Türk Siyaseti ve Türkiye Siyasi Tarihi - Video Projesi - Türk ve İslam Tarihi - Türk Dna'sı

“Katilleri Nerede, Namus Sözleri Ne Oldu?”

Okyanus Ötesinde Hristiyan Bir Vaiz - Bölüm 29

Burada Amerika'da Yaşayan Hristiyan İmam Hakkında Raporlar hakkında önemli başlıklar bulabilirsiniz.

“Katilleri Nerede, Namus Sözleri Ne Oldu?”

Mesajgönderen TurkmenCopur » 21 Tem 2012, 16:20

“Katilleri nerede, namus sözleri ne oldu?”

Biri üniversitede hoca, diğeri üniversite öğrencisiydi. Kitap fuarında dolaşırken çarpıştılar. Birbirlerine “pardon” dediler. İşte o gün birlikte oturup çay içtiler... Aralarındaki 11 yaş farkını ise hiç önemsemediler...

Sonra evlendiler. Tam 17 yıl aynı yastığa baş koydular. Kızları oldu. Birine Kanije, diğerine Uyvar adını verdiler.

Sonra bir akşamüstü evin önünde silah sesleri duyuldu. işte o silah sesleri Kanije ve Uyvar’a “oyun arkadaşlarını”, Şengül Hanıma ise “yol arkadaşını” kaybettirmişti. O artık yüreklerinde yaşayacaktı...

Katilleri kim? Kim sıktı, kim sıktırdı o silahı? Hani katillerini belirlemek, yakalamak “namus borcu”ydu. O borcun üzerinden yıllar geçti. Ne borcu ödeyen, ne de ödenmesi için çaba gösteren oldu. Hablemitoğlu’nun, cemaatle ilgili araştırmaları ve konuşmalarıyla birilerini rahatsız ettiği için öldürüldüğü de zaman zaman konuşuldu.

“Necip, sanki uzun bir seyahate çıktı sanıyorum”

Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Şengül Hablemitoğlu’yla sohbet ediyoruz. O eşi Necip Hablemitoğlu’yla ilgili bilinmeyenleri anlatıyor:


- Necip Hoca’nın nasıl bir yaşamı vardı?
- Etrafında olup biten her şeyle çok ilgiliydi. Hiçbir zaman tutucu değildi. Son derece demokrattı. Bu özelliğini hem evde, hem öğrencilerine karşı hem de toplumsal ilişkilerinde korudu. Biz gerçekten birbirini her koşulda seven, birbirine kenetli ve birbirini anlayan insanlar idik. Bu özelliğimiz halen devam ediyor.

Çok sıcak, son derece güler yüzlü biriydi. En üzgün anında bile karşısındakine ruh halini yansıtarak üzmeyi istemeyecek kadar duyarlı ve hassastı. Bu konuda kızımız Uyvar, çok güzel bir tanımlama getirdi. Babasının yokluğuna nasıl dayanacağımızı sorunca Uyvar, “Ben bu konuda babamı örnek alıyorum. Çünkü babaannem öldüğünde babam bizim yanımızda hiçbir zaman mutsuz görünmedi. Yalnızken her zaman üzüldüğünü fark ederdim. Ama bizim yanımızda asla üzgün durmadı, üzgün görünmemeye çalıştı” yanıtım verdi. Bu sözden çok etkilendim. Çünkü onların, beni izlediğim, ben ne yaparsam çocuklarımızın da onu yapacağını anladım. Bu yüzden bir aradayken ben, Necip varmış, bir seyahate çıkmış gibi davranıyorum.

Sesini, kokusunu özlemek

Biliyorum ki çocuklarımız hep bir eksiklik hissedecekler, ama şunu da biliyorum ki, eşim bize bir yaşama anlayışı bıraktı. Biz, çocukların karakterlerinin temellerini birlikte attık. Bu yüzden, eminim sağlam karakterli ve kaliteli bir babanın çocukları olarak yaşamlarım sürdürecekler. Benim için ve Necip için onların sağlıklı olmaları bugün her şeyden daha da önemli.

Çocuklarımızı, olaya ilişkin aynı görüntülerin defalarca yayınlanmasından, ne kadar korumaya çalıştıysam da çok da başarılı olamadım. Elimizde, o günlerde çıkan tüm yayınlardan oluşmuş bir arşiv var. Bugün birlikte yeniden bakarken, çocuklara o görüntüler o kadar çok gösterildi ki, kanıksadıklarını düşünüyorum. Toplum da bu tür olayları bu yolla kanıksıyor ve böylece sıradanmış izlenimi yaratılıyor. İnsanlara alelade bir olay gibi görünmesi böyle sağlanıyor.

Tam tersine bunlar toplumu yaralayan, özelde bireye ve ailesine, ama genelde topluma telafisi mümkün olmayan zararlar veren olaylar. Ayrıca bu yolla “...bu tür olayların yaşandığı yer Türkiye ise, olur böyle şeyler...” denmesi sağlanıyor. Zaten alışılagelmiş bir durum. Duyargaları köreltilmiş bir gösteri toplumu yaratılmış ve gerçekten “hayat damarları” tamamıyla koparılmış bir Türk toplumu yaratma amacına ulaşılıyor. Değer yargılan tamamen değiştirilmiş bir toplum var. Oysa, böyle olmamalıydı. Medya her zamanki gibi yapacağını yaptı. Balık hafızalı topluma şiddeti, terörü kanıksatmayı başardığı gibi, bizim ailemizi de bu sıradanlığa dâhil etti. Biz O’nun pırıl pırıl gerçekten insan yüzünü, kokusunu, sesinin güven veren, sevgi yayan tonlamasını arıyoruz. Yokluğuna alışmamız ise mümkün değil. Biz, birbirine zaman ayırmaktan, saatlerce konuşmaktan, yan yana gelmek için fırsat yaratmaktan zevk alan mutlu bir aileydik. Başkalarının mutsuzluğundan rahatsızlık duyan bizlere uygun görülen, biçilen bu yaşam biçiminin karşılığında, Necip’i susturmanın karşılığında elde edilen kazancı, değeri çok merak ediyorum. Bunu anlamam mümkün değil. Ama bunu toplumun sorgulaması gerekiyor.

Ben de çocuklarım da çok öfkeliyiz. Ama biz öfkemizi nazikçe ifade edebilmeyi, yaşamı sevmeyi yine Necip’ten öğrendik. Babalarının ne için mücadele ettiğinin çok farkındalar. Aynı öfkeyi ben de taşıyorum. Çünkü biz, bu mücadelenin saptırılmasından ve “derin” gibi anlamlar yüklenerek aşağılanmaya çalışılmasından çok rahatsız olduk. Çünkü biz onun mücadelesiyle gurur duyuyoruz.

Resim
Necip Hablemitoğlu öldürüldüğünde, eşine katillerin bulunmasının devletin namus borcu olduğu söylendi. Şengül Hablemitoğlu, Saygı Öztürk’e “Bu namus borcunun ödenmediğini” belirtiyor.

- Eşiniz hangi konularda mücadele ediyordu?

Tam bağımsız, onurlu ve dik duran bir Türkiye görmek için mücadele ediyordu. Sürüne bir Türkiye için değil. Çünkü, Necip iyi bir vatanseverdi. Ülkesiyle özdeşim kurmayı başarmış biriydi. Tabii bunu hissedemeyen ve başaramamış olanların anlamaları mümkün değil. Ülkeye yapılan her türlü haksızlık ve Türk ulusunu onursuz göstermeye çalışan tüm emperyalist uğraşıların çok farkındaydı. Bunların ardındaki amaçlan biliyordu ve bunu anlatmayı doğal bir görev olarak kabul ediyordu. Her Türk vatandaşının yapması gerekeni yapıyordu. Onun şu sözü, tüm çabasını çok iyi anlatıyor, “Türk’üm ve başka Türkiye yok”. Çok güzel bir sözü daha vardı. Bu sözünün çok değerli olduğunu düşünüyorum. “Söz uçar, yazı kalır” derdi. Ölümünden sonra, O’nun için söylenen her şeyi, yazdıklarıyla aslında bir bir çürüttü. Kendisi için yazılanların yanıtlarım, Necip yazdıklarıyla bugün hâlâ vermeye devam ediyor. Cevap hakkını, yazdıklarıyla hâlâ kullanıyor.

Son kitabı bugün benim elime geçti, yazdığı her cümle siz de göreceksiniz bugün neden maalesef aramızda olmadığının yanıtlarını veriyor.

“Necip öldürülünce birileri çok rahatladı”

- Öldürülmesinden sonra yaşamınızda ne gibi değişiklikler oldu?

Olayın yaşandığı mekândan uzaklaşmak dışında hiçbir şey yapmadık. Bu, çocuklar için çok gerekliydi. Ben kendi başıma olsam bulunduğum mekânı değiştirmezdim. Ama çocuklar için gerekliydi. Biz onunla yaşamaya devam ediyoruz. Onu anımsadığımız, aklımızda tuttuğumuz sürece yaşayacağının da farkındayız.

- Eşiniz neden öldürüldü?

Necip’in, kendisinden önce susturulan aydınlarımız gibi, bugün anlatamıyor ve yazamıyor olması, pek çok kesimin işine yaradı. Bu aydınlarımızın hepsi karanlığa ışık tutan insanlar. Yani karanlıktan değil aydınlıktan güç alıyorlar. Ancak karşılarındaki karanlığın, adı üstünde, sayılan ve hacimleri soru işareti. Köstebek adlı kitabından hoşnut olmayanların varlığını hepimiz biliyoruz. Kitabı dağıtmak isteyen yayımcıların korkutulduğunu biliyoruz.

Ayrıca Necip’in eleştirdiği bazı devlet kurumlan vardı. Sanıyorum onlar da Necip’in susturulmasıyla çok rahatladılar. Çünkü, Necip gibi bu kurumlan bilgiye dayanarak eleştiren kimse yok. Bugün Necip’in olmayışı bu savaşın yorumlanışım bile değiştirdi. Bunu söylediğim için bazıları bana gülecekler. Kocamı çok abarttığımı düşünecekler, hiç umurumda değil. Çünkü, bu bir gerçek. Çok akıllı biriydi. Taşlan yerine oturtmayı başarabilecek sistematik bir düşünce yapısına sahipti. En çok da şuna kızıyorum: Bugün hâlâ bilgiye ulaşmanın zor olduğunu düşünenler, bu çağın insanları değiller.

- Eşiniz, bazı bilgilere nasıl ulaşıyordu?

Çok iyi bir internet kullanıcısıydı. İnsanlar bunu bir türlü anlayamadılar, internette bütün bilgiler topluma açık bir şekilde bulunuyor. Nasıl ulaşılacağını bilmeniz yeterli. Ancak tabii ki ulaşmak değil, Necip’te fazlasıyla var olan ufuk ötesi analiz becerisi de gerekiyor.

- Necip Hablemitoğlu’nun MİT’le nasıl bir ilişkisi vardı?
- Hiçbir ilişkisi yoktu. MİT”i i eleştirmek dışında hiçbir ilişkisi olmadı. Ayrıca, böyle bir şeyi de hiçbir zaman duymadım ben. Herhalde böyle bir şey olsaydı, ortalarda fazlasıyla adı geçenler gibi, üçüncü şahıslar yerine ben duymuş olurdum.

“Eğer eşim azınlık olsaydı...”

- Eşinizin öldürülmesinin ardından sizin dışınızda herkes konuştu. Siz neden sustunuz?
- O kargaşada herkese laf yetiştirmek mümkün değildi. Her şeyi de birebir izleyemedim. Ama şuna inanın, bunu bilen bilir; Duyduğum ve elimin yetiştiği her şeye müdahale etmeye çalıştım. İnsanların kanı üzerinden bile rant elde etmeye çalışan insan diyemeyeceğim varlıklarla aynı ülkede yaşamak zorunda olduğum için utanç duyuyorum.

Ayrıca kime konuşmalıydım? Necip yaşarken yazdıklarıyla ve fikirleriyle bir an bile olsun ilgilenmeyi düşünmeyen insanlara mı bunları anlatacaktım? Öyle zor bir dönemdi ki, benim söyleyeceklerimin soruşturmaya da, aileme de ve en önemlisi Necip’in adına, kimliğine zarar vermemesi gerekiyor.
- Sizi en çok hangi açıklamalar rahatsız etti?
- En çok, “Bu, toplumun huzuruna sıkılmış bir kurşundur” sözü beni rahatsız etti. Aman fazla infial olmasın, tepki vermeyelim de toplumun huzuru kaçmasın dendi. Oysa en çok tepki gösterilmesi gereken olayların başında geliyor, bu tür cinayetler. Kimisi bunu hak edilmiş bir ölüm olarak anlattı. Bu çok dramatik, açması bir yaklaşım...

Bu tür ölümleri Türkiye’ye onlar yakıştırabiliyorlarsa zaten söylenecek söz dahi yoktur diye düşünüyorum. Ancak bana kalırsa bu da olayı maniple etmenin, kuşku yaratmanın kaypakça yollarından biri.

Çok ilginçtir ki, benim edindiğim izlenim, bu olayın daha başından sayın yetkililer/ilgililer tarafından faili meçhul olarak kalacağının biliniyor olmasıdır. E, hal böyle olunca da olay zaten çözülmüştür değil mi?

Ben bu nedenle şöyle bir söz söyledim, geçen gün bir gazete bunu almış ama eksik aktarmış. Eksik aktarınca da benim söylemek istediğim anlaşılmıyor. Lütfen, sizden ricam, tam olarak yazmanızdır. “Bazen düşünüyorum da, Kasım İstanbul saldırılarının ardından, iki gün sonra failler bulununca, keşke Necip de Türkiye’de yaşayan azınlık bir Türk vatandaşı olsaydı, o zaman gerçekten sahip çıkan bir devleti olurdu” diyorum. Haksız mıyım, ne dersiniz?

- Eşinizi kim öldürmüş olabilir?

Bizim 17 yıllık beraberliğimizde ben Necip’ten “Korku” sözcüğünü hiç duymadım. Cesaretini hiç kimseyle tartışmam. Yaşama da böyle baktığı için hiçbir şeyden ve hiç kimseden korkmuyordu. Çünkü, özgüveni çok yüksek bir insandı. Hiç kompleksi yoktu. Yaptığı çalışmalar konusunda herkesin düştüğü çok önemli bir yanılgı var. Hep, “Bu kadar farklı alanlarda çalışmasının onu farklı kesimlerin hedefi yaptığı” söylendi. Ben bu farklı alan sözüne hiç katılmıyorum.

Bütün çalışmalarının tek bir amacı vardı. O da bağımsız ve dimdik bir Türkiye. Ama bu artık hayal diye düşünüyorum. Üzerinde çalıştığı, bilgi edinerek, fikir ürettiği ve topluma aktardığı her şeyi bu amaç için yaptı. Dolayısıyla adres bellidir diye düşünüyorum.

Resim
Şengül Hanım iyi bir eş, çocukları da baba ve oyun arkadaşlarını kaybetmişti. Şengül Hanım’ın üniversitedeki odasında Necip Hablemitoğlu’nun fotoğrafı da hep duruyor.

- Yarım kalan çalışmaları nelerdi?

Ben bu sorunun yanıtını çıkan kitabının önsözünde verdim. Bilgisayar kayıtlarında, ki bunlar ilgililerin de elinde vardır, yarım kalan iki çalışması bulunuyordu. “Tekel Dosyası” ve “Türkiye’deki Alman Lobisi ve Almanya Yazılan”. Bu çalışmaları kaldığı cümlede bırakılarak aynı şekilde kitaba konmuştur. Başka da yarım kalmış hiçbir çalışması yoktur.

- Hangi konularda konferans veriyordu?

Bu soruyu iyi ki sordunuz. Çünkü, ardından sürekli Türkiye’nin güncel sorunları konusundaki çalışmaları ön plana çıkartıldı. Oysa, Necip iyi bir tarih araştırmacısıydı. Özellikle Türkiye dışındaki Türk topluluklarının tarihleri üzerinde önemli ve dünya literatürüne giren çalışmaları var. Böylece medyanın da ne kadar “derinlikli” çalıştığı ortaya konmuş oluyor. Özellikle İsmail Gaspıralı ve Kırım Türkleri’ne ilişkin yaptığı çalışmalar ve eserleri görmezden gelindi. Necip sadece Anadolu’nun her yerinde bu güncel sorunlarla ilgili konferanslar vermekle kalmadı. Verdiği konferansların bir akademik takvimdeki sayısı çok ilginçtir. Yedi sekiz ay içerisinde 40’ın üzerinde konferans veriyordu. Türkiye’nin birçok yerinde ve yurtdışında kendi ihtisas alanına giren çok sayıda konferans verdi. Bunların büyük bir çoğunluğuna kendi olanaklarıyla katılan bir insandı. Bu konferansları görevinin bir parçası olarak görüyordu. Sadece öğrencilerini değil, toplumu bilgilendirmeyi amaçlamıştı. Bir akademisyenin asıl görevlerinin başında da bunlar geliyor.

O’nu dinleyenler bilirler. Katıldığı konferanslarda bildiklerini paylaşmak Necip’e güç veriyordu. Çünkü onun mütevazı ve olumlu tavrı, insanlarla arasında hep iyi bir bağ oluşturuyordu.

“Başından beri bu olayın faili meçhul kalacağı söyleniyordu”

- Evlenmeniz de hayli ilginçmiş sanıyorum.


Filmi gibi bir tanışma serüvenimiz var. Bir kitap fuarında çarpıştık. Ben o zaman öğrencisiydim. Beni orada gördüğüne çok sevindi. O gün özel bir konuşma yaptık, iki yıl Atatürk ilkeleri ve Devrim Tarihi dersimize geldi, ikinci yılın sonunda benim ondan istediğim bir kitap sayesinde benimle evlenmek istediğini ancak söyleyebildi. Evlenmemiz benim ondan istediğim bir kitap sayesinde oldu. Bazen, onun kadar iyi bir insanla Türkiye’deki bildik
eş standartlarının dışında bir yaşamı sürdürdüğüm için kendimi rüyadan uyanmış gibi hissediyorum. Ben ona, hep gözüm gibi baktım. Ama onu gözünden vurdular. Buna lanet ediyorum. Bunu yapanlara ve yaptıranlara lanet ediyorum. Dünyada yaşayabilecekleri en büyük acıyı yaşamalarını diliyorum. Çünkü ben insanların yaptıklarının ve yaşadıklarının hesabını hep bu dünyada yaşarken verdiklerine inanan biriyim.

- Cinayetin aydınlanacağına inanıyor musunuz?

Şimdi benim bu soruya “inanmayı istiyorum” diye yanıt vermem gerekiyor. Çünkü “Hayır inanmıyorum, hiçbir şey çözülmüyor, istenirse aydınlatılabilir” dersem, zaten söyletilmek istenen ve yılgınlık yaratılmak istenen nokta budur, oyuna gelirim.

Olayın üzerinden onca yıl geçmişse, ortada hiçbir şey yoksa, bir de size “...bu olay çözülmez, aradan 10 yıl 20 yıl geçer, zaten zaman aşımına uğrar, faili meçhul olarak kalır...” diye sorumsuzca ve saygısızca mesajlar gönderilmişse, benim de bunu kamuoyuyla paylaşma hakkım doğar, ki, bana bunu iletenlerin olayın başından beri benim kendilerine ne kadar yardımcı olduğumu hatırlamaları ve benim yerime kendi eşlerini koyarak görevlerini yapmaları gerektiğini düşünüyorum. Ancak bakış açısı ve yaklaşım buysa zaten kimse ümitlenmemelidir.

Ayrıca bana şahsen birebir görüşmede dönemin başbakanı tarafından verilmiş bir söz ve basma da yapılmış bir açıklama var, arşivlerinizde bulabilirsiniz. Bu olayın aydınlatılması “bir namus borcu”ydu.

Şimdi ben soruyorum, bu namus borcu nasıl bir şeydir, nasıl ödenir? Bu kadar kolay telaffuz edilebildiğine göre, yerine getirmesi de çok kolay bir sözdür demek ki. Ben hâlâ bekliyorum. Bu namus borcu ödenmezse ne olacaktır? Ödenmeyen namus borçları nasıl tahsil edilir?

Acılı eş Bunları söylüyordu. Bu olayın arkasında, Necip Hablemitoğlu’nun eleştirdiği grupların olduğunu düşünüyordu.

Emlak Müşaviri, caddenin tabelasını değiştiriyordu

Necip Hablemitoğlu, o dönem yazan ve Ankara Temsilci Yardımcısı olduğum gazeteye sıkça geliyordu. Yargıdaki gelişmeler başta olmak üzere her muhabirin araştırmaya cesaret edemediği konulan Yasemin Güneri araştırır, soruşturur, bazı bilgi ve belgelere ulaştıktan sonra bunları haber haline getirirdi.

Hablemitoğlu’yla haber merkezindeki toplantı masasının yanında oturup saatlerce konuştular. O konuşma tamamen Fethullah Gülen cemaati üzerineydi. Hablemitoğlu önemli bir iddiada bulunuyordu: Fethullah Gülen de, Humeyni gibi dönecek.

Necip Hablemitoğlu o günlerde Emniyet içindeki Fethullahçı yapılanmayı da anlatıyor, bu konuda ortaya çeşitli iddialar atıyordu. Hablemitoğlu, hayattayken kitabım bastıramadı. Fethullah Gülen’in dönüşünü ise göremeyecek...

Hablemitoğlu’nun Alman vakıflarıyla ilgili çalışma yaptığı için öldürüldüğünü söyleyenler de vardı. Bu olayın etkisinde kalmış olacak ki Ankara'nın ünlü emlak müşaviri Salim Taşçı, Yıldız semtindeki “Konrad Adenauer Caddesi” yazdı tabelaları söküyor, kendi imkânlarıyla yaptırdığı “Kuvayi Milliye Caddesi-Necip Hablemitoğlu” yazılı tabelaları asıyordu. Belediye, yeniden tabela asıyor, Salim Taşçı söküyordu.

Bu günlerce, haftalarca sürdü. Belediyeyle baş etmek mümkün değildi. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, Taşçı hakkında dava açtı. Ancak yargılama sonucu Taşçı’nın yaptığı eylem suç sayılmadı. O günlerde o tabelalardan birisim Star gazetesinde çalışan bir yazar arkadaş koridora astırmıştı. Yıllar sonra o tabela için bile yazı yazanlar oldu...

Kimse, Necip Hablemitoğlu’nun katili ya da katillerini sormadı. Şengül Hanım da yıllardır “Namus borcu”nun ödenmesini bekliyor. O soğuk Ankara akşamında, Hablemitoğlu iki aracın arasında uzanmış, karlar kanıyla kızıla boyanmıştı. Cumhuriyet Savcısı gelinceye kadar akan kan, buz tutmaya başlamıştı...

Kaynakça
Kitap: Okyanus Ötesindeki Vaiz
Yazar: Saygı Öztürk
Kullanıcı avatarı
TurkmenCopur
Genelkurmay Başkanı
Genelkurmay Başkanı
 
Mesajlar: 13983
Kayıt: 29 Eki 2010, 17:26

Dön Amerika'da Yaşayan Hristiyan İmam

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir