Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Rum Selçukluları Devrinde Anadoludaki Kültür Hayatı

Burada Büyük Selçuklu İmparatorluğu hakkında konular bulabilirsiniz

Rum Selçukluları Devrinde Anadoludaki Kültür Hayatı

Mesajgönderen TurkmenCopur » 28 Ara 2010, 03:33

RUM SELÇUKLULARI DEVRİNDE ANADOLUDAKİ KÜLTÜR HAYATI HAKKINDA BİRKAÇ SÖZ

Burada, yeni Türk vatanının kuruluşu meselesi bahis mevzuu olurken, Anadolu Selçukluları devrinde Türk kültür hayatı hakkında Umi edebiyata geçen bazı fikirleri izah etmek icab ediyor. Haçlı seferleri tarihiyle eskiden beri, siyasi ve kültürel olmaktan çok, derin bir dini ilgi ile daha 18. inci asırdan başlıyarak ciddi surette meşgul olan Avrupalı tarihçiler, biz zarura o zaman Mısır, Suriye ve Anadoluda hükümranlık eden ve Haçlılara karşı-koyan Selçukluların ve onlara tabi beyliklerin tarihine ve Önasya'daki Türklerle Hıristiyan ahalinin münasebatı tarihine dair de bazı sabit fikirlere varmışlar ve bu fikirler kısmen kendi edebiyatımıza bile, birer ilmi hakikatmiş gibi, sokulmuştur.

Tarihi kaynaklar bize, Hıristiyan ahalinin kütle halinde, şehir kasaba, mahalle ve köyler halinde ihtida ederek, eski dillerini muhafaza ettikleri, yahut Türkleştikleri hakkında hiçbir haber vermiyorlar. Herhalde böyle bir hadise hiç vaki olmamıştır. Bana malum olan tekmil tarihi, kayıtlar, ancak münferid şahısların ve ailelerin ihtidasını bildiriyorlar. Keza Önasya Türklüğünün, Bizanslılar, Rumlar ve Ermenilerle toplu halde bir kaynaşma ve karışmalarının vaki olduğunu bildirecek kayıtlara da tesadüf olunmuyor. Bütün kaynaşmalar, fatih Türk kavminin yüksek tabakasının, Bizanslılarla ve kısmen Gürcülerle, Gürcistan'a yerleşen Hıristiyan Kıpçaklarla tesis ettikleri sıhri münasebetlere münhasır kalmış gibidir.

Bu hususta bildiklerimiz şunlardır:

Selçukluların üst tabakası Bizanslılarla kaynaşıyordu ve bu husus, onların ahlak ve adederine tesirsiz kalmıyordu. Bu kaynaşma, her şeyden önce, Bizans kızlariyle evlenme şeklinde tebarüz etmiştir. Bir Rum anadan doğan Alaeddin Keykubad I'in İstanbul'da Bizans sarayında bulunduğu sırada maruz kaldığı tesirlerin, bu hükümdarın somaki icraatında, bilhassa memleketin idaresinde merkeziyet usulünü tatbik ve «ülüş» (yani memleketi sülale azaları arasmda taksim) sistemini ortadan kaldırma hususunda başlıca amil olduğu iddia olunuyor. Bizans hayatında mühim rol oynamış, hatta imparator olmuş olan şahsiyetlerden Michael Commenos VIII Paleolog (1259- 1282), imparator olmadan önce, 1252 de Selçuklulara iltica etmişti. Diğer Bizans ekabir ve eşrafından müteaddit zevat ta Selçuklulara ve Danişmend-oğullarına iltica etmiştir. Fakat bu hadiselerden, Bizansın, bütün Önasya Türklüğünün medeni hayatı üzerinde geniş mikyasta tesirini istihraç etmek, asla doğru olmaz. Hele Bizansın sınır askerlerinin (Akritoi), Anadolu Türk dini fikirleri, ahilik, hatta gazilik fikirleri, hayat tarzı, siyasi ve içtimai teşkilatları üzerinde tesiri hakkında yazılanların çoğu uydurmadır. Mesela Urfalı Ermeni müellifi Mateos'un bir kaydını yanlış tefsir ederek, Danişmend beğlerini menşe itibariyle Ermeni telakki etmek ve onların sikkelerinde Arapça ile beraber Rumca yazılar bulunmasını, onların Bizans medeni tesiri altında yaşıyan ve hatta onlara vasal bir sülale imiş gibi telakki etmek, Balh'ten gelen şeyh Celaleddin Rumi'nin Konya'da yerleşir yerleşmez Rum medeniyeti tesirine kapılmış, kendisinin ve oğlu Sultan Veled'in güya Rum olan ailelerinin tam tesiri altında kalmış oldukları hakkındaki mütalealar hep bu cümleden uydurma şeylerdir.

Rumların ve Ermenilerin, Önasya Türkleri üzerinde ciddi medeni tesir icra edemiyecekleri, içtimai ve siyasi teşkilatlarını onlara aşılamıyacakları ve kendilerinin de bunlara toplu olarak katılmaktan korunmak imkanına -malik olacakları, bu ülkelerde daha Türkler gelmeden önce hasıl olan şartlarla halledilmiş bulunmakta idi. 6-7nci asırlarda Sasani İran'ın ve müteakip 3 buçuk asırda Arapların Anadolu'da Bizans tem'lerine yaptıkları sonsuz taarruzları neticesinde, cenubi ve merkezi Anadolu'daki Rum ve Ermeni köylü hayatı temelinden yıkılmıştı. Küçükasya'nın tarihi coğrafyasına ait W. Ramsay ve E. Honigmann tarafından toplanan Bizans kayıtları ve Bizans marşerutları, köy ve menzillerin, ordular sevkederken iaşe ve ibate hususunda ayrı tedbirler alınmasını icabettirecek derecede azlığı, ahalinin şehir ve kalelere çekilmiş olduğunun İtiraz götürmez şahididir. Kayseri ile Konya arasında sulama usulü ile vücude getirilen ziraat sahalarında, güya kalın Rum köylü unsurunun Selçuklular tarafından cizyegüzar kılındığı hakkındaki mütalealar, sadece nazariyata dayanmaktadır. Küçükasya'daki Rum unsuru, başlıca sahillerde bulunuyordu; bu ülkenin şarki, cenubi ve merkezi kısımları Türkler tarafından işgal olununca, buradaki Rumların bakıye-tüssüyufu harplerde, bilhassa dini savaş günlerinde gösterdikleri ihanetleri yüzünden sahillere atılmışlar, geri kalan kısımları ise kendilerine nisbeten daha yüksek bir dine ve medeniyete mensup olduklarına kani olan Müslümanlara, manevi ve medeni bir tesir icra edebilecek vaziyette olmamışlardır.

Maamafih Rum ve Ermeniler merkezi ve cenubi Anadolu'nun şehirlerinde daha 13. üncü asırda hatırı sayılır bir unsur teşkil ediyorlardı. Haçlı Seferlerinde kendilerini toparlamış bulunan Ermenilerin Kilikya'da bir kırallıkları vardı ve burada hükümet süren Rupen'ler sülalesinden Leon II. (1198 - 1220) zamanında Ermenileri, Kilikya, Kayseri ve Sivas Ermenileri ile birleştirerek bir tek Ermeni kırallığı kurmak hülyasını taşıyorlardı.

Fakat Ermeniler, Anadolu'ya toptan bakılırsa görülür, memlekette hakim olan Türk milletine dil hususunda herhangi bir tesir icra edebilecek vaziyette değillerdi. Celaleddin Rumi bile birisi hakkında «o bir Türk çocuğudur ki Ermenice nasıl bilsin» demektedir. Ermenilerin Küçükasya ortasında kırallık ihya etmek gibi hayalleri, ancak kendi başlan için bela olmaktan ileri gidemedi.

Selçuklular merkezi Anadolu'daki Hıristiyan unsurunu temelli olarak dağıttılar. Gerçi bu yerli Hıristiyan unsurun bundan sonra da Müslüman Türklerinin sadece kültür tesiriyle eritilemiyecek ve onlarca yutulamıyacak kadar mühim unsur olarak kalmıştır; fakat artık hiçbir yerde Türklere medeni ve manevi sahada tesir yapabilecek bir kuvvet teşkil etmemişlerdir. Hatta onlar burada kalabalık iken, Bizans ordusuna intisap edip Toros, Kapadokya ve saire taraflarda yerleştikleri görülen Bulgar, Peçenek ve Uz gibi Hıristiyanlığı kabul eden Türkler bile, din birliğine dayanarak, Rumlaştıra yahut Ermenileştirebilmemişlerdir. İbn Rusta'nın Bizansta bulunan bir Arap-tan naklettiği haberinde, İstanbul'da imparatorun hizmetinde bulunan Ha-zarların dahi kendi milli hayat tarzlarını yaşattıkları bildirilmektedir. Rum ve Ermeniler Müslüman şehirlerinde kiliselere malik ve mimarileri Müslümanlarınkine nisbetle oldukça sağlam, ticarette olgun bir unsurdu. Böylece 11-12nci asırlarda Anadolu'da hakim Müslümanlarla onlara tabi Hıristiyanlar arasında bir muvazene hasıl olmuştu. Bu husus, Anadolu Türk tarihini öğrenirken asla ihmal edilmesi caiz olmıyan mühim bir faktördür.

Müslümanlar üzerinde yerli Hıristiyanların bazı tesiri, ancak Hıristiyanların kalabalık olduğu garbi Anadolu'da görülmüştür. İbn Battuta daha 14 üncü asrın ilk yansında yaptığı seyahati esnasında, Denizli'de Ladik ahalisinin Rum kızlarını fuhuş yolunda kullanıp kazançlarından istifade ettiklerini, bunu asla ayıp saymadıklarını, hatta şehrin kadısının bile kendi hamamında bu nevi Rum kanları bulundurduğunu, umumiyetle, bura (herhalde garbi Anadolu) ahalisini, mezhep itibariyle rafizilikten uzak, halis sünni oldukları halde, ahlak ve adetlerinin bozuk olduğunu zikreder. Bunun gibi, Eflakrnin sözlerinden de Konya'da vezir Ziyaeddin'in kervansarayında çalgılı lokanta bulunduğu ve orada kadın rakkaselerin alenen oynatıldığı anlaşılmaktadır [65]. Yerli Türklerin garbı Anadolu'da Rumlarla karışıp kaynaşmaları ve bazan memleketlerini terkederek Bizans hizmetine intisap etmeleri, hatta kendi milletdaşları aleyhinde harp eyledikleri de görülmektedir. Umumiyetle «Turkopul» ismini taşıyan bu zümrenin ekseriye-tinin Müslüman Türklerden ibaret olduğu malumdur. Zengin Türklerin Rumlarla ihtilatı, başlıca Rum kadın ve odalıkları almak yoluyla cereyan etmiştir. Ve dolayısiyle bu tesir, bazı itiyatların benimsenmesinden ileri gidememiştir.

Medeni tesire gelince, Hıristiyanların Müslümanlara tesirinden çok.
Müslümanların Hıristiyanlara tesiri görülmektedir. Ermeni kıralları ve eka-biri Müslüman rütbe elkabını (emir, hacib, sipehsalar v.s.) almışlardır. Bu tesir kültür tesiridir. Hıristiyanlar bu gibi tesirlere kendi din ve dillerini muhafaza ettikleri halde maruz kalmışlardır. Bizanstan önceki dil ve kültürlerin hamilleri sıfatiyle eski dillerini muhafaza ederek güya Selçuklular zamanına kadar yaşamış oldukları tasavvur olunan Komogen'lerin Müslüman Türklere iltihakı hakkında söylenen fikirler de, sırf bir faraziyeden ibarettir. Ermenilerin, mezhep farkı yüzünden, Bizanslılardan eziyet çektiklerinden, düşmanları olan Türklerin himayesinden istifade etmek maksadiyle Türk camiasına sokulmuş oldukları doğrudur, fakat bu, tekmil Ermenilere teşmil edilebilir bir hadise değildir. Hıristiyan raayanın kendi dininde kalarak cizye tediye etmekte devam etmesi, bu vergilerden bilhassa sultanlar istifade ettiğinden, Moğollar devrinde bile kendisinden fedakarlık yapılması Anadolu'da caiz görülmiyen bir madde olmuştur. Cenubi ve orta Anadoluda antropoloji ve etnograf! tetkikatta bulunanlar, bu mıntakaların hiçbir noktasında, Türkten önceki ahalinin tipini ve etnik hususiyetlerini muhafaza etmiş olarak birer köy yahut birer mahalleye ve topluluğa tesadüf edilmediğini söylüyorlar, sonradan Batı Anadolu'da da vaziyet ayni şekli almıştır, ki bundan ileride İlhanlar zamanına ait derslerde bahsedilecektir.

Hülasa, Müslüman Türkler yerli Hıristiyan ahaliyi kendi milli bünyelerinde eriterek onların etnik hususiyetlerini almamışlar; komşuluk, bilhassa kadınlar vasıtasiyle temaslar neticesinde Hıristiyanların bazı itiyadlarının tesirine maruz kalmışlar; fakat o da, ötede berideki münferid fuhuş adetleri ve meyhanecilikten ileri gidememiştir. Müslüman Türkler, güzel üzüm yetiştirmesini bildikleri halde, Rumlar ve Ermeniler onlara şarap terbiyesi hususunda da muallim olamamışlar. Selçuklular devrinde Anadolu'da bir ilmi eserin, Yunanca'dan Arapçaya yahut Farsçaya tercüme edildiğine dair hiçbir kayıt yoktur; keza bu devirde birer Yunanlı veya Bizans alimi nezdinde kemalat kesb ettiği kaydedilen hiçbir Önasya Türkü veya diğer Önasya İslamı görülmüyor. Çünkü Müslümanlar buna ihtiyaç görmemişlerdir. Bizans hatta Ermeni ikta usullerinin, Selçuklular tarafından benimsenmiş olduğu hakkındaki yazılar da metinleri yanlış anlamaktan ileri gelmiştir, Bizanslıların devlet idaresi hususundaki tesirlerine bir misal olarak gösterildikleri çok defa görülen «kendistabıl» ve «noter» ıstılahları hakikaten bir aralık Selçuklulara geçmişse de tutunamamış ve unutulup gitmiştir. Mali idare hususunda Bizans tesiri hakkındaki fikirler de. birer hayal mahsulüdür. Türkçe maliyeci manasında «agaçı» tabiri gibi. gümüş para manasındaki «akça» tabiri de Selçuklularca kullanılmıştır. Ortaasya'dan beraber getirdikleri mehazların kat'i ifadeleri ile sabit olan bu «akça» kelimesini, bir Bizans tesiri olmak üzere Yunanca «asper» kelimesinin Türkçe tercümesi diye tefsir etmekte, büyük bir yanlışlıktan ibarettir. Halbuki bu yanlışlık, ilmi bir hakikatmiş gibi Türk tarihçileri tarafından da benimsenmiştir.

Eski Türk usulünce memleketi evlad arasında taksim keyfiyetinin (yani «ülüş» sisteminin) Kılıç Arslan II. tarafından, Anadolu'nun 1188 de 11 oğlu arasında taksim edilmiş olmasını, bir sistem değil, bu hükümdarın kendi şahsi ve güya akılsızca tedbiri gibi izah etmekte yanlıştır. Ortaasya'da memleketi, kabile reisleri yerine, sülale azaları eliyle idare etmek, bilhassa büyük devletlerin teşekkülü devirlerde, bir nevi merkeziyet temin ediyordu. Yani memleketi, nasp ve azledilebilen valiler, buyurak, tudun ve daruga eliyle idare etmek usulüne nisbetle bu usulün gevşekliği ve zararı sabit ise de, kabile reisleri ve tevaifi müluk eliyle idareye göre büyük faydası olmuştur. Alaeddin Keykubad I.'in kısa bir müddet -ihtimal Bizans tesiriyle- memlekette daha sıkı bir merkeziyet tesis etmek yolundaki tedbirleri bir tecrübe mahiyetinde kalmış, sonra tekrar «ülüş» usulüne dönülmüştür. Ayrıca bahis mevzuu edilecek olan Türk «ülüş» usulünün, iyi veya kötü olduğunu ileride göreceğiz. Selçuklular, Türkistan'dan getirdikleri bu usule sadık kalmışlar ve başka bir yenilik kabul etmemişlerdir.
Anadolu'ya yerleşen Oğuzlar ve Selçukoğulları, Önasya'nın Hıristiyan kavimlerinin medeni tesirine kapılmamış iseler de. Oğuzların kültür seviyeleri ve içtimai bünyeleri itibariyle böyle bir tesire pekala kapılabilecek vaziyette olduklarını, Selçukluların Önasya'ya muhaceretleri ile muvazi olarak, Aral-Hazar Oğuzlarının, yukarıda anlattığımız gibi, Doğuavrupa'ya muhaceretleri neticesinde Hıristiyan Slav kavimleri tesirine maruz kalarak münkariz olmaları hadisesi, vazıhan göstermektedir.

BARTHOLD, Selçuklularla Türkistan'daki Karahanlıların kültür seviyesini mukayese ederek yazdıklarında:

«Türkistan'daki Karahanlılar şüphesiz, ki Selçuklulara nisbetle medeniyette çok ileri idiler. Karahanlıların Doğutürkistan'da, şüphesiz olarak ve hiç olmazsa Uygurlar vasıtasiyle, Çin medeniyeti tesirinde bulunduğu gözönünde tutulacak olursa, bu, pek tabii görülecektir» demiştir. Fakat Selçuklular, gibi göçebe Türkmenler dahi başka bir medeniyetin tesiri altında idiler.

Müslüman Oğuzlar ve Selçükoğulları, tesiri altında bulunacakları kültürü daha Bizans sınırlarına gelmeden çok evvel bulmuşlardı:

Bu da, İslam ismi altında birleşen Arap ve İran kültür ve en çok İran kültürüdür.

Ayni Barthold, Karahanlılar memleketinde Balasagunlu bir Türk tarafından telif olunan ve devlet idaresi felsefesine ait olan eserde görülen ıstılahların Uygurlardan alınıp, bunların, Karahanlılardan sonra, Mogollara da geçmiş olduğunu yani orada tevarüs tarikiyle yaşıyan bir medeniyeti bahis mevzuu etmiştir. LEON CAHUN ise, Selçukluların devlet felsefesine ait eserinin İranlı vezirleri Nizamülmülk tarafından yazılmış olduğunu anlatarak, bu eserdeki fikirlerle Kutadgu Bilik'teki fikirleri karşılaştırmıştır. Selçuklu Melikşah'ın namına yazılan kanunlar, ALİ BN MUHAMMED AL MaVARDİ'nin te'lifi olan al-Ahkam al-sultaniya sini ikmal ederek meçhul birisi tarafından yazılan al-Masa'il-Melikşahiye fı'l-qavaid al-Sar'-iye Türk devlet idare sisteminden alınmış bazı maddeleri ihtiva ettiği halde; bir şeriat kitabıdır.

Melikşah tarafından kendi namına tertip ettirilmiş olan takvhn-i Celali de. Sasani takviminin daha ince elenmiş bir şeklinden ibarettir. Oğuzların İran medeniyeti tesirine daha Türkistan'da iken «İranlılarla uzun zaman komşuluk» neticesinde maruz kalmış olduklarını, Mahmud Kaşgari de kaydetmiştir, Biz ise Oğuz-Türkmenlerin İran kavimleriyle komşu olarak yaşıyanları, körpe çocukları başlarını bile Aryanilerinki gibi uzunca yapmak için deforme ettiklerini ve bunun Miladdan önceki asırlarda vaki olduğunu yukarıda görmüştük. M. s. 8.inci asırda yazılan Çin Tu-yan Ansiklopedisi de 5. inci asırda Çinle ticaret yapan Su-de, yani Sugdak (Sogd) ülkesine Tö-kö-möng, yani Türkmen ülkesi denildiğini kaydetmiştir. Bu Su-de yalnız Çu havzasındaki Sogdak'ların ülkesi demek olmayıp, Kang-yu, yani Kanglı ismini taşıyan Maveraünnehir ülkesinin şimal taraflarına. Sırderya havzasına da ait olmuş olsa gerektir. Bu ise EL-BiRuNi'de «Türkmen diyarı» diye adlandırdan Yedisu ile Sırderya sahasının daha 8., hatta 5. inci asırda ayni ismi, yani «Türkmen ülkesi» ismini taşıdığını ve Türkmenlerin daha o zaman İranlı Sogd ve As (Alan)larla yanyana yaşadığını gösterir. Selçukluların milli Türk ve Oğuz teşkilatını, Horasan'da Müslümanlık devrinde teessüs eden teşkilata değiştirmiş olduklarını, yukarıda (s. 186-187) anlatmıştım. Selçukluların Küçükasya'ya, yalnız İran medeniyeti tesirini değil sekene sıfatiyle de İran unsurunu kendileriyle beraber getirmiş olduklarını burada ilave etmeliyim.

İlhanlı devletinin teşekkülüne kadar, Önasya Türklüğüne, manevi kültür sahasında başlıca rehberlik eden, Araplarla İranlılar olmuştur. Türkiye'nin cenup vilayetlerinde 11-13. üncü asırlarda Arap unsuru kuvvetlice idi. Burada, bilhassa Musul ve Diyarbekir taraflarında şehirlerde yerleşen Türkler, lisan itibariyle Araplaşıyorlardı. Cenubun bu Arap unsuruna dayanan ve geçimlerini din adamı olmakla temin eden Arap ulemasının, merkezi ve şimali Anadolu'da çok mühim yer tuttuğunu, İBN BATTUTA seyahatnamesinden, teracümüahval kitaplarından, BEDREDDİN 'AYNi ve sairenin eserlerinden öğreniyoruz. Endülüs'ten kalkıp gelerek fikir hürriyeti arayarak Ön-asya'da yerleşmiş olan büyük Arap mütefekkir ve sufisi MUHYİDDİN İBN AL-'ARABi, Konya'da uzun müddet kalmış, İzzeddin Keykavus I.'in kalbini kazanmış, Türklerden SADREDDİN KUNEVİ gibi bir mektep açan büyük alim yetiştirmiş, Sivas, Malatya ve saire taraflarda da bulunarak kendisine ashab toplamıştı. Sultanların haçlılara karşı hiç eksilmiyen bir taassupla gösterdiği kahramanlıklar, bazı haçlı tarihçilerinin zannettiği gibi, derin dini hislerden mahrum bozkır şövaliyelerinin eseri değil, çok içten gelen dini hislerin tecellisinden ibaretti. Muhyiddin İbn Arabi, İzzeddin Keykavus'ün 609 (1212-13)te kendisine irşadlarda bulunmasını istiyerek yazdığı mektubuna, nasihat mahiyetinde bir cevap yazmıştır. Bu alimin başlıca eseri olan al-Fütuhat al-makkiya'ya eklenen bu mektup, AKSARAYi'nin Selçuklular tarihine de dercedilmiştir.

Büyük şeyh bu mektupta, adalet ve hakkaniyetten bahsetmekle beraber, Selçuklu devlet adamlarına Arap taassubunu siyasette bir reaksiyon, Hıristiyanlara karşı düşmanlığı aşılamak hususuna ehemmiyet vermiştir.

Muhyiddin İbn Arabi'ye göre:

«Allahın yerdeki gölgesi olan Sultan, İsla-mm namus ve şerefini yükseltmek, kefereye tam tahakküm etmek uğurunda çalışacak, Müslümanların hakim bulunduğu şehirlerde kiliseler yıkılacak, yıkılmadan kalanlarında çanlar ancak zaif ses ile çalınacak, Hıristiyanlar ata ve eğerli merkebe binemiyecekler, Müslümanların geçtiği yerde tazimle duracaklar, silah kullanmıyacak, Müslüman elbise ve kıyafetini asla taşımıyacak, Arapça mühür de yaptıramıyacaklardır».

Hulasa, Sultanlar Anadolu'da Rumlara, Ermenilere ve sair gayrimüslimlere karşı, tam bir aşağı ve mahkum tabaka nazariyle bakacak ve İslam gururunu her an hissettireceklerdir. Gerçi bu gibi Arap alim ve şeyhleri, Türklerin, gayrimüslimlere karşı olan müsamahalı tavır ve hareketini temelinden yıkamamış; mamaafih Selçuklular için şevket ve gururun esası, dili Arapça olan İslam gururu olmuştur. Memleketteki Arap unsurunun ve Arap kültürünün tesiri o kadar büyüktü, ki bütün mekteplerdeki tedrisat ile beraber, memleketin resmi dili de Hülegü Han zamanında vezir olan Sahib Fahreddin Ali ibn-Hüseyin'e kadar, hep Arapça olmuştur; Uk defif olarak bu Sahib Fahreddin, Arapça yerine Farsçayı resmi dil yapmıştır.

Selçuklularla Oğuzlara, Horasan'dan beri, birçok İranlı Tacik refakat etmiş ve bunlar gittikçe Arapları gölgede bırakacak derecede çoğalmışlardır. Ermeni müverrihi URFALI MATEOS, Kılıç Arslan I.'ye İznik müdafaasında yardımcı olarak Horasan'dan 600.000 kadar, Antakya'dan da 800.000 adı ve 300.000 piyade kuvvetinin gönderildiğini kaydetmiştir. Bu rakamlar pek mübalağalı olabilir; fakat «Horasanlı»ların yüzde kaçının Türkistan'dan Horasan'a gelen Türk ve yüzde kaçının asıl yerli Horasanlı, yani İranlı olduğunu tayin edemeyiz. İhtimal ki ekseriyet Horasanlı idi. Alp Arslan yukarıda zikri geçen 300.000 kişilik ordusundan çoğunun Horasanlı ve Huzistanlı, yani İranlı olduğu SİBT İBN AL-CAVZİ tarafından tasrih edilmiştir. Herhalde İran unsuru Anadolu'ya, gönüllü «Mutavvi'a» olarak gelmişlerdi, Anadolu'da da Fars dilinin bütün ediom (ince hususiyet) lerini tebariiz ettirerek Farsça eser yazanların çoğu, anadili itibariyle de İranlı olsa gerektir.

Tarihi eserlerde, Anadolu'nun iç mücadelelerinde «Türkler» ve «Türkmenler» ile beraber bunlara karşı harbeden ve Sultanlar ile vezirlerin esas istinadgahı olan «Tacik» yahut «Türk ve Tacik» askerleri zikredilmektedir. CELaLEDDİN RUMi kendi memleketinde yaşıyan milletler sıfatiyle «Tat (İranlı), Rum ve Türk» ü zikrettiği gibi, oğlu SULTAN VELED de «Rum, Türk ve Tacik» i zikreder-. Buradaki «Tat» kelimesi muhakkak «İranlı» ve «Fars» demektir. «Tacik» kelimesi ise. bir Ermeni yahut bir Moğol tarafından kullanılmış olsaydı, bunun belki Türk, İranlı ve diğer kavimlere şamil bir isim olan «Müslüman» manasında kullanmış olduğuna hükmedebilirdik; fakat KERİMEDDİN AKSARAYLI gibi birisi kullanınca, bunun herhalde kavmiyeti, yani İranlı manasını ifade ettiğini tahmin etmek doğru olur. Rum ülkesinin tabi Müslüman kavimler manasiyle «Türk ve Tacikin hakimi» denildiği gibi. Mogollara tabi iç Anadolu, Selçuklu askeri ile Uc Türk kıt'aları birleşiğine de «Leşker-i Türkü Tacik» denilmiştir. Uc Türklerine karşı Selçuklular tarafından sevkolunan askere «Muineddin Pervane'nin Tacik askerleri» yahut «Sultan Mes'udun Tacik askerleri» ve Moğol emirlerine tabi askerlere de «Moğol askeri» denildiği halde, Uc askerlerine «Türk» yahut «Türkmen» denilmiştir. Samsun'da Firenklere karşı harbeden Selçuklu askerleri de «Tacik» tesmiye olunmuştur. Burada «Tacik» kelimesi, herhalde çoğu her türlü Müslüman halitası ve Tacik olan Türk Selçuklu karışık askerine itlak olunmuştur. İBN BİBİ'de, «Türkmenler» den ayrı olarak zikredildiğini yine yukarıda da işaret ettimiz «medeni Türk» de, Aksarayi de «Tacik» zümresine idhal edilmiş olsa gerektir.

Rum Selçuklu sultanları, yüksek İslam terbiyesi görmüş münevver adamlardı. Bazılarının Arapçayı iyi bildiği görülüyor, fakat hepsi de Farsça bilmiş ve konuşmuştur. Kılıç Arslan I. oğlu Rükneddin Süleymanşah gibi, kardeşi Birinci Giyaseddin Keyhüsrev ile bunun oğlu Birinci Keykavus da Farsi şiirler yazmışlardır. Rum Selçuklularının meşhur vezirlerinden Sahib Divan Hoca Bedreddin Horasanlı, Hoca Fahreddin Ali Tebrizli, İzzeddin Ali bn Muhammed Reyli, Muineddin Pervane'nin babası olan vezir Sahib Muhazzibeddin Ali Kaşanlı, Sahib Şemseddin ise Isfahanlı idiler. Sahib mecdeddin Ebu-Bekir, Şemseddin Muhammed ibn Mueyyid al-Tugra'i Farsi şiir ve inşanın öncülerinden olan İranlılardı. Konyada Farsçanın, .yalnız münevverler ve memurlar arasında değil, alelade görüşmelerde de konuşma dili olduğu görülüyor. Balh'tan gelen Bahaeddin Veled ve oğlu Celaleddin Rumi'nin muridleri ve talebeleriyle sohbetlerinin Farsça olduğu, Celaleddin'in sema' ayinlerinde kendisinin Farsça gazellerini okuyup hazır bulunanları da coşturduğu, Sipehsalar ve Eflaki menakibinden ve Celaleddin Rumi'nin kendi eserlerinden anlaşılmaktadır. Bunun gibi, Konya sultanlarından Giyaseddin Keyhüsrev I. nin Bizansta bulunduğu vakit akraniyle Farsça konuştuğu da, Gotha kütüphanesinde bulunan anonim Selçuk Tarihinde okunmaktadır.

Böylece, Anadolu'ya geçen İranlı unsur asker, tüccar, memur, ilim ve din ehli olarak gelmiş ve İran medeniyetinin Türk medeniyetine faikıyeti fikrini Türk aydınlarına aşılamıştır. Türk olduğunu zannettiğimiz Aksaraylı müverrih Kerimeddin Mahmud, galiba kendisini Türkten gayri saymış, şehirli Türk ve Tacikin hepsine toptan «Tacik» demiş ve Türklere karşı «hun-har Türkler, köpek ve kurd gibidirler, ellerine fırsat geçerse yağmayı ganimet bilirler, fakat düşman kuvvetli gelince kaçarlar» vesaire gibi şiddetli ve ağır sözler kullanmıştır. Bu husus sadece, «o zamanın taamülü» diye izah edilemez.

Ben gençliğimde neşrettiğim bir eserimde, Yazıcıoğlu'nun ve ondan alan Necip Asım Beyin nakillerine güvenerek, Moğollardan önce de Rum Selçuklu sultanlarının Türk edebiyatını inkişaf ettirdiklerini, hatta İzzeddin Keykavus I. nin Zahireddin İli Pervane'ye bir Türkçe şiir yazıp gönderdiğini ve Sivas'taki mezarı üzerine kendi neşidesi olan bir Türkçe şiirin yazılmış olduğunu söylemiş ve bu şiir parçasını da o eserime nakletmiştim.

Sonra tahakkuk etti, ki bu şiir İbn Bibi'nin aslında Farsça yazılmıştır. Sultanın, Sivas'ta Darüşşifa'daki mezarı üzerinde yazılmış diye gösterilen Türkçe parçanın aslı Farsça olup, bunu ancak Yazıcıoğlu'nun manzum olarak Türkçeye tercüme edip sultana nisbet etmiş olduğu, türbenin kendisinde bugün mevcut olan kitabeden anlaşılıyor. Bunun gibi, Yazıcıoğlu'nun sözlerine inanarak, Selçukluların sarayında memleket idaresinde aşiretlere dayanan bir «ban» m merasimi icra edildiğini, tıpkı Çengiz ve oğulları zamanındaki saray teşkilatının yaşatılmış olduğunu iddia etmek te, Yazıcıoğlu'nun kurultay vesaireye ait malumatı ve Oğuz Han'a nisbet edilen hikmetli sözleri, Reşideddin'in tarihinden almış olduğu kat'iyetle sabit olunca, gayri varid görülmüştür. Celaleddin Rumi'nin eserleri, ön* ce Arap edebiyatı vasıtasiyle Türklere aşılanan fikir sistemlerinin, daha büyük bir kuvvede Fars dili vasıtasiyle aşılandığını gösteren vesikalardır. Sultanlar, Arapça isimleri yanma birer eski İran hükümdarı ismini de almayı adeta bir kaide şekline sokdukları gibi, aile hayatına dahi İran itiyadları girmiştir.

İran medeniyetinin temsilcilik kudretinin Selçuklular üzerindeki akisleri o kadar kuvvetli idi, ki İran Türkleri gibi, Önasya Türklerinin mühim bir kısmı için de bu muhitte erimek tehlikesi her vakit varid olmuştur. Arap, Fars, hatta Kürt gibi Müslüman kavimler arasında ekalliyet olarak yaşıyan Türkler çok vakit bu kavimlere temessül etmişlerdir. Bu hususu, Afganistan'da, Hilmend havzasında yaşıyan Türklerin. Siistan, Kuhistan, Fars, Ci-bal, Khuzistan ve Irakı-Arab ve Suriye taraflarındaki Türklerin ekalliyet olarak yaşıyan zümrelerinin Moğollar geldiği zamana kadar ve sonra yerli kavimler arasında erimiş olmaları pek vazıh olarak gösterir. Türk münevver zümrelerinin, kendileri siyaseten hakim olmalarına rağmen, Arap ve Fars medeniyetinin faikıyetine kani olmaları, bu temessül işinde önayak olmuştur. Horasan'da ve Fars vilayetinde bizzat Selçuklulara mensup ve bugün tamamiyle İranileşmiş zümreler vardır. Bunların Herat'ta yacıyanlarından biri olan Salahaddin Selçuki, bugün Afganistan'da deri gelen ve Farsça yazan muharrirlerdendir. Sultan Sencer'e nisbetle «Senceri» ismini alan kabileler ve yine onların hizmetinde bulunan «Tülek» ismindeki oymak ve Fars vilayetinde yerleşen Salgur ve Agaçerilerin bir kısmı Moğollar geldiği şuada artık Farslaşmış bulunuyorlardı. Mezopotamya'da Araplaşan Bayat, güney İran'da Farslaşan ve Kürtleşen Şul (eski Çur, Çul, Araplarda Sul), Kücat, Ağaçeri, Khalac, üak, Kürdüstan'da Kürtleşen Bayat, Avşar, Beğdeli (Kültlerde: Bedilli), Eyva (Yiva) uruğları, Huzistan'da Avşarlar, Luristan'da Beğdelli, Tilkö ve Uluğ-Çinler bu cümledendir. Bayat, Avşar, Khalac gibi kabilelerin, Fars vilayetindeki Türkmenlerin dağlarda ayrı uruğlar halinde göçebe kalanları milliyetlerini muhafaza etmişlerse de, Arap ve Fars şehirlerinde yerleşenleri 3-4 batında ana dillerini kaybetmişlerdir. Hıristiyan muhitinde yaşıyan Müslüman Türkler için böyle bir temessül tehlikesi olmamış, bir Türk için Rumlaşmak ancak tanassur etmek, yahut Bizans hizmetinde bulunarak orada evlenmek şeraitinde mümkün olmuş. Yoksa Müslüman Türkler Hıristiyan kavimlere daima yukarıdan bakmışlar, onları din düşmanı bilmişlerdir. Yani Hıristiyan kavimler arasında milli mevcudiyeti muhafaza için esas dayanç olan İslamiyet, Müslüman kavimler arasmda ekalliyet olarak yaşıyan Türkler için temessülün esas amili olmuştur.

Fakat Selçukluların ve şehirlerde yerleşen diğer Türk eşrafının- tereddütsüz temessül yoluna girmesine karşı koyan, Türklükten başka hiçbir şeyi bilmek istemiyen ve kendisine güvenen kuvvetli Türk zümreleri de her vakit mevcut idi. Bunlar yalnız göçebe halde değil köyde yerleşirken dahi uruğ teşkilatını muhafaza eden, yahut eskiden an'aneperestlikle temayüz eden zümrelerdir. Büyük Selçuklular kendilerine karşı nefret hissi beslediklerini anladıkları Türkmenleri başkentleri olan Isfahan mıntakasına getirmeyip Rum sınırlarına sevkettikleri ve diğer milletlerden müteşekkil halita orduya dayandıkları gibi; Rum Selçukluları da bu nevi Türkleri Uc'lara şevkettiler ve kendileri Acem, Fırenk (Slav), Gürcü ve saire milletlerden toplanan «Tacik» ordusuna dayandılar. Yeni gelen Türkleri Uc'lara göndermenin en bariz misali, kendilerini 1230 da Horezmşah Celaleddin ile yapılan savaşı, bilmiyerek ve ansızın gelerek kazandırmış olan Kayı boyunu ve beylerini hemen Sakarya havzasına, Horezmlileri de (Germiyan oğullarım) Kütahyaya göndermiş olmalarıdır. Uc'taki Türkler, milli an'anelerinin muhafazası hususuna çok itina etmişlerdir. Bu hususta taassup gösterenlerin başında, Karaman oğullan gelmektedir. Uc Türk boylarının bu vaziyeti, Rum Selçuklularının Türklük an'anesinden büsbütün ayrılmamalarına sebeb olmuştur. Selçuklular ilk hükümranlık senelerinde, bilhassa Iznık'ta iken göçebe oymakların içinde bulunmuş ve çadır hayatına sadık kalmışlardı. Konya 1077 de fethedildiği halde, sultanlar üçüncü Haçlı seferi sırasında dahi (1190 da) şehir civannda çadırlarda yaşıyorlardı. 13. üncü asrın son yansında Selçukluların, şehir hayatına alışmış oldukları halde, yazın yaylalarda kalmakta devam ettikleri, Celaleddin Rumi'nin şiirlerinden de anlaşılmaktadır. İhtimal bu yayla hayatı, İlhanların tesiri altında yeniden canlanmıştır. Diğer taraftan göçebe oymaklarda, sultanlarla birlikte, göçebe hayatı yavaş yavaş yerleşik hayata uyduruyorlardı. Kendilerine ikta olarak verilen yerlerde yerleşen Oğuzlar, Kirman'da olduğu gibi, garbi Anadolu'da da görülüyordu. Bunun gibi, Selçukluların şehir hayatı da, çadır hayatını yerleşikliğe tahvil etmek, Horasan ve Türkistan'daki şehir hayatını Anadolu'ya nakletmek yoluyla husule gelmiştir.

Türkten önceki şehirler, bazan eski isimlerini ve bazı Hıristiyan mahallelerini muhafaza etmekle beraber, Horasan ve İslam tarzında yeni şehirler şeklini almışlar, yahut yeni baştan şehirler bina olunmuş (Alaiye, Kubadiye ve Simre). Bütün bu şehirler kanallarla temin edilen su yolları şebekesi içinde, bahçe ve bostanlar ortasında bulundurulmuştur. Bazı şehirlerde sular Türkistan usulünde çıkrıklarla çıkarılıyordu. Selçuklular, onlara tabi yahut müstakil emirler, her yeni fethedilen yerde Müslüman mahalleleri kurarak birer cami inşa ediyorlar ve bununla her yerde kendilerinin yeni tip şehir, kasaba ve köy hayatı tesis etmek, kendi milli devlet kuruş sistemleri olduğunu gösteriyorlardı. Yukarıda Büyük Selçukluların Taruz şehri hakkında dediğimiz, yani Türkistan'ın şehirli muhacirlerinin şehir kurmadaki rolleri, Anadolu için daha çok variddir. Rum Selçuklu Türkleri ağaçtan mahrum olan yerlerde, yerli Rum ve Ermeniler gibi binalarını yontma taştan vücuda getirmesini benimsediler. Kerpiç ve tuğla kültürlü Karahanlılar bilhassa tuğlayı yaydılar. Böylece, Türkistan'da pek bulunmıyan yontma taştan bina esasında Türkistan ve Horasan mimarisi, Anadolu'da yeni bir inkişaf gösterdi. Selçuk mimarisinde bilhassa zengince süslenmiş cephe (façade) karakteristiktir. Cami ve medreseler ile türbelerde taşa geçirilmiş çadır, bazan yanlarında sarkıtılmış saçakları ile birlikte göze çarpar. Cami ve medreseler dahi, bilhassa muhteşem kapılan ile temayüz ederler. Bu kapılarda biribirine bağlı olarak ve kabartılarak taşa yazdan yazılar, hendesi ornament ve nebati resimlerle karışır. Ladini (profan) olan binalarda nebati resimlerle beraber, hayvani resimler de bulunur. Bu itibarla Selçuklu mimarisi, Arap mimarisinden ayrılır. Bu gibi hayvan ve insan resimli binalar yakın asırlarda harap olmuştur. Alman generali VON MOLTKE, geçen asra kadar muhafaza olunan Konya şehir surunda bunlardan bazılarını görmüştür. Bunlardan bilhassa bir kanadı kız resmi çok güzeldir.

Bir de Uzakdoğu motifi olmak üzere ejderha resmi de bulunur. Toroslar'daki yarı göçebe Türklerin, kendilerinin Selçuklularla beraber geldiklerini söyledikleri halde, alaçık ve ağıl teşkilatının Türkistan'dakine benzediği, Macar Milli Etnoğrafi Müzesi namına tetkikatta bulunan Dr. ALİMCAN TAGAN'ın mesaisi sayesinde aydınlanmıştır.

Anadolu Türk ekseriyetinin Türkmen-Oğuz olduğu, buraya gelen her Türkün, hatta zümre halinde gelen Türk kütlelerinin hemen Oğuzlaşmış olması ile sabittir. Bu husus, halıcılık ve at terbiyesi an'anesinde de görülür. Merkezi Anadolu'da yapılan Türkmen halıları, bütün Önasya pazarlarında satılmıştır. Bunlardan İbn Battuta da bahseder. At terbiyesi hususuna gelince, bu cihet, Selçuklular zamanında at terbiyesine dair onların seyislerinden MÜBAREK ZENGİ tarafından Farsça olarak vücuda getirilen ve yegane nüshası Bursa'da Orhangazi Camii kütüphanesinde bulunan kıymettar bir eserle sabittir. Bu zat kendinden evvelki zamanın at terbiyesi sistemlerinde olduğu gibi, kendi zamanındaki Türklerin atçılığından da bahsetmiştir. İslam milletleri edebiyatında yılkıcılığa dair vücuda getirilen mühim bir eser, Huttal Türklerinden Bağdad halifeleri Mu'tasım ve Mu'tadid'in hizmetinde bulunduğu ismi yukarıda geçen YA'KUB İBN HİZaM AL-KHUTTALİ tarafından yazılıp, bize ancak muhtasar şekli vasıl olan eserdir. Mübarek 21engi bu eserin mufassalını görmüş ve at terbiyesinde Arap ve Türkmen tecrübelerini tenkitle gözden geçirerek, bunları bir araya getirmek suretiyle kendi zamanında bu yolda elde edilen terakki ve tekamülü güzelce tebarüz ettirmiştir.

Ortaasya'da Çağataylılardan Barak Han cins «topçak» atları mahsus elçiler göndererek Abaka Han'dan talep ediyordu. Anadolu'da güzel atlar yetiştirildiğini ve bunlara «Turkuvan» denildiğini, MARKO POLO da kaydetmiştir. Bu sözler, Batı Anadolu Türkmenlerine aitti; halbuki Doğu Anadolu ve Ürmiye Gölü civarı Türkmenlerinin atları daha makbul olmuştur. Karakoyunluların yetiştirdiği güzel «argamak» atlar 15 inci asırda Temürlüler vasıtası ile Çin imparatoruna da malum olmuş ve onun tarafından istenmişti.

Suriye ve Mısır taraflarındaki Türk ekabiri, derme-ev(keçe çadır)leri de Anadolu'dan tedarik etmişlerdir. Çadırcılığın esasen Selçukluların büyük dedelerinin san'atı olduğunu yukarıda anlatmıştım. Bu derme-evlerin şekli ve iç teçhizatı da, tıpkı atçılık ve halıcılık gibi, Ortaasya'daki Türkmen usulünde yaşatıldığını tasavvur edebiliriz.

Selçuklular İranlık ve İslamlık temayüllerinin kuvvetine rağmen devlet idare makinesı'ni Türkler elinde bulundurmak hususunu ihmal etmemişlerdir. Gerçi bu unsur, gittikçe Araplaşmış yahut Farslaşmıştır, fakat kendilerine örnek edinmede nüfuz ve itibarı Araplık ve Farslığın değil, Türklüğün temin ettiğinin farkında olduklarından, Arapça ve Farsça emir ve fermanlarında, mezartaşlarında ulug inanç, yakhşı sübaşı, bilga bilka, inanç atabek, inanç bilga tercüman bek, inanç ulug müşrif bek ve Artık oğullarında ise inanç bilga beygo (yabgu) kutiug bek, alp kutlug bek yavlak, Mengüçek beği için de alp kutluk ulug humayun çabbuga Tuğrul tegin lakapları kullanılmıştı. Devlet teşkilatında, Karahanlılar ve Çengizliler devrinde olduğu kadar değilse bile, kabile reislerinin bir istişari meclise çağırıldığı anlaşılıyor. Bunu, Maverdi'nin yazısından anlıyoruz.

Buna göre, Selçukluların divanı:

askeri, adli, dahili ve mali olmak üzere dört şubeden ibaret olmuş. Hükümdar ile vezirlerin toplantısından ibaret olan «divan-i has» tan başka bir de kabile reislerinin iştirakiyle kurulan «divan-i am» olmuştur. Fakat bunda, eğer Maverdi doğru söylüyorsa, Arap kabile reislerine çok yer verilmiştir.

Türk oymakları Türkistan'da olduğu gibi, Azerbaycan'da ve Anadolu'da da ancak kendilerinin anlıyabildikleri Türk şeyhleri'ni pir olarak tanımışlar ve dini işleri ancak onlardan öğrenmişlerdir. Sultanların da, mesela Şihabeddin Suhreverdi Maktul gibi sema' ve raks ayinleri icra eden şeyhlere temayül göstermeleri, kendilerinden cidden ayrılmış oldukları Türkmenlerin ruhuna uymak ihtiyacı ile izah edilebilir. Fakat edebi zevk hususunda, hakim tabakalarla göçebe Türkler arasında bir birlik görülmüyor. Uruğ hayatiyle yaşıyan Türklerin manevi kıymetleri, onların halk edebiyatında, Oğuz destanlarında yaşamıştır. Topkapı sarayında Revan Köşkündeki (1390 numaralı) Selçukname'ye eklenen Oğuz destanlarının fihristi, nüshası Almanya'da Dresden kütüphanesinde bulunup 1918 de İstanbul'da neşredilen ve sonra bazı incelemelere mevzu olan Kitab-ı Dede Korkut ile, nihayet nüshası Reşideddin tarafmdan Farsça ve Ebulgazi Han tarafmdan Türkçe olarak tesbit olunan Oğuzname destanı, Önasya'da Türklüğü yaşatan ve onu Arap ve Fars kültürüne karşı koruyan başlıca miUi edebi eserlerdir. Reşideddin tarafmdan tesbit olunan Oğuznamede, Oğuz Han'ın Önasya'da fütuhat yaptığına, yani Oğuzlann efsanelere kanşan eski devirlerde bu ülkeleri bir defa işgal etmiş olduklanna dair olan teferruat, muhakkak ki bu destana Anadolu Oğuzları tarafından yapılmış eklerden ibarettir. Oğuzlar bununla, kendilerinin bu yeni vatana «bir daha» sahip olmalarının tarihi haklan olduğuna inandıklannı göstermişler ve bu tarihi hak meselesi için, Selçuk-oğul-lan gibi, eski Sasani hatıralarına müracaat etmeğe lüzum görmemişlerdir.

Selçukluların, Şark hanları ile Uygur yazısiyle mektuplaştıkları. Mahmud Kaşgari'nin bir sözünden istidlal ediliyorsa da bu husus. Büyük Selçukluların Karahanldaria vesair Türk hükümdarları ile mükatebelerine münhasır kalmışa benziyor. Çünkü, bu yazının Selçuklularca ayrıca anılamadığına delalet eden hiçbir kayda rast gelinmemiştir. Rum Selçukluları ve Oğuzlarında bu yazının kullanılmamış olduğuna, bu Oğuzların arasında Türkçe ismihasların ve lakapların yazısında, ve sonra vücuda getirilen Oğuzca dini eserlerde Türkçeyi Arap harfleri ile yazarken, şarkta olduğu gibi, saitleri Uygurcanın esasına uygun bir şekilde yazmayıp, sırf Arap dili ve imlası esasında harekelerle yazmak usulünü tatbik etmelerinden ve bu hususta, eserini Bağdad'da, yani Büyük Selçukluların memleketinde yazmış olan Kaşgarlı Mahmud'dan daha riayetkar (consequence) oldukları, açıkça şehadet etmektedir. Bu nevi Oğuzca mahalli şive ile yazı, zamanımızda Arap harfleriyle yazdı Türk edebiyatını hiç bilmiyen bir Kazak yahut Kırgız münevverinin kendi yerli şivesinde Rus harfleri ile yazmasına benzemektedir. Bu nevi yazı ile yerli Oğuz şivelerinde yazılan basit dini eserler, iman kitapları, dua ve sure tercümeleri, daha İlhanlılar devrinden önce de ülkenin «Uç» taraflarında yazılmış olabilir; fakat herhalde hakim Selçuklu muhitinde Arap harfleri ile, harekelemek usulüyle olsa dahi, Türkçe olarak ne bir dini edebiyat, ne de ladini nefis edebiyat vücuda getirilmiştir.

Selçukluların medeniyete hizmetlerini, milli Türk kültürü sahasında değil, umumi İslamlık ve insanlık sahasında aramak icabeder. Anadolu'da Selçuklular devrinde ilmin terakkisi namına kaydedilecek çok şey yoktur. Rum Selçuklularının ceddi olan Kutlamış riyaziyat ve rasad işleriyle meşgul oluyordu. Bunu anlatan İBN-ALATHİR «gerçi bu zat bir Türk idi» kaydı ile işaret etmiştir. Büyük Selçuk hükümdarı Melikşah ise. riyaziyat ve rasadın ciddi muhibbi ve hamisi idi. Bunu da ŞEMSEDDİN DHEHEBi ile İbn al-Athir'den öğreniyoruz. Fakat Rum Selçukluları riyazi ilimlere karşı böyle bir alaka göstermemişlerdir. Burada İslam alimleri namına ancak fıkıh ve tasavvuf sahalarında bazı mühim eserler yazılmıştır. Müverrih Gelibolulu aLİ de, Anadolu'nun Selçuklular zamanında kültür bakımından diğer İslam ülkelerine nisbeten geri kalmış olduğuna işaretle «Alaeddin Keykubad zamanına kadar Rum ülkesinde ulema azdı. Buranın ahalisi tahsil için diyarı Aceme giderlerdi» demiştir. Celaleddin Rumi dahi Fih Mafih nam eserinde, Rum ülkesinde hakim olan cehaletten şikayet etmiştir. Bu husus, İslam ulemasının hal tercümelerine ve edebiyat tarihine aid eserlerde pek vazıh olarak görülür. Diyarbekirli büyük alim Seyfeddin amidi de (vefatı 1233), Anadolu'da değil Suriye, Irak ve Mısır'da yaşamıştır. Herhalde Rum Selçukluları, hep gaza ile meşgul olan bir askeri zümre olduklarından, bunların ülkesinde ilmin inkişafına yarayan sulh ve sükun çağı kurulamamıştır. Bütün bunlara rağmen Selçuklu Türkleri, din ile dünya meselelerine pratik düşünceleri, Halifeyi siyasete karıştırmamakta da menfaatdar olmaları sayesinde İslam aleminde büyük inkılap vücude getirdiler.

Bunlar İslam aleminde ilk defa olarak saltanatı hilafetten, yani dünyevi ve siyasi idareyi, uhrevi ve dini işlerden ayırdılar. Şarki ve merkezi Avrupa'ya ve Önasya'ya Irak'a tarihten önceki çağlardan beri gelerek mütemadiyen yerlilere karışıp kaybolup gitmekte olan Türklere, Küçükasya'da ve Azerbaycan'da bir yeni vatan kurdular. Tek bir siyaset sistemiyle idare olunan büyük bir devlete rehberlik eden Selçuklular, İslam dinine bir yeknesaklık verdiler ve İslamiyetin Türkler arasında kayıtsız şartsız ve maniasız kabul olunması yollarını, ve İslamiyetin cihanşümul bir din olması cihetini temin ettiler. Bununla beraber. İslam medeniyetini Arap medeniyeti olmaktan kurtarıp, umumi bir din esasında mahalli milli kültürlerin meydana gelmesine yol açtılar; varsın daha önce bundan İran milli kültürü istifade etmiş olsun, ondan bir gün Türkler de istifade edecekler, kendi milli edebiyat ve kültürlerini kuracaklardır.

Kaynakça
Kitap: UMUMİ TÜRK TARİHİNE GİRİŞ
Yazar: A. ZEKİ VELİDİ TOGAN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Büyük Selçuklu İmparatorluğu Bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir

cron