Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Akp 28 Şubat'In Çocuğudur

Burada Amerika'da yaşıyan, ve Amerika'nın uşaklığını yapan Fethullah Gülen hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz. Kendisi CIA'yla iç içedir ve resmen bir CIA elemanıdır.
Fethullah Gülen, İslam Dinimiz ve Türk Soyumuz gibi en büyük değerlerimizi kötüye kullanarak iyi niyetli halkımızı kandııyor ve Amerika'ya hizmet eden bir cemaat'e köle yapıyor.
Devletimiz içinde bu cemaat'ten olan ve Türkiye Cumhuriyetimizin geleceğini tehlikeye atan insanlarımıza bunu sormak istiyorum: "ALLAH AŞKINA, Amerika gibi şeytana tapan ve bizzat şeytanın askerleri olan bir devlet'e hizmet etmenin neresinde Müslümanlığımız vede Türklüğümüz vardır?". Bu sorunun cevabının çok net olmasıyla birlikte, insanlarımızdan ricam, Türkiye Cumhuriyeti'mizin Tam Bağımsızlığı için, LÜTFEN AMERİKA'YI VE FETHULLAH GÜLEN'İ BOYKOT EDİN VE LANETLEYİN!!!!!!!

Akp 28 Şubat'In Çocuğudur

Mesajgönderen TurkmenCopur » 31 Ara 2010, 05:33

TÜRBANIN ÖTESİ...

Türkiye uzun süredir yeni bir "türban krizi" yaşıyor. Bu kez çatışma, sokaktan devletin zirvesine taşınmış durumda. Ancak, bu "kriz"in daha öncekilerden, örneğin 28 Şubat sürecinden önemli farklılıkları bulunuyor.

Yaşananlar, AKP hükümetine bir başkaldırıdan çok, bu partinin temsil ettiği güçlerin ve zihniyetin iktidar sınırlarına işaret etmek şeklinde gelişiyor. Türkiye'nin tepesinde yaşanan en önemli türban krizi hiç kuşku yok ki, 23 Nisan 2004 Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı nedeniyle TBMM Başkanı AKP'li Bülent Arınç'ın verdiği resepsiyon sırasında gerçekleşmiştir.

Ancak, öncelikle belirtelim ki, başka bir açıdan bakıldığında, bu kriz, 3 Kasım 2002 seçimlerinden sonra egemen blok ile AKP'nin arkasına dizilen toplumsal güçler arasında gerçekleşen "fiili uzlaşma"nın daha önce yapılmayan bir zemin tarifi diye de okunabilirdi.

Ya da bütün olup bitenler, Türkiye eliti (establishment) ile mutabakat sağlamadan ülkeye ve devlete yeni bir yön çizmeye çalışan AKP hükümetine, esastan itiraz diye yorumlanabilirdi. Kısaca hatırlamak gerekirse; görünüşte bu krizin nedeni, TBMM Başkanı Bülent Arınç'ın 23 Nisan 2004'te Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı nedeniyle vereceği resmi resepsiyona türbanlı eşiyle birlikte ev sahipliği yapmak istemesinden kaynaklanıyordu.

Bu girişim üzerine devletin zirvesinde bugüne kadar görülmemiş bir olay yaşanıyor ve Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök ve Kuvvet Komutanları ile ana muhalefet CHP partisi davete katılmayacaklarını ilan ediyordu.

Gerilimin tırmanması üzerine, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan duruma müdahale ediyor ve Arınç, bir son dakika manevrası yaparak eşinin resepsiyona katılmayacağını açıklıyordu. Ancak, bu manevra da işe yaramıyor ve cumhuriyet tarihinde ilk kez, bir kurum olarak Cumhurbaşkanlığı ve Türk Silahlı Kuvvetleri 23 Nisan akşamı Meclis'te verilen resmi resepsiyona katılmıyordu.

Bu sert tutumun nedeni, "cumhuriyet değerleri"ne ve devletin kurucu ilkelerine karşı "gerici-siyasal bir simgeye dönüştüğü" belirtilen türbanın topluma ve devlete dayatılmasına karşı tepki diye açıklandı.

Yeni türban krizinin aktüel boyutu böyle özetlenebilir sanırım. Şimdi, türbanın ötesine geçip gerçekte ne olup bittiğini anlamaya ve "devlet dilini" tercüme etmeye çalışalım.

KASIM 2002 TABLOSU

Konu birçok bakımdan önemli. Olup bitenleri anlamak için 3 Kasım 2002 seçimlerine kadar gidilebilir. Dünyanın içine girdiği yeni dönemde, ülkenin ulaştığı büyüklüklere uygun olarak egemen blokun bölgesel ve küresel ihtiyaçlarına yanıt veremeyen; başka bir anlatımla, yeniden yapılanma hamlesini taşıyamayan eski siyaset sınıfı, kendisini yenileme dinamiklerini yitirerek, deyim uygunsa topluca "intihar" etti.
Ortaya çıkan tablo, 28 Şubat 1997'de başlayan restorasyon sürecinde bir başarısızlığa işaret ediyordu. Batıcı büyük sermaye ve askeri-bürokratik elit, yeni bir siyasal pozisyon belirleyemeden kendisini ansızın farklı bir siyasal tablonun karşısında buldu.

Kuşkusuz bir dizi tarihsel ve siyasal sürecin ürünü olan AKP, esas olarak 1980 sonrasında gelişen ve artık orta büyüklük sınırlarını aşan (örneğin yer yer dünya pazarlarına açılan) taşra sermayesinin siyasal örgütlenmesi olarak ortaya çıktı. Yeni bir ihtiyacın ürünüydü. Bu yanıyla, RP ve FP'nin hem bir devamı hem de bu geleneğin bir eleştirisiydi. Eleştirisiydi çünkü, RP-FP geleneği, siyasal hattını esas olarak devletin kurucu ilkeleriyle çatışma üzerine kurmuş ve sistemin temelini olmasa bile kabuğunu (üst yapı kurumlarını) yeniden tanımlamaya yönelmişti. Bu çatışmacı bir siyasal hattıdır. Söz konusu geleneğin bu tutumu, servetten ve iktidardan daha çok pay isteyen taşra sermayesinin sürekli olarak 115 devletin kıyısında tutulmasına yol açıyordu.

AKP 28 ŞUBAT'IN ÇOCUĞUDUR

Diğer önemli bir gelişme ise Soğuk Savaş döneminin kapanmasıydı. Soğuk Savaş sonrası dünyada siyasal İslama duyulan ihtiyacın ortadan kalkması, bu siyasal geleneğin daha önce sistem içinde elde ettiği mevzilerin tartışılmasını ve geriletilmesini de beraberinde getirdi.
İşte Türkiye'de 28 Şubat süreci, içine girilen dönemin ihtiyaçlarına uygun olarak devletin yeniden yapılandırılması hamlesi diye de okunabilirdi. Ve 28 Şubatla birlikte anlaşıldı ki, geleneksel tezleri ve politik programıyla Türkiye'de İslamcı bir iktidar derin bir kriz yaratma potansiyeline sahipti.

Bu bağlamda değerlendirildiğinde, AKP'nin 28 Şubat sürecinin çocuğu olarak doğduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Servetten ve iktidardan daha çok pay isteyen, dahası ulaştığı büyüklükle Marmara/İstanbul sermayesinin merkezinde olduğu iktidar blokunun yeniden tanımlanmasını talep eden sermaye çevreleri, kaçınılmaz olarak yeni bir siyasal temsil kanalı oluşturmak zorundaydı.

Devlet ve Türkiye eliti ile çatışmak yerine, onunla uzlaşma arayan ve bu arayış içinde egemen blok içinde kendisine alan açmaya çalışan bir siyasal yapılanma... İşte AKP böyle bir ihtiyacın bir ürünü olarak siyaset sahnesine çıktı. AKP işte bu nedenle kendisini İslamcı değil, "muhafazakâr demokrat" bir parti olarak tanımladı.

ZORAKİ UZLAŞMA

Geçen seçimlerin ortaya çıkardığı yeni siyasal tablo, Türkiye elitinin taşra sermayesi ile uzlaşmasını kaçınılmaz hale getirdi. Bu gönülsüz ve zoraki bir uzlaşmaydı. Bir mecburiyetten kaynaklanıyordu. Merkez-çevre çatışmasından, yeterince tanımlanmamış bir merkez-çevre uzlaşmasına geçiliyordu. Sorun da buradaydı.

Bu bakımdan AKP hükümeti, RP-FP geleneğinden çok, 1950'lerdeki DP'nin 20001er Türkiyesi'ndeki bir yorumu olarak görülmelidir.
Ancak AKP liderliği, bu uzlaşmanın sınırlarını yeterince doğru şekilde göremedi. Seçim sistemindeki çarpıklığın da bir sonucu olarak, Meclis'te elde ettiği olağanüstü gücü fazlasıyla abarttı. Dünyanın içine girdiği yeni dönemde, önceki bölümlerde de belirttiğim gibi, adeta yön duygusunu kaybeden ve bu konuda bir arayış, tartışma ve hatta çatışma sürecinden geçen Türkiye'ye tek başına yeni bir pozisyon belirlemeye çalıştı.

Örneğin; Irak Savaşı'ndan önce ABD ile tek başına çeşitli angajmanlara girdi. Daha önce Yüksek Askeri Şura (YAŞ) kararlarına şerh koydu. Devlet içinde olağan sınırları aşan, yeterlilik, birikim ve eğitim düzeyi gibi ölçüleri bir yana bırakıp daha çok "ideolojik" ölçüler kullanarak yaygın bir kadrolaşmaya yöneldi.

Eğitim sisteminde ve Milli Eğitim Bakanlığı alanında yine bir uzlaşma aramadan köklü değişiklikler yapmaya koyuldu. Dış politikada, yurtdışındaki Milli Görüş örgütlenmesini ve Fethullah Gülen faktörünü yeni bir unsur olarak devreye sokmaya kalkıştı. Ekonomik kararların alınmasında Marmara sermayesinden çok, doğrudan kendi temsil ettiği güçlerin, örneğin MÜSİAD'ın duyarlılıklarını esas aldı, vb.

ASLINDA TÜRKİYE ELİTİ 'EVET' DEMİŞTİ

Seçimlerin ortaya koyduğu tablo nedeniyle, batıcı büyük sermaye ve askeri-bürokratik elit iktidarını paylaşmaya razı oluşmuştu olmasına ama, yeni bileşim içinde yer alan güçlerin iktidarı nerede başlıyor, nerede bitiyor pek belli değildi. Bu olguya, AKP kadrolarının tecrübesizliği de eklenince varsayılan sınırlar sıklıkla ihlal edildi.

İşte bir kaşık suda fırtına kopartmak gibi görünen 23 Nisan resepsiyonundaki türban krizi, AKP iktidarının sınırlarını çizme ve bunu gösterme girişimi diye okunabilirdi. Bu sınırlar üzerinde yeni bir mutabakat sağlanırsa -ki her anlaşma iki tarafın da taviz vermesi demektir- istikrarlı bir dönem yaşanacak, eğer tersi olursa çatışma derinleşerek ve gerçek bir siyasal krize dönüşecekti. Nitekim AKP uygulamada geri adım attı, ancak tezlerini geri çekmedi. Dahası bu krizin çözümü için "tam iktidar" talep etmeye yöneldi.

Birinci yolu tercih eden Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın bu tutumu, krizi ortadan kaldırmadı sadece erteledi. Son bir not; sözkonusu günlerde Hürriyet gazetesinin dönemin MGK Genel Sekreteri Org. Tuncer Kılınç'a karşı yürüttüğü kampanya ise ordunun "sivriliklerinin törpülenmesi" olarak değerlendirilebilirdi.

Orgeneral Kılınç, resmi laiklik konusundaki taviz vermez tutumu, AB karşıtlığı ve Avrasya'da Türkiye'nin de içinde yer alacağı yeni küresel eksen arayışları ile tanınıyordu. Dolayısıyla Hürriyet gazetesinin bu yayını, İstanbul sermayesinin de bir uzlaşma arayışı içinde olduğunu göstermesi bakımından ilginç bir gelişme olarak kaydedilmeliydi. (bianet/26.04.2003)

Kaynakça
Kitap: BİR ABD PROJESİ OLARAK AKP
Yazar: MERDAN YANARDAĞ
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Fethullah Gülen Terör Örgütü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir