Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Cemaatten Dev Hizmet, İtinayla Adam Devşirilir

Burada Amerika'da yaşıyan, ve Amerika'nın uşaklığını yapan Fethullah Gülen hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz. Kendisi CIA'yla iç içedir ve resmen bir CIA elemanıdır.
Fethullah Gülen, İslam Dinimiz ve Türk Soyumuz gibi en büyük değerlerimizi kötüye kullanarak iyi niyetli halkımızı kandııyor ve Amerika'ya hizmet eden bir cemaat'e köle yapıyor.
Devletimiz içinde bu cemaat'ten olan ve Türkiye Cumhuriyetimizin geleceğini tehlikeye atan insanlarımıza bunu sormak istiyorum: "ALLAH AŞKINA, Amerika gibi şeytana tapan ve bizzat şeytanın askerleri olan bir devlet'e hizmet etmenin neresinde Müslümanlığımız vede Türklüğümüz vardır?". Bu sorunun cevabının çok net olmasıyla birlikte, insanlarımızdan ricam, Türkiye Cumhuriyeti'mizin Tam Bağımsızlığı için, LÜTFEN AMERİKA'YI VE FETHULLAH GÜLEN'İ BOYKOT EDİN VE LANETLEYİN!!!!!!!

Cemaatten Dev Hizmet, İtinayla Adam Devşirilir

Mesajgönderen TurkmenCopur » 07 Haz 2011, 02:41

Cemaatten dev hizmet İTİNAYLA ADAM DEVŞİRİLİR

Serdar Turgut hakkında objektif olmam çok zor. Beş yıl burun buruna çalıştık. Genel Yayın Yönetmeni'mdi; Akşam'da. Beni bir gazetenin Pazar ekindeki haftalık yazılarımdan gündelik yazı yazmaya teşvik eden, kendisi de yazar olduğu için iniş-çıkışlarımda hep arkamda duran bir isimdi.
Zaman zaman gerildiğimiz, zaman zaman eğlendiğimiz oldu ama iş ilişkisinin yanı sıra çok yakın dostluk yaptığım biri. Her şeyi konuşabildiğim, ortak ilgi alanlarımız olan bir yakınım. Seyahat arkadaşım hatta...

Ve bunun ötesinde çok büyük bir kalem ustası.

O yüzden onun hakkında yazmak da benim için zor bir durum. Ama yazmasam olmazdı; eksik kalırdı.
Yazarlığın, gazeteciliğin eş-dost tanımadığını en iyi bilen kişilerden biri Serdar Turgut. Buna eminim. Eminim, o da bu işe kalkışsa arkadaş filtresi kullanmamayı tercih ederdi. Dahası, Serdar Turgut benim dostum olduğu için de yazıyorum.
Dostum olduğu için eleştiriyorum, dostların birbirlerine her şeyi söyleyebilme, yargılanma korkusu olmadan konuşabilme hakları olduğuna inanıyorum.

Olayları olduğu gibi aktaracağım. En azından benim gördüğüm kısmını...
Bir gün Serdar Turgut beni aradı ve Gazeteciler Yazarlar Vakfı'nın değişik isimli yöneticisi Erkam Tufan Aytav'ın numarasını istedi. Vakıf, Fethullah Gülen Cemaati'nin halkla ilişkiler faaliyetini yürüten, bir anlamda gazetecilerle Cemaat arasında köprü olan bir kurum. Aytav'ı tanırım; birkaç kere görüşmüşlüğümüz var. Cemaat'e yönelik bütün itiraz ve sorularımı dinleyip, cevap vermeye çalışan ama beni bugüne kadar ikna edemeyen biri. Ne yazık ki sempatik tonu, sakin üslubu inandırıcı olması için yeterli değil...

Turgut'un da onunla görüşecek olmasında farklı bir anlam aramadım tabii ki. Numarayı kısa mesajla yolladım, sonra da merak etmedim.
Birkaç gün sonra Serdar Turgut bana Aytav'la buluşacağını, sohbet edeceklerini söyledi. Katılmak isteyip istemediğimi sordu. Cuma günü öğleden önce Nişantaşı'nda bir cafe'de buluşacaklardı.

Aynı cafe'de o aralar her Cuma öğlen saatlerinde bir gazeteci grubuyla toplanıyorduk. Serdar Turgut da bu buluşmalara geliyordu. Ben de erken gelebilirsem katılabileceğimi söyledim.

Geciktim, görüşemedik.
Turgut'a ne konuştuklarını sordum; tamamen dostça bir merakla. Pek bir şey söylemedi, kendisine okuması için Cemaat'i anlatan bazı kitapla?4 verildiğini de hafif küçümseyerek belirtti. Zaten kitaplar da yanındaydı.

Herhalde Cemaat hakkında toplam bu kadar konuşmuşuzdur.

Bir de "Beni Senegal'e okullarına götürecekler," dedi. Ben de bir arkadaşı olarak ona gitmemesini tavsiye ettim. Türkiye'nin böylesi karışık bir döneminde, muhalif pozisyon almış bir yazar olarak masraflarını Cemaat'in karşılayacağı bir geziye katılmasının bir izahı olamayacağını anlatmaya çalıştım.

Başta Ergenekon davası olmak üzere Türkiye'nin yeniden tasarlanması sürecinde pek çok konuda şaibeli, hakkında soru işaretleri barındırıyor Cemaat. Şeffaflaşmadan, kendini temize çıkarmadan böylesi bir PR faaliyetine ortak olmak doğru gazetecilik olamazdı.
Dahası, Cemaat kendisini aklamak için Serdar Turgut gibi merkezdeki isimlerin vereceği desteği çok önemsiyor. Bir anlamda onları kullanıyor, onlar üzerinden kendisini temize çekiyor. Kendi yandaşları Cemaat'i övse kamuoyunda yankı bulmaz ama Serdar Turgut'un desteğinin ayrı bir anlamı olur.

Bu itirazlarımın hiçbirini dinlemedi Turgut. "Söz verdim, gitmem gerek," diye o geziye çıktı.

Sonradan düşündüm; sanki benim kaygılarımı, kafamdaki soru işaretlerini, söylediklerimin doğruluğunu bilmiyor muydu?
Senegal dönüşü biraz da abartılı bir üslupla Cemaat'in okullarını övgülere boğdu. Hatta orantısız bir benzetmeyle Fethullah Gülen'i Konfüçyüs'le karşılaştırdı. Bu okullarda öğretilen ana dilin İngilizce olmasının, Cemaat'in liderinin Amerika'da oturmasıyla ilgisi gibi çok temel unsurlara bile değinmedi:

Yurtdışında cemaatin kurduğu okulları görünce cumhuriyet tarihimizde ne kadar da büyük yanlışlar yapıldığını tekrar düşündüm.
Bugün sivil toplum örgütü olarak cemaatin yapmakta olduğu işi, istese aklına gelse cumhuriyet rejimi de veya laik sivil toplum örgütleri de zamanında yapamaz mıydı diye düşünüyor insan ister istemez.

Herkes cemaatin parasal kaynaklarından bahsedip duruyor. Peki ama cumhuriyet rejiminin veya laik güçlerin parası yok muydu? Cumhuriyet ve laik sisteme gönül veren büyük işadamları bu tür eğitim faaliyetleri için harekete geçirilemez miydi? Devlet, hükümet, siyasi partiler düşünemedi bu işi, şimdi aslında temelde gönüllü bir sivil hareket olan cemaat bu işi yapıyor diye kızmalara filan kalkıyorlar.
Kızmayı bir yana bırakalım artık iş işten geçti şimdi anlamaya ve ders çıkarmaya çalışmak zamanı.

Senegal'deki okulu görme fırsatı çıkınca özellikle bu anlama sürecime katkısını düşünerek daveti hemen kabul ettim.
Çok sıcakkanlı, dostane karşılandık ağırlandık, gönüllerini bize açtılar. En azından kendim için söyleyebilirim ki ben de gönlümü onlara açtım.
Öğrencileri gördük, dinledik fakat bence gezimizin en kritik anı, cumartesi misafirhanede yediğimiz yemekti.
Çünkü bu yemeği bitirdikten sonra sohbet açıldı.
Ben cemaatin bu meşhur sohbet gecelerini duymuştum.

Dolayısıyla bir tanesinin içinde bulunmak da bana entelektüel açıdan zevk verdi.
Sohbet bana yöneltilen bir soruyla başladı, harekete yönelik, yaptıkları iş hakkındaki eleştirilerimin ne olduğu soruldu.
İlk aşamada 'Ben sadece öğrenmeye çalışan bir gazeteciyim ve bu ana kadar öğrendiklerimle Gülen Cemaati gibi büyük ve kapsamlı harekete eleştiri getirmek benim haddime düşmez' dedim. Çünkü gerçekten de büyük bir olay ile karşı karşıyayız.

Düşünsenize örneğin Kahramanmaraş'ta bir grup işadamı hayatlarında hiç görmedikleri ve tanımadıkları Senegal'de bir okulu ve orada okutulan çocukları finanse ediyorlar. Bu her şehirde var yani her şehrimizde dünyanın bir yerinde bilmedikleri gitmedikleri, görmedikleri okula para harcayan işadamlarımız var. İsteyen bu insanlara Anadolu Kaplanları da diyebilir.

Sonra bir gün aniden bir Senegalli çocuk kafilesi cemaatin davetlisi olarak şehrinize geliyor bir salonda düzenlenen geceye. Zenci çocuklar sahneye çıkıp size Türkçe şarkılar söylüyor ve Kahramanmaraş'a özgü yöresel danslar oynuyorlar. Tabii bunu gören insanlar da cemaatin içine çoktan girmiş olan arkadaşları gibi gönüllü katılıyorlar harekete ve sayılar her gün büyüyor. Daha sonra o işadamları okullarının bulunduğu ülkeye gidip gelmeye orada iş yapmaya da başlıyorlar, ülkeye ve kendilerine para kazandırıyorlar. Biz oradayken Senegal'e bir göz hastanesi ve gözlük üretim merkezi kurmak için orada bulunan bir işadamı da vardı ve misafirhanede kalıyordu. Böylece okullar, orada öğrenilen Türkçe ve ayrıca yatırımlar sayesinde çocukların yetiştirildiği ülkede bir Türkiye sevgisi yaratıyor doğal olarak. İki ülke de kazanıyor.

Aslında çok karmaşık olan üzerinde gizemler yaratılacak bir sistem filan değil bu... Asıl anlaşılması zor olan başta sorduğum gibi Türkiye'ye bu kadar yararlı olabilen bir sistemi Cumhuriyet Dönemi'nde başka bir grubun neden düşünemediği, uygulayamadığı. Büyük ihtimalle cemaatin 10 imkânı varsa Türkiye Devleti'nin herhalde 100 imkânı da vardı ama böyle bir muazzam işe girişmek düşünülemedi veya arzu edilmedi. Sorun sadece parada değil sorun zihniyette.

Bir tek Fethullah Gülen düşündü bunu ve cemaatin bir siyasi hareket değil sosyal ve manevi bir hareket olmasını istedi. Yoksul ülkelerde yoksul ailelerin çocuklarını okutur ve aynı anda onlara Türkiye sevgisi verirken Türkiye'de hayırlı bir iş yapmanın mutluluğunu ve huzurunu tatma fırsatını da işadamlarına veriyordu.

Görünürde kaybedeni olamayacak bir sistemdi bu.
Ama yoksa bu sadece görünürde miydi yoksa bütün bu sistemin kaybedeni çocuklar ve gençler miydi?
Din ağırlıklı ve felsefi konulardaki sohbetimizde ben bu konuyu açtım ve konuştuk üstüne. Ben bu hareketin çok daha verimli işlemesi ve daha güzel sonuçlar alması için bazı eksiklikler gördüğümü söyledim. Onlar hoşgörüyle dinlediler, sohbetimiz güzel gelişti.
Ben bazı konuları yazarak ifade etmeyi tercih ettiğimi konuşurken yanlış anlamalar olacağını ve döner dönmez hemen yazacağımın sözünü verdim. Bugün de bu sözümü tutuyorum.

Sohbetimiz sürerken ben birden fark ettim ki biz aslında insanın nasıl mutlu olacağını tartışıyorduk. Cemaatin içinde yer alan insanların nasıl mutlu olacağının cevabı netti bana göre.
Allah'ın emirlerine uygun yaşamak, din ağırlıklı yaşam biçimi ve öldükten sonra cennet umudunu güçlendiren hayırlı işler yaparak yaşamak onları mutlu etmeye yetiyordu.

Yetmez mi bunlar. Tabii ki yeter. Belki de bu mutluluğu yakalamanın en garanti yolu olabilir.
Ama bir sorun var. Bu teleolojik/felsefi bir sorun aslında. Cemaat sadece benim gibi insanlara mutluluk yolunu açmak için var olsaydı, yani 55 yaşına gelmiş bir adama söylüyor olsalardı dediklerini, her şey çok kolaydı. Kendime manevi değerlerin çok daha ağırlıklı olduğu bir yaşamı ben çok rahat kabul edip hayatımın geri kalan bölümünü mutlu olarak yaşayabilirim.

Ancak yukarıda işleyişini ana hatlarıyla anlattığım sistemin merkezinde çocuklar ve genç olma çağındaki insanlar var. Fethullah Güleıl4 bilgiyi manevi değerlerle birleştiren yeni bir eğitim tarzı geliştirdi. Bu cemaatin tabanının arzularına da çok uyuyor.
Bilgi ve manevi değerleri birleştirmek muhteşem bir hedef de çocuklar ve gençler söz konusu olunca işin manevi değerler bölümü sorunlu olabiliyor, manevi değerler çocukların omzuna ağır bir yük bindirmek anlamına gelebiliyor.

Aslında Fethullah Gülen, insanın mutluluğu yakalamasının zor olduğunu bilen ve bu konuda sistem oluşturmak üzerine düşünmüş bir insan.
Ben bu gezide bu tür konuların açılacağını tahmin ettiğimden giderken yolda Jill Carroll tarafından yazılmış olan Medeniyetler Diyalogu: Gülen'in İslami Öğretisi ve Hümanist Söylem adlı kitabı bir daha gözden geçirdim. Son zamanlarda Budizm üzerinde çok düşünmekte olduğumdan kitabın Gülen'i Konfüçyüs ile karşılaştıran bölümü ilgimi çok çekmişti.. Konfüçyüs da Gülen de insanın nasıl mutlu olabileceğine kafayı yormuş düşünürler. Konfüçyüs kurduğu sistemde bunu insandan daha büyük bir yüce varlığa bağlamadan yapmaya çalışıyor.

Gülen de sorunu birçok yönüyle irdeledikten sonra Allah'a inanmanın ve Allah için yaşamanın insanı mutlu edeceğini söylüyor.
Üzerinde tartışılabilecek bir konu değil bu. İnsan öyle hissediyorsa öyledir. Dediğim gibi söz konusu ben olsaydım 55 yaşına gelmiş kendisini ailesine adamış hayattan daha fazla abartılı beklentileri olmayabilecek bir insana bunu söyleseniz, fazla zorlanmadan bunu kabul edebilir ve mutlu da olabilir. Sisteme gönüllü giren işadamları, cemaatin hiyerarşisinde yer alanlar gördüğüm kadarıyla mutlular.
Çocuklara ve gençlere gelince onların mutlulukları konusunda o kadar emin değilim.

Sohbetimizde bana eleştirilerim sorulduydu ya ben daha sonra yeri geldiği için tek eleştirimi yaptım.
Sohbetten biraz önce Türkçe şarkı ve şiir yarışmasını izlemiştik. Sahneye çıkan kızlar ve oğlanların seçtikleri şiirlerin hepsi çok acılı ve duygusaldı, arabesk oldukları bile söylenebilirdi.

Hatta birkaç kız okudukları şiirin manevi ağırlığına dayanamayarak sahnede ağladılar bile.
Ağlama kültürü Gülen Cemaati'nin temellerinde vardır. Cematin ilk ortaya çıkıp Türkiye'de yayılması yıllar önce Sızıntı dergisinde kapak resmi olarak yayınlanan ağlayan çocuk resimleridir. Daha sonra ağlayan çocuk posteri minibüslerle, uzun yol otobüsleriyim4 yayılmaya başladı ve o posterler neredeyse her dar ve orta gelirli ailenin evini süsledi... Cemaat orada ağlayan çocuğun bir daha ağlamaması için çalışmak vaadiyle güçlendi bana göre, bu şekilde insanların kalbine hitap etti.

Bilgiye ve eğitime verilen merkezi önem nedeniyle cemaat, bugün çocuklara ve gençlere karşı büyük sorumluluk yüklemiş durumda.
Bu çocuklar, çocuk olmanın gençliğe hazır olmanın coşkusunu yaşıyorlar içleri fıkır fıkır olmalı.

Cemaatin modernite ile kritik bir iletişim içindeki İslami orta yolu bulma gibi bir iddiası varsa ki vardır; modernitenin çocuklara, gençlere yüklediği beklentilere, heyecanlara, doğal özentilere arzulara nasıl karşılık verileceğini de düşünmesi zorunludur. Çocuklarda gençlerde olması gereken heyecan ve duygular son derece doğal bir şey tabiatın bir gereği bunlar. Her şeyi inançla çözmelerini beklemek onlara haksızlık olur gibi geliyor bana.
Eğitim ile manevi değerleri birleştirip yeni bir eğitim tarzı geliştirmek çok güzel de, burada çok hassas olup çocukların gençlerin manevi değerlerin yükünün altında ezilme riskini ortadan kaldırmak gerekiyor. Bu yükün altında ezilme riskinin olduğunu ben o gün çocuklarda gördüm. Sokaktaki Senegalliler fakirliklerine berbat yaşam koşullarına rağmen hep gülüyorlardı okuldakiler ise gülümsemekte zorlanıyor gibilerdi.
'İçlerinde fırtınalar kopmakta olan bir çocuğa bir gence sen imanlı ol Allah'a inan mutlu olursun' demekle yetinemezsiniz. Bu benim için yetebilir de ama belki 50 sene önce yetmeyebilirdi.

Gördüğüm kadarıyla cemaatin kurduğu sistem iyi güzel de görünürde kaybedeni olamayacak gibi görünen bu sistemde sonuçta kaybedenlerin çocuklar olmamasına azami dikkat göstermek gerekiyor.

Sohbet gecemizde bunları ifade ettim ve 'Öğrenciler için seçilecek hiç neşeli şiir yok mudur, oynatılan skeçte gösterilen Türk ailesi tipik midir yoksa bunu seçenin olmasını istediği tercihi midir?' diye sordum.

Bir daha Türk okuluna gittiğimde ben sahnede coşkulu olan spontane neşeli olabilen çocuklar, gençler görmek istiyorum. Okula girdiğimde içeride neşeden kaynaklanan bir elektriği hissetmek istiyorum.
İnanca "joie de vivre" katılabilir. Bunu da bence dünyada bir tek Türkler başarabilir.

İnsanın nasıl mutlu olabileceği konusunda düşünen ve fikirler üreten Fethullah Gülen'in mutluluk nasıl yakalanır gibi zor bir sorun üzerine çocukları da göz önüne alarak bir yön çizmesine acil ihtiyaç var gibi geldi bana.
Bu konular üzerine arkadaşlarla konuşacağız ve yazışacağız ve hatta bir ihtimal yazışmalardan oluşan bir kitap oluşturma fikri bile ortaya atıldı. Böyle bir çalışmanın beni mutlu edeceğini söyledim.

Bu yazı Cemaat tarafından o kadar çok beğenildi ki, Zaman gazetesinin İnternet sitesi aynı gün manşete Serdar Turgut'u çıkardı. Ardından, Cemaat medyası sık sık Turgut'u ağırlamaya, onunla söyleşi yaparak kendilerince "ödüllendirmeye" başladı.

İlginç değil mi? Cemaat, kendisine biraz göz kırpanı aralarına aldığının belgesi olarak genelde hafta sonları onlarla bir söyleşi basıyor. Karşı taraf için söyleşi neden bir ödül olsun bilemem ama medyayı ve medyada çok görünmeyi önemseyen Cemaat'çiler için bir bayram şekeri bu...
Serdar Turgut'un Cemaat övgüleri bugüne kadar onu mizahıyla, muhalefetiyle, hatta içinde askerlerin de yer aldığı bir "teknokratlar hükümeti" önerisiyle tanımış okurlarında infial yarattı. Kendisini Beyaz Türk olarak tanımlayan, Beyaz Türkler'e hitap eden bir yazar olarak bunun Cemaat'i sadece anlama çabası olduğuna pek kimseyi ikna edemedi ayrıca.

Turgut, akademi kökenli olduğundan bu ikna için epey çaba harcadı, ciddi ideolojik kılıflar ve referanslar da buldu "anlama çabası" algısını yerleştirmek için.

Doruk Cengiz'in odatv.com'da yayınlanan yazısı bu ideolojik altyapı arayışını açıklıyor:

AKP devri birçok bakımdan 12 Eylül darbesiyle paralellik gösteren bir yapıya sahip. "Dönek"lerin sayılarının artması ve dönekliğin revaçta olması da bu benzerliklerden biri olarak karşımıza çıkıyor. Bununla birlikte dönekleri saldırganlık dozlarının yükselmesi ve dönmeyenlere, siz neden dönmüyorsunuz, kızgınlıkları da AKP devrinde de 12 Eylül darbesi döneminde de rast gelinen olgular.

Bugünlerde karşımıza çıkan en ciddi "dönek" Serdar Turgut olarak gözüküyor. Zaten Serdar Turgut da, ben döneğim, demese de 26 Eylül tarihli yazısında, ötekini hiç anlamayan çevreden geldim, benzeri sözleri ile döndüğünü kabul ediyor.

Çoğu dönekte rast gelinen bir diğer olgu ise "Bir kitap" olgusu. Bir kitap okunuyor ve hayata bakış değişiyor. Serdar Turgut için bil5 kitabın yazarı Jürgen Habermas oluyor. Burada Habermas'ın önemi veya önemsizliğini tartışma düşüncem yok; ancak Habermas'ın yeni ortaya çıkmadığını söylemek durumundayız. Şaibeli Marksist Frankfurt Okulu temsilcisi yıllardır yazıyor; fakat ne hikmettir ki Serdar Turgut yeni etkileniyor. Serdar Turgut düşün piyasasında bu kadar büyük yer kaplayan birini okumakta neden bu kadar geç kaldı, bu soru cevaplanmayı bekleyen bir soru olarak bizim, ama bizden önce Turgut'un önünde duruyor. Aslında kitabın kılıf olduğunu söylemek zorundayız, önce dönülüyor sonra dönüşe gerekçe bir kitap bulunuyor.
Referandumdan önce de sonra da var; ama AKP'den önce yok, Turgut'un neredeyse tüm yazılarında "inanç" kelimesi baş aktörü oynuyor. Sanki Serdar Turgut bir ilkokul öğrencisi ve öğretmeni ona "inanç" kelimesini farklı eklerle cümlede kullanma ödevi vermiş. Her yazıda bir inanç'tır gidiyor. İnanmak ile modernite, inanmak ve kamusal alan gibi konulardaki yazarın düşüncesi ise Gülen Cemaati ile çok az noktada ayrışıyor. En basit haliyle aklın inancı yenmesi olarak anlatılabilecek Aydınlanma, inançla bir arada yaşatılmaya çalışılıyor ve böylece 18. ve 19. yüzyıl aydınlanmacılarına hataları gösteriliyor. Bu durumdan "helal yemek" sloganıyla insanların dini duygularını sömürenler de yararlanıyor ve yazarın tabiriyle "helal food"çular aklanıyor.

Yazarın referandum sonrası yazılarına baktığımızda şöyle bir süreçle karşılaşıyoruz. Referandumun hemen ertesinde AKP'ye ve Tayyip Erdoğan'a öğütler, sonrasında cemaatçilerle girdiği diyaloglar ve Tophane utancından sonra uzlaşma ve bir arada yaşam çağrılan. Bu süreçte yazılan yazılardaki önemli noktalarsa şu şekilde oluyor: Uzlaşmadan hiçbir yere varamayız, laiklik ölmüştür, kamusal alanda da inanç icra edilebilmelidir, laikler ötekini hiç anlamıyorlar ve anlamaya çalışmıyorlar, şarap içtikten sonra cemaat mensuplarıyla konuşulabiliyor.

Öncelikle bu söylenenlerin her birine cevap venııek mümkün değil, gerekli de değil; çünkü Turgut'un bilerek atladığı nokta, Hanefi Avcı'dan biliyoruz, bir bugün saldırgan olan cemaattir, iki güç cemaatin elindedir. Henüz Tophane utancı unutulmadan laik kesim ötekini hiç anlamıyor demek ise dönekliğin marifetlerinden biri olsa gerek. Zaman zaman cemaat medyası bu olaylar genele mal edilemez deseler de, olayların sıklığî5 genele mal etmenin yanlış bir iş olmadığını gösteriyor.

Peki Serdar Turgut nerede duruyor, sorusunun cevabı ise 12 Eylül darbesi sonrası Taha Akyol'un durduğu yeri bize hatırlatıyor. Metin Çulhaoğlu'nun çok doğrulukla Doğruda Durmanın Felsefesi kitabında yazdığı üzere 12 Eylül'de Taha Akyol okumuş kesimi cahilleştirme operasyonunun başında geliyordu. Serdar Turgut ise AKP'nin laikleri savunma konumundan tamamen teslimiyet konumuna getirme operasyonunda yer alıyor. İkisi de, ben de sizdenim, hatalarımı gördüm, doğrusu buymuş, şu kitabı okuyun, diyor. Turgut, ben de sizdendim, Habermas okudum değiştim diyor ve değiştirmeye çalışıyor.

Hangi "Cemaat" ne "diyalogu"?

Serdar Turgut'un Cemaat sevdası tepkilere rağmen dinmedi. Hatta daha da abartılı hale geldi. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Cemaat'le diyaloga girmesi gerektiğini bile yazdı.

O da Özkök okulundan yetişmiş pek çok kişi gibi medyada konuşulmanın birinci kriter olduğuna inanır. Bu yüzden de zaman zaman tartışılacak fikirler ortaya atmaktan çekinmez. Cemaat'le askeri birleştiren, aynı kefeye koyan yazılarını okuduğumda da "konuşulsun, tartışma çıksın" diye yazılmış zannettim önce.

Oysa ciddiydi. TSK ve Cemaat'in diyaloga girmesi gerektiğini söylerken de mizah yapmıyordu. İtirazlarımı 10 maddelik bir açık mektupla dile getirdim.

1. Hepimiz Türk Silahlı Kuvvetleri'nin görev komuta yapısını, komutanlarını, ileriki dönemde göreve gelecek isimleri, bu kurumun gündemini, dinamiklerini, düşünce sistematiğini ve gücünün boyutlarını biliyoruz. Genelkurmay'ın arşivleri de, kapıları da bilgilendirilmek isteyene açık. Oysa Cemaat denen bir "heyûla" var karşımızda. Çok büyük de olabilir çok küçük de. Tıpkı Zaman gazetesi gibi: Tirajı 700 bin gözüküyor ama bayi satışı 25 bin...

Bildiğimiz bir Fethullah Gülen var. En basitinden ikinci adam kim, sağlığı epey bozulmuş Gülen'in başına bir şey gelirse hareketi kim devralacak, taban nerelere kadar uzanıyor, örgütlenme biçimleri nedir; bu konularda hiçbir resmi açıklama yok. Bilgi sahibi olmak isteyen "yabancı"ya kapılar sonuna kadar kapalı.

Sadece belli tahminlerimiz var: Evet, gönüllüleri var, paraları var ama bunun sınırları konusunda hiçbir net bilgi yok elimizde?' Gizlemekten de hoşlanıyorlar.

Hadi hiçbir şey ikna edici değil, Sedat Ergin'in şu satırları hiç insanın kafasında soru işareti oluşmasına neden olmaz mı: "Hiç şüphe yok ki, karşımızda bir organizasyon var. Organizasyonun kimlerden oluştuğu, kaç kişi oldukları konusunda bir bilgimiz yok. Ama üç aşağı beş
yukarı bir tahmin yürütebiliyoruz."

2. Serdar Turgut yazısında Cemaat'i "İnsanların özgür iradeleri ile güvenip katıldıkları ve ilişkilerini benimsedikleri, içinde huzur bulduklarını söyledikleri," bir yer olarak tanımlıyor. Maalesef Cemaat'in insanların gündelik hayat zorluklarından kaçıp sığındıkları, rahatlayıp şarkılar söyledikleri bir Osmanlı dergahına pek benzemediği ortada. Bugün Cemaat artık genel kabul gören bir kanıya göre daha çok bir şebeke, "network", organizasyon gibi çalışıyor. Cemaat'in kendisine destek çekme yönteminin nasıl olduğunu, kimlerin nasıl kandırılarak aralarına katıldığını uzun uzadıya anlatmaya gerek var mı? Ayşe Arman'ın yaptığı ve çok tartışılan "Kocam Fethullahçı oldu"
diyen kadınla yaptığı söyleşi en basit örneklerden biridir. Burada bir özgür iradeyle katılım söz konusu değildir.

3. Cemaat neden okul yapıyor, bu okullarda neden İngilizce öğretiliyor? Türk misyonerliğinin sadece bir "maske", gerçekten dikkatimizi dağıtacak bir "red herring" olduğu ortada değil mi? Türkçe bu okullarda "seçmeli ders." Gülen okullanmn neden Rusya'dan kovulduğu, bu ülkede neden tutunamadığı da bu İngilizce eğitimde saklı değil mi? Gelin şimdi bunu Cemaat'e yakın köşe yazarı Mehmet Altan'ın "AKP'yi aşan bir irade Ergenekon'un peşinde. Burası NATO ülkesi, burada ABD'nin istemediği hiçbir darbe olmaz" cümlesiyle birleştirelim.

4. ODTÜ, Boğaziçi gibi okullara yerleştirilen şakirtler... Hatta ve hatta Harvard'da bile "hizmet"in öğrencileri...'A-' Birkaç sene önce Bilkent Üniversitesi'ne de talip olmuştu Cemaat... Ve Cemaat'in eğitim planına karşı kurulan, laik-Atatürkçü eğitim veren İSTEK Vakfı Liseleri'yle Yeditepe Üniversitesi'nin sahibi Bedrettin Dalan'la Başkent Üniversitesi'nin kurucusu Mehmet Haberal'ın Ergenekon kapsamına alınmaları tesadüf mü?

5. Devletin kilit kurumlarına yerleşiyorlar: Cemaat bu kadar iyi üniversitede, iyi eğitim gören öğrenciyi ne yapıyor, neden bunları destekliyor, gerçekten düşündük mü? Bu çocuklar sosyal bilimler okuyorlar, Siyasal'dan, Hukuk Fakültesi'nden mezun oluyorlar VĞ* siyasetin göbeğine yerleşiyorlar. Emniyet'teki F-Tipi örgütlenmeler, valilikte, eğitim alanında, hatta yargıda güçlü bir teşkilatlanma olduğu ortada. Bu çocukların eğitilmesi, eğitimlerine katkıda bulunmasının salt "yardım" amaçlı olmadığı ortada.

6. Serdar Turgut'un "Türkiye laik sistemi cemaatleri yok etme gücü olarak algılamayı bırakırsa, her insan dünya görüşü ne olursa olsun, hangi hayat tarzını seçerse seçsin, birbirine fazla karışmadan huzurlu bir şekilde bir arada yaşamak fırsatını ele geçirecektir" cümlesini aşırı dozda iyimserlik olarak yorumlamaktan başka ne denir? Ortada elbette bir tehlike söz konusu, sadece bu tehlikenin boyutunu bilmiyoruz. TSK, bir kurum olarak bunu tespit etmiş ve haklı bir şekilde dillendirmiştir.

7. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un konuşmasıyla ilgili yapılan "liberal faşist" yorumlarda bitmeyen klişeyle "Asker neden konuştu ki" deniyor. Oysa TSK, Türkiye'nin en öngörülü kurumlarından biri olduğunu geçmiş yıllarda da gösterdi. Rusya'yı, Çin'i ilk dillendiren paşaların bugün adları Ergenekon'la anılıyor. Aslında TSK bir süredir entelektüel faaliyetlere ağırlık veriyor ve bir "think tank" gibi çalışıyor.

8. "Rusya da var, Çin de var," diyen Paşaların bugün Ergenekon kapsamında gözaltına alınmalarıyla Avrasyacılar'ın tasfiye edilmesi operasyonunu birleştirdiğimiz iki çevrenin de söylediklerinden rahatsızlık duyabilecek tek bir merkez ortaya çıkıyor: Bu sözler Amerika'nın çıkarlarına aykırı... Fethullah Gülen'in yaşadığı Amerika... Fethullah Gülen'i "yedek güç" olarak tutan Amerika... Fethullah Gülen'in okullarının eğitim dili İngilizce olan Amerika...

9. Bu ülkenin düşünen, aydınlık, vicdanı temiz, fikri hür insanları, Beyaz Türkler'i, kararını vermiştir ve F-Tipi örgütlenmeye karşı seslerini yükseltmeye başlamıştır. Bu yüzden de Cemaat'in hedefidir. Profesörler, sivil toplum kuruluşları, medya dönüştürülmek isteniyor. Beyaz Türkler apaçık bir "F-Tipi kuşatma" altındadır. İlker Başbuğ'un "liberal" konuşması bir anlamda Beyaz Türkler'in yıllardır savundukları fikirlerin bir özeti, ama daha da önemlisi bir "düşünce ortaklığı" olmuştur.

10. Cemaat'in orduya yönelik niyeti ortada: Bu Cemaat'in Türk Ordusu'nu yıpratmak istediği ortadadır, son seçim sonuçlarına kadar d35 Cemaat kendi çıkarlarının önünde bir tek ordunun olduğunu zannediyordu. Tıpkı Amerika gibi. Ancak şimdi Beyaz Türkler'in de sesi çıkıyor, son beş yılda hoyratça azınlıklaştınlmış bu insanlar seslerini çıkarttılar ve ilk isyanı sandıkta gösterdiler. Hemen ardından Ilımlı İslam çöktü. Ilımlı İslam, Amerika'nın Cemaat'le beraber ortak planıydı ve önünde de Türk Ordusu vardı. Cemaat'in TSK'yı yıpratma planı da geri tepti ama başından beri niyetleri bu kadar açıktı. İlker Başbuğ da konuşmasının ilk cümlelerinde bunu dillendirmiştir zaten. TSK, kendisini yok etmek isteyen bir Cemaat'i "diyalog" için muhatap alamaz, almamalı.

Dönüşün ilk sinyalleri

Ben biraz safça, belki iyi niyetle Serdar Turgut'la Cemaat üzerine entelektüel bir tartışmaya girilebilir diye düşünüyordum. Cemaat'in bir gazetecilik tartışmasının konu olacağını sanmıştım.

İtirazlarıma Serdar Turgut'un ikna olacağını da sandım. Ne büyük saflık, ne büyük yanılsamaymış!

Bu itirazlarımın hepsini kendisinin de bildiğini ama görmezden geldiğini anlamamışım.
Turgut, bir gün durup dururken de "Cuma Toplantıları" olarak bilinen buluşmalarımıza katılmayacağını yazdı. Her hafta farklı gazetecilerin konuk olarak katıldığı, Hıncal Uluç'un önderliğinde toplandığımız kalabalık bir ekibimiz vardı.

Üstelik Serdar Turgut bu gruba kendisi dahil olmak istemiş, hepimizden daha hevesli bir şekilde gelmeye başlamıştı Cuma toplantılarına.
Farklı medya kuruluşlarında çalışan, birbirlerini sık sık görmeyen, bir türlü bir araya gelemeyen gazetecileri yan yana getirip sohbet ettirmekti bu buluşmaların amacı. Genellikle esprilerle dolu olurdu sohbetler.

Bazı kurallar vardı: Ciddi konular konuşulmayacak, siyasete değinilmeyecek ve anı anlatılmayacaktı.
Bu buluşmalar biraz Hıncal Uluç parodisi yapmak için ortaya bir akşam geyik muhabbetinde atılmıştı; Hıncal Uluç'un "Salı Toplantıları"na alternatif olsun diye. Ama tabii Hıncal Uluç'u da işin içine katarak.
80'lerde Bebek Bar toplantıları var mesela: Mehmet Barlas, Hasan Pulur, Güngör Uras, Oktay Ekşi, rahmetli Yılmaz Çetiner gibi gazeteciler Vehbi Koç, Sakıp Sabancı, Feyyaz Tokar, Şarık Tara, Vitali Hakko gibi iş dünyasından isimlerle buluşurlardı... 15

Bir de Beyoğlu'nda buluşan ve edebiyatçıların oluşturduğu "Demciler Akademisi" bilinir: Her Cuma öğlen Çiçek Pazan'nda buluşanlar Cevat Çapan, Naci Güçhan, Turgay Fişekçi, Fethi Naci, Turhan Günay, Mustafa Alabora, Tunç Başaran ve Aydın Boysan... Öğlen rakı içerek muhabbet ederler. Onlar bir dönemin canlı tanıklarıdır ve bu sofralarda gelecek kuşaklara deneyim-birikim aktarılır.
Serdar Turgut çok hevesle katıldığı Cuma buluşmalarımızdan bir gün "Buradaki insanlarda narsistik kişilik bozukluğu var," gibi sudan bir bahaneyle çekildiğini yazdı köşesinde.

Doğrusu, Serdar Turgut'un rahatsız olduğu ve bir daha katılmayacağını beyan ettiği bu yemeklerdeki narsistik kişilik krizinin ne zaman vuku bulduğunu bilemedim. Neden bunu bana söylemek yerine köşesinden beyan ettiğini de önce anlayamadım.
Benim için fark etmez zaten ama açıkçası Hıncal Uluç adına üzüldüm. Çünkü o bütün bunlan aşmış, ego hesaplarını ve tatminlerini geride bırakmış biri. Kaldı ki, "Narsist olsa ne olur," diye düşünmedim de değil. Ben her zaman için Hıncal Uluç'u bir zenginlik olarak görürüm; modern gazete yazarlığında devrim yapmıştır. Yer yer kızsam da görüşlerine katılmasam da onunla iletişimi önemserim, onunla sohbetten beslenirim. Çünkü kızdığımı da, yazısını beğenmediğimi de yüzüne söyleyebilirim, bunun üzerine onunla konuşabilirim...

Neyse, bu ayrı bir mesele...

Şu "narsistik kişilik bozukluğu" iddiası hiç inandırıcı değil; kısaca demek istediğim bu.
Dahası buluştuğumuz ekibin içinde herkes zaten kendi başına birey. Herkes bir isim, herkesin bir tarzı var, kendine göre bir egosu var. Serdar Turgut da "Benim egom yok," diyemez zaten.
İşte tam da bu sebepten Serdar Turgut'un "vedası" inandırıcı değildi.
O gün "Yemeklerimize katılmamasının başka bir gerekçesi varsa onu bilemem," diye bir not düştüm.

Penis'ten Pensilvanya'ya

Meğerse Serdar Turgut'un istediği Cemaat'i "anlama" değil, kendini Cemaat'e kabul ettirmekmiş. Karşılığını da kendince bir şekilde aldı ama.
Cemaat'in verdiği destek ona Habertürk'e transfer yolunu açtı mesela. Akşam o sıralar maaşları ödemekte zorlanıyordu, gecikmeler yaşanıyordu. Habertürk'e aynı maaşa (ya da belki bir bin TL fazlasına) daha fazla işle (TV, gazete, blog) gitti.
Habertürk elbette bir Cemaat gazetesi değil. Ama gazetenin iç işleyişini bilenler kurumdaki çift başlı bir yapının da farkındadır. Habertürk5 grubunun İnternet sitesi ve televizyonu tam anlamıyla hükümete yandaş bir yayın çizgisi izler. Gazete ise en çok da Genel Yayın Yönetmeni Fatih Altaylı'nın şahsi direnci yüzünden ısrarla "merkezde" kalmaya çalışır. Ama buna rağmen dışarıdan müdahaleler olur.
Mesela Fatih Altaylı'nın gazetesinde asla yazdırmak istemeyeceği Yiğit Bulut'a patronlar katı talimatıyla köşe verilir. Zaman'dan Elif Şafak ve Nihal Bengisu Karaca, Taraftan Amberin Zaman transfer edilir.

Bunlar Fatih Altaylı'nın kafasındaki köşe yazarlan isimleri değildir; gazetenin kuruluş sürecini çok yakından takip ettiğim için biliyorum.

Habertürk gazetesi kurulurken Altaylı çok dengeli bir yazar politikası izlemek istiyordu: Bekir Coşkun, Hasan Cemal, Can Dündar, Ece Temelkuran ve benim yazmamı istiyordu. İstedikleri arasından ikisini transfer etti sadece.

Dolayısıyla Serdar Turgut da Altaylı'nın aklında yoktu.
Belli ki Cemaat'e duyduğu yakınlık bu grupta birilerinin dikkatini çekmiş, hoşuna gitmiş ve transfer edilmiş. Turgut, sadece gazetede değil grubun televizyon kanalında Nihal Bengisu Karaca'yla program yapmaya, İnternet sitesinde blog yazmaya başladı.
Köşe yazarlığına başladığında sık sık usta bir mizahçı üslubuyla penisinden bahsederek, yani en fazla merak edilen ve hiç kimsenin dillendirmeye cesaret edemediği bir konudan kendisine şöhret edinen Serdar Turgut'un geldiği yeri görmek şaşırtıcı.

Cemaat'e yakınlaşmak bir anlamda gazeteciye yol su elektrik olarak dönüyor. İnternet sitelerine bakıyoruz; Cemaat'e biraz göz kırpan gazetecilerle ilgili hemen transfer haberleri geliyor. Birçoğu gerçek olmasa da bu haberlerin yarattığı "hava" bile yetiyor.

Bir de Cemaat artık sadece tirajı tartışmalı bir Zaman gazetesi ve Samanyolu TV'den ibaret değil. Medyaya yeni giren patronlar da Fethullah Gülen'e yakınlıklarını gizlemiyorlar. Kaldı ki farklı maskeler altında birçok başka yayın organı da Cemaat söz konusu olduğunda birbirine benzer haberler yapıyor. Farklı gazetelerdeki bazı haberlerin metinleri bile aynı, hiç değiştirilmeye gerek duyulmuyor bile.
Herhalde pek çok kişinin iktidar tarafından üzerinin çizildiği, işsiz bırakıldığı, yerinden oynadığı bir dönemde gazeteciler belli bir çevreniıl5 korumasını hissetmek istiyor. Cemaat'e yaslanmak güvenli bir liman olabilir.
Dahası, herkesi anlıyorum ama fikirlerinde hep çok keskin olan Serdar Turgut'un kendisini bu oyuna neden dahil ettiğini anlamıyorum. Ya da anlamak istemiyorum, kabullenemiyorum.

Cemaat'i anlamayı, hatta belki sempati duymayı da bir ölçüde kabullenirim belki ama "Fethullah Gülen'in elini öpeceğim," gibi abartılı cümleleri nasıl açıklayacağız? Üstelik kendisine "Hocaefendi" dedirten Fethullah Gülen el öptürmemekle meşhurken...A!

Keşke Serdar Turgut bu cümleleri hiç sarf etmeseydi... Keşke, bir sonraki adımı da atmasaydı.

Pensilvanya'ya "hanut" uçağı
Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı, 2010'un sonbaharında bir gup medya mensubunu İstanbul'dan THY uçağıyla New York'a uçurdu. Aynı dönemde New York'ta Birleşmiş Milletler toplantısı da vardı, dolayısıyla bütün otellerin ücretleri de çok yükselmişti.
Gazeteciler önce New Jersey'de ucuz bir motele yerleştirildi. New York'a getirilme amaçları Cemaat'in buradaki kolu Turkish Cultural Center'ın BM toplantılarına denk gelen etkinliklerini takip etmekti.
Tam pansiyon, otel ve seyahat masrafları Cemaat tarafından karşılanan bir "hanut" geziydi. Ancak tabii BM de, kültürel etkinlikler de bahane... Kendilerine tetikte beklemeleri, her an "bekledikleri" haberin gelebileceği söylendi.

Ve bir Cuma gecesi geç saatlerde bekledikleri telefon geldi:

"Yarın sabah çok erken yola çıkacağız, Hocaefendi sizi kahvaltıya kabul edecek."

Herkesi aldı bir telaş.
Cuma gecesi New York gece hayatına dahil olunmadı. Vakıf, daha fazla gazeteci götürmüştü ancak New Jersey'den kalkan serviste sadece dört gazeteci vardı. "Hocaefendi"nin huzuruna çıkacaklar, tanıştınlacaklardı.
Fakat bu bir söyleşi değildi. Özellikle referandum sonrası Fethullah Gülen'in bir söyleşi vermek istemediği, güncel konulardan kaçınacağı belirtildi. Gazetecilere gazetecilik yapma yasağı getirilmişti belli ki.

"Bir ön görüşme," dendi; devamı hiçbir zaman gelmeyecek, asla kayda geçirilmeyecek bir görüşme.
Aynı Cumartesi günü hafta sonunu geçirmek için ben de tesadüfen New York'taydım. Ne Birleşmiş Milletlerle ne de Cemaat'in gezisiyle ilgim vardı ama. Bir şehirde bu kadar çok gazeteci olunca doğal olarak da hiçbir şey gizli kalamazdı. Hemen İstanbul'daki kaynaklarımdan geziyi ayrıntılarını teyit ettim.

En fazla Serdar Turgut'un muradına erip ermediğini merak ediyordum. Gidip Hocaefendi'yle görüştüğünü öğrendim...
Haberi sızdırmadan önce görüşmeye giden gazetecilerin tavırlarını izlemeyi tercih ettim. Köşelerinde, televizyon programlarında bu geziden bahsedecekler miydi?

Bahsetmediler, hatta sanırım kendi aralarında gizlemek için bir karar almış dahi olabilirlerdi. Anlamak güç değil; yaptıkları bir gazetecilik faaliyeti değildi sonuçta ve bunu kamuoyuna açıklaması zor olabilirdi. Ayrıca içeriden de "Gizli kalsın," ricası gelmiş olabilirdi.
Geziyi takip eden günlerde egzistansiyalist sorgulamalarının bir devamı gibi Serdar Turgut yine Cemaat üzerine düşündüğünü yazdı; özellikle de "geçen gün" New York dışına yaptığı "üç saatlik" bir seyahatin buna vesile olduğunu vurguladı köşesinde.'A-' New York-Pensilvanya arası da yaklaşık üç saat sürüyor ya...

Serdar Turgut'u taşıyan araç o gün önce 1-280 otobanından Newark yoluna doğru ilerledi, ardından I-80'le birleşti. Bu yol onları dümdüz Pensilvanya'ya çıkardı.

Araba yavaş yavaş Wikes Barre Turnpike'dan döndü, Kunkletown Road'dan sola sapınca da Saylorsburg'daki çiftliğe varıldı. Fethullah Gülen ve adamlarının kendi ülkelerinden kaçak yaşadıkları çiftlik.
Gülen, dört gazeteciye hasta olduğunu, Türkiye'yi özlediğini ve geri dönmek istediğini söyledi. Birkaç saat sohbet edildi, dişe dokunur konulara girilmedi pek. Karşılıklı övgüler birbirini takip etti, havadan sudan konuşuldu ve ardından Gülen kontrol bahanesiyle odasına çekildi ve bir daha hiç gelmedi.

Serdar Turgut'un yanı sıra CNN Türk'ten Cüneyt Özdemir, Ferhat Boratav ve Zaman'dan Bejan Matur'dan oluşan gazeteci grubuna toplam iki kol saati ve iki dolma kalem hediye edildi, aralarında paylaştırıldı.

Turgut, o günün akşam üstünü New York'taki bir Türk lokantasında geçirdi ve New Jersey'deki oteline aylardır adım adım üzerinde çalıştığı planın başarıyla ulaşmasının verdiği huzurla döndü.

Ancak hem Serdar Turgut'un hem de diğer gazetecilerin huzurunu odatv.com'daki bir haber kaçırdı. Kendi aralarındaki sessiz ittifak, odatv.com'un Pensilvanya ziyaretinin ayrıntılarını ortaya çıkarmasıyla bozuldu ve birkaç gün içinde, sanki baştan hiç gizlenmeye çalışılmamış gibi, Gülen'i ziyaret ettiklerini kendileri de itiraf ettiler, bu konuda TV programlarına katıldılar. (Cemaat'in neden odatv.com'a taktığını anlamak için bir örnek daha... )

Ne de olsa artık hiçbir şey gizli kalmıyor.
Serdar Turgut bu olaylardan sonra çok tepki gördüğünün farkında elbette. Birkaç kere "arayı düzeltme" girişimlerinde bulundu. "Hiçbir zaman Cemaat'çi olmadım, zaten ben onları hiç sevmedim onlar da beni" mealinden söyleşiler verdi. Sık sık "liberal faşistler" diyerek kamuoyu önünde Fethullah Gülen'i öven Mehmet Altan, Eser Karakaş gibi profesörleri çok ağır ifadelerle eleştirdi.

Ama bu yazılan aslında Serdar Turgut için zorlama değildi. Zorlama olan Cemaat'i yere göğe koyamamasıydı.
Açık söyleyeyim, bu Cemaat övgülerinden sonra Serdar Turgut'u epey bir süre okumadım. Zaten yazdığı Habertürk gazetesini de Bekir Coşkun'un yazıları kesildikten sonra bireysel bir tepki adına almamaya başladım. Gazetenin de İnternet sitesi olmadığından koptum.
Fakat sonradan eski bir dostu merak eder gibi "Neler yazıyor acaba?" diye gizli gizli yeniden göz atmaya başladım. Bu arada bir medya blog'una da başlamıştı, bu yazıları da ilgi çekici ve bilgilendiriciydi.

Dikkat ettim, çaktırmadan yavaş yavaş eski muhalif günlerine dönmeye başlamıştı. Tabii artık çok geçti, bir kere inandırıcılığını yitirince bir daha kimseyi ikna edemiyordu. Ama özellikle odatv.com ve Soner Yalçın konusunda olması gereken bir tavır aldı, kendisini sık sık eleştirmesine rağmen işi kişisel hesaplaşmaya dökmedi...

Tam da o günlerde Habertürk'e yaptığı iki televizyon programı birden yayından kaldırıldı.
Gerekçe olarak aynı gazetede polemiğe girdiği ve televizyonda program yapan Murat Bardakçı'nın kaprisleri gösterildi. Güya Bardakçı, kendisiyle dalga geçen Turgut'un program yapmasını istemiyormuş...

Çok inandırıcı gelmedi bu sızdırılan sebep bana...


Acaba yazıları yüzünden kulağı çekildi, ona bile gözdağı mı verilmeye çalışıldı?
Cemaat'i övüp Pensilvanya'ya gidince ondan kıymetlisi yok ama en ufak bir itirazda, en ufak bir geri dönüş sinyalinde hemen tahammül çıtası düşürülüyor mu? İşte bunun adı faşizm... Ve yeni faşist medya düzeni...
Ne zaman medya bu hale geldi, ne zaman gazetecilik yeni medya patronlarının elinde bir oyuncak oldu, ne zaman gazeteciler patronların boA vakitlerinde oynadıkları Barbie bebekler haline geldi...
Tamamen şahsi, hiçbir inandırıcı gerekçesi olmayan sebeplerden program kaldırmak var mı?
Yeni medya düzeni...

"Devleti ele geçirmek isteyen Fethullah Hoca"

Bu ifadeyi 1999 yılında Milliyet gazetesi "Son Marifeti" manşetinin spot'unda kullanmış.
Bu manşet çok da uzak olmayan bir geçmişte Gülen için "Devleti ele geçirmek isteyen" ifadesini rahatlıkla kullanabilen bir medyanın olduğunu gösteriyor. Ama şimdi merkez medyanın neredeyse tamamında Gülen'i eleştirmek hatta Cemaat aleyhinde yazılan kitaptan bahsetmek bile çok kolay değil.

Hanefi Avcı'nın Emniyet içindeki Cemaat'çi örgütlenmeyi anlattığı Haliç'te Yaşayan Simonlar kitabını gazeteler, televizyon kanalları bir hafta boyunca boykot etti. Bahsetmedi, görmezden geldi. Bu boykot înternet'in de gücüyle bir şekilde kırıldı ama sonuçta Avcı'yı ve kitabını karalayanlar ağırlıklıydı.
İşte bu yüzden tek bir spot bile Türk medyası üzerindeki baskının gazeteciliği nasıl şekillendirdiğini gösterebiliyor. Halbuki insan bekliyor ki yıllar geçince, iletişim kanalları arttıkça özgürlük de ona paralel olarak genişlesin. Oysa tam tersine evrim söz konusu basında.
Fethullah Gülen ve Cemaat aleyhindeki haberlere uygulanan gizli boykot kuşkusuz bu topluluğun "hissedilen gücünün" artmasıyla da ilişkili. İzlenmeyen kanallarına, satmayan gazetelerine falan bakınca doğrusu aritmetik olarak Cemaat'in sayısal olarak büyük bir topluluk olduğunu düşünmek mümkün değil.

Ancak yıllardır oya gibi işleye işleye kilit yerlere insan yerleştirmeyi, o insanları yetiştirmeyi ve gün geldikçe de işlerine göre kullanmayı başarmaları kendilerine güç sağladı. Mesela bugün yargıda Alevi yoğunluğu olduğunu söyleyenler Cemaat'çi savcıların, hâkimlerin hiç hesabını sormuyor...

Bir süre önce Elazığ'daydım.
Bir dağın içine oyularak inşa edilmiş, sonra da yağmalanmış bir kilisenin kapısında liseli gençler bekliyordu ve kendilerini de içeri sorup sokamayacağımızı sordular.

Yardımcı olduk, ardından da sohbet ettik.
Bir yıldır durulduklarını, serserilik günlerinin geride kaldığını ve üniversiteye girmek istediklerini anlattılar. Okumak istedikleri bölümler uluslararası ilişkiler, kamu yönetimi ve hukuk... Hemen ardından da okudukları tek gazeteyi söylediler. Yanıt hiç şaşırtıcı değildi, Zamaıl6 okuyorlarmış.

Nasıl keşfedildikleri, nasıl devşirilip ileride nereye yerleştirilecekleri belli.
Elbette sokakta aylak aylak gezen insanları eğitip topluma kazandırmakta, onlara bir gelecek sunmakta onurlu bir tavır var. Ancak bu misyonun çarpık yönleri de kuşkusuz bu da masaya yatırılmalıdır.
Kim bilir belki de geleceğin yandaş savcıları bu çocuklar olacak.
Belki de önce "Cemaatçi" kafasının ne kadar özgür olduğu tartışılması yapılmalı.
Sadece Gülen'ciler değil dini her şeyin önünde tutan bütün cemaatler dogmatik, sorgulamaktan uzak, birey olamamış kişiler yetiştirir çünkü.

Dogma topluma fayda mı sağlar, zarar mı?
Bu çocuklar büyüyüp devletin önemli kademelerine yerleşince veya yerleştirilince geçmişlerinden gelen bu cemaatçi kafanın ne gibi sakıncalar doğurduğu ortada: F-Tipi polis, F-Tipi yargı diye boşuna mı kaygılanılıyor? Cemaat kayırılıp, Cemaat karşıtlarının hapislerde süründürülmesi tesadüf olmadığına göre burada Fethullah Gülen'in de, yandaşlarının da, bu yapının da vermesi gereken bir hesap var demek ki.

Hanefi Avcı'nın çıkışı, isyanı da bu yüzden anlamlıydı.
Bir kere Avcı asla Fethullah Gülen'e rezervli biri değil. Hatta Cemaat'in bağrına bastığı bir isim. Dahası mütedeyyin bir kesimden geliyor. Çok inançlı biri olmanın ötesinde dürüstlüğüyle tanınan bir memur.
O bile Cemaat'in ulaştığı yer ve yaptıkları hakkında kaygı duymaya başladıysa, bütün somut gelişmelerden ve delilerden öte sadece bu kaygı bile Cemaat'in sorgulanmasını meşru kılar.

Unutmamak gerekir ki bu ülkede Cemaat'i seven insanlar olduğu kadar, o insanlardan çok daha fazla Cemaat'in örgütlenmesinden, eylemlerinden, gizli ajandasından rahatsızlık duyan bir insan grubu var.

Çok hoşgörülü, barışçıl, diyaloga açık görünmekle beraber Cemaat iyi niyetli olduğuna önemli bir kitleyi bir türlü ikna edemiyor ama.
Ne yazık ki Türkiye bütün tabulan halının altına süpürüp, görmezden gelmeye idmanlı bir ülke. Dün Kürt sorunuydu, bugün Gülen Cemaati'ydi konuşulmaktan çekinen. Bugün Cemaat tartışması da bu yüzden ertelendi, erteleniyor.
Bunda sadece biat eden, sorgulamayan, korkan bir basının da etkisi yadsınamaz. Mesleki çıta öylesine aşağı çekildi ki, ortam biatçılara kaldî6 adeta.

Milliyet'in okur temsilcisi geri kalır mı?

Sadece Serdar Turgut mu?

Belki en çarpıcı, en keskin dönüşlerden biri olduğu için Cemaat'e yaklaşan gazetecilerden en ilgi çekicisi. Ama bu işi bir de çaktırmadan yapanlar var.

Bunlardan biri Derya Sazak.
Zamanında "Devleti ele geçirmek isteyen Fethullah Hoca" ifadesine manşetinde yer vermiş Milliyet'in şimdiki okur temsilcisi, eski Genel Yayın Yönetmeni. Eskiden bu gazeteyi yönetirdi de. Ankara'dan gelen, sosyal demokrat eğilimleri baskın, sınırlı ve saf bir gazeteci olarak bilinirdi. Özel bir parıltısı olmayan, neredeyse silik denebilecek hatta.

Zaten onun döneminin Milliyet'inin de herhangi bir kayda değer tarafı yoktu.

"Okur Temsilcisi" köşesindeki yazılarının kayda değer tarafı var ama kimseye çaktırmadan o köşeden yapmaya çalıştıkları dikkat çekici.

15 Haziran 2009 günü sayfasında yer verdiği üç şikâyetten ikisi ilgimi çekti. Bunlardan biri Ilımlı İslam modelinin Türkiye için yanlış olduğunu söyleyen RAND Corporation yöneticisiyle yapılan röportaja yönelik eleştirilerdi. Okur, bu röportajın entelektüel içeriğinin zayıf olduğunu,
modelin neden yanlış olduğunun belirtilmediğini yazmış. Temsilci de bu görüşe katılmış.

Buraya kadar bir sorun yok.
Ancak sayfadaki ikinci şikâyetle birleşince anlam kazanıyor ombudsman Derya Sazak'ın yorumu. Gazeteyi şikâyet yağmuruna tutan epey bir insan Türkçe Olimpiyatlan'na ilgi gösterilmediğinden yakınmış.

Türkçe Olimpiyatları, Fethullah Gülen Cemaati'nin halka ilişkiler faaliyetlerinden biri, misyonerlik faaliyetlerinin bir devamı olarak ön plana çıkıyor.
Gazetenin bu habere ilgi göstermediğini eleştirenleri Milliyet okuru olarak tanımlamak güç. Zira medyada Gülen ya da Cemaat aleyhinde haber çıktığı zaman bir merkezden düğmeye basılmış gibi yığınlar o yayın organını bombardımana tutuyor. Ve genellikle bu insanlar o yayın organının düzenli takipçileri olmuyor İçerik olarak birbirine benzeyen mesajlar yağıyor. Belli ki Milliyet yine belli bir merkezden hedef gösterilmiş.
Zira, nitelikli okura sahip Milliyet gazetesinin Türkçe Olimpiyatları'na neden yer vermediğini anlamak güç değil. Bu bilince kemik Milliyet okuru da sahiptir, eminim bunun nedenleri konusunda o gazetede bir süre yayın yönetmenliği yapmış şimdiki ombudsman da.
Her gazetenin olduğu gibi Milliyet'in de kınnızı çizgilerle belirlenen bir yayın politikası vardır. Ve bu ilkeler laik-Cumhuriyetçi kesimin sözcüsü Milliyet'in Cemaat propagandası yapmasını engeller. Yaparsa, gazete kendi dayanağı kemik okur kitlesinin tepkisine neden olur.

Çelişkili gibi görünüyor değil mi?

"Okurdan tepki görür," diyorum ama okur temsilcisi sözde de okurların şikâyetine yer veriyor.
İkimizin bahsettiği okur aynı değil; işte bu yüzden de gerçek Milliyet okuru "Neden Türkçe Olimpiyatları yok," diye sormaz, hele hele bunu Türkan Saylan'a gösterilen ilgiyle kıyaslamaz.
Okur temsilcisi bunun farkında değil midir? Elbette farkındadır. Bunu bilmek için özel olarak kahin olmaya gerek yok... Milliyet yıllardır bildiğimiz Milliyet.

Peki nasıl oluyor da Cemaat'in eleştiri bombardımanını 'yorumsuz' yayımlıyor köşesinde?
Türkçe Olimpiyatlarımla ilgili şikâyetle Ilımlı İslam'ın bittiğine dair habere gelen şikâyetlerin aynı güne denk düşmesi tesadüf mü bilinçli bir tercih mi? Bilindiği gibi Ilımlı İslam, Cemaat'in de dahil olduğu projelerden biri. Evet direkt olarak "Ilımlı İslam bitmiştir," mesajı eleştirilmiyor; bunu gözünü Ankara'da açmış bir gazetecinin sonradan edindiğini zannettiği kurnazlıkla yapıyor.

Derya Sazak hakkında birkaç bilgi...

Bir kere o da AKP döneminde TRT'ye program yapan gazetecilerden biri. Ayrıca bu dönemde eski sosyal demokrat Ankaralı gazeteci kostümünü çıkarıp kendinden bir liberal yaratan da o. Hatta bu geçişin göstergesi olarak her fırsatta CHP'ye saldırıyor köşesinden. TRT'deki program partneri de Fehmi Koru.

Ne Cemaat'in, ne AKP'nin bu gazetecilerden özel bir hizmet beklediği ya da cımbızla "Bunlar bizim işimize yarar," diye aradan seçtikleri yok. Bu isimler el kaldırıyor, bu görevlere kendileri talip oluyor, kendilerini "hizmet"e gönüllü adıyorlar.
Serdar Turgut'un ya da diğerlerinin yaptığından çok farklı değil; gerekçeleri de, beklentileri de aynı. Unutmamak gerekir ki bu bir ideoloji değil, karakter meselesi.

Rahmetli Ufuk Güldemir, Sazak için "karnı şiş" derdi. Genel Yayın Yönetmenliği koltuğundan zamansız ve haksız alındığını, hâlâ o göreve gelmek için fırsat kolladığını söylerdi.
Kim bilir, ne hesaplar yapıyordur muhasebeci titizliğinde, Cemaat haberleri neden yok diye döküm tutarken...

Cemaat'ten para alan gazeteciler

Gazeteci Yılmaz Polat'ın Amerikan-Türk ilişkilerini irdelediği CIA Pençesinde Açılım kitabında gazetecilerle ilgili çok ilginç bir not var.
AKP döneminde bir grup gazeteci Today's Zaman gazetesini temsilen Washington DC'ye gidiyor ve çeşitli temaslarda bulunuyor.
Pentagon, Dışişleri Bakanlığı, Brookings Institute gibi kurumları ziyaret edip Obama yönetiminin Ergenekon davasına olan ilgisizliğinden yakınıyorlar. Tabii, Türk Silahlı Kuvvetleri'nden şikâyetçi olmayı da unutmuyorlar.

Zaman gazetesinde bu ziyaret "ABD hükümeti ekibimizi çok güzel ağırladı," şeklinde haberleştiriliyor.
Şaşırtıcı bir durum yok diyorsunuz, değil mi? Zaten Cemaat'in alıştığımız yöntemleri ve kendi görüşleri doğrultusunda yaptıkları bir propaganda ziyareti gibi görünüyor uzaktan.

Ancak Today's Zaman sıradan bir gazete değil. Bir kere Türkiye'de yayımlanan iki İngilizce gazeteden biri. Cemaat, pek da karlı olmayan bu gazeteyi birkaç sene önce devreye soktu. Çünkü böylece yabancı gazeteciler, büyükelçilikler, diplomatlar üzerinde daha fazla söz sahibi olabileceğini kestirdi.
Ne yazık ki Türkiye'de görev yapan ve Türkiye'yi dünyaya anlatan insanlar da bu kaynaklardan besleniyor. Doğan grubunun çıkardığı Hürriyet Daily News gazetesi de bir ara Eyüp Can ve Mustafa Akyol gibi isimlerin önderliğinde neredeyse Today's Zaman'a paralel bir yayın çizgisi izliyordu.

Sonradan kadro değişikliği yapıldı ve kısmen "dengeli" merkez yayın organına dönüştü bu gazete...
Today's Zaman ise Cemaat'in yayın organı ama içinde sadece Cemaat'ten isimler bulunmuyor. Hatta, işin ilginci başka gazetelerde çalışan, başka gazetelerde kurumsal görevler yapan isimler için de "çatı" faaliyeti gösteriyor.

Amerikalı gazeteci Andrew FinkelA, Sabah'ın ombudsman'ı Yavuz Baydar, Tarafın Ankara temsilcisi Lale Kemal bu gazetede yazan isimlerden bazıları. Kemal, bu gazetedeki yazılarında "Sarıibrahimoğlu" soyadını kullanıyor.

Ne ilginç ki Taraftan iki yazar daha Today's Zaman'a katkıda bulundu:

Etyen Mahçupyan ve "Emre Uslu" takma adını kullanan Emrullah Uslu.

Resmi görevinden dolayı Sabah'tan ayrılan İbrahim Kalın da ne hikmetse Today's Zaman'daki yazılarını kesmedi. Kalın, Sabah'ta yazarken Erdoğan'ın baş danışmanlığı görevini yürütüyordu. Ancak Başbakanlık Diplomasi Koordinatörlüğü görevine getirilince buradaki yazıların?6 kesmişti.
Bir ara Fehmi Koru da bu gazetede yazıyordu. Gazete kadrosuna son eklenen isim ise eski Sabah yöneticisi, şimdinin Star yazarı Ergun Babahan...

Ayrı kurumlar, ayrı patronajlar ama buralarda çalışanlar ayrıca tek bir gazeteye de ek iş yapıyor! Cemaat çatısı altında birleşiyorlar.

Nitekim 2009 yılında Today's Zaman'ın Washington gezisinde de kurumu temsilen yine başka gazetelerde çalışan isimler de dikkat çekiyor:

Gazetenin yöneticisi Bülent Keneş'in yanı sıra Yavuz Baydar, İhsan Dağı, Kemal Cengiz ve Lale Sarıibrahimoğlu.

Gazetemdeki köşede "hanut" mücadelesi vermem boşuna değil. Gazetecilerin bedava ağırlandıkları, ardından da kendilerini ağırlayan kurumlara övgüler döşendikleri gezilere "hanut" denmesi medya jargonuna yerleşti bile. Bu zaman zaman bir otel övgüsü oluyor, bazen bir şirket gezisi ve son zamanlarda da sık sık gördüğümüz üzere bir Cemaat hanutu.

Cemaat, daha çok işine yarayacakları Pensilvanya'ya götürüyor, hediye bile veriyor.
Bazılarından ise "özel görüşme" adı altında lobicilik faaliyetlerinde faydalanıyor.
Sonuçta Cemaat'in dağıttığı hanuttan birileri illa ki nasipleniyor.
Evinde oturan, gezilere gitmeyenleri ise tavlayacak başka yöntemler var. Medyada bavulla hiç kimseye para verilmiyor tabii ki ama kazanç kapıları açılıyor.
Mehmet Altan, Eser Karakaş, Şahin Alpay gibi isimler uzun süredir Cemaat'in Mehtap TV isimli televizyon kanalında program yapıyor örneğin. Bu kanal nedir, kim izler, bilinmiyor. İzlenme oranlarında bile anılmıyor; ama önemli değil. Çünkü buralardan gazeteciler maaşa bağlanıyor. Aynı şekilde Samanyolu Haber kanalında, STV'de de bu tarz "gazetecilik programları" var. Mesela yazılı basında "etik" üzerine yazarak hayatını kazanan Yavuz Baydar çok uzun zamandır bu kanalların birinde program yapıyor; farklı patronlar, para için neye hizmet ettiğinin etik'ini sorgulamıyor tabii ki!

Birileri Cemaat sayesinde çok kazanıyor, birileri sadece cep harçlığı alıyor. Ama bu sayede herkes elde tutuluyor.
O kadar çok televizyon kanalı, o kadar çok televizyon türedi ki... Cemaat kendisine yakın bulduğunu, biat edeni hemen buralardan bir yere yerleştirerek ödüllendiriyor.

Bu yatırımların karşılığını da haydi haydi aldığını görüyoruz.

Kaynakça
Kitap: İMHA PLANI MEDYA NASIL ÇÖKERTİLDİ
Yazar: ORAY EĞİN
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Fethullah Gülen Terör Örgütü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir