Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

Şapka ve Annesi

Burada Amerika'da Yaşayan Hristiyan İmam Hakkında Raporlar hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

Şapka ve Annesi

Mesajgönderen TurkmenCopur » 19 Tem 2012, 23:33

Şapka ve Annesi

Fetullah Gülen, şapka düşmanlığını "Küçük Dünyam" adlı kitabında çok ustaca (!) işliyor, kitlelerin sevgisini sarığa yönlendirmeye çalışıyordu. Bu arada her zaman olduğu gibi yine birçok çelişkileri de sergiliyordu. Nasıl sergilemesin? Sipersiz keplerle bir Mekke devrinin hayaline gidiyor, bir Amerika'ya!. Sipersiz kepleri, bir sarığa benzetiyor, bir Amerikanvari keplere!... "Amerika nire, Mekke nire, ne alaka" derseniz, Gülen tipi Müslümanlıkta ikisi bir arada oluyor.

Ancak;

Allah'ın emirleri ile CIA ve ABD'nin kanunları çatıştığında ise Fetullah Gülen, kıbleyi ABD'den yana döndürüyor, böylece meseleleri ılımlıca hallediyordu.

Kur'an-ı kaç yaşında öğrendiğini ve hatmettiğini (!) hatırlayamayan Fetullah, üç yaşında gerçekleştiğini iddia ettiği şapka ile ilgili bir olayı şapka düşmanlığı adına oldukça net hatırlıyordu.

"Küçük Dünyam" adlı kitabın 42. sayfasında yer alan bu olayı kendi ağzından dinleyelim. Dinleyelim de Gülen'in olağan üstülüğüne (!!!) bir defa daha tanık olalım:

"... Sene 1941. Üç yaşındayım. Damın üzerinde oturmuş gelip gidenleri seyrediyorum. Bu arada askerler de gelip gidiyorlardı. Aralarında konuşuyorlar ve şakalaşıyorlardı. O devirlerde askerlerin başına taktıkları kep siperliydi. Fakat yeni yeni sipersiz, Amerikanvari kepler de vardı.

Ben sebebini bilmediğim bir çağrışımla bu sipersiz keplere daha bir sempati duyuyordum.

İlk gördüğüm sipersiz kepin bendeki hatırasını ve derin izini ise hiç unutamam. İşte ben böyle damın üzerinde oturup seyre koyulmuşken, birisinin başında dediğim gibi sipersiz bir kep gördüm.

Bu diğerlerinden onu ayıran en belirgin özellik. Birden sipersiz kep giyen asker gözümde başkalaşıverdi. Bütün tecessüsümü insiyaki bir cebrilikle üzerinde topladı. Sanki o anda ondan başka kimseyi gözüm görmüyordu.

Neden ve niçin bu asker dikkatimi bu kadar çekmişti? Fizyonomisinde bir seçkinlik mi söz konusuydu? Yoksa o asker kıyafeti tümünde diğerlerinden ayrı mıydı? Hayır! Sadece başındaki kep sipersizdi. Ve benim dikkatimi çeken de sadece bu hususiyeti olsa gerekti. Ama bir kepteki siper meselesi niçin bu üç yaşındaki çocuğu bu kadar meşgul ediyordu. Veya siperli kepe onun bu kadar tepkisi nedendi? Bütün bunları o yaşımda çözebilmem elbette mümkün değildi. Bir ara bu ere hitaben birisi Ebu Talip, diye seslendi. İşte o zaman bu er benim gözümde büyük bir kahraman oluverdi. Tepeden tırnağa değişmiş ve seçkinleşmişti...”

Bu arada bir hatırlatma yapayım. Gülen, bu düşünceleri daha üç yaşındayken; sümükleri burnundan akarken, çişini bile söyleyemeyip altına yaparken gerçekleştiriyor. 60 yaşında bol bol ağlayan birinin üç yaşında bu düşüncelere sahip olmasını beklemek, hele bir de bunları 60 küsür yaşında bu denli net hatırladığına inanmak saflık ötesi bir şey olurdu.

Gülen; laik, demokratik cumhuriyetin kazanımlarına olan düşmanlıklarını dile getirmek için her yolu mübah görüyordu. İzleyelim:

“Babam evde Ebu Talip’den bahsediyordu. Oradan bahsederken hep saygılıydı. Babamın dilinde dolaşıp duran bu isim elbette büyük bir insan ve büyük bir kahraman olmalıydı. Gerçi Ebu Talip hakkında adından başka hiçbir şey bilmiyordum. Fakat babama olan saygım, Ebu Talip’e de saygımı besliyordu.

Evet, demek ki babamın bahsettiği o büyük insan Ebu Talip işte benim karşımda duran bu adam, diye düşündüm. Elbette Ebu Talip’in on dört asır evvel yaşamış olduğunu o yaşta bilmem imkânsızdı. Zaten söylediğim gibi Ebu Talip’in kimliği de benim için o anda mühim değildi. Sadece hayalime yerleşmiş bir kahramandı o kadar, meğer o kahraman yaşıyormuş hem de bizim köye gelmiş...

Ebu Talip’i görmüş olmanın mutluluğunu yaşıyorum. Ve hiçbir şeyden habersiz arkadaşlarının arasında gideceği yere doğru gevşek adımlarla ilerleyen bu askere hayran hayran bakıyorum. Ve onu kahramanlaştırıyorum...”

Gülen, üç yaşında gördüğü kepli asker masalıyla içindeki kini bakın nasıl döküyordu:


“Çünkü onun başındaki kep ki, ben onu bere olarak düşünüyorum bütün diğer siperli kep giyenlere karşı bir baş kaldırışın ifadesiydi. Ve bu kahraman bunun kavgasını veriyordu.

O anda dedem Şamil Ağa’nın başından hiç çıkarmadığı sarığı ile bu bere birbirine karışıyor. Jandarma korkuşundan dolayı başına siperli şapka giyen köylülerle dedem arasındaki farkı bu askerlere tatbik ediyorum.

Babamın da daima sarıkla dolaşması bu çağrışıma ayrı bir buud kazandırıyor ve ben sarıklı ve sipersiz kep giyenlerin safında yer alıyorum... Ve bunun liderliğine de Ebu Talip’i oturtuyorum.”

Fetullah Gülen, bu ince tahlilleri bir dam üzerinde ve üç yaşında yapıyor. Ve dam üzerinde üç yaşında yapmış olduğunu söylediği bu değerlendirmeler, Fetullah Gülen’de olağanüstü görünme gayretlerinin ne denli bir saplantı halinde olduğunu da açık bir biçimde ortaya koyuyordu.

Ve gene ayrıca “...ben sarıklı ve sipersiz kep giyenlerin safında yer alıyorum” şeklindeki sözleri de Türkiye Cumhuriyeti’nde, devrim kanunlarına bakışı, Atatürkçülüğe ve jandarmaya olan kini hakkında da bir gösterge oluyordu.

Gülen’i olağanüstü olarak tanıtmak amacıyla kaleme alınan ve cemaat tarafından basılıp dağıtılan kitaplarda, yalanlar yalanlara karışarak adeta bir yalan galerisine dönüşüyordu.

Gülen’in bu kitaplarda, Anne tarafından Kurt İsmail Paşa’nın torunu olduğu vurgulanıyordu. Oysa Kurt İsmail Paşa dedikleri, gerçek kimliğini gizlemek için Kürtlüğe sığınan Kürt İsmail’di. Kaldı ki, paşalığı ise kim kaybetmişti ki O bulsun.

Fetullah Gülen de, annesi Refia hanımı ve dolayısıyla kendisini olağanüstü biri olarak göstermeye şöyle devam ediyordu:

“Benim ilk Kur’an hocam validemdir. Kendi anlattığına göre bana dört yaşında Kur’an okumayı öğretmiş. Bir ay içinde de hatmettiğimi söyler. Ben, hatmettiğimi hatırlamıyorum. Ancak bütün köylüye yemek verdiler. Birisi de bana “Senin düğünün oluyor” dedi. Utandım, ağladım. O günden hatırımda kalan sadece bu hatıra var...”

Daha üç yaşındayken sözde yaşadığını söylediği siperli-sipersiz şapka ile ilgili olarak akıllara durgunluk verecek bir hafıza ve zekâ örneği sergileyen ve böylesi bir değerlendirmeyi yapabilmek için bir yaşında, birçok siyasi ve felsefi kitap okuması gerekiyordu. Ancak, yakında bir yaşında Tolstoy’dan Sartre’a kadar birçok yazarın kitabını da hatmettiğini, iki yaşında Arapça’yı söktüğünü de açıklayabilecek kapasitede olan Gülen, her nedense Kur’an’ı dört yaşında öğrendiğini ve hatmettiğini annesinin sözleri ile hatırlayabiliyor ve bu sözleriyle de esasen, üç yaşında çok çok olağanüstü bir zekâ ve hafıza örneği veren kendisini, yine kendisi yalanlamış oluyordu. Gülen, bu haliyle kendi kendisinin Brütüs’ü haline geliyordu.

Gülen anlatmaya devam ediyordu:

“O devirde Kur’an okutmak yasak olduğu için, annem beni gece yarısı uykudan kaldırır ve bana Kur’an öğretirmiş. Zaten bütün köyün kadın ve kızına Kur’an’ı validem öğretmişti... Esasen tek başına bir kadının 15-20 kişinin sofraya oturduğu bir evin bütün işlerini yaptıktan sonra bir de Kur’an öğretmeye vakit bulabilmesi hakikaten zor bir meseledir. Hem o günkü kadına ait işler, sadece ev işleriyle sınırlı değildir. Davarların sağımını yaptığı gibi, kadınlar tarla ve bahçede de çalışırlardı, işte bir taraftan idari baskı, diğer taraftan kendisine ait yapması gereken zor işler, buna rağmen gündüz boş vakitlerinde köyün kadın ve kızına geceleri de bana Kur’an öğretmesi hakikaten şaşılacak bir gayret ve çalışma örneğidir...”

Fetullah Gülen’in anlatımlarından anlıyoruz ki annesi de; dedeleri, babası ve kendi gibi olağanüstü biri... Evde her gün 15-20 kişiye yemek pişiriyor, çamaşırlarını bulaşıklarını yıkıyor, tarlada çalışıyor, hem de her gün üstelik beli ve ayaklarından rahatsızlığı ve ağrıları olduğu halde!... Ve gene tüm bunlara rağmen Fetullah’ın atmada sınır tanımayan yüksek ufkundan doğan anlatımlarına göre o devirde Kur’an okutmak yasak olduğundan bir de O’nu gece yarısı kaldırarak Kur’an’ı hatmettiriyor, hem de Gülen, dört yaşındayken ve bir ay içinde de hatim indiriyor. Üstelik Fetullah’ın anlatımlarına göre tüm hastalıkları bünyesinde toplamış ve şu haldeyken;

“Ben bildim bileli annemin hayatı çileli geçmiştir. Bir kere, onun bel ve ayaklarının ağrımadığı hiçbir devreyi hatırlamıyorum. Ayrıca tifo dahil bir çok ağır hastalık geçirmiştir. Ve yine bildiğim kadarıyla, belli bir devrede vücudunun tamamı Hz. Eyyüb gibi yara-bere sarmıştı. Bütün bunların yanında bakım ve görünümünü yapması gereken, hayatta kalmış sekiz çocuğun anasıydı. Bütün bunlar da elbette onu fiziki olarak yıpratıp sarsmıştı...”

Anasının hayatının bütünüyle çileli geçtiğini anlatan Fetullah, koyun ve ineklerin sağımının da annesine kaldığını söylüyordu.

Fetullah’ın annesi köyün kadın ve kızlarına da gündüzleri Kur’an öğretiyor. Bu durumu da yine Fetullah’ın Küçük Dünyası’ndaki şu sözlerinden öğreniyoruz:

“Gündüz boş vakitlerinde köyün kadın ve kızına Kur’an öğretirdi...”

Fetullah bu sözleriyle zor bir dönemde, çok olağanüstü şartlarda gece yarıları uykudan kaldırılarak gizli gizli Kur’an öğrendiği şeklindeki açıklamalarını yine kendisi tekzip ediyordu, öyle ya Devletin baskı ve zulmünden annesi Fetullah’a Kur’an öğretmek için gece yarısını bekliyor ve öğrenimi Gülen’i uykudan kaldırarak sürdürüyordu. Yine aynı anne, yine aynı hükümetin baskısı ve zulümlerinin olduğu aynı gün köyün kadın ve kızlarına gündüz Kur'an öğretiyordu. Fetullah bu sözleri ile yüzyılın dâhisi olamayacak, ancak olsa olsa kendi kendini tekzip etmede yine kendisi ile yarışan bir Brütııs ama kendi kendinin Brütüs’ü olacaktı.

Gülen, kendi kendinin Brütüs’ü olmakla kalmıyor, birbiriyle çelişen açıklamalarıyla; sözlerinin güvenilirliği, doğruluğu ve ruh sağlığı konusunda ciddi şüphelere neden oluyordu.

Fetullah Gülen, "Küçük Dünyam" adlı kitabının 25. sayfasında yer alan dört yaşında gizli gizli gece yarıları Kur'an okumayı öğrendiğini belirten sözleriyle, bu sefer de aynı kitabın 33. sayfasında 6-7 yaşlarında okula gitmesiyle ilgili olarak kaç sene okula gittiğini, kaçıncı sene okulu bitiremeyerek okuldan kovulduğunu net olarak hatırlayamayarak yine kendi kendisiyle çelişkiye düşüyordu. İzleyelim:

"Yaşım tutmadığı için ilk sene beni okula almadılar. Okula gittiğimde yaşım yine tutmuyordu; fakat devam ettim. İki veya üç sene okula gittim."

Fetullah Gülen, 6-7 yaşlarında kaç sene okula gittiğini anımsayamıyor ama üç yaşında siperli sipersiz şapkalarla ilgili yaptığı tehlikeli değerlendirmeleri en ince ayrıntılarına kadar hatırlıyordu.

Gülen, küçük dünyasında okul ile ilgili anılarını anlatmaya şöyle devam ediyordu:

"Öğretmenlerimden birisi aşırı din düşmanıydı. Benim teneffüslerde dahi namaz kılmamı hazmedemezdi. Ancak ben yine bir sıranın üzerine çıkar ve namazımı kılardım. Adımı molla koymuştu. Bütün sebep de namaz kılmam."

Gülen, yine bu sözleri ile kendi kendinin Brütüs’ü olmaya devam ediyordu. Gülen’in anlatımlarına inanacak olursak 40'lı yıllarda Korucuk gibi en ücra bir köyde ilk mektebe ders vermek için bir kaç tane öğretmen geliyordu. Oysa, o dönemlerde köylük yerlerde tüm okula bir öğretmen bile zor düşüyordu. Kaldı ki çok büyük yerleşim bölgelerinde bile ilk mektebin birinci sınıfında derslere giren öğretmen beşinci sınıftan mezun edene kadar devam eder. Gülen, ne kadar küçük yaşta namaz kıldığını vurgulamak için böyle garip bir açıklamanın ardına sığınıyordu.

Bakın Gülen, namaz masallarına nasıl devam ediyor:

"Benim namazım çok erkendir. Sonra bir kısmını yanlış kılmışımdır diye kaza ettim. Ama zannediyorum namaza dört yaşında başladım ve bir daha hiç aksatmadım.”

Fetullah Gülen, kitabının 25. Sayfasında görüleceği üzere 1942 yıllarında yani kendi ifadesiyle dört yaşlarında, tek parti döneminde Kur’an’ı gizli gizli gece yarısı uykudan kaldırılarak öğreniyor, ama ne kadar ilginçtir ki, yine aynı Fetullah Gülen Küçük Dünyam adlı kitabının 33. Sayfasına gelindiğinde, aynı dönemlerde namazını okulda, hem de sıraların üzerinde kıldığını anlatmakta, din düşmanı öğretmeninin de kendisine “Molla” dediğinden bahsetmektedir.

Gülen’in çelişkileri bitecek gibi değil, dört yaşında namaza başladığını belirtip, o dönemlerde hatalı kıldığı namazları kaza ettiğini söylerken dini bilgisi hakkında da şüpheler doğuruyordu. Oysa, en cahil Müslüman dahi bilir ki, namaz “baliğ” olduktan sonra farzdır. Ve baliğ olmadan önce alışmak niyetiyle kılınabilecek namazların hata şüphesiyle “Kaza”sının kılınması söz konusu değildir. Bu durum gene maalesef Fetullah Gülen’in sahip olduğu din bilgisi yönünden ciddi kaygıları beraberinde getiriyordu.

Fetullah Gülen’in annesi de Kur’an aşığıymış ama nasıl oluyorsa çocuğuna İslami veya Türk ismi değil de, Hıristiyan inancına ait isim veriliyor; Mesih!

Murat Alptekin tarafından kaleme alınan ve cemaatin yayınevi olan Muştu yayınlarınca basılan “Gurbetteki Öğretmen M. Fetullah Gülen” adlı kitabın 26. Sayfasında, yine cemaate ait Işık Yayınevince yayınlanan ve Ertuğrul Hikmet tarafından yazılan “Himmeti Milleti Olan

İnsan M. Fetullah Gülen” adlı kitabın 25. Sayfasında yine bir “kaza namazı” kazası yer alıyordu, okuyalım:

“Daha çocuk yaşlarında ibadetlerine verdiği önem, Hocaefendi’nin başka bir yönüdür. Daha oniki yaşındadır. Bir gece eve geç gelir. Annesi: “Oğlum neredeydin, bak seni merak ettim” diye sorunca Hocaefendi: “Anne mesciddeydim. 70 rekat namaz kıldım" Bunun üzerine annesi: “Oğlum ne namazı kıldın” diye tekrar sorunca ‘Kaza namazı kıldım’ cevabını verir.”

Bazı kitaplarda Fetullah’ın dört yaşında bazılarında ise beş yaşında namaz kılmaya başladığı ve bir daha asla bırakmadığı da vurgulanıyor, kaza namazı kıldığı yaş da 12 olarak gösteriliyordu. Hadi Fetullah kaza namazı ile ilgili hiçbir şey bilmiyor, annesi deseniz bu durumdan o da habersiz, peki koskoca cemaatten bu yayınlardaki bu büyük hataları düzeltecek hiç kimse neden çıkmıyor, çıkamıyordu. Müridlerin böyle bir vahim durumda bile konuşma, uyarma hakkı ve cesareti bulunmuyor muydu?

Kaynakça
Kitap: AMERİKADAKİ İMAM
Yazar: Ergün Poyraz
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Amerika'da Yaşayan Hristiyan İmam

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir