Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Fetullah’ın Dedeleri

Burada Amerika'da Yaşayan Hristiyan İmam Hakkında Raporlar hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Fetullah’ın Dedeleri

Mesajgönderen TurkmenCopur » 19 Tem 2012, 23:28

Fetullah’ın Dedeleri

Fetullah Gülen, dedelerinin, babasının, annesinin ve akrabalarının “Seyyid” olduğunu yani peygamber soyundan geldiklerini anlatıyordu. İş; belgeye, şecereye dayandığında ise her zamanki kıvraklığıyla şecerenin kaybolduğunu söylüyordu.

Gülen, dedelerine ise bir ermiş bir evliya havası veriyor, onlarda olmayan özellikleriyle övünüyordu.

Gülen, “Küçük Dünyam” adlı kitabında ailesinin iki taraftan da “Seyyid” olup olmadığı yani peygamber soyundan gelip gelmediği şeklindeki çanak soruyu şöyle cevaplıyordu:

“Olabilir, öyle diyorlar. Ancak bu mevzu bizim aile içinde ne annem ne babam tarafından konuşulmazdı. Ben annemden iki defa böyle bir mecburiyetten bahis duydum. Her ikisi de şecerenin kaybolduğundan bahsederken oldu...”

Fetullah burada tam bir şark kurnazlığı sergiliyor, elinde Seyyid olduklarına dair hiçbir belge olmamasına rağmen yıllar önce ölmüş olan anne ve babasının ağzından Seyyid oldukları masalını anlatıyordu. İnsanları etkilemek için “Peygamber soyundan gelen biriyim” mesajını veriyordu.

Gülen, 1995 yılında yayınlanan Küçük Dünyam adlı kitabındaki açıklamalarını unutmuş olacak ki, Nevval Sevindi’nin 1997 basımı “Fetullah Gülen ile New York Sohbeti” adlı kitabının 23. Sayfasında karşımıza bu sefer “Seyyid” olarak değil, “Şerif” olarak çıkıyordu.

Oysa;

Dini konularda en küçük eğitimi olan şunu bilir ki; Soy olarak Hz. Haşan ve Hz. Hüseyin’e dolayısıyla Hz. Muhammed’e (sav) dayanan kişilere Seyyid, Hz. Muhammed’in kızı Hz. Fatma’nın ölümünden sonra çok sayıda evlilik yapan Hz. Ali’nin bu eşlerinden doğan çocukların nesebinden gelenlere de “Şerif denmektedir.

Şecerenin kayıp olduğundan bahseden Fetullah Gülen, “Küçük Dünyam” adlı kitabında anasının ve akrabalarının ağzından Seyyidlik iddiasında bulunmasından sonra, “Fetullah Gülen ile New York Sohbeti” adlı kitapta da bu kere Nevval Sevindi’nin kaleminden soyunu bir yandan Selahattin Eyyübi’ye, diğer yandan Hz. Ali’ye bağlıyordu. Yani başka bir deyişle Seyyid’likten Şerifliğe yatay geçiş yapıyordu. Burada, Kürtçülük propagandası yapanların da Eyyübi hakkındaki değerlendirmelerinin önemle göz önünde bulundurulması yararlı olacaktır.

Akşam Gazetesi’nden Nazlı Ilıcak, Fetullah Gülen ile ilgili yazı dizisi hazırlıyor, 15 Mart 1988 tarihli bölümün manşeti “Peygamber soyundan gelen aile” oluyordu.

Fetulllah, “Ehli Beyt” adlı konferansta yaptığı konuşmasında çıtayı biraz daha yükselterek; Kürt Said olarak bilinen Ermeni Said’in de, hocalarından Alvar İmamı’nın da “Seyyid” olduğunu yani Peygamber soyundan geldiklerini iddia edebiliyordu.

Gerçi, Peygamber soyundan gelmek hiç kimseye bir ayrıcalık getirmiyordu. Bilindiği gibi Kur’an’da en çok lanetlenen kişi Ebu Leheb’tir ki, o da Hz. Muhammed'in amcası oluyordu.

Sürgün

Fetullah Gülen, dedelerinin Ahlat’tan namus meselesi yüzünden sürüldüğünü belirterek şunları anlatıyordu:

“Bizim sülale bir namus meselesi yüzünden karşı tarafla silahlı çatışmaya girer. Halil dedemin kızkardeşi kaçırılmıştır. Vuruşma esnasında karşı taraftan biri ölür. Ve devlet meseleye el kor. Halil Dedem çok suçlu görülmez ki, sadece sürgün edilir. Önce Hasankale’ye sonra da Korucuk Köyü’ne yerleşir.

Halil Dedem hep Ahlat’a geri dönme düşüncesiyle yaşamıştır. Onun içindir ki, Ahlat’taki mal varlığına dokunmamış, sadece taşınabilir mallarıyla bu sürgün edildiği Hasankale’ye oradan da Korucuk’a gelmiştir. Ancak hiçbirine bir daha Ahlat’a dönmek nasip olmayacaktır.

Halil Dedem’in çocukları buradaki gayrımenkulleri 80 bin altına satarlar ve aralarında paylaşırlar...”

Fetullah’ın anlattıklarına göre ortada bir cinayet söz konusudur. Ama devlet cinayete rağmen Halil Dedesini içeri alıp, adalete teslim etmek yerine serbestçe Ahlat’ı terk etmesine göz yumuyor ve onlar da Korucuk Köyüne yerleşiyorlardı.

Fetullah'ın anlatımlarından açıkça görüleceği üzere, ne Halil dedesini ne de oğullarını bir daha takip eden, taciz eden ve işledikleri cinayetin hesabını soran olmuyordu.

Gülen’in;

"Gayrımenkullerini 80 bin altına sattılar, iki kardeş babalarından kalan mirası pay ederken altınları tas tas paylaştılar..."

Şeklindeki sözleri, insanın aklına ister istemez bazı soruları getiriyordu.

Acaba 80 bin altın gibi o devir için çok yüksek olan bu meblağı kim buldu da verdi? Kan davasına sebep olabilecek bir konuyla yerinden yurdundan ayrılmak zorunda kalan bir ailenin taşınmazlarına talip olmaya, hem de 80 bin altın gibi oldukça yüksek bir bedel ödeyerek almaya cesaret eden veya edenler kimlerdi?

Gerçekten Halil Dedesi Ahlat’tan hangi sebeplerden dolayı ayrılmak zorunda kaldı?

Cinayet mi?

Yoksa başka bir sebep mi?

Gülen’in anlatımlarında bu soruların cevapları açık bir şekilde verilmiyordu.

Kaderleri Kovulmak

Fetullah’ın dedeleri Bitlis’ten kovulurken babası da İmam’lık yaptığı Alvar Köyü’nü terk etmek zorunda kalıyordu. Bu kovulma olayını Fetullah’ın anlatımlarından oluşan “Küçük Dünyam” adlı kitaptan izleyelim:

"Alvar İmamı’nın hatıralarıyla süslü o belde’den babamın ayrılışı benim çok ağırıma gitti. Babam bir kere imam olmuştu. Yeniden Alvar'dan ayrılıp köye dönmesi, rençberlikle uğraşması uygun olmazdı. Mecburen Artuzu adlı küçük bir köye gitti ve orada imamlık yaptı. Daha sonra da Erzurum a yerleşti.

“Babamın irdelenmesini, yadırganmasını, hazmedilememesini içimden atamadım ...”

Bilindiği gibi ülkemizde ve özellikle Doğu illerimizde imamlar en saygın kişiler arasında yer alır. Bir imam; İmamlık yaptığı bir köyden niçin ayrılmak ve İmamlığı bırakmak zorunda kalır?

Takdir edilir ki, bir imamın imamlık görevini yerine getirdiği bir yerden, mesela bir köyden ayrılma durumunda kalması belki de kovulması, ülkemizde var olan imam-cemaat ilişkisi bakımından hiç de olağan bir durum değildir.

Böyle olmasına rağmen, nedendir bilinmez Fetullah Gülen babasının Alvar köyünden ayrılması ile ilgili "Küçük Dünyam" adlı kitabında hiç bir açıklamada bulunmuyordu.

Oysa bu durum son derece ciddi ve mutlaka aydınlatılması gereken bir konuydu. Fetullah Gülen'in bu konudaki suskunluğu akla; neleri ve niçin gizlediği sorusunu getiriyordu.

Çünkü bir imam, imamlık yaptığı bir şehirden, beldeden veya köyden kendi isteği dışında;

İmamlığa ehliyetli olmamasından,

Ahlaki yönden bozuk olmasından,

Mevcut rejime açık muhalefetinden,

Ermeni kökenli olup, Ermeni ihanet çetelerine yardım ve yataklığından, bulunduğu yerde oldukça büyük bir huzursuzluğa neden olmasından,

Ya da;

O kisve altında başka bir dini ya da sapık bir cereyanı empoze etmeye çalışmak gibi davranışlardan biri veya birkaçını sergilemek eylemlerinden dolayı ayrılmak ve kovulmak durumunda kalabilir.

Fetullah Gülen'in bu konuda hiçbir açılamada bulunamaması son derece garip görünüyordu. Evet, Fetullah Gülen babasının Alvar Köyü'nden ayrılmak zorunda kalışı ile ilgili olarak sadece;

"Babamın irdelenmesini, yadırganmasını, hazmedilememesini, içimden atamadım"

Şeklinde son derece yoruma açık ifadeler kullanmakla, bu muğlâk ifadelerde yer alan "İrdelenme", "Yadırganma", "Hazmedilememe", kelimeleriyle neyi anlatmak istediği anlaşılamamakta, babasının Alvar Köyü'nden uzaklaştırılması olayı esrarını korumaktadır.

Esrarını koruyan sadece bu olay mı?

Tabii ki hayır!.

Ne ilginçtir ki, Fetullah Gülen'in Sadi Efendi ile de arası bozuktur. Peki Sadi Efendi kimdir?..

Sadi Efendi, Fetullah Gülen'in adından çok sık bahsettiği ve bir bakıma, kendisini açıklama ve lanse etmede adeta referans olarak kullandığı ve "Küçük Dünyam" adlı kitabının yazılışından çok önceleri ölmüş olan Alvar İmamı'nın torunuydu.

Kitaptaki açıklamalara göre, o sırada bu Sadî Efendi, Erzurum'un Kurşunlu Camii'ne bağlı kurslarda talebe okutuyor, Fetullah da Sadi Efendi'nin öğrencileri arasında yer alıyordu.

Fetullah Gülen, kendisini yalanlama ya da tasdik etme durumunda olamayacak, yani yıllar önce ölmüş bulunan "Alvar İmamı" namlı insanı kendisine referans olarak gösterirken, gene ne gariptir ki, onun torunu olan Sadi Efendi'nin hocalık yaptığı kurstan ayrılmak zorunda kalışını itiraf ederek her zamanki gibi bir sözüyle, diğer bir sözünü çürütüyor, kendi kendisiyle çelişerek yine kendi kendinin Brütüs'ü olma yolunda emin adımlarla yürüyordu.

Sadi Efendi ile aramızda bir huzursuzluk oldu ve Medrese’den ayrılmak zorunda kaldım "

Fetullah Gülen, Sadi Efendi ile arasında geçen ve onu oradan ayrılmak zorunda bırakan sebepleri açıklayanı iyordu.

Oysa;

Fetullah'ın söylemi ile bir Medrese talebesinin Medrese’den ayrılmak zorunda kalması, önemle irdelenmesi gereken bir konuydu. Üstelik Fetullah Gülen, Alvar İmamının sevdiği, hem de çok sevdiği talebesi değil miydi? Gülen, "Küçük Dünyam" adlı kitabında böyle demiyor muydu?..

Gülen’in bu anlatımları doğruysa, İmam’ın torunu tarafından niçin Medrese'den kovuluyordu?

Atılma işi bu kadarla da bitmiyor, kovulma olayındaki esrar, gittikçe esrarengizleşen bir çehreye bürünüyordu. Fetullah Gülen, Sadi Efendi’nin Medresesinden atıldığı gibi, Cemal Efendi’nin Taş Mescidinden de kovuluyordu. Fetullah Gülen bu vahim olayı da şöyle anlatıyordu;

“Taş mescide gittim. Oranın İmamı da Cemal Efendi. Bu zat aynı zamanda Seyfettin Efendi’nin ikinci bacanağı. Benim Medrese’ye girip çıktığımı görünce, orada kalanlara;

‘Bu Ramiz’in oğlu buraya niçin girip çıkıyor? Sakın onu Medreseye almayın' demiş. Oradan da ayrılmak zorundaydım."

Dikkat edileceği üzere, Taş Mescid İmamı'nın yani Cemal Efendi’nin daha açık bir deyişle Alvar İmamı'nın oğlunun kullandığı ifadelerde, son derece ilginç bilgiler ve pek çok soru işareti doğuran ifadeler bulunuyordu:

Bu Ramiz'in oğlu, buraya niçin girip çıkıyor, sakın onu Medrese'ye almayın.”

Alvar İmamı'nın oğlu, açık ve net bir şekilde Fetullah'ı "kovun” diyordu.

Fetullah Gülen ve babası Ramiz’e karşı adeta kine dönüşmüş bu sır dolu tavrın ardındaki nedenler neydi?

Niçin bu insanlar yüzyıllardan beri süre gelen konuksever özelliklerini bunların karşısında kaybetmişlerdi. Bu durumu aydınlatması gereken Fetullah Gülen, her ne hikmetse bu konuya ışık tutan hiç bir açıklamada bulunmuyor, bulunamıyordu.

Bitlis

Gülen’in dedelerinin Bitlis-Ahlat'tan kovulmalarını, Ermeni Said'in Bitlis'ten başlayan ihanetlerini daha iyi anlamak için öncelikle bu yöreyi incelemek gerekiyordu.

1878 yılında İl yapılan Bitlis, Erzurum ve Van’ı da kapsayan bir yöreydi. 1800’lü yıllardan itibaren Amerikalı misyonerlerin istilasına uğruyordu. Amerikalıları, İngiliz konsolosluk görevlileri ve misyonerleri takip ediyordu. 1891 yılında Bitlis'i ziyaret eden ve yaptıkları faaliyetleri anlatan Mrs. İsabella Bird Bishop, Bitlis'i şöyle tanıtıyordu:

"Bitlis, Osmanlıdaki kentler arasında en ham, en fanatik ve en çalkantılı olanlardan biridir."

Osmanlı imparatorluğu'nun başta Hıristiyan nüfusu olmak üzere tüm halkı bu bölgedeki misyoner faaliyetlerinin tek hedefi haline gelmişti.

Şerif Mardin, Amerikalıların maddi ve manevi desteği ile yazdığı "Bediüzzaman" adlı kitabında, misyonerlerin bölgeyi Hıristiyanlaştırmak, Osmanlıya isyana hazırlamak için zemin oluşturma çalışmalarını şöyle anlatıyordu:

"Katolik ve Protestan misyonerler arasındaki rekabet, bütün olup bitenleri çaresiz bir biçimde izlemekte olan Osmanlı devlet adamları açısından uzunca süredir önemli bir sorun oluşturmaktaydı.

Ermeni Protestan cemaati, 1850 yılından itibaren kanun önünde tüzel kişiliği ve dolayısıyla siyasi özerkliğe sahip bir birim olarak tanınmıştı. Yüzyılın sonlarında Bitlis'te 200 Protestan'ın bulunması, 1858 yılında kurulan Protestan misyonunun göreli başarısının bir göstergesi sayılabilir.

Bitlis'te Protestan Ermeniler, yaklaşık 400 kişilik bir cemaate sahip büyük bir Kiliseye, kız ve erkek çocuklar için gene büyük bir yatılı okula sahiptiler.

Amerikan misyonerleri ise, 50 yatılı 50 gündüzcü kız öğrencisi olan bir kız okulunu işletiyorlardı. Charlotte ve Mary Ely isimli bayanlar 1870 yılında "Kürdistan Mount Holyoke Kızlar Okulu'nu" açmışlardı.

Bu okullar ağı, bu merkezden kalkarak, Bitlis'in çevre kasaba ve köylerine kadar uzanmaktaydı."

Şerif Mardin, Osmanlı’daki Amerikalı misyonerlerin kışkırtmaları sonucunda Botan Emirliği Kürtlerinin,

Tiyari ilçesini istila ederek 10 bin erkeği öldürdüklerini anlatıyordu.

Amerikalı misyonerler, kız okulunun ardından yine Bitlis'te aynı mahallede erkek okulu da açıyorlardı. 64 öğrenci ile eğitime başlayan okulun biri Amerikalı beş öğretmeni vardı. Amerikalıların açtıkları okulları inşa ettikleri yetimhane binaları takip ediyordu.

Amerikalı misyonerler okul ve yetimhane binaları yapmakla kalmıyor, Rahipler Mektebi ile Sanayi Mektebi de kurarak okul sayısını beşe çıkarıyorlardı. Okullarda Amerikalı ve Ermeni öğretmenler sözde azınlık çocuklarına dersler veriyorlardı.

Amerika, Bitlis başta olmak üzere Osmanlı topraklarında açtığı bu okullarla koskoca bir imparatorluğun parçalanmasında, yok olmasında başrol oynuyordu. Amerika, günümüzde ise aynı oyunu parçalamak istediği ülkelere Gülen cemaatine açtırdığı okullarla devam ediyordu!

115 ülkede var olduğu ile Gülen cemaati tarafından övgü ile açıklanan okulların katıldığı Türkçe olimpiyatları Haziran 2009’da düzenleniyor, bu olimpiyat görünümlü propaganda şenliklerine Tayyip ve zevcesi Emine'den Bülent Arınç'a kadar birçok isim katılıyor, gazetelere ve televizyonlara trilyonlarca liralık reklamlar veriliyordu. Yine şenliklerin reklam ile amacına ulaşması için su gibi paralar akıtılıyor, görkemli geceler düzenleniyordu.

Ancak;

Bu şenliklerin asıl aktörleri olan çocukların birer reklam aracı olduğu, çocukların geleceğinin bu insanları zerre kadar ilgilendirmediği, trilyonların su gibi harcandığı bir organizasyonda o küçücük bebelerin şenliklere yırtık ayakkabıları ile katıldıklarının fotoğraflarla belgelenmesiyle ortaya çıkıyordu.

Neyse biz yine dönelim Şerif Mardin'in ilk baskısı Amerikan State Üniversty of New York Eress tarafından desteklenen ve basılan "Bediüzzaman" adlı kitabında yer alan "Ermeni İhtilalci Faaliyetleri" adlı bölüme:

"Bölgede Ermenilerin ihtilalci faaliyetleri daha 1862 yılında başlamıştı. 1881 yılında Erzurum'da kurulan “Anayurdun Koruyucuları” adlı gizli bir örgüt Osmanlılar tarafından açığa çıkarıldı. 1882 yılında Mıgırdıç Portugalyan Bitlis yöresinin en büyük merkezi olan Van'da Merkezi Lise’yi kurdu. Bu, Ermeni kültürürünün yeniden canlandırılması yolunda bir girişimdi.

ilk Ermeni ihtilalci partisi de 1885 yılında Van'da Mığırdıç Portugalyan’ın öğrencileri tarafından kurulmuştu.

Ermeni isyancıları 1887 yılında Hınçak Partisi’ni kuruyorlar, partinin lider kadrosu Anadolu'ya dağılıyor, sözde Ermenistan'ın siyasal ve ulusal bağımsızlığı için faaliyetlere başlıyorlardı. Ermeni Partisi, propaganda, kışkırtma ve terör yöntemleri konusunda kendisine Rusya'daki Varodnaya Volya gurubunu örnek alıyordu.

Hınçak örgütü, 1890 yılı Temmuz ayında İstanbul'da Kumkapı gösterisini düzenledi. “Milliyetçilik kötü, ümmetçilik iyi" sloganı ile 1892 ve 1893 yıllarında birçok kentte bütün Müslümanlara hitap eden onları devlete karşı ayaklanmaya teşvik eden afişler yapıştırdı. 1890 yılında ise Tiflis'te Ermenilerin bağımsızlığı için çalışan ve yeni bir parti olan Daşnaksatyun kuruluyordu.

Yine takip eden yıllarda Kürt Said maskeli Ermeni Said, Tiflis'te sözde Kürdistan kurma hayallerini açıklıyordu. Ancak asıl niyeti Kürdistan değil Ermenistan'dı. Kürdistan, Büyük Ermenistan idealinin maskesiydi.

Kaldı ki;

Ülkemizde Fetullah’ın kutsadığı Hizbullahtan PKK’ya, El Kaide’den TİKKO’ya, TİKKO’dan İBDA-C’ye, İBDA-C’den DHKP’C’ye kadar hemen hemen bütün terör örgütü yöneticilerinin bir çoğunun nüfus kütükleri incelendiğinde karşımıza çoğunlukla Ermeni, Rum ve Süryani kökenli teröristler çıkıyordu.

Ülkeyi yöneten insanların bir çoğu da aynı soydan olduğu için vatan toprakları bu örgütler için cennet, ülkesini seven, bu topraklara sevda ile bağlı olan Ergenekon iftiraları ile Milliyetçilere, Ulusalcılara ise cehennem oluyordu.

Yine bu ülkede kripto Yahudi olmayan evliya bile olamıyordu.

Osmanlı yönetimi üzerinde büyük nüfuzları dikkatlerden kaçmayan, Büyük Biritanya, Fransa ve Rusya gibi Avrupalı güçler Osmanlı'yı yıkmak için her kesimle işbirliğine giriyorlardı.

Ermeni ihtilalci örgütleri ve Nakşi Kürtler, özellikle 1877-1878 Rus savaşı sırasında Rusya'da yaşamakta olan Ermeni Patriği Narses öncülüğünde Ermeni devleti kurmak fikirlerini hayata geçirmek için, Rusların safında eylemlerini arttırıyorlar, isyanlar çıkartıyorlar, katliamlar yapıyorlardı. Bütün bu ihanetlerinin sonucunda Osmanlı İmparatorluğu Kars, Ardahan ve Batum bölgelerini Ruslara bırakmak zorunda kalıyordu.

Protestan misyonerler yörede Nakşibendî Tarikatı'na bağlı Kürtler, Ermeniler ve diğer ayrılıkçı ihanet şebekeleriyle Osmanlı’yı içten içe yıkma faaliyetlerini sürdürüyorlardı.

Bitlis'e komşu olan Van bölgesinde bağımsız bir Ermenistan'ın oluşturulması, 1880'li ve 1890’lı yıllarda kurulan Hınçak ya da Taşnak gibi Ermeni komitacılarının ve onların işbirlikçilerinin nihai hedefi idi.

Büyük Britanya Devlet belgelerinde; o dönemde Bitlis ve Van’da görev yapan Van İngiliz konsolosu Albay Chemside Van'da, sözde Müslüman ve Kürtleri isyanlara kışkırtmak için El-Ehzer tarzı bir üniversite kurulmasını istiyordu. İngiliz Albay'dan sonra Ermeni Said de bu üniversite işini diline doluyor, Abdülhamit tarafından önce tımarhaneye ardından cezaevine gönderiliyordu.

Şerif Mardin, İngiliz Albay ile Ermeni Said'in paralel olan düşüncelerini şöyle açıklıyordu:

"Said-i Nursi'nin 1896 yılında, Van Gölü kıyılarında bir Medrese kurulması ve aşiret üyelerinin burada tam anlamıyla birer Osmanlı vatandaşı olacak şekilde eğitim görmeleri yolunda yaptığı öneri Albay Chemside'nin bu duyarlılığını yansıtır niteliktedir.”

Gelelim sürgün olayına, Amerikan Üniversitelerinin desteğinde "Bediüzzaman" adlı kitabı yazan Şerif Mardin, Bitlis ve Bitlis Bölgesi başlıklı kısımda Musa Bey adlı birinden bahsediyordu, izleyelim:

"Yerel düzenlemelerin Tanzimat tarafından bozulmasından önce, Ermeni köylüler göreli olarak varlıklı durumdaydılar; Çünkü hamileri tarafından korunmaktaydılar. Mirlerin ortadan kalkmasından sonra Ermeniler yönetimin baş etmekte aciz kaldığı yerel aşiretlerden oluşan çetelerin ellerine düştüler.

Böylece ortaya Musa Bey gibi kötü ün sahibi bir takım eşkıyalar ortaya çıktı. Örneğin yol açtığı ve birçok tanığı olan yağma ve cinayet olaylarına rağmen, Osmanlı yönetiminin Musa Bey'e yaklaşımı ancak aşırı dikkat biçiminde olmuştur."

Ermeni çetecilerin katliam ve yağmalarına, Ruslarla işbirliklerine, Amerikalı Protestanların yöre halkını Osmanlı’ya karşı kışkırtmalarına "dur" diyen Mardin'in deyimiyle Musa bey yörede bilinen unvanıyla Musa Ağa hakkında bir insafsız saldırı da, "Siz Kimi Kandırıyorsunuz" adlı kitabıyla Soner Yalçın'dan geliyordu.

Yalçın, kitabında, 1863 yılında Bitlis'te Kürt Xoyti Aşireti lideri Musa Ağa ve adamlarının, Heresan Mahallesi çıkışındaki ağaçların arkasına saklanıp, gözlerini yola dikerek, ellerinde sopa hepsi öfkeli bir şekilde Amerikalı misyonerleri bekliyorlar" diyordu.

Soner Yalçın, Musa Ağa ve adamlarının Protestan misyonerleri İngiliz ajanı oldukları gerekçesiyle dövdüklerini belirtiyor ve misyonerlere haksızlık yapıldığını ima ediyordu. Kaybedilen bunca cana, kaybedilen bunca toprağa rağmen.

Görüleceği üzere Misyonerlerle işbirliği yapınca yöre insanı tarafından dışlanıp, oradaki ihanetlerinin yarattığı kötü izleri silmek için göç etmek zorunda kalan çok insan olmuştur.

Ermiş Dedeler

Fetullah Gülen, dedelerini anlatırken onları göklere çıkarıyordu. Dedelerine; bir veli, bir ermiş ve adeta bir evliya havası veriyordu:


"Halil Dedemin oğlu, Şamil Ağa'nın iki oğlu vardır. Bunlardan biri Süleyman Efendi, İkincisi Molla Ahmet'tir.

Molla Ahmet benim dedem, Şamil Ağa'nın (Gülen) babasıdır. Molla Ahmed ilim ve takvasıyla temayüz etmiş müstesna bir insandı. Hayatının son otuz senesinde ayağını uzatıp yatmamış, daha doğrusu sırtı yatak yüzü görmemiştir. Denildiğine göre uykunun ağır bastığı anlarda sağ elini alnına koyar ve biraz kestirir, işte onun bütün uykusu, alnı eline dayalı bu kestirmeden ibarettir."

Gülen, pehlivan yapılı dedelerinin bir kısmının günde birkaç adet zeytinle bir diğerinin ise tek zeytinle doyduğunu da iddia ediyordu. Sadece bu kadar mı?.. Olur mu hiç!..

Bakın ne dedeler varmış, ne dedeler:

"Vaktinin diğer kısmını hep çalışarak ve ibadet ederek geçirir. Pehlivan yapılı, uzun boylu, mehabet dolu, fiziği görünümünün yanında onun bu surete denk bir de sireti ve ruhi yapısı vardır.

Onu tanıyanlar günde birkaç zeytinle iktifa ettiğini söylemektedirler. Onun zühd ve takvası dillere destandır. Çünkü o varlık içinde bir zahid hayatı yaşamıştır. Zira, babalarından kalan mirası iki kardeş pay ederken altınları tas tas paylaşmışlardır. Teker teker saymak çok vakitlerini alacağı için böyle yapmışlardır. O devirlerde onların bu miras bölüşme keyfiyetleri de çok meşhur olmuş bir hadisedir.

Dedem Şamil Ağa'nın babasına benzer yönleri vardı. O da bir ukba adamı gibiydi. En şiddetli dönemlerde bile sarıksız gezdiğini görmedim. Sarığını Osman Gazi Hazretleri gibi sarardı...

Şamil dedemin hakiki ulemaya çok saygısı vardı. Fakat o gerçek veliyi babası Molla Ahmed'in şahsında görmüş, tanımıştı. Molla Ahmed ki, yemez içmez, kimseden hediye dahi kabul etmez. Sabaha kadar namaz kılar, bir zeytinle yetinir. Günlerinin çoğunu oruçlu geçirirdi. İşte dedeme göre velinin tarifi buydu. O bu tarifin dışında kalanları meşayıhtan kabul etmez ve bunlar şeyh değil pilavcı takımı derdi..."

Fetullah Gülen'den dedelerini dinlemeye devam edelim, edelim ki, ol kudretinden sual olunmaz, ibreti âlem için ne kullar yaratıyor, beraberce görelim:

"Halil dedemin oğlu, Hurşit Ağa'nın iki oğlu vardır.”

Halil dedesinin ikinci oğlunun ismi kitapta geçmemektedir. Oysa 80 bin altını paylaşanlardan biri de ismi hatırlanmayan bu kişidir. Bu kısa açıklamadan sonra tekrar dönelim Fetullah’ın anlatımlarına:

“Bunlardan biri Süleyman Efendi, İkincisi Molla Ahmed’dir. Molla Ahmed, benim dedem Şamil Ağa’nın babasıdır.

Molla Ahmed ilim ve takvasıyla temayüz etmiş müstesna bir insandı. Hayatının son otuz senesinde ayağını uzatıp yatmamış, daha doğrusu sırtı yatak yüzü görmemiştir. Denildiğine göre uykunun ağır bastığı anlarda sağ elini alnına koyar ve biraz kestirir, işte onun bütün uykusu, alnı eline dayalı bu kestirmeden ibarettir.

Vaktinin diğer kısmını hep çalışarak ve ibadet ederek geçirmektedir. Pehlivan yapılı, uzun boylu, muhabbet dolu, fiziki görünümünün yanında onun bu surete denk te bir sireti ve ruhi yapısı vardır.”

Ancak babasının büyük babasını gören ve uzun süre onun yanında yaşayan biri dedelerini böyle anlatabilir.

Oysa;

Fetullah Gülen kendi babası Ramiz’in bile Molla Ahmed’i görmediğini gene aynı kitabın 16. sayfasında şu sözleri ile açıklıyordu:

“Babamın kendi dedesini gördüğünü zannetmiyorum.”

Fetullah Gülen, "Dedem" dediği babasının büyük babası olan Molla Ahmed’i anlatmaya şöyle devam ediyordu:

"Molla Ahmed dedem riyazat’ı ömrü boyunca terk etmemiştir. Onu tanıyanlar günde bir kaç zeytinle yetindiğini söylemektedirler..." Fetullah’ın anlatımlarına göre bu zat asla sırt üstü yatmamakta ve sadece elini alnına dayayarak kestirmekte, gündüzleri tarlada çalışan "bu pehlivan yapılı, yani koca cüsseli adam” tarladan geldiğinde kitap okumakta ve günde sadece bir kaç zeytin ile doymaktadır.

Oysa Riyazat, tarikatlarda nefis terbiyesi için belirli bir süre uygulanan ama sürekli olmayan bir usul olup, dince uygun bulunmamaktadır. Çünkü dine göre insan nefsinden de sorumludur.

ALLAH;

"Benim verdiğim nimetlerden yiyiniz, içiniz ama israf etmeyiniz" şeklinde kullarını uyarırken, Molla Ahmed’in sürekli olarak koskoca bedeniyle bir kaç zeytin yiyerek günlerini geçirmiş olmasını anlamak mümkün görülmemektedir.

Babasının büyük babasını bu gerçek dışı sözlerle yüceltmeye çalışan ve onun âlim olduğundan dem vuran Fetullah Gülen, farkında olmadan olsa gerek gene Küçük Dünyam adlı kitabının 16. sayfasındaki şu sözleri ile çelişkiye düşüyor, Küçük dünyası adeta bir çelişkiler galerisine dönüşüyordu:

"Molla Ahmed tamamen bir ukba (öbür dünya) insanıdır. Tarlada çalışır. Kitap okumaya düşkündür. İbadetle meşgul olmayı hayatının gayesi haline getirmiştir. Babam Ramiz efendi, dedesinin bu davranışını biraz fazla bulur."

Halbu ki Fetullah Gülen, babası Ramiz’in Molla Ahmed’i görmediğini aktarmıştı. Ancak burada babasının anlatımları ile Molla Ahmed’i tanıtıyordu.

Bütün semavi dinlerde baba veya annenin bağlı bulundukları dini bildikleri ölçüde çocuklarına öğretmek, biliniyorlarsa bilen kişiler vasıtasıyla bilgilenmelerini sağlamak dini bir vecibedir. Hele alim olan kişilerin çocuklarına dini, örneğin Kur’an-ı Kerim’i öğretmemeleri mümkün değildir...

Ancak Gülen’in şu sözlerinden:

"Babam Kur’an’ı otuz yaşlarında öğrenmiş. Ben dört veya beş yaşlarındaydım. Evimize herkesin hürmet ettiği ‘İyi Molladır’ dediği Halil Efendi Hoca namında bir zat gelmişti. Babam onun dizinin dibinden hiç ayrılmazdı. İhtimal babam Kur’an okumayı ondan öğrenmişti."

Fetullah’ın babasının otuz yaşına kadar Kur’an okumayı bilmediğini yine Fetullah’ın ağzından öğrenmiş bulunuyoruz. Fetullah babası Ramiz’in otuz yaşına kadar Kur'an okumayı bilmediğini itiraf ederken aynı zamanda büyük babası Şamil Efendi'nin de Kur’an okumayı bilmediğini belki de dalgınlıkla ikrar ediyordu. Sadece bu kadar mı? Olur mu hiç!

Fetullah bu açıklamasıyla dört yaşında Kur'an-ı öğrenip hatim etmesini de yalanlıyordu. Zira Kur’an okumayı annesinden öğrendiğini, annesinin mahalleliye ve mahallenin kızlarına Kur’an öğrettiğini de söylüyordu. Fetullah'a ve bütün mahalleye Kur’an okumayı öğreten anne ne hikmetse Eşi Ramiz’i es geçiyordu.

Fetullah’ın her biri din âlimi olan dedeleri de torunlarına ve çocuklarına Kur’an okumayı öğretmiyordu! Hatta kendileri öğretmediği gibi öğrenmesi için hocalara da göndermiyordu.

Fetullah’ın büyükbabası Şamil Efendi’nin Kur’an okumayı bilmediğini itiraf ettiğini belirttim. Çünkü, "Küçük Dünyam" adlı kitabında büyük babası Şamil Efendi’nin Kur’an bildiğine dair bir açıklamaya net olarak rastlanmıyordu. Ama ona da kutsilik kazandırmak için şu satırlarla övgüler düzüyordu:

“Dedem Şamil Ağa’nın en şiddetli dönemlerde bile sarıksız gezdiğini görmedim. Sarığını Osman Gazi Hazretleri gibi sarardı."

Osman Gazi’nin değil sarığı yüzünün şekli bile meçhulken, bu gibi belirsiz ifadeler olsa olsa ardından gidenlere bir mesaj niteliğinde değerlendirilebilir ve bu mesajla verilmek istenen de;

"Ben mana âlemiyle direkt irtibat halindeyim, Osman Gazi Hazretlerine de sarığını dahi inceleyecek derecede bir yakınlık içerisindeyim. Yani ben bir veliyim" olsa gerek. Buna tasavvufta "Keramet" derler, ancak tasavvufta keramet göstermek çok çirkin görüldüğünden hiç bir veliden kendi isteği ile keramet sadır olmaz.

Anlaşılacağı üzere Fetullah Gülen’in dedeleri altınları tas tas bölüşüp, günde bir zeytinle idare ediyorlar, hatta günlerinin çoğunu da oruçlu olarak geçiriyorlarmış. "O halde bu binlerce altın ne oldu?" derseniz onun da cevabı yok!.. "Fakir fukaraya dağıtmışlardır" şeklinde bir açıklamanın da bir kanıtı, o kanıtı destekleyecek bir anlatım da yok. Fetullah Gülen’e kalmıştır diye düşünürseniz, yine yanılırsınız. Zira Fetullah hayatını anlatırken, ekmek alacak parasının bile olmadığını, günlerce aç kaldığını defalarca söylüyordu.

Ancak;

Ekmek parası bulamadığı için günlerce aç kaldığını söyleyen ve kendini açındıran Fetullah Gülen, Küçük Dünyam adlı kitabında o günlerde sayılı kişilerde olan ve sayılı insanların kullandığı "Pipo"ya sahip olduğunu ve pipo içtiğini söylüyordu.

Ne diyelim Fetullah bu!

Bir öyle bir böyle!..

Kaynakça
Kitap: AMERİKADAKİ İMAM
Yazar: Ergün Poyraz
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Amerika'da Yaşayan Hristiyan İmam

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir