Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Ekber Tarafından İmparatorluğun Tanzimi

Burada Babür İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Ekber Tarafından İmparatorluğun Tanzimi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 29 Tem 2012, 16:27

EKBER TARAFINDAN İMPARATORLUĞUN TANZİMİ

Ekberin imparatorluğu İlmi kuruşu —, Mülki ve İdari taksimat. Siyasi ve İdari İslahat —, Vergilerde ve para işlerinde tedbirler —, Ordunun miktar, terkip ve idaresi —, Tersaneler, darbhane, ve devlet fabrikaları...

Yollar, polis teşkilatı —, Ekberin ilme hizmeti. Dinleri tetkik eden ve ettiren Ekberin laik bir zihniyette bulunuşu; bütün din alimlerinin toplandırılışı; dini, İlahi esaslara şiddetli muhalefet —, Ekber hakkında zamanın ve sonradan gelen yabancı mütefekkirlerin kanaati —, Ekber imparatorluğunun halen yaşadığı hakkındaki hakiki ve tarihi şehadetler...

Ekberin Hind İmperatorluğundaki yüksek rolünü iyi anlamak için onun iş başına geldiği zamanki İmperatorluğun teşkilat ve idare tarziyle bir de bıraktığı gündeki devlet kuruluş ve idaresini karşılaştırmak icap eder. Babür zamanında zaptedilen İmperatorluk geniş bir sahaya yayılmış ise de idare tam istikrarım bulmamış, devlet otoritesi mülkün her tarafında yerleşmemişti. Bilhassa Hümayun zamanında yer yer kardeşlari geniş sahalardaki halkı emirlerinde toplıyarak meşru padişah olan Hümayuna karşı bir kaç kanlı çarpışmalar yapacak kadar devlet mefhum ve bağlarının zaif olduğunu göstermişlerdir.

Şehzadeler tarafından vukua getirilen ve çok ağır olan bu milli cinayet ve hiyanetler derebeyi zihniyetinde bulunan beylerden ve bazı eyaletlerin vali ve komutanlarından da çıkmamış değil idi. İşte Ekberin en büyük himmet ve hizmeti devlet nüfuz ve otoritesini kurmak ve korumakta görüldü. O yer yer nüfuzlu Türk beylerini bile amansız bir şiddet ve azimle tepeledi. Memlekette kanunu hakim kıldı. Ve her tarafta idare ve adaletin temin edebilinmesi için teşekkülleri inceletti ve artırdı. Bu geniş ülke evvelce 12 sonradan 15 Suba (hidiviliğe) ayrıldı. Allahabad, Ağra, Od, Açemir, Ahmedabad, Bahar, Bingale, Dehli, Kabil,

Lahor, Multan, Malva Handeş, Berar, Ahmet Nagar da sonradan ilave olunmuştur. Bu mıntakalar siyasi ve İdari olup her birinde birer büyük vali (Hidiv) bulunmakta idi.

Bu eyaletlerin arazisi de 105 Serkara, her Serkar bir takım Parganalara bölünmüştü. Bunlardan Serkarlar bizim vilayetler gibi olup Pargana kaza, Düsturlar nahiye sayılabilir. Subalar ise büyük geniş memleket parçalan olup eyalet itibar edilebilir. Bazı arazi kısımları devlet ricaline verilmekte idi. Bu yerlerin vergisi, sahip olan zata ait olup devlet hukukunu da arazi sahipleri gözetirdi.

Çağırdarlar da kendilerine verilmiş arazide mutlak bir hakim gibi olup yalnız imparatora karşı mesul bulunurlardı. Çağırlıklar babadan oğla kalmaz, değiştirilebilirdi. Bununla beraber gide gide imtiyazlı askeri asilzadeler sınıfı türemişti. Çağırdarlarm arazisi genişlikçe başka, başka olup Çağırdar rütbesine göre çıkarılacak süvari miktarı da artardı. Büyük Hind Türk imparatorluğunda 33 derece rütbe olup bunlardan üçü ancak şehzadelere verilebilirdi.

Bunlar da 7.000 — 10.000 asker çıkarmakla mükellefti. Geriye kalan 30 mansap efradı ehaliden o rütbeyi kazananlara mahsus olup bunlar 10 — 50 ye kadar asker çıkarırlardı.

Barış zamanında Çağırdarlar ancak askerleri bir nevi teftiş ve yoklamalarda ve padişah huzuıunda yapılan büyük geçit resimlerinde bulundurur ve harp zamanında da bunlarla harbe giderlerdi. Sehezari ve dehbezari rütbeleri de vardı. Büyük rütbeli komutanlar Subaların, Serkarların valisi olarak bulunurlardı. Bir pençhezarinin aylığı on bin ila otuz bin Rupyeyi geçerdi. Arazinin bir nev’i de Suyurgal olarak verilmiş bulunuyordu. Bunlar gelip geçmiş padişahların, büyüklerin nesillerine has olup babadan oğula kalırdı. Şeyh ve imamlara da verilmiş suyurgallar olup onlara da milk ve meded-imaaş denilirdi. Bu da çoktu.

Bilhassa bu sonuncu kısım arazi ve aidatına Sadrı cihan denilen büyük ve şer’i hakim bakmakta idi. Bunlar için bütün vilayetlerde bu işi takip eden memurları bulunurdu.

Ekber, zamanında araziyi ölçtürttü. Arazi için ölçü, ceripti. Bir cerip dıl’ı altmış yarda olan bir murabba idi. Bir cerip murabbaı bir bigah teşkil ederdi. Arazi de bitim kabiliyeti itibariyle Polaç, Paroti, Çaçar, Bancar adında dörde ayrılmıştı. Vergiler de bu derecelerde koyulmuştu. Bu husus daha ince noktalara kadar düşünülmüş, ayrılmış ve tatbik edilmekte bulunmuştu. Vergiyi nakit olarak veya aynen vermekte sahibi serbestti. Köylere rüsum vermek ve vergileri geciktirmek gibi kolaylıklar da yapılırdı.
Ekber vergilerin taksitle alınmasını ve muhtaç köylüye avans verilmesini emir ve temin eylemişti. Sanayie mahsus mahsulat ayrı bir vergiye tabi bulunur ve Hindistanda kurak seneler çok olduğundan bu hususta da çok esaslı tedbirler alınmıştı.

İhtiyat tedbirleri: silolarla zahire biriktirmek suretiyle kıtlık tesirleri azaltılır. Açlık yüzünden insanların kırılmasına meydan verilmezdi.

Yalnız Hindulardan alman cizye onları devlet dahilinde hakir bir derecede bulundurmuş olduğundan, Hinduların kin ve gücenikliklerini arttırırdı. Ekber bunu da kaldırdı. Bac, damga, transit, liman resimlerini azalttı. Daruğa ve tahsildarların hemen umumileşmiş olan hediyelerini kesti. Bir taraftan asker şevkinde halka olan zarar ve ziyan da tespit edilerek vergiden düşülürdü. Zuyuf akçeyi doğrulttu. Yollarda emniyet ve inzibatı yükseltti. Ticaret çok arttı ve genişledi. Bu hususta Ekberin en kıymetli ricali Todarmal ile itimat Han’dı. Vitayetlerde en yüksek idare amiri Sipehsalar olup imparatoru temsil ederdi. Çaışı ve pazarın asayişini kutvallar takip eder. Tahsildara keruri, hazinedara divancı, veznedara betekçi derlerdi. Mali işler çok sıkı ve intizamlı kayıtlarla tutulur. Ayda bir de kat’i hesap görülürdü.

Ebulfazla göre Ekber zamanında orduda askerlik çağında 4.400.000 adam vardı. Bunlar harp zamanı toplanacak kısım olup hazarda ise 12.000 süvari ve kalanı topçu piyade olmak üzere 25.000 di. Bunlar kışlalarda oturur, sarayda muhafızlık yapar, vergi tahsiline de yardım ederdi. Hazinei Hassadan iaşe olunurdu.

Bundan başka birlik efradı olarak büyük aile çocuklarının iyi surette yetiştirilmesi gözetilirdi ve bunlar orduda mühim hizmetlere alınırdı. Ordunun silahı: piyadeler için fitilli tüfenk vardı. Bindokçu denilen bu piyade askerlerinin üstüne bir miraher (onbaşı) kumanda ederdi ve bunlar 300 rupye maaş alırlardı.

Ordu ihtiyacı için fabrikalar, gemiler yapan tersaneler, haralar vardı. Bunlar tam birer disiplin içinde bulunur. Zaman zaman bizzat imparator tarafından teftiş edilirdi. İmparator Ekber bu çeşitli işlerin teferruatına kadar nüfuz eder ve bilhassa makine işlerinde çok uğraşır, ateşli silahların artmasına ve daha iyi olmasına ehemmiyet verirdi. Şimdiki dağ topları parçaları ayrı ayrı hayvan üstünde taşınır, toplar ve 17 tüfeği biribirine bağlayan ve bir fitil ile atılan silahlar vardı. Denizde ve muhasarada kullanılan büyük toplar da icat etmiş ve yaptırmıştı.

Zamanında en büyük ve çok tesirli savaş vasıtası olan harp filleri Ekber zamanında çok büyük bir dikkatle terbiye edilirdi. En iyi cins filler en iyi yerlerde beslenir, büyütülür ve yetiştirilirdi. Bu suretle yetişen bir filin kıymeti de 5-10 bin rupiye olurdu.

Sarayın kuruluşu ve debdebesi çok büyüktü. 1004 H. senesi saray masrafı yedi buçuk milyonu aşmıştı. Vekil unvaniyle bir baş vezir, vezir unvaniyle de bir ordu, maaşlar ve levazım nazırı vardı. En büyük ricali bunlar teşkil ederdi.

Mirmal, Mirmünşi, Mirbahr, gibi daha birçok memuriyetler olduğu gibi ordudaki rütbeler de otuz üçe varıyordu.

Sivil memuriyetlerde kadınlar da vardı. Orduda Raçputlar ve Türkler komutan olurdu. Todarmalın maliye işlerine baktığı senelerde bütçe 20.000.000 rupiye olarak tanzim edilmiş ve daimi ordu da 140.000 kişiye çıkarılmıştı.

Ekber harp köleliğini de lağvetmişti. Cizye vergisini de kaldırdı. 42 yerde para basılmıştı. Hazinei hassa 32 milyon liraya çıkmış. Ekberin Hindularla samimiyeti çok yüksekti. Onları devlete bağlamak için kendisi raça Baharı Malın kıziyle evlendi. 1561 oğlu Cihangiri de Marvar raçası Baguvandüs Odeysingin kıziyle evlendirdi,

Hind Türk İmparatorluğu bir Türk Raçput İmparatorluğu halini almıştı. Hindular Pençayet denilen kendi meclisi idarelerine ve müslümanlar kadılara müracaat ederek idare edilmekte ve her ikisinden üstün olaraktan hükümet memur ve zabıtası vardı.

Ekber polis ve posta teşkilatını da çok esaslı ve ince buluşlariyle yükseltmişti. O derecede ki Ağradan 900 mil uzaktaki Ahmedabada 6 günde evrak götürülebilirdi.

Mimari bakımında da Ekber zamanında çok büyük eserler vücude getirilmiştir. Bunların başında sekiz senede yapılan Ağra kalesi gelir. Sikrideki saray da onun eseridir. Hümayunun muhteşem türbesini de o yaptırmıştı.

Yüksek bir alim olmıyan Ekber ilme çok büyük hizmet etmişti. Kültür itibariyle Hindularla müslümanları anlaştırmak için Hindin büyük mütefekkir ve şairlerini Sanskırit ve Yunan eserlerini farscaya tercüme ettirdi. Etrafına bütün Hindin yüksek san’at ve hüner adamlarını toplamıştı ve onlara en büyük serbesti paye ve refah temin etmişti.

Bundan dört, beş asır evvel bugün kültür vasıtasiyle yapılagelmekte olan İçtimai işler ve eserler din yoliyle yapılmaktaydı. Bir milletin bütün fertlerini fikir ve his cereyanlarında birleştirecek ahkam ve esaslar, hatta siyasiyat ve içtimaiyattan örf ve adata kadar herşey din kitaplarında toplanmış ve ancak din alimi bulunanların tefsir ve tebliği yoliyle halk arasında yayılmakta bulunmuştu. İşte bu yüzden cemiyetler arasında ve milletler hayatında en müessir tahrik vasıtası da dindi. Nitekim Avrupa ve hıristiyan aleminde beşeriyet için kızıl bir yara teşkil eden haçlı seferleri ve en kud-

retli hükümdarların bir aforoz karşısında çaresiz kalarak şereflerinden uzaklaşması bu tesirlerle vukua geldiği gibi Asya ve İslam aleminde İslam için bir kara leke olan Sünnilik ve Şiilik dövüşmesi ve en büyük padişahların mülkün idare ve istikbaline ait en isabetli kararlarının milletlerin hayat ve idaresinde nasibi olmıyan bir şahsın yarım satırlık fetvasiyle geri bırakılması da gene bu tesirlerle olmuştu.

işte dinin milletler üzerinde ve idaresinde çok şümullü ve derin tesirleri sebebiyledir ki yabancı ahali ile meskün bir mülkü zapteden bir hükümdar memlekette biraz mütecanis ve istikrarlı bir hükümet kurabilmek için derhal dini vasıtaya baş vuruyordu.

Hal böyle olunca çeşit, çeşit ırk ve insanların ve türlü, türlü dinlerin hatta biribirine derin kin ve husumetle yaşadığı Hindistanda umum halkı mesut edecek devamlı bir varlık vücude getirmek, uzun ömürlü bir imparatorluk kurabilmek te imkansızdı.

Bunun en acı ve açık misali bizzat Hindistan tarihinin kendisi idi. Orada ilk zamanlarından itibaren devamlı olarak ne bir Türk imparatorluğu yaşatılabilmişti, ne de bir Hind hükümeti...

İşte bu ahval ve şeraiti yüksek dehasiyle gören Ekber bugün kendi tabasını teşkil eden memleket ahalisinin çoğunu bir akide ve bir zihniyet üzerinde birleştirirken bu imkansızlığı kaldırmak istemiş ve bunun için de devrin en seri ve emin vasıtası olan dini vasıtayı kullanmağı tasarlamıştı.

Kararlarının icra safhalarında da daima isabetli yürüyebilmek için dinler hakkında tetkike koyulan Ekber, ilkönce Taceddin Dehleviden tasavvuf tahsiline başladı. Bir şeyh torunu bulunan ve iyi yetişmiş bir şeyh kızı olan annesinin talim ve terbiyesiyle Ekber, ilk zamanlarda savaşın kazanılması için Çisti şeyhine nezir ederek günlerce yaya yürüyen ve Kabeden gelen taşlan kilometrelerce omuzunda taşıyan müteassıp bir müslümandı. Fakat tasavvuftaki tahsili ilerledikçe, derin bahisler yüksek bir alim olan Dehlevinin nurlu dimağında açılıp anlatılınca, Ekber de nassın gösterilen dar çerçevesinden yükselerek daha geniş ve hür vicdanla düşünüyor, ilim ve amelin taayyün etmiş klasik eşkalinden ziyade bir ilmi yakine yücelmiş oluyordu. Gidegide Ekber dinlerin ayrı ayrı gibi görünseler de hepsinin Allahı aramak ve ahlakı düzeltmek bakımından esasta bir vahdet göstermekte olduğu, fakat her millet ve muhit için başka hususiyetler almış bulunduğu ve binaenaleyh bu ana esaslara dayanarak bir din vücude getirmenin mümkün olduğu kanaatına vardı. Bir din ki milletleri ayıran, parçalıyan dinlerin yerini tutsun, ve ahkam ve esaslariyle milletleri uzlaştırsın, yaklaştırsın. Şüphesiz Ekberin bu kanaatlerinde ve kararlarında Taceddinle birlikte Şeyh Mübarek Allamiyle onun alim oğullan Ebülfazl ile Feyzinin de teşvik ve takviye hisseleri büyüktür ve işte bu kanaat neticesiyle ilk iş olarak ta islamiyeti devletin resmi dini olmaktan ve sair dinler üzerindeki hakim rolünden ayırdı. Devlet işlerinde ve kanun huzurunda dini ne olursa olsun herkes liyakat ve ameline göre muamele görecekti. Bu devirde Avrupada müteassıp prensler kilise adamlarına yaranmak gayretkeşliğiyle birçok masum kanların dökülmesine çalışırken Ekberin temiz vicdan ve yüksek dehasiyle yükseldiği bu yüce mevki hakikaten övünülmeğe hak ve değer veren muazzam bir muvaffakiyettir.

İslam ve Türk ahali arasında bu icraatiyle derin bir infial uyandırdığı sıralarda idi ki Ekber ikinci bir adım daha attı. Ekber birçok geceler sabahlara kadar düşünüp incelemelerine rağmen mühim ve muazzam olduğu kadar çetin ve tehlikeli olan yeni din işinin halli yolunda müspet ve ameli bir hal tarzına varmamıştı. En nihayet umum için olacak bu din işini, umum dinlerin ülemasını toplıyarak halletmek kararma vardı ve bunun için zaten mühim bir ziyaretgah olan Fetihpurda geniş salonları zengin kitaphaneleri ihtiva eden büyük bir daire yaptırdı. Perşembe günleri Hindde mevcut bütün dinlerin alimleri oraya toplanarak dini münakaşalara başladılar. Ekbername 253 sayfasında «Sofi, Hekim, Mütekellim, Fakih, Sünni, Şii, Brahman, Ceti, Sivra, Çarbak, Nasara, Yahudi, Sabi, Zerdüşti vesair günagün merdüm...» diye saymakta ve “Dergahı Şeyhin şahi mavtani müsteiddani hefti iklim ve mecmi danayani mileli ve nahlgeşt„ diyerek bütün millet ve dinlerden alim bulunduğunu kaydetmektedir. Ekberin fikirleri de bilhassa Nurlu Şeyh Mübarek ile onun alim oğulları Ebülfazl, Feyzi ve Süleymanı Kararoti tarafından izah edilmekteydi... Burada toplanan din üleması bütün dinler hakkında serbest, derin mütalaalarda bulundular.

Münakaşalar çok ileriledi ve komşu memleketler ve çok uzaklarda bile duyuldu. Her taraftan büyük alimler de geldiler. Bunların içinde çok büyük şöhret sabibi bulunan şii ahontlarından Hekim Ebulfeth, molla Mehmet, ve Mir Şerif de vardı.

Kezalik (1578) Ekberin ricası üzerine gönderilmiş bulunan ve Ebulfazlın Ekbernamede “Padri redif ki Ez danişverani nazara tefehhüm ve fitret nişani yektai daşt....„ diye takdir eylediği Portekiz papazı da mevcuttu. Bazan münakaşa mücadele haline giriyor, yalnız akıl ve mantığı rehber edinen Ekber kat’i bir tarafsızlıkla riyaset ediyordu. Fakat İslam ülemasının bir kısmı Fetihpur ibadethanesindeki müzakerelerde kendi mütalaa ve fikirlerinin reddedilerek yabancı din alimlerinin fikir ve mütalaalarının tercih edilmesinden ve bir de Portekiz papazlarının İncil ve İsa resimleri getirmeleri ve şehzade Muradın onların talim ve terbiyesine teslim edilmesi yüzünden, çok telaşa düşerek şiddetli bir muhalefete başladılar. Bunu Ekbername: “ülemayi taassup ve fükahayi taklit kihodra be çerb zebani ve nakl arayi ez fühuli hükema ve seramedi hanvadei agehi şumar kerdend. Kar düşvar şut...,, diye yazmakta ve bu muhalif zümre ilim ve amel hususunda ileri bir mevkide olnuyan Ekberin kifayetsizliğini ve bilgisizliğini söyliyerek akide ve ahkam üzerinde beyanı mütaleaya hakkı ve selahiyeti olmadığı söylenilmiş olacak ki bunu gene Ekbername: „ Danişra cüz bedebistan ve deı sgah neşinasent ve nedanent ki ulumi müktesebi bişter gubar alûdi şüphe ve şükük-başent. Ağehi anest ki bi amuzişi debistan safvetgahı dil ruşeni peziret, ve nüzhetgahı batın ez asümani tekaddes Pertev giret...„ diyerek onlara cevap vermektedir. Bütün bu şiddetli din ve fikir münakaşa ve muarazalarım gene aynı silahla kesmek Ekberi meşru bir mevkii İlmide bulundurarak, muhalif alimleri susturmak, içinde padişahı din hakkında yeni esaslar vazma salahiyetii kılan içtihat mevkiine yükseltmek isteniliyor, ve bunu da Ekbername „Lillahilhamt, imruz Hidivi Hüdavendan ilmi ledünni zatı mükaddesi şehinşahist, müşkilatı güruha güruhi merdüm ez levamii batiniyei kudsi beasani girayent...„ diye haklı göstermekte ve müteassıp ülemanın üzerinde durmak istediği, amel ve ibadeti de “Ta’at an nist ki berhak nihi pişani, sıdık piş ar ki ihlas bepişani nist...„ demektedir.

Aylarca süren bu müzakere ve İlmi mücadeleler esnasında Ekber de kendi mütalealarmı söylemekte ve yüksek zekası itibariyle bahsin üzerinde yürütülen muhtelif fikir ve mütaiealaıdan en iyi neticeleri bulup çıkarmaktaydı. O derecede ki bunu da Ebülfazl Ekbernamede:

»Der gavamızı nazar ve teellüh ve dekayıkı ilmü amel çendan sühenani bülent ez zamiri derya-bar riziş yaft ki tefside dilani tabişgahi talim der hayretzar üftadent... ve seğalişhayı danişveran yektai girift ki giti hidiv İmami vakt ve Müctehidi ruzigarest..,, demekte ve “encümeni kar agehan,, halka mukteda olmak üzere “agehi name„ adında bir sicil tanzim ederek imzaladılar. Bunda ileri gelen ülema Mahdumulmülk unvanını alan Sultanpurlu Mevlana Abdullah, Şeyh Abdunnebi Sadr, Gazi han Bedahşi, Hekimülmülk, ve Ebulfazlın ifadesiyle “ Diğer büzrüg danişanı rüzgar benakşi nigin ve dest nigari hot arayış dadent. „ diye de teyit edilmektedir.

Yapılanı yapanı ve muhit ve zihniyeti çok derin ve kısa olarak ifade etmek isteyen Feyzi de:

Benami an ki mara Husrevi dad.

Dili dana ve bazuyı kavi dad.

Beadlü dad mara rehnümun kert.

Becüz adi ez zamiri ma birûn kert.

Büvet vasfeş zi haddi fehm berter.

Teala şanuhu Allahü Ekber.

Mısralariyle tavsif etmektedir. Müctehit ve İmamı vakt olan Ekber bu uzun devrede sarayda Brahmanlığın, Ağradaki Portekiz kilisesinde Hiristiyanlığın vesair dinlerin ibadetlerine de bizzat iştirak ve bunları tetkik ederek görmüş, bütün dinlerin akait ve ahkamı da huzurunda mücadele ve münakaşa ile görüşülmüş olduğundan bu araştırma ve incelemeler sonunda seçilerek toplanan akide ve esasları birleştirdi. Ve bunu 1580 de Dini İlahi adiyle izhar ve ilan etti. Bu dine mensup olanlara da İlahi deniliyordu. Bunda ayrı, ayrı din vücude getirmiş olan peygamberler, ve mezhep imamları, aradan çıkarılıyor, bütün dinler Allahta birleşiyordu. Yeni dinin esas formülünü islama nisbetle ifade edersek: tek bir tanrı vardır, İmparator Ekber onun vekilidir, akide ve esasına varıyordu. Bazı tarihlerde yazıldığına göre Ekber İslami ibadet ve ahkamın da çoğunu kaldırmış değiştirmiş, yalnız İçtimai ve siyasi tesiriyle cuma namazını bırakmıştı. Brahmanlıktan et yememeği, Budizmden şefkati almış, Hindliler için insan yakılmasını ve çocukların evlenmesini menediyordu. Hasılı her dinden maksada muvafık bulunan hükümleri toplamıştı. İşte bunun üzerine de Ekbernamede: Ez her taraf gerti şuriş ber hast ve siyeh dudi tire deruni ve tarik pışani der girift ve encümenhayı bedgui ferahem avert,, yazılmaktadır.

Her bölgede isyan başladı. Ve muhalif zihniyette olanlar her tarafı tuttu. Ve onlar da encümenler vücude getirdiler, Ve gene Ekbername: “Taifei ezan haksarani gunudehired. An yeganei bendei Izedira tühmet aludi davayı Hudai kerdent. Ve beçünin naseza güften ez gevi husrani ebet fruşüdent.B diyor ki, bundan muhalif ülemanın toplanarak Ekberin şiddetle aleyhinde bulundukları ve onu Allahlık iddiasiyle itham ettikleri anlaşılıyor.

Ve gene Ekbernamede-.“Tabakai ez keçbini ve bet kişi an saf itikadı pak batınra damen aludi teşeyyü kerdanit ve sünniyanı sadelevhra beherze dirayi ez rah bürdent...B yazılarak Ekberin sünni ve şiiler tarafından da sevilmediği teyit ediliyor. Şiiler onu müteassıp bir sünni saymış ve sünniler ise onun hak yolundan ayrıldığına zahip olmuşlardır.

Saltanatının yirmi beşinci yılında Ekber bazılarının ayrı bir din sandığı güneşle alakadar ibadetlere de başladı. Hindü müverrih Süduskelalin yazışına göre güneş doğar, batarken bir de günün ve gecenin yarısında Ekber dünya işlerinden sıyrılarak kalbini Mabudü hakikiye rabtetmek suretiyle taatta bulunuyordu.

Fakat halk üzerinde şahsiyetinin ve işlerinin büyüklüğünden doğan fevkalade nüfuz ve şöhreti kendisine hürmet ve tazim edenleri yanıltacak derecelere sürükliyordu. Ekberin, Hazreti Muhammedin yaptığı gibi “Ben de sizin gibi sade bir insanım, „ diye bu ölçüsüz tazim ve tekrimleri menetmemesi, ve din hususunda ancak kendi arzularını telkin etmekte olanların Allahü Ekber cinaslariyle dolu yazı ve hareketlerine de mani olmaması ve bundan başka ismi Celalüddin Ekber olan padişahın yeni din ile selamlaşmakta “Allahü Ekber, Celle Celalühu.„ dedirtmesi ve gene bizzat Ekberin mukaddes tanılan hak ve hissiyatı hiçe sayan bazı aşkın harekat ve icraatı, İslam ülemasının bir büyük kısmını şaşırtarak, Ekberin artık kendisine secde ettiren İlahi bir zihniyet takındığı ağır isnadiyle onunla şiddetli muhalefet ve mücadeleye sokmuş ve kendilerini de en şiddetli tenkil ve mahrumiyetlere maruz bırakmıştı. Ekber bu aralıkta arapçayı da şiddetle menetti. Bu, gene dini bakımdan bir icap idi. Bunda bir milliyet duygusu sezmek doğru değildir. Çünkü arapçanın menedilmesiyle zaten meydan türkçeye değil yaygın olan farsçaya açılmış oluyordu.

Ekberin İslamlık hududunu genişletmek maksadiyle yeni bir din kurmak hususundaki ceht ve ikdamı gerçekten çok büyük ve emsalsiz bir iştir. O, bu büyük teşebbüsü icap ettiği ehemmiyet ve azametle mütalea etmiş ve o nisbette mutantan ve muazzam tedbirler alarak ve bin bir engel ve isyanlara karşı da muhafaza ve devam ettirerek intaç etmişti. Hindistan gibi içindeki türlü milletlerin değil, yalnız Hind kastları arasında bile derin ve geniş nefret ve ayrılık uçurumları bulunan bir memlekette bilhassa o taassup asrında vicdan hürriyetini, din serbestisini, halkın kanun huzurunda müsaviliğini takrir ve tatbik edebilmek hakikaten cihan tarihinde emsali değil yakın bir benzeri bile bulunmıyan çok yüksek, çok İnsani bir eser, büyük bir deha ve ulüvvicenap eseridir. Yalnız Ekberin muvaffakıyetsizlik sebebi bunun ikinci safhası, dini İlahideki ifratı üzerindedir. Çünki din gibi akıl ve mantığa değil hisse ve vicdana ait işlerde irade ve icbarın yeri yoktur. Bunda ancak telkin ve zaman lazımdı. Asırlarca yerleşmiş akidelerin sırf kendi zamanında sökülüp çıkarılması yeni dindeki esasların anlaşılması imkansızdi. Netekim halkı birleştirmek için bunca emekler ve himmetlerle vücut bulan ve hakikaten insanlığı koruyacak bulunan birçok ahkam, bilakis halkın her sınıfında devamlı ve şiddetli bir muhalefet uyandırdı. Her din erbabı dini İlahiyi kendi dinini bozmak maksadiyle vücude getirilmiş gibi telakki ediyordu.

Muhtelif din ülemasından hiçbiri yeni dinden memnuniyet göstermedi. Beşere sükûn ve saadet vermek üzere yapılan bu ideal dindeki ulvi gayeyi ancak Ekber ve onun muhitindeki büyük alimlerin bir kısmı kavrayabilmişti. İslam üzerindeki değişikliklerde oğullarına varıncaya kadar Ekberin yakınlarının ve nüfuzlu rical ve valilerin isyanlarına ve komşu bazı hükümetlerin silaha sarılmasına ve isyana katılmasına sebep oldu. Bu muharebelerde Hind unsurunu gene kuvvetlendirdi, ve sonraları Evrengzib zamanında sarayda ve memlekette Ekberin din hususundaki dağıtıcı siyasetinin aksülameli başlıyarak bu devrin ve bu padişahın daha şiddetli bir İslami zihniyetle hareket etmesini zaruri kıldı ki bu da gene çok kan dökülmesi yüzünden devleti çok zayıf düşürdü ve nihayet İlahi din de Ekberin ölümü ile amel olunmaktan kaldı.

Ekberin vücude getirdiği büyük işlerden birisi de Hinddeki bütün alim ve tarihçileri toplatarak kendisinin yaşadığı çağ olan hicri bin tarihine nispetle “tarihi elfi„ adı konulan bir tarih kitabı yazdırmasıdır. Bu kitapta tarih kendisinin tahta çıktığının ilk gününden başlanılmış ve tekmil tarihi vaka ve hadiseler buna göre tamamı tamamına hesap edilerek düzeltilmiştir.

Hemen bin senelik vaka tarihlerinin gün ve senenin değişikliği yüzünden ince tetkiklerle tahvili kolay bir iş değildir.

Ekber - Hindde yaşıyan milletleri bir dereceye kadar biribirine tanıtmak gibi derin bir kültür düşüncesiyle olacak ki - bilhassa sanskritce yazılmış mühim Hind eserlerini de farscaya tercüme ettirdi. Bunların içinde ebedi yaşıyacak ve Hind ruhiyat ve milli felsefesini yaşatan şaheserler de vardı.

Ana baba telkin ve terbiyesi olmazsa her doğan çocuğun islama meyil edeceği yolunda İslam uleması tarafından beyan edilegelmekte olan ülkülü bir iddiayı tahkik için Ekber 20 çocuğu dört sene sessiz sadasız ana ve babadan ve her türlü telkin ve tesirden azade büyüttürmüş ve sonunda çocukların tabii meyillerini tetkik ederek bu hüküm ve iddianın doğru olmadığım meydana çıkarmıştır. Bu vaka müşarünileyhin hakikat uğrunda ne kadar azim ve irade kuvvetini haiz olduğunu göstermektedir.

Ekber zamanındaki mühim tarihi hadiselerden birisi de Osmanlı amirallarından Seyit Ali reisin Dehliye gitmiş olmasıdır. Müşarünileyh Sind hükümdarı Isa han tarafından samimi kabul edilmesinden sonra Lahor üzerinden de Dehliye indi. Orada padişah Humayundu. Humayun ilmen çok yüksek bulduğu bu Türke tarihçi Süduskelalin yazışma göre Hanı Hananlık teklif etti. Kabul etmediğinden hiç olmazsa bir müddet heyete ait derin ilminden kendi mülkünde bulunanları yetiştirmesini rica etti. Fakat bu sıralarda Humayun kazaen öldü.

Müşarünileyh bir müddet de Ekberin zamanında orada kalmış ve bilahare ondan Osmanlı padişahına getirilmek üzere hediye ve mektuplar alarak ve aylarca yol yürüyerek Istanbula dönmüştü. Osmanlı Türkleriyle Hindistan Türk imparatorluğunu kuran Timurlu Türkleri arasındaki münasebet, samimiyet ve Osmanlılarm ilim ve fen adamları, topçu ve komuta heyetleri göndererek ve bilfiil donanmalar şevkiyle zamanın kuvvetli müstevlisi Portekizlilerle dövüşerek Hinddeki Türk İslam hükümetlerinin, hususiyle Babür, Humayun, Ekber zamanlarında İmparatorluğun, kuvvetlenmesindeki kuvvetli ilgi ve yardımları ayrıca ve tafsilatlı yazılmağa değer bir ehemmiyettedir.

Ekberi zamanının şairleri ve mütefekkirleri göklere çıkarmış, ona ilahi varlıklar isnat etmişlerdir. Üstünden asırlar geçtikten sonra hatta onun ırkından ve dininden olmıyan ve Hindistanla, Ekber tarihiyle bağlılığı bulunmıyanlar da Ekberin yüksek dehası karşısında hayret ve takdirle kalem yürütmekten kendilerini alamamışlardır.

Fransız Rene Grousset “Ekber hanın fikri,, unvanlı bahsında «Ekberin askeri ve İdari dehası pek büyük olmakla beraber bunlar onun felsefi değeri önünde husufe uğrar, Ekber dünyanın en büyük mütefekkirlerindendir. O bütün meziyetleriyle cihanın en büyük adamıdır. İmparatorluk payesi onun şahsında hiç kalan bir vasıftır. İnsanlık hakkında hakiki hissin yaratıcısı sıfatiyle Ekberi geçen olmamıştır..» diyor.

Ekberin tasavvufa muhabbeti vardı. Kont dö Növer diyor ki: “bu meslek hür fikrin doğmasının boyunduruğuna karşı bir isyanı, tecrübenin hudutlarını geçen bir ilmi yakine insanın derin bir arzusudur. Bu metafiziğe dair bir şevki tabiidir,,

Ekber Vedalar, Ramayana ve Mahabharata gibi Brahmanizmin büyük eserlerini de farscaya tercüme ettirdi. Bunları öğrenmek için geceleri saatlarca çalışırdı.

Budizmin de takdirkarı olup ilahi dininde şefkat, sabır ve sebze ile gıdalanmağı ondan almıştı.

En büyük tarihçilerin eserinden toplayarak cihan tarihinin anahatları adındaki meşhur eseri tertip ve bundaki hadise ve eşhası en yüksek ve isabetli bir derecede tenkit etmiş bulunan H.G. Wells de, Ekber için Hindistanın en büyük hükümdarı olduğunu ve büyük adam vasfına yaklaşan simalardan biri bulunduğunu yazmakta, Şarlman ve İskenderle mukayeseye girişerek Ekber tarihin mihverlerinden biri oldu; meydana koyduğu eserin büyük bir kısmı hala yaşayor. İngilizler Moğol imparatorlarının yerlerine kaim oldukları zaman Ekber mesleğini takip ettiler. Zamanımızda Britanya hükümdarı filen Moğol imparatorlarının Hind unvanları « Kayseri Hind » unvanını taşıyor demekte ve giderek, Ekber yeni bir Hindistan yaptı, Hind prenslerine ve idareyi elinde bulunduranlara müşterek menfaatlerini göstererek gayrı mütecanis ırklardan veyahut küçük devletlerden müteşekkil bulunan Hindistana bir kuvvet verilmişse bunu Ekbere medyundur.

Zaferde mağluplar hakkında çok insaniyetkarane davranır, ve her türlü zulüm ve taaddiye mümanaat ederdi; cemiyetleri biribirinden ayıran ve bir çok münakaşalara sebep olan zan ve hükümlerden tamamiyle münezzehti.. Irk ve din hususunda müsamahakar olduğundan imparatorluğu bütün dünyaya karşı terakkiye meyyal bir kül gibi göstermeğe muvaffak olmuş, yüksek runlu bir adamdı. Büyük bir ciddiyetle kendini ulusun idaresine hasretti. Bütün eğlencelerinde itidalkar olan pek az uyku ile iktifa eden ve zamanını sıhhat ve dikkatle taksim etmeye alışmış bulunan bu hükümdar, hükümet işlerini gördürdükten sonra ilim ve sanata hasrı zaman etmeğe de vakit bulurdu. İslamiyetin taalisi hakkındaki fikirleri ve kendi fıtri dehasile o Hindliler gibi bir büyük milletin ancak dini efkarı müştereke esasına istinat etmekle vahdetini temin mümkün olacağını müdrikti.

Ekber, en ziyade muvaffak olduğu teşebbüsü olarak ancak bir Allah vardır, ve Muhammed onun resulüdür, düsturu yerine ancak Allah vardır, ve imparator onun vekilidir, düstürunu ikame etmek suretiyle İslamiyet sahasını genişletmek istemiştir.

Kaynakça
Kitap: TİMURLULAR ZAMANINDA HİNDİSTAN TÜRK İMPARATORLUĞU
Yazar: HALİS BIYIKTAY
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Babür İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir

cron