustralyalı bir gazeteci geldi.

Murdoch adındaki bu gazeteci Çanakkale'de kısa bir süre kalmış, Ashmead-Barlett'le arkadaşlık etmiş ve olaylara onun gözlüğü ile bakmıştı:

Bütün sorunların ve başarısızlıkların nedeni General Hamilton ve kurmaylarıydı. Londra'daki ilgililere ve Avustralya Başbakanına uzunca bir rapor vererek görüşünü bildirdi. General Hamilton'un suyu ısınmaya başladı.

ANAFARTALAR, Arıburnu ve Seddülbahir'de genel savaş durmuştu. Ama sınırlı çatışmalar, baskınlar, lağım atmalar sürüyordu. İki yanın keskin nişancıları da uslu durmuyorlardı. Cephe hayatı siperde, sığınaklarda, zeminliklerde, cephe gerisinde ve hastanelerde sürüp gidiyor, insanlar birbirleriyle kaynaşıyordı.
Avustralya ve Yeni Zelanda kalabalıklar olmaktan çıkıp çeşitli soylardan oluşan bir Avusturalya milleti, bir Yeni Zelanda milleti oluyorlardı.
Türk cephesinde de yalnız Türkler savaşmıyordu. Büyük çoğunluğu oluşturan Türklerle birlikte dövüşen başka soylardan gelme subay ve askerler de vardı. Bunlar, birbirleri için canlarını tehlikeye atmış, aynı karavananın çevresinde oturup karınlarını doyurmuşlardı. Hep aynı bayrak altında yaşamışlardı. Şimdi de birlikte ortak yurt için dövüşüyorlardı. Bu can kardeşliği, gelecekte Milli Mücadeleyi yapacak, yeni devleti kuracak olan milleti yaratmaktaydı. Subaylar ve yedek subaylar, geceleri yemekten sonra öbek öbek toplanıp konuşuyorlardı. Konuşulacak pek çok konu, çözülmesi gereken birçok sorun vardı.
Konuşulan konulardan biri de bir tek şehzadenin, sultanzadenin ya da damadın cephede
bulunmamış olmasıydı. Bir teki bile, gösteriş için olsun, cephe şartlarını paylaşmamış, Çanakkale'de
birkaç gün kalmamış, Çanakkale karavanası yememişti.
Hanedan için Türkiye, çok uzun yıllardan beri yalnız İstanbul'du.

AKBAŞ sahra hastanesinden yollanan bir kart Anadolu-hisarı'nda depreme yol açtı:

"Hastanedeyim. Daha ilk savaşta bacağımdan vuruldum. İyiyim. Yakında İstanbul'a gelebileceğimi sanıyorum. Hepinizi çok özledim, çooooook!"

Birbirlerine girdiler, yüz kez okudular, her okuyuşta sevinç yaşları döktüler. "Ama bacağından vurulmuş çocuk." "Zarar yok. Gelsin de tek bacaklı gelsin." O gece şenlik yaptılar.
Dilber oynayarak kantolar söyledi. Bülbül gibi şakıyor, çalıkuşu gibi zıplıyordu.
YENİ ZELANDALI bir genç savaşa gelirken kemanını da birlikte getirmiş, 'çalarım, insanları bir süre olsun barış içinde tutarım' diye düşünmüştü. Birkaç kez de denemişti. Ama savaşın o ateşli döneminde kimse dinlememiş, kemanın uygar sesi o vahşet içinde gülünç kalmıştı. Bu işi aylar sonra çıplak bir insan sesi başaracaktı.
Bombatepe ve çevresini ele geçirmek için Anzaklar neredeyse her gün saldırıyor, bu inatçı çekişme birçok kayba neden oluyordu. Bombatepe'yi ele geçirmek Anzaklar için güvenlik sorunuydu. Mevziler arasındaki alan şehitler ve ölülerle dolup taşıyordu. Sürekli çatışma yüzünden bunlar gömülemiyordu. Şehitleri görmek ve toprağa verememek Türk askerlerini kahretmekteydi. Bir gece Türk siperlerinden sihirli bir ses yükseldi.

Şarkı söyleyen geri hizmette çalışan Kasımpaşalı Küçük Kara Ahmet adlı bir askerdi. Askere gelmeden önce belki komşuda, belki mahalle kahvesinde gramofonda çalınan şarkı ve gazelleri ezberlemişti. Osmanlıca sözcükleri yanlış söylüyordu ama dinleyeni yüreğinden vuran çok güzel ve savaşı bastıracak kadar gür bir sesi vardı.
Bu sihirli ses İngilizleri, Anzakları, Gurkaları da etkiledi. Silah sesleri, bağırışlar, gürültüler yavaş yavaş kesildi. Savaş durdu.
Küçük Kara Ahmet'in bildiği şarkı ve gazeller bir saati dolduracak kadardı. Bu da yakınlardaki şehitleri toplayıp geriye taşımaya yetti. Bunu gören düşman da aynı şeyi yaptı. Bu bir âdet oldu.

Çok kayıplı günlerde Küçük Ahmet sesiyle barışı başlatıyor, herkes şarkılar bitene kadar tek silah bile patlamayacağına inanıyordu. Subaylar ve askerler, sırtlarını siper duvarlarına dayıyarak dinleniyor, nöbetçiler bile oturuyor, sağlıkçılar sessizce ölüleri topluyor, yaralıları geriye taşıyorlardı. Savaş canavarı ne kadar çabalasa güzelliği, iyiliği yenip yok edemiyordu.

15 EKİM gecesi yatmak için çadırına çekilen General Hamilton'a yaveri, Lord Kitchener'den çok ivedi bir mesaj geldiğini bildirdi.
General Hamilton yeniden giyinip kalktı. İvedi olması ümitlenmesine yol açmıştı. Savaş Kurulu 95.000 kişinin Çanakkale'ye yollanmasını kabul etmiş olabilirdi. En kolay başarı yolu batıda Almanları yenmek değil, Çanakkale'de Boğaz'ı aşıp İstanbul'a girmekti. Koşar adım karargâha geldi.
Şifreyi yaverine çözdürdü. Şifre çözüldükçe yaverin yüzü morarıyordu.

Çözülen mesajı General Hamilton'un önüne bıraktı. Mesaj çok ince bir dille, 'Savaş Kurulunun, Londra'da görüşmek amacıyla General Hamilton'un görevden alınmasına karar verdiğini' bildiriyordu. Yerine General Monro atanmıştı. Görev sona ermiş, rüya bitmişti.

Amiral de Robeck İngiltere'ye dönmesi için General Hamilton'a Chatham kruvazörünü hazırlattı. 17 Ekim günü Gökçeada'da bulunan subaylara veda etti.
Kruvazöre geçti ve kamarasına kapandı. Lombozdan da dışarı bakmadı. Gökçeada'yı, limanı, denizi, hiçbir yeri görmek istemiyordu. Gemi demir alıp hareket etti.

Gemi komutanı kapısını tıklattı:

"Amiral de Robeck sizi güvertede görmek istediğini bildiriyor. Reddedemedi. "Peki." Güverteye çıktı.
Chatham Gökçeada limanında demirli savaş gemileri arasından geçiyordu. Bütün gemilerdeki denizciler güvertelere sıralanmışlardı. General Hamilton'u selamladılar.105 Yenilgi acısını hafifleten bir incelikti bu. Artık kamarasına kapanmadı. Denize açıldılar.
Sağda, boz renkli Gelibolu toprakları, Seddülbahir, Arıburnu, Conkbayırı, Suvla körfezi, Anafarta tepeleri ve ovası uzanıyordu.
Buralarda, yurdunu çılgınca seven ve savunan Koca Türk'e yenilmişti.

BU SIRADA M. Kemal harita başındaydı. İngilizler ve Fransızlar yeni bir kuvvet getirmemişlerdi. Kış eşiğinde kuvvet getirip yeni bir harekete geçmeleri de olası değildi. Daha aylarca böyle gider miydi bu durum?

İzzettin Bey'e baktı:

"Bunlar kaçarlar. Kaçacaklar. Başka çareleri yok."

M. Kemal bu kanısını Ordu Komutanı Liman Paşaya bildirdi ve taarruz etmek için izin istedi. Emrindeki tümenlerden iki kolordu kurulmuştu. İki kolorduya komuta eden bir ordu komutanı durumundaydı. Liman Paşa 'ekselans' diye hitap etmeye başlamıştı. Kendine, komutanlara ve askerlere güveniyordu.
"Hareketsiz kalırsak ellerini kollarını sallayarak gidecekler."

Bu sırada İngiliz Savaş Kurulu Suvla ve Arıburnu'nun boşatılmasına karar vermiş ve hazırlıklara başlanmıştı. Alman ve Türk Başkomutanlıklarının bu karardan haberleri olmayacak, bir kuşkuya da kapılmayacaklardı. İki başkomutanlık da sürekli olayların gerisinde kalıyordu.

Enver ve Liman Paşalar M. Kemal'e şu ortak yanıtı verdiler:

"Taarruz söz konusu olamaz. Harcayacak kuvvetimiz, hatta tek bir erimiz yoktur."

Kimler veriyordu bu yanıtı? Yöntemleri, kararları ve ısrarlarıyla on binlerce gencin kanının ve canının sorumlusu olanlar. M. Kemal istifa etti.
Liman Paşa M. Kemal'in istifasını sağlık iznine çevirdi. Borçlu olduğunu unutmamıştı.
Albay M. Kemal, Anafartalar Grup Komutanlığını Fevzi Çakmak Paşaya bırakarak, 10 Aralık 1915 Cuma günü otomobille Çamlıtekke'den ayrıldı.

ORHAN'DAN Anadoluhisarı'na kart:

"Parçalanmış bir bacağı sağlam bacak yapmaya çalışıyorlar. Bu iş zaman alıyor. Bu yüzden geciktim. Yürümeyi becerir becermez beni buradan atarlar, ben de size kavuşurum"

İNGİLİZLER Suvla ve Arıburnu'nu az kayıpla boşaltmak ümidiyle çok dikkatli bir plan yapmışlardı. Yüzde kırk kayıp tahmin ediliyordu. Boşaltmayı hiç kayıp vermeden başaracaklardı. Bir Türk subayı "savaşta kötü değiller ama kaçmada dâhiler" diyecekti.
M. Kemal'in ayrılışından sekiz gün sonra, 20 Aralık 1915 gece yarısı Anafartalar ve Arıburnu'nda son kalan artçı birlikler de çekilmeye başladılar. Son atılan lağımlar, gereksiz ve tekdüze top ve tüfek ateşleri, düşman siperlerindeki sessizlik ileri siperlerdeki Türkleri kuşkulandırdı. Bazıları harekete geçti. İlk siperler boştu.
İngilizler çekilirken siperler arası yollara uçları mayınlara bağlı ipler germişlerdi. İplere takıldıkça mayınlar patlıyordu. İlerleyen birlikler arasında 27. Alayın 8. Bölüğünün 1. Takımı da vardı. Teğmen Muharrem'in takımıydı bu. Hizmet eri Mehmet Ali de komutanını kollayarak ilerliyordu. Teğmen Muharrem de, Mehmet Ali de, sağ kalan birkaç asker de buraları çok iyi bilirlerdi. 8 ay önce durmadan eğitim yaptıkları yerlerdi buralar. Tuzaklara yakalanmamak için sarp, sapa yerlerden geçerek kıyıya yaklaştılar.

25 Nisan sabahı düşmanı ilk karşıladıkları tepeye ulaştılar. Savaş aylar önce tam da bu noktada başlamıştı.
Düşman götüremediği malzemeyi kumsala yığıp ateşe vermişti. Alevler gittikçe büyüyordu. Kıyı, vurdukları yüzlerce katırın ölüsüyle doluydu. Yangınların kızıl ışıkları denize yansıyor, son çekilen askerlerin bindiği tekneler görünüyordu. Hızla karadan uzaklaşmaktaydılar. Biri, inanamayan bir sesle, "Kaçıyorlar" diye fısıldadı. Evet, kaçıyorlardı.

Dünyayı babalarının malı sanan, tepe tepe kullanan, biri engel olmaya kalkarsa öldüren, yenilmez sanılan sömürgeciler, kaçıyorlardı.
Mehmet Ali, "Allah'ım sana şükürler olsun.." dedi, "..bana düşmanın hırsız gibi sessizce kaçtığını görmeyi nasip ettin. Artık ölsem de gam yemem." Komutanına baktı.

Onun da yüzü parlıyordu. Ter mi, gözyaşı mı, anlamadı. Tepelerden aşağıya zafer çığlıkları ata ata askerler akıyordu.
Yakamadıkları malzemeleri ve götüremedikleri cephaneyi yok etmek, Türklere son bir zarar daha vermek için savaş gemileri kumsalı ve tepeleri ateş altına aldı.

DÜŞMAN iki hafta sonra, yine hiç dikkati çekmeden, hiç kayıp vermeden, Seddülbahir'den de 8/9 Ocak 1916 günü sessizce çekildi.
Yine ustaca kaçmayı başarmışlardı. Tarihte eşi bulunmayan Çanakkale Savaşı sona erdi.

BAŞKOMUTANLIK durum kesinleşince, düşmanın kaçtığını, öğleden sonra bir bildiri ile açıkladı. Haber bir anda yayıldı. Bazı gazeteler ikinci baskı yaptılar. Evler, dükkânlar bayraklar, çiçeklerle süslendi. Zafer şerefine okullar tatil edildi. Çeşitli derneklerin üyeleri, esnaf, halk, başlarında bandolar, zaferi kutlamak için dört bir yandan Beyazıt'a akarak Harbiye Nezaretinin büyük avlusunda toplandı. Yakın okulların öğretmen ve öğrencileri de takım takım geldiler. Nezaretteki subaylar da avluya inmişlerdi. Subayların başında, Nezaret Müsteşar Yardımcılığına atanmış olan Yarbay Fahrettin Altay vardı.
Sevinç, ümit, gurur dolu konuşmalar yapıldı, ordu yüceltildi, şehitler rahmetle, gaziler şükranla anıldı.
Hastanelerdeki yaralılar ziyaret edilecek, Alman ve Avusturya-Macaristan elçilikleri önünde dostluk gösterileri yapılacak, gece de fener alayları düzenlenecek, bazı binalar aydınlatılacak, meydanlarda ateşler yakılacak, şarkılar söylenecek, Boğaziçi vapurları yine ışık saçacaktı. İngiltere ve Fransa başarılı kaçışla avunuyordu. Türk zaferi uyanık, uyanmaya açık Müslüman ülkelerin dikkatini çekecekti.

İstanbul'daki İngilizciler, İngiltere'den korkanlar, İngilizlerle iş yapmanın tadını almış olanlar, paralı ya da gönüllü ajanlar çok üzüleceklerdi.
Altı yüz yıllık imparatorluğun İstanbul'da birikmiş olan tortusu içinde birçok hain ve gafil insan vardı.

ORHAN'IN bacağı üç makineli tüfek mermisiyle parçalanmış, kemiği dağılmıştı. Doktorlar, iki savaş gazisi bu delikanlıyı tam iyileşmeden bırakmadılar. Ardarda yaptıkları ameliyatlarla kemikleri, kasları, damarları, sinirleri topladılar, bacağı düzelttiler. Geride zamanla geçecek bir ağrı ile hafif bir aksama kalmıştı.
Denizaltı tehlikesi bittiğinden yeniden çalışmaya başlayan Gülnihal gemisi ertesi gün Haydarpaşa'ya yanaştı. Orhan bütün yaralıların annesi Safiye Hemşirenin elini öpüp teşekkür etti. Rıhtıma çıktı.

Rıhtım yaralıları bekleyen İstanbullu hanımlar, görevliler, yakınlar ve meraklılarla doluydu. Haber ediği için Orhan'ı
bekleyen yoktu. Kalabalıktan çıkıp uzaklaştı. Bekleyen birkaç fayton vardı geride.

Birine binecekti, yaşlıca arabacı merakla sordu:

"Çanakkale'den mi?" "Evet."

Arabacı usta bir asker gibi selam durdu:

"Arap, Arnavut, Mısırlı, Tunuslu, Acem, Rum, Ermeni, Yahudi, Bulgar, kim varsa, Arabım, Arnavutum, Mısırlıyım, Tunusluyum, Rumum, Ermeniyim, Yahudiyim, Bulgarim, şuyum buyum' diyebilirdi ama biz Türküz diyemezdik beyim. Bir milleti olmak bize yasaktı nedense. Şimdi sayenizde göğsümüzü gere gere, bağıra bağıra, inadına Türküz diyebiliyoruz. Sağ olun. Buyur." Devletin barışta horladığı, başı sıkışınca, derde girince ayağına kapandığı Türklerden biriydi. Konuşarak yol aldılar. Son olarak Balkan Savaşına katılmış, çavuşmuş, yaralanıp çolak kalmış. "Yine askere alsınlar diye başvurdum ama bu kez beğenmediler." Gevrek gevrek güldü.
"Zarar yok. Cephede iki oğlum var, aslan gibi."

Arabayı, zafer arabası sürer gibi Anadoluhisarı'na uçurdu. Orhan'ın ısrarı işe yaramadı, para almadı. Yine askerce selam verip ayrıldı. Orhan kapıyı çaldı.
Biri "Kim o?" diye seslendi. Annesiydi. Kalbi heyecanla göğsünü dövmeye başlamıştı. "Benim." Kapı deli gibi açıldı.

EV bayram yerine dönmüştü. Komşular öbek öbek geldiler. Anneler her gelenle birlikte bir daha gözyaşı döküyorlardı. Dilber kahve pişirmek, terlik vermek, su getirmek için çırpınıyordu. Yüzü karbeyazdı. Zayıflamıştı. Akşama doğru yalnız kaldılar.
Orhan yaralanmasını ve hastaneyi anlattı. Anneler de incelik gösterip 'niye bizi bırakıp gittin' demediler. Bunu dese dese Dilber derdi. O da demedi. Gözleri dolarak dinliyordu. Anneler akşama bayram yemeği hazırlamak için mutfağa indiler.

Hastanede karar vermişti:

İlk, ilk, ilk fırsatta sevgisini, Çanakkale'ye niye gittiğini söyleyecekti.

Buna cesaret edemeyeceğini bildiği için yemin de etmişti:

"Hemen söylemezsem Dilber'in ölüsünü öpeyim."

Şimdi söyleyemezse, bir daha hiç söyleyemezdi. Canını dişine taktı, bir çırpıda her şeyi anlattı. Oooh! Söylemişti işte. Şimdi tepkiye, azarlanmaya, aşağılanmaya, kavgaya, tokat yemeye, ayıplanmaya, sövülmeye, lanetlenmeye hazırdı, razıydı. Bu küçük, afacan, yaramaz, oyunbaz kızın sevgisini kazanmak için mücadele edecekti. Bu delinin sevgisini kazanmak Çanakkale Savaşını kazanmaktan kolay değildi.
Dilber yere bakarak, elleri kucağında, yüzü pembeleşerek dinlemişti.

Yavaşça başını çevirdi:

"Ah benim yakışıklı ve aptal ağabeyim.." dedi, "..asıl ağabeyim olmadığını elbette bilmekteydim ve sana çocukluğumdan beri deli gibi âşıktım. Sana bunu kaç kez belli ettimdi ama sen anlamadındı." Selimiye'de zafer topları gürlemeye başladı. İstanbul zaferi kutlamaya doyamıyordu.

14 OCAK 1916'da Albay M. Kemal, karargâhı Edirne'ye alınan 16. Kolordu Komutanlığına atandı. Kolordunun tümenleri Gelibolu'dan ayrılarak Edirne'ye yürümekteydiler.
M. Kemal, Bulgar işgalini görmüş bu sınır şehrine moral vermek için birliklerin topluca, düzenli bir şekilde girmelerini kararlaştırdı.
Çanakkale kahramanı M. Kemal'in ve Çanakkale gazisi tümenlerin Edirne'ye geleceklerinin duyulması şehirde büyük heyecan uyandırdı. Edirne Valisi Hacı Adil Bey, cepheyi ziyarete geldiği zaman M. Kemal'in tümenini izin almadan savaşa sürerek bir yıkımı nasıl önlediğini öğrenmişti. Şehir büyük özenle süslendi.
16. Kolordu, başta Kolordu Komutanı M. Kemal, karargâhı, tümen komutanları, elden geldiğince ve olabildiği kadar çeki düzen verilmiş gazi tümenler, alkış ve çiçek sağanağı altında İstanbul yolundan Edirne'ye girmeye başladılar.

Vali, Belediye Başkanı, yöneticiler, şehir ileri gelenleri Komutanı ve karargâhını şehir girişinde karşıladılar.
Yatalaklar dışında, bütün şehir yollara dökülmüş gibiydi. Öğrenciler her subayın kucağına bir çiçek demeti veriyorlardı.

Halk bu ordunun, Balkan Savaşı ordusuna hiç benzemediğini görüyordu. Çanakkale ordusuydu bu. Komutan da İstanbul'u, Edirne'yi, Trakya'yı, devleti kurtaran komutandı. Bu komutanın adını ve hayalini minnetle yüreklerine kazıdılar.

Sonuç
1916-1918


Neler Oldu

Çanakkale zaferinin Türkiye ve dünya tarihi bakımından geleceği etkileyen önemli sonuçları ve etkileri oldu.

Başlıcaları şöyle özetlenebilir:

1. M. Kemal Atatürk tarih sahnesine Çanakkale'de çıktı, milli bir kahraman olarak tanındı. Bu durum Milli Mücadele önderliğini kolaylaştırmıştır.

2. Çanakkale zaferi ordu ve millete özgüven kazandırdı. Kenetlenilir, direnilirse, emperyalizmin yenilebileceği anlaşıldı.

3. Dar bir alanda, savaşın her türlüsünü yaşayan genç komutanlar büyük deney sahibi oldular. Bu komutanlar Milli Mücadele'de, onca yokluk ve yoksunluk içinde, birliklerini büyük başarıyla yönetecek, sonunda zafere uçuracaklardır.

4. Çanakkale ruhu, Kuva-yı Milliye ruhunun mayasıdır, bu ruhu hazırlamıştır. Çanakkale ruhu daha gelişerek, büyüyerek, güçlenerek, yaygınlaşarak, derinleşerek, bilinçlenerek Kuva-yı Milliye ruhunu oluşturacaktır. Zaferi, bağımsızlığı, milli egemenliği, özgürlüğü, aydınlanmayı Kuva-yı Milliye ruhuna ve bilincine borçluyuz. Yeni Türkiye'yi Kuva-yı Milliye ruhu ve bilinci yarattı. Bu ruh olmasa, Sevres Andlaşması'na göre Türkiye, sonsuza kadar denetim altında tutulacak, kolu kanadı kırık, küçük, zavallı, ordusuz bir devletçik olarak kalacaktı. Teslimiyetçi İstanbul yönetimi bu barbar, insafsız, rezil Sevres Andlaşması'nı imzalamış, milliyetçi Ankara yönetimi reddetmiş ve sonunda yırtınıştır. İstanbul yönetimini mazur görmek ve göstermek, Sevres Andlaşması'nı mazur görmek ve göstermek demektir.
Şair Fazıl Hüsnü Dağlarca, bu nedenlerle, Çanakkale için "Yeni Türkiye'nin önsözü" diyor.

5. Birleşik Donanma 18 Martta Çanakkale Boğazını geçip İstanbul'a gelse ve Rusya da İstanbul'a çıkarma yapsaydı, neler olurdu? İnsan bunu düşünmek bile istemiyor. Halk daha Balkan Savaşı'nın yıkıcı etkisi altında. Direnişi sağlayacak ruh savaşarak olgunlaşmamış. Büyük olasılıkla Türkiye biterdi. Bu bakımdan 18 Mart zaferi de Çanakkale zaferinin mayasıdır.

6. Bu özgüven, direniş ruhu bütün orduyu etkiledi.

7. Cephe gerisinde geleceği etkileyecek önemli gelişimler oluyordu. Birincisi, özü yurtseverlik olan milliyetçilik, milli bilinç kökleşmeye, milliliğin büyük önemi kavranmaya başladı. Irkçılıktan, şovenlikten, yayılmacılıktan arınmaya başladı. Milliyetçilik yeni gelişmekte olan bir akımdı. Birçok çevre bu akımı baltalamak için açık-gizli çok çalıştı ama başaramadı. Bazı dinci çevreler ve soyut liberaller, milli şartları hiç dikkate almadan, ya kendi yararları için ya da sömürerek zenginleşmiş ve gelişmiş ülkelere bakarak liberalliği savunuyorlardı. Zaferi milliciler kazandı.

8. Cephe gerisindeki ikinci önemli olgu kadın hareketidir. Bu hareket savaş dolayısıyla durgunlaşmadı, tersine hızlandı, yayıldı, iyice toplumsallaştı. En durgun gibi göründüğü zamanda bile bir yeraltı nehri gibi aktı. Cumhuriyeti hazırlayan akımların en önemlilerinden biridir. O dönem kadınlarının bilinçli davranışları hayranlık uyandırıyor.

9. İngiliz ve Fransız yardımı ulaşmadığı için Rus Çarlığının yıkılışı çabuklaştı. 1917'de Çarlık yönetimi devrildi, yerini sosyalist rejim aldı. Rusya savaştan çekildi. Bu yeni devletin Milli Mücadele döneminde Türkiye'ye ciddi yardımları olacaktır.

10. Müslüman ülkelerin aydınlanmaya elverişli olanlarında (Mısır, Hindistan, Tunus, Cezayir vb.) emperyalizmin yenilebileceği düşüncesini yeşertti. Bu düşünce Milli Mücadele ile çok güçlenecek ve gürleşecektir.

Bu büyük kazançları İttihatçı yönetim iyi kullanabildi mi? Genel olarak hayır.
Hükümetin açık seçik bir siyaseti yoktu. Olumlu ve olumsuz birçok düşünce, tasarı ve hayal birarada yaşıyordu.
Enver Paşa hayallerinin ve Almanların da etkisiyle, yeni cepheler açarak orduyu dört bir yana dağıttı. Birlikler İran'a egemen olmaya, yurtdışına, Bulgarlara, Almanlara, Avusturyalılara ve Macarlara yardıma yollandı. Rusya savaştan çekilince, Türk birlikleri Azerbeycan ve Kafkasya'ya doğ ru yürütüldü. Oysa bu sırada Filistin ve Irak cephelerinde durum gittikçe tehlikeli olmaya başlamıştı. Türkiye'nin bu kadar çok cephenin ve hayalciliğin yükünü kaldırabilecek bir hazırlığı, varlığı, ekonomisi, yapısı, imkânı, silahı, cephanesi, aracı-gereci ve en önemlisi insanı yoktu. Dört yıl dayanması bile büyük başarıydı.
Ordu Osmanlı müttefiklerinin çıkarları ve Enver Paşa'nın hayalleri için harcandı. Ordu silahının namusunu koruyordu ama devlet de, millet de tükenmekteydi. Savaşın sonuna doğru gençler, yaşla değil, kiloyla askere alınacaktı. 45 kilo çeken askerdi.1
İktidar da Başkomutanlık da geleceği göremedi. Bilgileri, deneyleri bir devleti yönetmeye yeterli değildi. Anayurdu korumak için hiçbir önlem almamışlardı. İktidar ve devlet çöküyordu.

Uyarı da dinlemiyorlardı. Her şeyi en iyi bildiklerini sanıyor ve sürekli yanılıyorlardı.
İktidar çöktükçe, gerici, işbirlikçi, teslimiyetçi, Türk karşıtı, İngiliz uydusu Hürriyet ve İtilaf Partisi ve benzeri çevreler toparlanıyor, güçleniyor, iktidarın ve ordunun çökmesini bekliyorlardı.
Sonunda korkulan gün geldi.

Soluğu kesilen devlet teslim oldu. Agamemnon zırhlısında Mondros Ateşkes Anlaşması imzalandı (30 Ekim 1918).
Bu Anlaşma, 1920 yılında İstanbul hükümetine bildirilecek olan barbar Sevres Andlaşması'na hazırlıktır.
Başkomutan Enver Paşa, Sadrazam Talat Paşa, Bahriye Nazırı Cemal Paşa ve bazı İttihatçılar, 2/3 Kasım gecesi, geride yıkılmak üzere olan bir devlet bırakarak İstanbul'dan kaçtılar.
Ahmet İzzet Paşa Sadrazam oldu.
Anlaşma uyarınca orduyu dağıtmaya koyuldu.

Galipler adım adım Anadolu'ya ve Trakya'ya girmeye başladılar.
6 Kasım 1918 günü İngiliz Generali Fuller Çanakkale'ye geldi. Yeni Müstahkem Mevki Komutanı Albay Selahattin Adil Bey'di. İkisi için de çok dramatik bir karşılaşmaydı bu.

İngiliz General, yaklaşmayı bile başaramadıkları o müthiş hedefleri teslim almaya gelmişti. Selahattin Adil Bey yüz bine yakın şehit verilerek savunulan her şeyi, her yeri teslim etmekle görevliydi. Bir protokol imzaladılar.

Kilitbahir ve Çanakkale'deki gazi tabyalar, Hasan-Mevsuf, Baykuş, İntepe, Erenköy ile kıyılarda bulunan öteki bütün kahraman bataryalar, 8 Kasım günü İngiliz birliklerince işgal edilecekti. Buralarda İngilizlere hizmet için bir miktar asker bırakılacak, kalanlar kuzeye doğru, iyice uzağa çekileceklerdi.
Müstahkem Mevki Telsiz İstasyonu İngilizlere teslim edilecekti.

Müttefik donanmasının geçebilmesi için mayın hatlarının ivedi temizlenmesi gerekiyordu.
8 Kasım günü İngiliz birlikleri Türk kılavuzların yardımıyla mayın hatlarındaki gizli yollardan geçip Çanakkale'ye gelmeye başladılar. Türk subayları ve askerleri, canlarından çok sevdikleri topları, tabya ve bataryaları, tesisleri, ordugâhları ağlaya ağlaya İngilizlere bırakarak ayrıldılar.
10 Kasım günü İngilizler kaç kez yenildikleri Gelibolu'yu, uzaktan bile göremedikleri Çanakkale'yi işgal ettiler.
İngiliz subayları merak içinde tabyalara doluştular.

Koca armadayı perişan eden şu toprak tabyalar, şu taş cephanelikler, şu modası geçmiş, ağır, hantal, yetersiz toplar mıydı, şu ağlayarak çekilip giden üstü başı döküntü subaylar ve yarım papuçlu askerler miydi?
Öfkeyle birkaç topun namlusuna dinamit doldurarak patlattılar. Namlu ağızları çiçek gibi açıldı. Namluların bu komik halini görünce keyifleri yerine geldi.
Selahattin Adil Bey ve karargâhı, geride birkaç görevli bırakarak Akhisar torpidosuyla Çanakkale'den ayrılıp İstanbul'a gitti.
12 Kasım günü öğleden sonra karma müttefik donanmasının ilk gemileri Çanakkale Boğazına girdiler. Mayınlar kaldırılmıştı. Kıyıları merakla inceleyerek, ağır ağır Marmara'ya geçtiler. İlk savaş gemileri Fransız bandralı 7 zırhlı, 5 torpido, İtalyan bandralı 3 zırhlı, 2 torpido, Yunan bandralı 1 zırhlı, 4 torpido ve bir İngiliz gambotuydu.

Rüyada bile görmedikleri bir olayı yaşamaktaydılar.
Türkleri yenmişler, İstanbul'a yol alıyorlardı.
İstanbul'a!

Artık bir daha asla Türklere geri vermeyecekleri dünya başkentine.
Boğaz'dan geçişler gece boyunca sürdü. 56 savaş gemisi Marmara'da, İstanbul Boğazı açığında toplandılar. Bahriye Nezareti Müttefik donanmasının rahatça Boğaz'ı işgal edebilmesi için 13 Kasım 1918 Perşembe günü Boğaz içindeki her türlü gemi hareketini yasaklamıştı. Perşembe sabahı çevreyi denetim altında tutmak için iki uçak sürekli dolaşmaya başladı. Önden torpidobotlar ilerleyerek Boğaz'ı gözden geçirdiler. Zırhlılar, kruvazörler, dretnotlar, birbirlerinin dümen suyunda Boğaz'a girmeye başladılar.

Rum ve Ermeniler dört yıl önce sandıklara kaldırdıkları İngiliz ve Fransız bayraklarını çıkarıp evlerini, iş yerlerini donatmışlardı. Kilise çanları çalıyor, kıyılara toplanmış olan Rumlar ve Ermeniler el sallıyor, zıplıyor, sevinç çığlıkları atıyorlardı. Hürriyet ve İtilaf Partililer neşelerini belli etmemeye çalışıyorlardı.
Türkler ölü gibiydi.
Her şey bitmiş görünüyordu.

Bu sırada Adana'dan gelen bir yolcu treni Haydarpaşa garına girmekteydi. Yıldırım Orduları Komutanı M. Kemal Paşa yaveri Cevat Abbas ile birlikte perona indi. Ordusu kaldırılmış, İstanbul'a çağrılmıştı. M. Kemal Paşanın eski bir arkadaşı, Dr. Rasim Bey karşılamaya gelmişti. Köhne bir askeri motor rıhtımda bekliyordu. Karşıya geçeceklerdi ama Boğaz'dan çelik kaleler, namlular, bayraklar akıyordu. Büyük gemilerin bandoları marşlar çalmaktaydı.
Cevat Abbas ümitsizce M. Kemal Paşaya baktı.

Paşa Cevat Abbas'ın acı dolu gözlerini görünce dedi ki:

"Geldikleri gibi giderler."

Öylece söylenivermiş bir teselli, bir yatıştırma cümlesi gibiydi. Ama emperyalist armadanın zırhlıları, 5 yıl süren görkemli bir mücadeleden sonra gerçekten, 'geldikleri gibi gittiler.' Üçlemenin ikinci kitabı olan Şu Çılgın Türkler bu görkemli mücadele ile hiç gitmeyeceklermiş gibi gelen bu gemilerin nasıl gittiklerinin belgesel romanıdır.

Ne oldular?

Padişah Sultan Reşat Temmuz 1918'de öldü, yerine 36. Padişah olarak Vahidettin geçti. Enver Paşa Almanya'da kalmadı, Moskova'ya geçti, 1922 Ağustosunda Türkistan'da şehit oldu. Sait Halim Paşa Roma'da, Talat Paşa Berlin'de, Cemal Paşa Tiflis'te Ermeni katillerce öldürüldü. Damat Ferit beş kez Sadrazam olacak, Türkiye'yi İngilizlere satmak için elinden geleni yapacak, sonunda tarihin çöplüğünde yerini alacaktır.
Hürriyet ve İtilaf Partisi teslimiyetçi İstanbul yönetimine ya ortak oldu, ya destek verdi. Albay M. Kemal 1 Nisan 1916'da paşa (tuğ/tümgeneral) oldu. Ordu komutanlıklarında bulundu. Halk ve ordu mensupları Çanakkale Savaşı ve ordu komutanlıkları dolayısıyla tanıdıkları M. Kemal Paşa'nın Milli Mücadele önderliğini duraksamadan kabul ettiler.

Diriliş'te adı geçen Türk subaylarının birkaç paşa dışında hepsi Anadolu'ya geçerek Milli Mücadeleye katılacaktır.
Besim Ömer Paşa Kızılay Genel Başkanlığını sürdürdü, 1935'te milletvekili oldu. Birçok atılımın öncüsüdür.
I. Hakkı Baltacıoğlu akademik hayatını ve yazarlığı sürdürdü.

Hamdullah Suphi Tanrıöver, Mehmet Akif Er soy 1. TBMM'de milletvekili olarak bulundular. M. Emin Yurdakul, Yahya Kemal Beyatlı, Mithat Şükrü Bleda da milletvekili oldular. Fethi Okyar İngilizlerce Malta'ya sürüldü, serbest kalınca Ağustos 1921'de Ankara'ya geldi. Selim Sırrı Tarcan, Ali Ulvi Elöve öğretmenliği sürdürdüler. Fuat Gücüyener bir yayınevi kurdu. Ünlü hikayeci Ömer Seyfettin 1920'de, yazık ki milli zaferi göremeden öldü.
Esat ve Vehip Paşa'lar Milli Mücadeleye katılmadılar. Esat Paşa emekli olmuştu, İstanbul'da kaldı. Vehip Paşa yurtdışına gitti.
Nezihe Muhittin öğretmenliği ve kadın hareketi için çalışmayı sürdürdü, romanlar yazdı.
Halide Edip Adıvar roman yazarlığını ve sosyal çalışmaları sürdürdü, İstanbul'un işgali üzerine eşi
Adnan Adıvar'la Ankara'ya geçti.

1918'e doğru peçeler azaldı, var olanların çoğu saydamlaştı, yoka döndü. Sokak kıyafeti olarak manto ve başörtü genelleşmeye başladı. Sultanahmet mitinginde konuşan kadınların hepsi, katılanların çoğu peçesizdir.
Roman kişileri olan Faruk ve Nesrin Şu Çılgın Türkler'de yer alıyorlar, Cumhuriyete de katılacaklar. Yine roman kişileri olan Orhan ve Dilber'i Cumhuriyet döneminde de göreceğiz. Romanda adı geçen öteki kişiler hakkında dipnotlarda bilgi sunulmuştur.
Alman İmparatoru II. Wilhelm 9 Kasım 1918'de tahttan çekilir, Almanya'da cumhuriyet ilan edilir. 12 Kasımda da Avustur-ya-Macaristan İmparatoru Kari tahtı bırakmak zorunda kalır. 13 Kasımda Avusturya'da da cumhuriyet ilan edilir.
Başkan Wilson Yunanlıların İzmir'e çıkmasını destekler, Doğu Anadolu'nun büyük bölümünü Ermenilere bırakan atmasyon haritayı hazırlar. C.E.W. Bean Anzak tarihini yazacaktır.

General Birdwood mareşal olur, Atatürk'ün cenaze törenine İngiltere temsilcisi olarak katılır.
Amiral de Robeck 26 Ağustos 1919'da İstanbul'daki İngiliz Yüksek Komiserliğine atanır. İstanbul onun zamanında ve onun da tavsiyesi ile işgal edilmiştir. 17 Kasım 1920'de görevini diplomat Sir Horace Rumbold'a bırakır.
General Hamilton'un sesi sedası duyulmaz.
Albay Keyes Donanma Komutanı olacaktır.
Lord Kitchener 1916'da bir deniz kazasında ölür.

W. Churchill uzun yıllar hükümette görev almaz. İkinci Dünya Savaşında Başbakan olacaktır. General Gouraud'yu Milli Mücadale döneminde Suriye Yüksek Komiseri olarak göreceğiz. Cumhuriyet döneminde Ankara'ya gelerek Atatürk'le görüşmüştür.
Liman Paşa yenilgiden sonra ülkesine dönerken, İngilizlerce yedi ay Malta'da alıkonur, sonra serbest bırakılır. Anılarını Malta'da yazmıştır. Almanya'ya döner dönmez bastırır.

Çanakkale'de bulunan Alman subaylarından üçü, Albay Kan-nengiesser ile Liman Paşa'nın yaverleri Mühlmann ve Prigge anılarını yazmışlardır.
Alman ordusu dağıtıldığı için Türkiye'den ayrılan Alman subaylarının askeri hayatları sona erer.

Son söz

İngiliz-Fransız donanmasını yenip geri döndüren Kilitbahir ve Çanakkale'deki tabyalarımızı gezerseniz, buralardaki toplardan ancak bir-ikisinden kalma birkaç parça görürsünüz. Peki o tabyaları dolduran o büyük, gazi 137 top nerede? Buralardaki uzun, kalın namlulu, büyük gövdeli, asansörlü, raylı dev makineler ne oldular?
Acaba buraları işgal eden İngiliz ve Fransızlar, bizim için tarihi değeri çok yüksek olan bu topları götürmüş olabilirler mi?
Hayır, birkaçının namlusunu dinamit doldurup patlattılar. Öteki topların kamalarını çıkarıp denize attılar, böylece topları kullanılmaz hale getirmekle yetindiler. Götürmediler. İşgalciler Milli Mücadele sonunda yenilerek çekip gittikleri zaman bütün toplar yerindeydi.
Toplar sadece kamasız, kullanılamaz durumdaydı. Ama zafer topları olarak bütün heybetleri ile yerlerinde duruyorlardı. Varlıkları ile büyük zaferi anımsatıyor, yaşatıyorlardı. Direncimizi, kararlılığımızı, dirilişimizi, uyanışımızı, kendimize gelişimizi, toprağı nasıl vatan yaptığımızı temsil ediyorlardı.
Peki kim yok etti bunları?
Biz!
Evet biz yok ettik.

1954 yılında Maliye Bakanlığı bu gazi topları, yani tarihimizi, hurda demir fiyatına bir hurdacıya sattı. Hurdacı da bütün topları kesti, biçti, söktü, parçaladı ve götürdü. Nusrat mayın gemisini de sattık.
Peki, Yavuz? Peki, Hamidiye? Peki, Muavenet? Peki, Bandırma?
Bunları da sattık. Sökülüp parçalandılar. Peki, Savarona? Bunu da kiraladık.
Birini bile müze-gemi yapmayı, korumayı düşünmedik. Bu bilinçsizlik, nankörlük, ruhsuzluk, bu yakın geçmişimizi yağmaya verme, önemsizleştirme bu kadarla kaldı mı?
Hayır.
Gittikçe artıyor, genişliyor, büyüyor, hızlanıyor.

Bu durumu sanki bizimle ilgisi olmayan bir televizyon dizisi gibi seyretmekteyiz.
Biz diri, canlı, hayat dolu, duyarlı, dikkatli, bilinçli, bağımsızlığa âşık, gururuna düşkün bir millettik.
Ne oldu bize?
Yoksa son yüzyıl içinde Çanakkale dirilişini, Milli Mücadeleyi, o kutsal çılgınlığı, zaferi, ilkellikten ve bağnazlıktan kurtuluşu, uyanışı, aydınlanmayı, çağdaşlaşmayı, kadın özgürlüğünü, cumhuriyeti, dünyanın Türk mucizesi diye andığı bu büyük macerayı yaşayan biz değil miydik? Yoksa bunlar milletçe birlikte gördüğümüz bir rüya mıydı? Şehitler, gaziler, kahramanlar, o öldürücü acılar, o emsalsiz sevinçler, inanılmaz başarılar hayal miydi? Hayır!
Hepsi gerçek.

Ama içerden, dışardan söylenen ninnilerle, süslü kutular ve göz alıcı şişeler içinde sunulan uyku ilaçlarıyla bizi yeniden uyutmaya çalışıyorlar.

Tarih son kez uyarıyor:

Uyuma ey Türk!
Dirliğin, birliğin, dilin, benliğin, tarihin, yurdun, adın bir kez daha giderse, bir daha hiçbiri geri dönmez.
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26


Dön Çanakkale Savaşı

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir